HATUN MUSA CARULLAH ÜCRETSIZ PDF INDIRIN
  • Kitap başlığı:
 Hatun Musa Carullah
  • Yazar:
Musa Carullah Bigiyef
  • Kitap Sayısı
55
  • Dil:
Türkçe
  • Görünümleri:
  • PDF Doğrudan  
İndirme için tıklayın
  • Satın al  
Kağıt Kapak için

HATUN MUSA CARULLAH – kitap örneği

İçindekler

HATUN

Yayına Hazırlayanın Önsözü

İthaf

Hatunlara Hürmet Yolunda

Edebî Bir Mukaddime Gibi

Aile

1-       HATUNUN TOPLUMSAL DEĞERİ

Hatunun Toplumsal Değerine Muhtelif Bakış Açıları

Hatun

Avrat

Kadın

Harem

Büyük Bir İslam Şâirinin Hatuniât Hakkındaki Düşüncesi

Hatunun Toplumsal Değeri Hakkında Bedevi Arapların Lügat Defteri [Kavramsal Çerçeve]

Cihan Edebiyatında Hatun

Tevrat’ta Hatun

[Yunan] Filozoflarının Hatunlar Hakkındaki Hurafeleri -“Hatun Erden Yaratıldı.” Sözü Hakkında Küçük Bir Mülahaza-

İlyada Destanında Hatunlar

Dede Korkut Masallarında Hatun

Mesnevî’de Hatun

Hadis Kitaplarında Hatun

Kur’an-ı Kerim’de Hatuna Hürmet

İncil’de Hatun

Bir Aile Reisi Olarak Resuî-i Ekrem

2- HİCAP, AİLE HAYATI ve KADIN HAKLARI

Hicap Meselesi

Yüz Perdesi Hakkında Bedevi Arablîarjın Lügat Deften

Kur’an-ı Kerim’de Hicap

Taklitçilere Göre Hicap

Sufilere Göre Hicabın Felsefesi

Türkiye’de Hicap Meselesi

Aile Hayatı Hakkında İlahi Kudretin Aldığı Tedbir

Hatunların Hukukuna ve Hürmetine Kur’an-ı Kerim Ayet-i Kerimelerinin Işığında Bir Bakış

Hatunlar Meselesinde İlim Üstadlannm İfadelen Hakkında Birkaç Söz

Fıkıh Kitaplarında Hatunların Haklan

3- NİKAH ve ÇOK EŞLİLİK

Dinlere Göre Nikah

Nikahın Hakikati

Nikah Medeni Bir Akittir

Hz. Peygamber’in Nikah Hakkındaki Aydınlatıcı Sözleri

Nikahta Talep Damat Tarafından Gelir

Nikahta Ebeveynin Kızlara Velayeti

Nikahta Asıl Olan Kızların Rızasıdır

Nikahta Asıl Olan Eşlerin ‘Birliği’dir

Ailede Asıl Olan Hatunun Bir Olmasıdır

İslam’da Çok Eşlilik

“Adaletsizlikten Korkarsanız Tek Eşle Evlenin”

Çok Eşlilik Bazı Durumlarda Zorunlu Olabillir

İslam ‘da Aile Şekli

Kur’an-ı Kerim’in İşaret Ettiği İki Önemli İlke

4- TALAK (BOŞANMA)

Hulle Batıldır

Kur’an-ı Kerim Ayet-i Kerimelerinin İrşatlarına Göre Boşanma Beş Aşamada Gerçekleşir

Birinci Aşama

İkinci Aşama

Üçüncü Aşama

Dördüncü Aşama

Beşinci Aşama

Hatunların Elinde de Boşama Yetkisi Vardır

Nikah-Talak Meselelerinin Özeti

5- MİRAS HİSSELERİNDEKf FARKLILIK ve HATUNUN ŞAHİTLİĞİ

Hatunların Şahitlikleri Hakkında

Şahitlik

“Ey Peygamber Kadınları! Siz Kadınlardan Herhangi Biri Gibi Değilsiniz…” Ayetinin Anlamı

Kur’an’m Ailenin Hâllerine Verdiği Önem

EKLER

Ek 1:

Ek 2: İhrâmu’l-Mer’eti Fi Vechihâ: Kadının İhramı Yüzündedir

Ek 3:

Ek 4: Ümm-i Zer’ Hadisi

Ek 5:

Ek 6:

Ek 7:


HATUN

MUSA CARULLAH, 1875 yılında Kazan’ın Rostov-don şehrinde dünyaya geldi. Ka-zan’da başlayan tahsilini, Buhara, Mısır, Hicaz, Hindistan ve Şam medreselerinde tamamladı. Tahsil hayatından sonra döndüğü memleketinde bir taraftan gazeteci­lik yaptı, diğer taraftan Rus Hukuk Fakültesi’ne devam etti. Burada başlayan ilmî, siyasi ve içtimai hareketlere öncülük etti. 1917 Bolşevik İhülâli’nden sonra da bu çalışmalarını on üç yıl sürdürdü. Yazdığı bir eserden dolayı tevkif edildi, eziyet ve işkencelere uğradı ve Rusya’dan firar etmek zorunda kaldı. .Sürgün denilebilecek bu hayalı, Çin, Afganistan, Hindistan, Finlandiya, Almanya, Türkiye, İran, Irak, Ja­ponya ve Mısır’da geçti. 1949 yıiında Kahire’de vefat etti. Musa Carullah’ın tefsir, hadis, fıkıh, usûl, takvim ve mikât ilimlerinin yanı sıra siyasi ve sosyal meselele­re dair yüz civarında eseri bulunmaktadır. (Geniş bilgi için bkz. Mehmet Görmez, Musa Câruİlah Bigiyef, TDV Yayınları, Ankara 1994.)[1]

Yayına Hazırlayanın Önsözü

Son yıllarda, gerek İslam’a dışarıdan bakarak eleştiriler yönelten­lerin, gerekse ülkemizde kendisini ate(ist) olarak tanımlayan ve İslamiyet’i, sözde aydınlık adına, mücadele edilmesi gereken bir alan olarak seçen birtakım yazarların çalışmalarını ‘İslam’da Kadın’ soru­nu üzerinde odaklaştırdıkları müşahede edilmektedir. Oryantalistlerin Özellikle 801i ve 90’h yıllarda İslam’a yönelik çalışmaları yanında, in­ternet sayfaları veya Türk matbuatında yapılacak kısa bir gezinti, son zamanlarda İslam’a yöneltilen eleştirüerin başında “insan hakları bağ­lamında kadın haklan” İle İlgili meselelerin geldiğini görmek İçin ye­terli olacaktır.

İşin garibi, bu çalışmaların pek çoğunda yer alan eleştirilerde, ka-dın konusunda gerek insanlık tarihi boyunca tevarüs eden problem­lerin ve gerekse çağımızda kadını tüketim ekonomisinin bir metâı ha­line getiren şartların görmezlikten gelinmiş olması ve İslam toplum­larında bu konuda ortaya çıkan yanlış düşünce, telakki ve uygulama­ların bizzaî İslam’ın kendisinde aranmasıdır. Gerek dışarıdan ve ge­rekse içeriden İslam’a ve Müslümanlara yöneltilen söz konusu eleş­tirilerin pek çoğu tek taraflı, ideolojik, objektiflikten uzak; duygusal­lık, önyargı ve bilgisizlik eseri olsa. da, birçok konuda olduğu gibi, kadın konusunda da İslam’ın kendi öğretileri İle gerek tarihte ve ge­rekse günümüz Müslüman toplumlarında egemen olan düşünce, te­lakki ve uygulamalar arasında da derin farkların olduğu aşikardır.

İşte Musa Caruliah’ın 19l6’da kaleme aldığı ve 1933 yılında Ber­lin’de bastırdığı elinizdeki bu eseri, bu farkı çarpıcı bir dille ifade et­meye çalışan bir denemedir.

Musa Carullah’a göre, her şeyden önce, kadın ile ilgili sorunlar, kadın hakkında oluşan yanlış düşünce ve telakkiler, sadece Şark top­lumlarının yahut sadece İslam toplumlarının sorunu değil, bütün insanlığın sorunudur. Zira kadın ile erkek arasındaki biyolojik farklılığın toplumsal ve kültüre! bir farklılığa dönüştürülmesi, bin yılların ötesin­den günümüze intikal eden, zamana ve değişime karşı en dayanıklı bir ideoloji olarak karşımıza çıkmaktadır. Kur’an-ı Kerim nazil olur­ken, karşısında, söz konusu İdeoloji gereği kız çocuklarını diri diri toprağa gömebilen bir topluluk bulmuş, bâtıl her ideoloji ile olduğu gibi, cinsiyetçilik diyebileceğimiz bu ideoloji ile de mücadele etmiştir.

Elinizdeki kitabın İslam dünyasında kadın hakkında ortaya çıkan yanlış düşünce ve telakkileri bütünüyle ele aldığı, teorik ve pratik problemleri çözüme kavuşturduğu söylenemez. Ancak, kadının yara­tılışı, aile nizamı, nikah, talak, çok eşlilik, kadının şahitliği, kadmm mi­rastan alacağı pay gibi pek çok konuda, Kur’an merkezli, yepyeni pencereler aralayacağına inandığım gibi, iki önemli konuda tartışma­lara yol açacak, oldukça iddialı düşünceler dile getirdiğini söyleyebi­lirim: Birisi İslam’da kadın haklan konusu, diğeri ise hicap felsefesi…

Musa Carullah’a göre Kur’an-ı Kerim, kadın konusunda getirdiği hükümlerin önünvraçık bırakmıştır. Başka bir ifade ile, Kur’an kendi inananlarına kadın hakkında çizdiği çerçeve ile de yetinmeyip zaman içerisinde daha ileri adımlar atmalannı emretmiştir. Ne var ki, Müs­lümanlar tarih içinde Kur’an-ı Kerim’in bizzat çizdiği çerçeveyi dahi yakalayamamış ve Kur’an öncesi düşünceler İslam toplumlarında ha­yatiyetini, hem de İslam görüntüsü altında, devam ettirmiştir. Kadim din ve kültürlerin Müslümanlara tesiri, yerleşik kültür ve gelenekle­rin dine baskın çıkması, dinin ve dinî metinlerin yanlış anlaşılması ve yanlış yorumlanması yanında, Müslümanların ahlaki zaafları da bu tür düşüncelerin yaşamasına ve kökleşmesine zemin teşkil etmiştir.

Hicap felsefesine gelince, Musa Carullah’a göre, İslam’ın kadının örtünmesi ile ilgili hükümlerinde herhangi bir problem yoktur. Asıl problem, tarih içinde bu hükümlerin uygulanış biçimi ve bu hüküm­lere yüklenen hikmetlerdedir: İslam bilginleri hicap ile ilgili bütün emir ve yasakları ‘fitne korkusu’ gibi mevhum hikmetlerle izah ettik­leri için, bu hükümler kadını güneşin nurundan ilmin aydınlığına ka­dar her şeyden mahrum bırakacak şekilde uygulanmıştır. Oysa Ca­rullah’a göre, kadının hicabına yönelik bütün hükümlerin sadece er­kekleri fitne ve fesada düşmekten alıkoymak için vazedildiği söylen­diği takdirde, bunu Allah’ın adaleti İle İzah etmek kabil-İ İmkan ol­maz. Onun kendi ifadesiyle “İlmin ve imanın aydınlığında fitne ol­maz. Varsa, fitne, erkeklerin gözlerinde, kalplerinde ve dillerinde bulunur. İlle de tedbir  almak gerekiyorsa, erkeklerin gözlerine nikap,’ kalplerine adap, dillerine ikap lazım gelir”.

Medenilik, insan ilişkileri ile ilgili bir kavramdır. İslam’a göre, ka-dın-erkek ilişkisinde medeniliğin ölçüsü her iki cinsin de günlük ha­yatın her anında insanlıklarını cinsiyetlerinin önüne çıkarmalarıdır. Binaenaleyh, İslam’ın gerek erkeklere ve kadınlara yönelik hicap ve hicaba dair hükümleri, gerekse kadın-erkek ilişkisi ile ilgili bütün emir ve yasaklan, insanların bu ölçüyü yakalamalarını temin etmek içindir. Bu sebepledir ki, hiç kimse bütün semavi dinlerin kabul etti­ği hicabı fitne korkusuna bağlayamaz. “Hicap, kadınların yüzlerine ve vücutlarına ait değil, hürmetlerine ve hukuklarına dairdir. Örtün­me, hiçbir zaman ‘avret perdesi’ olarak emredilmemiş; şeref şiarı, is-, met ridası yahut hürmet ihramı olmak sıfatıyla farz kılınmıştır. Hür kadınlara ve kibar ailelere mahsus bir ziynet olarak emredilmiştir. Evlerde kadınların bulunduğu bölmeye ‘harem’ denilmesi de tama­men hürmete mebnidir. Ka’betu’llâh’a hangi maksatla ‘Harem’ deni­liyorsa, hatunlann hanesine ‘harem’ denilmesi de ondandır.”

Kitabın aslı yarı Osmanlıca, ağdalı bir Kazan Türkçesi ile kaleme alınmıştır. Yazar pek çok eserinde olduğu gibi bu eserinde de olduk­ça ağır ve orijinal terkipler kullanmıştır. Sadeleştirirken, bir dilden başka bir dile tercüme etmekten daha fazla zorlandığımı söyleyebi­lirim. Şâri’-i Hakîm, Resul-İ Kerîm, hürmet ihramı, şeref şiarı, ismet ridası gibi pek çok terkibi sadeleştirmeye elim varmadı; ancak, her kesimden okuyucunun anlayabilmesi için çoğu kez günümüz Türk-çesinin basit kalıplarına müracaat etmeyi de ihmal edemedim. Bu­nunla birlikte, hem kitabın orijinal dilini bozmanın hem de kitabı okuyucuya bütünüyle sade, anlaşılır bir dil ile sunamamış olmanın mahcubiyetini yaşadığımı ifade etmek İsterim.

Kitabın tertip itibarıyla insicamlı olduğu söylenemez. Bununla bir­likte, kitabın orijinal sıralaması muhafaza edilmiş; yalnız, okuyucuya kolaylık olması bakımından, içeriğin izin verdiği ölçüde bölümlenme-si uygun görülmüştür. Beş ana bölümün başlıkları, metin içinde açı­lan parantezler, kitabın bütün dipnotları ve sonuna konulan ekler bi­ze aittir.

Son olarak başta Musa Carullah’ı ve eserlerini tanımamda bana rehberlik eden saygıdeğer Hocam Mehmed Said Hatiboğlu Beyefen­di olmak üzere, sadeleştirilen metni baştan sona okuyan ve tamam­layıcı birtakım bilgilere işaret eden eşim Hatice Görmez’e ve ayrıca Canan Ayman ve Ayşe Karakuşcu hanımefendilere medyun-i şükran oiduğumu ifade etmek isterim. Ayrıca, kitabın yayınlanmasına vesile olan Ömer Özsoy’a ve redaksiyonunu üstlenen Kasım Gezen’e te­şekkürlerimi bildirmeyi zevkli bir görev bilirim.

Mehmet GÖRMEZ[2]

İthaf

Eşim Esma Aliye Hanımefendİ’ye,

Kur’an-ı Kerim’İn aile nizamını özetlemek için, bütün İslam hatunlarına saygüanmı ifade etmek amacıyla kaleme aldığım hu eserimi otuz sene bütün zahmetlerime ve meşakkatlerime büyük bir şefkat ve merhametle katlanan, değerli ailemi ve çocuklarımı saadet içinde terbiye eden, sözüyle, yüzüyle ve özüyle her zaman kalbimi şâd eden, her hâlinde mutedil, sen iffetli refikama; Esma Aliye Hanımefendiye takdim ediyorum. Ömürlük kusurlarımı affetmek yolunda kabul et!

Ömrünüzün son yıllarında bütün kızlarımı, oğullarımı ve hürmetli, merhametli analarını sürgün ve zindanların şiddetli ve zilletli azapları İçinde bıraktım. Benim günahım yoktu, kaderin bir cilvesi oldu. Affetmezsen hakkın var; lakin müsaade et, mübarek ayaklarını günahkar yüzümle öpeyim.

Musa CARULLAH[3]

Hatunlara Hürmet Yolunda

Resul-i Ekrem Hz. Muhammedi (s.a.v.) dünyaya getiren validesi Âmine Hatun Hazretleri;

Henüz yetim iken ona sütanneliği yapmış Halime-i Sa’diye Hanım ile, Sevbiye-i Lehebiye cenapları;  ■

Peygamberimiz küçük bir çocuk iken ona mürebbiyelik yapmış, ömrünün sonuna kadar da hizmetini görme şerefine nail olmuş Ha-beşli Ümm-i Eymen Bereke Hazretleri;

Malıyla, kudret ve olgunluğuyla Hz. Peygamber’e güvenli bir or­tam temin edip, risaletin en büyük vazifelerini ifa hususunda kendi­sine yirmi beş sene hayat refikası, aile mürebbiyesi, hane-i saadetin hanımefendisi ve risalet neslinin validesi olma saadetine eren Hatî-ce-i Kübrâ Hanım Hazretleri;

Medine hayatında hane-i saadetin en sevgili hanımefendisi olmuş, evi bütün vahiylere muhatap olma şerefine ermiş, risaletin bütün da­kikalarını müşahede ettiği İçin, ashab-ı kiramın her birinden ziyade nübüvvet bilgilerini hem sahabeye hem de İslam müctehidlerine teb­liğ etmiş, müctehidlerin öncüsü ve müminlerin annesi Âişe-i Sıddîka Hazretleriyle beraber müminlerin bütün anneleri;

Müslüman kızlara en yüce örnek ve ideal olmak üzere hane-i sa­adette terbiye görmüş Zeyneb, Rukİye, Ümmü Gülsüm ve Fâtıma-i Zehra Hazretleri;

İslamiyet, hatta insaniyet dünyasına nispetle büyük bütün hanı­mefendiler hürmetine; vücudumu, ruhumu ve bütün varlığımı bana ihsan eden validem Fâtıma Habib Hanım hürmetine bütün hanımla­ra saygım sonsuzdur.

Hatunlara hürmet, Kur’an-ı Kerim’den aldığım terbiye ile bende meleke hâline gelmiş ahlaki bir davranıştır. Hatun, hem öz anam hem büyük ananıdır. Benim hemşirem, anamın babamın hemşiresi-dir. Hayatımın refikası, çocuklarımın validesi, hammefendimdir. Ni­hayet hatun benim kızım, kerimemdir. Yani hem dinlerin emri, hem tabiatın hükmü, hem de içtimai nizamın kuvveti gereği hatunlara hürmet benim en büyük vazifemdir.

Musa CARULLAH[4]

Edebî Bir Mukaddime Gibi

Aile

Aile küçük bir devlet; devlet ise büyük bir ailedir, sözünün ne an­lama geldiği bugün herkes tarafından biliniyorsa da, ‘aile’ kelime­sinin aslı üzerinde biraz durmayı gerekli görüyorum.

‘Aile’ kelimesi Arapça (a-v-l kökünden İsm-İ mensub yahut İsm-İ faildir. Kur’an-ı Kerim’de üç yerde geçen ‘a-v-l kökü[5] Arap dilinde ye­di sekiz kadar manaya gelmektedir. Hz. Peygamber’İn “îbde* bı-men te’ûlu; önce sorumlu olduğun kimselerle başla.” nebevi talimatlarına göre ise, terbiye etmek ve kişinin elindeki çocukların ve kişilerin na­fakalarını temin etmek anlamında kullanılmıştır. [6] Büyük şair Home-ros’un İlyada destanında gayretli, şefkatli büyükanası hakkında:

Yetimleri âdil olarak terbiye eden kadın gibi Sen de kefeleri dengede tutmak için teraziyi tuttun. beyti Hz. Peygamber’İn lisanıyla tercüme kılınmış gibidir.[7]

Bu aniamda ‘aile’ kelimesi anaların sıfatıdır; zira çocukların terbi­yesi onların elindedir; terbiye şefkatli ve merhametli analara özgü bir hünerdir. Daha sonra ‘aile’ kelimesi [etimolojik gelişmeye tâbi olarak] ‘birlik’ anlamında kullanılmaya başlandı, yani doğacak çocukları ter­biye edecek anne ve babanın birliği ‘aile’ adını aldı. Ailede annele­rin büyük ehemmiyetine binaen Hz. Peygamber’in kullanımı şöhret bulmuştur. Ayrıca ‘aile’ kelimesi ile yakın bir anlam taşıyan beyi, ehl-i beyt ve âl tabirleri de Kur’an-ı Kerim’de kullanılmıştır.

Rusça’da semye, başka dillerde familya gibi kelimeler bulunsa da, her nedense Arap ve Türk dillerinde bunlara mukabil bir kelime bu­lunmamaktadır. Hatta Türk Medeni Kanunu maddelerinde ‘karı-koca’ gibi kelimeler kullanılmış; bazı maddelerinde ‘aile1 kelimesine yer ve­rilmişse de, bunu karşılayacak bir kelime kabul edilmemiştir. Mese­la 151-169- maddelerinde ‘evlilik birliği’ yerine, bîr terim kullanmak daha doğru olurdu. Zira bu birlik [hatunla erkeğin kurduğu birlik] hem devletin hem de medeniyetin esasıdır. Böyle mühim bir birliğin bir dilde karşılığının bulunmaması, bilhassa medeni bir kanun ödünç alındıktan sonra, milletin zengin edebî dilinin en mühim müessesele­rinin isimden mahrum kalması biraz garip olsa gerektir.

Binaenaleyh bize göre, anaların büyük şereflerini ve mukaddes vazifelerini takdir etmek için, nikahın en mühim gayelerine babaları da irşat etmek düşüncesiyle Hz. Peygamber’in kullandığı ismi, yani ‘aile’ kelimesini diğer bütün isimlere tercih etmek daha uygundur. Hatun-erkek birliğine ‘aile’ isminin verilmesi maslahata daha müna­sip düşer.

  1. Nisa’, 3. ayet-İ kerimesini [ve ayette geçen “… bu, haksızlık et­memeniz için daha hayırlıdır.” ifadesini], ümmetin imamlarından, mezhep imamı, aynı zamanda büyük edip olan Muhammed b. İdrîs eş-Şâfi’î gibi, çok eşlilik hususunda ‘ihtiyatlı olmak’ şeklinde anlaya­cak olursak, ‘aile’ kelimesi sadece Hz. Peygamber’in değil, Kur’an-ı Kerim’in de bir ıstılahı olur.

Kur’an-ı Kerim’de mht ve “aşîret kelimeleri,[8] Arap dilinde usret ke­limesi bulunsa da, hatun-erkek, ana-ata birliğine isim olarak en mü­nasip kelime ‘aüe’dir. Bilhassa “seni fakir VâHfı bulup da zenginleş-tirmedi mi?”[9] ayetini, “ailene yardımdan yoksun bulup da, zenginleş­tirdi.” anlamında alırsak, eşlerin birliğine aile* isminin verilmesi Kur’an-ı Kerim’in verdiği bir isim olur.

Ailenin başlangıcı, en basit ve en güzel şekli, bir hatunla bir er­keğin kurduğu birliktir. “Ey Âdem! Sen ve eşin cennette karar kılın.”[10] demek; “mukaddes sevginizin saadetli semereleri oiacak çocuklarını­zı merhamet kucaklarında ve hürmet ocaklarında beraberce terbiye edip ‘aile’ olma şerefine nail olun.” demektir. Herkes anne ve baba­sına borçludur ve bu borcunu kendi çocuklarına bakarak eda eder­ler. Erkek ve hatun, Allah’ın bu emrine gönüllü olarak katılmışlardır.

Eski yeni bütün dinlerin, medeni bütün toplumların aüe nizamla­rını, bizzat sosyal konumlarını anlatan kitaplardan okuyup öğrendik. Medeni toplumların bugünkü aile nizamlarını herkes görüyor ve bi­liyor. Uzun asırlar boyunca, farklı bölgelerde, bütün milletlerin tec­rübeleriyle insanlığın maslahatına uygun olduğu sabit olan en güzel nizamı, Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinde, Hz. Peygamber’in Sünneti’nde bulduk. [Medeni geçinen toplumlardaki aile düzeni İle] Kur’an’ın aile nizamını mukayese ettik. Neticede Kur’an-ı Kerim’in “Şüphesiz bu Kur’an en doğru yola İletir.”[11] ayetini, sadece iman kuvvetiyle değil, bilginin aydınlığında kesin bir kanaatle tasdik ettik. Bugünkü mede­niyet dünyası daha güzel bir aile nizamını insanlığa takdim edebil-seydi, İslam’ın insaf sahibi müctehidleri Hz. Peygamber’e tâbi olarak:

De ki: Eğer sözüne güvenilir kimseler iseniz, Allah katından Kur’an ve Tevrat’tan daha hidayet edici bir kitap getirin de ona uyayım.[12]

ayeti gereği, elbette o nizamı kabul ederlerdi.

Bugün Hıristiyanların güçlü siyasi misyonerleri, medeniyet dünya­sının yetiştirdiği büyük küçük müsteşrıklar, ağızlarının laflarıyla, Şark’ta doğan güneşin nuruna üfleyerek, Doğu’nun zayıf batıcı kafa­larına tesir ettiler ve etmeye devam ediyorlarsa, bunun günahını, Şark’ın siyasi tarihinde, medreselerinde, camilerin minberlerinde ve idarecilerde aramak gerekir. Bu nedenle Şark’m, kalbi halis batıcıla­rı mazur görülebilir.

Bugünkü büyük medeniyetin ilim ve fenni karşısında meftun olup hayran kalmış Türk edebiyatçı ve tarihçileri, İslam’ın ve İslam millet­lerinin içtimai ve siyasi tarihlerini tenkit ederken her ne kadar isabet ediyorlarsa da, Arapların ve Türklerin kurduğu bütün hükümetlerin, bırakın dünyayı, dinden bile gafil olan hocaların, büyük küçük bütün günahlarını İslamiyet’in ruhuna ve esaslarına, Kur’an-ı Kerim’in ayet­lerine hatta İslam’ın büyük kudsiyetine isnad etmeleri, nefislerini ve nefsaniyetlerini temize çıkarmak için kendi kendilerini aldatmaktan ibarettir.

Birinci Türk Tarih Kongresi’nde Afet [İnanî Hanımefendinin kon­feransları güzel bir ders idi. Muhterem Yusuf Hikmet [Bayur] Beye-fendi’nin “Şark’da İnhitat Sebepleri” adlı konferansını büyük bir ihti­mamla dinledim. Türklük hevaiarının fırtınaları, fikir ve düşünceİeri-nin az çok istikametten sapmasına sebep olduysa da, bütün oturum­ların esas konusunu teşkil eden ana hatlara bağlı kaldığını söyleye­bilirim. Şu kadar var ki, mütevazı Türklerin kanlarında her vakit ih­ya iksirlerini görüp de İslamiyet’in ruhunda ilerlemeye engel bir gü­cü keşfeden Yusuf Hikmet Beyefendi, İslam hukukunu izah ederken yaptıkları özeti[13] en azından Türkiye hocalarına, hatta sadece bunla­rın cahillerine isnad etmek lütfunda bulunsalardı, daha ziyade isabet etmiş olurlardı.

Kur’an-ı Kerim gibi bîr kitapta, İslam gibi bir dinde ilerlemeye engel bir statiklik görmenin, Türkler gibi her zaman ilerlemeye mü­sait bir milletin faaliyet ruhunun öldüğünü İddia etmekten ne farkı olabilir.

… Senin yapabileceğin bir şey yoktur.[14]

Sen onlara öğüt ver, zira sen ancak öğütçüsün, sen onlara musallat olmuş bir zorlayıcı değilsin.[15]

… ve de ki, ben de sizin gibi bir beşerim…[16]

Hitaplarını herkesten önce Peygamber’e tevcih etmiş bir kitabın peygamberinde ve onun halifelerinde mutlakıyet ve istibdad bulu­nursa, hakimiyetin kayıtsız şartsız bütün kuvvetlerini elinde bulun­duran parlamenter sisteme bîr isim bulmak mümkün olur mu?

Son medeniyetin, büyük bir inançla, insanlara hürriyet nimetleri­ni bahşetmek için ilan ettiği İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin, Kur’an-ı Kerim’e nispetie yemmden bir nemm [okyanustan bir dam­la] ve deryadan bir zerre olduğunu siz [Hikmet Bayur’a hitaben] biz­den daha iyi bilirsiniz. Öyleyse buna rağmen, Kur’an-ı Kerim’in geri bırakacağını iddia etmek, hakikati örtbas etmek gibi bir tenakuz ol­maz mı?

Dini dünyadan ayırmak, bugünkü medeniyetin alamet-i farikası değil, İslam’ın kadîm, mühim bir akidesidir.[17] Lakin Kur’an-ı Kerim’in hayatın maslahatlarına daha muvafık olan hukuk manzumelerini İs­viçre Kanunları ile kıyaslamak mümkün olamaz. Hayatın maslahatla­rına rehber olacak her kanun medenidir. Bir kanun Kur’an-ı Kerim’de bulunmak cîhetiyle medenilikten çıkmayacağı gibi, medeni adı ile ko-difiye edilmekle de medeni olamaz. Maslahata daha uygun kadîm bir kanun, çağdaş kanunların her birinden daha ziyade medeni olabilir. Tarihe baktığimız zaman, ibretli iki manzara ile karşı karşıya ol­duğumuzu görüyoruz: Biri elinde İncilleriyle Baü’nın son durumu, di­ğeri ise elindeki Kur’an’la Doğu’nun akıbeti. Biri {gerçekte] kitabında bulunmadığı hâlde hükümleriyle amel edip, bütün dillere tercüme ederek yeryüzüne neşredip yaymış ve kitabına hürmetten dolayı bü­tün arza malik olmuş; diğeri ise kitabının büyük irşatlarını İhmal et­miş, sonunda onu ayaklar altında bırakmanın günahı yüzünden, ha­kim olduğu yerlerden bile mahrum kalınca büyük bir kıyametin tesi­riyle uyanmıştır. Biri bugün buhranlar karşısında şaşkınken, diğeri asırlarca ayaklar altına alınan mukaddes kitaplarını İmanlı gazilerinin hikmetli irşadıyla eline aldı. Bütün dillere olmasa da öz diline tercü­me ederek, İmanla dolu diline de yerleştirdi. Garp hazinelerinden ödünç olarak aldığı medeni kanunları geri çevirerek, şanlı ve muaz­zam tarihlerine daha şevketli bir şekilde yeniden dönerek, bütün İs­lam milletlerine numune olmak suretiyle mağribden doğacak aydın­latıcı güneşe yöneldi.

Ben böyle telakki eder, yahut telkin ederim. İki âlemi mukayese ederken bu şekilde özetlemeyi uygun görürüm. [Bir Farsça beyitte ifade edildiği gibi:]

Uzun tarihin hikmetini açıklamak Sır alimini sarhoşluğa sevk etti.

Devletlerin ve ümmetlerin asıl unsurları ailedir. Devletler ve ümmet­ler aileden müteşekkil olurlar. Aile nizamı, iki asıl olan bir hatun ve bir erkekle başlar, Bu iki asıldan birinin diğerine karşı rahmet ve mu­habbeti bulunmazsa ailede saadet olmaz. Erkeklerin güç ve kuvvet­lerine mukabil hatunların hürmetleri sağlanmadığı takdirde aile sağlam olmaz. Aile sağlam olmazsa devlet güçlü olmaz, ümmet aziz ol­maz. Bu husus iki kere iki dört gibi matematiksel bir hakikattir.

Ne gariptir ki, insanoğlu kendisine çok uzak bilinmeyenleri keş­fedebildiği hâlde, bazen en yakın bir bilgiden habersiz olur. Sonsuz mesafelerin ötesinde bulunan en uzak maddeleri, bilinmeyen hâlleri insan bilir, en büyük küreleri gramlarına kadar tartar, en ufak zerre­leri elektronlarına kadar tahlil eder, duyu organlarıyla görmediğimiz, hissetmediğimiz hakikatleri keşfeder; lakin bazen en yakın şeyleri bilmez. Hatta insan henüz insanı anlamamıştır. Bazen zararı fayda­dan, şerri hayırdan ayıramaz. Yeryüzünde medeniyet asırlardır de­vam ediyorsa da, insanoğlu henüz siyasi, içtimai, edebî ve ahlaki bir­çok meselesini halledememiştir. Kainatın en uzak sistemlerinden ha­berdar olan insan her nedense kendi evinde ve ailesinde saadet ni­zamını yakalayamamıştır.

İnsanoğlunun aklı ve iradesi azat kalabilirse, meçhul olan her şe­yi keşfedebilir. Ancak aklı ve iradesi baskı altına alınırsa, bilinen en basit meseleleri dahi anlamaktan âciz kalır.

İnsanoğlu matematik ve tabii bilimlerde araştırma yaparken, ka­inatın en uzak semalarına hareket ederken, niyeti halis, kalbi temiz, beyni saf, duyguları salim ve İradesi hür olabilir. Bilindiği gibi sema­lara ancak bu vasıflan taşıyan kimseler yükselebilirler. Keşif yolları sadece böyle insanlara açıktır. Fakat aynı insan, yeryüzünün halle­riyle uğraşırken, sosyal ve siyasal meseleleri mütalaa ederken; kalbi­ni, beynini ve duyularını, nefsaniyet, kibir, hırs, şehvet, düşmanlık ve intikam gibi perdeler kaplayıveriyor. O zaman insan en bariz bir ha­kikati, en güzel bir maslahatı dahi göremiyor. Yahut bilerek bozgun­culuğu tercih edip fesat yoluna giriveriyor. “Gökleri, lanetlenmiş her şeytandan koruduk.”[18] ayeti ile “Semalarda Şeytan bulunmaz, ancak Şeytan insanların damarlarında kan gibi deveran eder.”[19] hadisinin anlamı bu olsa gerektir.

Kısaca diyoruz ki, siyasi, İçtimai, edebî ve iktisadi meselelerde İn­sanların akıl ve iradeleri az çok hevalarma ve büyük küçük hissiyat­larına mağlup olmaktadır.

Bugün, yirminci asrın ilim ve maarifiyle bütün yeryüzü gündüz gi­bi aydınlandıktan sonra da, maalesef cihan muharebeleri, medeniye­tin buhranları, servet arttıkça çoğunluğun öldürücü sefaleti, azınlığın doymak bilmeyen sefahati, siyasi hiziplerin ufak tefek meselelere takılıp kalması, toplumların birbirlerine düşmanlığı gibi içtimai ve siya­si meseleler arasında bir de hatunların meseleleri; erkeklerin, hatun­ların siyasi ve içtimai haklarından korkmaları ve bütün bu meseleler karşısında sosyal bilimcilerin şaşırıp kalmaları, bizim yukarıdaki id­diamızın doğruluğunu ortaya koymaktadır. Tekrar edecek olursak, insanların akılları ve iradeleri siyasi, İçtimai ve ahlaki meseleleri mü­talaa ederken hür olarak hareket etmez; kendi zaaf ve ihtiraslarına esir olur. Bugüne kadar devam eden siyasi ve içtimai meselelerin, belki kıyamete kadar sürecek olan ihtilafların asıl sebebi budur. “… Rabbinin rahmet ettikieri müstesna, insanlar, ihtilaf edip dururlar…”[20] ayeti de bu gerçeğe işaret etmektedir.

İslam fıkhı kitaplarında hatunlara ait hükümlerle İlgili olarak, mezheplerin farklı görüşlerine yer verilmişse de, bizim fakihlerin müstakil olarak hatunlara ait münazaraları mevcut değildir. Son za­manlarda yeni icühadlarla ortaya çıkan Kasım Emîn’in Tahnru’î-tner’e (Kadının Özgürleştirilmesî) isimli gayet güzel eseri sayesinde, Mısır, Hindistan, Türkiye ve Rusya’da hatunlar hakkında yüzlerce kitap ve makale neşredilerek, bir süre de olsa, güzel fikirler ortaya çıkmış ol­du. Ne var ki, gerek kitapların, gerekse makalelerin ekseriyeti, hicap ve açıklık-saçıklık konularına tahsis edilip, hatunların yaratılış ve akıl cihetiyle eksiklikleri üzerinde durarak, kıskançlık kuvvetiyle fitne korkusu gibi töhmetleri gündeme getirdi. Çıkan her kitap ve maka­leyi ihtimamla okudum, ancak [Muhyiddîn İbn-i Arabi’nin] Futûhât-ı Mekkiyye adlı eserinin birinci cildinde, “Hatun’un İhramı Yüzünde-dir” başlığı altında, hicap meselesi nihai bir şekilde halledildiği hâl­de, hiçbir kitapta Fütuhatın o güzel açıklamalarına rastlamadım.[21]

Perde olmaktan çıkarak yüzün güzel bir ziyneti olarak kalan hi­cap, Mısır ve Hicaz gibi yerlerde ya tamamen kalkmış yahut hatun­ların yüzde beş veya onu tarafından tatbik ediliyor olsa da, bu ko­nudaki şiddetli tartışmalar Arap matbuatında sürüp gitmektedir. As­lında bu tartışmaların hatunların nazarında ehemmiyeti kalmadığı gi­bi, bugünkü şekliyle hicabın toplumsal bir değeri de kalmamıştır. Sözlerinde ve fikirlerinde, İslam hatunlarına töhmet niteliği taşıyan ibare ve işaretler olmasaydı, tartışan her iki tarafı da mazur görecek­tim. Böyle bir şeye yeltenmeselerdi, birisini Doğu toplumlarına ait millî bir âdet ve kibarlık alameti, diğerini ise Batı medeniyetinin mo­dası olmak üzere, ikisini de hatunların tabii bir hakkı olarak değer­lendirebilirdik.

Hatunların toplumsal değeri, ümmetin imam, devletin kanunları ve genel ahlakın gücüyle temin edilmiş olsaydı, ne yüz perdesine ge­rek kalırdı, ne de yüzü açmak fitne sayılırdı. Hatunların içtimai say­gınlıkları bulunmadıktan sonra, ne yüz perdesinin kıymeti olur, ne de yüzü açmanın zararı…

Yüz perdesi, İsmet şiarı olmak üzere bizzat hatunların kendi is­tek ve iradeleriyle kabul edilmiş olsaydı, bugün hicap, devletin istik­lâl bayrağı kadar mukaddes bir simge olurdu. Bilindiği gibi güç ve kuvvet olmazsa, yahut düşmanın gücü ve kuvveti fazla olursa, dev­letin bayrağı düşman ayakları altında paymal olmaya mahkum olur. Bir bayrak istiklâl simgesi olarak kudsiyetini kaybedince değerini yi­tireceği gibi, yüz perdesi de ismet şiarı olarak kıymetini kaybedince beş paralık değeri kalmaz.

Kerîm [şerefli! bir Peygamber, Rahîm [rahmetli] bir Elçi ve Hakim [hikmetli] bir Sâri’ olan Hz. Muhammed bir hadis-İ şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır:

Kendi kızlarını himaye etmek için canını veremeyen bir ümmet, ceza olarak düşman eliyle harap olma akibetinden kurtulamaz.[22] Hatunların, kızların hürmetleri, ümmetin hayatıdır. Bir Ümmet ha­tunlarına hürmet ve saygı duymuyorsa, yahut hürmetleri ümmetin kuvvetiyle himaye kılmmıyorsa, o ümmette hayat yoktur.

Doğu toplumlarında hicabın sadece adı kaldı, hatunların ve keri­melerin hürmetleri çok azaldı. Bilhassa son yıllarda Şark’ta meydana gelen büyük küçük fitnelerin dehşetli faciaları arasında hatunların, ümmetin analarının hürmetsizliği son derece vahşetli surette gün yü­züne çıktı. Yüz perdesinin edebî faydası yok olup, toplumsal değeri tamamen kalmamış olabilir; ancak hatunların hürmetleri ümmetin ha­yatıdır. Binaenaleyh, hatunlar hane dışına mübtezel bir surette, açık saçık bir şekilde çıkarsa ümmetin hürmeti kalmaz.

Hatunlar hakkında Şark toplumlarında asırlardır devam eden yanlışlıkların sebepleri arasında, başta İslam olmak üzere, semavi hiçbir dinin rolü olmadığı hâlde, ne yazık ki, toplum bilimcilerin ek­seriyeti, rehberlerin büyükleri, bu durumu İslam’ın öğretilerine yük­lemeye kalkışmışlardır. Kısmen haklı ve mazur sayılsalar da, bu as­la doğru değildir. Büyük Cihan Muharebesİ’nin yakında vuku bula­cak neticeleri açıkça göründükten sonra 1917 Bolşevik İhtilâli arefe-sinde, Rusya’da dört beş kitap neşretmiştim. Bunlardan Şeriat Esas­ları isimli kitabımda hatunların hürmet ve hukukları hakkında on sayfalık bir şey yazmıştım. 4. sayfada: İslam Şeriatı “medeni, içtimai, siyasi, dinî ve edebî bütün haklan hatunların her birine tamamıyla, kemâliyle ihsan etmiştir.” demiştim.

Medeni anayasalarda, medeniyet kanunlarında ve mezhep kitap­larında olmasa da Medeni İslam Kanunları adlı eserimin dibacesinde: “İslamiyet hukuki yönden hatun ile erkeği bütün yönleriyle eşit tut­muştur.” sözünü iman kalemiyle yazmaya rağbetim vardı, kalemim zayıf idi, ama yazdım. Lisanımda ukde vardı; ama yine de söyledim; fakat ufak kitabımdaki büyük sözüm zamanın inkılâb tufanları için­de zayi olup gitti. Hem hükümetin hem de ilim erbabının yıllarca sü­ren büyük İctihadlarıyla telif kılındıktan sonra, halkın mütalaalanyla da ıslah edilen medeni bir hukuk sistemi Rusya’da, Medeni Türk Ka­nunu da Türkiye’de yayımlanıp uygulamaya geçti. Ancak ne yazık ki, Medeni İslam Kanunkn’m neşretme şerefi bana nasip olmadı. Her ci­hetle böyle büyük bir teşebbüsten âcizdim. Ancak çok sınırlı ve cüzi olan kudretimin yanında sonsuz bir rağbetim vardı. Son derece bü­yük tehlikeler içinde basılan İslam Milletlerine isimli ufak kitabımın 122-159. maddelerinde İslam milletlerinin büyük rehberlerine ricamı arzetmiştîm. Ancak ricam zayi oldu.

Bu kitabımı, Kur’an-ı Kerİm’in içtimai hayatta ideal olabilecek öğ­retilerini açıklamak gayesiyle ilk sayfada ziynet olarak İsimlerini sıra­ladığım İslam hatunlarına İhtiram yolunda kaleme aldım. Kendisi faz­la kıymeti haiz olmasa da, büyük değer verilir diye Hatun ismini ve­rerek İslam talebelerinin istifadelerine, büyük üstadların ifade ve ten­kitlerine takdim ettim. İnşaallah yakında başkalarını da neşrederim. Yazdığım fikir ve düşüncelerime yönelik ifade ve tenkitlerini lütfe­derlerse, benim için Medeni İslam Kanunlarimn neşrine de büyük bir hazırlık olur. İnşaallah.[23]

1-       HATUNUN TOPLUMSAL DEĞERİ

Hatunun Toplumsal Değerine Muhtelif Bakış Açıları

Hatun

Son asır Batı edebiyatında Hz. Havva’nın kızları için ‘cins-i cemîl’ ve ‘cins-i latif gibi aşk ve muhabbet tabirleri kullanılır. Ancak Şark’ın gerek eski, gerekse yeni edebiyatında, evleri İdare eden ha­nımefendiler, aile anaları ve atalarımızın refikaları için, kadîm za­manlardan beri bir hürmet tabiri olarak ‘hatun’ kelimesi kullanılır. Bi­rincisi hatundan yararlanmak gibi hevai bir bakış açısını yansıtırken, ikincisinin hürmet ve saygı eseri olduğu anlaşılmaktadır. Her ikisinin de güzel yönleri olabilir. Ancak Şark’ın bakış açısı daha şerefli ve da­ha kudsidir.

‘Hatun’ kelimesi hem dil bakımından hem de mana bakımından ‘hakan’ ve ‘kaan’ veznîndedir. Arap katipleri ve Fars şairleri hâtûn kelimesinin çoğulu olarak havâtîn ifadesini kullansalar da, Türkçe’de hatun kelimesi bozulmadan kalır. Hatunlar topluluğu İçin çokluk İfa­desi kullanılsa da, hatun kelimesi İçin kullanılmaz, her zaman salim kalır. Hatunun çoğulu ‘hatunlar’dır. Hanımefendilerin, anaların edep­leri gibi, elleri ve yüzleri gibi, gözleri ve başları gibi, ‘hatun’ kelime­si de salim olur.[24]

Türkiye’de hanımefendilere kadın denir. Rusya’da Türk abuztay-lan ‘katm’dır. Ancak Türkistan’da ev idare eden hanımefendilere ve aile analarına ‘hatun’ denir.

‘Hatun’ kelimesinde büyük bir şeref ve hürmet ifadesi vardır. Bu-‘nun içindir ki, Arap edipleri padişah ve sultanların eşleri ve hanıme­fendileri için, bir tazim lakabı olarak ‘hatun’ kelimesini kullanırlar. Gerçekten ‘hatun’ Arap lügatmda kraliçelerin lakabıdır. Yahut hürmet ve şerefi büyük olan hanımefendiler için kullanılan bir kelimedir.

Büyük ailelerin kerime ve kızlarını almak manasına gelen hitan ve muhâtene kelimeleri de hatun kelimesinden türemiştir. (Hâtene ‘Alî resulaliâhi şallâllâhu aleyhi ve sellem. hlâtene’n-nebiyyu Ebâ Bekrin ve ‘Umara) cümlesinin anlamı: “Hz. Ali kainatın efendisinin (a.s.) kı­zı Hz. Fâtıma’yı hatun etti, hatun edip aldı. Hz. Peygamber de’, Hz, Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in kızlarım hatun edip aldı.” demektir.

Büyük ailelerden hatun almak Arap lügatmda hutûne’dir. Bedevi Arapların dilinde halene, kaynana demektir.

Kısaca diyoruz ki, Türk hatunlarında bulunan büyük hürmet ve şeref, bizzat hatun kelimesinde gizlidir. Bu mana, hem bedevi Arap­lar devrinde, hem de risalet asrında açıkça bilinmiş ve kullanılmıştır.[25]

Avrat

Avrat kelimesi gerek dil bakımından gerekse edep ve zevk bakımın­dan tamamen hatalı olarak kullanılmaktadır. Her nedense Türkiye’de hatunlar İçin, İran’da zayıf zenler [Farsçada kadın demektir], Kırım’da kısa ayaklılar için İyine kadın İçin kullanılan bir halk tabiril, Türkis­tan’da da acuze [ihtiyari kadınlar için bu kavramın kullanıldığı görül­mektedir. Fıkıh literatüründe örtülmesi gereken azalar anlamına ge­len ‘avret’ tabirinin kadınlar için kullanılması son derece şaşırtıcıdır. Böyle bir kullanım, aslında Kur’an’ın kelimelerini tahrif olur.

İfade ettiği mana bakımından gayet güzel olan avret kelimesi Kur’an-ı Kerim’de dört yerde varid olmuştur. Bunlardan İkisi 24. Nûr, 58’de çok nezih bîr kinaye olarak kullanılmıştır. Çocukların ebevey­nin odasına girerken üç ayrı vakitte izin istemeleri gerektiği vurgula­nırken “… sizin için üç avret (zamanı) vardır…”; yani sizin mahrem hâlde bulunabileceğiniz üç ayrı vakit vardır, denilmektedir. Diğer iki­si ise 33- Ahzâb, 13’te tamamen başka bir manada kullanılmıştır. Söz konusu ayette savaşa gitmemek için bahane arayan münafıkların bir kısmının Hz. Peygamber’e: “Bizim evlerimiz avrettir.” yani açıktır, sağlam değildir, dediklerini görüyoruz.

Kur’an-ı Kerim’in kelimelerini [kendi bağlamından çıkararak] baş­ka anlamlarda kullanmak, bana göre edebe muhaliftir. Bilhassa ha­tunlara ‘avrat’ demek, hatunların büyük hürmetlerine muvafık olmadığı gibi, Kur’an’ın nezahetini de tanımamaktır. Örtülmesi gereken azalara avret demek yanlış olduğu gibi, hatunlara avrat demek de büyük bir hatadır.[26]

Kadın

Büyük üstad Şemseddin Sami Hazretleri ‘kadın’ kelimesinin emret­mek manasında olan ‘kadamak’ mastarından türediğini ve hatun ke­limesinin kadın kelimesinin Arapçalaşmış hâli olduğunu iddia etmiş­tir. Oysa hatun kelimesi öz be öz Türkçe’dir. Türk’ün anası, hanıme­fendisi ‘hatun’dur. Kelime olarak öz malımız olan hatun bizim öz anamızdır.?

Amine hatun Muhammed anası Ol sadeften doğdu ol dürdanesi

Bu beyit, sadelik temizlik ve belagat bakımından Türk edebiyatı­na ana olabilecek gayet güzel bîr kitabın birinci beyitidir. Akıcılık yö­nünden benzersiz bir beyittir. Beyitte geçen ‘hatun’ kelimesi dişi ma­nasında olsaydı, belagat gereği ya ‘kadın’ yahut İranlıların za’îfe an­lamında kullandıkları ‘avret’ kelimesi daha uygun düşerdi.

‘Kadamak’ mastarı Şemseddin Sami Hazretlerinin büyük hafıza­sında yahut belleğinde bulunabilir. Ancak kadamak gibi bir mastar­dan kadın kelimesini türetme hüneri sadece Şemseddin Sami gibi iş­tikak dahilerinin işidir! Bu türetmenin doğru olduğunu kabul etsek bi­le, hatun kelimesi tamamen öz Türkçe bir kelimedir. Kaldı ki, kada­mak kelimesinden kadm ismini türetmek doğru olsaydı, bu, hatunlar için değil de, Türkiye hakimlerine güzel bir lakap olurdu![27]

Harem

Türk ailesinde en az hatunlar kadar, hatunların evleri, oturdukları yerler de hürmete şayandır. Binaenaleyh bu yerler, İsmet kaleleriyle kuşatılmış, hürmet siperleriyle donatılmıştır. Bu sebeple hatunların haneleri, ka’be ve ravza [Hz. Peygamber’in Medine’deki mescidi] ha­remi gibi bir harem kabul edilmiştir.

Harem korunmuş kaledir Bir elif ilavesiyle haram olur.

Türk [edibi] Sûfîyullâh Yâr Hazretlerinin Murâdu’I-‘arifîn adlı ese­rinde yer verdiği bu beyit, Türk haremlerinin gerçek yönünü belagat-

2 Yazar yukarıda kelimenin bedevi Araplarca da kullanıldığını söylemektedir. Ancak Türkçe’den mi Arapça’ya yoksa Arapça’dan mı Türkçe’ye geçtiğini ifade etmemiştir. le ifade etmek değil, mevcut durumu açıklamaktan ibarettir. Haremin muhafaza edilmesi elbette zorunludur. Zira harem hürmet kalesidir. Bir elif harfi ilavesiyle Türk’ün haremi, ka’betu’llâh gibi beytu’1-ha-râm olur.

Osmanlı saraylannında Türk paşalarının haremleri, sultanların is­tirahatlarına ve işretlerine tahsis edilen özel odalardan ibaret olsa da, Türk ailelerinin haremleri, Türk hatunlarının hürmet daireleridir. İs­lam hatunlarının, Türk hatunlarının hicapları da hürmet ihramı, şeref şiarı ve iffet ziynetidir.

Kur’an-ı Kerim’in ayet-i kerimelerinde birkaç defa zikredilen hi­cap, örtü anlamına gelse de, sadece Şark’ta bilindiği şekliyle maddi bir örtü değildir. Bu hususa İleride özel bir bölüm ayrılacaktır.[28]

Büyük Bir İslam Şâirinin Hatuniât Hakkındaki Düşüncesi

Bolşevik İhtilâli’nden sonra, Moskova hükümeti ile Rusya Müslüman­ları nezdinde kıymetli bir misafir olarak kalan Hindistanlı bir şair vardı. Bugün Amerika’da medfun olan bu zat, Urdu, İngiliz, Fars ve Arap edebiyatlarına son derece aşina, büyük şair Mevlevi Bereketul-lâh Sahib Hazretleridir. Hindistan’ın büyük üstadlanna beraber İnti­sap etme şerefine nail olduğum için aramızda hayati bîr birliktelik vardı. Onu Leningrad’da birkaç defa evimde misafir etmiş ve Mosko­va’da aylarca bereber ikamet etmiştik. 1919-1920 yıllarında Rusya vi­layetlerinde birkaç ay beraber seyahat ederken, [kıtlık sebebiyle] kendisi için un ve tuz gibi zaruri maddeleri temin ederdim. Afgan hü­kümeti tarafından Moskova’ya siyasi bir heyet geldiği için hile ile Şehrin dışına gönderilmişti.

Bu şair Arap edebiyatında güçlü bir kaleme ve çok belagatli bir üslûba sahipti. Çok sade yazar ve hakikat olan şeyler üzerinde du­rurdu. Farsça’yı da çok fasih ve gayet akıcı olarak kullanırdı. Mevle­vi Cami Hazretlerini taklit edecek kadar güzel şiirler kaleme alırdı. Birkaç risalesini bana hediye eden bu zat, Ahd-İ Atik ve Ahd-i Cedid kitaplarına çok aşina İdi. Farsça olarak kısa sureler için kaleme aldı­ğı gayet güzel tefsirinde, her münasebetle gerek Tevrat’tan gerekse İncil’den nakillerde bulunmuş, tefsirini Türkistan ve Afganistan genç­lerine Kur’an’ı tanıtmak gayesiyle kaleme almıştı. Afgan hanı Habi-bullâh Han’ın sarayında özel misafir statüsünde üç yıl mahpus kalan Mevlevi Bereketullâh, Fahreddîn Râzî Hazretlerinin makamı civarın­da Tefsîr-i Kebîf’mi mütalaa ettikten sonra gayrete gelerek bu tefsi­rini yazmıştır.

Bir defasında Moskova’nın büyük bir salonunda bir toplantıya ka­tılmış ve ayakta kalmıştık. Erkekli hatunlu bir grup etrafımızı çevre­ledi. Herkes kıymetli misafirimizin bir şeyler konuşmasını arzu etti. Bir münasebetle Japon ve Amerikalı hatunlardan söz edilince, Mev­levi Bereketuİlâh kısa ve çok güzel birkaç cümle sarf etti. Hatırımda kalan bazı cümlelerini burada aynen nakletmek istiyorum:

Nakkâş-ı Ezel Allah Teala, bütün kainatı yarattıktan sonra İevh-i âlemde kudret kalemiyle Âdem’e şekil verdi. Daha sonra cihan lev-hinde daha büyük, daha mükemmel bir sanatla hatunun yüzünü ve vücudunu nakşetti. Böylece Hatun, Nakkâş-ı Ezel’in en son sanatı ol­du. Böyle güzel bir surete İblİs’in isyan ederek secde etmemesi ce-haletindendir. Erkeklerin kalbi bir arştır, bir tahttır. Bu arşın melike­si, kraliçesi ancak edepli ve iffetli bir hatun olabilir.

Büyük şairin sözü hoşuma gitti. Hatırıma Türk şairi, Muhamme-diyye yazarı Yazıcızâde Hazretlerinin beyitleri geldi. Şöyle der:

Cihan levhinde insanı çü tasvir eyledi Nakkaş Melekler gördüler anı, dediler sanata Şabaş Çün İblis secde etmedi biiin kim nesne bilmedi Ne zahir bildi, ne muzhir ne nakşı bildi ne Nakkaş

Büyük bir edebin, gayet İffetli ve nezih bir hissiyatın ifadesi olan bu beyitten hoşlanmamak mümkün mü? Hayvanlık kuvveti insanı en sefil ve en vahşi hâllere sevk etse de, içinde hakim olan güzellik kuvveti insanı en mükemmel şeylere en büyük emellere sevk eder.

Moskova hükümeti nezdinde siyasi emellerine kavuşamayan Mevlevi Bereketullâh buradan ayrılırken tefsirini bana teslim etti ve bastırabildîğimiz takdirde Türkistan ve Afganistan talebelerine çok faydalı olacağını söyledi. Ancak bir müddet sonra bana mektup ya­zarak bu eseri basılmak üzere muhterem Abdulkâdir Muhyİddîn Efendi Cenaplarına vermemi istediğinde, ben de ona teslim ettim. Böylece kütüphanem bu gayet güzel tefsirden mahrum kaldı. İnşaal-lah kaybolmaz da, zamanı gelince Türkistan Müslümanları bu güzel tefsiri bastırırlar. Hatıramda muhafaza ettiğim bu emanetten söz et­meyi sırası gelmişken gerekli gördüm.

Mevlevi Bereketullâh’ın Kur’an-ı Kerim’e vukufiyeti oldukça gü­zeldi. Hadis kitaplarını da tamamen okumuş, hepsini ihtimamla mü­talaa etmişti. Mezhep kitaplarına fazla İtibar etmez; müctehid oldu­ğunu iddia etmese de, hiçbir mezhebi taklide yeltenmezdi. Ehemmi­yetli meselelerde müstakil ve hür düşüncelere sahipti. Î9Ö8 yılında, Türkiye’de meydana gelen değişikliklerden sonra, Türkiye’nin duru­munu yakından görmek ve hürriyet taraftarı eski arkadaşlarını ziya­ret etmek için Tokyo’dan İstanbul’a giderken Leningrad’a uğrayıp bir hafta kadar bana misafir oldu. Bütün müesseseleri ve müzeleri bera­berce gezerken her fırsatta dinî, siyasi ve edebî fikirlerini tatlı bîr dil­le anlatırdı.

Bir gün Leningrad’ın büyük kilisesinde Mesih’in tabutunun yanın­da biraz durduk. Bu vesileyle Hz. İsa ile ilgili “… Onu öldürmediler ve onu asmadılar… Onu yakinen öldürmediler, Allah onu katma yük­seltti.”[29] mealindeki ayet-i kerimeler hakkında oldukça garip fikirleri­ni açıkladı. Mesih’in öldürülmesi hakkında Yahudilerin iddiaları ve Hıristiyanların görüşlerine muvafık düşünüyordu. Fahreddîn Râzî’nİn ayetlere olan itirazlarından, Ebû Müslim İsfahanı gibi müfessirlerîn açıklamalarından, İhvân-ı Safa gibi kitabın sarih beyanlarından Ahd-i Cedid şerhlerini sürekli mütalaalarından ilham alan Mevlevi Bere-ketullâh şöyle dedi:

Kur’an-t Kerim’in Hz. İsa hakkında reddettiği şey, asılması değildir. Bilakis idam cezasının terettüp ettiği mel’unluk töhmetidir. Yani idam edilmiş olsa da, o hiçbir zaman mel’un olmadı. “Belki Allah onu hu­zuruna yükseltti.” demektir. Zira “Siz Allah yolunda öldürülenleri ölü zannetmeyin.”[30] ayeti nasıl ki, şehitlerin cesetlerine arız olan ölümü in­kar etmiyorsa, Hz. İsa İle ilgili ayet de onun Ölümünü nefyetmez. Al­lah yolunda, hak bir ideal uğruna öldürülen kimseler mağlup olmaz. Böyleleri ölmezler, bu kimselerin semalara yani Allah katma yüksel­meleri de bu anlamdadır.

Aslında ben gerek Fahreddîn Râzî’nin itirazlarını, gerekse İsfahâ-nîlerin ve İhvân-ı Safâ’nın açıklamalarını biliyordum. Mevlevi Bere-ketullâh’ın fikirlerini de zevkle dinledim. Şu kadar var ki, benim Me­sih İbn-i Meryem hakkındaki görüşlerim Râzîlerin, İsfahânîlerin ve Mevlevîlerin düşüncelerine tamamen muhaliftir. Peygamberleri öldür­mek, öldükten sonra asmak gibi cinayetler, Yahudi tarihinde son de­rece normal bir durumdur. Sayısız peygamber öldüren ve öldürten Yahudiler, Hz. İsa’yı öldürmekle niçin iftihar etsinler. Öbür taraftan Kur’an-ı Kerim böyle cüz’î bir hâdise hakkında Yahudilerin İddiaları­nı, beyhude iftiharlarını niçin tekzip etsin? Bunun sırrı hikmeti ne ola­bilir? Fikrim birkaç sene bu sorularla meşgul oldu. Sonunda kalbim­de kuvvetli bir kanaat hasıl oldu da Kur’an-ı Kerim Ayet-İ Kerimele­rinin Mu’ciz İfadelerine Göre Mesih İbn-i Meryem adında veciz bir ri­sale kaleme aldım.[31]

* * *

Herkes bilir ki, hatunlarda güzellik İlahi bir mevhibedir. İçtimai hayatta güzelliğin itibarı gayet büyüktür. Ancak güzellik sevginin kuvveti olsa da, hiçbir zaman hürmetin temeli olamaz. Yahut tek ba­şına güzellik hürmete esas kılınamaz.

Hatunlar cemiyetin sadece bir süsü değil, ayni zamanda millî ke­mâlin büyük bir hazinesidir. Hatun yalnız harem mihraplarının bir sanemi değil, ümmetin de büyük bir validesidir. Muhabbet bîr esas ise, hürmet daha büyük bîr esastır.

Her ümmet güzelliğin bendesidir ve güzelliğe boyun eğer. Güzel­lik huzurunda İblis âsî olsa da, melek her vakit secde eder. Şu ka­dar var ki, hikmet bununla yetinmez. Muhabbet kuvveti yanında hürmet esaslarını da talep eder.

Hem Batı’nın hem de Doğu’nun içtimai hayatta hatunun ehemmi­yetine bakış açılarını naklettim. Batı toplumlarının kadına bakışı da­ha çok nefsani ve pragmatisttir. Fakat Şark’ın bakışı daha çok ruha­ni ve hürmet esasına dayanır. Kur’an’ın öğretilerine hakkıyla vâkıf bir şairin halis ve nezih bakış açısını da bu münasebetle bir hatıra ola­rak yâd etmiş oldum.

Şu anda Amerika’da medfun olan, hürriyet şehidi bu büyük he­kim, İslam şairi Mevlevi Bereketullâh Sahib Hazretlerini yadetmek gayesiyle, bu sahifelerde fikirlerine yer verdim. Gayemiz merhumun ruhuna dua etmek ve ettirmek, onu hürmet ve saygıyla anmaktı.

İngiliz siyasetiyle vatanlarından sürülen, Mevlevî Bereketullâh, Mevlevi Ubeydullâh, Ebû Sa’îd el-Arabî, Mevlevî Abdurrabb, Mevle­vî Abdulcebbâr, Mevlevî Abdussettâr ve Race Pürtâb gibi Şark’ın bü­yük simaları cihan muharebesinden sonra hiçbir yerde karar kalma­yıp Garp illerinde şehirden şehîre sürülüyorlardı. Bunlar hiçbir yer­de, hatta Türkiye, İran ve Afganistan gibi ülkelerde dahi hüsn-i ka­bul görmeyip, hep İhmal edilmiş ücra köşelerde yaşarlardı. Bunları sadece Moskova hükümeti misafir edip rahatlarını sağladı.[32] Bunlar Moskova’da iken her birini ziyaret ederdim. Onlar da benim ziyare­time gelirler, evimde misafir olurlardı. Malumatlarından, fikir ve dü­şüncelerinden istifade ederdim.[33]

Hatunun Toplumsal Değeri Hakkında Bedevi Arapların Lügat Defteri [Kavramsal Çerçeve]

Her şeyden mahrum olan biçare bedevi Arapların lügat defterine baktığımız zaman, maddi ve manevi güzellik derecelerine göre hatunların bir tasnife tâbi tutulduğunu görürüz. Bu tasnifi gözden ge­çirerek bedevi Araplardan medeni edep dersi almak gerektiğine inanıyorum. [Aşağıdaki kelime ve kavramlar bize bu konuda bir fi­kir verecektir].

Cemile: Yüz hatlarıyla birlikte rengi de güzel olan hatunlara ve­rilen İsimdir. [Ayrıca sözlükte bir hatunun cemîîe sayılabilmesi için sadece fizikî güzeliği yeterli değildir. Aynı zamanda ahlak ve davra­nış güzeilliğinin de bulunması gerekir.]

Vadî’e: Bedeni sıhhatli olmakla birlikte, bütün organları birbirine uygun ve aynı güzellikte olan hatunlardır.

Hussâne: Fiziğin de ötesinde güzelliklere sahip, güzelden de gü­zel, çok güzel hatun demektir.

Vesîme: [Yüz ve sima] güzelliği değişmeyen, bu özelliği bütün ha­yatında sabit olan hatunlara verilen isimdir.

Kaşîme: [Her kısmı güzellikten nasibini almış] ve sabit olan gü­zelliği vesîmelerden de fazla olan hatunlardır.

Râ’İ’a: Güzelliği kalbi istila ederek bir ürperti meydana getiren, görenlere sevinç ve sürür bahşeden hatunlara denir.

Bahire: Toplumdaki bütün güzellerden daha güzel olduğu aşikar olan hanımefendilerdir.

Ganiye: Güzellik iffet ve hürmetiyle süs ve ziynete hiç ihtiyaç duymayan hatunlara denir.

Bedevi Arabın nazarında güzelliğin en büyük derecesi, kemâlin en büyük gayesi işte bu sonuncu kelimede yatmaktadır. Yani hatun­ların en büyük hürmeti süs ve ziynetten üstün olmak, süse ihtiyaç duymamaktır. Bedevi ğâniyeler, medeniyet dünyasının büyük salon­larında modaların esiri olmuş, büyük küçük haricî süslerle ayakta du­ran madamlar, madonnalar ve matmazellerle aynı değildir. Zira me­deniyet dünyasının hanımları için, salon kuklası ve meclis süsü olma şerefi daha fazla muteberdir. Oysa bedevi ğâniyeler, insanlık şerefi, yeryüzünün en değerli varlıkları ve kalplerin de kraliçeleridir.[34]

* * *

Burada yeri gelmişken son derece şaşırtıcı ve ibretli bir durumu arzetmek istiyorum: Kadınların güzellik anlayışı erkeklere nispetle daha âli ve daha iffetlidir. Kadınlar, erkekte kuvvet gibi, şecaat gibi, akıl ve maharet gibi manevi güzelliklere daha fazla önem verir, fizi­kî güzelliğe ve şekle o kadar değer vermezler. Oysa erkeklerin ka­dınlarda aradığı ilk şart fizikî güzellik ve haricî süslerdir. Erkekİer, kadınlar kadar manevi güzellikten haz almazlar, onlara nispeten bu zevkten mahrumdurlar. Medeniyet dünyasının bu kadar moda müp­telası oiması, hanımların süse ve süs eşyasına sınırsız derecede rağ­bet etmesi, aslında erkeklerin günahıdır. Nitekim bütün modaların, büyük küçük bütün süs eşyasının mucitleri erkeklerdir. Eğer erkek­ler manevi cemâlden, edebî kemâlden haz alsalardı böyle olmazdı. Erkekİer hatunların güzelliğinden ziyade edeplerine ve toplumsal de­ğerlerine kıymet verselerdi, onlar edebî kemâl ve manevi cemâl hu­susunda birbirleriyle yarışırlardı. O takdirde bugün medeniyet dün­yasının maruz kaldığı fesat tufanları ve iktisadi buhranlar, belki hiç olmayacak yahut daha az olacaktı. Bundan dolayı olsa gerek ki, Kur’an meleklerin diliyle fesadı erkeklere nispet etmiştir.[35]

* * *

[Bedevi Arabın lügat defterinde hatunun toplumsal değerini ifade eden diğer bazı kavramlar şunlardır:}

Hande-. Güzelliğiyle birlikte iffeti ve hayası tam olan hatunlara verilen isimdir. Yunan mitolojisindeki haritalar, Arapların handeleri olsa gerek.

Nevâr. Hayâsıyla beraber her türlü serden ve kötülükten nefret eden hatunlardır.

Hassâne: İffet ve edebiyle hürmet kesp etmiş hatunlara da has-sâne denir.

Muhşana: [İslam, iffet, hürriyet ve] evlilikle koruma altına alınan hatunlardır.

Bu son dört kelimeden anlaşıldığına göre, edep ciheti ve şeref fa­zileti fizikî güzellikten daha muteberdir.

‘Âkın Çocuk doğurmayan, kısır hatunlara âkir denir. Sami top­lumlarında âkir olan hatunlar bedbaht addedilir.

Nezûr. Az çocuk dünyaya getiren hatunlara verilen isimdir.

Neşûr. Rahmi bereketli olan, çok çocuk doğuran hatunlara denir. Bu tür hatunlara mehirleri olarak altınlar saçıldığı iç’n bu isim veril­miştir. Bu hatunların toplumsal değeri bütün kadınlardan ziyadedir.

Muncibe: Necip evlatlar doğuran, yetiştirdiği çocuklar güç ve kuv­vet bakımından imtiyaz kesp etmiş hatunlara verilen isimdir. Gerek bedevi Araplarda gerekse medeni Araplarda bir hatun İçin, muncibe olmak, hürmet ve kemâlin en büyük gayesi ve zirve noktasıdır.

Bütün bu kelimeleri tahlil ettiğimiz zaman, bedevi Arapların na­zarında hatunların hürmet ve kıymetlerinin sadece güzellikleriyle öl-çülmediğini anlarız. Ruh güzelliğine kemâi-i edebine ve toplumsal değerine daha fazla önem verildiğini görürüz.

Bedevi Araplar tarafından eskiden beri bilinen bu hakikatleri, bu­gün medeniyet dünyası da anladı. Ancak ne yazık ki, hayatın maddi lezzetlerine tamamen meftun olan bu dünya, ruhları batıran hayat tarzı, vücutları esir alan sefahat alışkanlığı, kalpleri korkunç pençe­sine alan makam ve mevki hırsı, gözleri kamaştıran medeniyet deb­debesi, nihayet ufak modalar ve büyüleyici ziynetler elinde esir ol­muş ve bu gidişle de, esir kalmaya devam edecektir.

Her şeyden mahrum olan bedevi Arabın bu tür şeylerden müs­tağni kalarak izzetini koruması dikkate değerdir. Hz. Peygamber’in de buyurduğu gibi “Elbette en büyük zenginlik gönül zenginliğidir.”[36] Her türlü ihtiyaçtan azat kalmak esas zenginliktir.

[Bir Arap şair şöyle der:J

Necid çölünde ateş yakanlar

Şehirleşmezler

Çünkü şehirleşmek izzeti yitirmektir.

Güzellik, parlaklığını iki şeyde gösterir.

Bîri şiirden bir beyitte

Diğeri şaardan bir beytte [kıl çadırdan bir evde] Yirminci asrın medenileri biraz şaşıracaklar ama, bedevi Arapla­rın nazarında hatunlar ana kadar muhteremdir. “Her hatun ana hem-şiresidir.” sözü, eskiden beri çölde yaygın bir darbı meseldir. Yani her hatuna ana kadar değer vermek ve hürmet etmek lazımdır.[37]

Cihan Edebiyatında Hatun

Hayatın tüm sahalarında, içtimai tabakaların bütün safhalarında ha­tunların gerçek hâllerini ve sosyal konumlarını her insan; her gün, her dakika müşahede etmektedir. Her asırda ve her yerde kadınlan-n içtimai hâllerinia erkeklere nispetle İyi olmadığı bir gerçektir.

Bu hususta Şark milletleri ile Garp toplumları arasında fazla bir fark yoktur. Erkeklerin her çeşit vahşetleri ve hatunların kuvvetli ce­haletleri sebebiyle, gerek aile hayatında gerekse toplum hayatında sürekli meydana gelen dehşetli faciaları, ibretİİ dramaları ve şiddetli trajedileri usta ve realist romancılara bırakmak istiyorum. Ancak bu­rada cihan edebiyatı sayfalarından, büyük şairlerin, filozof ve hekimlerin hatunların tabii vazifeleri ve övgüye değer edepleri hakkında serdettikleri aydınlatıcı sözlerine, ehemmiyetli nasihatlerine ve fayda­lı telkinlerine yer vermeyi faydalı görüyorum.[38]

Tevrat’ta Hatun

Cihan edebiyatı arasında şüphesiz en büyük ve en meşhur kitap Tevrat’tır. Tevrat’ta Tekvin sifrinin [kitap] birinci bölümünde yaratılış ile ilgili şu satırlara yer verilmektedir.

Alİah erieri yerden, hatunları erden yarattı.

Buna göre erlerin bütün himmetleri yerde, hatunların bütün kaygıla­rı erde oldu. Yerlerin bütün meşakkatleri erler üzerine yüklenirken, ailenin bütün zahmetleri hatunların omuzunda kaldı.

Bunun için hatunlar analarım da, ataİarım da bırakarak erlerine bağ­landı. Hatun aile ihtiyaçlarına erkekten Önce sa’y eder oldu. Hatunla­rın hayadan erler ve çocuklara hasredildi. Hatun ile er, hayat ağacı­na çıkarak visaİ [buluşma] meyvelerini beraber yemedikçe, yalnızlık döşeklerinde, cennet saraylarında kalırlar. Visal semerelerini yedikten sonra aile vazifelerini ve çocukların meşakkatlerini yüklenmek için, yalnızlık cennetlerinden sürülüp yer yüzüne, aile kalabalıkları arası­na inmeye mahkum olurlar.

Bu ifadeler mana itibarıyla Tekvin sifrinin 1-3- fasıllarının hula­sasından ibarettir.[39] Burada hem yaratılış hâdisesi, hem aile nizamı, hem de kadın ile erkeğin İçtimai hâlleri dile getirümiştir. Semavi ki­tapların beyanları her zaman i’caz derecesinde bir belagatle insanı tatmin eder. Tevrat’ın bu ifadeleri kadar, yaratılış hâdisesini, insan­ların tabii ve içtimai vazifelerini, bütün sebep ve yönleriyle anlatan güzel bir ifade başka hiçbir yerde yoktur. İfade son derece muhte­valı ve kuşatıcı olduğu gibi, gayet basit ve sadedir. En iptidai bir in­sanın zekası dahi, Tevrat’ın bu beyanlarını inanarak kabuİ eder. Açıklama, yaratılışın gerçek hâllerine de, felsefi izahlarına da, edebî cihetlerine de tamamen mutabıktır. Filozoloflarm, bilhassa tabiatçi ve maddecilerle sosyal bilimcilerin açıklamaları ekseriyetle böyle güzel üslûptan mahrumdur.

Bu husustaki bütün semavi beyanları yaratılış hâlierine hamlede­rek itiraz eden maddeci ve tabiatçılar bu üslûptan gaflet etmişlerdir. “Havva, Âdem’in kaburgasından yaratılmıştır.” gibi beliğ bir sözün üslûbunu anlamayıp tahrif eden müfessirler dahi vehimlerini semavi kitapların nasslarının önüne geçirmişlerdir. Oysa “Sîzi bir tek nefis­ten yarattı, ondan da eşini yarattı.”[40] mealindeki ayetlerin manası, “Si­zin için, sizden eşler yaratması Allah’ın ayetlerindendir.”[41] ayeti gibi gayet açık olduğu hâlde, “Ondan da eşini yarattı.” ifadesini “eğri sol kaburgasından yarattı.” diye tefsir edenler, gaflet üstüne gaflet et­mekle kalmayıp “Allah insanı aceleden yarattı.”[42] gibi müteaddid ayet­leri hafızalarından yahut mushafîarından silmişe benziyorlar. “Sizin için sizden eşler yarattı.” ayet-İ kerimesinin manası ne ise, “Sizi bir nefisten, ondan da eşini yarattı.” ayetinin manası odur. “Allah insanı aceleden yarattı.” ayeti ne demekse, “kaburgadan eşini yarattı.” da o demektir.[43]

[Yunan] Filozoflarının Hatunlar Hakkındaki Hurafeleri -“Hatun Erden Yaratıldı.” Sözü Hakkında Küçük Bir Mülahaza-

Eski Yunan mitolojisine göre, Şeytan, Tanrı’nın başından yaratılmış­tır. Sami inancına göre ise, kadın, erkekten yaratılmıştır.

Yunan efsanelerinde şöyle bir hurafe vardır: Tanrıların reisi Ze­us, Metis isimli hamile bir hanımını, ya kıskançlık sebebiyle, yahut diğer hanımların korkusundan yutar. Biraz sonra Zeus’un başından silah ve elbiseleri İle birlikte, savaş tanrıçası [Pallas] Athena çıkar.

Yunan şairi Agapanthus şerefine toplanan filozoflar, büyük bir mecliste bir araya gelirler. Büyük filozof Sokrates’in de hazır bulun­duğu toplantıda filozof Arİstophanes şöyle bir konuşma yapar:

Önceleri insanların şekli yuvarlaktı. Dört eli, dört ayağı vardı. Boy­nunun üzerinde iki yüz, yüzlerinin arasında bir başı vardı. Başında dört kulak, dört göz bulunuyordu. Bir bedende iki ayn cinsin organ­ları, yani hem erkek, hem de kadınlık organlan vardı. Erkeğin men­bâı güneş, kadının menbâı topraktı. Yürürken bugünkü gibi yürür­lerdi. Ancak koşarken, dört ayak, dört e! üzerinde yuvarlanıp gayet çabuk hareket ederlerdi. Dev kadar güçlü, ifrit kadar hızlı varlıklar­dı. Hiçbir şeyden korkmazlardı. İlahlara kadar dil, semalara kadar el uzatabiliyorlardı.

Homeros’un hikayelerine göre:

Otos ile Ephialtes İsimli iki bahadır, semalara kadar çıkarak tannlara hücum etmek istediler. Tanrıların reisi Zeus, bu bahadır insanların ce­saretlerine karşı ne yapacağı üzerinde düşünmeye başladı. Vaktiyle bütün devleri ve cinleri bir yuldınmla katlettikleri gibi, bütün insanla­rı da öldürecek olsa, yeryüzünde ne ibadet kalacak ne de mabet. Tanrılar bunu göze alamadıkları gibi, insanların cesaretlerine de ta­hammül edemiyorlardı. Bunun üzerinde çok düşünen Zeus, sonunda “buldum” diyerek bir çıkış yolu bulduğunu söyledi ve şöyle dedi: “Hem yeryüzünde insanları hayatta bırakmanın, hem de ilahlara kar­şı cesaretlerine son vermenin çaresini buldum; her birisini iki parça­ya ayıracağım. Böylece hem kuvvetleri zayıflaşır hem de uslanarak bize faydalı olurlar. Bundan böyle insanlar iki ayak üzerinde yürüye­cek, elleri de sadece İki tane olacaktır. Bundan sonra da bize rahat vermezlerse tekrar İki parçaya böleriz. O zaman da her birine bir el, bîr ayak bırakırım.” Tanrı Zeus öyle yaptı. Her insanı iki parçaya böl­dü. Parçaların biri erkek biri de kadın oldu. İşte erkeklerin kadınla­ra, kadınların da erkekiere olan aşkları ve meyilleri bundandır.

Anlattığımız bu efsane büyük ilahiyat filozofunun Ziyafet İsimli ki­tabında Arİstophanes’İn dili ile uydurulmuş bir hikayenin özetidir.

Hatunların ve erkeklerin birbirlerine olan meyilierinin aşk ve mu­habbetlerinin sebep ve hikmetlerini anlatmak için filozofların dille­riyle uydurulan böyle kaba masaliar, Sokrates gibi büyük bir filozo­fun önünde söylenmiş, Platon gibi büyük bir filozofun kalemiyle fel­sefe kitaplarına yazılabilmiştir. Bana göre, Tevrat’ın bu konuda yu­karıda geçen ifadeleri daha tabii, daha makul ve daha inandırıcıdır. Sokrates’in gerek yaratılış hâdiseleri, gerekse kadın İle erkeğin bir­birlerine bağlanmaları hakkında Diotima adlı büyük bir kadın pey­gamberden naklen anlattığı gayet güzel ve hikmetli masalları büyük filozof Platon, Ziyafet isimli kitabında bir araya getirmiştir. [Bunları kabul eden] materyalistler, yaratılış ile ilgili Tekvin sifrinin daha gü­zel [1-31 bölümlerine nasıl itiraz edebilirler.

Filozofların masallarını maksatlarına göre, bütün manaları İle kabul edenler, gerek tabii hâller, gerekse kadınların ve erkeklerin İçtimai va­zifeleri hakkında semavi kitapların daha güzel beyanlarını niçin red­dederler? Kahinlerin, rahiplerin ve müfessirlerin doğru-yanüş düşünce ve hayalierini semavi kitapların nasslarının önüne geçirmiş olmaları, ne itiraz hususunda ne de İnkar hususunda bir Özür teşkil eder.

İngiliz şairi Hamilton’un Kayıp Cennet isimli gayet güzel bir kita­bı vardır. Kitapta Tevrat’ın adı geçen bölümlerini şairlerin diliyle manzum hâle getirmiş, kadınlar İle erkeklerin edebî hayatları hakkın­daki mülahazalarını anlatmıştır. Ancak içinde her şeyden bolca bulunan cennetin bütün bereket ve lezzetleri Âdem Peygamber ile hatu­nuna tahsis edildiği için, bütün insanların hayatlarına numune olmak­tan uzaktır.

Kayıp Cennet kitabının tercümelerini birkaç defa büyük rağbetle okudum. Aile saadeti hakkında hatuniara ders olacak çok güzel bö­lümleri vardır. Şu anda elimde olmadığı için nakletmek İstediğim ba­zı cümlelerine yer veremiyorum.[44]

İlyada Destanında Hatunlar

Cihan şairleri arasında büyük bir yeri olan Homeros’un cihan edebi­yatında büyük önemi haiz İlyada’smda aile ilişkilerine ait çok güzel manzaralar tasvir edilmiştir. Bunların en güzel birkaç manzarası, be-lagatli bir dil ve hikmetli bir üslûpla kıyamete kadar ebedîleştirilmiştir.

Bunların en tesirlisi, altıncı bölümde büyük kahraman Hektor [Hector] İle Andromakhe isimli güzel hanımın hasretli veda dakikala­rında, sadakatli iki âşığın son konuşmalarıdır. Bu konuşma aile haya­tında ideal olabilecek kadar güzel ise de, altın çağda, en medeni bir millette en büyük bir ailede cennet gibi büyük bir refah içinde kalan Yûsuf ve Zelİha gibi iki âşığın vedalarının hasretli son dakikalarında bulunanlar İstisnai bir durum olduğu için, umum insanlara numune olmaktan uzaktır.[45]

Dede Korkut Masallarında Hatun

Oğuz Türkleri’nin hikmetli masalları ile millî hikayelerini bir araya getiren Dede Korkut’un kitabında Türklerin, hatunlarına ve ihtiyar analarına karşı duydukları büyük hürmet ve saygı hakkında gayet güzel, belagatli hikayeler vardır.

İhtiyar anasını düşman elinde esaret zilletinden kurtarmak için bütün mallarını, oğullarını ve kızlarını, hatta en sevgiİi eşini feda eden Salur Kazan Bahadır’ın hikayesi gibi belagatli, tesirli bir hika­ye, bildiğimiz kadarıyla, eski yeni hiçbir edebiyatta mevcut değildir.

Bilhassa onun şu sözleri ne kadar müessir, ne kadar belagatii, ne kadar duygulu sözler:

Şevketli Kral, güçlü Padişah!

Altınlı çadırlarımı aldın ise sana gölge olsun.

Ağır hazinelerimi, bol akçelerimi aldın İse sana harçlık olsun.

İnce belli kırk kızımı, sevgili hatunumu aldın İse senin kakın olsun.

Tabur tabur şahbaz atlarımı aldın, hepsi senin olsun.

Katar katar develerimi aldın, sana yüklük olsun.

Hatunun Toplumsal Değeri                                                                    

İhtiyar anamı da almışsın ey kafir,

Anamı ver bana, savaşmadan, vuruşmadan dönüp gideyim.

Bunu böyie bilesin.

Salur Kazan Bahadır’ın bu teklifini kafir kabuİ etmedi. Hikayede daha sonra, Bahadır Kazan’m, anasını esaret zilletinden kurtarmak için gösterdiği kahramanlık ve sonunda galibiyeti, beliğ bir üslûpla tasvir edilmiştir.

İhtiyar anaların büyük hürmetleri hakkında böylesine kuvvetli bir duyguyu, böyle kuvvetli imanlı bir düşünceyi ben hiçbir yerde oku­madım. Bahadır Kazan’m hatunu düşman eline esir düştükten sonra, analarını düşmana döşek olmaktan, ona zilletle hizmet etmekten kur­tarmak için kırk kızın akıllı ve cesaretli hileleri, oğlu Uruz’un olağa­nüstü işkencelere tahammülü, Türk’ün nazarında anaların ve ataların ne derece hürmete şayan olduğu hakkında çok dehşetli ve belagatli bir manzara teşkil etmektedir.

Türk kadınlarının erkeklerine karşı duydukları hürmet ve muhab­bet hakkında Dede Korkut’un beşinci hikayesi gayet canlı, gayet gü­zel ve tatlı bir hikayedir:

Canını Azrail’in eünden kurtarmak için onunla mücadeleye tutu­şup sonunda mağlup olan, can yerine başka bir can vermedikçe öle­cek olan Bahadır DumruPun hikayesi dokuz sayfalık uzun bir hika­yedir. Bahadır Dumrul, anasına, babasına, yakın dostlarına müraca­at ederek can yerine can istemişse de hiç kimse vermemiştir. Sonun­da eşine ve çocuklarına vasiyetlerini yazmak için Azrail’den izin alan Dumrul, hatununa gelir ve aralarında şöyle bir konuşma geçer:

Bilirsin neler oldu.

Gökyüzünden a! kanatlı Azrail uçup geldi.

Göğsüme basıp üzerime kondu.

Tatlı canımı alacak oİdu.

Babama “yerime can ver.” dedim, vermedi.

Anama vardım, can vermedi.

Dünya şirin, can tatlı dediler.

İmdi yüksek kara dağlarım sana yaylak olsun.

Soğuk, duru sularım sana şerbet olsun.

Tabur tabur şahbaz atlanm sana binek olsun.

Katar katar develerim sana yüklük olsun.

Ağıllarda koyunlarım sana geçim olsun.

Gözün kimi tutarsa, gönlün kimi severse ona var,

İki oğlanını yetim koma.

Bahadır DumruPun bu sözlerinden sonra sözü hatunu aldı ve şöyle dedi:

Ne söylüyorsun ne diyorsun.

Göz açıp gördüğüm.

Gönül verip sevdiğim,

Koç yiğidim, şah yiğidim,

Tatlı damak verip seviştiğim.

Bir yastıkta baş koyup emiştiğim!

Karşıda duran kara dağlan,

Senden sonra ben neylerim.

Yaylaya gidersem mezarım olsun.

Soğuk ve duru sularını içersem benim kanım olsun

Tabur tabur şahbaz atlarına binersem tabutum olsun.

Senden sonra bir yiğidi sevip varsam,

Beraber yatsam ala yılan olup beni soksun.

Senin o korkan atan, bir canda ne var ki, senin İçin kıyamamışlar.

Arş tanık olsun

Kürsi tanık olsun

Yer tanık olsun

Kadir Tanrı tanık olsun

Bin canım senin canına kurban olsun.

Azrail canını almak için Bahadır’ın hatununa geldiğinde, buna gönlü razı olmayan Dumrul Tanrı’ya şöyle yalvardı:

Yüceler yücesin

Kimse bümez nicesin

Ey güzel Tanrı

Çok cahiller Seni

Gökte arar, yerde ister.

Sen kendin müminlerin gönlündesin

Daim duran cebbar Tanrı!

Uzun yollar üzerine yollar yapayım Senin için

Aç görsem doyurayım Senin için

Alırsan ikimizin canını beraber al

Almayacaksan ikisini de alma

Keremi çok Kadir Tann.

Dumrul Bahadır’ın bu sözleri Tanrı’nın hoşuna gitti ve ikisine de yüz kırkar yıl ömür verdi.

İlyada destanındaki Hektor ile sevgilisinin hikayesi iki âşığın ve­da dakikalarıdır. İlyada destanlarında anasından, atasından, kahra­man yedi biraderinden fazla erini seven var ise de, canını bu uğur­da verebilecek hatun yoktur. Yunan efsanelerinde maşukları uğruna canını veren hatunlar bulunsa da, erleri yolunda can veren helal ha­tunlar yoktur.

Bizim Dede Korkut hikayesinde, bahadır erinin canı yerine bir ca­nını değil bin canını feda edeceğini söyleyen hatunun bu sadakatli ve ateşli sevgileri, erkeklerin hatunlarına hürmetleri, hatunların erlerine candan muhabbetleri ve Türkler’de aile kudsiyeti hakkında gayet gü­zel ve hikmetli bir hikayedir.[46]

Mesnevî’de Hatun

Mevlânâ Celâleddîn Rûmî Hazretleri, Mesnevisinin sayfalarında ha­tunların büyük ehemmiyetleri hakkında gayet güzel ve hoş hikayeler kaleme almıştır. Birinci bölümünde tasavvufi meseleleri, Sufilerin öğ­retilerini anlatırken yer verdiği, bedevi bir hatunla fakir bir Arab’a dair gayet güzel uzun bir hikayesi mevcuttur. Mevlânâ bu hikayele­rin sonunda gerek erkeklerin gerekse hatunların aile içindeki vazife­lerini çok açık bir şekilde, sade bir dil İle İzah etmiştir.

Hikayeye göre, biçare bedevi Arap gayet fakirdir. İşsizlik, yokluk ve büyük zaruret içinde haftalarca, aylarca dolaşmak fayda vermez. Çaresiz kalan hatunu başka bir yol bulur ve yumuşaklıkla meseleyi halletmek için şöyle der:

Zen edüp arz-ı tevazu dedi bil Hak-i payim ben sana hatun değil Her ne kim vardır ten-ü can hep senin Her ne desen hükm-ü ferman hep senin Kalmadıysa fakr İle sabr-ü karar Nefsime sanma senin içindir bu zâr.

Celâleddîn Rûmî Hazretleri bu anlamda yirmi beş kadar güzel be-yiti bir hatunun ağzından naklederek, ailede bu tür tedbirlerin sürat­li ve kuvvetli tesirlerini son derece tatlı ve İkna edici bir üslûpla an­latmaktadır. Her bir hatun hakkında her zaman ve her yerde geçer­li olan böyle tedbirlerin güzel ve muhakkak neticelerini anlatmak için şöyle der:

Hamza ve Rüstem’den olsa pehlivan Er olur elbette dilbend-i zenan

Yani bir erkek, Rüstem ve Hamza’dan da güçlü olsa, kendi hatu­nu elinde esir olup kalır. Tabii ki, hatun, hanımlık kuvvetiyle erkeği idare edebilirse…

Bütün ailelere büyük bir örnek ve gayet güzel bir tedbir olabile­cek bu hikaye önceki sayfalarda geçen Yunan hikayelerinden her yönden üstündür. Her zaman ve her yerde geçerli olan bu tedbir sa­yesinde hem ailenin rahatı, hem kadınlarla erkeklerin hürmeti, hem de hayatın büyük bereketi temin edilmiş olur.

Bunun da ötesinde hatunlar bu tür tedbirlerle kötü ahlak sahibi erkekleri ıslah ederler. Fesat yoluna gidebilecek erkekleri doğru yola sevk ederler. Bedevi bir kadın, güzelliği ve aklı ile meşhur olan kızını bir kral ile evlendirirken yaptığı pek çok vasiyet arasında bir de şöyle demiştir: “Sen ona cariye olursan, o da sana köle olur.” ya­ni sen her hususta ona itaat edersen o da her konuda sana itaat eder.[47]

Hadis Kitaplarında Hatun

Müminlerin annesi Hz. Aişe validemizin fesahatti, belagatü ve sade lisanı ile hususi bir mecliste Efendimiz Hazretlerine hikaye kılınan Ümm-i Zer’ hadisi hem hadis kitaplarına hem de edebiyat kitapları­na ziynet olmuş, büyük bir belagat numunesidir. Buharı ve Müslim gibi hadis kitaplarında geçen bu söz, edebiyat kitaplarında da teva­tür kazanmıştır.

Cahiliye devrinin, bedevi ailelerinin edebî hikayeleri ve millî mesel­leri, edebiyat kitaplarında bir edep numunesi olarak anlatıîıyorsa, Hz. Aişe validemizin söyledikleri, bütün İsîam hatunlarının ve kızlarının tâ­bi olacağı bir örnektir. Hz. Peygamberin bu husustaki söz ve davra­nışları da elbette bizim için hem dinî hem de medeni bir sünnettir.

Hz. Aİşe’nin bu rivayetine göre.[48] cahiiiye döneminde Yemen Araplanndan Has’am kabilesine mensup on bir hatun bir mediste toplanırlar. Her hatun kendi eşi ve ailesi ile ilişkisini, hiçbir şeyi giz­lemeden anlatmaya karar verir. Her biri kısa ve belagatli cümlelerle içinde bulunduğu durumu özetler. Bu on bir aile içerisinde en güzel ailenin Ebû Zer’ ailesi olduğu ortaya çıkar. En anlayışlı kocanın Ebû Zer’ olduğu anlaşılır. Hz Peygamber hikayeyi dinledikten sonra Hz. Aişe validemize: “İşte ben de Ümm-i Zer’ için Ebû Zer nasıl bir eş ise, öyle bir eş oldum.” buyurur. Her müminin de eşine karşı öyle ol­ması lazım gelir.[49]

Kur’an-ı Kerim’de Hatuna Hürmet

İnsanın, muhabbet dakikalarında, sevdiği insana saygı ve hürmet göstermesi tabiidir. Ancak öfkeli anlarda kalpten hürmet duygusunun sökülüp atılması da tabiidir. İnsanın öfkeli anlarında aklı galebe ça­larsa susup sükût eder. Ancak duygulan öne geçerse, az da olsa had­dini aşar ve bunun etkisi ya elinde ya dilinde ya da gözünde açıkça görünür. Bütün bunlar insanın tabii hâlleridir.

Kur’an-ı Kerİm’in 66. Tahrîm suresinde Hz. Peygamber’le iki ha­tunu arasında, böyle öfke sebebi olabilecek bir hâdise nakledilir. Söz konusu ayette, iki hatunun büyük hürmetlerine mukabil, Allah (ç.c.) Hazretlerinin, Cebrail’in, bütün müminlerin ve bütün meleklerin güç­lerinden söz edilmiştir. Terazinin bir kefesinde iki hatunun büyük hürmeti, diğer kefesinde ise hem var edenin hem de bütün varlık âle­minin gücü. “… Eğer Peygamber’e karşı birbirinize arka verirseniz bi­lesiniz ki, onun dostu ve yardımcısı Allah, Cebrail ve müminlerin sa-lihleridir.” Böyle bir mukabele, hatunların hürmetleri ve kuvvetleri hakkında, arş-ı uluhiyet lisanı ile ifade edilen muciz bir beyandır.[50]

Hatunun üç hâlinden her biri Kur’an’m surelerinde örneklerle ifa­de edilmiştir. Biri Hz. İsa’ya hamile olan Hz. Meryem, diğeri Hz. Mu­sa’ya süt veren anne, [Hz. Asîye] bir diğeri İse Hz. Meryem’i yetişti­ren anne [Âl-i İmrân]. Bu, aynı zamanda yüklü, emzikli ve mürebbi-ye annelerin hürmetini ifade eder. Kur’an-ı Kerim’de peygamberlere mahsus sureler varsa da, babaların birine tahsis edilmiş veya birinin ismini almış bir sure yoktur. Ancak anaların en mühim üç hâli, üç su­reye isim olmuştur,

  1. Mücâdele yahut Mücâdile [hak arayan kadın] suresinde, aile hâllerine müteallik olmak cihetiyle, hatunların, en normal ve cüz’î hâ­diselerini Hz. Peygamber’e ilettiklerinde, bizzat arş-ı âlâdan Yüce Rabbimizin bu şikayeti dinleyip müdahale ettiği vurgulanmıştır:

Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikayette bulunan kadının sözünü Allah îşitmiştir…[51]

Kur’an’da, en mühim hâdiselerde, ümmetin en önemli erkeklerinin en mühim davalarına böyle ehemmiyet verilmemiştir. 58. Mücâdele su­resi, başlı başına Kur’an’ın hatunlara ne kadar değer verdiğinin, aile­leri ne kadar önemsediğinin en büyük şahididir.

Kur’an-ı Kerim’de: “O gün [kıyamet gününde] kişi, kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden (şâhibetihî) ve çocuklarından kaçacak.”[52] tarzında varid olan ayetler, şiddet ve zorluk dakikalarında herkesten kaçmak vefasızlıklarını sadece erkeklere isnad etmiş; şid­det dakikalarında kuvvetli vefa faziletlerini de sadece hatunlara ver­miştir. Yani, sabır ve sadakat gibi hasletlerin hatunlarda daha fazla olduğunu belirtmesi, Kur’an-ı Kerim’İn en güzel üslûbudur.[53]

İncil’de Hatun

İslam’dan önceki ümmetler daima büyük bir kurtarıcı beklentisi İçin­de olmuşlardır. Zor zamanlarında ve sıkıntılı anlarında, kalbin eme-liyle mi yoksa peygamberlerin verdikleri haberlerle mi olduğu bilin­mez, yeryüzüne büyük bir adamın geleceği, büyük gücü ve adaletli kanunları olan bir zatın gönderileceği, halk arasında bir inanç olarak yerleşmiştir.

Allah’ın meleklerinin, Hz. İbrahim’in hatunu Hacer’e oğlu İsmail hakkında verdikleri müjdede böyle bir haberin olduğu açıktır. Hatta Allah’ın Hz. İbrahim’e verdiği büyük sözde de böyle bir müjdenin ol­duğu sarih olarak görülmektedir. Bundan da önce Hz. Yakub’un nü­büvvet lisanıyla oğullarına yaptığı nasihatlerde, bilhassa oğlu Yahu-da’ya olan vasiyetinde böyle bir müjde olduğu görülmektedir. Tevrat sahifelerinde, Hz. Musa’ya; “Onlara senin gibi bir peygamber gönde­receğim.” sözü, bir müjde olarak yazılmıştır. Beni İsrail kaynaklı pey­gamberlerin büyük küçük kitaplarında, bazen İşaret yoluyla, bazen de sarahaten böyle müjdeler yer almıştır.

Meryem oğlu Mesih zamanında da herkes böyle bir beklenti için­de bulunmuş, “bir İnsanoğlu gelecek, gökyüzündeki adaleti yeryü­zünde de tesis edecek.” sözü bütün ağızlarda dolaşır olmuştu. Her mecliste, Hz. İsa’ya en çok bu konuda sorular yöneltilmiş, Hz. İsa da “Uyanık olun! Çünkü siz o kimsenin (ibnu’J-insâri) ne zaman, hangi gün, hangi saatte geleceğini bilemezsiniz.” diye cevap vermiştir. Ge­lecek kurtarıcı Hz. İsa’nın kendisi olamazdı. Aksi takdirde sözü ya­lan olurdu. Hz. İsa’nın, ‘Allah’ın oğlu’ ifadesini, hatta ilahlık lakabını büyük gururla kitaplarına yazan Yahudilerin mağrur örflerini reddet­mek için, gelecek büyük peygamber hakkında, “insan evladı: İbnu’l-insân” ifadesini kullanması oldukça manidardır.

Hz. İsa, büyük bir mecliste, ibnu’l-insân dediği büyük peygambe­ri hasretle bekleyen ümmetlerin hâlini bir mesel ile anlatmaktadır. Matta İncili’nin yirmi beşinci babında yer alan mesel, açık bir şekil­de şöyle hikaye edilmiştir:

İbnu’l-insân geldiği zaman, yeryüzünde bulunan ümmetler beşi hik­met, beşi gaflet üzere bulunan on bakire gelin gibi olacaklardır. Ga­fı! olan gelinler kandillerini hazırlamış olacaklar; ancak içinde yağla­rı olmayacaktır. Hikmetli gelinler, hem kandillerini, hem de yakacak­larını temin etmiş olacaklar. İntizar gecesi uzadığı için gelinler uyu­yacaklardır. Gece yansında çağrı gelir, bütün gelinler uyanır. Gaflet içinde bulunan gelinlerin elinde ışıkları olmadığı İçin, onlar bu çağrı­ya icabet etme saadetine nail olamayacaktır. [Ancak hikmetli gelinler, ellerindeki kandillerle bu çağrıya icabet edeceklerdir.]

İncil yorumcularının bu tür meselleri tefsir ederken söyledikleri, kendi tercihleridir. Sözü edilen ibnu’l-insân ister gelmiş olsun, ister gelmemiş olsun, bu mesel İncil’de mevcuttur. Meselde geçen on ge­lin hikayesinden çıkaracağımız hisse şudur:

Hatunlar erkeklerden daha fazla hakikati talep ederler. Hakikati de onlardan önce kabul ederler. Hatunlar, hikmetli de olsa, gaflet içinde de olsa, hakikat yolunda çaba sarf ederler. Hakikate çağrı se­si duyulduğunda ilk önce hatunlar uyanır. Ellerinde ışık bulunur ise hatunlar bu davete icabet ederler.

Elimizdeki İndiler, ister Hz. İsa’ya nazil olan İncil olsun, ister ol­masın, iki bin yıl önce yazılan bir kitap olduğu İçin, bu mesel çok önemlidir. Kaldı ki, ibnu’l-insân Hz. Muhammed’İn (s.a.v.) gelişinden sonra, Kur’an-ı Kerim [işaret yoluyla da olsa] bu meseli tasdik etmiş­tir. İslamiyet’in zuhurundan altı asır önce yazılan bu mesel Kur’an-ı Kerim’de Beni İsrail’den söz eden 17. İsrâ’ suresinin sonlarında şöy­le yer almıştır:

De ki, siz ona ister inanın ister inanmayın; şu bir gerçek ki, bundan Önce kendilerine ilim verilen kimselere o (Kur’an) okununca, derhal yüzüstü secdeye kapanırlar ve derler ki, Rabbimizi teşbih ederiz. O vaadini yerine getirmiştir. [54]

Hikmetli gelinler, “kendilerine İlim verilenler” cümlesiyle ifade edilirken, söz ve davranışlarıyla çağrıya kulak verip kabul etmeleri de “kendilerine Kur’an okununca, derhal yüzüstü secdeye kapanır­lar.” ifadesiyle vurgulanmıştır.

Kur’an’ın da tasdik ettiği bu İncil kıssasından aldığımız dersle de­riz ki, kızlarınızın, gelinlerinizin ve hatunlarınızın ellerine meşale veriniz ki, edep haremlerine, hakikat ka’belerine ve hürmet kürsüleri­ne erkeklerden Önce varsmlar. Varsınlar ki. sevgüi yavrularınızı e-dep, hürriyet, hürmet, İstikamet ve kuvvet ruhu ile terbiye etsinler.[55]

READ  hadisi seriflere goreevlenme adabi pdf

Bir Aile Reisi Olarak Resuî-i Ekrem

Cihan edebiyatı sayfalarında, hatunların sosyal konumu ile ilgili hafı­zamda var olan bilgileri naklettim. Aslında verilen bu bilgiler, eliniz­deki kitap için belirlediğimiz çerçeveye yeterli bilgilerdir. Ancak ben, bu kitabın sayfalarında bir ziynet olarak katsın diye, sevgili Peygam­berimizin bu konudaki bir iki veciz sözüne de yer vermek istiyorum.

Buhârî’nin Ebû Hureyre’den rivayet ettiğine göre, Allah’ın Resulü şöyle buyurmuştur:

Kureyş hatunları Arap hatunlarının en hayırlısıdır. Zira onlar, çocuk­larını iyi terbiye ederler, harcamalarında da iktisatlı davranırlar.[56]

Bu hadis, bütün İsiam toplumlarına yol gösteren gayet veciz bir söz­dür. Kureyş hatunlarının üstünlüğü iki güzel haslete bağlanmıştır. Bi­ri, çocukların eğitim ve terbiyesine verdikleri önem, diğeri de aile ekonomisinde iktisatlı davranmaları. Gerçekten de Kureyş hatunları, [diğer kabilelerde olduğu gibi] çocuklarının terbiyesi hususunda da­dılara, hizmetçi kadınlara itibar etmemiş, kendileri bu işle bizzat İl­gilenmişlerdir. Ailenin servetini de gözleri gibi koruyup, harcamala­rında tutumlu davranmışlardır. Bu, sadece bir evin veya ailenin de­ğil, bir devletin ve memleketin de esasıdır. Binaenaleyh, hem ailenin hem de devletin idaresi hatunların elindedir. Napotyon’a isnad edilen “Sağ eliyle beşik sallayan hatun sol eliyle dünyayı idare eder.” sözü de bu anlamda söylenmiş olsa gerektir.

Hz. Peygamber, başka bir hadisinde, bir soru üzerine şöyle bu­yurmuştur:

En hayırlı kadınlar, baktığında eşlerini sevindirirler, kendilerine bir iş buyurulduğunda İtaat ederler, eşlerinin yokluğunda gerek kendisi ge­rekse malı konusunda eşinin hoşlanmadığı bir şeyi yapmazlar.[57] En hayırlı hatunlar, yüzleriyle eşlerini sevindirirler, edepleriyle eşle­rine karşı saygılı olurlar. Onlar sadakati elden bırakmazlar. Harca­malarında da tutumlu davranırlar. Bunlar, aynı zamanda bir ailenin huzur ve saadetinin de en önemli esaslarıdır. Eğer bir hatun edebiy­le eşini elinde tutuyor, ailesini iktisatlı olarak geçindiriyor ve tutum­lu davranıyorsa, elbette o hanımefendi en hayırlı hatun olacaktır.[58]

 

2- HİCAP, AİLE HAYATI ve KADIN HAKLARI

Hicap Meselesi

Daha Önce hicap hususunda birkaç söz yazmış ve bu konuyu müstakil bir bölümde ele alacağımı belirtmiştim. Luzûmiyât Ter­cümesi[59] Uzun Günlerde Rûze[60] ve Şeriat Esasları[61] adlı kitaplarımda da bu konudaki düşüncelerimi yazmıştım. Hicap konusu önemli, önem­li olduğu kadar da müşkil bir konudur.

Hicap, örtünme ve tesettür konularını müzakere sahnesine ilk çı­karan, Kasım Emîn olmuştur. Mısır, Hicaz ve Suriye gibi yerlerde hi­cabın pratik hiçbir değeri kalmadıysa da, teorik boyutu bütün Şark toplumunda tartışılmaya devam etmektedir,

Hicrî 1304 yılında Afganistan devleti, açmak istediği kızlar med­resesi için, alimlerden fetva alamadı. Bunun üzerine Maarif Nazare-ti, Türkiye, Hicaz, Mısır ve Hint alimlerine müracaat etti. Muhtelif memleketlerden gelen fetva, aşağı yukarı üç noktada birleşti. Buna göre: “Hatunlara İlmihal farzdır. Kızlara yönelik özel okullar açmak bidattir. Hicap lazımdır.”

Hem talep edilen fetvanın hem de verilen cevapların yazılı birer nüshası bende mevcuttur. İstanbul’dan çıkan fetva, 18 Mart 1341 ta­rih ve Mustafa Fehmi İle Mustafa Nuri İmzalarını taşımaktadır. Bun­ları önemli birer vesika olarak saklıyorum.

Az önce de ifade ettiğim gibi, Şark toplumlarında hicabın pratik değeri kalmasa da, teorik değeri muhafaza edilmiştir. Bugün Şimal Türkleri arasında, hicap[62]çoktan kalkmıştır. Türkiye’de Gazi Musta­fa Kemal’in İnkılâplarıyla hicaba tamamen son verilmiştir. Ancak te­orik değeri zihinlerde bütün canlılığını muhafaza eden bir şeyin pra­tik hayattan uzaklaştırılması problem doğurur. Hayat tarzını, kalbin İnancına ve dinin emirlerine muhalif bırakmamak bir zorunluluk ar-zettiği için hicabın nazari boyutu üzerinde durmak gerekir. Zira, ha­yatın zaruretlerinin, imanın taleplerine ve dinîn emirlerine muhalif olması, insan hayatında en büyük sıkıntı sebebi olur. İnsan daima vicdan azabı çeker ve sonunda din onun kalbinde hürmet ve kutsi­yetini kaybeder.

Doğu ülkelerinde dinin isminin kalıp kıymetinin kalmamasında, dine olan saygının kaybolmasında görülen büyük çelişkinin asıl se­bebi budur. Bu hâl dinsizlikten daha beter bir durumdur. Açık riya, göstermelik haya ve yalancı bir din, belaların belası ve bütün fitne­lerin baş sebebidir. Aksi takdirde, kız okulları açmak için fetva ara­ma mecburiyeti bulunur muydu? “Hanımlara sadece ilmihal bilgisi farzdır, başka ilimler fitne doğurur. Kız okulu açmak bidattir.” gibi fetvalar, çağdaş İslam alimleri tarafından bile Kur’an ayetlerine ve Şeriat sahibi Hz. Peygamber’in Sünneti’ne nasıl isnad edilebilirdi?

Bugün Kuzey Türklerİ’nde, Türkiye Türklerine nispetle yüz per­desinin pek ehemmiyeti kalmamış ise de, hicap konusu eskiden ol­duğu gibi hâlâ önemini muhafaza etmektedir.[63]

Yüz Perdesi Hakkında Bedevi Arablîarjın Lügat Deften

Yüz perdesinin pek çok çeşidi vardır:

  1. Bütün yüzü örtenine burku’ veya burka’ denir. Burka’ hanım­lara mahsustur; kmâ’ ise müşterektir.

Bedevi hatunlarda burku’ bulunurdu. Nitekim meşhur bir şiirde şöyle denmiştir:

Ben Leylâ’yı ziyaret ettiğimde yüzüne hurku’ çekti [teberka’at] Yüzünün açık kalan kısımları beni heyecanlandırdı.

Hekim Dede Korkut’un kitabına göre peçe, Oğuz Türklerİ’nde de vardı. [Hikayede] dört çeşit [olan] hatunlardan biri:

Kamım doymadı

Yüzüm gülmedi

Ayağım başmak .

Yüzüm yaşmak görmedi,

sözüyle erini şikayet etmiştir. Yaşmak yahut yaşmek, bir zamanlar Oğuz hatunlarının güzel ziynetleri olmuştur. Yoksa hatun [böyle] şi­kayet etmezdi.

  1. Bütün yüzü örtmeyip, iki gözün birini açıkta bırakan yüz örtü­süne nikâh denir.

Bu da bir şiirde şöyle ifade edilmiştir:

Yanımdan geçti, sanki nikâhının altında güneş vardı. Kaşının biri görünüyor, biri gizlenmişti.

  1. Gözlerin her ikisi de açık kalıp, perde burun üzerinden olursa buna da lifâm denir.
  2. Burun açıkta kalır perde ağız üzerinden olursa iişâm denir.
  3. Yüz hiç örtünmezse hımâr olur. Hımâr, boyun ve başı örten örtüye denir.
  4. Mimardan biraz büyük örtüye naşîf denir.
  5. Naşjfden biraz büyük örtüye mikne’a denir.
  6. Baştan aşağı her tarafı örtüp yüz açık bırakılırsa buna da cil-bâb denir.

Cilbâb gibi yüz açık kalacak şekilde bütün başı, boynu ve bede­nin üst kısmını örten örtüye ridâ1, milhafe ve milâ’e denmiştir.

Bedevi Arabın namusu, mabudu kadar mukaddes idi. Araplarda yukarıda zikredilen hicapların hepsi bulunuyordu. Burku’, kmâ’, nî-kâb, lişâm gibi yüz perdeleri de kullanılmıştır. Ancak bütün bunlar ‘av­ret perdesi’ olarak değil, şeref şiarı olarak kullanılıyordu. Hür kadınla­ra ve kibar ailelere özgü bir süs olarak bulunuyordu. Binaenaleyh hür­riyetleri olmayan cariyelerin hicap taşıması yasaklanmıştır. Hatta ziy­net olarak kullanıldığı içindir ki, hür kadınlar da matem günlerinde ve tehlike anlarında burku’ ve nikâh gibi ziynetlerini terk etmişlerdir.

Bu husus, manzum olarak şöyle dile getirilmiştir:

Korkulu anlarda kadınlarınız yüzlerini açıyorlar. Onlar cariyelere dönüşüyorlar, cariyeler de hürlere Eskiden yüzlerini şeref İçin Örterlerdi. Şimdi bakanlar için açılıp saçılıyorlar.

Hem böyle beyitlerde, hem de e!-Eğân[64] gibi edebiyat hazinele­rinde nakledilen hikayelerin açık ifadelerine göre, hicap; bedevi

Arapların şeref ziyneti idi. Asülik ve kibarlık alameti İdi. Yüzün av-retliği değildi. Bedevi Araplarda hicap geleneği tamamen hatunların şereflerine, ismetlerine ve hürmetlerine yönelikti.

Benim bildiğim yalnız kadınlar burku’ takarlardı. Şimdiki yalnız kadınlar, burku’ takamaz oldu.

Şiirinde kastedilen de budur.

Kabilelerin kuvveti, erkeklerin gayreti ve hatunların edebiyle na­muslarını muhafaza eden kabilelerde yüz perdesi bulunmazdı.

Bu, diğer bir beyitte de şöyle ifade edilmiştir:

Durakladığımızda ve o kadınlar selam verdiklerinde Örtüye [kinâ’j ihtiyaç duymayacak güzellikte yüzler parlardı.

Hatunların hem güzelliği hem de edebi her şüpheden uzaklaşır-sa yüzünden perdeyi atar.

“Yüzün açıklığı, aldatmanın yokluğudur.” ifadesi, bu gibi hâllerde söylenen meşhur bir özdeyiştir. Bazı vakitlerde yüz perdesi aldatıcı olabilir.

Kadîm bütün medeniyetlerde hicap vardı. Halkın ahlaki gayretle­ri İle ortaya çıkan hicap, semavi bütün dinler tarafından da kabul edilmiştir. Tevrat’ın Tekvin sîfrinin [24-38] fasıllarında hicabın Hz. İb­rahim döneminde de var olduğu belirtilmiştir. Bir ümmetin örf ve âdetlerinde kötülük yoksa semavi şeriatlar tarafından da kabul edil­miştir. Bunun örneklerini Kur’an’da da görmek mümkündür.

Hatunların yüzlerini ve vücutlarını örten hicap geleneği ümmetle­rin ihtilafıyla, kültür seviyelerine göre her yerde, her asırda, her yön­den ve her şekilde farklılık arzetmîştir. Bir asırda, bir memlekette ayıp olan örtünme tarzı, diğer bir asırda başka bir memlekette ziy­net olur ve büyük bir güzellik olarak addedilmiştir.

Peygamberler ve bilge kimseler ümmetlerin kültürlerine ve sos­yal hayat tarzlarına saygı duydukları için her yerde bu tür âdetleri kabul etmişler, hatta kendileri de bu tür âdetlere riayet etmişlerdir. Şu kadar var ki, hicap avret perdesi değildi. Bilakis şeref şiarı, ismet ridası yahut hürmet ihramı olmak üzere vardı.

Gerek bedevi Arapların gerekse Türk hatunların yüzlerinde hi­cap bulunmuş ise, hürmet ihramı, şeref şiarı ve iffet ziyneti olarak bulunmuştur.

Htmâr [başörtüsü] kadının cemâl ve iffetidir. Ancak hımnnn noktası kalkarsa hımûr [eşek] olur.

Türk [sufilerinden] Sûfîyullâh Yâr Hazretlerinin Murâdu’l-‘arifîn adlı eserindeki şu sözü Türkistan Türklerinin bu konudaki görüşlerinin tercümanıdır: “Cemâl, yani güzellik, hatunların vücutlarına nis­petle ne İse, hatunların ruhlarına nispetle iffet odur.” Hatunların ba­şörtüsü iffetin şiarı hürmetin İhramıdır.

Buna göre hac mevsimlerinde, bütün dünyanın huzurunda cema­atle namazlarda yüz açmak edep şiarı oldu. Hicap en büyük bir ziy­net gibi telakki edilmeseydi [hacda] ihramîı olunduğu anlarda, matem günlerinde ve musibet zamanlarında yüz açmak, dinî, edebî ve hat­ta tabii bir sünnet [gelenek] olmazdı.[65]

Kur’an-ı Kerim’de Hicap

[İslam’da] çağın medeniyet derecesine, zamanın önceliklerine, meka­nın hâllerine, ümmetin edebî tabiatına [seciyesine], çeşitli durumların gereklerine ve özelliklerine göre kabul edilen, vazedilen hükümlere ‘ahkâm-ı vifâkîye’ adı verilir. Semavi bütün şeriatlarda ‘ahkâm-ı vifâ-kiye’ bulunur. Bu tür hükümlerin herhangi bir mefsedete yol açma­dıkça, kabul edilip vazedilmesinde bir sakınca yoktur. Bunlar zaman içinde de değişebilirler.

Namusun korunması İslam’ın zorunlu gördüğü maksatlardandır. Her insanın ırzı ve namusu hayatı kadar masum ve mukaddestir; an­cak yüz perdesi [peçe] ahkâm-ı vifâkiyedendir. Yüz perdesi, yerine getirilmesi gereken bir maksadın vesilesi olmak üzere, ümmetin ede­bi muhafaza gayreüne göre sadece Arapîarda kabul edilmiş bir şiar idi. İslam bu güzel âdeti tadil ederek tamamlamış oldu. Kur’an-ı Ke-rim’in gayet açık ayet-i kerimelerine göre İslam hatunlarına Örtmele­ri emredilen, el ve yüz dışındaki organlardır. Nitekim 24. Nûr, 31. ayette şöyle buyurulmuştur:

… görünen kısımlan (el ve yüz) müstesna olmak üzere ziynetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini (humur) yakalarının üzerine kadar örtsünler…

Ayette geçen humur, hatunların başlarını ve boyunlarını örten ör­tüdür. Yüz örtüsü değildir.

Bu ayette belagat ustalarının dikkatlerini çeken Önemli bir nükte vardır: “Zinetlerini göstermesinler.” ifadesindeki yasak, hatunların iradî davranışlarına yöneltilirken, istisna edilenler, görülen ziynetle­rin kendileri olmuştur; yani örtülü olan bir ziyneti kasten göstermek gayri ahlakidir. Ancak yüz ve eller gibi, yahut vücudun üzerinde bu­lunan güzel elbise gibi aza ve ziynetler açığa çıkarsa bunda bir be­is yok demektir.

Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin hanımlarına, dış örtülerini [ciîbâb] üstlerine almalarını söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi İçin en elverişli olan budur. Allah bağışlayandır, esirge­yendir.[66]

Cilbap da hatunların başlarını, boyunlarını ve göğüslerini örten bir örtüdür. Bu da yüz örtmeyi içine almaz.

Yüz örtüsü Arab’ın güzel bir âdetidir. İslam böyle bir âdeti nes-hedip kaldırmamışsa da, bu iki ayet-i kerimede emredilmemiştir. İlk ayette ziynetler hakkında, “görünen kısımlar müstesna…” ifadesinden, yüz açmanın caiz olduğu anlaşılmaktadır. Hem yüzün, hem de elle­rin ziynetleri bizzat hikmet sahibi Şârİ1 tarafından istisna kılınmıştır. Yüz ve el gibi günlük hayatta normal olarak açık olan azaların ziy­netlerini örtmek vacip olmazsa, kendilerini örtmek hiç vacip olmaz.

Kur’an-ı Kerim’de birkaç yerde zikredilen hicap -ister açık hicap olsun ister kapalı- hiçbiri bizce bilinen anlamı ile maddi hicaptan ibaret değildir. Kur’an-ı Kerim ayet-i kerimelerine göre meşru kılman hicabın en önemli nevi, hatunların yüzlerine ve vücutlarına ait değil, bilakis hürmetlerine ve hukuklarına aittir. Bu hicap maddi hicap de­ğil, bilakis hürmet hicabı, şeref ridası ve ismet şiarıdır.

Hatunların hanelerine veya hane içinde kendilerine ayrılan böl­melere ‘harem’ denilmesi, tamamen onlara hürmet maksadıyladır. Oralara izinsiz girmek yasaktır, yabancılarla karışık oturmalarının da bir sınırı vardır.

Hatunlar hanesi haremdir Ka’betu’llâh gibi beytu’l-harâmdır.

Namus insanın en değerli varlığıdır. Hatunların namusları ise da­ha değerli, daha mukaddestir. Ailede huzur ve saadetin esası hatun­ların ismet, iffet ve şereflerine bağlıdır. Şeref ve haysiyetine önem ve­ren her insan, bu namus denen cevher mukabilinde her şeyini feda etmeye hazır olan, onu muhafaza etmek için her vesileyi kabul eden kimsedir.

İşte bu manasıyla hicap [örtül -yüz Örtüsü değil de hürmet [say­gınlık] örtüsü- medeniyetin ruhu, ahlak ve edebin temelidir. Şüphe­siz, hatunların bu en kıymetli cevherleri ancak fazilet kuvveti ve gü­zel bir terbiye ile muhafaza edilebilir. Hem erkeklerde hem de ha­tunlarda fazilet ve terbiye bulunursa, iki cins arasında şüphe ve şa­ibelerin bulunması elbette mümkün olmaz. İffetin değeri, hem erkek hem de kadın tarafından bilinirse yüz perdesine gerek kalmaz. Eğer hatun iffetin değerini bilmiyorsa yüz perdesinin de hiçbir kıymet-i harbiyesi olmaz. Hatunlar iffetin değerini biliyor; fakat erkekler bilmiyorsa, işte hicap bu gibi durumlarda faydalı ve zorunlu olur. Bu durumda da yüz perdesi değil, kadın erkek karışımını [ihtilatl önleyi­ci bir hicap gerekir. Böyie bir hicabın gerekliliği, sadece Kur’an-ı Ke-rim’in emriyle yahut hikmetin hükmüyle değil, belki hayatın dehşetli dersleriyle ve medeniyet dünyasının sayısız kurbanlanyla gün gibi ortadadır. Bu hususta tartışmaya kalkışmak, matematik kurallarını, gündüzün aydınlığını inkar etmek gibi bir şey olur.

Bu gibi hâllerde, [yani iffet duygusunun zedelendiği] Şark toplum­larında iffeti korumak için bugün bilinen şekliyle yüz perdeleri ile ye­tinmek, sayısız zararları yanında, pek çok mefsedete yol açan gayet büyük bir gaflettir.

Ey iman edenler! Siz zamanını gözetlemeksizin bir yemeğe davet edilmedikçe, Peygamber’in evlerine girmeyin. Ancak davet edildiğiniz vakit girin. Yemeği yediğinizde hemen dağdın, sohbete dalmayın. Çünkü bu hareketiniz Peygamber’i üzmekte, fakat o bunu size söy­lemekten utanmaktadır. Ama Allah hakkı söylemekten çekinmez. Peygamber’in hanımlarından bîr şey istediğiniz zaman, perde arka­sından İsteyin. Bu hem sizin kalpleriniz hem de onların kalpleri için daha temiz bir davranıştır. Sizin Allah’ın Resulü’nii üzmeniz ve ken­disinden sonra onun hanımlarını nikahlamanız asla caiz olmaz. Çün­kü bu Allah katında büyük bir günahtır.[67]

Yukarıdaki ayet-i kerimede Hz. Peygamber’in hane-i saadetleri özellikte belirtilmişse de, müminlerin anneleri zikredilmemiştir. Evde hatunlar bulunduğu için böyle bir yasak getirilmiş değildir. Zira bir eve hiç kimse olmadığı zamanlarda dahi izinsiz girmek yasaktır. “Orada hiçbir kimse bulamadmızsa, size izin verilinceye kadar ora­ya girmeyin…”[68]ayet-i kerimesi Hz. Peygamber’in evini de içine al­maktadır. Buna göre “onlardan bir şey istediğiniz zaman” ifadesi, sa­dece müminterin anneleri ile ilgili olamaz. Sonra aynı surede “onlara babalan ve oğullarından dolayı bir günah yoktur…”[69] ayetinde geçen zamirler bütün hatunlara şamildir. Zira müminlerin anneleri oğullara sahip değillerdi.

“Onlardan bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin.” ayet-i kerimesi, bütün hanımları kapsasa da, bütün durumlar için ge­nel bir kural değildir; “bir şey istediğiniz zaman” kaydıyla mukayyet­tir. Bu kayıtla sınırlı olmasaydı, kaydın kendisi lağvedilmiş olurdu.

Eğer ayette getirilen kayıtla sınırlı ise, o takdirde herhangi bir ha­tuna soru sormak için müracaat gibi normal durumlarda dahi hicap, yani ihtiram hicabı [saygı Örtüsü] gerekir. Günlük İlişkilerde erkekler arasında, ekseriyetle saygı kurallarına riayet edilmediğine göre, böy­le bir kaydın hatunlar için neden konulduğu açıktır; yani en basit du­rumlarda bile saygı kurallarına riayet etmek gerekiyorsa, bu bütün hâllerde gerekiyor demektir.

Ayrıca, ayet-i kerimelerin bütün ifadelen kadınlara değil, erkekle­re hitap etmektedir. Hicap [örtü] erkeklere nispetle hicaptır. Hem be­lagat hem nahiv kaidelerine göre, zamir merfûdan hâl olduğu için, “perde arkasından” İfadesi muhatabın hâlidir; yani perde/Örtü arka­sından istemekle emredilenler erkeklerdir. Kur’an’ı açıp görünüz. Bu ayetlerdeki emir ve yasaklar ve buradaki bütün hitaplar erkeklere aittir. Hiçbir ayette doğrudan hatunlara bir emir yoktur. Binaenaleyh hicabın sadece hatunlara farz olduğunu söylemek mümkün olur mu?

Buna göre “onlardan örtü arkasından İsteyin.” ayetindeki örtü, ha­tunların başlan, yüzleri ve vücutları üzerine sarılan örtü olamaz. CÜ-bâb ayet-İ kerimesi ile 24. Nûr, 31. ayetinin hatunlara hitap ettiği doğrudur. Ancak her ikisinin de, yani hem cilbabın hem de hımârın [başörtüsü] yüzü örtmeyi ihtiva etmediği açıktır.

Bu üç örtü ayetinin, yani hımâr [başörtüsü], cilbâb ve hîcâh ayet-i kerimelerinin açık ifadelerini düşünecek olursak, Kur!an-ı Kerim’de İki çeşit hicabın var olduğunu görürüz:

  1. Yüz ve ellerin dışında bütün vücudu örtmek. Bu hicap, “… on­lar başörtülerini yakalarının üzerine salıversinler.” ve “üzerle­rine örtülerini alsınlar.” ayet-İ kerimelerinde hatunlara hitap ol­mak üzere inmiştir.
  2. İhtiram [saygı] hicabı, bu da “Onlardan bir şey istediğiniz za­man perde arkasından isteyin.” ayetinde erkeklere hitap olmak üzere nazil olmuştur. Bu hicap, hatunların değil, erkeklerin va­zifesidir. Edep kurallarına riayet ederek bir şeyi nasıl isteye­ceklerini bildirir. Bu yüzden ayet-i kerime “Size izin verilmeden Peygamber’in evlerine girmeyin.” diye başlamıştır. En büyük hanede normal bir durum seçildiğine göre, bu ayette alelade hâllerde dahi ümmetin her ferdine hatunlara nasıl saygı göste­receğinin öğretilmiş olması mübalağa değil, büyük belagattir.

Burada anılan hicap, hatunların hürmet ve şereflerine ait bir hi­captır. Bunun en basit ve en yalın şekli: “Bir isteğin var ise, harem kapılarının arkasında dur ve öyle sor.” demektir. Böyle olmasaydı, bu ayet-i kerimelerin cümlelerinde ne ahenk ne de belagat kalırdı. Her üç ayette bir hâl zikredilir, daha ehemmiyetli bir hâl ihmal edilirse, Kur’an-ı Kerim’e bir eksiklik İsnad kılınmış olurdu.

Her insanın, bilhassa her hatunun namusu, en kıymetli varlığıdır. İffet ve haysiyet, hatunların en büyük faziletleridir. Bir ailede huzur ve saadetin en büyük esası, hatunların şeref ve onurlarının korunma­sına bağlıdır. İslam son derece kıymetli olan bu cevher karşılığında her şeyi feda eder, bunu temin edecek her türlü vesile ve tedbiri ka­bul eder.

İslamiyet, Ka’be ve mescidlerde, mektep ve medreselerde, bilgi elde edilen fakültelerde, büyük cemiyetlerde ve edep meclislerinde kızların ve hatunların yüzlerini açarak hazır bulunmalarını yasakla­mamıştır. Ancak nerede olursa olsun, kızların ve hatunların açılıp sa­çılmalarım menetmiştir. İslam ahlakı kızların ve hatunların oyun ge­celerinde, dans günlerinde yabancıların önünde açılıp saçılmalarını elbette meneder. Sadece İslam açısından değil, ailenin huzur ve sa­adeti, her iki tarafın yani hem erkeklerin hem de hatunların kalpleri açısından da böyle açılıp saçılmalar uygun olmasa gerektir. Kaldı ki, İslamiyet açılıp saçılmayı yasaklarken, insanların hürriyetlerine sınır getirerek değil, irşat yoluyla yasaklamıştır. Bir insan Şeriat ve hikme­tin irşatlarını işittikten sonra, onlarla amel etmeyip kendi ihtiyacına göre hareket ederse, bir mefsedet [yani kötülüğe yol açan bir yön] bulunmadıkça günaha girmez. Ancak açılıp saçılma, tehlike ve mef-sedetlerden hâlî değildir.[70]

Taklitçilere Göre Hicap

Kur’an-ı Kerim’in öngördüğü hicap, hatunların hürmet ve hukuku idi. Ancak mezhep kitapları hicap meselesini ‘fitne korkusu’ gibi hayali gerekçelere bağladılar. Bazı toplumların tabiatlarına göre böyle bir gerekçe doğru olabilir. Lakin Kur’an-ı Kerim’in ayet-i kerimelerine, ri-salet ve hulefa-i raşidin asrına göre bu tür gerekçeler doğru ve mü­nasip olmaz.

Risalet asrı en temiz, en iffetli asırdır. Kaldı ki, hicap, Hz. Pey­gamber’in evi hakkında meşru kıhnmış ve ümmet tarafından da ka­bul edilmiştir. Hulefa-i raşidin asrı gibi umumi emniyetin hakim ol­duğu bir asırda da Kur’an-ı Kerim’in hicabı vardı. Bugün bizim başı­mızda fitne korkusu gibi hayaller bulunsa da, İslam’ın ilk asrında ya­şayan ailelerde bilhassa hulefa-İ raşidinin hanelerinde ve risaletin ha-ne-i saadetlerinde fitne korkusu ihtimalleri bulunmazdı.

Şark toplumlarında hicabın meşruiyeti hep fitne korkusuna bağ­landı. Hicap hep bu şekilde öğretile geldi. Şark ailelerinin bugünkü hâllerine böyle bir hicap anlayışı sebep olmuş olabilir.

Fakat fitne nerede? Havada fitne olmaz. Güneşin ışığında, bilginin aydınlığında fitne olmaz. Olsa olsa fitne erkeklerin gözlerinde, kalp­lerinde yahut dillerinde bulunur. İlle de bir tedbir aimak gerekiyor­sa, erkeklerin gözlerine nikâb, kalplerine âdâb, dillerine ceza lazım gelir.

Celâleddîn Rûmî Hazretleri MesnevTde şöyle der:

Kalpte edep perdesi bulunursa hatunların yüzü Sadece safa verir, yalnız nur olur. Bir insan gölgesini düşman gibi görürse, Ne Hint’te ne de Hotan’da güven bulur.

Bir şair, taklitçilerin bakış açısını eleştirmek için şöyle demiştir:

Hayn yoktur gizli düğünün Hayrı olmaz misafırsiz evin İnsanların bakışlarından kıskanıyorsan Sâliha kadına zarar verir mi kem bakışın.

Bir başka edip; mukallitleri ve kıskanç erkekleri tedip maksadıy­la şöyle güzel bir söz söylemiştir: “Bir kadını korumanın en güzel yo­lu dindarlık ve güzel ahlaktır.”

Yani, ahlakın kerîm, dinin müstakim olursa, hatunun her vakit if­fetli olur. Yü2 perdelerine İhtiyacın kalmaz.[71]

Sufilere Göre Hicabın Felsefesi

İslamiyet istenen bir gayeye yönelik seçilen veya seçilecek olan her türlü güzel tedbiri ve faydalı vesileyi İkrar eder. Bu, aynı zamanda Kur’an-ı Kerİm’in mühim bir kanunudur. Mesela hatunların kendi Öz­gür iradeleri ile veya toplumun âdet edinmesiyle, hürmet şiarı olmak üzere yüz perdesi kabul edilir veya edilmişse, İslamiyet bunu saygı İle karşılar ve ikrar eder. Ancak başka bir toplum ihtiyaç olmadığı için yüz perdesini kabul etmemişse, İslamiyet yüzü örtmekle sorum­lu tutarak o iffetli toplumu muaheze etmez, bilakis hatunların hür­metlerine ve ismetlerine kanaat eder. Şayet yüz perdesi kalkmışsa, ümmeti, Peygamber aleyhisselatu ve’sselam Hazretlerinin hane-i sa­adetlerine saygı duydukları gibi her hatuna hürmet etmeye irşat eder. Zira Kur’an’ın hicap ayetinin başında Şâri’-i Hakîm Hazretlerinin ha­nelerini zikretmesi bundandır. Ayet-i kerimede doğrudan müminlerin annelerine hitap yoktur.

Kur’an-ı Kerim’in hatunlar için öngördüğü hicap, yüz perdesi de­ğildir. Bilakis evlerinin içinde ve dışında, cemiyetlerde, devlet İçinde ve ümmet nazarında hatunların saygın konumları ile ilgilidir.

Saygınlık konumlarından birisi örtülü olmaktır. Kur’an’da Hz. Peygamber’e hitaben şöyle denmiştir: “Biz Kur’an okuduğun zaman, seninle ahirete inanmayanların arasına gizleyici bir hicap [örtül çeke­riz.”[72] Burada okunan Kur’an sayesinde Hz. Peygamber için konulan hicap maddi bir hicap değildir. Aksi takdirde Hz. Peygamber’in hür­meti ve İsmeti hicap sayesinde gerçekleşen hürmet ve ismetten aşa­ğı olurdu.

Tabiatta, hürmetli olan her şey örtülüdür. İnci sedefle örtülmüş­tür. Altın gümüş gibi paha biçilmez kıymetli madenler hep örtülüdür. Bedende, beyin gibi kalp ve rahim gibi önemli organlar hep Örtülü­dür. Madde, duyu organlarıyla hissedilebilse de, canlı varlıkların en üst tabakası olan melek örtülüdür. Eser daima açık olur; ancak ese­ri meydana getiren müessir ekseriyetle gizli olur.

Hatunları yüzlerini örtmekle sorumlu tutmayan Kur’an-ı Kerim onların hürmet yolu ile örtünmelerini pek çok ayet-i kerimede met-hetmiştir. 38. Sâd, 23. ayet-i kerimede kendisine Zebur verilen Hz. Davud’a İmtihan sadedinde gelen iki hasmın hikayesinde hatunlar kuzuya (na’ce) benzetilmiştir.[73] Hayvanlar arasında azaları örtülü en hürmetli ve en kıymetli ve bereketli hayvan na’cedir.

Arap şairleri hatunlarım ahulara mânilere benzetseler de, Kur’an-ı Kerim, nesilleri az olduğu hâlde çok bereketli olan ve bütün organ­ları Örtülü olan na’ceye benzetmiştir, Kur’an’da yetmiş beş hayvanın-adı bir vesileyle geçtiği hâlde hatunlardan mesel olarak na’ce seçil­miştir. Hikmet Peygamberi de edep kitaplarında isnadıyla rivayet edilen bir hadiste “Allah na’ceden daha değerli bir hayvan yaratma­mıştır.” buyurur.[74] Na’cenin değeri organlarının örtülü oluşuna bağ­lanmıştır. Ayrıca bu değerin bir gereği olmak üzere na ‘çelerin nesil­leri diğer hayvanların nesillerinden daha bereketli kılınmıştır. Yani bununla hicapta hem büyük keramet hem de büyük bereket vardır, [demek istiyorum].

Kur’an-ı Kerim’de 37. Sâffât suresinde cennet ehli anlatılırken şöyle buyurulmuştur:

Yanlarında güzel bakışlarını yaînız onlara tahsis etmiş güzel gözlü eş­ler vardır. Onlar günyüzü görmemiş sakh yumurtalar gibidir.[75]

Ayette hatunların iki büyük faziletine İşaret edilmiştir: Biri bakışları­nı sadece eşlerine tahsis etmeleri, diğeri de bütün gözlerden saklı ol­maları. Yani bu ailelerin cennet gibi sonsuz saadetleri için erkek ve hatunun her şeyden müstağni olarak [sadece birbirlerine ait olmala­rı] ve hatunların örtülü kalarak her zaman kendilerini eşlerine tahsis etmeleri gerekir demektir. Aynı husus 56. Vâkı’a suresinde de şöyle ifade edilmiştir:

(Onlara cennette) saklı inciler gibi güzel gözlü huriler (verilir).[76] Bir başka ayette ise şöyle Duyurulmuştur:

Onlara otağlar içinde kendilerine tahsis edilmiş huriler vardır. [77]

Otağlarda saklı hatun saraylarda sakin kraliçeler gibi hürmetli ve İh­tişamlı olur. Ancak bütün bu ayetlerde övülen tesettür, yüz perdesi değil hürmet perdesidîr.

Futûhât-i Mekkiyy&âe, Dîvûn-ı Ekbeı’de Muhyiddîn İbn-i Arabî Hazretlerinin güzel beyanlarına göre, hatun varoluşun mebdeidir [başlangıcıdır], yaratıcı kudret dişidir. Müessir sebep daima saklı ka­lır, yalnız eserleri zahir olur. Hicap hürmettir, ihticap [örtünmek, sak­lı kalmak] büyük kuvvettir. Hikmet Peygamberi Cebel-i Nûr mağara­sında aylarca, senelerce saklı kaldı. İhticap sayesinde büyük kuvvet buiup yeryüzünü ihya etti. Hatun hayat nârının [ateşinin] ve hayat nu­runun başlangıcıdır. Hicap hatunun hem nârını hem nurunu arttırır. Hindistan’ın en bilge şairi Muhammed İkbal Sahib, sufilerin bu büyük bakış açılarına tercüman olarak hicap hakkında şöyle demiştir:

Hatunun nuru güher gibi kendinde saklanırsa daha güzel olur.

Hayatın akıcılığı gözden uzak olursa daha hayırlı olur,

Hayat tehlikelerle dolu bir deryadır,

En derin yerinde hatun bulunur,

Bu deryanın dalgasını ve girdabını gör.

Derinliklerini görmezsen daha güzel olur.

Açılıp saçılmak yaratılış sırlarından uzaklıktır.

Çünkü her yaratıcının cevheri ancak örtülü olmakta saklıdır.

Mevlânâ Celâleddîn Rûmî ve Şemseddîn Tebrîzî gibi büyük sufi­lerin büyük felsefelerine çok güzel aşina olan Muhammed İkbal Cenaplarının gayet güze! olan bu sözleri her ne kadar şiir diliyle söy-lenmişse de çok büyük ve mühim bîr hakikatin ifadesidir. Bunlar ge­rek Mesnevîde gerekse İbn-i Arabi’nin divanında daha açık bir şe­kilde dile getirilmiştir. Ne var ki, bu düşünce ve bakış açısına ne Do-ğu’da ne de Batı’da eski yeni hiçbir medeniyette riayet edilmiştir.

Burada üzerinde durulan hicap sadece yüz örtüsü [peçe] değil, peçe de hicap değildir. Değer ve saygınlığını kaybeden hatunlar pe­çe taksa da hicaptan nasipleri yok gibidir. Hz. Peygamber’in hane-i saadetlerine İhtiram gayesiyle meşru kılınan hicap, fitne korkusu İle takılan yüz örtüsü olamaz. Olsa olsa hürmet hicabı [saygınlık örtüsü] olabilir. Hem ailelerin maslahatlarına, hem hatunların şereflerine, hem medeniyetin en büyük derecelerine, hem de büyük sufilerin gü­zel felsefelerine uygun olan hicap da budur. Daha önce de ifade et­tiğimiz gibi, şeref şiarı olmak üzere hatunların kendi hür iradesi ve­ya ümmetin âdet haline getirmesiyle, yüz örtüsü kabul edilebilir. Bu­nun dışında, ne yüz örtüsünün bir faydası ne de yüzü açmanın bir zararı vardır.[78]

Türkiye’de Hicap Meselesi

Gösteriş örtülerinden kurtulan Türkiye Türklerinin güzel inkilâpla-n(?)[79] peçeyi kaldırdı. Binaenaleyh Türkiye’de hanımefendilerin say­gınlıkları önceki hâllerine nispetle kat kat arttı. En azından hanıme­fendiler fitne korkusunu üzerlerinden atmış oldular.

Sufur, yani yüzü açmak, ümmetin saygınlığını gösterir. Hem açık yüzlü olmak hatunların tabii, dinî ve edebi haklarıdır. Bulak baskısı Futûhât-ı Mckkiyye’de (I. 777), “İhrâmu’l-mer’eti fî vechihâ: Kadının İhramı Yüzündedİr” başlığı altında Muhyiddîn İbn-İ Arabî Hazretleri­nin gayet mühim açıklamaları,[80] bugün Türkiye’de gerçekleşmiş oldu. Türklerin kanlarında ve İnançlarında analarına, hatunlarına ve kızla­rına karşı var olan saygınlık duygusu, Türk kadınını hem Kur’an-ı Ke-rim’in hicap anlayışına, yani saygınlık örtüsüne [hürmet hicabına] İr­şat edecek, hem de bugün Avrupa’da yaygınlaşan mübtezellikten [açıklıktan saçıklıktan] kurtaracak kadar yücedir.

Medeniyetle İslamiyet’i en güzel bir şekilde telif eden, gönülle­rinde kök salan dinlerini dilleriyle birleştiren, İmanlı büyük Türkiye gazileri hanımlarını yüz örtüsüne muhtaç olmak gibi bir zayıflıktan kurtarmışlarsa, bu, Türk hanımlarının bütün İslam milletlerinin hanı­mefendilerine büyük örnek olarak kurtuluş rehberleri olacaklarını gösterir.

Bakış açılarınızı biraz geniş tutarsanız, bunun son derece önem­li olduğunu anlarsınız. Bununla birlikte, fitne korkusu nazariyesi bu­gün İran, Afganistan, Hindistan ve Türkistan gibi memleketlerde ön­ceki gücüyle devam etmektedir.[81]

Aile Hayatı Hakkında İlahi Kudretin Aldığı Tedbir

Cihan edebiyatı içinde en önemli yeri tutan semavi kitaplar arasında en eski ve en büyük olan Tevrat’ın beliğ, veciz ve kapsamlı açıkla­maları sayesinde bütün dinlere hatta hurafi mesellere [mitolojiye] geçmiş meşhur bir inanca göre: “Hz. Âdem bir müddet cennette ika­met ettikten sonra çıkarılıp hatunu ile birlikte yeryüzüne yerleşti.” Bu inanç hem tefsir kitaplarında hem de bütün İslami eserlerde yer al­mıştır. Bu güzel bir hikaye ve doğru bir inançtır. Ancak Kur’an-ı Ke-rim’in 2. Bakara suresinde yer alan dokuz ayete göre yukarıdaki ha­dise şöyle bir sıra takip etmiştir:

  1. Âdem’in halifeliği: “Rabbin meleklere ‘Ben yeryüzünde bir ha­life varedeceğim’ demişti…”
  2. Meleklerin buna itirazları: “… Melekler orada bozgunculuk ya­pacak, kanlar akıtacak birini mi var edeceksin? dediler.”
  3. Allah’ın Âdem’e dilleri öğretmesi: “Allah Âdem’e bütün isimleri öğretti…”
  4. Âdem’in meleklere öğretimi: “Allah, ‘ey Âdem meleklere isim­lerini söyle’ dedi.”
  5. Meleklerin Âdem’e secde etmeleri: “Meleklere Âdem’e secde edin demiştik, İblis müstesna hepsi secde ettiler.”

Yaratılış tarihinde gayet mühim olan bu hâdiseler açıklandık­tan sonra da [şu sıra takip edilmiştir.]

  1. Âdem’in hatunu ile birlikte cennete yerleşmesi: “Ey Âdem eşin ve sen cennete yerleş…”
  2. Bir zelle sebebiyle Âdem ve Havva’nın cennetten çıkarılmala­rı, asli durumlarından uzaklaşmaları ve bu durumun Seylan’ın işlerine isnad edilmesi: “Şeytan ikisinin de ayağını kaydırttı, on­ları bulundukları yerden çıkarttı…”
  3. Yeryüzüne inmeleri hakkında ilahi emrin vürudu: “Onlara ‘bir­birinize düşman olarak inin’ dedik…”
  4. Âdem’e yeryüzünde vazife olarak Allah’ın kelimelerini telakki etmesinin verilmesi: “Âdem Rabbinden emirler aldı, onlarla tövbe etti.”
  5. Daha sonra “inin oradan hepiniz…” ayet-i kerimesiyle inme emri tekrarlanmıştır.
  6. maddede iniş emri mutlaktır ve nereden olduğu İfade edilme­miştir. Ancak bu son emir ‘oradan’ kaydı ile kayıtlanmıştır.

Yaratılış hâdisesi gibi büyük bir meselede Tevrat gibi büyük bir kitabın kapsamlı açıklamalarını tamamlamak üzere Kur’an-ı Kerİm’de nazil olan ayet-i kerimelerin böyle bir sıra takip etmesinin asıl sebe­bi büyük gayeleri ifade etmek içindir.

Her ay âdet kanlarına mübtela olan, çocuklarını dokuz ay karın­larında taşıdıktan sonra büyük azaplar içerisinde dünyaya getiren, bütün [nesli] iki üç yıl koyunlarında, on-on beş yıl ellerinde, ölünce­ye kadar da kalplerinde terbiye eden anaların bütün varlıklarını, bü­tün hayatlarını eşlerine ve çocuklarına vakfedeceği, hikmet-İ ilahiye diliyle ifade edilmiştir. Ebedî, kat’î ve tabii olmak üzere, tabiatın say­falarına, her şeye hakim olan ilahi kudret kalemiyle yazılan bu İlahi kanun, Tevrat’ın ayet-i kerimelerinde de güzel ve beliğ bir şekilde ilan edilmiştir.

En mühim, en büyük ve en ağır tabii ve içtimai vazifeleri hatun­ların omuzlarına yükleyip şefkatli ve merhametli ellerine emanet et­tikten sonra, ilahi adalet, iş bölümü kanununa riayet ederek onları diğer bütün vazifelerden muaf tutmuş; hilafet vazifelerini, yani yer­yüzünün küçük büyük bütün hizmetlerini erkeklerin hisselerine bı­rakmıştır. Kısaca, erkekleri, İnsanoğluna bakma vazifelerini güvenilir ellerine alan hatunlara, tam manada hizmetçi kılmıştır.

Binaenaleyh, Kur’an-ı Kerim halifelik hususunda sadece erkekle­ri zikretmiştir. “Seni halife kıldım demek.” bütün yeryüzünü emrine, melekleri hizmetine verdim, çalış; bütün ihtiyaçlarını tabiattan temin ederek ailene sarf et, demektir.[82]

Tevrat, hatunların vazifelerini ceza olmak üzere yüzlerine vur-muşsa da, Kur’an-ı Kerim, ehliyetli ve güvenilir ellerine bırakılan va­zifelerini, tabiatları gereği, kalbin isteği ve sevgi gücüyle, hürmet yo­luyla her zaman her yerde eda edeceklerini bildiği için, onlara vazi­felerini hatırlatma gereği duymamış ve sükut etmiştir. Bu, Kur’an-ı

Kerimin hatunlara saygı konusunda takındığı önemli bir tavırdır. Tevrat, hatunların âdet kanlarını ve çocuk doğurmak gibi en mühim, en ağır ve de en mukaddes içtimai vazifelerini cüz’î günahlarına ce­za gibi telakki etmişse de,[83] Kur’an-ı Kerim’in hatunları cennet haya­tı münasebetiyle zikretmiş olması, onlara ne kadar büyük önem ver­diğinin ispatıdır. Bu, Kur’an-ı Kerim’in Tevrat’ın açıklamalarına İnce bir üslûp ile itirazıdır.

Tevrat’ın habbe kadar ufak bir hatası İndilerin çağında gök kub­belere dönüşmüşse de, Kur’an-ı Kerim “Allah Âdem’in tövbesini ka­bul etti; zira O çok merhametli ve tövbeleri kabul edendir.” gibi ve­ciz, güzel ve yüce ifadesiyle insanlara ezelî İsmet şerefini İhsan et­miştir. Bu, Kur’an-ı Kerim’in, Eski ve Yeni Ahid’in akideleri hakkında da çok nezih bir irşadıdır.

Canlıların yaşamaları için yetecek kadar gerekli olan şeyler bir yerde bol olur, yahut az çok bulunursa, o yerlerde erkeklerin çalış­malarına ihtiyaç kalmaz. Buna göre Hz. Âdem İkinci iniş emrine ka­dar vazifeleri hakkında Allah’tan hiçbir emir almadı. Birinci iniş (hu-bût) cennetten çıkış değildi. Bilakis cennet gibi bereketi bol yerlere inişti. Âdem, vazifeleri hakkında Allah’tan emirler aldı ve Allah Te-ala’nın “Biz ‘topluca oradan inin’ dedik.” hükmü gereği, yeryüzüne hatunuyla beraber inmiş oldu. 20. Tâhâ, 117. ayette geçen “… O (Şeytan) sakın sizi cennetten çıkarmasın; yoksa bedbaht olursun…” ifadesinin kesin haberine göre, yeryüzünün bütün meşakkatleri er­keklerin üzerine yüklenmiştir.

İlahi adalet, gerek hatunlara ve gerekse erkeklere tabii ve içtimaî vazifelerini bu şekilde taksim etmiştir. İlahi kudret, kadın ve erkek­lerin vücutlarını, organlarını, zekalarını, duygularını ve kuvvetlerini göz Önünde bulundurarak her birine uygun vazifeler vermiştir.[84]

Hatunların Hukukuna ve Hürmetine Kur’an-ı Kerim Ayet-i Kerimelerinin Işığında Bir Bakış

Allah Âdem’i yeryüzüne halife kıldı. Bütün meleklerini ona secde et­tirip hizmetine verdi. Daha sonra yanına bir refika [arkadaşl ihsan ederek cennetine yerleştirdi. Hem büyük Tevrat’ın hem de Kur’an-ı Kerim’in ayet-İ kerimelerinin Türkçesİ budur: “Biz Âdem’e, ‘sen ve eşin cennete yerleşin’ dedik.”[85]

Yani yaratılışın ve yaratılış ile ilgili bütün tedbirlerin gayesi aile­dir. Aile, hayatın cenneti ve ebedî cennetin de başlangıcıdır. Allah’ın Âdem’i yeryüzüne halife yapmaktan, tabiatı emrine vermekten ve melekleri ona secde ettirmekten gayesi ailedir, yani erkek ve kadı­nın birliğidir. Hatun olmayınca Âdem hiçbir yere yerleşemez, cennet yüzü göremez, hayatın lezzetini alamaz, halifelik şerefinde kalamaz, tabiatı da emrine alamaz. Âdem yalnız başına bir yarımdır. Hatunla beraber tam olur. İki erkekten bir şey çıkmaz. Hatun olmayınca cen­net de olmaz, aile de olmaz.

Demek ki, hatun ailenin esası, erkeğin refikası, hanenin hanıme-fendisidir. Âdem için, yani eşi için birinci cenneti kendi varlığıyla, kendi eliyle bina eden de yine hatundur.

Aüenin hanımefendisi olunca hatun, sonunda erkeğin nesil to­humlarını, bereketli rahminde sabırla bekleyen yumurtalarına kabul eder. Dokuz on ay kadar hamile kalır. Bütün İnsanlık neslinin koru­yucusu olmak şerefiyle, en mühim, en büyük, en ağır ve en mukad­des vazifelerinden birini yerine getirmek İçin sayısız tehlikeler içinde şiddetli elemler çeker. Büyük gücü ve sabrıyla dokuz aylık hamile­likten sonra nice herkül ve pehlivanın katlan a mayaca ğı azaplar için­de çocuk doğurur, ya huri gibi güzel bir kız ya da melek gibi bir er­kek çocuğu eşine hibe edip anne olur.

Erkeğin refikası ve ailenin hanımefendisi olan hatun, valide olduk­tan sonra büyük şefkati ve sonsuz rahmetiyle, erkeklerde hiçbir za­man bulunmayan sabrıyla çocuklarını iki üç yıl kucaklarında, âkil ba­liğ oluncaya kadar on beş yıl ellerinde ve gözleri önünde, ölünceye ka­dar da gönüllerinde eğitirler, terbiye ederler ve bu şekilde aile müreb-biyesi olurlar. Bir refika olarak hatunun bütün hayatı ve kaygısı eşi ol­muştur. Ailede hanımefendi, valide ve mürebbiye olduktan sonra ha­tun bütün hayatını eşine, ailesine ve evlatlarına vakfeder. Hamilelik, validelik ve analık ne kadar büyük meşakkatli, ne kadar çok elem verici, ne kadar uzun süreli bir azap ve ne kadar ağır bir vazife olursa olsun, hatunların nazarında bu en büyük ve en tatlı saadettir.

Erkeklerin rahatı, çocukların hayatı ve terbiyeleri, ailelerin saade­ti, ümmetin izzeti, devletin kuvveti, insan neslinin bekası, bütün in­sanlığın terakki etmesi, evet bütün bunlar, hatunların himmeti ve kuvveti ile mümkündür.

Allah’ın bir arşı sekiz meleğe yüklenmişse, yeryüzünün bütün arş­ları, kadîm, büyük tarihin bütün müesseseleri, sadece bir hatunun omuzlarına yüklenmiştir, Bütün gökleri bir Atlas’ın, yeryüzünü de bir öküzün taşıdığı güzel bir hurafe ise de, bütün insanlığı bir hatunun taşıması ise hakikattir.

İlahi hikmetin, hatunların ehliyetli ve güvenilir ellerine teslim et­tiği ağır vazifelerin her biri içtimai hayatın en mühim vazifeleridir. Bu vazifelerin sadece birisi, mesela sadece hamilelik veya mürebbiyelik vazifesi, erkeklerin bütün vazifelerinden daha mühim ve daha ağır­dır. Erkeklerin her vazifesini hatunlar ifa edebilirler, ancak hatunla­rın bazı vazifelerini hiçbir erkek tam olarak ifa edemez. İçtimai ha­yatta hatunların vazifeleri erkeklerin vazifelerinden kıyas kabul et­meyecek derecede büyüktür.

Kur’an-ı Kerim’in 2. suresi olan Bakara’nm 228. ayetinde şöyle buyurulmuştur: “… Kadınların hakları, örfe uygun olarak vazifeleri­ne denktir…” Çok kısa ve öz, ancak bütün anlamıyla mucize sayı­labilecek bu ayet, cüz’î fakat çok mühim bir hüküm ihtiva etmek­tedir. Kur’an-ı Kerim böylece, hatunlara vazifelerine denk sayılabi­lecek bütün hakları [eğer vazifelerine denk hukuk bulunabilirse! ih­san etmiştir.

Ayet-İ kerimede geçen sıla cümlesi, hatunların büyük küçük bü­tün vazifelerini İçine alır. İstiğrak [kapsam] yolu ile her birine şamil olur. Buna göre: “… Kadınların hakları örfe uygun olarak vazifeleri­ne denktir.” ‘yüce’ İfadesi, büyük bir belagatle her türlü hakkı ihtiva eder; hiçbir istisna tasavvur edilemez. Hatta analık, süt emzirmek ve mürebbiyelik gibi hatunların mukaddes vazifelerini düşünecek olur­sak, sadece bir vazifesinin bütün haklara fazlasıyla mukabil olabile­ceğini anlamamız mümkündür.

Kur’an-ı Kerim bu güzel, veciz ve muciz ayet-i kerimesiyle eski yeni bütün şeriatları i’caz lisanıyla tamamlamıştır. Hatta insanlığın bütün medeniyetlerini âciz bırakmıştır.

Cihan Muharebesi senelerinin sonlarında, 1919 yılının nihayetin­de büyük inkilapların büyüsü ile neşredilen Şeriat Esasları adlı kitabımın 40. sayfasında hatunların hakları hakkında şu sözlere yer ver­miştim:

Uluhiyet huzurunda Azra Meryem Allah celle celâluhu Hazretlerinin normal bir hanım kuludur (eme). Kur’an-ı Kerim bir eme’ye bu kadar Önem vermiş, bu kadar saygı göstermişse, elbette bütün fakihlerin, sosyal hayatın her üyesinin hatunlara önem vermesi, saygı gösterme­si ve haklarına riayet etmesi gerekir. Bu onların öncelikli vazifesidir. İslam Şeriatı bütün hatunlara dinî, edebi, siyasi, içtimai ve medeni her hakkı mükemmel olarak ihsan etmiştir. Bu hakikat benim inancımdır. Bugün İslam fukahasma göre hatunlar bazı mühim haklardan mahrum olmuş olabilir. Yahut bugün medeniyetin merkezlerinde hatunlann en mühim haklan teslim edilmemiş olabilir. Ancak bana göre, İslam Şe­riatı, hatunlann bütün haklarını tam ve kamu olarak ihsan etmiştir. Bu büyük ve matlub hakikati, İslamiyet’in hürmetine inşaallah günün birinde Kur’an’dan medet alarak Allah’ın yardımı ile İspat ederim.

Musa’nın genç arkadaşına “ben iki denizin birleştiği yere ulaşma­ya yahut yıllarca yürümeye kararlıyım.”[86] dediği gibi, gücüm ve kud­retimle değil, ancak aşk ve şevkimle böyle büyük iddialara her za­man cesaret etmişimdir. İşte Harun’un bu sayfaları 1916 yılında ver­diğim sözün bir gereğidir.

İnsanlığın tamamlayıcısı olan öbür yarısı, ailenin en mühim esası olması şerefine ilaveten hatunların Kur’an-ı Kerim’in:

(İnsanın) annesi onu güçsüzlükten güçsüzlüğe uğrayarak kamında taşıdı…[87]

Annesi onu zorluğa uğrayarak karnında taşımış, onu güçlükle doğur­muştur. Taşıması ve sütten kesilmesi otuz ay sürer.[88] Anneler çocuklarını tam iki sene emzirirler.[89]

ayetlerinde zikredilen vazifelerini düşünecek olursak “onların hakla­rı vazifelerine denktir.” ayetinden herhangi bir hakkı İstisna kılmak mümkün olur mu? Elbette olmaz. Gerek Kur’an-ı Kerim, gerekse Hikmet Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.) medeni milletlerle kıyas­lanmayacak derecede hatunlara saygı duymuştur. Kur’an’m saygısı feministlerin faydacı bakış açısının gücüyle değil, mukaddes vazifele­rini ve büyük ehemmiyetlerini takdir yoluyladır.

Eski ve yeni bütün dinlere nispetle İslamiyet’in iki büyük üstün­lüğü vardır:

  1. Ma’bûdu tevhid [Yaratıa’yi birleme]
  2. Hatunları tekrim [hatunlara saygı]

Hatunlara saygının en büyük şahidi “onlara örfe uygun bir şekil­de vazifelerine denk haklar vardır.” kanunudur. Hatunlara “benzer­siz vazifelerine denk olabilecek haklar veriniz.” demek, gücünüz yet­tiği kadar hürmet gösterin, demektir.

Kur’an-ı Kerim hatunların kanlarım bile takdis etmiştir. Hayız ve nifasın her dakikası neslin devamına hadim olmak şerefiyle, namaz gibi büyük bir ibadet sayıldığı için, âdet günlerinde hatunlara namaz kılmak farz değildir. Hatunlar bu günlerinde huzur-İ ilahiye daha ya­kın olma şerefine naii oldukları için, her dakikaları namaz gibi olur. “Hayızlı günlerinde onları yalnız bırakınız.” emrinin tıbbi ve sıhhi faydalan yanında kudsi bir hikmeti de vardır; buna göre hatunların âdet günlerinde kutsiyetleri ziyade İse de kanın tabii bir yönü de var­dır. Bu sebeple, âdet günlerinin sonunda yıkanmak tıbbi bir İrşat ola­rak emredilmiştir. Temizlendikten sonra hatunlara yaklaşmak vacip olmasa da, yalnız bırakmak emrini tamamlamak edebiyle “Onlara Al­lah’ın emrettiği şekilde yaklaşınız.” emri nazil olmuştur. Aynı ayetin sonunda “Allah tövbe edenleri ve temizlenenleri sever.” İfadesi seçil­miş, tövbe edenler ve temizlenenler için erkek sığası kullanılmıştır. Bu, hatunlar temizdir, hayız ve nifas sayesinde günahları kalmamış­tır, anlamına gelir. Buna göre Aİlah Teala erkeklerin hatunlardan ay­rılmaktan dolayı tövbelerini kabuİ etmiş, onlara kavuşmaktan dolayı da temizlenmelerini emretmiştir. Bu, Kur’an-ı Kerim’in hatunların hürmetine ve neslin ehemmiyetine ne kadar değer verdiğini gösterir. Aksi takdirde Kur’an-ı Kerim “Allah temizlenen kadınları ve tövbe eden erkekleri sever.” diyebilirdi.[90]

Hatunlar Meselesinde İlim Üstadlannm İfadelen Hakkında Birkaç Söz

İnsanlık, hem erkeklikten hem kadınlıktan önce gelir. Erkek ve ka­dın insanlıkta eşit oldukları için hukuk Önünde de, zorunlu olarak eşittirler. “Biz insanoğlunu şerefli kıldık.” gibi beşer hukuku İle ilgili ayet-i kerimeler, erkeği ve kadını birlikte, yahut öncelikle hatunları İçine alır. Allah’ın bahşettiği şerefte eşit olanlar, içtimai hukuk bakı­mından da eşittir. Binaenaleyh bizim fıkıh kitaplarımız, hukukta ka­dın ve erkeği birlikte ele almışlar, ayrıca bir “Hatunlar Meselesi”ne yer vermemişlerdir.

Şu kadar var ki, bazı kadîm dinler ve medenî kanunlar hatunları birtakım haklardan mahrum etmişlerdir. Bu mahrumiyetin ne gibi bir felsefesi olabilir? Mesela, hatunların erkeklere nispetle az çok zayıf­lığı [veya güçsüzlüğü] bunun sebebi sayılabilir mi?

Tabii ve İçtimai vazifelerin az çok farklılıklarına göre, gerek ha­tunların gerekse erkeklerin vücutları, kuvvetleri, akılları ve kalpleri arasında bir farklılık varsa, bu hem matlub hem de zorunlu olmak cihetiyle, hukukta bir eşitsizliğe, yahut hukuk önünde hatunların er­keklerden aşağı olmasına bir sebep kılınamaz.

Oysa, hem vücut hem de ruh bakımından hatun erkekten üstün­dür. Hatunların bedenleri, tenleri, kemik ve adaleleri, damarları, be­yinleri, kanları ve organları erkeklere nispetle elbette daha mümtaz­dır. Erkeklerle kıyaslandığında kemikleri zayıf, adaleleri cılız olabilir; ancak, bu zayıflık, vazifelerine daha uygun ve daha münasiptir. On­ların, erkeklere nispetle kısmi zayıflıkları tabii ve içtimai vazifeleri­nin bir gereği ise, böyle bir zayıflığı, hukukunun azlığına delil gös­termek doğru olamaz.

Yeryüzünün bütün hatunları, sadece bir ay İçinde, asırlar boyun­ca bütün şehitlerin ve bütün askerlerin kanlarından ziyade temiz ve değerli olan tabii kanlarını İnsanlığın hayaü için sarf ederler. Hatun­lar deryalar kadar kanlarını bereketli rahimlerinden, dünyalar kadar sütlerini rahmetli göğüslerinden hamilelik, valideİik ve mürebbiyelik yolunda sarf ettikleri için, vücutları erkeklerin vücutlarından az çok zayıf kalmışsa, böyle bir zayıflık, hukukunun eksikliğine sebep ol­maz. Olsa olsa hatunların şereflerini, hürmet ve hukukunu arttırır.

Her hâlde hatun sıfatıyla [yani dişi olduğu için] hiçbir hukuktan mahrum bırakılamaz. Ancak hatunluk hürmeüyle bazı hakların fev­kinde tutulabilir. Hatun aile seyyidesi olmak şerefiyle yahut analık vazifesi İle meşgul olmak zaruretiyle bazı haklarını kendi ihtiyarı İle terk edebilir.

Kur’an-ı Kerim, hatunların her birine hakların her birini ihsan ederken, onları erkeklerin hukuk ve vazifelerine rakip etmek yoluy­la, yahut erkeklerin hukuk ve vazifelerini taksim edip bazı hisseleri hatunlara vermek suretiyle ihsan etmiş değildir. Zira hatunların er­keklerle rekabetleri hiçbir zaman yarar getirmez. Hikmet-i şer’iyye Sosyal hayata ızdınıp verebilecek, yahut iktisat meydanlarında buh­ran doğuracak İşleri kabul etmez. Fakat hatunların hukukları ne sos­yal hayata ızdırap verir ne de iktisat meydanlarında herhangi bir buhrana yol açar.

Mesela, hatunları fabrikalarda amele olma hakkından mahrum bı­rakmak zarureti yoktur. Ancak, hatunları ve kızları oralarda çalışma mecburiyetinden kurtarma çarelerini arama zarureti vardır. Hatunla­rı herhangi bir İdare veya meclis için seçme ve seçilme haklarından mahrum bırakmak maslahat değildir; lakin eğer bir hak daha mühim bir vazifesine halel getiriyorsa, böyle bir haktan İstifade etmemek hatunların ihtiyârmdadır. Mesela, hamilelik dakikalarında ve analık hizmetlerinde zorunlu olarak başka işlerle uğraşa ma dıkları için, ha­tunları haklarından mahrum bırakmak hiçbir kanun ve şeriatın ada­letine uygun düşmez.

Ne gariptir ki, hatunlarına ve kızlarına fahişelik yapma hakkimi!] bahşeden medeni dünya, bugün onun seçme ve seçilme hakkı gibi meseleleri bilimsel olarak tartışmaya açıyor, yahut hatunları bu en te­mel haklarından mahrum bırakma noktasında kayıtsız ve şartsız itti­fak ediyor. Oysa bu, medeniyetin mantığı ile bağdaşmadığı gibi, me­deni hatunlara da büyük bir hakarettir. Yoksa bu, medeniyet mantı­ğının kötü bir surette zorunlu bir neticesi midir? [Zımnen kadına] “Sen şerefini sattın öyleyse oy vermekten veya almaktan mahrum kal” mı demektir? Halbuki, şerefi satın alanların satanlardan ne farkı vardır? Kur’an-ı Kerim’in hükmüne göre, bütün hatunlar tıpkı erkekler gi­bi, her halükarda bütün hak ve vazifelere ehildir.

Biz “Hatunlar hukuk açısından erkeklerle eşittir.” derken şunları kastediyoruz:

  1. Medeni hukuk açısından eşitlik.
  2. Aile hukuku ve eşlik hakları açısından eşitlik,
  3. Eğitim ve Öğretim bakımından eşitlik.
  4. Siyasi hukuk açısından eşitlik.[91]

* * *

Şimdi de ismi büyük fakat kendisi küçük olan bu kitapta hatun­ların medeni hukukunu, aile hukuku açısından konumunu, bilhassa boşanma ilkeleri ve mirastaki farklılık konusunda Kur’an-ı Kerim’in esaslarını, bizzat Kur’an-ı Kerim’in mucîz ifadeleriyle talebelerin isti­fadesine sunmak istiyorum:[92]

Fıkıh Kitaplarında Hatunların Haklan

Fıkıh kitaplarında hatunların bütün medeni haklara ehil oldukları ko­nusunda icmâ vardır; ceninlerin bile mülkiyet hakkı sabittir. Hatun­ların kendi mülklerinde mutlak tasarrufları vardır. Ne ataları ne de eşleri hiçbir vakit bu tasarruflarına mani olamaz.

Bütün hatunlar için helal kazancın her çeşidi meşrudur.

… Erkekler için kazançlarından bir pay, kadınlar için de kazançların­dan bir pay vardır…[93]

gibi ayet-i kerimeler medeni bütün işleri ve muameleleri, malların da bütün çeşitlerini ve miktarlarını kayıtsız şartsız İhtiva etmektedir.

Erkekler için baba ile ananın ve akrabaiarın bıraktıklarından bir pay vardır ve kadınlar için de baba ile ananın ve akrabaların bıraktıkla­rından bir pay vardır. O bıraktıklarından az olsun, çok olsun, farz kı­lınmış bir nasip vardır.[94]

gibi ayet-i kerimeler hatunlara, ne kadar olursa olsun, taşınabilir bü­tün mallara vâris olma hakkını İhsan etmiştir.

Bir eşin yerine başka bir eş almak isterseniz ve onlardan birine de kantarlarca mal vermişseniz ondan hiçbir şey geri almayın. Ona hem iftira ederek hem de apaçık bir günah yükleyerek o şeyi nasıl geri alırsınız.[95]

gibi ayet-i kerimeler, erkeklerin mali haklarından ziyade, hatunların mülklerinin ismet ve kudsiyetini ifade eder.

Kadınlara mehİrlerinİ gönül rahatlığıyla verin. Eğer ondan hoşnutluk­la size bir şey bağışlarlarsa, onu da afiyetle ve bereketle yiyin.[96]

gibi ayet-i kerimeler hem hatunların mali hukukta mutlak tasarrufla­rı, hem de tasarruflarının gayet bereketli olduğu hakkında nazil ol­muş oldukça manidar ayetlerdir. Hiçbir ayet-i kerimede erkeklerin tasarruflarına böyle kudsi bir bereket isnad kılınmamıştır. Bu hatun­ların bağışlarının erkekler için bereket olacağı anlamına gelir. Bu ayet hem ictihad ehli hem de hukukçular için yo! göstericidir.

Zülkarneyn gibi büyük bir adam hakkında sadece: “… Biz ona di­lediği her şeye sahip olacak bir sebep yarattık.”[97] buyuran Kur’an-ı Kerim Sebe’ Melikesi [Belkıs] hakkında şöyle buyurmuştur: “(ı) On­lara hükümdarlık eden, (ıı) kendisine her şey verilmiş ve (m) büyük bir tahtı olan bir kadınla karşılaştım.”[98] Bu ayete göre hatun memle­ketin bütün adamlarına, devletin bütün eşyalarına malik olduğu gibi, kendisine büyük bir de taht (‘arş) isnad kılınmıştır. Yani bu, normal bir kadının devlette nüfuzu ve idarede kararı, güçlü bir erkeğin ida­rede nüfuzundan fazladır, demektir.

Hatunlar, medeni bütün muamelelere ehil olduğu gibi, bütün ve­layetlere de ehildir. Hatunların yargıları geçerli, idareci olmaları da caizdir. Kaldı ki, kadınların siyasi haklan sadece oy vermek veya oy almak, seçmek ve seçilmekten ibaret değildir. Verdikleri bütün söz ve teminatlar da geçerli ve bağlayıcıdır. Hz. Peygamber’in Ürnm-i Hâni’ hakkında söylediği “en düşüklerinin verdiği zimmet geçerli­dir.”[99] büyük kaidesi, sadece İslam’da olan ve medeni kanunlarda as­la bulunamayacak kadar büyük bir kanundur. Bu kaide toplumun bi­reye olan saygısının ifadesidir.[100]

3- NİKAH ve ÇOK EŞLİLİK

Nikah [erkek ve dişinin birleşmesi anlamında] veya evlilik sadece insanlarda değil, bütün canlılarda bilinen tabii bir durumdur. Her çağda, her din ve medeniyetin itibar ettiği sosyal bir sistemdir.

Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuru I muştur:

Allah’ın ayetlerinden birisi de, birbirinizle huzur bulaşınız diye size kendi cinsinizden eşler yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet yer­leşti rmesidir. Doğrusu bunda iyi düşünen bir topluluk İçin ibretler vardır.[101]

Bu ayetten şu hususlar anlaşılmaktadır:

  1. Nikah, yani ictimai hayatta evlilik, semavi şeriatların mükemel-liğine açıkça delalet eden ilahi bir ayettir.
  2. Nikah, insanı bireysel ve toplumsal hayatın büyük küçük yor­gunluklarından alıkoyarak dinlendirmek, büyük küçük ızdırap-lar karşısında huzura kavuşturmak için meşru kılınmıştır.
  3. İctimai bütün durumlarda hayatın müşterekliği, fakirlik-zengin-lik, saadet ve sefalet gibi bütün ailevi hâllerde hayat arkadaş­lığı hürmet ve muhabbet esasları üzerine bina edilmiştir.
  4. İnsanlar düşündükleri takdirde aile düzeninde hem ictimai maslahatlar hem de ilahi yüce ayetler göreceklerdir.

Hem aile hayatı hem de ictimai hayatın bütün hâllerinde hayat or­taklığı anlamında nikah, Kur’an-ı Kerim’in 4. Nisa’, 21. ayet-i kertme­sinde geçen “… o [kadınllar sîz erkeklerden sağlam bir teminat (mîşâk ğalîz) almışlardır…” veciz cümlesinin açık İfadesine göre sadece bir akit değil, aynı zamanda sağlam, mukaddes, büyük bir ahittir. Ayet-i kerimede mîsâk-ı ğalîzı [sorumluluğu ağır sözleşme] veren tarafın er­kekler, alan tarafın da hatunlar olduğu ifade edilmiştir. Buna göre, hu­kukun sağlam senetleri, hatunların ellerine teslim edildikten sonra, va­zifelerin ağır mesuliyetleri erkeklerin omuzlarına yüklenmiştir.

Kısaca nikah, bir akit olmak sıfatıyla müşterek hak ve vazifelere esas olmuş, bir ahit olmak kuvvetiyle de hatunların bütün haklarını teminat altına almıştır.

“… Allah, aranıza sevgi ve rahmet yerleştirdi…” demek, sizin ara­nızda sevgi yarattı, bütün kadın ve erkeklere sevgi cazibesini ihsan ederek kuvvetli bir cazibeyle birini diğerine sıkı bir şekilde bağladı, demektir.

Meveddet, yani eşlerin birbirlerini sevmesi, kalbin güçlü bîr nuru ve sağlam bir ışığıdır. Sevgi nurunu düşünce süzgecinden geçirecek olursak, bu ışıktan şu şuaların yayıldığı görülecektir.

  1. Sevgi ışığının en büyük şuası vuslat arzusudur: Yani erkeğin kadına, kadının erkeğe kavuşma isteğidir. Bu, sadece İnsanda değil, bütün canlılarda var olan bir istektir.
  2. Sevginin ikinci şuası güzelliğe düşkünlüktür. Yani eşlerin bir­birlerinin cemâl [fizik güzelliği] ve kemâline [huy güzelliğine] düşkün olmasıdır.
  3. Saygı göstermek: Seven, elbette sevdiğine saygı duyan kimsedir.
  4. Sevgilinin kalbini elde etmek: Seven, sevdiğinin arzularını yerine getirmek için acele eder, nefret ettiği şeylerden de uzak durur.
  5. Sevgilinin gözüne hoş görünmek.
  6. [Fedakarlık]: Seven, kendi isteklerini sevgilisi uğruna terk eder.
  7. Kıskanmak: Seven, sevdiğini kıskanır.

Bu yedi unsur meveddetİn, yani sevginin asıl anlamını oluşturur­lar. Bunların en güçlüsü, şüphesiz vuslat arzusu, yani muhabbettir. Muhabbetin de tabii felsefesi vardır: Buna göre, İnsanların beyinleri­ne ve kalplerine [hatta bütün organlarına İlahi hikmet eliyie ekilen cinsel arzuların gereği olarak hem hatunlarda hem erkeklerde hatta bütün canlıların dişilerinde ve erkeklerinde] zorunlu olarak tıpkı acıkmak ve susamak gibi, birbirlerine karşı sevgi oluşur. Bu duygu, İnsan sağ kaldığı müddetçe devam eder.

Eşler arası ilişkide cinsel arzular -tabii olarak- insanın bütün hâl ve hareketlerinin asıl sebebi ve en güçlü amilidir. Yani [insanın gü­dülerine yön veren] hakim bir güçtür. Bütün canlı varlıklar zorunlu

olarak bu güce boyun eğer. Sağlıklı hiçbir varlık kendini bundan müstesna kılamaz. Bunun dışında kalmak bir nevi hastalıktır. İnsan melek yahut melek tabiatlı olmadıkça bundan kurtulamaz, kurtulma­sı İstenen bir şey de değildir. Filozof Ebû’1-A’lâ Hazretleri Luzûmiyâc adlı eserinde şöyle der:

Yeryüzünde gördüğün, kadri en yüce kimseler

Karınlarına ve cinsel arzularına hizmet ederek hayatlarını geçirirler.

Eğer insanların kalplerine muhabbet tohumları, bütün vücutları­na da cinsel arzular bizzat ilahi hikmet eliyle ekilmişse, bu, başta in­sanlar olmak üzere bütün canlıların kıyamete kadar baki kalmaları­nı, en güçlü, en kuvvetli ve en etkili amillere bağlamak gayesiyle ol­muştur. Böylece ilahi kudret, meveddet ve muhabbeti varlığın asıl İl­leti ve sebebi kılmıştır.

Allah celle celaluhu Hazretleri önce büyük kudreti ve sonsuz, mutlak hikmetiyle bütün kainatı ve engin tabiaü yarattı. Kainatın ya­ratılışını tamamladıktan sonra yeryüzünde insanoğlunu yaratarak ona halife olma şerefini bahşetti. Birey olarak insanın gücünü, bilgisini ve hayatını sınırlı kılrmşsa da, nev-i beşer olarak insana sınırsız bir güç, sınırsız bir bilgi ve sınırsız bir hayat vermiştir. Fert olarak İnsan her ne kadar fani ise de, nesli baki kalmakta, kendisinden sonra soyu de­vam etmektedir. Fert olarak fani olan insanoğlunun ebedî hayatı da bu şekilde mümkün olmaktadır.

Bir insanın [erkeğin] başka bir insana [kadına] kavuşma arzusu, cinsel isteklerin gücü ile bir meyil ve muhabbet doğurur. Böyle bir sevgi/muhabbet hakikatte insanın kendi kendisine olan muhabbe-ti/sevgisidir. Zira her insan kendisini sever, ölmekten ve yok olmak­tan korkar, ebedî kalmak için çaba sarf eder. Ancak hiç kimseye ebedî kalmanın nasip olmayacağını anlayınca, neslinin üreme yolu ile baki kalmasına kanaat eder.

Bu sebeple olsa gerektir ki, Kur’an-ı Kerim “Allah aranıza meved­det [sevgi] ve rahmet yerleştirdi.” gibi ayet-İ kerimelerde, meveddet, muhabbet ve rahmet kelimelerinin [karşılıklılık ve müşterekiilik ifa­de eden] tefâ’ul kalıplarını tercih etmemiştir; ayette, ‘aranıza’ (bey-nekurri) kelimesine yer vermekle birlikte tevadd, terâhum gibi [ortak­lık ifade eden] kalıplar yerine, (tek taraflılığı ifade eden] meveddet ve rahmet kelimeleri kullanılmıştır. Buna göre, insan başkalarına karşı sevgi duyuyor görünse de, astında bu, insanın kendi kendisini sev­mesi demektir. Nefsaniyetin ve enaniyetin en güzel ve en meşru şek­li de bu olsa gerektir.

İlahi hikmet, nev-i beşer olarak insanın bekasına ve neslin deva­mına fazlasıyla ehemmiyet vermiştir. Sevgi ve muhabbetin faziletini, cinsel arzulara hikmetli bir şekilde bağladıktan sonra, iki cinsin be­raberliğine de en büyük lezzetleri katmıştır. Hikmet-i ilahiye, aç iken lezzetli bir yemeğin, susuz iken soğuk bir İçeceğin vereceği lezzetin kat kat fazlasını tenasül [birleşme] ameliyesine bağlamıştır. Böylece insan İster İstemez neslin bekasına zorunlu olarak hizmet etmiş olur.

Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Allah şöyle buyurur;

Sonra Allah duman hâlinde olan göğe yöneldi, ona ve yer küreye: “İs­teyerek ve istemeyerek geîin!” dedi. ikisi de isteyerek geldiler.[102]

Göklere ve yeryüzüne tevcih edilen, aynı zamanda kainatın bü­tün fertlerine yöneltilebilecek olan bu hitap, kainat nizamında uluhi-yetin büyük bir kanunudur. Bu, tabii bir kanun olmakla birlikte dinin de bir kaidesidir. Buna göre, mahlukaün vazifelerine, İsteklerine ve maslahatlarına uygun olan her iş ve hareket, ister zorunlu sebeplerin eseri olsun, ister olmasın; ister hakim kudretin emri gereği olsun, is­ter olmasın; yaratılmışların iradelerine nispetle elbette ihtiyari [İrade­ye bağlı] oiur. Ayette geçen “yer ve gök, ikisi de isteyerek geldik de­diler.” güzel cümlesi kesin bir ibaredir. Eğer bütün hâl ve hareketle­rinde tabiatın kanunlarına boyun eğen göklerin ve yeryüzünün bu durumu İtaat sayılıyorsa, bu o hâl ve hareketlerin İhtiyari olduğu an­lamına gelir. Şayet ihtiyarî olan her ameİ ve hareket itaat sayılıyorsa, bu da her itaatin büyük ecirleri ve sevapları olduğu anlamına gelir. Bu sebeple insanların isteklerine, maslahat ve lezzetlerine uygun olan amellerine dahi sevaplar tayin edilmiştir. İşte Kur’an-ı Kerim’İn bu kaidesine göre, eşlerin birleşmelerine ve vuslat lezzetlerine se­vaplar vadedilmistir. Hayatın lezzetinden ve tabiatın güzelliklerinden İstifade etmek buna göre meşru kılınmış, hatta sevap addedilmiştir. “İslam’da ruhbanlık yoktur.”[103] sözünün anlamı da bu olsa gerektir.

Meveddet ve muhabbetin iki eseri vardır: Biri vuslatın verdiği lezzet diğeri de nesildir. Birincisi ikincisinin öncüsüdür. Her ikisi de tabiatın hibesi ve Allah’ın ihsanıdır. Her ikisinin de hem tab’an [tabii olarak] hem de şer’an yapılması istenmiştir.

Artık onlara (eşlerinize) yaklaşın ve Allah’ın sizin için yazdıkları-nı/takdir ettiklerini isteyin…[104] ayet-i kerimesi meveddet ve muhabbetin her iki eserini de ihtiva et­mektedir. Aksi takdirde Allah’ın kalemiyle yazılan [yani Allah’ın tak­dir ettiği] ne olabilir? Eşlerin vuslatından iki şey meydana gelir; biri büyük bir lezzet, diğeri de nesildir. Her İkisi de ayetin veciz ifadesi­ne girmektedir.

Kur’an-ı Kerim’de [evliliğin meşruiyeti gerekçelendirilirken hep] ihşân [yani İffetli kalmak] tabiri kullanılmış ve her defasında da arka­sından ğayre musâfihîn, yani ‘fuhşa düşmeden’ kaydı düşülmüştür.[105] Bunun hikmeti üzerinde düşünecek olursak, mesela, rahim meşgul iken yahut âdet hâlinde, birleşmenin meşru olmadığı anlaşılabilir. Başka bir İfade ile bu gibi hâllerde birleşmek ideal olmaktan çıkar, demek mümkün olur. Nesil aramanın öncüsü olmak üzere ihsan edi­len vuslat lezzeti, nesil arama maksadı olmayınca, hayat suyunu bey­hude sarf ettirmemek gibi İktisadi bir gaye ile menedilmiş olabilir. Bu tür emirler, zaman zaman, haram kılma yoluyla değil, tıbbi mülahaz-larla Hz. Peygamber tarafından beyan kılınmıştır.[106]

* * *

… Allah kendileri ile sükûnet bulaşınız diye size sizin cinsizinden eş­ler yarattı..[107]

gibi ayetlerde sükûnet her defasında erkeklere İsnad edilmiştir. Kur’ân-ı Kerim gibi muciz bir kitabın böyle bir isnadı beyhude ola­maz; belagat icabı, bir maksadın bulunması gerekir. Münasip mak­satlardan birini aramak da bir ictihad kurahdır.

Daha önce de ifade ettiğim gibi, İş bölümü kanunlarına riayet eden ilahi adalet, yeryüzünün bütün meşakkatlerini erkeklerin omuz­larına yüklemiştir. Ağır hafif pek çok işle meşgul olan, büyük küçük meşakkatlerle muzdarip oİan erkekler, ancak hanımefendilerinin hu­zurunda karar kılabilirler ve ancak hatunlannm kucağında istirahat edebilirler. Bu sebeple ayet-İ kerimede sükûnet sadece erkeklere is­nad edilmiştir.

Binaenaleyh ailede hatunların ehemmiyetleri gayet büyüktür. Ha­tunlar bütün hayatlarını eşlerine ve çocuklarına vakfettikleri için yu­karıdaki ayet-İ kerime îsar faziletini [yani sevdiklerini kendi nefsine tercih etme hasletini] sadece hatunlara vermiştir. Bütün varlığını aile­sine vakfetmek anlamında bîr îsar da, ancak hatunlarda bulunabilir.

… O [Allah! sizi daha topraktan yarattığı zaman ve siz annelerinizin karınlarında birer cenin iken dahi sizi en iyi bilendir…[108] ayet-i kerimesinin manidar ifadelerini okurken, muhatap olan herke­sin anne karnında karar kıldığını düşünecek olursak, “Onlarla sükû­net bulaşınız diye” cümlesindeki sükûnetin sadece erkeklere İsnad edilişinin sebeb-i hikmetini de anlamış oluruz. [Birleşme sonunda] er­keklerin spermleri eşlerinin rahimlerine emanet edildikten sonra, spermler çiftletecek yumurtalar aramak için süratle harekete geçer. Sperm ile yumurtacık arasında bir sevgi, uygunluk ve karşılıklı cazi­be gerçekleşirse sperm, yumurtacıkta karar kılar ve rülûk [spermin yumurtaya yapışıp kalması] hasıl olur; bunun sonunda cenin hayatı başlar, hatun hamile kalır. Sperm ile yumurtacık arasında sevgi oluş­maz, karşılıklı cazibe gerçekleşmezse, yumurta hiçbir spermi kabul etmez, ‘ulûk hasıl olmaz, cenin hayatı başlayamaz. Bu durumda er­kek ve kadın ne kadar sağlıklı olursa olsun hamilelik oluşmaz ve ka­dın çocuksuz kalır. İşte bu sebeple, sükûnet, erkeklerin spermlerine isnad edilmiştir. Sperm ve yumurtacık arasında meveddeün bulun­ması da buna göredir. İşte bu sebepledir ki, Allah Teala Kur’an-ı Ke-rim’de, “kendileri ile sükûnet bulaşınız diye, size sizin cinsinizden eş­ler yarattık.” buyurmuştur.

“Allah sizi topraktan yarattı.” ayeti kadm-erkek bütün insanlara hitap olduğu gibi, “siz annelerinizin karnında cenin iken” cümlesi de kadın-erkek bütün insanlığa hitaptır. Ailede erkeklerin eşleri hatun­lardır; ancak anaların rahminde spermlerin eşleri yumurtalardır. İkisi arasında sevgi oluşur, sperm yumurtacıkta karar kılarsa (uluk hasıl olur. Rahimdeki bu sevginin rahmeti olmak üzere çocuk doğar. An­cak sperm ve yumurtacık arasında sevgi bulunmazsa hatun sağlıklı da olsa kısır kalır.

Bunda düşünen topluluklar için ayetler/ibretler vardır.[109]

Dinlere Göre Nikah

Tenasül, yani üremek, hem tabiatın hükmü hem de ilahi hikmetin emri gereği zorunlu bir kanun olduktan sonra, dinin hükmüyle de farz bir vazife olarak kabul edilmiştir. Kur’an-ı Kerim’in ayet-i keri­melerinin ifadelerine göre, içtimai hayatta en büyük müessese aile, en kadîm, en mukaddes kanun evlilik kanunudur. Kur’an-ı Kerim’in emrine göre evlenmek farz ve mukaddes bir vazifedir. Evlenmek di­nî, medeni ve ilahi bir sünnettir. Evlenmek, yabancı olan iki insanı birbirine en yakın akrabadan daha yakın kılar.

Tabiatın zerreleri gibi küreleri de hatta gayet büyük kütleleri de cazibe kuvvetiyle birbirine bağlanmıştır. Kainatın harikulade nizamı da bu cazibe sayesinde devam etmektedir. İnsan hayatı da bütünüy­le böyledir. İnsanoğlunun birbirleriyle olan irtibatları ya zorunlu ih­tiyaçlardan ya güçlü sevgiden ya da cemâl ve kemâl cazibesinden kaynaklanır. İnsan yalnız kalamaz, yalnız kaldığı müddetçe sosyal hayatın üyesi olamaz. Her insan için bir hayat arkadaşı elbette zaru­ridir. Bazı kimseler yalnızlığa tahammül etseler de, insanların ekseri­yeti yalnızlıktan harap olur; yahut fuhuş yollarına sapmak zorunda kaldığı için en büyük mücrim olur; [kendisi ile birlikte] rahat [ve hu­zur içinde olan] aileleri de harap eder. Yalnız olan insanın ne raha­tı olur ne de hürmeti [saygınlığı]. Yalnız insan, hayatının son yılların­da da yalnız kalarak bedbaht olur.[110]

Nikahın Hakikati

Kendileri ile huzur ve sükûnet bulaşınız diye sizin nefsinizden size eşler yaratıp aranıza sevgi ve rahmet yerleştirmesi Allah’ın ayetlerin-dendir…[111]

ayet-i kerimesinin cümlelerini tefsir ederken, nikahın hakikatini de tarif etmiş olduk. Kur’an-ı Kerim’in ayet-i kerimelerine ve nebevi sünnetin açık beyanlarına göre nikah, hayatın her hâlinde, yani hem rahmetlerinde hem de zahmetlerinde ebedî bir refiklik akdi [arkadaş­lık anlaşması] ve müebbet bir şeriklik ahdidir [ortaklık sözleşmesi]. Her iki tarafın samimi istekleri, hür iradeleri ve tam rızalarıyla icap-kabul şeklinde gerçekleşen mukaddes bir ahit, bir misaktır (karşılık­lı güven sözleşmesi]. Bir topluluk önünde şahitlerin huzurunda iki ta-raftn bizzat İfade ve ikrarları ile meydana gelen bir akîttir. İki tara­fın birinde bulunabilecek bir eksiklik diğerinin kemâliyle; birinin za­yıflığı, diğerinin gücüyle ortadan kaldırılır ve nikah sayesinde kâmil bir bütün meydana gelir.

Halk arasında nikah akdinde mübadele şekli ve aldım verdim ta­birleri yaygın ve meşhur İse de, İslam Şeriatı’nda nikah akdi müba­dele değil, bilakis muahede ve mîsâk-ı galizdir; yani karşılıklı bir gü­ven sözleşmesi ve sorumluluğu ağır bir antlaşmadır. Hem de müek-ked [sağlam] müebbed [ebedîl ve mukaddes bir misaktır. Kadın, sev­gi gücüyle erkeğe bağlandıktan sonra nikah anında ondan sağlam misak alır. “… Onlar sizlerden mîsâk-ı ğalîz [sorumluluğu ağır sözleş­me] almışlardır…”[112] ifadeleri, bunun Kur’an-ı Kerim’deki veciz, güzel bir beyanıdır.

Eğer nikahta mübadele tabirleri caiz olsaydı ancak gönül verdim, gönül aldım mülahazasıyla caiz olabilirdi. Mehir verip hatun almak, başlık verip kız satın almak tabirleri, fıkıh kitaplarımızın konuyu ha­fife almasından dolayı yaygın hâle gelen hatalı tabirlerdir. [Bazı] fıkıh kitaplarının, nikahı, “erkeği kadının ırzına sahip kılan akittir.” (en-ni-kâhu ‘akdun yemliku hihî’r-racıılu hid’a’l-mer’etî) diye tarif etmesi çok büyük bir basitliktir. Böyle bir tanım, nikahın kutsal değerini ve yüce kadrini tamamen düşürmüştür; erkeklerin nazarında hatunların, hatunların nazarında da erkeklerin saygınlığını yok etmiştir. Oysa ni­kah müşterek hayat sözleşmesi, ebedî bir refiklik [hayat arkadaşlığı] anlaşmasıdır. Nikahla eşlerin her biri, bir bütünün öbür yarısı olur. Binaenaleyh fakihlerin tanımı biraz eksik ve kusurlu olsa gerektir.

Nikah, iki tarafın isteği ve sevginin gücüyle akdedildikten sonra birbirlerine karşı rahmet ve hürmet, yani sevgi ve saygı göstermek eşlerin en büyük vazifesi olur. Nikahın bütün vazifelerine riayet et­mek, hukukuna her zaman saygı göstermek, her iki taraf İçin de zo­runlu olur.

Hürmet, muhabbet ve rahmet ancak birlikte yaşamaya karar ve­ren hayat arkadaşları arasında bulunabilir. Aile yuvası, muhabbet, hürmet ve rahmet esasları üzerine bina kıhmrsa, fakir de olsa, me­sut cennet ailesi olur.[113]

Nikah Medeni Bir Akittir

Nikah, gerek kıymet yönüyle, gerek ehemmiyet cihetiyle ve gerekse kutsiyet bakımından her türlü medeni akit ve muahededen üstün ol­makla birlikte, [hukuk bakımından] medeni bir akittir. İki taraf bir­birlerine rağbet ve muhabbet duyduktan sonra, toplum önünde ve şahitlerin huzurunda, kendi rızaları ve hür iradeleri ile icap ve kabul suretinde tamamlanmış olur. Kâtib-i adi [noter] huzurunda nikah def­terine kaydolmak gibi resmî İşlemler, İki taraftan iki hutbe irad edil­mesi gibi dinî sünnetler, iki tarafın dost ve tanıdıklarına takdim edi­lecek düğün meclisleri ve sevinç gösterileri gibi millî âdetler, her ne kadar şart yahut muteber İse de, bütün bunlar asıl akdin tamamen dışındadırlar.

Nikah medeni bir akit olmak sıfatıyla müşterek hak ve vazifele­re esas olur; medeni bir ahit olmak kuvvetiyle de hatunların bütün haklarını teminat altına alır. Kâtib-i adi yahut kadı huzurunda tasdik edilerek bir resmiyet kazandırılırsa, devletin gücü nikahın hukukunu himaye eder.[114]

Hz. Peygamber’in Nikah Hakkındaki Aydınlatıcı Sözleri

Hikmet Peygamberi saîlallâhu aleyhi vesellem Hazretleri insanların salâhını ve içtimai hayatın maslahatlarmı göz önünde bulundurarak şöyle buyurmuştur:

Kadın dört şey için nikahlanır: Malı için, kemâli için, güzelliği için ve dinî İçin; ancak, sen dindar olanı seç ki, hayatın bereketlensin.[115] Eş olarak seçeceğin kadında bu dört hasletin dördü de bulunursa çok güzel olur; ancak hepsi bulunmaz da çatışma olursa, cemâl maldan, kemâl cemâlden, dindarlık da hepsinden önce muteber olur. Bu, fa­kir kalacak olsan da dini ve ahlakı güzel hatun al, demektir.

Hikmet Peygamberi aleyhissalâtu vesselam Hazretleri bir başka hadisinde, risalet diliyle şöyle buyurmuştur:

Bir erkek için İslam’dan sonra dindar bir hanım kadar hayır ifade ede­cek başka bir varlık olamaz. Kendisine baktığında huzur duyar, emret­tiğinde itaat eder, yokluğunda da ırzını ve malını muhafaza eder.[116]

Bu hadise göre dünya saadetinin en büyüğü dindar, ahlaklı, gü­venilir ve eşine itaat eden güzel hatundur.

Hikmet Peygamberi (a.s.v.) Hazretleri sevgili kızları için damat arayan yahut arayacak olan anne babalara ve velilere irşat olmak üzere şöyle emir buyurmuştur:

Dindarlığım beğendiğiniz güvenilir kimseler kızlarınızı istemeye gel­diklerinde onları evlendiriniz; aksi takdirde, yeryüzünde fitne ve bü­yük bozgunculuk meydana gelir.[117]

Yani kızlarınızın İstikbalde saadetlerini istiyorsanız, dindarlığı gü­zel, özü güvenilir kimseleri reddetmeyiniz, yoksa yeryüzünde büyük fitne ve fesat devam eder. Bugün hem Doğu’da, hem de Batı’da ha­yatın yüz çeşit müşkilatı arasında yer alan aile buhranları ve evlilik problemleri hep bundan neş’et etmiştir. Evlenirken her iki tarafın da mal ve zenginlik araması bugünkü medeniyetin büyük bir fesadıdır. Bir kızın yahut damadın malına göz dikmek büyük bir hatadır. Sağ­lıklı vücut, temiz soy ve güzel ahlak, aile saadeti için yeter şartlardır.[118]

Nikahta Talep Damat Tarafından Gelir

Kur’an-ı Kerim hatunların saygınlığını ve içtimai değerini muhafaza etmek için talebi erkeklere İsnad etmiş ikramda bulunmayı, hediye­ler almayı da erkeklere yüklemiştir.

… (Evlenİlmesİ haram olan kadınlardan) başkasını namuslu olmak ve zina etmemek üzere mallarınızla istemeniz (en tebteğû) size helal kı­lındı…[119]

ayetinin anlamı, bir kıza karşı kalbinizde bir istek bulunursa ikram ve hediyelerinizi vesile edinerek onu talep ediniz demektir. Ayette geçen ibtiğâ’ kelimesi, değerli şeyleri talep etmek demektir. Eğer arz hatunlar tarafından olsaydı, muhtemelen içtimai değerlerine biraz ha­lel gelebilirdi. Binaenaleyh, yukarıdaki ayet, Kur’an-ı Kerİrn’in hatun­lara gösterdiği saygının bir delilidir. “Bir kızı İsterken hediyelerinizi de takdim edin.” dernek, duyulan saygı ve verilen ehemmiyeti gösterir.

Hayvanlarda dişilerin, insanlarda erkeklerin eşlerini seçmeleri, [yahut eşlerini seçmek için ilk talep ve teklifte bulunmaları] Allah cel-le celâluhu Hazretlerinin büyük bir hikmetidir. Buna göre, hayvanla­rın erkekleri ve insanların hatunları daha güzel yaratılmışlardır. Bu, gayet büyük bir ilahi ve İçtimai hikmettir. İnsanlardan erkekler eşle­rini seçer ve onlara evlenme teklif ederler. Bu sebeple onları cezbe-decek güzellik gücü de hatunlara verilmiştir. Hayvanlarda bunun ak­sidir. Buna göre hayvanların erkekleri dişilerini celbetmek için onla­ra nispetle daha güzel yaratılmışlardır. Bu, nesil hakkında tabiatın büyük ihtimamı yahut uluhiyetin büyük bir tedbiridir.

Her iki tarafta da birbirine rağbet oluştuktan sonra arzın hatun­lar tarafından vaki olmasında da bir beis yoktur. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de de bunun iki şahidi vardır; biri iki kızından birisini Hz. Mu­sa’ya telif eden Medyen peygamberi,[120] diğeri de güzel bir hanımefen­diyi İslam Peygamberi ile evlendiren Allah (c.c) Hazretleri.[121] Kaldı ki, her İkisinde de kızlara ve hanımefendilere duyulan saygı gereği arz kendilerine değil, velilerine isnad edilmiştir.[122]

Nikahta Ebeveynin Kızlara Velayeti

İslam Şeriatı kızlarının saygınlıklarını ve ailenin şerefini muhafaza et­mek için nikah İşinde ebeveyne velayet hakkı vermiştir. Ancak bu velayet İcbari [yaptırım gücü olanl bir velayet değil, nazari bir vela­yettir. Ebeveyn, ana-baba olarak hiçbir çocuğuna zarar gelsin iste­mez. Hayatın tecrübelerini görmüş anne ve babalar çocuklarının maslahatlarını onlardan daha iyi bilirler.

Peygamber, müminlere kendi canlarından daha yakındır. Eşleri de onların analarıdır.[123]

Resul-İ Ekrem’in hatunları müminlerin anaları oldukları İçin, Re-sul-i Ekrem’in ata olmak cihetiyle valeyeti müminlerin velayetinden daha ziyade olur, demektir. Buna göre, ana-babalarm masum vela­yetleri çocuklarının hatalı tercihlerine galip gelir.

Binaenaleyh, ebeveynin velayeti sadece nazari bir velayettir. Ya­ni, çocuklarının maslahatlarına uygun olursa geçerli (nafiz) olur. Za­rarına olduğu açık olursa geçerli olmaz. Çocukların tercihleri kendi maslahatlarına yahut ailenin şerefine halel getirecek olursa, ebeveyn onu bu tercihinden menedebilir. Velayet-i nazariye sadece maslahat dairesinde geçerli olur.[124]

Nikahta Asıl Olan Kızların Rızasıdır

Nikahta, evlenecek kızın rızası alınmazsa, ebeveynin akdi geçerli ol­maz. Ahmed b. Hanbel’in sahabeden Abdullah b. Bureyde’den riva­yet ettiğine göre:

Bedevi genç bir kız Hz. Peygamber’in huzuruna gelip, “Babam garaz olarak beni kendi biraderinin oğluna verdi.” dedi. Hz. Peygamber, “ihtiyarın [eşini seçmek] senin elindedir.” dedi. Bunun üzerine kız “şimdi babamın akdini kabul ediyorum; maksadım bu İşin bizim eli­mizde olduğunu bildirmek ve babamın elinde olmadığını göstermek­ti.”[125] dedi. Resul-i Ekrem, akıllı ve edepli bu kızın sözlerini güze! bul­du ve ona rahmet okudu.

Hürriyet ve cesareti kadar aklı ve ahlakı da büyük olan bu be­devi kızın bereketli ve hikmetli sözlerine talebe iken de çok taaccüp etmiştim. Bilhassa onun, ümmetin müctehidlerine dayanak teşkil ede­cek büyük maksadına nail olduktan sonra babasının hatırına riayet ederek “şimdi babamın akdini kabul ediyorum.” demesini çok güzel karşılamıştım. Hikmet Peygemberi’nin huzurunda cari olan bu hâdise hem ebeveynlere hem de İslam kızlarına gayet güzel bir derstir.

Kızın rızası olmadan ebeveyn evlendirmeye kalkışırsa, ikrah [zor­lama] olduğu için nikah akdi geçerli olmaz.

… Dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için, İffetli kalmak İs­teyen genç kızları fuhşa zorlamayın. Kim onları zor altında bırakırsa, bilinmelidir ki, zorlanmalarından dolayı Allah onlar için çok bağışla­yıcı ve merhametlidir.[126]

ayet-i kerimesinin sarih İfadelerine göre, ebeveyn, kızlarını cebren başkasına teslim ederse bunun büyük günahı sadece onlara ait ola­caktır. Bu ayet hem ibaresiyle hem de işaret yoluyla, rızaları olmadan yahut bilerek, nefret ettikleri iie evlendirilen bütün kızları da ih­tiva etmektedir. Ebeveyn, kızlarını sevdiklerine vermeyip dünyalık kaygısıyla zengin veya ihtiyar kimselere verirler ise, bir nevi fuhşa zorlamış olurlar. Fuhşun diğer çeşitleri de bu şekilde evlendirilen kız­lar için muhtemel olur. Böyle hâllerin doğurduğu fesat, İslam ailele­rine sirayet edince bütün günahlar ataların defterlerine kaydedilir.[127]

READ  İSLAM VASİYET HUKUKU pdf indirin

Nikahta Asıl Olan Eşlerin ‘Birliği’dir

Her insanın sadece bir refiki [hayat arkadaşı] olur. Her hatunun bir kocası, her erkeğin yalnız bir hatunu olur. Kadın İçin bir kocanın var­lığı tabiat kanunudur; bunun tersi vahşettir. Erkek için ise bir hatu­nun varlığı adalet kanunudur; bunun da aksi ya zulümdür, menedilir yahut da zarurettir, rıza bulunmadıkça, ruhsat olmadıkça caiz olmaz.

Eski çağlarda, ilkel topluluklarda nizam olmak üzere bulunmasa da, bir kadının tek erkekle evliliği esaslı bir tabiat kanunudur. Bir ka­dın aynı anda iki erkekle evli olamaz.

Kur’an-ı Kerİm’de şöyle buyurulmuştur:

Böylece ortaklan müşriklerden çoğuna, çocuklarını öldürmeyi hoş gösterdi ki, hem kendilerini mahvetsinler, hem de düzenlerini kanş-tırıp bozsunlar. Allah dileseydi bunu yapamazlardı, öyle ise onları uydurdukları ile haşhaşa bırak.[128]

Bu ayet-i kerime mushaflarda iki şekilde yazılmış ve İki ayrı mü-tevatir kıraat sabit olmuştur. Şamlıların mushafında Abdullah b. Âmir Hazretlerinden gelen diğer bir mütevatir kıraate göre zeyyene fiili zuyyine şeklinde meçhul [edilgen], katle kelimesi fail [özne], evlâd kelimesi mePul [nesne] ve şürekâ1 kelimesi de mecrurdur.

Keşşaf sahibi Cârullâh Zemahşerî gibi nahivci müfessirler, mus-haflarında, tespit edilmiş kıraatleri ihmal edip mütevatir senedleri de inkar ederek Abdullah b. Âmir gibi bir İmamı cehaletle suçlamışlar ve fazla kmamışlarsa da, bu, hem Kur’an-ı Kerimin edebî özellikle­rinden hem de manalarından gaflet hevasıyla olmuştur.

Abdullah b. Âmir’in kıraatine göre yukarıdaki ayet bir kadım or­tak eş olarak kullanan kimselerin fahiş amellerini ve vahşi nizamla­rını kötülemektedir. Buna göre böyle bir davranış (ı) çocukları kat­letmektir; (ıı) kendi kendini harap etmektir; (ıu) nizamlarını da ne­seplerini de zayi etmektir.

Platon gibi filozofların İdeallerinde, Mazdek gibi ateşperestlerin dinlerinde ve asalak komünistlerin hayallerinde ve laflarında, toprak, altın ve kadının ortak kullanımı iddia edilmişse de, bu akîm bir ide­al, aşağılık bir din, boş bir hayal ve bayağı bir laftır. Bu, hem tabiat kanunuyla hem de Kur’an-ı Kerim’in hükmüyle çirkin, merdud bir fu­huş ve büyük bir vahşettir. Ayetin sonundaki “… onları uydurdukla­rı ile başbaşa bırak.” ifadesindeki ‘uydurdukları’, yalan ve iftira anla­mına gelir. Bu, onların kendilerini, yalanlarını ve iftiralarını da bırak, demektir.[129]

Ailede Asıl Olan Hatunun Bir Olmasıdır

“… Ey Âdem sen ve eşin cennete yerleşin…”[130] bu, dünyada cennetini arıyorsan sadece bir hatunla yaşa demektir. Kur’an-t Kerim asırların uzun tecrübesiyle sabit olmuş bu içtimai hakikate İkinci surenin he­men başında yer vermiştir.

Tek hatunla evlilik aslında İslam’ın nebevi bir sünnetidir de. Zira hüküm ve Hikmet Peygamberi yirmi beş yaşma kadar olan gençlik yıllarını yalnız geçirmiştir. Sağlığı ve gücü yerinde ve mutlak bir seç­me hakkına sahip olduğu hâlde [kendisinden on beş yaş büyük olan] Hz. Hatice ile evlendikten sonra onun üstüne herhangi bir hatun al­madı. İşte bu elli üç senelik sünnet-i nebeviye, ümmetin büyük kü­çük her ferdine örnektir. Buna göre tek eşlilik asıldır.

Hatta Resul-İ Ekrem dâr-ı bekaya irtihalinden sonra Hz. Hatice gibi değerli ve saygın bir hanımefendiye karşı duyduğu hasret içinde üç yıl kadar yalnız yaşamış ve Mekke’de iken hiçbir hatun almamış­tır. Kabrine karşı bile vefalı davranmış, sevgili çocuklarını üvey an­ne eline vermemiştir. Üç sene sonra Medine’de hane-i saadette her­hangi bir küçük çocuk yoktu ve Hz. Peygamber 17-18 yaşlarında[131] bakire bir hanımla yani Hz. Aişe ile evlendi. Hayatının geri kalan do­kuz, on yılını, hayat dolu olan büyük edep timsali bu hanımla ta­mamladı. Bu ikisinin dışındaki bütün evlilikleri zaman, zemin ve özel durumlara bağlı olarak, siyasi ve içtimai maslahatlar sebebiyle ol­muştur. Ayrıca her defasında da her birinin kâmil rızası ve İsteğiyle gerçekleşmiştir.

“… Haksızlık yapmaktan korkarsanız tek hanım alın…”[132] ayetiyle ilk ve en son amel eden Hikmet Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.) olmuştur. Çok eşliliğin, onun kendine has özelliklerinden olması da bu manadadır. Gerçek bir latife söyleme cesareti bende olsaydı, ada­letli çok eşlilik, sahib-i Kur’an’m, yani Resul-i Ekrem’in mucizesi idi derdim. Zira bu, ümmetin başka bir ferdinde bulunamaz.[133]

İslam’da Çok Eşlilik

Taaddud-i zevcât, yani bir ailede birden fazla kadınla evlenmek, bü­tün kadîm şeriatlarda bilinen ve kabul gören bir muamele olagelmiş­tir. Hint ve Mısır medeniyetinde aym anda birden fazla kadınla ev­lenmenin bütün şekilieri vardı. Beni İsrail’in peygamberlerinde bu­nun hiçbir sınırı yoktu. Yahudilerin hikayelerine göre büyük hekîm Salamon’un [Süleymanl yedi yü2 karısı ve üç yüz de cariyesi vardı. Makkabeos zamanında Yahudilerin ka’beleri olan Süleyman’ın büyük heykeli, hatunların mahoru olup kalmıştı.

Çok eşlilik Tevrat’ta vardı. İndilerde de yasaklanmamıştı. Hıristi­yanlık’ta tek eşlilik son asırlarda Yunan ve Roma tesiriyle ortaya çık­tı ise de, çok eşlilik her vakit her yerde yaygın olmuştur.

İslam’da ise tek eşlilik esas kanun olmuş, ancak çok eşlilik zaru­ret hâllerine mahsus bir ruhsat olarak kalmıştır.

Eğer yetimlerin haklarına riayet edememekten korkarsanız hoşunuza gittiği müddetçe kadınlardan ikişer, üçer ve dörder alın. Haksızlık yapmaktan korkarsamz bir tane alın yahut sahip olduğunuzla yetinin. Bu adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır.[134] Bu ayette zikredilen ‘yetimler’, kimsesiz dul hatunlardır. Eğer ha­tun dul olarak âciz kalır, hukuku, ihtiyaçları ve saygınlığının temin edilmeme tehlikesi bulunursa, bunları temin etmek farz-ı kifaye olur. Hitap ümmetin umumuna yöneliktir. Ümmetten birisi bunu yerine getirirse yeterli olur. Ayette belagat ve mübalağa yolu İle bunları te­min etmek için alınacak nihai tedbirlere misal olarak çok eşliliğe de­ğinilmiştir. Ayetin asıl anlamı: “Dul kalan kadınlardan iki, üç ve dört hatun almak suretiyle de olsa, çaresiz kalmış dul hatunların hak ve ihtiyaçlarını temin ediniz.” demektir. Bu, Kur’an-ı Kerim’in hatunların hâllerine gösterdiği ehemmiyetin oldukça manidar bir ifadesidir. Kur’an-ı Kerim, sevgi ve saygı cihetiyle erkeklerin hatunlara nispeti­ni, ebeveynin çocuklarına nispeti gibi kabul ettiğinden, dul kalmış hatunlar İçin yetim tabirini kullanmıştır. Bu, gayet faydalı bir mecaz ve büyük bir öğretidir.

Dul hatunların haklarını ve ihtiyaçlarını güvence akma almaya mübalağa yolu ile ihtimam gösteren Kur’an-ı Kerim muhatapların rahatını da unutmamış ve alınacak nihai tedbiri “hoşunuza gidenler­den” kaydına bağlamıştır. Zira bu, ailenin huzuruna halel gelebilecek olursa, aslında meşru olmayan çok eşlilik tedbir olmak üzere de meş­ru olamaz demektir. Veciz ve muciz olan bu ayet-i kerimenin asıl manası budur ve başka bîr anlama çekilmeye müsait değildir. Zira:

  1. Şayet bu ayet birden dörde kadar kadın İle evlenmenin helal­liği hakkında olsaydı, bir şarta bağlı olarak zikredilmesi anlam­sız olurdu. Çünkü helallik mutlaktır.
  2. Ayet çok eşliliğin helalliği hakkında olsaydı, ikişer, üçer ve dör­der olarak tevzi edilmesi imkan dışı olurdu. Zira ümmetin her ferdinin ikişer İkişer, üçer üçer veya dörder dörder hatun al­ması imkansızdır. Muciz olan Kur’an-ı Kerim’in ayet-i kerime­lerini muha!, imkansız manalara hamletmek edebe aykırıdır.
  3. Aynı şekilde, ayet çok eşliliğin helalliği ile ilgili olsaydı; “hoşu­nuza gittiği müddetçe” cümlesiyie “İkişer, üçer ve dörder” cüm­leleri arasında bir bağlantı kalmazdı. Zira “hoşunuza gittiği müddetçe” zarf cümlesi, her hâlde genel olarak muteberdir. Ancak üç veya dört eşliliğin hayata güzellik vermesi milyonda bir dahi bulunamayacak kadar nadir, istisnai bir hâldir.
  4. Eğer bu ayet çok eşliliğin helalliği ile ilgili olsaydı, bu ayet-i ke­rime ufak bir tehlikeden bin bir çeşit gerçek belaya kaçmak gibi bir tedbir anlamına gelirdi; başka bir ifade ile mine’r-ram-dâ’i ih’n-nâri meselinde olduğu gibi hamamdan cehenneme kaçmak gibi bir hâl olurdu. Zira yetimler hakkında sadece ada­letli davranamama korkusu varsa, iki veya dört eşlilik hâlinde gerçek anlamda bin bir fesat buiunur.
  5. Ayet, çok eşliliğin helalliği hakkında olsaydı, “fe-in hiftum en lâ ta’dilû fe vâhidetun: Adaletli davranamamaktan korkarsanız bir alın.” cümle-i celüesinde fe münasip olmazdı. Zira adelet olmadığı takdirde tek eşle evliliğin gereği, ayetin başka kısmın­da ifade edilen yetimler konusuna has değil, mutlak ve umu­midir. En azından fe yerine, ve in hiftum demek yahut müsta­kil bir ayetle konuya açıklık getirmek, temel meselelerin izahı­na münasip belagat gereğidir. Ailelerin içtimai hayatlarına esas olabilecek temel meseleleri, cüzT meselelerin birine fer’ kıla­rak açıklamak, Kur’an-ı Kerim’in i’cazma uygun bir üslûp ola­maz. Eğer Kur’an-ı Kerim’de i’caz varsa, bunun en güzel nu-mulerinin, İçtimai hayatın hâllerini ihata etmek ve hikmetlerini bütün yönleriyle belagatla ortaya koymak için kanun bildiren ahkam ayetlerinde bulunması gerekir.

Öyle zannediyorum ki: “Eğer yetimlerin haklarına riayet edeme­mekten korkarsanız, sizin için de iyi olduğu takdirde, kadınlardan ikişer, üçer, dörder alın.”[135] ayet-i kerimesinin ne anlama geldiğini, [bilhassa ayetteki yetimlerden kimlerin kastedildiğini] en İyi 4. Nisa’, 127. ayeti açıklamaktadır Söz konusu ayette: “Sizden kadınlar hak­kında fetva istiyorlar.” dendikten sonra: “Kadınlara ait fetvayı size Al­lah açıklıyor.” denmiş ve arkasından da şöyle buyurulmuştur:

Kitap’ta kendileri için yazılmışı vermeyip nikahlamak istediğiniz ye­tim kadınlar, çaresiz çocuklar ve yetimlere karşı adil davranmanız hakkında size okunan ayetlerli hatırlayın].

Böylece fetva soranlara, surenin başında hatunların yetimleri yani dul kadınlar hakkında nazil olan ayet hatırlatılmış ve orada geçen ye­timlerin, kadın yetimler, yani dul kadınlar olduğu, hem de “Kitap’ta kendileri için yazılmışı vermeyip nikahlamak İstediğiniz yetim kadın­lar.” İfadesiyle açıklığa kavuşturulmuştur. Yetim; annesi, babası ol­mayan öksüz demek i.se de, burada kadınlara izafe edilerek kocası olmayan dul kadın manasında kullanılmıştır. Eğer “yetim kadınlar” ifadesi [bazı müfessirlerin anladığı gibi] öksüz kızlar anlamında ol­saydı, hem aynı ayette geçen “çaresiz çocuklar” ifadesi hem de “ye­timler hakkında adil davranmanız.” cümlesi, faydası az, anlamsız bir tekrar olurdu. Böylece, Kur’an-ı Kerİm’de bir maslahatı üç dört defa zikrederken daha büyükleri hakkında tamamen sükut etmek gibi bir gaflet bulunmuş olurdu.

Ayette geçen “kendileri İçin yazılmış olanlar” cümlesinin anlamı, dul hatunlara verilmesi gereken nafakalar, miktarı belirlenmiş miras­lar yahut mahkeme kararıyla veya hakimlerin himayesiyle İstifade edebilecekleri haklar olamaz. Aksi takdirde, ayette “vermediğiniz” denilmesi uygun olmazdı. Kur’an-ı Kerim bir hukuku tayin etmişse. İslam ümmetinde bu hukuku uygulayacak hakim veya mahkeme var­sa da, Kuran-ı Kerim’in iman eden kimselere bu haklan vermemesi mümkün değildir. Kanun kitaplarında kanunlar hakkında emirler bu­lunur; ancak, ihmal şekilleri farazi de olsa kabul edilemez. Kaldı ki, Kur’an-ı Kerim, bu farazi gibi şeyleri müminlerin yüzüne vurmaz.

Binaenaleyh, ayette geçen “kendileri için yazılmış olanlar” cümle­si, elinde mülkü olmayan, nafaka verecek yakını bulunmayan, hiçbir akrabadan kendisine miras kalmayan dul hatunlar hakkında ümme­tin tamamına farz-ı kifaye olarak yüklenen umumi vazifelerden iba­rettir. Bu gibi ayet-i kerimeler, ümmetin beytu’1-mâl gibi bir hazinesi var ise hazineden, yoksa başka yollardan çaresiz dul kadınların ih­tiyaçlarını temin etmeleri hakkında nazil olmuştur.

  1. Nisa’, 3. ve 127. ayet-i kerimeleri hakkında bu satırları yazar­ken fıkıh ve tefsir kitaplarımızın bütün beyanları, hadis kitaplarımı­zın bütün rivayetleri hatırımdaydı. Eğer bu yazdıklarım onlara muha­lif görülüyorsa, bilinsin ki, Kur’an-ı Kerim’in ifadelerine uygunluğu tercih ettiğimdendir.

Netice itibarıyla, Kur’an-ı Kerim’de çok eşliliğin cevazı hususun­da herhangi bir ibare yoktur. Sadece kimsesiz dul kadınların özel du­rumları münasebetiyle bir işaret vardır. Kaldı ki, bu İşaret de mutlak değil, takdiridir. Yani çaresiz dul hatunların ihtiyaçlarını teminat altı­na almak için nihai bir tedbir takdiriyle işaret edilmiştir.[136]

“Adaletsizlikten Korkarsanız Tek Eşle Evlenin”[137]

Bu ayet-i kerime mütevatir iki ayrı vecihie okunur:

  1. Fe vâhidetun kelimesi meşnâ [ikişer] kelimesine atıf olduğu için meful olarak mansup okunur. Buna göre ayet, çeresiz dul ka­dınların hâllerini güvence altına alan hükümlere taalluk ediyor demektir.
  2. İmamlar imamı Ebû Ca’fer el-Medenî’nİn mütevatir kıraatine göre, fe vâhidetun kelimesi merfudur. Bu kıraate göre ayet-i kerime atıf olmaktan çıkar, müstakil bir hüküm olur.

Ümmetin imamlarının hak inançlarına göre, ayetlerdeki kıraat ve-cihlerinin müteaddîd olması, ayet-i kerimelerin taaddüdü gibi olur. Bu, nahivci müfessirlerin telakkileri gibi, öyle de olabilir, böyle de olabilir yoluyla söylenmemiştir. Bir kıraatin senedinde âlemlerin Rab-bi olan Allah, Cibrîl-i Emîn, Peygamberlerin Efendisi Hz. Muhammed (a.s.) ve Müslümanların imamları olduktan sonra hâlâ o kıraati heva-ya göre bir ihtimal saymak, biraz müsâhele [hafife almak] olur.

Bu kıraate göre Fe vâhidetun merfu olursa, ayet-İ kerimenin anla­mı: “Adalet bulunmama korkusu olursa, sadece bir eş alın.” demek olur. Buradaki adaletin manası nedir? [diye sorulacak olursa] ayet-i kerimedeki adalet mutlaktır, Yani ayet, adaletin bütün manalarını ih­tiva etmektedir. [Mesela] nafakalarını temin etmek ve her yönden eşit tutmak anlamında olabilir. Bir kimse bîrinin nafakalarını verip diğe-rininkini vermekten âciz olursa çok eşlilik caiz olmaz. Her birine na­fakalarını verip eşit davranmazsa, adalete riayet edilmediği için yine caiz olmaz. Kaldı ki, birincisi, yani nafakalarını eşit vermek mesele­si dahi ekseriyetin gücü dışındadır.

Sevgi hususunda eşler arasında eşitliğe riayet etmek, adaletin en büyük esasıdır. Eğer adalet sadece nafakaları eşit vermekten ibaret olsaydı.

Üzerine düşüp uğraşsaniz da kadınlar arasında adil davranmaya güç yetiremezsiniz,[138]

ayet-i kerimesinde vurgulanan kapsamlı olumsuzluk doğru olmazdı. Ev, elbise, yiyecek gibi nafakalar bakımından eşit tutmak, ekseriye­tin kudreti dışında olsa da, bazı kimseler için böyle bir eşitliği temin etmek mümkün olabilir. Ancak sevgi hususunda eşit davranmak in­sanın kudret ve ihtiyarının dışındadır.

Buna göre “Adaletsizlikten korkarsanız tek eşle evlenin.” ayet-i kerimesinde ‘adalet’ mutlaktır. Adaletin her şeklinin yerine getirilme­si istenmiştir. Nafakalarını eşit vermek, hürmetlerini eşit olarak sağ­lamak ve sevgide de eşitliğe riayet etmek gerekir. Her eş bütün bun­ları talep edebilir; eğer biri yerine getirilmezse, çok eşlilik erkeğin hakkı olmaz.

Binaenaleyh, çok eşliliğin cevazı en açık mazeretlere ve gayet na­dir İstisnai durumlara mahsus bir zarurettir. Gerekli bir maslahatı te­min etmek için zorunlu olarak başvurulabilir; ancak, ailenin yıkılma­sı gibi bir mefsedetin doğacağı kesin ise yasaklanır.

Çok eşliliğin caiz olup olmadığı meselesi hem aile için hem de sosyal hayat için mühim bir mesele olduğu hâlde, her nedense, Me­deni Türk Kanunu’nda bu mesele hakkında açık, müstakil bir mad­de yoktur. Sadece 93, 94 ve 112. maddelerde değinilmiştir. Bu mad­delere göre, bir adam aynı anda iki eşle evlilik akdi gerçekleştirirse, böyle bir akdi Medeni Türk Kanunu yasaklamaz, savcı böyle bîr ak-de itiraz edemez.[139] Anayasanın giriş kısmında “kanun hem lafzı hem de ruhuyla geçerlidir.” denmişse de, kanun maddelerinin kesin, açık, veciz ve doğru düzgün olması lazımdır.[140]

Çok Eşlilik Bazı Durumlarda Zorunlu Olabillir

Daha önce de, İslam’da çok eşlilik zaruret olarak var, demiştik. Za­ruret bulunmadıkça cevazı sabit olmaz. Ancak bazı durumlarda çok eşlilik zaruri olur. Başka bir ifade ile bazı durumlarda çok eşliliğe ce­vaz verilmediği takdirde ya istenilen bir maslahat kaçırılmış olur, ya da istenmeyen bir mefsedet meydana geimiş olur. Bu sebeple çok eş-liük kanun hükmünde zorunlu olur. Zira hem maslahat İkame etmek hem de mefsedetleri ortadan kaldırmak vaciptir, bunun da birkaç şekli vardır:

  1. Bir toplumda, sınırlı da olsa, belli bir zaman diliminde tabii ve içtimai birtakım sebeplerden dolayı, kadınların sayısı erkekle­rin sayısından gözie görülebilir derecede fazla olmuş olabilir. Bu takdirde dul kalmış, yahut kalacak olan hanımların içtimai şereflerini himaye etmek İçin bir tedbir almak, zorunlu bir ih­tiyaç olur. Kendi şahsi çabalan yahut devletin hazineleri mari­fetiyle dul hanımların nafakalarını vs. temin etmek mümkün ise de, insani ihtiyaçlarını ve içtimai şereflerini temin etmek müm­kün olamaz. Bu gibi hâllerde, dul hanımlara ya mutlak hürri­yet tanımak, ya da çok eşliliği kanun izniyle meşru kılıp, hem dul hanımlara hem de nikahlı erkeklere bu imkanı tanımak el­bette kaçınılmaz bir zaruret olur. “Aksi takdirde yeryüzünde fitne ve büyük fesat olur.”[141]“… Bu, içinizden günaha girmek­ten korkanlar içindir.”[142] ayet-i kerimesi bu gibi durumları İfade eden muhkem bir ibaredir.
  2. Farz edelim, karşılıklı istek ve muhabbet iki eşi birbirine bağ­ladı. Birkaç yıl sevgi ve saygıya dayanan bir evlilik devam et­tikten sonra hatunun kısırlığı sebebiyle, her İki tarafın da iste­diği çocuk olmadı. İnsanları matlub ve meşru arzularından me­netmek doğru olamaz. Eğer kanun İzniyle çok eşlilik meşru ol­maz ise, bu takdirde ya sevilen ve aşk ile bağlanılan bir han­ımı ve mesut bir aileyi harap etmek, yahut ahlaklı, vicdanlı ve şerefli insanları gayri kanuni muamelelere mecbur bırakarak temiz soyları gayri meşru saymak gibi bir zulmü adil kanun maddelerine isnad etmek zaruri olur. Burada elbette geçerli olan “… Bu içinizden günaha girmekten korkanlar içindir.”[143]kanunudur.
  3. Farz edelim ki, zaruret çıktı ve erkek ikamet yerini değiştirmek zorunda kaldı. Kendisi göçtüğü hâlde makul ve meşru sebep­lerden dolayı hanımı beraber gitmeyi reddetti; ancak, nikahlısı olarak kalma arzusu devam etti. Bu takdirde eğer çok eşlilikmeşru olmazsa, gittiği yerde çaresiz erkek ne yapacak. Ya yal­nızlık içinde hayatı azap olacak ya da fuhuş yollarına .sapacak­tır. Yahut da güzel bir eş bulup evlenecektir. Kanun bu sonun­cusunu menedemez. [Menederse] doğacak temiz soyun gayri meşruluk lekesi hem anne ve babanın hem de çocuğun yüzü­ne Medeni Kanun mührüyle basılmış olur. Bunun kime ne fay­dası olacaktır.
  4. Farz edelim ki, mahir bir adam, kısmet takdiriyle İki ayrı mem­lekette büyük İşler görüyor. Bir müddet birinde diğer bir müd­det diğerinde İkamet ediyor. Çok eşlilik böyle durumlarda meşru olmazsa, gücü ve sağlığı yerinde olan ahlaklı bir adam ne yapabilir. İnsanın cinsel arzulan kendi elindedir, bu arzula­rı nasıl kullanacağını kanunlardan soramaz. Fuhşa saptığı tak­dirde kanun menedemez. Böyle olduktan sonra, yani sayısız gayri meşru birlikteliklerin kapısı kanun izniyle açıldıktan son­ra, meşru olan çok eşliliği yasaklamanın ne anlamı kalır.
  5. Her asırda, her yerde bilhassa bugün medeniyet dünyasında – yaygınlık kazanan metres faciaları aileleri harap, iffet ve ahla­kı berbat etmiştir. Medeni kanunlar ve ahlaki kurallar böyle fa­ciaların çarelerini bulamadıkça çok eşliliği yasaklamak fesadı arttırır, köhne mefsedetleri daha ziyade fena şekillere sokar.

Kuran-ı Kerim 4. Nisa’ suresinde {evlenilecek] hatunlar hakkında “iffetli yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost tutmamaları” {şartını getirirken] 5. Mâ’ide suresinde de erkekler hakkında “namuslu ol­mak, zina etmemek ve gizli dost tutmamak”[144] şartını getirerek mü­minleri irşat etmiş ve [ahlak ve namus bakımından da] erkeklerin ve kadınların eşit olduğunu ifade etmiştir. Kur’an, İman gücü ve ahlak ilkeleri ile insanları eğittikten sonra, çok eşlilik zaruretiyle de gizli dost edinme facialarını yasaklamıştır.

Kur’an-ı Kerim’de çok eşliliğin meşaıiyeti bugün gayet büyük ehemmiyeti haiz bir meseledir. İslam ailelerinde bugün az da olsa, çok eşlilik vardır. Ancak bugün bilinen şekliyle elbette fesattır. Bu­günkü şekliyle çok eşlilik hem kadınların hem de erkeklerin dinleri­ni ve dünyalarını ifsat etmiştir. Aileyi ekseriyetle tahrip etmiş, hatun­ların ve çocukların hayatlarını ve rahatlarını berbat etmiştir.

Bu sebeple bu küçük kitabımızda, nikahın hakikatini açıklarken, çok eşlilik meselesi üzerinde fazlasıyla durdum. Yaptığım bütün açık­lamalar ayet-i kerimelerin İfadelerine dayanılarak yapılmıştır.

[Özetle] Kuran-ı Kerim’de çok eşlilik: 

  1. Maslahatlara tâbidir.
  2. Zaruretlerle sınırlıdır.
  3. Şartlara bağlıdır.
  4. Daha büyük mefsedeflerden kurtulmak mülahazası İle meşru kılınmıştır.
  5. Mefsedet getirecek/doğuracak çok eşlilik hiçbir şekilde meşru değildir.

Çok eşliliğin cevazı, bu sağlam beş maddeye uygun olarak ger­çekleşirse hiçbir fesat doğurmaz, bilakis yaygınlık kazanan pek çok fesadın yollarını kapayabilir.

Mühim ve büyük zaruretlere göre meşru kılınan kanunlar, mah­keme yahut [hakem] heyeti marifetiyle idare edilmezse, bu kanunlar bazen fesat yolunda istihdam edilebilir. Elbette çok eşliliği sadece şehvetine bir araç olarak kullanacak kimseler fazlasıyla çıkacaktır. Bireylerin haklarını himaye edebilecek bir adliye, kanunların kudsî-yetini de himaye edebilirse, zaruret anlarında büyük bereket olabi­lecek kanunlar fnüfsit ellerde fesat yollarında kullanılamaz.[145]

İslam ‘da Aile Şekli

Kur’an-ı Kerim ayet-i kerimelerinin nuru ve Hikmet Peygamberi aley-hissalatu vesselam Hazretlerinin sünnet-i nebevilerini kendine reh­ber edinerek sevgi, rahmet, hürmet ve muhabbet esasları üzerine kurulan ailelerin şekli [şöyledir]:

  1. Hak ve saygınlık açısından birbirlerine eşit, vazifelerini bilen kadın ve erkek, ailenin en temel unsurlarıdır.
  2. Her birinin malları ve mali hakları önceki haliyle bakidir.
  3. Nikah akdinin gerçekleşmesiyle birlikte ailenin geçimi tama­men erkeklerin omuzlarına yüklenmiş olur, evlerin idaresi de hatunların marifetlerine ait olur.
  4. Âkil baliğ oluncaya kadar bütün çocuklar, anne ve babalarının terbiyelerinde ve atalarının velayetlerinde kalırlar.
  5. Anne ve babaya itaat etmek, saygı göstermek, çocukların her birine farz olan bir vazifedir.
  6. Çocukları terbiye etmek anne ve babaların vazifesidir.

Ailede kavvâm, yani hizmet eden idareci babadır, itaat edilen yö­netici ise anadır. “Erkekler kadınlar üzerinde {kavvâm) yani idareci­dir. “[146] ayet-i kerimesinin manası da budur.

Âyette geçen kavvâm kelimesinde hakimlik manası yoktur, hizmet manası galiptir. Eşleri de, oğulları da hatunlarına ve analarına hizmet ederler. Validelerine nispetle itaat mutlaktır. Bunun tek istisnası:

Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara İtaat etme, (fakat) onlarla dünyada İyi geçin[147]

ayetinde zikredilen Allah’a ortak koşmaya zorlamaktır. Bunun dışında çocukların analarına ve babalarına itaat etmeleri ahlaki bir zorunluluktur.

Kur’an-i Kerim ailenin nafakasını ve hayatın bütün yüklerini er­keklere yükleyerek onu ailenin kavvâmı, idarecisi yapmıştır. Bu ni­zamda gayet büyük birkaç maslahat vardır. Bunların bir kısmını da­ha önce “Kudret-i İlahiye Tedbirleri” bölümünde yazmıştım. Bu ga­yet mühim olan maslahatlardan birisi de hatunların kalplerini eşleri­ne bağlamak maslahatıdır. Erkeklerin her biri aklı ve kemâliyle, bü­yük gücü ve güzel ahlakıyla, yahut güzel yüzüyle hatunlarını kendi­lerine çekemezler. Hatunların nafakası ve hayatın bütün zaruretleri erkeklerin elinde olursa, eşlerine İtimat eder ve ona bağlanırlar. Bu mühim bir maksat yolunda alınmış gayet güzel bir tedbirdir.

Kalplerin birini diğerine bağlamak nikahın en büyük maksadıdır. Nikahın asıl hakikati, rağbet ve muhabbet gücüyle iki kalbi birbirine bağlamaktır.

Daha önce “(Kadınlar için) vazifelerine denk haklar vardır.”[148] [do­layısıyla] kadınlar erkeklerle eşit haklara sahiptirler, dedik. Sadece ha­tunların yararına bunun bir istisnası vardır: O da, ailede erkeklerin kavvâm, yani hizmet eden idareci olmasıdır. “(Sorumluluk bakımın­dan) erkeklerin kadınlara bir derece üstünlüğü vardır.”[149] ayet-i keri­mesi, “erkekler kadınlar üzerinde kavvâmdır.[150] ayeti ile açıklanmıştır.

Bu iki ayet~i kerimenin ifadelerine göre, ailenin reisi erkektir. An­cak onların bu riyasetleri ataların velayetleri gibi velayet-i nazariye­dir. Yani, nazari esaslara, şefkat ve merhamet esaslarına göre veril­miş bir reisliktir. Bu gibi reisliklerde hakimlik unsuru gayet azdır, ha-dimlik yani hizmet unsuru galiptir, Aile reisi olmak büyük bir vazife­dir, hukuku sadece vazifelerine ehliyeti oranındadır.[151]

Kur’an-ı Kerim’in İşaret Ettiği İki Önemli İlke

  1. Eğer nikah, anne ve babaların görüşleri alınarak, onların rızaları ile başlar, iki tarafın da rağbeti ve muhabbeti ile akdedilirse, Kur’an-ı Kerim’in “Aranıza sevgi ve rahmet yerleştirdi” vaadine göre, eşler arasında sevgi, rahmet ve muhabbet bulunur. Bundan sonra sevgiyi idame ettirmek iki tarafın da bilgisine, güzel davranışlarına ve hüne­rine bağlıdır. Eşler nikahın hukukuna ve gereklerine riayet eder, bir­birlerine saygı gösterirlerse sevgi devam eder. Ai!e hayatı sevgi ve saygı esasları üzerine kurulursa, ne kadar fakir olursa olsun, o aiîe saadetli cennet ailesi [gibi] olur.

Eşlerin, hayatın vazifelerinde, zaruretlerinde, rahmetlerinde ve zahmetlerinde birlikte çaba görtermeleri huzurun esasıdır. Güzel ah­lak ve davranışta yarışmak evliliğin gereğidir. Eşler arasında küçük büyük kusurlar bulunursa, birbirlerini affetmeleri en doğru çaredir. Erkeklerin kusurları olursa affetmek hatunların güzel edepleri olur, lakin hatunların kusurları bulunursa erkeklerin affetmeleri vaciptir. Kur’an-ı Kerim’de yer alan en mühim edeplerden biri işte budur.

Onlarla (eşleriniz olan kadınlarınızla) iyi geçinin, eğer onlardan hoş­lanmazsanız biliniz ki, Allah’ın hakkınızda çok hayırlı kılacağı bir şeyden de hoşlanmamış olabilirsiniz.[152]

[ayeti gereği] hoşlanmadığınız küçük bir şey uğruna daha büyük ha­yırları harap etmek elbette haramdır.

Hatunlarda sabır ve tahammül gücü daha fazladır. Bu sebeple ayet-i kerime sadece erkeklere hitap etmiştir. Zira hatun ağır meşak­katlerin her birine sabır gücüyle katlanır, erkeklerin her hâline sab­redip, onları her türlü hastalık ve hasretten kurtarabilir. Hatunların eşlerini ellerinde tutmak gibi hünerleri vardır. Ailenin belalarını de­fetmek hatunların tedbirleri ile olur. İşte yukarıdaki ayette ifade edi­len büyük hayırların birisi budur.

  1. Kur’an’ın aile saadeti hakkında üzerinde durduğu ikinci kaide eşlerin birbirlerine karşı sadakatidir. Hatunlar için ne kadar sadakat lazımsa, erkekler için de o derece sadakat gerekir. Nikahın kudsiye-tîne sadık kalmak iki taraf için de eşit derecede zorunludur. Belki de iffet öncelikle erkeklere gerekir. Zira erkekler iffetli olursa hatunlar her zaman iffetli olur. Cevherin kıymetini hatunlar daha ziyade bilir­ler. Erkekler nefislerini muhafaza hususunda daha zayıf olmasalardı, kadınların yüzlerini bile peçe ile örtmeleri gerekmezdi yahut peçe er­keklerin yüzünde olurdu.

İffetli olma vazifelerinde Kur’an-ı Kerim erkekleri ve kadınları eşit tutmuştur. 24. Nûr, 29-30. ayet-İ kerimelerinde, hem erkeklerin hem de kadınların iffetli olmaları gerektiği ayrı ayrı, önemle zikredilmiştir. İffetin her iki cins için de önemli olduğunu Resul-i Ekrem’in lisanı ile söyletmiştir. Orada iffetli olma emrinin öncelikle erkeklere yöneltil­miş olması, bu konuda, hatunlara nispetle erkeklerin daha zayıf ol­malarına bir işaret olabilir. Kaldı ki, “bu onların kalplerini temiz tut­maları için daha iyidir.”[153] cümlesine sadece erkeklerden bahsederken yer verilmiş olması da bunu güçlendirmektedir.

İffet konusundaki zayıflığın sebebi, saygının yokluğudur. İnsan bakarken saygı bulunursa, kalpte kötü duygular kalmaz. “… Kalbin­de hastalık olan kimseler ümide kapılır…”[154] ayet-i kerimesi de bu hu­susa İşaret etmektedir.

Hatunların edepleri ve iffetleri, hürmet ve ihtişamları imanları ve terbiyeleri, en büyük hicaptır. İslam’ın hicabı budur. 33. Ahzâb, 33-35 ayet-i kerimeleri de bu hicap hakkındadır.

Şerefli bir imtiyaz olmak üzere sadakat bakımından hatunlarla er­kekler arasında oldukça büyük bir fark vardır. Erkeklerin hatunları­na olan sadakatleri sevgi duygularına bağlıdır, ancak hatunların eş­lerine olan sadakatleri ekseriyetle iffet duygularına bağlıdır.

… Saliha kadınlar itaatkardırlar; Allah’ın kendilerini korumasına kar­şılık gizliyi (kimse görmese de namuslarını) koruyucudurlar…[155]

ayet-i kerimesinde kadınların sadakatleri saliha oluşlarına, İffetlerine, ismetlerine, hatta Allah’ın korumasına isnad edilmiştir. Yani erkekler [aynı ayetin başında} “Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üs­tün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkek­ler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur…” cümlesinde zikredilen vazifeleri ifa ederlerse, hatunlar da sadakatlerini, iffet ve iyi davra­nışlarıyla elbette muhafaza ederler. İmamlar imamı Ebû Ca’fer el-Me-denî Hazretlerinden gelen mütevatir bir kıraate göre, yukarıdaki ayette Allah lafzı merfudur. Buna göre, ayetin anlamı “hatunların edepleri Allah’ın korumasıyla olmuştur.” demek gibi, gayet büyük bir teşrif [onurlandırma] ve tekrîm [saygınlık kazandırma] olur.

Bu imtiyazlar kadınlar hakkında gayet büyük bir şereftir. Erkek­ler hatunlarını sevmezler, yahut var olan sevgilerini bir zaman son­ra yitirirlerse, ekseriyetle sadakat göstermezler; ya üstüne evlenirler yahut gizli bir dost edinirler. Ancak kadınların, farz edelim ki, erkek­lerine sevgileri bulunmaz ise, ekseriyetle İffetin gücüyle sadık kalmaya devam ederler. En büyük belalara büyük bir sabırla karşı koya-bilen hatun, kendisini sadakat mihraplarına kurban edebilir. Erkek­lerin hiçbirinde bulunmayacak kadar büyük olan bu ‘eşini kendine tercih’ hasleti, hatunların sabırlarına nispetle basit bir durumdur.

Gözlerini sadece eşlerine çevirme fazileti Kur’an-ı Kerim’de yal­nız hatunların şerefi olarak zikredilmiştir.[156] Büyük edeplerini sürekli Öven, iyi huylarına güzelliklerinden önce yer veren “içlerinde huyu güzel, yüzü güzel kadınlar vardır.”[157] gibi ayet-i kerimeler de sadece kadınlara hastır.

Kadınların ve erkeklerin sadakatlerine ve edeplerine hem Şark’in, hem de Garb’ın bakış açıları farklı ise de, Kur’an-ı Kerim edep hu­suslarında her ikisini de eşit kabul etmiştir. İslam Şeriatı edepli olma emrini öncelikle erkeklere tevcih etmiştir.

Kur’an-ı Kerim’de 12. Yûsuf suresi bunun en güzel örneğidir. Buna göre de Yûsuf kıssası Kuran-ı Kerim kıssaları arasında en güzel kıssa olmuştur. Kur’an-ı Kerim’in Mısır kadınlarının hâllerini anlatırken [kul­landığı] gayet edepli ve nezih ifadeler, saygınlıklarının en büyük deli­lidir. Mısır Kralİçesi’nİn büyük aşkı bütünüyle hikaye edilmiş, mazare-ti de bütün yönleriyle izah edilmiştir.[158] Yûsufun olağanüstü güzelliği karşısında kadınların nasıl hayrete düştükleri, daha sonra da, edepleri ve dürüstlükleri, son derece tatlı ve nezih bir üslûpla anlatılmıştır.

Bir hikaye ancak bu kadar güzel bir edep ve nezaketle sona erer. Kur’an-ı Kerim’in böyle büyük üslûbu bugün elimizde bulunan Tev­rat ve İndilerin hikayeleriyle kıyaslanacak olursa, Kur’an-ı Kerim’in kadınlara ne derece değer verdiği gün gibi ortaya çıkar. Bugün eli­mizde bulunan Tevrat, peygamberlerin büyüklerine en büyük cina­yetleri isnad ederken, Kur’an-ı Kerim sıradan kadınların alelade hâl­lerini nezih bir dille hikaye etmesiyle, gerek Kur’an-ı Kerim’in sema­vi kitaplar arasındaki mümtaz yeri, gerekse hatunlara gösterdiği ga­yet büyük saygı gün gibi ortaya çıkmaz mı?

Ailede erkeklere güzel numune olmak üzere Yûsufun büyük ede­bi Kur’an-ı Kerim’de en güzel kıssa sayılmıştır. “Andolsun ki, kadın ona meyletti.„”[159] kasem cümlesinde kesin bir meyil hatunlara isnad edildikten sonra, “… Eğer Rabbİnİn burhanını görmeseydi o da ona meyletmişti.”[160](ı ayet-i kerimesiyle, dinî bir terbiye bulunmaması hâlin­de de böyle bir meyil erkeklere isnad edilmiştir.

Tefsir kitaplarında, ayette geçen “Rabbinin burhanı” hakkında pek çok söz rivayet edilmişse de, burada sadece dinin yahut vicda­nın emri manasına gelebilir. Aksi takdirde peygamberlerin ahlakına büyük kusurlar isnad etmek zorunlu hâle gelirdi.

[Yûsufun] “kalbinde dinî terbiye olmasaydı, o da ona meyleder-di.” demek, erkekleri ancak dinî terbiye ve vicdanın emri muhafaza edebilir, demektir. Bu husus yüz perdesi [peçe] taraftarlarına büyük, güzel bir irşattır.

Bakire Meryem, normal, sıradan bir kadındı. Kur’an-ı Kerim’in Betül Meryem’i Yahudilerin büyük töhmetlerinden kurtarmaya ehem­miyet vermesi, gayet güzel ve veciz ifadelerle onu himaye etmesi, onun hatunlarda iffet ve ismetin yüceliğine ne kadar ehemmiyet ver­diğini gösterir. İncil yazarları Bakire Meryem Hazretlerini temize çı­karmak için nice resmî ve aşırı faraziyeler üzerinde durmuşlarsa da, Kur’an-ı Kerim bunu sadece iffetle izah etmekle iktifa etmiştir. Bu ve­sileyle ümmetin bütün fertlerini, iffetli hatunları büyük küçük bütün töhmetlerden mümkün olan her yola başvurarak himaye etme vazi­felerine de irşat etmiştir.

Şark’m gayretli müellifleri hicaptan ve açıklık saçıklıktan söz ederken her nedense gözlerini, özlerini, dillerini, kalemlerini, kalple­rini ve fikirlerini İslam kadınlarının yüzlerine, özlerine ve edeplerine dil uzatmak şaibesinden kurtaramıyorlar. Bu müelliflerin en ciddi fel­sefeleri fitne korkusu, en keskin okları da itham etmektir. Eğer ayıp [bakan] gözde, perde de [bakılan] yüzde olacaksa, “o zaman bu in­safsızca bir paylaşım olur.”[161]

Batı’nm ve Doğu’nun kıskanç erkekleri hukuk önünde kadın-er-kek eşitliğini inkar ederlerse de, hatunlar ahlak [iffet ve namus] ba­kımından kadm-erkek eşitliğini talep ederler. Hatunlar misliyle mu­kabele etme burhanlarını ellerine alırlarsa, elbette erkekleri ilzam edip tamamen âciz bırakabilirler.

Ahlaki meselelerde erkeklerin inanç ve düşüncelerinde esaslı ve külliyetli bir inkilâp gerekir. Zira, sosyal hayatın ıslahı için, yapılma­sı gereken ilk iş erkeklerin terbiyesîdir.

Medeni yasalarda, ceza teorileri ve ceza kanunları bulunsa da [kem gözle] bakma cezaları, yahut ahlak kanunları azdır.

[Bütün bu durumları! düzeltmek için tedbirler aranıyorsa, bu ted­birler dindedir; din aranıyorsa, bu din Kur’an’dadır; hem de sadece Kur’an-ı Kerinrde.[162]

4- TALAK (BOŞANMA)

Talak, nikah akdini feshetmek, akdin bağını çözmek ve hatunu bo­şamak demektir.

Nikah, içtimai hayatta, sosyal etkileri cihetiyle en mühim toplum­sal akittir. Sosyal hayatın bütün maslahatları nikahın eseridir. Nikahın her iki taraf için, yani hem kadm hem de erkek için gayet büyük mas­lahat ve menfaatlan vardır. Bilhassa kadınlar için nikahın ehemmiye­ti ve faydalan büyüktür. Zira, hatun, bütün varlığını ailenin maslahat­larına vakfeder, nesi varsa ailenin mihrabına takdim eder. Nikah sa­yesinde, hatun hayatın pek çok zahmetinden kurtulur; hayaün haricî meşakkatleri ekseriyetle sadece erkeklerin omuzlarına yüklenir.

Buna göre, yani sosyal hayatın temeli olmak bakımından nikah, bütün hak ve maslahatların esası olmak şerefiyle, mukaddes bir akittir, Bu masum akdi muhafaza etmek farz, bozmak ise haram kı­lınmıştır.

Bu sebeple, “… Eğer size itaat ederlerse, artık onların aleyhine başka bir yol aramayın…”[163] ayet-i kerimesiyle talak hem nehyedilmiş hem de nefyedilmiştir. Nehiy kılınmak cihetiyle talak haram olur, nefy kılınmak cihetiyle de zaruret olmadan özürsüz talak vaki olmaz, lağv sayılır. Meşru bir mazerete binaen helal olabilecek talak ise “Al­lah’ı gazaba getiren [helal] bir şey varsa, o da talaktır.”[164] hükmüyle en fena bir amel sayılmıştır.

Öyleyse talak neden meşru olmuştur?

Sosyal hayatta nikahın büyük maslahatları olduğu doğrudur. An­cak nikahın büyük maslahatları, sadece nikahın kıyılmasında ve ni­kah akdinin devamında değil, bilakis iki tarafın anlaşmalarında ve muhabbetlerindedir. İki taraf arasında anlaşmazlık meydana gelir, bir tarafta muhabbet bulunmazsa, eşler arasında kin ve nefret hakim oiur, evlilik hayatı iki taraftan birine yahut her ikisine azap olursa, nikah büyük bir esaret hâline gelir ve o vakit boşanma zorunlu olur. Talak nikahın maslahatlarını yıkmış olmaz, bilakis o maslahatların en makul koruyucusu olur. “Allah katında en sevimli şey bir insanı öz­gürlüğüne kavuşturmaktır.[165] hadisine göre iki esirden birini nikah ba­ğından kurtarmak, yani talak, bu gibi durumlarda, özgürlüğe kavuş­turmak manasında matlup bir şey olur.

Kur’an-ı Kerim’de: “Fakat o, sarp yokuşu aşamadı. O sarp yokuş nedir bilirmisin? boyunduruk altında birisini azat etmektir.”[166] buyurul-muştur. Bu ayet-i kerimedeki boyunduruk altındakini azat etmek:

  1. Esirlikten
  2. Mahpusluktan
  3. Borçlu olmaktan
  4. Ölümden
  5. İhtiyaçlardan
  6. Mazlumiyetten

Kısaca insanı her türlü tehlikeden kurtarmak anlamına gelir. Ev­lilik hayatı iki tarafın birine yahut her birine esaret gibi olursa, bu gi­bi durumlarda talak, hürriyete kavuşturmak anlamına gelir, mendup olur.

Yalnızlık büyük bir vahşettir. Hem medeniyet nazarında hem de İslam Şerİatı’na göre evlüik hayatı mukaddestir. Ancak eşler arasın­da sevgi olmaz, yerine nefret girerse, evlilik hayatı en kötü hâl ve en büyük facia olur. Sevginin kalmadığı, anlaşmazlığın hakim olduğu bir evlilik, yalnızlıktan bin defa daha kötü ve daha dehşetli bir faciadır.

İşte bu gibi hâllerde boşanmak zorunlu olur. Zaruret hâlinde bo­şanmak, büyük sosyal bir nimettir. Hem ailenin maslahatı, hem nika­hın kudsiyeti ve hem de tarafların saadeti bunu gerektirir.

Boşanma sadece zorunlu durumlarda ve sadece zaruret hâlinde katlanılabilecek bir çözümdür.

İlim ehlince malum olan esaslı bir kaide vardır: “Zaruret hiçbir vakit umumi olmaz.”[167] Yani zaruret her zaman her yönden sınırlı olur; Başka bir ifade ile, zaruret zaman, mekan, adet ve keyfiyet cihetiyle elbette sınırlı olur.

  1. Zaman cihetiyle sınırlıdır. Zira bir mazeret yoksa, zaruret bu­lunmuyorsa, ihtiyari anlarda boşanma meşru değildir.
  2. Durum bakımından sınırlıdır. Hayizlı kadınlar hakkında talak gerçekleşmez.
  3. Sayı yönünden sınırlıdır. Zira boşanma her defasında yalnız bir sayılır. İkinci defa yapılan boşanma İki, üçüncü defa boşanma gerçekleşirse en son talak sayılır. Bunlardan sonra talak meş­ru olmaz. Üçüncü defa boşanmış bir hatunda ne boşama ka­biliyeti ne de geri dönüş İmkanı kalır.
  4. Keyfiyet bakımından da boşanma sınırlıdır. Birinci defa yapılan boşamaya talâk-ı ric’î denir, akit tamamen kesilmiş olmaz. Ni­kah akdi geçerliliğini sürdürür, erkek geri dönebilir. İkinci bo­şamada yine geri dönüşlü bir boşama gerçekleşir. Kadın iki ta­lak İte boşanmış sayılsa da akit yine kesilmiş olmaz. Nikah hâ­lâ geçerlidir, erkek geri dönebilir. Bundan sonra bir kez daha boşama olursa artık boşanma tamamlanmış olur, nikah tama­men sona erer, erkek tekrar dönüş hakkına sahip olmaz. İki taraf razı olup birbirlerini isteseler dahi, artık evlilik mümkün olmaz.

Talakta birlik, ikilik ve üçlük hesabı da zaman itibarıyiadır. Bir temizlik müddetinde, belirli bir zamanda sadece bir kez boşamak mümkün olur. Bir temizlik müddeti İçinde üç talak da olsa bin talak da olsa, bir boşama sayılır.

Ey Peygamber! Kadınları boşayacağınızda, onları iddetlerini gözete­rek boşayın ve iddeti de sayın…[168]

ayetinde hüküm bütün müminlere yönelik olsa da hitap Şârİ’-i Hakîm ve Nebİyy-i Kerîm Hazretlerinedir. Bu [şekilde hitap], i’cazın mühim bir üslûbudur. Buna göre, her adamın boşaması muteber olmaz. Eş­lerini boşayacak olan kimselerin boşama adabına, boşanmayı gerek­tirecek zaruret hâllerine ve meşru mazeretlere vâkıf olmaları ve bu bilgilerle teçhiz olmaları gerekir. [Boşanmayı meşru kılacak] bir ma­zeret tahakkuk ettikten sonra, boşanma sadece temizlik müddeti için­de gerçekleşir. Temizlik müddeti içinde sadece bir defa boşamak meşru olabilir. Aksi takdirde boşama meşru olmaz, gerçekleşirse de geçerli sayılmaz. “Boşama iki defadır…”[169] ayet-i kerimesi iki ayrı zama­nı ifade eder. Ayetteki defa, zamana hastır. Yani, iki boşama sadece iki ayrı zamanda gerçekleşir. Belirli bir zamanda boşama olur, başka bir zamanda ikinci kez gerçekleşirse, [aynı ayetin devamında ifade edileni “Bundan sonra ya iyilikle tutma ya da güzellikle serbest bırak­ma” hakkı erkeklerde kalmış olur. İki ayrı boşamadan sonra dahi ni­kahın ismeti bakidir. Hatun eşine önceki gibi hâlâ helaldir. Erkek ya iyilikle tutar ya da geri dönmediği takdirde, bütün teminatlarını verir ve güzellikle serbest bırakır. İddetin sonunda kadın tamamen özgür kalmış olur. Ancak hâlâ nikah devam eder. İki taraf birbirlerini tekrar isterlerse, karşılıklı rıza ile nikah caiz olur. Her iki talaktan sonra “iyi­likle tutmak veya güzellikle salıvermek” kanunu muteberdir.

İki ayrı temizlik müddeti içinde iki defa boşama gerçekleştikten sonra eşler bir araya gelirler ve belli bir zaman sonra bir kez daha boşama olursa, artık üç talakla boşanma tamamlanmış olur. Burada

  1. Tecrübe müddetinin tükenmiş olması
  2. Nikahın saygınlığıyla oynanmış olması
  3. “Talak iki defadır.” kanununun sınırlarından çıkılıp haddin aşıl­mış olması gibi sebeplerle, üçüncü boşamada nikah tamamen sona ermiş olur.

Artık eşlerin biraraya gelme İmkanı olmaz. Hatta iki taraf birbir­lerini isteseler de nikahları caiz olmaz. “… Allah’ın ayetlerini eğlen­ceye almayın. Allah’ın size verdiği nimetini, size öğüt vermek üzere İndirdiği Kitab’ı ve hikmeti hatırlayın..,”[170] ayet-i kerimesi bu hususta nazil olmuş yüce bir ilahi beyandır. Yani hem nikah hem de talak Al­lah’ın ayetleridir. Nikahın saygınlığıyla oynamak ilahi ayetlerle alay etmektir. Sadece zaruret hâllerinde bir kurtuluş çaresi olarak meşru kılman boşanma hakkını bir mazeret olmadan kullanmak da, ilahi ayetlerle alay etmektir. Şunu unutmayın ki, hem nikah hem de talak iki büyük ilahi nimettir. Hem de içtimai, toplumsal nimetlerdir. Bu ni­metlerin kadrini biliniz. Nikahın maslahatlarına ve boşanmanın zaru­retlerine riayet ediniz.

Eğer erkek kadını üçüncü defa boşarsa, kadın bir daha ona helal olmaz…[171]

Hatta kadın gidip başka bir erkekle evlenebilir. Böylece kadının ön­ceki eşine haramlığı İki sebeple güçlenmiş olur; biri üç talak sebebiyle diğeri de başka bir eşle evlenmesi nedeniyle yukarıdaki cüm­lede geçen hattâ “… hattâ yu’tû’i-cjzyete ‘an yedin ve hum şâğirûn-. Ta ki küçülsünler ve elleriyle cizye versinler.” ayetindeki[172] hattâ gi­bidir. Yani hattâ burada süreye bir sınırlama getirmek değil, bilakis süreyi uzatmak anlammadır. Haramlığın süresini kısaltmak için değil, bilakis uzatmak için yer verilmiştir.

“Hatta kadın gidip başka biri ile nikahlanabilir.” cümlesinde ni­kah, kadının kendisine isnad edilmiştir. Bu beliğ cümleden [sadece kuru bir akit değil] istek, birleşme ve büyük zevkin varlığı da anla­şılmaktadır. Birleşme ve hoşlanmadan sonra istekle yapılan nikah el­bette daimi bir nikah olup aile hayatı kurmak kastıyla yapılmış bir evliliktir. Böyle bir evlilik önceki eşin tekrar dönme ümidini tamamen ortadan kaldırır.

Şu kadar var ki, evlilik hayatı kurmak kastıyla, hatunun da iste­ğiyle nikah aktedildikten bir müddet sonra, beklenmeyen bir sebep­le boşanma gerçekleşirse, kadın eski kocasına dönebilir. Tabii ki, her biri evlilik hukukuna, vazifelerine ve bütün ahlak ilkelerine riayet ..edebileceklerse…

… Eğer bu (ikinci) kişi de boşarsa, her iki taraf da Allah’ın sınırlarım muhafaza edeceklerine inandıklan takdirde yeniden evlenmelerinde beis yoktur.[173]

Yani ikinci eş de kadını boşarsa, Önceki eşine dönebilir, dönmesin­de bir beis yoktur. Ancak Allah’ın sınırlarını muhafaza etmek şartıy­la, yani her iki tarafta da nikahın hukukuna, vazifelerine ve adabına riayet etme aziminin bulunması şartıyla.

… Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Allah bunları, bilmek, öğrenmek iste­yenler için açıklar.[174]

Hulle Batıldır

Meşhur anlamıyla bütün İslam memleketlerinde nefret edilecek tarz­da yaygın olan hülle [boşanan bir kadını tekrar kocasına kavuştur­mak için geçici olarak başkasıyla evlendirme] İslam Şeriatı’na göre asla caiz değildir.

Türkiye hocalarına, Türkistan kadılarına” ve Rusya Müslümanları­nın imamlarına malum olan şekliyle hülle denilen bu kötülüğü yok etmek, Hikmet Peygamberi Hz.  Muhammed’in dili ile lanetlenen bu ödünç nikahlan tamamen ortadan kaldırmak İçin her türlü çareye başvurmak, bugün bir zorunluluk olmuştur. Kaldı ki, çaresi de gayet kolaydır. Yapılacak şey, Kur’an-ı Kerirn’de ve Şârİ’-i Hakîm aleyhis-salâtu vesselam Hazretlerinin Sünnetleri’nde gayet açık bir şekilde beyan edilen hikmetli ahlak ilkelerine riayet etmektir. Riayet edilecek faydalı ilkeler de şunlardır:

  1. Boşanmak, bir zarurettir. Zaruret bulunmazsa boşanma mute­ber olmaz.
  2. Boşanma, farklı zamanlara ve temizlik müddetlerine tevzi edi­lir. Bir temizlik müddetinde sadece bir talak geçerli olur. Bir kez de boşasa bin kez de boşasa bir temizlik müddetinde sa­dece bir talak İle boşamış olur.
  3. Boşamada dil muteber değildir. Muteber olan kalptir. Hâlden naşî azm [kasıt] bulunmaz ise, yani durumun gerektirdiği kasıt yok İse, dilin hiçbir tabiri talak sayılmaz.
  4. Hz. Peygamberin “Bunalım hâlindeki boşamalar muteber de­ğildir.”[175]hadisi gayet kapsamlı bir kanundur. Öfkeli anlarda, sarhoşluk zamanlarında, zorlama suretlerinde, zıhar yapma hi­lelerinde ve galat şekillerinde talak hiçbir zaman vaki olmaz.
  5. Nikahın çok sağlam bir akit oluşu ve değerinin gayet yüce olu­şu nedeniyle, erkek tarafından gerçekleştirilen [İlk İki] talak her zaman net olur, yani geri dönülebilir. Ancak zaruret bulun­duktan sonra boşanma hatunun talebi ile gerçekleşirse, zaru­ret hükmüyle böyle talaklar bâin olur, yani geri dönüş hakkı istenemez. Bu gibi hâllerde kadın nikahın bütün kayıtlarından tamamen kurtulmuş olur.
  6. Her ne kadar fıkıh kitaplarımızda kabul edilmişse de, talakın sarih [açık] veya kinayeli olarak yapılmasının farkı yoktur. Sa­rih de denilse, kinaye ismi de verilse, boşama insanın kastına göre muteber olur ve bu takdirde her zaman dönme imkanı olur. Ancak boşanma hatunun arzusuyla gerçekleşmişse talak bâin olur, yani geri dönüş olmaz.

Eğer bu ilkelere riayet edilirse, hülleye hiçbir vakit İhtiyaç kal­maz. Kur’an-ı Kerim’de hülle diye bir şey yoktur. Kur’an-t Kerim gi­bi büyük, mukaddes, nezih ve muciz bir kitapta hüllenin bulunması elbette hiçbir suretle mümkün değildir.

Eğer erkek kadını üçüncü defa boşarsa, ondan sonra kadın bir baş­ka erkekle evlenmedikçe onu alması kendine helal olmaz…[176] ayet-İ kerimesinden hareketle hülle hilelerine sapan kimseler risalet asrında bile bulunmuşsa da, Hikmet Peygamberi ayetle bu şekilde İs­tihza edenleri reddetmek için “Aliah hülleyi yapana da yaptırana da lanet etsin.”[177] sözüyle bu gibi hilelere lanet okuduktan sonra, bugün hâlâ böyle bir kötülüğün kanun hâline gelmesi, hem İslam ümmeti­nin fertleri hem de imamları için son derece yadırganacak garip bir durumdur. Bunlar, Alah’ın nikah gibi bir ayeti ile istihza eden beyin­sizlerin ahmaklıklarına çare aramak için:

  1. Şâri’-i Hakîm Hazretlerinin lanetlerini hafife almış oluyorlar.
  2. Kur’an-ı Kerim’in güzel yüzüne kara bir damga basmış olu­yorlar.
  3. Bir gecelik rezaletli fuhuşlara şer’îlik ve resmîlik kazandırmış oluyorlar.
  4. Yüzü [dahi] örtülü iffetli hatunların bütün avret yerlerini bütün dünyaya göstermiş oluyorlar.
  5. Gafletleri ve acelecilikleri sebebiyle dillerinden kaçırdıkları ha* tali ufak sözlerinden dolayı, çaresiz erkeklerin izzet-İ nefisleri­ni kırıp, hem kadınların hem de erkeklerin müstakbel hayatla­rına acı ve zehir katmış oluyorlar.

Bütün bu hile-i şer’iyyenin en şerlileri caiz olsa bile, bu beş mad­denin hiçbiri Kur’an-ı Kerim’in hikmet-i şer’iyyesi nazarında caiz olamaz.

Bazı mezheplerde bulunan mut’a ve çeşitli [boşanma] sîğalarını ve fıkhi mezheplerde meşhur olan bu hülle şekillerini ben eskiden beri reddetmişimdir. Kavâ’id-i Fikhiye,”[178] Rûze ve Zekât gibi kitapla­rımda yazıp çizdiklerim hep zayi oldu, olmadıysa da bugün tekrar et­miş oluyorum. Bütün maksadım Kur’an-ı Kerim’in bu tür kötülükler­den uzak olduğunu açıklamaktır.[179]

Kur’an-ı Kerim Ayet-i Kerimelerinin İrşatlarına Göre Boşanma Beş Aşamada Gerçekleşir

Nikah, eşlerin kendi İstekleriyle gerçekleşirse, ekseriyetle aralarında meveddet, rahmet ve muhabbet bulunur. Eğer sevgi bulunmazsa, yahut var olan sevgi zamanla ortadan kalkarsa şu yollara başvurmak gerekir:[180]

Birinci Aşama

Her şeyden önce acele etmemek sabretmek gerekir. Zamanla iki eşin tekrar birbirlerine bağlanması muhtemeldir. “… Bilemezsin, olur ki, Allah, bundan sonra bir durum ortaya çıkanverir.”[181] Bu birinci aşa­mada sabretmek iki taraf için de ahlaki bir ilkedir. Ancak erkeklerin sabretmesi vaciptir. [Zira Kur’an’da onlara hitaben şöyle buyurul-muştur]:

… Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmazsanız, biliniz ki, Allah, nice hoşlanmadığınız şeylerde size çok hayırlar vermiş olabilir.[182]

İkinci Aşama

Bir müddet sabrettikten sonra eşler arasında bir ülfet meydana gel­mezse, ya mahkeme tarafından, yahut iki tarafın velileri veya yakın­larından bir sulh heyeti, bir hakemler heyeti teşekkül eder. Söz ko­nusu heyet durumu inceledikten sonra aralarını bulmak için çaba sarf eder; birinin diğerine karşı bir kabahati veya zulmü varsa bunu ortadan kaldırırlar.

Eğer karı-kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin aile­sinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar banştırmak isterlerse Allah aralannı bulur. Şüphesiz Allah her şeyi bi­lir ve her şeyden haberdardır.[183]

Bu ayet-i kerime, İslam mahkemelerinin, yahut bütün ümmetin, İslam ailelerinin hâllerine itina göstermeleri, ehemmiyet vermeleri ge­rektiği hakkında nazi! olmuş gayet mühim bir ayet olduğu hâlde, ge­rek İslam fakihleri ve gerekse İslam mahkemeleri tarafından her za­man ihmal edilmiştir.

İslam mahkemeleri bugün bu ayet-i kerimenin hükmüyle amel ederse, Kur’an-ı Kerim’in gayet büyük irşadıyla, ailelerin özel durum­larını ifşa etmemek ilkesiyle hareket etmek ve mahkemelerin kapıla­rını ailenin yabancısı olan kimselere kapatmak gerekir. “… Erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem…” ifadesinden anlaşılan da budur. Bu, aileye saygının büyük bir şeklidir.

Hakemler heyeti iki tarafın da hâllerini teftiş edip hakikati anla­dıktan sonra hem mahkeme huzurunda şahit olabilirler, hem de du­ruma göre hüküm verebilirler.  Bu sebeple heyete hakemler heyeti adı verilmiştir. Duruma göre, hakem heyetinde hüküm ehüyeti bulu­nursa, hakemlerin asıl vazifeleri eşlerin arasını bulmaktır: “Eğer ara­larını bulmak isterlerse Allah da aralarını bulur.”

Hakemler huzurunda hatunun mazlum olduğu anlaşılır ve boşan­ma talebi kesin olarak sabit olursa, heyet eşleri ayırabilir ve bu bo­şanma mahkeme kararıyla geçerli olur. Bu, Kur’an-ı Kerim’in hatun­ların hâllerine güzel bir bakışıdır.[184]

 

Üçüncü Aşama

Hakemler heyeti yahut sulh mahkemesi iki tarafın arasını bulabilirse çok güzel. Ancak aralarını düzeltemezse, yahut bir müddet sonra, suçlu kadın olduğu için, anlaşmazlık çıkarsa, erkek İhtar olsun diye bîr taîak İle boşayabilir. Birinci talak her vakit ricldir, yani olabile­cek, dönüşü olmayan büyük talaka yöneiik bir uyarıdır. Rİc’î talakta nikahın ismeti sona ermez. İddet müddeti içinde geri dönüş erkeğin elinde olur. Bu talak İslam Şeriatı’nda boşanma değil, asıl talakın başlangıcıdır. Bu boşamanın riayet edilecek kuralları üzerinde daha önce durduk. Bu kurallara her zaman riayet etmek gerekir.

Birinci talak, kısa bir müddet sonra, iddet müddeti bitince, tama­men bir ayrılık olduğu için, erkeklere de hatunlara da güzel bir uya­rı ve büyük bir ders olabilir. Her ikisi de ayrılığın acı akibetlerini ve fena ihtimallerini biraz düşünürlerse gafletten biraz uyanıp, kırıcı ha­reketlerden vazgeçebilirler. Birinci talak bu sebeple meşru kılınmış ve iddet müddeti ile de sınırlı tutulmuştur.[185]

Dördüncü Aşama

Farz edelim ki, erkek birinci talaktan sonra “eşlerinizle İyi geçinin” emri ile amel ederek iddet müddeti içinde eşini tekrar kabul etti. Ka­dın, erkeğin katlanamayacağı bir serkeşliğe devam ederse, erkek ih­tar olmak üzere ikinci kez boşayabilir.

Bu dördüncü aşama nikahın son sinindir. Bundan sonra bir adım daha ileri giderse boşanma kapısıyla nikahın sınırından çıkmış olur. Artık nikahın kapısı kapanır ve geri dönüş mümkün olmaz, dördün­cü aşama büyük ihtiyat anlarıdır.

Ufak tefek meselelerde serkeşlik e’den hatunların eşlerine karşı if­fet ve sadakatleri bulunuyorsa, erkeklerin “sabretmeniz sizin için da­ha hayırlıdır.” ve “eşlerinizle iyi geçininiz.” gibi Kur’an-ı Kerim’in hik­met lisanı ile kendilerine tevcih ettiği hitaplar gereği, hatunları affet­meleri güzel bir edep olur. Ancak “apaçık bir fuhuş işlemeleri” bundan müstesnadır. Böyle bir suçu affetmek müminlerin edep ve ihti­yarının dışındadır. Hatta Kur’an-i Kerim bu istisnayı “onlarla iyi geçi­nin” emrinin kapsamı dışında tutmak için öne almıştır. [Resul-i Ek­rem, Sa’d hakkında şöyle buyurmuştur:] “Sa’d kıskançtır, ben ondan daha kıskancım, Allah da benden daha kıskançtır.”[186]

Erkek bu durumda eşini bağışlayıp tekrar alırsa güzel, ancak af­fetmezse hakkı vardır. Kaldı ki, bu gibi durumlarda erkeği muhayyer bırakan Kur’an-ı Kerim, hatunların teminatlarına önem vermiş:

Onlarla İyi geçinin, eğer onlardan hoşlanmazsanız, biliniz ki, hoşlan­madığınız bir şeyde Aliah sizin İçin büyük hayırlar var etmiş olabiür.[187]

ayet-i kerimesinden hemen sonra şu ayete yer vermiştir:

Eğer bir eşi bırakıp da yerine başka bir eş almak isterseniz, onlar­dan birine yüklerle mehir vermiş olsanız dahi, hiçbir şeyi geri alma­yın. Siz iftira ederek ve apaçık günah işleyerek onu geri alır mısınız?[188]

Bunun da arkasından:

Vaktiyle siz birbirinizle haşir neşir olduğunuz ve onlar sizden sağlam bir teminat almış olduğu hâlde, onu nasıl geri alırsınız.[189]

ayetini bitiştiri vermiştir.

Yani büyük küçük suçlarından dolayı boşadığımz hatunlarınıza milyarlar bile vermiş olsanız bir kuruşunu dahi almak sizin İçin ke­sinlikle haramdır.

Bu üç ayet-i kerimede hatunların hâlleri hakkında Kur’an-ı Ke-rim’in ehemmiyet verdiği şu hususlar vardır:

  1. Hatunların büyük küçük kusurlarına katlanmak vaciptir.
  2. Zaruret olmadıkça boşamak yasaktır.
  3. Zaruret bulunmadıkça çok eşlilik yasaktır.
  4. Hatun yerine hatun almak meşru ise de, hatun üstüne hatun almak caiz değildir.
  5. Bekar kalmak, İslam’ın edebi değildir. Eğer bu son üç madde kastedilmiş olsaydı, “Eğer bir eşi bırakıp da yerine başka bireş almak isterseniz…” diye başlayan ayette şart cümlesinin bü­tün kayıtları ve kelimeleri anlamsız olurdu. 6. Boşadığımz eşe milyarlar vermiş oisanız dahi bir kuruşunu ge­ri aimak sîze haramdır. Bu, hatunların bir sohbeti yahut bir bû-sesi dünyanın bütün milyonlarına mukabil olabilir, demektir.

Hatun yerine hatun alırken verilen milyarlardan tek bir kuruş al­mak haram ise de, hatun kendi İradesiyle giderken mehrin tamamını yahut bazı hisselerini iade ederse “kadının erkeğe bağışlamasında bir sakınca yoktur.”[190] ayet-i kerimesiyle caiz olabilir.

“Boşama iki defadır.”[191] her birinde yalnız bir olmak şartıyla iki ay­rı zamanda iki ayrı boşanma gerçekleşir.

Bundan sonra yapılacak şey ya iyilikle tutmak ya da da güzellikle sa­lıvermektir.[192]

Hem birinci hem de ikinci talaktan sonra erkek bu ikisinden birini tercih eder; ya geri dönüp eşini geri alır, yahut iddet müddetinin so­nuna kadar dönmez, bırakıverir. Müddetin bitmesiyle boşanma ger­çekleşmiş olur.[193]

Beşinci Aşama

Farz edelim ki, ikinci talaktan sonra eşler tekrar evlendiler. Bir müd­det birlikte yaşadıktan sonra, hatunun işlediği bir suç sebebiyle, ya­hut arada ülfet oluşmaması azabıyla erkek bir kez daha boşarsa bu üçüncü boşama bâin Ekesin] olur. Buna büyük talak yahut fakihlerin tabiriyle beynûnet-i kübrâ denir. Bu durumda erkek için geri dönüş hakkı, kadın için de aynı eşle tekrar evlenmek mümkün olmaz. Beş aşamada uzun tecrübelerden sonra uyuşup barışmak mümkün olma­dığı İçin bir kez daha tecrübe etmenin fayda verebileceğine dair ümit kalmaz. Eşlerden biri nikahın kudsiyetiyle, diğeri boşamanın hürme-tiyle istihza etmiş durumuna düştükleri için “Allah’ın ayetleriyle alay etmeyin.” ayet-İ kerimesi gereği, her İkisi de haklarından mahrum ka­lır. Bu şekilde boşanan eşler arasında nikah bağı tamamen kesilir ve birbirlerine yabancı olurlar. Her ikisi de kendine başka bir eş arar.

Önceki eşiyle ülfet bulamayan, geçinemeyen hatun, başka birisiy­le gayet güzel geçinebilir. Hatunun bu ikinci eşiyle evliliği gayet bahtlı, bereketli ve saadet içinde geçebilir. Ancak ikinci eşi de o ha­tunla ülfet bulamayıp boşarsa, hem ilk eşin hem de sonraki eşin boşamaları hatunun kusuriu oluşuna istinad edip, bu şekilde onun gu­ruru kırıldığı için evlilik bakımından değeri düşmüş olabilir. Ve ka­dının her iki evlilikten ders çıkarmış olması gerekir. Buna göre:

Eğer ikinci eş de onu boşarsa her iki taraf da Allah’ın sınırlarım mu­hafaza edeceklerine inandıklan takdirde yeniden evlenmelerinde be­is yoktur…[194]

ayet-İ kerimesiyle hatun önceki eşine dönebilir. Zira üçüncü boşama­dan sonra haramlık ikinci eşin nikahıyla son bulmuştur.

Zaruret gereği meşru olan boşamanın kurallarını Kur’an-ı Ke­rim’in ayet-i kerimelerinin ifadelerine göre açıkladık. Her mümin, imanı ve İlmiyie Kur’an-t Kerim’in bu ilkelerine riayet etmek duru­mundadır. İlim her müminin birinci vazifedişidir. Cehalet, bilgisizlik mazeret olamaz. Hem nikahın hem de talakın şartlarına ve ilkeleri­ne riayet edilmezse, bunlara riayet ettirmek hakimlerin ve mahkeme­lerin umumi vazifesidir.[195]

Hatunların Elinde de Boşama Yetkisi Vardır

Nasıl ki, nikah iki tarafın rızası olduktan sonra mutlak suretle ak-dediliyorsa, aynı şekilde iki tarafın da ayrılma yetkisi vardır. Ancak, erkek kendi ihtiyarıyla şahitler huzurunda ayrılır, hatun ise mahke­me kararıyla ayrılır. Eğer hatun nikah esnasında boşanma yetkisini şart koşmuşsa, kendi rızasına muhalif her durumda bu yetkisini kullanabilir.

Mezhep kitaplarının ehemmiyetli beyanlarına göre [boşanma İçin] beş özür vardır:

  1. İki tarafın birinde bulunan bir özür: Delilik, abraş, cüzzam ve bugün yeryüzünün tamanmı İstila eden zührevi hastalıklar gi­bi bir hastalık her iki taraf İçin de ayrılma nedenidir.
  2. İki taraftan birinin tabii veya iktisadi ihtiyaçları temin edeme­mesi diğer taraf için bir ayrılma gerekçesidir.
  3. Kandırılmak: Yani, nikah esnasında şart koşulan yahut örfi ola­rak bilinen mühim bir duruma ters düşmek suretiyle diğer ta­rafın kandırılmış olması. Mesela, nikah esnasında Müslüman ol­duğu söylenen kadının Ehl-i Kitap olduğu tespit edilir, yahut bütün organlarının sağlam olduğu söylendiği hâlde bunun ter­si bir durum ortaya çıkarsa, her iki taraf için de ayrılma yetki­si sabit olur.
  4. İrtidad: Erkek, nikahtan sonra İslamiyet’i terk ederse nikah ta­mamen sona ermiş olur; ancak, hatun İslam’dan aynhrsa erkek muhayyer olur. Yani isterse boşar, istemezse boşamaz.
  5. Nafakayı temin edemeyecek derecede fakir olmak.

Ancak, imamlar imamı Ebû Hanîfe (r.a.) Hazretlerinin mezhebi­ne göre, fakirlik ne muhayyerlik ne de boşanma için meşru bir ge­rekçe olabilir. Bu, hem hukukun ismetine hem de insanın saygınlığı­na daha uygun ve daha makul bir görüştür. Sahabe ve tabiîn de bu görüştedir.

Varlıklı olan kimse nafakayı varlığına göre versin. Rızkı kendisine ye­tecek kadar olan da, Allah’ın kendisine verdiğinden versin. Allah hiç kimseye verdiğinden fazlasını yüklemez. Allah güçlükten sonra ko­laylık verir.[196]

ayet-i kerimesi, hatunların nafakaları hakkındadır. Buna göre bir İn­sanın elinde olmayan bir şey ile mükellef olmadığı açıktır.

Diğer üç mezhep imamına göre, kişinin nafakayı temin edemeye­cek kadar fakir olması, hanımlara ayrılma konusunda muhayyerlik hakkını doğurur.

Boşamak iki defadır. (Sonrası) ya güzellikle tutmak, ya da iyilikle sa­lıvermektir…[197]

Bekleme süresinin sonuna yaklaştıklarında, onları ya güzellikle tutun, yahut güzellikle onlardan ayrılın…[198]

ayet-i kerimelerinin ibarelerine göre, erkek nafakay: temin etmekten âciz olunca, elbette hatun muhayyerlik hakkına sahip olur. Zira er­kek nafakadan âciz olunca, eşini güzellikle tutmak gücünü kaybeder, dolayısıyla iyilikle salıvermesi vacip olur. Salıvermeyi reddederse ha­kim duruma el koyar ve nikahı fesheder. Faraza bir yerde hakim bu­lunmazsa, İslam cemaati hakimin vazifesini görür ve Kur’an-ı Ke­rim’in hükümlerini tatbik ederler. Bu özürlerden birisi tahakkuk ederse hatunun isteği üzerine ya mahkeme, yahut İslam cemaati Kur’an-ı Kerim’in hükümlerini uygularlar.

Her ikisi de gayet doğru olan bu İki görüşten her biri, durumun gerektirdiğine göre tatbik edilebilir. Bir kişi için özür olrriayan bir şey başkası için özür olabilir, yahut bir durumda özür sayılmayan bîr hu­sus başka bir durum için özür addedilebilir.

Mesela, eğer nikah esnasında erkek aldatmamışsa fakirlik sonra­dan ortaya çıkmış yahut aciz [güçsüzlük], umumi bir buhranın neticesi olarak tezahür etmişse, kadına ayrılma hakkının verilmemesi ada­let gereğidir. Erkek fakir kalır, hatun zengin olursa zaruret bulunma­dığı için yine ayrılma hakkının verilmemesi adalete daha uygun olur.[199]

Nikah-Talak Meselelerinin Özeti

Önceki sayfalarda yer verdiğimiz Kur’an-ı Kerim’in ifadelerine göre, [nikahın] gaye ve faydalarının ortadan kalkması, eşlerin her ikisi için de [boşanma] mazereti sayılabilir.

Her hâlde boşanma meselelerini sadece kanunların İafzi yorumu, yahut fıkıh kitaplarının faraziyeleriyie değil de, ailenin durumuna ve hayatın şartlarına göre çözüme bağlamak daha makul bir tedbir ol­sa gerektir. Kur’an-ı Kerim’in ayet-i kerimelerinin büyük öğretilerine daha uygun olan da budur.

Nikah, içtimai hayatın maslahatları cihetiyle, en büyük bir nimet­tir. Boşanma da zaruret hâllerinde halâs [azap veren evlilikten kur­tuluş] ve salâh [daha iyi bir evlilikle durumu düzeltme] maksatlarına göre, nikah gibi içtimai bir nimettir.

Ailenin maslahatlarından mahrum olan, aile nizamına zarar vere­bilecek bir nikaha gerek yoktur. Böyle bir nikah, ya zararlardan ko­runur, ya da tamamen ortadan kaldırılır.

Zarurete dayanmayan, sünnet-i nebeviyenin İlkelerine muhalif olan, Kur’an-ı Kerim’in sınırlarının dışında kalan boşanma muteber değildir, geçersiz addedilir.

Çok eşlilik konusunda Kur’an-ı Kerim ayet-i kerimelerinin ifade-ierini yazdım. Hüllenin bâtıl olduğu hakkındaki fikrimi açıkça söyle­dim. Bunları yazarken, gönlümde Kur’an-ı Kerim, elimde Hikmet Peygamberi Hz. Muhammed’in Sünnetleri, beynimde ümmet imam­larının ışıkları ve ictihadları vardı; yazdıklarım şahsi fikirlerim ve ic-tihadımdır. Fıkıh kitaplarımızın açıklamaları buna muhalif olabilir; benim açıklamalarım doğru olursa bu benîm İçin şeref olur, hatalı olursa bu hata sadece bana ait olur. Allah biliyor ki, kastım, niyetim sadece hayırdır. Hayrı talep etmek insandan, isabet ise Allah celle celâiuhu Hazretleri ndendir.[200]

5- MİRAS HİSSELERİNDEKf FARKLILIK ve HATUNUN ŞAHİTLİĞİ

Daha önceki sayfalarda kadın hakları konusundaki düşüncelerimi yazmış ve kadınların hukuk yönünden erkeklerle eşit oldukları­nı söylemiştim. Miras hisselerinin farklı olduğu elbette doğrudur. An­cak bu farklılık hukuk bakımından bir farklılık değil, paylaşım fark­lılığıdır. Kur’an-ı Kerim’in “Allah size, çocuklarınız hakkında, erkeğe kadının payının iki misli [miras vermenizi] emreder…”[201] ayet-i kerime­si bu hususta gayet açık bir nasstır.

Hukuk insanların ehliyetlerine göre olur; ama paylaşım, ihtiyaçla­rına göre olur. Farklı vazifelere göre ihtiyaçlar da farklılık arzederse mirastan alınacak payların da farklı olması zorunlu olur. Farklı ihti­yaçlara rağmen eşit pay alınırsa, bu, adalet olmaz; belki büyük bir zulüm olur.

Miras hisselerindeki farklılık [veya eşitsizlik] hukuk farklılığı de­ğil, belki ihtiyaçların farklılığıdır. İhtiyaçların farklılığını [ve bu ihti­yaçlara göre paylaşım farklılığını] hukuk veya ehliyet farklılığına at­fetmek elbette büyük bir hata olur.

Miras hisselerindeki farklılık, gerçekliğe uygun bir zorunluluktur. Erkeklerin de hiçbiri paylaşım bakımından bir diğerine eşit değildir. Ancak herkes hukuk bakımından eşittir.

Allah’ın sizi, birbirinizden üstün kıldığı şeyleri (başkasında olup da siz de olmayanı) hasretle arzu etmeyin.[202]

Buna göre, mülkiyet hakları bakımından herkes eşit ise de mülkiyet paylaşımı her yerde farklılık arzeder. Bu hem erkekler hem de ka­dınlar için böyledir. [Nitekim yukarıdaki ayet şöyie bitmiştir:]

Erkeklerin de kazandıklarından paylan vardır, kadınların da kazan­dıklarından paylan vardır. Allah’tan O’nun lütfunu isteyin, şüphesiz Allah her şeyi bilmektedir[203]

Mesela, erkek çocuğun mirastan bin dirhem, kız kardeşinin de beşyüz dirhem aldığını varsayalım; erkek çocuk evlenirken beş yüz dirhemi mihir olarak verir, kız kardeşi ise [evlenirken] beş yüz dir­hem alırsa, kızın payı bin olur, erkeğinki beş yüz dirhem kalır.

Erkek çocuk âkil baliğ olduktan sonra aile sahibi olur. Kız ise başka bir ailenin mülklerine sahip olur. Kızların bütün ihtiyaçları eş­leri tarafından temin edildiği için erkek ve kız çocuklarına eşit miras vermek sosyal adalet açısından da uygun olmaz.

Miras hisselerindeki farklılık kesindir. Sosyal adalet bakımından da zorunludur. Hukuk bakımından eşit oldukları için miras hissele­rinin de eşit olması lazım geldiğini iddia etmek büyük bir cehalettir.

Aslında sosyal hayatın nizamı ve esasları değişirse, erkeklerin ve kadınların bütün vazifeleri ve bu vazifelerine uygun ihtiyaçları deği­şikliğe uğrarsa, bu takdirde kadınlara mirastan erkekler kadar yahut erkeklerden daha fazla pay verilebilir. Ancak:

Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve erkekler mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yö­neticisi ve korucusudur…[204]

ayetinde İfade edilen aile sistemi esas alınacaksa, yani ailelerin bü­tün geçimleri ve sıkıntıları erkeklerin omuzlarına yüklenecekse, er­keklerin mirastan alacağı payları, ya ikide bir ya da dörtte bir, ka­dınların da payları ya dörtte bir ya da sekizde bir olacaktır.

Terekeden alacakları hisseler böyledir* Ancak ailenin sahip oldu­ğu müşterek mülkiyetten eşit paylar alabilirler. Hatta belki ailenin bütün mülkü hatunların mülkü olabilir. Hatunların özel mülkiyetleri, mesela ataları tarafından kendilerine hediye edilen çeyiz, kendi ka­zandıkları veye eşleri tarafından verilen hediyeler sadece kendileri­ne ait olur. Eşlerin birlikte çalışarak kazandıkları malların yarısı, müstakil olmak üzere hatunun mülkiyeti olur ve bu, erkeklerin tere­kelerine dahil olmaz.

Bu husus oldukça Önemli ve medeni meseleler arasında en bü­yük meseledir. İslam’ın en büyük müctehîdleri ve ümmetin büyük imamları miras hukukunu, miras usûllerini ve mirası taksim yollarım son derece güzel açıklamışlarsa da, feraiz kitaplarımızın kapsamlı açıklamaları medeni ve [kendinden önceki] semavi kanunların her bi­rinden her yönüyle akla ve maslahata daha uygun İse de, benim bir­kaç mühim meselede müctehid imamların görüşlerine muhalefetim vardır. Mesela:

  1. Bana göre, ‘vasiyet ayet-İ kerimeleri’ olarak bilinen 2. Bakara, 180, 181 ve 182 ayetleri[205]mensûh değildir. Bilakis, [bu üç ayet] 4. Nisa’ suresinde ‘miras ayetleri’ olarak bilinen 7-14, 33, 176. ayet-i kerimeleri[206] ve 8. Enfâl suresinin son ayeti[207] ile birlikte mi­ras konusunda muhkem ayetlerdir.
  2. Bir erkek çocuğun diğer bir erkek çocuğun fürûunu mirastan mahrum bırakıp bırakamayacağı Çhacb) meselesinde mezhep imamlarının beyanlarına biraz muhalefetim vardır.
  3. “… Eğer bir erkek veya kadının ana babası veya çocukları bu­lunmadığı hâlde [kelâle şeklinde] malı mirasçılara kalırsa ve bir erkek, yahut bir kız kardeşi varsa, her bîrine altıda bir dü­şer…”[208]ayet-i kerimesinde ümmetin imamlarının tefsirlerine mu­halif mülahazalarım vardır.
  4. Tabii [öz] çocukların neseplerine verilecek miras hakkında da bazı ziyadelerim vardır.

[Bütün bunları] büyük üstadların irşat ve eleştirilerini anlamak ar­zusuyla Türk Medeni Kanunları Hakkında Edebî-İimî Mülahazalarım adlı çalışmamda[209] takdim ederim inşaallah.[210]

 

Hatunların Şahitlikleri Hakkında

Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, kadın ve erkeğin hem fizik özel­likleri hem de psikolojik hâlleri bakımından farklı oldukları gözle gö­rülebilir bir hakikattir. İnkar etmemiz bu farklılığı ortadan kaldırmaz. Ancak bu farklılıkları hukukun ayrılığına bahane etmek, doğru değil­dir. Hatunların kendilerinden istenen mühim vazifelerine uygun ola­rak yaratılış ve tabiatlarının farklı olması, hukuk bakımından erkek­ten aşağı olmasını değü, bilakis eşit olmasını zorunlu kılar.

… Çok merhametli olan Allah’ın yaratışında hiçbir uygunsu2İuk göre­mezsin…[211]

Kainatın ve sosyal hayatın nizamına ve kendi vazifelerine uygun­luk gayesiyle var olan farklılıklar aynhk bahanesi olamaz. “O ki, bir­birine uygun (ahenk içinde) yedi göğü yaratmıştır.”[212] ayet-i kerime-sindeki uygunluk, bütün kainatın nizamına ve gayesine uygunluk de­mektir.

Hatunlar bazı hususlarda erkeklere nispetle biraz zayıf gözükse­ler, yahut gerçekten biraz zayıf olsalar da, ekseriyeti en mühim di­ğer hususlarda erkeklerin çoğundan daha üstün olabilirler.

Mesela gayet şiddetli elemlere tahammül, en ağır belalara karşı sabır, bütün hastalıklara karşı mukavemet gücü hatunlarda daha faz­ladır. Duygu ve muhayyileleri daha güçlü olduğu İçin kadınlarda korkma ve ürkme gibi hâller daha fazla bulunsa da, bu hâller mey­dana geldikten sonra belalara karşı sabırları, elemlere katlanma güç­leri, hastalıklara karşı mukavemetleri erkeklerinkinden kat kat ziya­de olur. Hamilelik gibi, çocuk doğurmak gibi, analık veya çocukları beslemek gibi, ömür boyu süren ve son derece ağır bütün büyük zorlukları bir lezzet ve saadet saymak, üstüne üstlük bütün erkekle­rin zahmetlerini de yüklenmek sadece bir hatunun kudretindedir. Bunlar hiçbir erkeğin, hiçbir pehlivanın, hiçbir kahramının güç yeti-remeyeceği şeylerdir.

Ayrıca kadınlarda şefkat ve merhamet gibi duygular, sevgi ve muhabbet gibi faziletler erkeklere nispetle fazladır. îsâr, yani başka­larının menfaatini kendi menfaatine tercih etme fazileti kadınlarda daha ziyade olur. Buna göre, hatun bütün varlığını eşinin, çocukları­nın ve ailesinin maslahatlarına vakfeder; kendisini vazifeleri uğurana feda eder. Bu sebeple Kur’an-ı Kerim’de, “Biz insana ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir…”[213] gibi ayet-i kerimelerde anne ve babalar birlikte zikredilmişse de, vazifeleri anlatılırken sadece an­nelere yer verilmiş ve hiçbir yerde babalar anılmamıştır. Hatta Mer­yem, İsa ve Musa gibi çocukların terbiyelerinde ve olgunluklarında sadece anaların himmetleri, rahmetleri ve zahmetleri detaylarıyla an­latılırken, babalara “emzirmenin tamamlanmasını isteyen baba için anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler…”[214] gibi ayet-i kerimelerde, sadece nafaka vermek sadedinde yer verilmiştir.

  1. Meryem gibi bir kızın terbiyesi hakkında sadece annesinin zik­redilmiş olması, Meryem’in Hz. Zekeriya’nın kefaletine muhtaç olmayışı şu ayet-i kerimeyle açıklanmıştır:

Rabbi Meryem’e hüsn-i kabul gösterdi; onu güzel bir bitki olarak yetiştirdi. Zekeriya’yı da onun bakımı ile görevlendirdi. Zekıraya onun yanına, mabede her girişinde orada bir nzık bulur ve “Ey Meryem bu sana nereden geliyor.” der: o da “Bu Allah tarafından-dır; çünkü Allah dilediğine sayısız nzık verir.” derdi.[215]

  1. Musa gibi büyük bir peygamberin gayet hayret uyandıran kıs­sasında sadece annesi, kız kardeşi ve Firavun’un hanımının isimlerinin geçip, hiçbir babanın zikredilmemiş olması çocuk­ların terbiyelerinde ve olgunlaştırılmalarmda babaların analar kadar önemli olmadıklarını gösterir. Nitekim yetim bir çocuk babanın elinde zayi olabilir, eksik kalabilir; fakat ana elinde geçim sıkıntısı görse de zayi olmaz, olgunluğa erişir. Ana ku­cağında büyük bereket vardır.

Hatunların kalplerindeki duygulan gibi, zihinlerinde var olan ev­ham ve muhayyileleri de erkeklerden fazladır. Bu sebeple, duygula­rı akıllarına, evham ve muhayyileleri iradelerine galebe çalıp hakim olabilir. Hatun, sevgi veya nefret gibi duyguların tesirinde iken bir vakıayı anlatmaya kalkışırsa, vakıayı anlatmaktan ziyade, kendi ve­him ve muhayyilesinin tasavvurlarını tasvir eder; hatunların duygu­lardan arınmış sözleri olmaz. Sözlerinde az çok duygularının, biraz da muhayyilerinin ve vehimlerinin tesiri bulunur.

Hatunların böyle olması, bir zayıflık değil, duyu ve duygularının erkeklere nispetle daha güçlü olduğunu ifade eder.[216]

Şahitlik

Başkalarının zararlarına ve faydalarına, haklarının sübutuna veya ze­valine sebep olabilmek cihetiyle hatunların şahitliği erkeklerin şahit­liğine denk değilse, bunun bir tek sebebi vardır; o da sadece halkın hukukunu mümkün olduğu kadar muhafaza etmek ve İnsan hakları­na riayet etmek gayelerine matuftur. Bu sadece mahkemelerin ve adaletin bir ihtimamıdır, hatunların zayıflıkları cihetiyle yahut akılla­rının ve ilimlerinin eksikliği sebebiyle değildir, olamaz da. Eğer ka­dınların şahitliğine erkeklerin şahitliği kadar itibar edilmemesinin, on­ların akılları veya ilimlerinin eksikliğiyle bir ilgisi olsaydı, hadis riva­yetlerinin kabul edilmemesi daha fazla zorunlu olurdu. Zira, şahitlik bir iki adamın cüz’î hâllerine taalluk ediyorsa, rivayet bütün ümme­tin en mühim hâllerine ve Şeriat’ın asıllarına taalluk eder. Oysa ha­tunların rivayetleri erkeklerin rivayetleri gibi, makbul hatta daha mu­teber sayılmıştır. Müminlerin annesi Sıddîka Aİşe Hazretlerinin bütün rivayetleri sahabenin rivayetlerinden daha ziyade muteberdir. Saha­beye nispet edilen rivayetler içinde uydurma rivayetler ve yalan ha­disler olduğu hâlde, sahabî hanımların senedleriyle Hz. Peygamber’e ulaşan hadisler arasında uydurma hadislerin olmayışı, oldukça hay­ret vericidir. Bu sebeple hatunların büyük ismetleri hadis kitaplarına güzel ve bereketli bir ziynet olmuştur.

Bazı sahih hadîs mecmualarının şerhleri ve tefsir kitaplarımızın beyanlarına göre, erkekler altı yönden hatunlardan üstün kılınmıştır.

  1. Erkek asıldır, hatun fer’dir; çünkü kadın erkekten yaratılmıştır.
  2. Erkek tamdır, Ikadm eksiktir]; zira kadın erkeğin eğri kaburga­sından yaratılmıştır.
  3. Kadının dini eksiktir; çünkü âdet hâllerinde namazı ve orucuyoktur.
  4. Kadının âkh eksiktir; çünkü şahitliği erkeğin yarı şahitliği sayıl­mıştır.
  5. Kadının mirastaki payı eksiktir: “Erkek için kadının iki payıvardır.”
  6. Kadının kuvveti eksiktir. Bu sebeple cihad şereflerinden mah­rum kalmıştır.

Elininizdeki kitabın sayfalan bu altı hususun da yanlış olduğunu bütün hakikatiyle ortaya koymuş, bu maddelere mesned olarak gösterilen ayet ve hadislerin de ne anlama geldiklerini güzel bir şekilde izah etmiştir.

Hatun hayatın mebdei ve menbaıdır. Bütün İnsanlığın hayatı ha­tunların rahimlerinde ve ellerinde başlar. İnsanların hayatları ve ye-tişip büyümeleri hatunların kucaklarında olduktan sonra, ellerine kı­lıç almamaları bir mahrumiyet olmaz, belki büyük bir kudsiyet ve sonsuz bir hürmet olur. Merhametli analar şerefli kılıçlarını, güçlü, imanlı oğullarına hibe etmişlerse, bunu bir cihadlarını on cihada dö­nüştürmek inancıyla yapmışlardır.

“Her kim bize bir iyilikle gelirse ona on misli karşılık vardır.”[217] buyurulmaktadır. Deryalar kadar sütlerini ve kanlarını bütün insanlı­ğın hayatı yolunda sarf eden anaların cihad faziletlerinden mahrum olduğunu hayal etmek cihadın en büyük derecelerini anlamamaktır. Küçük cihad erkeklerin ellerinde İse, büyük cihad hatunların himmet-lerindedir. Şâri’-i Hakîm aleyhissalâtu vesselam Hazretleri son yılla­rında: “Küçük cihaddan büyük cihada döndük.” buyurmuşsa, büyük cihadın birinci saflarında en büyük komutanlar hatunlardır.

Ümmet imamlarının icmâ ile vardıkları İctihadlan, hatunların fıtri tabiatlarına uygun olarak yorumlayıp bu bölümü yazdım. Bölümün başında “Hatunların şahitlikleri erkeklerin şahitliklerinden aşağı ise” dedim ve şart cümlesi kullandım. Ümmet İmamlarının ictihadlan her ne kadar isabetli ise de, benim bu konuda birkaç mülahazam vardır:

  1. Şahitlikten her yönden daha mühim olan rivayet hususunda ha­tunların her bakımdan ehil olduğu icmâ ile sabit olup, bu ko­nudaki sözlerine tam olarak İtibar edildikten sonra, şahitlik hu­susunda ehil olmamaları yahut ehliyetlerinin eksik sayılması her hâlde biraz garip ve uzak bir yorum olsa gerektir.
  2. Bana göre, hatun şahitlik hususunda erkekler kadar ehildir. An­cak hatunlar tekliften, yani mahkemelere çağrılmak, hâkimle­rin huzurunda konuşturulmak gibi külfetlerden uzaktır. Ehliye­ti tamdır; ancak külfet mecburiyeti yoktur.
  3. Camilerde, medreselerde ve ilim meclislerinde ifade ve istifade hâllerinde bulunmak cihetiyle, rivayet, şerefli bir vazifedir. An­cak şahitler mahkemelerde, hakimlerin huzurunda birbirlerine hasım olan iki tarafın büyük davalarına, kavga ve münakaşa­larına katılmak durumunda oldukları için Kur’an-ı Kerim ha­tunların şahitlik vazifelerinden azat etmiş olabilir. Bu, hatunla­rın mahrumiyetini değil, hürmetlerini gösterir; eksikliğini değil, fazlalığını gösterir.
  4. Haddlerde, cezalar uygulanırken hatunlara, şahitlik kasvetle­rinden uzak tutulmak suretiyle saygı gösterilmesi, hatunların şereflerine güzel bir ilavedir. Bu, akıllarının noksanlığını değil, kalplerinin büyük merhametini gösterir. “Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüz sopa vurun: Allah’a ve ahi-ret gününe inanıyorsanız, Allah’ın verdiği cezayı tatbik husu­sunda sizi sakın acıma duygusu kaplamasın…”[218]hitabı, kalple­rinde merhamet bulunup bulunmamak takdirlerine göre, sade­ce erkeklere tevcih edilmiştir. Kur’an-ı Kerim hatunların kalp­lerinin hiçbir surette merhametten hâli kalmayacağı ilkesinden hareketle, onları bu tür hitaplardan uzak tutmuştur. Kur’an-ı Kerİm’in böyle büyük edeplerinde hatunların eksikliklerini gör­mek münasip olur mu?
  5. “Ey iman edenler! Belirlenmiş bir süre için birbirinize borçlan­dığınız vakit onu yazın. Bir katip onu aranızda adaletle yaz­sın… Bu şekilde yapılan muamelede erkeklerinizden İki şahit gösterin. Eğer iki erkek olmazsa, rıza göstereceğiniz şahitler­den olmak şartıyla, bir erkek iki kadın gisterin ki, onlardan bi­ri yanihrsa diğeri onu düzeltsin ve doğru söylesin…”[219]ayet-i ke­rimesi şehadet değil, istişhad ile ilgilidir. [Yani, kadının şahitlik yapıp yapamayacağı ile ilgili değil, şahit olarak mahkemeye çağrılıp çağrılmayacağı ile ilgilidir.]
READ  el ahkamus sultaniye pdf indirin

Ayrıca, ayet eda dakikası ile değü, tahammül saati ile ilgilidir. [Ya­ni, bir hâdiseye şahit olan kadının şahitliğinin geçerli olup olmadığı ile değil, herhangi bir muamele hakkında kadınlara şahitlik gibi bir görevin yüklenip yüklenemeyeceği ile İlgilidir.l Aksi takdirde ayette­ki “çağrıldıkları vakit şahitler gelmemezlik etmesinler.” ifadesine ge­rek kalmazdı. Böyle bir cümle bizatihi şahit olunan bir konu ile de­ğil, şahitlik yapmak üzere çağırılmakla İlgilidir. Hâdiselerin vukuun­da hazır bulunanlar ister kadın olsun ister erkek, şahit olmak bakı­mından farkları yoktur. Mezhep imamları da bu açıdan bir ayırım yapmış değillerdir.

Sonra, (böyle olmasa dahi] İki kadının şahitliği bir erkeğin şahit­liğine bedel değildir. Bedel olsaydı, aslın varlığı hâlinde iki kadının şahitliği caiz olmazdı; bedel olsaydı, “eğer iki erkek olmazsa” gibi varlığı ve yokluğu birlikte ifade eden bir tabir yerine “eğer iki erkek bulunmazsa” gibi sadece yokluğu ifade eden bir tabir seçilmiş olur­du. İki kadının şahitliği bir erkeğin şahitliğine bedel olmazsa, bu konudan hareketle, İki kadının eksikliğini tasavvur etmek mümkün ol­maz. Ayrıca, ayette geçen “onlardan biri yanılırsa, diğeri onu düzelt­sin” gibi ilginç bir cümle, illet bildiren şart cümlesi olsa da, şahitlik anında bir hatunun diğerine tercih edileceğine delalet eder.

[Burada üzerinde durulması gereken diğer bir konu, ayetteki in tedıile… ifadesindeki] delaletin ne anlama geldiğidir. Eğer buradaki delalet “Rabbim ne yanılır ne de unutur.”[220] ayeündekî ‘yanılma’ anla­mında ise, böyle bir yanılmadan hiçbir erkek berî değildir. Ancak bu anlamda da olsa, kadınlar hakkında “biri yanılırsa, diğeri onu düzel­tir.” ifadesiden onların ismetleri beyan edilmiş olur. Ayette ihdâhu-mâ’1-uhrâ kelimelerinin gramer bakımından durumları açık değildir. Failin önce gelmesi asıldır. Buna göre, İhdâhumâ faili olmasaydı, fe-tuzekkirehâ’I-uhrâ denmesi daha uygun olurdu. İhdâhumâ kelimesi her iki fiilin de faili olursa, yahut zamir mümkün İken kelime izhar edilmişse “Hatun unutabilirse de, çok geçmeden hatırlar.” demek gi­bi, onlar hakkında büyük bîr ilahi şehadet olur. Böyle bir şahitlik, erkeklere nispetle hatunların hafızaları güçlü olmasa da, mümkün­dür. Kaldı ki, kadınlar küçük büyük hâdiselere daha fazla önem ve­rirler. Hâdisede hazır bulunan hatunlardan biri olmasa, diğeri mutla­ka hatırlar ve onu anlatır. Bu şekilde hâdise hatunların hafızalarında daha fazla yer eder. “Biri yanılırsa diğeri onu düzeltir.” ayet-İ keri­mesi de bu anlamda olsa gerektir. Yoksa hakim huzurunda şahitlik yaparken biri diğerini düzeltemez. Zira telkin şeklindeki şahitliğin hiçbir kıymeti kalmaz.[221]

“Ey Peygamber Kadınları! Siz Kadınlardan Herhangi Biri Gibi Değilsiniz…”[222] Ayetinin Anlamı

Kur’an-ı Kerim’in ayet-i kerimelerinin ışığında hatunların hukukunu ve hürmetini beyan ettim. Çok eşlilik, boşanma, miras ve şahitlik me­selelerinde kadın ile erkek arasında farklılıklar varsa, bu farklılıkla­rın gerçek mahiyetini ve esaslarını özetledim. Her şaibeden arınmış olan ihiaslı kalemimle halis düşüncelerimi yazdım. Yazarken hep ih­tiyatlı davrandım. Kur’an-ı Kerim’in ayet-i kerimelerinin, Şâri’-i Ha-kîm Hz. Peygamber’in Sünnetleri’nin ve mezhep İmamlarının ifadele­rine karşı lakayt davranarak gaflet etmek gibi büyük bir kusurlum olmuşsa] bu, kasten olmamıştır. Her zaman gafletten sakmmışımdır. Bütün varlığımı her yönden ihata eden küçük büyük belalara ve sı­kıntılara karşı imanımın kuvvetiyle gafil davranmadığım doğrudur.

Ancak beynim ve kalbim meşgul olsalar da, sabr-ı cemil süpürgesiy-le süpürerek onların, Musa’nın annesinin kalbi gibi boş kalmasına özen gösterdim. Kitabımın yüzünde veya sözünde küçük büyük ek­siklikler lekeler, yahut heyecan eserleri varsa, bunun bir tek sebebi vardır; o da şudur:

Allah hakkında, hakikatten başkasını söylememek, benim üzerime borçtur…[223]

İslam çocuklarının saadetli analarına hürmetim sebebiyle olacak ki, şu dakikada kalbime İlham gibi bir feyiz doğuverdi. Hatalı da ol­sa zararsız bir hatadır. Latif bir söz olarak kalabilirse, Kur’an-ı Ke-rim’in bugünkü İslam hatunlarına bir ihtiramı olmak üzere, kitabımın sonunda hitam-ı misk olur:

Müminlerin anneleri, Kur’an-ı Kerim’de dokuz yerde Hz. Peygam-ber’e izafe edilmek şerefine nail olmuştur. Bunlardan yedi yerde ez-vâc [eşleri] olarak,[224] iki yerde de nisa’ [kadını] kelimesiyle zikredil­mişlerdir.^[225]Mukaddes mushafın mükerrem sayfalarına, Kur’an-ı Ke-rim’in güzel, veciz kelimelerine ve İslam hatunlarının İffetli, muhte­şem yüzlerine hürmet nazarıyla bakarken, zevç [eş] ve nisa3 [kadın] kelimeleri arasındaki farkları, ayet-i kerimelerin siyakında aradım. Kendi kendime neden yedi yerde ezvâc [eşler] kelimesi zamir olarak Hz. Peygamber’e İzafe edilirken, iki yerde nisa’ [kadınlar] kelimesi Hz. Peygamber’in bizzat kendisine izafe edilmiştir, dedim. Zamir ola­rak Hz. Peygamber’e izafe edilenler müminlerin anneleri, bizzat ken­disine izafe edilenler de müminlerin kendileridir, diye latif bir ceva­bın verilmesi beni tatmin etti.

Bana göre, 33. Ahzâb suresinde yer alan ve “Ey Peygamber ka­dınları siz kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz…”[226] diye başlayan altı ayet-i kerime İslam hatunlarının her birine gayet güzel bir hitap­tır. Kerim Peygamber’in hikmetli öğretilerini kabul eden bütün İslam kadınları bu ayetlerin saygı ifadelerine doğrudan dahildirler. “Ey Pey­gamber kadınları! Siz kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz.” de­mek, “Ey İslam kadınları siz kadınlardan herhangi biri gibi değilsi­niz,” demektir. Hiçbir ümmetin ahlakı, modaları ve âdetleri size nu­mune olamaz; büyük ihtişamlı, iffetli güzel ahlakınızla medeniyet dünyasının bütün kızlarına, kadınlarına ve hanımefendilerine siz ken­diniz örnek olunuz, demektir.

“Böylece sizi orta bir ümmet yaptık ki, insanlara örnek olasınız, Resul de size örnek olsun…”[227] ayet-i kerimesi sizin eşlerinize ve oğul­larınıza hitap idi; evvelkilerin ve sonrakilerin bilgilerine sahip olan Peygamberinizi kendinize rehber edinerek, tıpkı onun gibi bütün bil­gilere sahip olduktan sonra bütün ümmetlere güzel örnek olunuz, demektir.

Sizin erkekleriniz ve oğullarınız sair ümmetlere örnek olmak him­metlerinden mahrum kalıp, başkalarının ufak tefek modalarını taklit etme derecelerine inmişlerse, siz ey Türk İslam Hanımefendileri! Bü­yük vakarınızla, muhteşem ahlakınızla, himmetli güzel İçtihadınızla medeniyet dünyasının hanımlarına ideal numune olunuz. O zaman oğullarınız ve erkekleriniz de size uyarlar. Kılıçların gölgesinde [ara­nan] İzzet ve anaların ayakları altında olan cennet sizin verdiğiniz terbiyenin semeresi olur. Göklerden İnecek mesihler sizin oğullarınız, yeryüzünde adalet dağıtacak mehdiler sizin çocuklannızdır.[228]

Kur’an’m Ailenin Hâllerine Verdiği Önem

  1. Nahl suresinde şöyle buyurulmuştur:

Atlah size kendi nefislerinizden eşler yarattı ve eşlerinizden de size oğullar ve torunlar bahşetti ve sizi güzel rızıklarla besiedi…[229]

Bu ayet-i kerimede geçen müstakil üç cümle, ailenin tabii ve iç­timai nizamını özetlemiştir. Buna göre:

  1. Allah size, nefsinizden, sizin canınızdan, size hatunlar yaratü.
  2. Çocuklarınızı da hatunlardan yarattı. Sizin spermleriniz hatun­larınızın bereketli ve rahmetli rahimlerinde ruh sahibi bir var­lık oldu. Çocuklarınız varlıklarını, ruhlarını, maddi ve manevi güçlerini analarından alırlar.
  3. Anaların merhametli kucaklarında ve atalarının velayetlerinde eğitilen çocuklar, analarına ve babalarına hizmet eder, yardım­cı olurlar. Ayetteki ‘torun’ manasına gelen hafede kelimesinde hem hizmet hem de itaat anlamı .vardır.
  4. Anne-baba ve çocuklar bir birlik oluşturdukları için, iktisadi hayatlan da güzel olur: “Ve sizi güzel azıklarla besledi.” cüm­lesi de bunu ifade eder.

Bu ayet-i kerimenin ifadelerinden hareketle, müctehid imamlar her hükümde çocukları analarına tâbi kılmışlardır. Çocuk sahibi olan cariyenin (urumu veled) hürriyetine kavuşması da buna göredir. Zira ana, cariye olarak kalsaydı, çocuğun köle kalması zorunlu olurdu. Bu istinbat, hüküm çıkarmanın gayet güzel bir örneğidir.

Zekeriya peygamber şöyle dua etmiştir:

Rabbim bana öyle bir veli (çocuk) ver ki, bana ve Yakub oğullarına mirasçı olsun.[230]

Böylece hem babasının hem de dedesi Yakub’un millî ve fıtri bü­tün faziİetlerîne mirasçı olabilecek bir çocuk istedi. Allah Hz. Zeke-rîya’nın duasını kabul ettiğini, şu şekilde ifade etti:

Biz onun duasını kabul ettik ve ona Yahya’yı armağan ettik; eşini de bunun için elverişli kıldık.[231]

Bu ayet-i kerimenin son cümiesi gayet mühim bir cümledir. Buna göre, neslin bütün kemâl ve faziletleri, çocuklara sadece anaları va­sıtasıyla İntikal eder. Bundan hemen sonra da şu ayete yer verilmiş­tir: “Biz Meryem’i ve oğlunu âlemlere bir ibret kıldık.”[232] Bu ayetten de anlaşıldığına göre bir çocuk için ana terbiyesi kafi ve zorunludur. Ai­lede babalardan ziyade anaların ehemmiyeti daha büyük demektir.

Kur’an-ı Kerim’de, 18. Kehf suresinde[233] kendisine Tevrat verilen Hz. Musa ile hekim [bilge] muallimin gayet hoş, faydalı ve manidar kıssaları yer almıştır. Hz. Musa’nın acelesi olmasaymtş, büyük hik­metli kıssa devam edecekmiş. Büyük talebesinin iki itirazına sabre­den hikmetli muallim, üçüncü itirazına sabredemeyip, “bu benimle senin ayrılışıdır.” demiştir.

Hz. Musa’nın birinci itirazı “halkı boğmak için mi gemiyi deldin?”[234] şeklinde olmuştur. Hocasının derya ortasında gemiyi kırıp yolcuları batırma İhtimaline itiraz etmiş ve muallim de buna sabretmiştir.

Hz. Musa’nın ikinci itirazı “… Tertemiz bir canı, bir can karşılığı olmaksızın nasıl katledersin?”[235] olmuştur. Günahsız bir çocuğun öldü­rülmesi cinayetine İtiraz etmiş, hocası buna da sabretmiştir.

Üçüncü itiraz olarak “… derken orada yıkılmak üzere olan duvar­la karşılaştılar, hemen onu doğrulttu. Musa, dileseydin buna karşı bir ücret alırdın, dedi.”[236] Uzun bir yolculuktan sonra aç kalan üç arkada­şın uğradıkları köyde kendilerine yemek verecek kimse bulamayın­ca yıkılacak duvarı düzeltmek karşılığında para alıp, yemek satın almaları, gayet makul ve meşru bir iş olurdu. Büyük şakirdin itirazı ga­yet doğru olsa da, hikmetli muallim tahammül edememiş ve “bu be­nimle senin ayrılış vaktidir.” demiştir.[237]

Acaba daha doğru olan Önceki İki itiraza tahammül eden hikmet­li muallim hem doğru hem daha hafif olan bu üçüncü itiraza neden tahammül edemedi. Hikmetli muallimin Musa’ya olan cevaplarında neden tahammül etmediği şu şekilde açıklanmıştır:

Duvara gelince, şehirde iki yetim çocuğundu. Altında da onlara ait bir hazine vardı, babaları İse iyi bir kimse idi. Rabbim İstedi kî, o iki ço­cuk güçlü çağlarına erişsinler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazi­nelerini çıkarsınlar. Ben bunu kendiliğimden yapmadım…[238]

Yani, duvar yıkılsa hazinenin üzerinde alamet kalmayacağı için, ye­timler hazinelerini bulamayacaklar ve saklanan emanet yok olacak­tı. Hikmetli muallim, Musa’ya: “Yetimlerin hukukunu korumak, ema­netlerini saklamak yahut teslim etmek mukabilinde ücret talep etmek yahut almak, ilahi şeriata göre caiz olmaz.” demek istedi.

Kendisine Tevrat verilen büyük şeriat sahibi Musa gibi İki pey­gambere dört beş büyük ders veren hikmetli muallim, büyük küçük hâdiselerde İnsanların maddi ve manevi yardımlarına acil olarak ye­tişmek için, şakirtlerini bırakıp yoluna devam etti. Bu kıssa Eski Ahİt’m hiçbirinde yoktur. Kıssanın Yahudilerin Mısır’dan çıkışından önce vuku bulduğu kuvvetle muhtemeldir. Hikmetli muallimin ders­leri Hz. Musa’nın sonraki hareketlerine, uzun meşakkatli yolculuğu­na bir mukaddime gibi olmuştur. Kendisine Tevrat verilen büyük peygamber Musa, hikmetli muallimin o büyük derslerine kanaat et­miş olabilir. Ancak hadis imamlarının isnadla rivayet ettiklerine göre, Hikmet Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.):

Allah, Musa’ya rahmet etsin eğer sabretseydi Allah bize kendisi ile il­gili daha hayret verici hususlar anlatacaktı.[239] sözleriyle ashabına temennilerini ifade etmiştir.

Sufilerin hikayeleri arasında yer alan meşhur Hızır kıssasının as­lı budur; hakikate uygun mühim bir inançtır. İnsan himmetle ararsa, bu tür kimseler her zaman her yerde bulunur. Allah’ın, “Derken kul­larımızdan bir kul buldular ki, ona katımızdan bir rahmet vermiş ve bir ilim öğretmiştik.”[240] ayetinde ifade edilen kullan her vakit mevcut­tur. [Bunların bulunması içini bir adamın binlerce sene yaşamasına gerek yoktur. Aynı ruhaniyete sahip böyle binlerce kimseler var ola­gelmişlerdir. Zor durumlarda yardım alan fertlerin, kurtulan ümmet­lerin misalleri tarihte az değildir. Cihan Muharebesi’nin sonlarında Türkiye Türklerinin, Türk Hızirlan elinde kurtuluşları bunun en bü­yük delilidir.

Musa gibi bilgisi ve kudreti büyük bir peygamber zamanında meydana gelen bu hâdiselerin hiçbirinin peygamberin ilmi ve kudre­tiyle değil de, o zamana göre, hiç bilinmeyen bir kimsenin himmetiy­le çözülmüş olması, gayet ilginç ve İbretli bir durumdur. Hatta hâdiselerde hazır bulunan o büyük peygamberin, olayların sırlarını çözemeyip sadece bir kez değil, birkaç kez itiraz etmesi de gayet ib­retli bir durumdur. Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın bir kulu ile Hz. Mu­sa’nın kıssası son derece mühim ve faydalı hususları ihtiva eden, bü­yük, hikmetli ve muciz bir kıssadır.

[Bu kıssadan şu sonuçları çıkarabiliriz]:

  1. İki büyük peygamber, İki üç meseleyi öğrenmek için uzun ve meşakkatli bir yolculuğa çıkmayı gerekli görmüşlerdir. Demek ki, ilim talep etmek için çaba göstermek herkesin birinci vazi­fesidir. Bu, bütün İslam talebelerine bir örnektir.
  2. Külli bir kaide veya genel bir kanun, bilinen bir duruma veya gerçekliğe ters düşerse terk edilir. Deryanın ortasında, yolcu doîu bir gemiyi kırmak hem akıl hem de kanun nazarında memnu olsa da, herkesçe bilinen ve istenen bir maslahat için zorunlu olarak kırılabilir. Günahsız bir insanı öldürmek her ne kadar haram ise de, daha büyük bir maslahat için başvurula­bilir. Bu hem kanunların harfleri ile kayıtlı kalan hukukçulara, hem de mantık kurallarına esir olan akıllara güzel bir derstir.
  3. Herhangi bir aileye çocuklarından birinden gelebilecek kesin bir zararı ortadan kaldırma çarelerini aramak, gücü ve kudreti yerinde olan herkese farz bir vazifedir. Hatta çocuklarım elle­rinden almak yahut öldürmek suretiyle de olsa, aileden bu tür zararları defetme çarelerini aramak, görmek gerekir. “Erkek ço­cuğa gelince, onun ana babası, mümin kimselerdi. Çocuğun on­ları azgınlık ve  nankörlüğe boğmasından korktuk.”[241] ayeti, Kur’an-ı Kerİm’in aileye verdiği ehemmiyetin açık bir ifadesidir.
  4. Ana babanın iyilikleri çocuklarına sirayet eder. Neslin mülkü babanın iyiliği sayesinde korunmuş olur. “… Babalan iyi bir kimse idi; Rabbin istedi ki, o iki çocuk güçlü çağlarına erişsinler ve Rabbİnden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar.”[242]ayeti bu mesele hakkında gayet hikmetli bir öğretidir. 5. Her hak sahibine hukukunu temin etmek ve emanetleri ehline teslim etmek hususunda her türlü tedbiri almak, gücü olan İn­sanların vazifesidir. Bu sebeple Hz. Musa’nın hikmetli mualli­mi iki yetimi muhafaza etmek için uzun seferlere çıkmayı ge­rekli gördü. Açlık gibi zorunlu bir durumda kaldıysa da, yaptı­ğı hizmetin ücretini almadı. Hatta, Hz. Musa’nın “isteseydin bu­nun karşılığında ücret alırdın.” sözüne tahammül edemeyip “bu benimle senin ayrılış vaktidir.” dedi. Bu kıssa, insanın üstüne düşen vazifeye nasıl ehemmiyet vermesi gerektiğinin son de­rece güzel bir örneğidir.

Kur’an-i Kerim’de Musa-Hızır kıssasını anlatan yirmi üç ayet-i ke­rimenin ifadelerine nispetle benim bu açıklamalarım denizden dam­la mesabesindedir. Bu kıssa sadece mezhep fakihlerine değil, belki bütün İslam hükümetlerine, hatta insanların kurdukları bütün devlet­lere gayet büyük bir ders ve irşattır.

  1. Kehf suresinde üç büyük kıssa vardır:
  2. Tevhid inancı uğruna, halktan ayrılıp uzlete çekilen ve mağa­ralara iltica eden genç yiğitlerin kıssası.[243]
  3. Bilgi ve vazife yolunda seyahat eden üç büyük peygamberin kıssası.
  4. Adaletli fetihler yoluyla bütün yeryüzünü istila eden Zülkar-neyn kıssası.[244]

Ayrıca biri fakir, diğeri zengin olan iki adamın meseli de yine bu surede yer almıştır. Surenin hem başında hem de sonunda tabiatın ve uluhiyetin büyük ve muhteşem ayetleri beyan kılınmıştır. Bu se­beple olsa gerektir ki, Kur’an’m tam kalbine yazılan bu surenin her cuma cemaat huzurunda okunması, İslam’ın güzel bir sünneti olmuş­tur. Ancak her cuma okunsa da, cemaatin gafleti her yönüyle devam etmektedir.

Servet ve oğullar, dünya hayatının süsüdür; baki olan saliha kızlar ise Rabbinin nezdinde hem sevapça daha hayırlı hem de ümit bağlama­ya daha layıktır.[245]

Buna göre, mal ve oğullar, ailenin ziyneti, kuvveti ve hürmetidir. Fa­kat insanın kendisinden sonra sağ kalacak edepli ve ahlaklı kızları, hem sevap cihetiyle hem de ümit bağlama açısından daha hayırlıdır. Bu ayet-i kerime de kitabımızın sonuna bir hitam-ı misk ve hitam-ı şeref olur, inşaallah. 18. Kehf, 81. ayeti, yani “Böylece istedik ki, kalbleri onun [oğullan] yerine kendiierine ondan daha temiz ve da­ha merhametlisini versin.” ayeti de yine kız çocuklarıyla ilgilidir.

Emzirmeyi tamamlamak isteyen için, anneler çocuklarını İki tam yıl emzirirler…[246]

ayetine göre, çocukları terbiye etmek [öncelikle] anaların hakkıdır. Emzirmenin nihai müddeti tam iki yıldır. Analar, oğullarını âkıl-bâliğ oluncaya kadar, kızlarını da evleninceye kadar terbiye ederler. “… onların örfe uygun olarak yiyecekleri ve giyimi baba tarafına ait­tir.. .”[247] ayetine göre, babaların vazifesi de çocuklarına ve çocukları­nın analarına nafaka temin etmektir.

Hiçbir anne, çocuğu sebebiyle, hiçbir baba da çocuğu yüzünden za­rara uğratılmamalıdır.[248]

Ayetinde geçen tudârre fiili, merfu ve mansub olmak üzere İki vecih okunur. Fiilin etken ve edilgen olmak üzere iki muhtemel kalıbı var­dır. Buna göre, bu ayet dört cümle olur ve her biri müstakil bir ayet sayılır; bu ayetlerden şu hususlar anlaşılır:

  1. Çocukların terbiyelerinde analara ve babalara zorluk çıkarıla­maz.
  2. Çocukların eğitiminde anne ve baba tarafından çocuklara bir zarar dokunmamasına riayet edilmelidir.
  3. Anne vücut bakımından az çok zayıf olur ve çocuğu emzire-meyeceğini iddia ederse, emzirmeye zorlanamaz.
  4. Annede çocuklara sirayet edebilecek bir hastalık bulunursa, anne, süt emzirmekten alıkonulabilir.
  5. Çocukların terbiyeleri analarını çok meşgul edecekse, baba ço­cukları İçin bir sütannesi tutabilir.
  6. Ailede, anne ve babanın rahatı, çocukların sağlığı ve’maslahat-iarı muteberdir.

… Eğer ana ve baba birbirleriyle görüşerek ve karşılıklı anlaşarak çocuğu emzirmekten kesmek İsterlerse kendilerine günah yoktur…[249]

Buna göre çocuklarını sütten kesmek, anne ve babaların rızaları ve kararlarına tâbidir. Rızaları da müşavere sonunda muteberdir. Karşı­lıklı rıza, sadece anne ve babaların rızalarıdır. Fakat müşavere mut­laktır. Yani, bilgili ve tecrübeli tabiplere müracaat ettikten sonra an­ne ve baba da razı olursa, çocuk sütten kesilebilir. Bu, Kur’an’ın ço­cukların yetiştirilmesine ne derece ehemmiyet verdiğini gösterir.

Çocuklarınızı (sütanne tutup) emzirtmek istediğiniz takdirde, sütan­neye vermekte olduğunuzu iyilikle teslim etmeniz şartıyla, size günah yoktur.[250]

Ayetinde geçen eteytum kelimesi iki şekilde okunur. Biri başındaki elifi çekmek suretiyle âteytutn, diğeri elifi fetha okuyarak, eteytum şeklinde. Buna göre, annenin veya çocuğun faydası için bir sütanne­si tutacak olursanız, bunda bir beis yoktur. Ancak sütannenin sağlık­lı olduğu bilinmelidir. Bu da Kur’an-ı Kerim’in çocukların sağlığına verdiği değeri gösterir. Bu, aynı zamanda çocukların yetiştirilmesi ko­nusunda Kur’an’ın İslam ailelerini irşadıdır.

Bu kitabımı bütün İslam ailelerine saygımı ifade etmek için yaz­dım. Gücümün şevkiyle değil, rağbetimin şevkiyle kaleme aldım, 1916 yılının sonlarında Petersburg’ta tamamladığım hâlde ancak 1933 yılında Berlin’de neşretmeye muvaffak oldum.

Musa Carullah

Berlin, Muharrem 1352

Mayıs 1933[251]

EKLER

Ek 1:

Bu hadisi Hz. Peygamber’den dört ayrı sahabi (Hz. Enes, Alî b. Huseyn, Safiyye ve Câbir) nakletmiş ve pek çok hadis kaynak­larında yer almıştır.

  1. a)Ahmed b. Hanbel’in Hz. Enes’ten rivayet ettiğine göre:

Hz. Peygamber, hanımlarından birisi ile birlikte İken yanlarından bir adam geçti. Hz. Peygamber, ona “Ey faian! bu benim esimdir.” dedi. Adam: “Ya Resulallah! ben şimdiye kadar kim hakkında (kötü) zan-da bulundum ki, senin hakkında kötü zanda bulunayım!” deyince, Re-sulullah “Şeytan, âdemoğlunun damarlarında dolaşır.” buyurdu (Ah­med b. Hanbei, Musned, III. 156, 285).

  1. b)Alî b. Huseyn’in rivayetinde, Hz. Peygamberle birlikte olan eşinin hangisi olduğu belirtilmiş, yanlarından geçenin de bir kişi de­ğil İki kişi olduğu ifade edilmiştir. Buna göre:

Bir gün Hz. Peygamber’e (eşi) Safiyye b. Huyey gelmiş ve Hz. Pey­gamber dönüşte ona eşlik etmiştir. Bu esnada ensardan iki kişinin yanlarından geçtiğini görünce, onları çağırarak: “Bu (benim eşim) Sa-fiyye’dir.” der. Onlar: ‘Subhanallah’ diyerek (şaşkınlıklarını belirtin­ce), Resulullah: “Şeytan, âdemoğlunun damarlarında dolaşır.” buyur­du (Buhârî, Ahkam 21, VIII. 114).

Alî b. Huseyn’in yine Buhârî’de yer alan bir başka rivayetinde ise:

Hz. Peygamber mescittedir. Bütün eşleri yanındadır. Dönüşte Hz. Sa-fiyye’ye: “Acele etme ben de sana eşlik edeyim.” der. Zira Hz. Safiy­ye Resulullah’ın evlatlığı Usâme b. Zeyd’in evinde kalmaktadır. Yol­da ensardan iki kişi İle karşılaşırlar. Adamlar Hz. Peygamber’i bir ha­nımla görünce adımlarını hızlandırırlar. Bunun üzerine Hz. Peygam­ber onları çağırarak yanındaki hanımın eşi Safiyye olduğunu söyler. Her ikisi de “Subhanallah” diye şaşkınlıklarını izhar edince, Hz. Peygamber: “Şeytan İnsanın damarlarında kanın dolaştığı gibi dolaşır. Ben onun sizin nefislerinize herhangi bîr şey (vesvese) sokacağından korktum.” buyurur.

  1. c)Şüphesiz bir hâdiseyi en iyi onu bizzat yaşayan ve ona İştirak eden kimse anlatabilir; olayı şimdi de bizzat Hz. Safiyye validemizin kendisinden dinleyelim:

Allah Resulü İtikafa girmişti. Bir gece onu ziyaret etmeye gitmiştim. Kendisiyle sohbet etttim. Dönmek üzere kalktığımda o da beni geçir­mek üzere ayağa kalktı -evi Usâme b. Zeyd’in oturduğu yerde idi-; derken, ensardan İki adam yanımızdan geçtiler. Hz. Peygamber’i gö­rünce hızlandılar. Bunun üzerine Hz. Peygamber onlara “olduğunuz yerde kalın!” dedi ve (beni göstererek) “Bu, Huyey kızı Safiyye’dir.” dedi. Onlar: “Subhanallah” diyerek (şaşkmhklannı ifade edince), Re-sulullah şöyle buyurdu: “Şeytan insanın damarlarında kanın dolaştığı gibi dolaşır. Onun sizin kalbinize bir şey (bir rivayette bir şer, diğer bir rivayette bir kötülük/su’) ilka etmesinden korktum.” (Buhârî, Bed’u’1-halk 2, IV. 93; Ebû Dâvûd, Edeb 81, Savm 78; Hatttâbî, Ma’âlim, IV. 123, II. 121).

  1. d)Câbir b. Abdillâh’tan gelen bir haber Hz. Peygamber’in aynı sö­zü bir başka bağlamda da ifade ettiğini göstermektedir. Buna göre:

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Kocası olmayan kadının (muğî-bât) yanına girmeyin. Zira Şeytan, âdemoğlunun damarlannda kanın dolaştığı gibi dolaşır.” Bunun üzerine, “Ya Resulallah! Senin damarla­rında da dolaşır mı?” dediler. Hz. Peygamber de: “Evet, dolaşır; fakat Allah ona karşı bana yardım etti ve benim şeytanım teslim oldu.” bu­yurur (Dârimî, Rikak 66, II. 411; Ahmed b. Hanbel, Musned, III. 309).[252]

Ek 2: İhrâmu’l-Mer’eti Fi Vechihâ: Kadının İhramı Yüzündedir

Muhyiddîn îbn-i Arabi’nin Futûhât-ı Mekkiyye adlı eserindeki söz ko­nusu başlık, yani “Kadının İhramı Yüzündedir” başlığı, aslında Ukay-lî’nin mevkuf ve Dârakutnî’nin merfû’ olarak İbn Ömer’den rivayet ettikleri bir hadistir. Hadisin asıl anlamı: “Hac ibadeti esnasından ka­dının ihramı yüzünün açık olmasıdır.” demektir. Nitekim Sa’îd b. Mansûr’un yine Abdullah b. Ömer’den rivayetine göre hadis şöyledir: “Kadının ihramı (yani tavaf esnasında göstereceği hürmet) yüzünün açık olması, erkeğin ihramı İse başının açık olmasıdır.” [Dârakutnî, Sünen, Dâru’l-ma’rife, Beyrut 1966, II. 294; ayrıca hadisin sıhhat de­ğerlendirmesi için bkz. İbn Hacer, Lisanu’l-mîzan, 1. 487.]

Musa Carullah’ın sık sık atıfta bulunduğu bu bölümde Muhyiddîn İbn-i Arabî hicap, kıskançlık ve kadınlann yüzlerini örtmeleri hususunda oldukça ilginç görüşler serdetmiştir. Biz, İbn Arabi’nin söz konusu görüşlerini, tamamlayıcı bilgi olarak, burada özetlemenin fay­dalı olacağını düşünüyoruz.

İbn Arabi’ye göre, Kur’an’ın hükümleri İki kısma ayrılır: Bazı hü­kümler ibtidaen nazil olmuştur; yani nüzul ortamında meydana gelen herhangi bir sebep veya sorulan bir soru üzerine değil de, kendi ba­şına müstakil bir hüküm olarak nazii olmuştur. Bazı hükümler ise, ib­tidaen değil, kevnî herhangi bir sebeple yahut sorulan bir soruya ce­vap olarak nazil olmuştur. Şeriat’ın pek çok hükmü bu ikinci kısma dahildir. Ehlullah, İbtidaen nazil olan ilahi hükümlerle, bazı kulların sorusu veya talebi üzerine nazil olan ilahî hükümleri birbirinden ayırmıştır. İşte İbn Arabi’ye göre hicap ile ilgili ayetler de ibtidaen değil, Medine döneminde başta Hz. Ömer olmak üzere, bazı sahabi-ierin ısrarlı talebi üzerine nazil olmuştur. Ancak yine İbn Arabi’ye gö­re bazı ayetlerin bu şekilde nazil olmuş olması müminleri söz konu­su hükümleri uygulamaktan alıkoyacak bir mazeret olamaz. Sadece bunların İbtidaen nazil olan bir hükümle aynı derecede ve aynı mer­tebede olmadığı bilinmelidir.

İbn Arabî aynı bölümde hac ibadeti esnasında dahi hanımların yüzlerini kapatmaya çalışan erkekleri, yahut hanımların yüzlerini ka­patmaları gerektiğini söyleyen alimleri karşısına alarak, kıskançlık nöbetleri açısından erkek psikolojisini ve bu psikolojinin İslam’daki yerini tahlil etmeye çalışır. Ona göre canlılar içinde en kıskanç var­lık insandır. Eğer insandaki kıskançlık akim ve Şeriat’ın sınırları dışı­na çıkarsa, zararlı bir duyguya dönüşür. Bilhassa erkekler aşırı kıs­kançlıkları gereği hicap konusunda İstenmeyen birtakım hükümleri dine sokuşturmaya kalkışırsa, bu Allah’a karşı işlenmiş en- büyük edepsizlik olur. O, bu konuda şöyle der: “Sahih bir hadiste ifade edil­diği gibi Hz. Peygamber Sa’d hakkında şöyle demiştir: Sa’d kıskanç­tır. Ben ondan kıskancım, Allah da benden daha kıskançtır. Ancak Allah’ın kıskançlığı sadece fuhşiyatı yasak kılmasından ibarettir. Her kim Allah ve Resulü’nden daha kıskanç davranarak, Allah’ın fuhuş saymadığını fuhuş sayar ve haram kılmadığını haram saymaya kalkı­şırsa en büyük edepsizliğe yeltenmiş olur. Hatta böyle bir hâl insanı küfre götürür.”

İbn Arabi’ye göre İslam’ın ilk asırlarında dahi bazı insanlar yaka­landıkları kıskançlık hastalığı gereği Şeriat’ın caiz ve mubah gördüğü birtakım davranışları yasaklama cihetine gitmiştir. Mesela Allah ka­dınların namaz için mescitlere gitmelerini mubah kılmıştır. Resul-İ Ekrem de buna izin vermiş ve hayatta olduğu müddetçe hanımlar

Mescid-i Nebevi’ye devam etmişlerdir. Ancak vefatından hemen son­ra, bazı kimseler; “Eğer Hz. Peygamber kadınların kendisinden son­ra mescitlerde neler ihdas edeceklerini bilseydi, mescitlere gitmeleri­ni yasaklardı.” diyerek, bu izne karşı çıkmışlardır. Oysa Allah bu ruh­satı verirken kadın kullarının mescitlerde ne yapacaklarım veya ne­ler İhdas edeceklerini bilmiyor muydu?

Ona göre, Allah kadınların, asla uygun olarak, yüzlerini açmala­rına izin verdiği halde, gerek günlük hayatta gerekse ibadet esnasın­da kapatılması gerektiğini söyleyenler de kıskançlık hastalığı gereği Allah’ın mubah gördüğünü haram kılmaya çalışanlar cümlesindendir. Bunlar Allah için kıskanmaları gerekirken Allah’ın kendisini de kıs­kanmaya başlamışlardır. Bu durum insanları bu gibi konularda Al­lah’ın ve Resulü’nün önüne geçmeye sevk etmiştir, diyen İbn Arabî söz konusu bölümü şöyle bir örnekle bitirir. “Hz. Peygamber’in ba­zı sahabileri onu evlerine yemeğe davet ettiler. O da Hz. Aişe’yi gös­tererek, bununla birlikte mi? diye sordu. Sahabİ, hayır deyince Resul-i Ekrem sahabinin davetine icabet etmeyi reddetti. Sonunda sahabi kabul edince Hz. Aişe ile birlikte yanyana yürüyerek davete gittiler… [Müslim, Eşribe, 139, III. 1609; İbn Hanbel, Musned, III. 1231 Bugün makam mevki sahibi bir kadı, bir hatip, vezir veya sultan, Hz. Pey-gamber’i örnek alarak, böyle bir davranış sergilese düşük bir ahlaka nispet edilmez mi? Oysa bu davranış mekârim-i ahlaktan olmasaydı, Hz. Peygamber yapar mıydı? Kİ o mekârim-i ahlakı tamamlamak için gönderilmiştir. [İbn Arabi, Futühât, I. 741-744][253]

Ek 3:

Yazar önce Kavâ’id-i Fıkhiyye adlı eserinde, nesil emniyetini anlatır­ken, daha sonra da Uzun Günlerde Rûze isimli kitabında bu konu üzerinde uzun uzadıya ve ısrarla durmuştur. Her iki kitapta söyle­diklerini birtakım tasarruflarla alıntılamak istiyoruz. (Musa Caruilah, Uzun Günlerde Rûze, s. 23-28; Kavâ’id-i Fıkhiyye, s. 210-212).

Okul çocuklarına yazılan ilmihal kitaplarında ve Tarih-i Mukaddes ki­taplarında “Havva Âdem’in sol kaburgasından yaratıldı.” sözü bir inanç meselesi gibi yahut tarihî bir hakikat olarak okutulur. Ehl-i tef­sirin büyükleri ve küçükleri, mütekellimler, fakihler, muhaddisler ve edipler istisnasız olarak ağız birliği etmişçesine böyle demişlerdir. Bu satırları yazarken, tefsirlerin büyüklerine ve küçüklerine, hadis kitap­larının şerhlerine ve haşiyelerine baktım, hemen hemen tümünde bu sözün tekrarlandığını gördüm. Kur’an-ı Kerim’in örfüne bu kadar ters düşen bir tefsirde İslam bilginlerinin, nasıl bir ağızdan ittifak edebil­diklerine hayret ettim. Bir saniye kadar düşündükten sonra yanlışlığı belli olabilecek bir sözle Kur’an-i Kerim’in ayetlerini tefsir etmek gayet büyük bir müsahale değil midir? Vehimden nâşi, aslı olmayan söz­lerle ayet-i kerimeleri tefsir etmek Kur’an-ı Kerim’i tamamıyla iptal et­mek gibi bir suç olmaz mı? Eğer ve halaka minhâ zevcehâ (ondan da eşini yarattı.) ayet-i kerimesinde geçen minhâ kelimesi teb’iz için [ya­ni bazısından anlamında) olup, minhâ (ondan) ifadesi min dil’ihâ (ka­burga kemiğinden) demek olsaydı, o takdirde “… sizin kendinizden (min enfusikum) size eşler yaratılması O’nun büyük ayetlerinden-dir…” (30. Rûm, 21); “Allah sizi güçsüzlükten (min da Tın) yaratmış­tır.” (30. Rûm, 54); “İnsan aceleden (min <acel’m) yaratılmıştır” (21. En­biyâ’, 37); “Andolsun ki, Allah müminlere kendilerinden (min enfusi-him) bîr elçi göndermekle iyilikte bulundu.” (3. ÂIu İmrân, 164); “An­dolsun ki, size kendi İçinizden (min enfusikum) bir elçi geldi” (9. Tevbe, 128) gibi ayet-İ kerimelerin manaları ne olurdu. “Fatiha suresinden on bin mesele çıkarırım.” iddiasıyla büyük tefsir yazan Râzîler, kıra’at, i’rab ve kelam meseleleri için o kadar çaba sarf eden Kâdîler, “dünyada benim tefsirimin bir eşi buiunmaz.” sözüne cesaret eden iddiacılar, Kur’an-ı Kerim’i kendi mezheplerinin dar da­irelerine sokan fakihler, Kur’an-ı Kerim’in ayetlerini tefsir ederken bi­raz daha fazla İtina gösterselerdi daha güzel olurdu. Rivayetlerde ge­çen bazı kelimelerin zahirine aldanarak Kur’an-ı Kerim’in ayet-i keri­melerini hilaf-ı hakikat tefsir etmeyecek kadar itina göstermek elbet­te zorunludur.

Buhârî ve Müslim gibi en mutemet kitaplarda lafzı anlamı İslam bil­ginlerinin tefsirlerine biraz uygun olan bir hadisin, Şâri’-i Kebîr (a.s.) Hazretlerinin lisan-ı teşrîlerinden İslam ehli için büyük bîr kanun ol­mak sıfatıyla rivayet edildiği doğrudur. Lakin İslam bilginlerinin ayet-i kerimeyi, siyakı ve manası tamamen farklı olan bir hadisle tefsir et­meleri şanlarına yakışmaz.

Buhârî ve Müslim’in Ebû Hureyre’den rivayet ettiklerine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Her kim Allah’a ve ahiret gününe İman ediyorsa, bir durumla karşılaştığında ya hayır konuşsun ya da sussun; kadınlara İyi muamele edin; çünkü kadınlar kaburga kemiğin­den yaratılmıştır. Kaburga kemiğinin en eğri [ve hassas] olan tarafı üst tarafıdır. Düzeltmeye kalkışırsanız kırarsınız, tamamen terk eder­seniz eğri kalır. Kadınlara hayırla muamele edin.” [Buhârî, 64 Enbi­yâ’, 2, 3153 (III- 1212); Müslim, 17 Radâ’, 18, 62 (II. 1091)]. Bu, ittifakla sahih bir hadistir. Kadınlara zulmetmemek, hukuklanna saygı göstermek, var ise kusurlarını affetmek, bazen de cefalarına ta­hammül etmek hakkında Şârİ’-İ Kebîr (a.s.) Hazretlerinin lisan-ı teşrî­lerinden ümmetine bir irşat olarak sadır olmuştur, yani Allah’ın varlı­ğına ve ceza gününe iman eden bir kimse [bilhassa aile meselelerin­de] ya hayır konuşur ya da susar. Kadınlarınıza iyi davranmanızı size emrederim. Kadınların kaburga kemiği gibi hassas bir tabiata sahip ol­duğunu bilin. Güçle düzeltmeye çalışırsanız kırarsınız, yani aranızda ayrılık vaki olur. Kendi hâline bırakırsanız iki taraf da rahat eder.

… İşte söz konusu hadis hu hadistir. Lakin bu hadiste “Havva Â-dem’in sol kaburgasından yaratıldı.” sözüne delaiet edebilecek hiçbir nokta yoktur… Onlar kaburgadan yaratılmışlardır-.” ifadesi, “Allah si­zi zayıflıktan yarattı.” ayet-İ kerimesinin tercümesi gibidir. Sadece si­yak farklıdır. Birincisinde [yani hadiste] erkekleri şefkat ve merhame­te davet maksadı vardır; diğerinde, yani ayet-i kerimede ise insanın Özünü hâlden hâle dönüştüren ilahi kudrete nispetle tekrar dirilme­nin imkanına işaret vardır. Ancak hiçbir tabiatta olan eğrilik veya öz­de olan zayıflıkla kadınları ve erkekleri kötülemek veya aşağılamak kastedilmemiştir. Bu kadar açık bir hakikat nasıl olur da gözden ka­çar. Rivayet kelimelerine bağlanmanın ve raviler hakkında sınırsız İnancın etkisiyle bu durum hasıl olmuş olabilir. Raviler lisan-ı nübüv­vetten sadır olan bir sözü asıl anlamından uzaklaştırmalardır. İki maksatla iki ayrı zamanda söylenmiş sözleri birbirine karıştırıp, yan­lışlığı kesinlikle bilinen, uydurulmuş bir cümleyi lisan-ı nübüvvete, vehim saikiyle vazetmişlerdir.

… Bu satırları Allah’a çok şükür, “tüm hakikati anladım” iddiasıyla de­ğil, fakat “bu hakikat yüzyıllar boyunca İslam alimlerinin gözlerinden nasıl kaçabildi” kaygısıyla yazdım. Şu yeni keşifler çağında, yani he­sapsız ilahi hazinelerin ve tabiat sırlarının her gün, her saat ortaya çıktığı bir zamanda, bu kadar açık bir hakikati keşfettim, demekten utanırım. Bunu anlamayacak kadar mağrur ve gafil değilim. Lakin ga­yet açık bir hakikatin yüzyıllarca İslam alimlerinin büyük akıllarından kaçmış olması elbette beni çok etkiler.

Kur’an-ı Kerim’in Arapça i’caz ve belagatı, yanlışlıktan uzak olması, en mühim meseleleri gayet ince bir üslûp ile beyanı, Şâri’-i Kebîr’in masumiyeti, İslamiyet’in ilmî tahminlerden yüce ve Yahudi efsanele­rinden uzak oluşu gibi külli maslahatlar, bizim lehimize iken; ilim eh-Hnİn İcmâlarına muhalefet etmek, bazı raviler hakkında “insandır, vehmetmiş olabilir.” gibi sözler söylemek, inşaallah suç olmaz, edep­sizlik sayılmaz

Yukarıdaki hadisin bütün tariklan toplandığında, yazarın haklı ol­duğu, hadiste geçen ifadenin bir teşbih ve mecaz olduğu anlaşılacak­tır. Kaldı ki, beş ayrı tarikİa rivayet edilen haberin beşi de Ebû Hu-reyre’ye dayanmaktadır. Musiim’in yer verdiği diğer bir tarîk şöyledir: “Kadın kaburga kemiği gibidir; düzeltmeye kalkışırsanız kırarsınız, ki onu kırmak boşamaktır.” (Musüm, 17 Radâ’, 18, Hadis no; 60, 1091).

Hz. Peygamher’in veda haccında hanımları taşıyan develeri süren Enceşe isimli Habeşli köleye söylediği söz de bunun bir benzeridir: Enes b. Mâlik’in rivayetine göre, Enceşe, develeri süratlice sürüp de, hanımlar sarsılınca: “kristal cam bardaklara iyi davran ya Enceşe” buyurmuştur (Aynî, ‘Umde, XXII. 185). Önceki hadiste hassas kabur­ga kemiğine benzetilen hanımlar, bu hadiste de kristal cam bardak­lara teşbih edilmiştir.[254]

Ek 4: Ümm-i Zer’ Hadisi

Aişe’nin (r.) Resul-i Ekrem’e bir gün şöyle bir hikaye naklettiği riva­yet olunmuştur:

Bİr zaman on bir kadın bir yerde oturmuşlar ve kocalarının hâl ve şa­nından bir şey saklamayıp birbirlerine bildireceklerine dair aralarında ahitleşmiş ve akitleş, mislerdi. Bunlardan birinci kadın demiştir ki: “Benim kocam taşlık bir dağ başındaki arık bir devenin etidir. Kolay değil ki çıkıla, semiz değil ki nakloluna.” [Birinci kadın bu ifadelerle, benim kocam sert, kaba, gururlu ve kötü huyludur, bir eş olarak ken­disinden yararlanmam imkansızdır, demek İstemiştir. Zira Arap dili ve belagatinde dağ ve taşlık, sert, katı ve kötü huylu olmak; dağın yük­sekliği, kibirli ve gururlu olmak; cılız deve eti ise, faydasız olmak de­mektir.]

İkinci kadın da demiştir ki:

“Kocamın hâlini açığa çıkarıp ifşa edemem. Çünkü onun fenalıklannı sayacak olursam, gizli aşikar her hâlini sayıp dökmek zorunda kala­cağım. Ben bunu yapmaktan korkarım.” Üçüncü kadın da:

“Benim kocam oldukça beyinsizdir. Ayıplarını söylersem beni boşar, susarsam boş yere kendisinden uzaklaştırır.” Dördüncü kadın ise (eşini methederek):

“Benim kocam Necid sahrasının gecesi gibidir. Ne sıcaktır, ne soğuk (mutedil seciyede halûk bir kimsedir). Evimizde ne korku vardır, ne kırgınlık.” demiştir.

Beşinci kadın da kocasını şöyle methetmiştir:

“Benim kocam da, evine geldiğinde sanki (avdan gelen) bir parstır. (Avını bana getirir, koynumda mışıl mışıl uyur.) Evden çıkınca dışarda o bir arslandır. (Arslan payı kazanır.) Evdeki masrafımı hiç sormaz.” Altıncı kadın da kocasını şöyle kötüîemiştir:

“Kocam oburdur. Yemek yerken siler süpürür, içerken de su kabını kurutur. Yatarken de yorganına bürünür (hanenin bir köşesinde tek başına) uyur. Ve benim hüznümü anlamak ve gidermek için elbise­me bile dokunmaz.” Yedinci kadın da:

“Kocam erlik vazifesini ifadan aciz ve işini bilmez ahmak bir kişidir. Her dert onun derdidir (vücudu hastalık yatağıdır ve huysuzdur) ba­şımı yarar, vücudumu yaralar, vurup kırmak âdetidir.” demiştir. Sekizinci kadın da eşini şöyle övmüştür:

“Onun vücuduna dokunurken tavşana dokunur gibi yumuşaktır. O güzel kokulu bir nebat gibi hoş kokar.”‘ Dokuzuncu kadın da kocasını şöyle övmüştür:

“Kocamın evi yüksek direklidir. Kılıcının hamaili uzundur. Ocağının külü çoktur. Evi de topluma yakındır. (Yani evi şahanedir, kendisi uzun boyludur, evi şendir ve misafir kabul edilecek yerdedir.)” Onuncu kadın da kocasını şöyle övmüştün

“Zevcim maliktir, hem de ne kadar çok şeye malik ve sahiptir! Eşi­min bir sürü develeri vardır ki, onlann çökecek geniş eylek yerleri vardır. Fakat yaylım yerleri azdır. (Bununla develer yayılmaya gön-derilmeyip, misafire kesilmek için evin eylek yerinde bulundurulur, demek istiyor.) Develer ud sesi duyunca -ki, misafiri eğlendirmek üzere saz ve ahenk âlât-ı çalınmasıdır- o zaman develer boğazlana­caklarını anlarlar.”

On birinci kadın: (ki Ümm-i Zer’dir ve zevcinin hüsn-i muaşereti ci-hetiyle en bahtiyar olanıdır. Aile hayatını şöyle anlatmıştır:) “Kocam Ebû Zer’dİ… (Aziz hemşirelerim) bilseniz Ebû Zer’ ne kadar hoşgörülü ve ahlaklı bir kişidir. O iki kulağımı mücevherle hareket ettirir(di). Pazularım tombullaştı, (vücudum semirdi) ve beni ferih ve fahur kıldı ve yüceltti. Ben de hemen yüceldîm ve ferih ve fahur ol­dum. O beni Şık denilen bir dağ kenarında, küçük koyun sürücüğü olan bir kabile içinde buldu. Sonra beni atlan kişner, develeri böğü-rür, ekinler sürülüp daneler (samanından) ayrılır müreffeh ve mes’ud bir cemiyet içine getirdi. Artık ben onun yanında ne söylesem reddo-lunmazdım, sabaha kadar uyurdum, (kimse beni uyandırmazdı. Bol süt) içerdim, artık içecek hâlim kalmazdı. (…) Ne var ki, bir gün Ebû Zer’ evden çıktı. Her taraf süt tulumlan, yağ çıkarılmak için çalkalan­makta idi (Bolluk ve bahar mevsimi idi). Yolda bir kadına rastgeldi… (Kocam bu kadını sevmiş) beni bıraktı, onu nikah edip aldı. Ondan sonra ben şeref sahibi bir adamla evlendim. O da fütursuz yürür ve en güzel ata binerdi ve Hat Bahrayn mamulatından mızrağını alırdı ve akşam üzeri deve ve sığır nevinden bir çok hayvan sürüp bana gelirdi ve getirdiği her guna hayvanlardan, kölelerden ve cariyeler­den birer çift verirdi. Bu kocam da bana: ‘Ey Ümm-i Zer’ istediğin gi­bi ye, iç ve akrabana ihsan et!” derdi. Ümm-i Zer’ der ki: “Bununla , beraber ben bu ikinci kocamın bana verdiği şeylerin hepsini bir ara­ya toplasam Ebû Zer’in en küçük kabım dolduramaz.” Bu uzun hikayeyi Hz. Aişe’den dinleyen Allah Resulü şöyle der: “Ey Aİşe! İşte Ebû Zer’, Ümm-i Zer’ için nasıl bir eş ise, ben de senin İçin Öyle bir eşim. Şu farkla ki, Ebû Zer’, Ümm-İ Zer’i boşamış fakat ben hep seninle yaşıyacağım.” (Buhârî, (67) Nikâh 82, VI. 146-147; Müslim, (44) Fedâ’ilu’s-Sahâbe 14, h. 92 (2448), II. 1896-1902.)[255]

Ek 5:

Musa Carullah Luzûmiyât Tercümes/’nde, Ebû’1-A’lâ el-Ma’arrî’nin:

Hicap altında, nice hatunlar cinayet işledi

Gözünde örtü olmayan nice hatunlar sadakat gösterdi mealindeki beytini İzah ederken şöyle demiştir (Luzûmiyât, s. 29-30):

Hatunlann İffet ve nezaheti sadece örtüde değildir. Asıl hicap insanın nefsindedir. Nefsinde iffet olmayan hatuna hicap kâr etmez. Nefsi if­fetli olan kadına da açıklık zarar vermez.

Hicap insanlık tarihi kadar eskidir. Eski Roma’da ve Yunanlılarda ha­tunlar hayatlannı hicap İçinde geçirmişlerdir. İsrailoğuilarına gönderi­len bütün peygamberlerin şeriatlannda hicap ve nikap [peçe] yer al­mıştır.

İslam Şeriatı’na göre kadının avret mahallerini ve ziynetini örtmesi vaciptir. Fakat yüz ve ellerin örtülmeyeceği kafi hadislerle sabittir. Dört mezhep İmamı bu hususta ittifak etmişlerdir.

İslam, hatunları, güçleri nispetinde bilgi elde etmekten ve sanat öğ­renmekten menetmemiştir. Aynca dünyevi bütün muamelelerde ve her türlü tasarrufta kadın ile erkeği hukuk önünde eşit kabul etmiş­tir. Birbirlerine yabancı olan bir erkek ile bir kadının yalnız kalmala­rını yasaklaması, hatunları töhmetten, erkekleri de muhtemel bir ma-siyetten korumak içindir. Ancak, halvetten başka bir de ihtilâf, yani kadın ve erkeklerin aynı meclislerde bulunması meselesi vardır. Ce­miyetlerde, törenlerde, edebî toplantılarda kadınlar ve erkekler birlikte bulunurlar. Bu meselede de iki farklı görüş ortaya çıkmıştır.

Bazılarına göre, [erkek ile kadının ayrılması anlamında] hicap zarar-. lıdır; hatunlan ilim ve marifetten alıkoyar; faydasızdır. Zira hatunda kötülüğe meyü varsa hicap fayda vermez, fitne ve fesadı ortadan kal­dırmaz. Binaenaleyh hicap yerine her iki tarafı, yani hem erkekleri hem de kadınları İffet ruhu ile terbiye etmek, izzet-i nefislerini artır­mak ve ahlaklarını güzelleştirmek kafidir.

Bazılarına göre ise hicap, ahlakı korur, ırz ve namusu muhafaza eder. Fitne ve fesadı tam olarak değilse de, mümkün olduğu kadar ortadan kaldırır. Aile ilişkilerinde ve çocuk terbiyesinde hatunların vakitlerini bereketli eder. Evlilik ve nikah işlerini artırır, gayri meşru birliktelik­leri yok eder. Hicap eşler arasında muhabbeti sürekli kılar, haya duy­gusunu geliştirir ve bu şekilde hatunlarda izzet ve şerefi artırır, evde ve ailede rahat ve asayiş hakim olur. Hatunların talim ve terbiyesi, hicabın yokluğuna tavakkuf etmez. Hicabın yokluğu da hiçbir zaman ilim ve marifetin yayılmasına sebep olmaz. Bir milletin ilerlemesi ya da gerilemesinin, hicap ile hiçbir ilişkisi yoktur. Hicapsız hem de he­sapsız olan Çin milleti geri kalırken, yine hicapiı Japon milleti ilerle­di. Bir mîlletin ilerlemesi güç ve bilgi ile olur. Hatunlann açılıp saçıl­ması bir milleti İlerici yapmaz. Asıl zorunlu olan bir şey varsa, o da erkekler gibi hatunların da eğitilmesidir.

Bu tür meseleleri halletmek için kitap sayfalarını mütalaa etmekten çok, hayat sayfalarına göz atmak gerekir.[256]

Ek 6:

Yazar,Uzun Günlerde Rûze adlı eserinde şöyle demiştir (s. 231vd.):

Kadın ve kız meselelerinde, aile durumlarında kendilerinin tabiatları­nı ve zayıf tedbirlerini mukaddes dinin geniş ve güzel hükümlerinden Öne alıp, ya saygı ya da merhamet tarikıyla muamele gerekirken, ha­karetle, hem şiddet yollarıyla kadın ve kızlara muamele eder oldular. Kadın, ev hanımı ve erkeklerin kardeşi sıfatıyla değil, mutfak İşçisi ve erkeklerin yalnız yataklığı olarak itibar görür oldu. Hey’et-i ictimaiye-de kadın ve kızların mevcut ehemmiyetlerine bakışları, her hâlde şeh-vet-i hayvaniye duygusuyla su-i zan gözüyle ve töhmet yoluyla idi. İtibarsız cariyeler, kadın köleler gibi saygısız, hukuksuz ve -hıyanet eder gibi- güvensiz kalmış kadın ve kızların, ruhlarında izzet ve şe­ref hissiyatı, tabiatlarında istiklâl, hürriyet ve emanet fazileti kalmadı. Mağlubiyet ruhuyla terbiye kıhnagelmiş kadın ve kızları, “görürsen üzerlerine saldır!” usulüyle beslenegelmiş erkekelerden korumak için, kadın ve kızları ev duvarları arasına ebedî surette kapatmak ve yüz­lerine peçe, perde örtmek tedbiri yaratıldı.

Son derece zayıf olan bu tedbir, kadın ve.kızları en zelil ve en zayıf yaratık derecesine indirdi. Akıl ışığı söndü, kalp de öldü. Gönülde hürriyet ve istiklâl aşkları, emanet ve izzet duygulan kalmadı. Kadın ve kızlar, hem dinî hem de edebî terbiyeden mahrum kaldılar. Aile paklığı, kadın ve kız iffeti; yüz perdesi gibi çok zayıf bir tedbirle ko­runmak zarureti hasıl olacak kadar aşağı derecelere indi. İffetin kıy­meti, birkaç kuruşluk perdeden İbaret oldu. İffet, fazilet olmak şere­finden çıktı. Mahbusluk ve örtünme kuvvetiyle ilzam kılman, hem de gayet zayıf bir bağ oldu. Yüzden perdeyi sıyırmak, haneden dışarıya çıkmak ne kadar kolay ve ne kadar normal bir hâl ise, iffeti feda et­mek bereketi de o kadar adi, o kadar ehemmiyetsiz ve mesuliyetsiz bir hareket olabilmek derecesine geldi.

Kadın ve kızların, yani annelerin bütün durumlan, ahvâl-i ruhiyeleri ve ahvâl-i akliyeleri, çocuklara İntikal edip İslam ehli, her yerde her yönden geriledi ve din İnancı zayıfladı. Ulûm, ma’arif, sanayi ve siya­set âlemlerinde İslam ehlinin zerre kader ehemmiyeti kalmadı. Çocuk­larda faaliyet ve ruh yokluğu, bir sebepten doğan müteaddit eserler gibi, ailede kadın ve kızlann yani annelerin hâllerinden ileri gelmiştir. Bir millet, anne nüshası, örneği olur. Çocuk, anne ve babasının ol-gunluklanna ve kusurlarına vâristir. Yalnız ata ve anasının değil, bel^ ki ailede, nesilde ve millette bulunan olgunlukların en mühimlerini de çocuk haiz olur.

“el-beledu’t-tayyibu yahrucu nebâtuhû bi-izni rabbihi ve’l-lezî habu-se lâ yahrucu illâ nekida. Kezalike nuşarrifu’I-âyâti li kavmin yeşku-rûn.” [Bereketli toprak (gibi) ki, onun ekini,. Rabbinin izniyle (bolluk içinde) fışkırır; oysa kötü toprağınki ancak cılız bir ekin verir. Şükreden bir topluluk(un yararlanması) için ayetlerimizi işte böyle çok yönlü olarak dile getiriyomz! (7. A’râf, 58)]

Pak asıldan, sünnet-İ İlahiye hükmüyle pâk çocuk gelir. Asıl habis olursa, o asıldan faydası olmayan diken çıkar; fe heb lî min îedunke vdiyyen. Yenşuriî ve yerisu min âl-İ Ya’kûb (Katından bana bir des­tek (velî) bahşet; bana ve Yakub oğullarına vâris olsun… (19. Mer­yem, 5-6)]. Yani çocuk hem babasında, hem de ailede ve nesilde bu­lunan hâllerin her birisine vâris olur. Ailede bulunan riyaset ruhu ve velayet kuvveti, çocuklarda görülür.

Bu hâl, bir sünnet-i ilahiyedir ve bir adl-i ilahidir. Hikmet iktizasıyîa değişmeyen ve bozulmayan büyük bir ilahi kanundur. Tarih-i Mukad­deste nakil kılınagelen kıssa, ata ve ananın günahıyla çocuklarını so­rumlu tutmak hikayesi, o büyük kanunun gayet güzel bir tercümesi olsa gerektir.

Kadın ve kızların sosyal hayattaki durumlan ve dereceleri, anneleri­nin ailede ehemmiyetleri ve İtibarları nasıl ve ne kadar İse, bir mille­tin, milletler arasında itibarı da o kadar olur: “ei-cennetu tahte akdâ-mi’1-ummahâtı. Cennet anaların ayakları altındadır.” Bu hadisin yoru­mu: Milletin saadeti, anneierin muhteremliği, büyüklüğü ve rızasıyla olur.

Benim nazarımda milletimizde mevcut olan kusur ve kusurundaki sosyal sebepler şunlardır: Şûra Dergisi sayılarının birisinde, bugünkü durumlarımızın sosyal sebepleri hakkında gayet büyük bir mesele arz kılınmıştı. Hastalığı, hastaların kendilerine söyleten bir tabip gibi üstad-ı muhterem Rızâ Efendi Hazretleri, şüphe yok ki, hikmet yoluy­la hareket ederdi. Ben inanç ve İslam hukuku meselelerinde delil ara­mak zahmetlerini iltizam edebilirim ve isabet şerefine de elbette rağ­bet ederim. İctihad ehlinin en büyüklerine de muhalefet edersem ederim. Lakin Şûra Dergisi sayfalarında serdedilmiş olan mesele gibi ehemmiyeti büyük bir sosyal konu arz kılınırsa, ben tabiatıyla sükût ederim. Meselenin büyüklüğü, gözümün önünde canlanır ve beni bir korku alır. Yazan kalemleri okurum. Cevap verenleri dinlerim. Has­talık açık surette görülür ve onun küçükleri de büyükleri de ortaya çıkar. Bundan sonra ben de sebeplerini ararım. Bana kalırsa, bizde millet çocuklarında en öldürücü hastalık, emel yokluğu, ileriye atılış eksikliği, cesaretsizlik, ümitsizlik, himmetsizlik ve kardeşlerimizin kendilerine olan güvensizlik hastalıklarıdır. Her biri miras olmak tankıyla, analardan çocuklara geçmiş olan ruhî hâl­lerdir. Zaman annelerimizi ıslah ederse çocukları da elbette sağ olur­lar, sağlıklı yetişirler.

Geleceğimize ümit gözüyle bakalım. Bu zaman aklımızı ve kalbimizi evhamdan ve vesveselerden temiz tutup ellerimizi ve ayaklarımızı taklit bağlarından kurtaralım. Kur’an-ı Kerim’i ezberlercesine mütalaa edelim. Hadis-i nebevileri tamamıyla hıfzedelim. Kur’an-ı Kerim’in,

Şâri’-i Kebîr’İrı irşadıyla hareket edersek, âlem-i medeniyette ehem­miyeti kaybolmuş olan İslam Şeriatı’m, inşaallah ihya ederiz. Öğrencilere tavsiyem şudur: Allah İslamiyet’i nesh etmemiş ise, bir vakitler gelmiş olan Ebû Hanîfeterin, Mâliklerin, Buhârî ve Muslimle-rin, belki daha büyükleri gelebilir. Bu emel, Kur’an-ı Kerim’in gerçek müjdesiyle sağlanmış güzel bîr ümittir. Gurur değildir bu; hayalpe­restlik de değildir. Bilfarz gurur olacak olursa ne zarar gelir? İzzet veren gurur, zillet veren küçük hakikatlerden milyonlarca kez daha değerlidir. İslamiyet’i asil genişliğiyle ve ulvi kudsiyesiyle gös­terme emeli, beni coşturdu. İktidarımı bana tenbih edebilecek zevat bulunabilirse de, emeiimi, rağbetimi ve ümidimi sınırlayabilecek ze­vat yoktur.

İnsan hareket ederken, Allah’ın nihayetsiz ve hususiyeti yok olan ‘rahmet-i ilahiye’si hazinelerine giderken iktidarıyla değil, emeliyle ve rağbetiyle gider. İhtida, iktidar eseri değil, bilakis ictihad sonucudur. “vc’üezine câhcdû ftnâ le-nehdiyennehum subulenâ ve inne’üâhe İe-ma’a’l-muhsinîn.” [Ama davamız uğrunda üstün gayret gösterenleri, Bize varan yollara mutlaka yöneltiriz: Allah, kuşkusuz, İyilik yapan­larla beraberdir (29. Ankebût, 69).][257]

Ek 7:

Yazar Şeriat Esasları adlı eserinde hicap ile ilgili düşüncelerini usûl çerçevesinde daha metodik bir zemine oturtmaya çalışmıştır. Burada yazdıklarını şu şekilde özetlemek mümkündür.

Kur’an-ı Kerim’in nassı ve Şâri’-i Hakîm Hz. Peygamberin ma­sum lisanı ile beyan edilen hükümler iki kısma ayrılır: Biri ahkâm-ı ibtidaiye, diğeri ahkâm-ı vifakiyedir.

Ahkârn-ı ibtidaiye herhangi bir hususa tâbi olmayıp, insanların in­sanlık cihetiyle zaruretlerine, ihtiyaçlarına, tekamüllerine, hukukları­na, vazifelerine ve edeplerine ait hükümlerdir. Bizatihi Sâri’ tarafın­dan başlangıçtan itibaren vazedilip öğretildiklerinden, yahut fıtratın asli hükmü olarak ortaya çıktıklarından, ahkâm-ı ibtidaiye adını al­mıştır. Can ve malın korunmasına dair beyanlar, nikah, talak ve alış­veriş ile ilgili hükümlerin her biri bu kısma girerler. Ahkâm-ı ibtida-iyenin fer’î yönleri değiştirilebilse de, esas cihetiyle değiştirilemezler, genellik ve süreklilik arzederler.

Ahkâm-ı vifâkiye ise, asrın durumuna, zamanın ehemmiyetine, mekanın hâline, ümmetin seciyesine, hâlin hususiyetine ve İktizasına göre vaz kılınan hükümlerdir. Adalet, hakkaniyet ve paklık esasları­na ters düşmemek şartıyla, ahkâm-ı vifâkiye sayılabilecek bütün hü­kümler İslam Şeriatı tarafından kabul edilmiştir. Ancak bu tür hükümler genellik ve süreklilik arzetmezler; zaman ve mekanın hâline, halkın tabiatına ve hâlin iktizasına göre farklılık arzedebilirler. ■ İşte Musa Carullah’a göre semavi bütün şeriatlarda var olan hal­kın seciye ve karakterine, içtimai örf ve âdetlerine göre meşru olmuş, İkrar kılınmış, matlub bir maksat namına zorunlu görülmüş bir me­seledir. Medeni dünyanın bugün geldiği noktada böyle bir hükmün varlığını ilzam eden sebepler ortadan kalkmış değil, bilakis daha da artmıştır. Ancak tarih içinde İslam bilginlerinin hicaba yükledikleri anlam, onu asıl hikmetinden uzaklaştırmış, kadının ve dolayısıyla toplumun aleyhine dönüştürmüşlerdir. Kur’an ve Sünnet’te olmadığı hâlde, buna yüz örtüsü [peçe] de dahil edilince, iş, içinden çıkılamaz bir hâle gelmiştir.

Pek çok hikmete mebni olarak nazil olan hicap, çok kötü bir şe­kilde kullanılmıştır. Kadınların ve kızların hukuksuzluğuna, mahbus-luğuna ve her şeyden mahrumluğuna en büyük sebep olmuştur. Baş­ka bir ifade ile halkın kötü âdetleri ve insanların hayvani tabiatları Şeriat’m güzel tedbirlerine gaiebe çalmıştır. İslamiyet’te hicabın esa­sı hatunların şerefleri ve hürmetleri idi. Mukallit fakihler nazarında ise hicabın esası fitne korkusu oldu. Edepli dindar erkekleri fitneden korumak için kadınları hapsettiler ve bu şekilde bütün haklarından ve şereflerinden mahrum ettiler.

Oysa kadını mübtezel bir hayattan kurtarmak, saygınlığını artır­mak maksadıyla emredilen hicap onun hak ve vazifelerine engel ola­rak gösterilemez. Hicap hiçbir zaman kadını eğitimden, ilim ve ma­rifetten, mescit, mektep ve haremlerde edep cemiyetlerine katılmak­tan alıkoyamaz.[258]

 


[1] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 2.

[2] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 7-10.

[3] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 11.

[4] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 12.

[5] 4. Nisa’, 3; 9- Tevbe, 28; 93. Duhâ, 8. Bunlardan 4. Nisa’ suresinde, başkasının payı­na el koymak suretiyle hak ve adaletten sapmak, 9. Tevbe ve 93. Duhâ surelerinde ise fakirlik ve ihtiyaç anlamında kullanılmıştır. Rağıb İsfahanı, ‘a-v-l kelimesinin so­rumluluğu ağır bir işe katlanmak anlamına geldiğini, aile kelimesinin de bu anlamdan doğduğunu ifade eder. Bkz. Rağıb, el-Mufredât fi ğarîbi’I-kıır’ân, s. 354.

[6] Bu ifade Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâ’î, Dârimî ve İbn Hanbel’in Hakem b. Ni­zâm, Ebû Umame ve Ebü Hureyre’den rivayet ettikleri bir hadisin parçasıdır. Hadi­sin tamam! şöyledir: “En hayırlı sadaka zenginlik hâlinde verilen (ve bu hâli ortadan kaldırmayan, yani vereni muhtaç duruma sokmayan) sadakadır. Veren el alan elden hayırlıdır. Sadaka verirken (sorumluluğunuz altında bulunan) aile efradınızla başlayı­nız.” Buhârî, Zekât 18; Müslim, Zekât 31; Ebû Dâvûd, Zekât 28; Nesâ’î, Zekât 60; Dâ­rimî, Zekât 21; İbn Hanbel, Musned, 2. 230, 443, 288, 362.

[7] Yazarın burada Hz. Peygamber’İn hangi sözüne atıfta bulunduğunu bilmiyoruz. An­cak yetimleri yetiştirmek ile ilgili şöyle buyurmuştur. “Her kim üç yetim yetiştirirse gündüzlerini sâitn (oruçlu) gecelerini kâim (namazlı) geçirmiş gibi olur.” (İbn Mâce.33 Edeb, 3680).

[8] Bkz. 27. Nemi, 48; 11. Hûd, 91; 26. Şu’anT, 214; 9- Tevbe, 24; 58. Mücâdele, 22.

[9] 93. Duhâ, 8.

[10] 2. Bakara, 35; 8. A’râf, 19

[11] 17. İsrâ”, 9

[12] 28. Kasâs, 49.

[13] Türk Tarih Kongresi Müzakere Zabıtları, s. 506

[14] 3. Âlu İmrârv 128.

[15] 88. Ğâşiye, 21-22.

[16] 18. Kehf, 110.

[17] Yazar Bolşevik İsyanı’ndan sonra bütün Sovyet topraklarında ilan edilen anayasada­ki laiklik ilkesini, dinlerin ve mabetlerin devletin hegemonyasından kurtulması anla mında olduğu takdirde, makul ve hikmetli bir tedbir olarak değerlendirir. Ancak ona göre dinleri içtimai ve medeni hukuklarından mahrum etmek, dinin dünyaya yönelik öğretilerini kaldırmak din dünya ayırımı olmaz, olsa olsa dini yıkmak olur. Müslü­manlar için böyle bir hareket dinin en mühim esaslarını terk etmek anlamına gelir, hayatın en makul ilkelerini, en güzel nizamlarını bırakıp, tedenni yollarına düşmek gibi bir hareket-i ric’iyye olur. Geniş bilgi için bkz. İslara Milletlerine, s. 38-39-

[18] 13. Hicr 17,

[19] Bu hadisle ilgili geniş açıklama için ek l’e bakınız.

[20] U. HÛd, 118-119.

[21] Ek 2’de İbn-i Arabî’nin görüşleri Fütuhattan özetlenerek verilmiştir.

[22] Hadis kaynaklarında böyle bir hadisin varlığı tarafımızdan tespit edilememiştir.

[23] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 12-21.

[24] Arapça’da müf’ret (tekil) kelimelerin cem (çoğul)lerinin çeşitlerinden birinin adı cem-i müennes-i .salimdir. Yazar bu terkibi edebi bir teşbih olarak kullanmıştır.

[25] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 23-24.

[26] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 24-25.

[27] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 25.

[28] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 25-26.

[29] 4. Nisa, 157-158.

[30] 3. Âlu İmrân, 169.

[31] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 26-28.

[32] Ancak Moskova hükümeti daha sonra bu himayeden vazgeçmiştir.

[33] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 28-29.

[34] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 29-30.

[35] Muhtemelen Yazar, 2. Bakara, 30; 16. NahI, 88; 26. Şu’âra’, 152 gibi insanların yeryü­zünde bozgunculuk yapanlarına verilecek cezalan anlatan bütün ayetlerde erkek za­mir kullanılmış olmasından hareketle böyle demektedir. Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 30-31.

[36] Buhârî. Rikak 15; Musiim, Zekât 120; Tirmizî, Zuhd 40; İbn Mâce, Zuhd 9.

[37] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 31-32.

[38] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 32-33.

[39] Kitab-i Mukaddesle, olayın aslı şu şekilde anlatılmıştır: “Ve Rab Allah Âdem’in üzeri­ne uyku getirdi, ve o uyudu; ve onun kaburga kemiklerinden birini aldı, ve yerini el­le kapadı; ve Rab Allah Adem’den aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaptı, ve onu Adem’e getirdi. Ve Adem dedi: Şimdi bu benim kemiklerimden kemik, ve etimden et­tir: buna nisa denilecek, çünkü o insandan alındı. Bunun için insan anasını ve baba­sını bırakacak, ve karısına yapışacaktır, ve bir beden olacaklardır… ve Âdem karısı­nın adını Havva koydu; çünkü bütün yaşayanların anası oldu.” (Kitah-ı Mukaddes. Tekvin 2. bab, 21-25; 3. bab, 21).

[40] 4. Nisa’, 1.

[41] 30. Rûm, 21.

[42] 21. Enbiyâ’, 37.

[43] Ek 2’de Yazar’in “Kadınların Yaratılışı” ile ilgili görüşlerine yer verilmiştir. Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 33-34.

[44] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 34-36.

[45] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 36.

[46] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 36-39.

[47] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 39-40.

[48] Buhârî, Nikâh, 82, (VI! 146); Müslim, Fedail’us-sahabe, (14) 92, (IV. 1892).

[49] Ek 3’te bu hadisin tamamı verilmiştir. Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 40.

[50] Yazarın 66. Tahrîm, 3. ve 4. ayetinden çıkardığı bu anlam oldukça uzak bir ihtimal­dir. Söz konusu ayetlerin mealleri şöyledir. “Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti. Fakat eşi o sözü başkalarına haber verip Allah’da bunu Peygamber’e açıklayınca, Peygamber bir kısmını bildirmiş bir kısmından da vazgeçmişti. Peygam­ber bunu ona haber verince eşi: ‘bunu sana kim bildirdi?’ dedi. Peygamber; ‘BÜen, her şeyden haberdar olan Allah bana haber verdi.’ dedi.”

Eğer ikiniz de Allah’a tövbe ederseniz (yerinde olur); çünkü kalpleriniz sapmıştı. Ve eğer Peygamber’e karşı birbirinize arka verirseniz bilesiniz ki, onun dostu ve yar­dımcısı Allah, Cebrail ve müminlerin iyileridir. Bunların ardından melekler de ona yardımcıdır.” (66. Tahrîm, 3-4).

[51] 58. Mücâdele, 1.

[52] Yazarın bu yorumu vefalı hatunların haline uygun, hoş bir yorum olsa da oldukça zorlama bir yorumdur. Zira Kur’an’da müzekker sığalar tağlib tankıyla müennesleri de içine alır. Ayrıca Kur’an’da Carullah’ın söylediğinin tersini ifade eden ayetler de söz konusudur. Mesela 22. Hacc, 2. ayetinde şöyle Duyurulmuştur: “O gün her emziren emzirdiğini unutur, onu gözü görmez ve her gebe de yavrusunu düşürür.” tYazarın bu ve buna benzer tartışmalı tespitleri için bkz. Halis Albayrak, “Musa Canıllah’ın Kur’an Anlayışı ve Yorum Yöntemi”, I. Uluslararası Musa Canılhh Bigiyev Sempozyumu’nda (17-18 Kasım 1999) sunduğu tebliğ].

[53] 80. Abese. 34-37. Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 40-42.

[54] 17. İsrâ’, 107.

[55] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 42-44.

[56] Buhârî, Enbiyâ7, 46, (IV. 138); îbn Hanbel, Musned, II. 319, 449. 469. 52.

[57] Hâkim, Musledrek, II. 175; Nesâ’î, Sünen, I. 31; Tayâlisî, Mıısned, i. 306; îbn Mâce, Nikâh. 5. I. 596.

[58] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 44.

[59] Ek 5.

[60] Ek 6.

[61] Ek 7.

[62] Yazar’ın gerek Şimal Türklerİ’nde gerekse Türkiye’de kalktığını söylediği hicap peçedir.

[63] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 45-46.

[64] ei-Eğanî, meşhur şair, edip Alî b. Huseyn Ebû’l-Ferec el-İsfahânî’nin (284/897-356/ 967) kaleme aldığı ve döneminin bütün folklorik bilgisini ihtiva eden esendir

[65] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 46-49.

[66] 33. Ahzâb, 59.

[67] 33. Ahzâb, 53.

[68] 24. NÛr, 28.

[69] 24. NÛr, 55.

[70] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 49-53.

[71] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 53-54.

[72] 17. İsrâ1, 45.

[73] Yazarın sözünü ettiği kıssa ve ilgili Kur’an ayetleri (38. Sâd, 21-26) tedkik edildiğin­de kadının koyuna benzetilm ediği, söz konusu kıssa ve kıssada geçen na’ce ile ka­dın arasında uzaktan yakından bir ilişki olmadığı görülecektir. Yazarı böyle bir iliş­ki kurmaya sevk eden husus, Hz. Ali’nin “Her kim anlatırsa bir peygambere iftira suçundan dolayı 160 sopa vurmak gerekir:’ dediği hâlde pek çok tefsirimizde yer alan Hz. Davud ile ilgili israilî bir kıssadır.

[74] Yazar’ın hadis dediği bu söz hiçbir hadis kaynağında bulunamamıştır. Ayrıca koyun hakkında uydurulan hadisler hakkında bkz. İbnu’l-Cevzî, e/-Mevdıı’at, II. 303.

[75] 37. Saffâl, 48-49. ayette geçen “saklı yumurtalar gibi” ifadesi, deve kuşunun yumur­talarını korumak için onları kuma gizlemesinden çıkarılmış eski bir Arap deyimi olup kusursuzluk’ anlamına gelir.

[76] 56. Vâkı’a, 22-23.

[77] 55. Rahman, 72.

[78] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 54-57.

[79] Yazar bu eserini 1916 yılında yazıp 1933’te yayımladığı için sözünü eniği inkılâplar Cumhuriyet öncesi değişiklikler olabilir.

[80] İbn-i Arabi’nin görüşleri için bkz. ek 2.

[81] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 57-58.

[82] Oysa Yazar Serine Esasları adlı kitabında (s. 5-6) hilafet vazifesinin tabiatta hilafet ve teşrîde (yasamada) hilafet olmak üzere iki kısma ayırmış ve her iki vazifenin de kadır-erkek, beşer cinsinin tamamına eşit olarak verildiğini ifade etmiştir.

[83] Yazarın işaret ettiği ifadeler Tevrat’ın Levililer bölümü 12. babında şöyle geçen “Ve Rab Musa’ya söyleyip dedi: “İsrail oğlularma söyleyip de: Bir kadın gebe kalır ve erkek çocuk doğurursa, o zaman yedi gün murdar olacaktır; âdet murdarlığı gün­lerinde olduğu gibi murdar olacaktır. Ve yedinci günde çocuğun gulfesi sünnet olu­nacaktır. Ve otuz üc gün kendi tathiri kanında kalacak; ve tathiri günleri dolunaya kadar mukaddes hiçbir şeye dokunmıyacak, ve makdise girmiyecektir. Fakat kız çocuk doğurursa, o zaman âdetinde olduğu gibi iki hafta murdar olacak; ve altmış altı gün kendi tatilin kanında kalacaktır.

Ve erkek çocuk için yahut kız çocuk için tathirin günleri dolunca, toplanma çadırının kapısına, kâhine, yakılan takdime olarak bir yıllık bir kum, ve suç takdimesi olarak bir güvercin yavrusu yahut bir kumru getirecektin ve kâhin onu Rabbin önünde takdim edecek, ve kadın için kefaret edecek; ve kanının pınarından tahir olacaktır. Çocuk erkek olsun kız olsun, doğuran kadın için şeriat budur. Ve kuzu için gücü yet­mezse, o zaman biri yakılan takdime, ve o biri suç takdimesi olarak iki kumru, yahut iki güvercin yavrusu alacak; ve kâhin onun için kefaret edecek, ve tahir olacaktır.”

[84] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 58-60.

[85] 2. Bakara, 35.

[86] 18 Kehf, 60.

[87] 47. 31. Lokman, 14.

[88] 46.Ahkaf, 15.

[89] 2.  Bakara. 233.

[90] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 61-64.

[91] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 64-66.

[92] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 66.

[93] 4. Nisa’, 32.

[94] 4. Nisa’, 7.

[95] 4.  Nisa’, 20.

[96] 4. Nisa’, 4.

[97] 18. Kehf, 84.

[98] 27. Nemi. 23.

[99] İbn Abbâs’tan rivayet edilen bu hadisin aslı şöyledir: “Müslümanların kanı eşittir. Düşmanlarına karşı tek yumrukturlar, en düşük rütbeli birinin dahi verdiği eman her­kes için en uzaktakini dahi bağlayıcıdır.” (İbn Mâce, Diyât, 31. II. «95).

[100] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 66-68

[101] 30. Rûm, 21

[102] 41. Fussüet, 11

[103] Sahabeden Osman b. Maz’ûn evlenmeyi kendine yasak kılınca Hz. Peygamber onu çağırtmış ve şöyle demiştir: “Ey Osman ben ruhbanlıkla emr olunmadım, benim sün­netimden yüz mü çeviriyorsun,.. Her kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir” (Dârimî, Nikâh, 2074).

[104] 2. Bakara, 187.

[105] 4. Nisa1, 24; 5. M3’ideT 5.

[106] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 69-73.

[107] 30. Rûm, 21.

[108] 53- Necin, 32.

[109] 30. Rûm, 21. Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 73-74.

[110] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 74-75.

[111] 30. Rûm, 21.

[112] 4. Nisa’, 21.

[113] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 75-76.

[114] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 76.

[115] Buhârî, Nikâh, Hadis no: 4700; Tirmizî. Nikâh, 1006.

[116] İbn Mâcc, Nikah, 1847.

[117] Tirmizî, Nikâh. 3; İbn Mâce, Nikâh 46

[118] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 77.

[119] 4. Nisa1, 24.

[120] 28. Ankebût, 27.

[121] 33. Ahzâb, 37.

[122] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 77-78.

[123] 33. Ahzâb, 6.

[124] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 78-79.

[125] Nesâ’î, Nikâh, 36; İbn Mace, Nikâh, 12; tbn Hanbel, Musned, VI. 136.

[126] 24. Nûr, 33.

[127] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 79-80.

[128] 6. En’am, 137.

[129] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 80-81.

[130] 2.  Bakara, 35.

[131] Yazar’a göre Hz. Aişe’nin 9 yaşında evlendiğine dair rivayetlar yanlış anlaşılmıştır. Hadislerde geçen bu ifade, Hz. Aişe’nin doğuştan itibaren yaşı deği!, evlilik yaşıdır. Yani 6 veya 9 yaşında evlendi demek, buluğ çağına erdikten 6 veya 9 yıl sonra evlendi demektir. Nitekim bazı rivayetler, Hz. Aişe’nin Cubeyr b. Mut’im iie nişanlı olduğunu ve bu nişanın babası Hz. Ebû Bekir’in İslam’a girmesiyle bozulduğunu belirtmektedir.

[132] 4. Nisa’, 3.

[133] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 81-82.

[134] 4. Nisa’, 3.

[135] 4. Nisâ\ 3.

[136] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 82-85.

[137] 4. Nisa’, 3.

[138] 4. Nisa1, 129.

[139] 1936 yılına kadar bir kimse birden fazla kadınla evlendiğinde sadece evlendirme memurları ile vasiler cezalandırılırken (1926 tarihli ceza kanunnamesi, madde 237) 1936’dan sonra ise, kanun vazıı birden fazla eşle evlenen erkek ve kadınları 6 aydan 3 yıla kadar hapis cezası getirmiştir (3038 sayılı 18 Haziran 1936  tarihli kanun).

[140] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 85-86.

[141] 8. Enfâi, 73.

[142] 4   Nisa’, 25.

[143] 4.  Nisa’, 25.

[144] 5. Mâ’ide. 5.

[145] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 86-89.

[146] 4. NLsâ’, 34

[147] 31. Lokman, 15.

[148] 2. Bakara, 228.

[149] 2. Bakara, 228.

[150] 4. Nisa’, 34.

[151] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 89-90.

[152] 4. Nisa’, 19.

[153] 24.  Nûr. 30.

[154] 33. Ahzâb. 32.

[155] 4. Nİsâ’, 34.

[156] 55. Rahman, 56.

[157] 55. Rahman, 70.

[158] 12. Yûsuf. 30-32.

[159] 12. Yûsuf, 24.

[160] 12,  Yûsuf. 24

[161] 53.  Necin, 22.

[162] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 91-94.

[163] 4. Nisa’, 34.

[164] Bu, Ebû Dâvûd ve İbn Mâce’nin Abdullah b. Ömer’den rivayet etlikleri bir hadistir, bkz. Ebû Dâvûd, Talâk, Hadis no- 1862, 1863; İbn Mâce, Talâk, Hadis no: 2008.

[165] Köleleri hürriyete kavuşturmak hakkında pek çok hadis olmakla birlikte hu ifadeler­le rivayet edilen herhangi bir hadis görülmemiştir.

[166] 90. Beled, 11-13

[167] Bu kaidenin izahı için bkz. Musa Carullah, Kava’id-i Fiklıiyye, s. 22.

[168] 63. TaI3k. 1.

[169] 2. Bakara, 229.

[170] 2. Bakara, 231.

[171] 2. Bakara, 230.

[172] 9. Tevbe, 29.

[173] 2. Bakara, 230.

[174] 2.  Bakara, 230. Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 95-99.

[175] Bu şekilde ifade edilen bir hadis kaynaklarda tespit edilememiştir.

[176] 2. Bakara, 230.

[177] Bkz. Tirmizî, Nikâh, Hadis no: 1038, İbn Mâce, Nikâh, 1920.

[178] Bkz. Kavâ’id, 96, Rûze, 78. Yazar, Zekât adlı eserinin kapağında da talaktan söz ede­ceğini ifade ettiği hâlde elimizdeki Zekât adlı eserinde talak ile ilgili herhangi bir bil­giye rastlanamamıştır.

[179] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 99-101.

[180] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 101.

[181] 65. Talâk, 1.

[182] 4. Nisa’, 19. Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 102.

[183] 4. Nisa’, 35.

[184] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 102-103.

[185] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 103.

[186] Sözü edilen sahabî Sa’d b. Ubade’dir. Sa’d bir gün Hz. Peygamber’e: “Ya Resulallah şimdi ben eşimi yabancı bir erkekle yakalarsam dön şahit olmadan ona dokunama­yacak mıyım?”diye sorar. Hz. Peygamber de “evet” diye cevap verince Sa’d “asla, se­ni hak ile gönderene andolsun ki ben daha önce kılıcıma davranırım.” demiş, bunun üzerine Hz. Peygamber yukarıdaki ifadeleri sarf elmiştir. Hadisin üç ayn rivayeti için bkz. Müslim, Li’an, 16 H. 1136.

[187] 4. Nisa’, 19.

[188] 4. Nisa’, 20.

[189] 4. Nisa’, 21.

[190] 2. Bakara, 229.

[191] 2. Bakara, 229.

[192] 2. Bakara, 119-

[193] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 103-105.

[194] 2. Bakara, 230.

[195] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 105-106.

[196] 65. Talâk, 7.

[197] 2.  Bakara, 229.

[198] 65. Talâk, 2.

[199] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 106-108.

[200] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 108.

[201] 4. Nisa;, ıı.

[202] 4.  Nisa’, 32.

[203] 4. Nisa”, 32.

[204] 4.  Nisa”, 34.

[205] 2. Bakara. 180’de “Birinize ölüm geldiği zaman, eğer bir hayır (ma!) birakacaksa ana­ya, babaya, yakınlara uygun bir biçimde vasiyet etmek, Allah’tan korkanlar üzerine bir borçtur.”

  1. Bakara, 181’de ise “Kim işittikten sonra onu (vasiyeti) değiştirirse, günahı, onu de­ğiştirenlerin boynunadır. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir.”

Yine 2. Bakara, 182’de “Kim de vasiyet edenin bir hata veya günah işlemesinden kor­kar da (tarafların) aralarını düzeltirse, ona günah yoktur. Allah bağışlayandır, esirge­yendir.” buyurulmaktadır.

[206] 4. Nisa’, 7’de “Ana babanın ve akrabanın (geriye) bıraktıklarından erkeklere pay var­dır; ana babanın ve akrabanın bıraktıklarından kadınlara da pay vardır. Gerek azın­dan gerek çoğundan (hem erkeğe, hem de kadına) bir hisse ayrılmıştır.”

  1. Nisa’, 14’te “Kim de Allah’a ve onun elçisine karşı gelir, onun sınırlarını aşarsa, Al­lah O’nu ebedî kalacağı ateşe sokar. Onun için alçaltın bir azap vardır,” 4. Nisa’, 33’de ise “Ana babanın ve akrabanın bıraktıklarından her birine vârisler kıl­dık. Yeminlerinizin bağladığı kimselere hisselerini verin. Allah her şeyi görmektedir.” 4. Nisa’, 176’da da “Senden fetva istiyorlar. De ki: Allah size babasız ve çocuksuz ki­şinin mirası hakkında hükmünü şöyle açıklıyor: Ölen kişinin çocuğu yok, bir kız kar­deşi varsa, bıraktığı malın yarısı o (kız kardeşOnindir… Fakat kendisi, (ölen) kızkar-deşinin çocuğu yoksa, onun mirasını (tamamen) alır. Eğer (ölenin) iki kızkardeşi var­sa, bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Ve eğer (vârisler) erkek kadın birçok kardeşler olursa, erkeğe, iki kadının payı kadar (pay) verilir. Şaşırmamanız için Allah size (hük­münü) açıklıyor. Allah her şeyi bilendir.” buyurulmaktadır.

[207] 8. Enfâl, 74’de “Onlar ki sonradan inandılar, hicret ettiler, sizinle beraber savaştılar, işte onlar da sizdendir. Rahim sahipleri (akraba olanlar), Allah’ın Kiiabı’na göre bir­birlerine (vâris olmağa) daha uygundunlar. Allah her şeyi bilir.” buyurulmaktadır.

[208] 4. Nisa’, 12.

[209] Eser hakkında bkz. Mehmet Görmez, Musa Camllalh TDV Yayınları, Ankara 1994, s. 61.

[210] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 109-112.

[211] 67. Mülk, 31.

[212] 67. Mülk, 3.

[213] 31. Lokman, 14.

[214] 2. Bakanı. 233.

[215] 3. Âkı İmrân, 37.

[216] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 112-114.

[217] 6. En’am, İÖO.

[218] 24. Nûr, 2.

[219] 2. Bakara, 282.

[220] 20. Tâhâ, 52.

[221] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 114-117.

[222] 33. Ahzâb, 32.

[223] 7. A’râf, 105.

[224] 33. Ahzâb, 6-28-50-53-59; 66. Tahrim, 13,

[225] 33. Ahzâb, 30-32.

[226] 33. Ahzâb, 30-36.

[227] 2.  Bakara, 143.

[228] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 117-119.

[229] 16. Nahl. 172.

[230] 19. Meryem, 6.

[231] 21. Enbiyâ’, 90.

[232] 23. Mü’minûn, 50.

[233] 18. Kehf, 60-82.

[234] 18.  Kehf. 71.

[235] 18.  Kehf, 74.

[236] 18.   Kehf: 77.

[237] 18.  Kehf, 78,

[238] 18. Kehf. 82.

[239] Buhârî, Enbiyâ’, 27, (SV. 27-28).

[240] 18. Kehf. 65.

[241] 18. Kehf, 80.

[242] 18. Kehf, 82.

[243] 18. Kehf, 9-26.

[244] 18. Kehf, 83-101.

[245] 18. Kehf, 46. Yazar ayetle geçen “baki kalan işlerdir.” ifadesini “baki kalan saliha kız­lardır (sâiihâö,” şeklinde anlamıştır.

[246] 2. Bakam, 233.

[247] 2. Bakanı, 233.

[248] 2. Bakara, 233.

[249] 2. Bakara, 233.

[250] 2.  Bakara, 233.

[251] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 119-125.

[252] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 127-128.

[253] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 128-130.

[254] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 130-132.

[255] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 133-134.

[256] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 134-135.

[257] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 136-138.

[258] Musa Carullah, Hatun, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2001: 138-139.

Hatun Musa Carullah” kitap hakkında daha fazla bilgi edinmek için Ücretsiz pdf olarak almak için aşağıdaki indirme düğmesini tıklayın

Bozuk bağlantıyı bildirin
Siteyi Yardim Et


for websites