BEYTÜ’L-HIKME

beytul hikme
  • Kitap başlığı:
 Beytul Hikme
  • Yazar:
Mustafa Demirci
  • Kitap Sayısı
103
  • Dil:
Türkçe
  • Görünümleri:
  • PDF Doğrudan  
İndirme için tıklayın
  • Satın al  
Kağıt Kapak için

beytul hikme – Kitap örneği

Önsöz

Giriş

Konunun  Seçimi  Ve   Önemi

1 Beytül-Hikme’nin Kuruluşu

Beytü’l-Hikme’nin Kurulduğu   Dönemde   İlmî  Hayat

Beytû L – Hikmenin Kuruluşunu  Hazırlayan  Sebepler

Beytü’l Hikme’nin   Kuruluşu

Beytü’l Hıkme’nin   İsimlendirilmesi

Kültürel  Transformasyon: Beytü’l-Hikme’ye   Getirilen   Kitaplar

Beytü’l-Hikme’nin  Binası

2 Beytü’l-Hikme’nin İşleyişi Ve Faaliyetleri

Beytü’l-Hikme’nin   Bölümleri

Beytü’l-Hikme’de Bürokratik Yapılanma

1) İlmî Personel

  1. A) Sahibu Beytül-Hikme Ve Hâzinler
  2. b) Mütercimler
  3. c) Müstensihler

2) Hizmet Personeli

  1. a) Mücellidler
  2. b) Münâviller ve Hizmetçiler

Tercüme  Faaliyetleri

1) Farsça’dan Yapılan Tercümeler:

2) Hintçe’den Yapılan Tercümeler;

3) Nebati Dilinden Yapılan Tercümeler:

4) Îbranice’den Yapılan Tercümehr

5) Yunanca’dan Yapılan Tercümeler

  1. a) Ejlatun’un Tercüme Edilen Kitaptan:
  2. b) Aristo’nun Tercüme Hâilen Eserleri:
  3. c) Riyaziye İle İlgili Tercüme Edilen Kitaplar:

Batlamyus’un Tercüme Edilen Eserleri:

  1. d) Tıp île flgift Tercüme Edilen Kitaplar:

1) Hipokrat’ın Tercüme Edilen Kitapları;

2) Caîinos’un Kitapları;

Beytü’l-Hıkme’de  Yetişen  Bilginler Ve    İlmî   Çalışmaları

1) Huneyn B. Îshdk (193/813-260/873)

2) Sabit b Kurra (211/826-288/901):

3) Kindi (185/801-252/867)

4) Harezmî (ö. 232/846):

5) Şakiroğullan (Muhammed, Ahmet ve Hasan)

Beytü’l-Hikme  Ve   Siyasî   İktidar   İlişkileri

İ) Halifelerin Beytü’l-Uikme’yi Siyasi Yönlendirmesi:

2) Beytü’l-Hikme’de Çalışanların Sosyal Statüleri ve Siyasî Görevleri:

Beytü’l-Hıkme’nın Son  Bulması

 

 

 

Önsöz

İSLÂM TARİHİNİN, kültürel bakımdan en hareketli ve parlak olduğu dönem, ilmin ve felsefenin bütün dallarında göz kamaştırıcı gelişmelerin yaşandı­ğı, islâm kültürünün temel kaynaklarını oluşturan eserlerin yazıldığı ve bu alanlarda öncülerin yetiştiği dönem olan Abbasilerin ilk yüzyılı (750-860) olmuştur. Bu dönem aynı zamanda, Beytü’l-Hikme kurularak, antik medeni­yetlerden (Yunan, Hint, Iran…) yoğun bir şekilde tercümelerin yapıldığı bir dönemdir. Dolayısıyla Beytü’l-Hikme’nin faaliyetleri ile canlanan ilmî ve fel­sefî hareket arasında bir ilişkinin mevcudiyetine sürekli dikkat çekilmiştir.

Esasen Beytü’l-Hikme konusuna gerek felsefe tarihçileri, gerek bilim ta­rihçileri, gerekse bu dönemin ilmî yapısını araştıranlar tarafından sık sık atıf­larda bulunulmaktadır. Fakat şimdiye kadar bu kurumun mahiyeti, çalışması ve faaliyetlerine dair müstakil olarak bir çalışma ülkemizde henüz yapılma­mış görünmektedir. Bu durum, muhtemelen konunun tarih kitaplarında açık olarak yer almaması sebebiyle, Beytü’l-Hikme hakkında yeterli tarihî malze­menin bulunamayacağı gerekçesine dayandırılmıştır.

Üç bölümden oluşan çalışmamızın ilk bölümünü, Beytü’l-Hikme’nin ku­rulduğu sosyal-kültürel ortamın tanıtılması, kuruluşuna etki eden tarihî se­beplerin incelenmesi oluşturmuştur. Yine bu bölümde Beytü’l-Hikme’nin ki­min tarafından kurulduğu ve kuruluşu için yapılan faaliyetler de ele alınmış­tır, ikinci bölümde ise, Beytü’l-Hikme’nin bölümleri, yönetimi, çalışanları, fa­aliyetleri ve siyasî iktidar ile olan ilişkileri ele alınmıştır. Üçüncü bölümde ise, Beytü’l-Hikme’nin gerek düşünce alanında, gerek beşeri bilimler alanın­da, gerekse genel olarak bıraktığı etkiler incelenmiştir.

Çalışmam esnasında konunun seçimi, sınırlandırılması ve muhtevaya yö­nelik yapıcı eleştirileriyle, çalışmamın başından sonuna kadar danışmanlığımı üstlenen sayın Prof. Dr. İsmet Kayaoğlu’na en içten teşekkürlerimi suna­rım. Ayrıca konuya yönelmemde ve kaynakların temininde yardımlarını gör­düğüm sayın Prof.Dr. Ahmet ÖnkaP’a ve sayın Doç.Dr. Mehmet Ali Kapar’a teşekkür etmeyi bir vefa borcu olarak görüyorum. Ayrıca, çalışmam esnasında, kıymetli vakitlerini benimle paylaşan Yard. Doç. Dr. Nejdet Subaşı’ya ve Arş. Gör. Hasan Hüseyin Bircan’a da en içten teşekkürlerimi sunarım.[1]

 

Giriş

Konunun  Seçimi  Ve   Önemi

Her tarihçi, geçmişi incelerken yaptığı tercihlerde yaşadığı kültürel ortamın, sosyal şartların, dünya görüşünün ve gündelik ihtiyaçla­rın zoru altındadır. Bunlar farklı yoğunluklarda tarihçiyi etkileyerek yön­lendirirler. Tarihçi de bu baskıların altında yaşadığı zamanın özlemlerini giderecek konulara yönelir ve tarihi yazarken onun zemini üstünde top­lumun beklentilerini öne çıkarır. Bu sebeple, her dönemin tarihçileri belli konulara yönelmişler ve tarihlerini yazarken de birbirlerine çok yakın bir üslup kullanmışlardır. Bu durum bir yerde kaçınılmaz olmaktadır, daha başka bir ifadeyle yaşadığımız zaman, aşamadığımız bir zindanımız ol­maktadır. Fakat burada dikkat edilecek en önemli husus, tarihi sanık sandalyesinde, eli kolu bağlı, vurdukça size istediğiniz cevabı veren bir konuma düşürmemek olmalıdır.

İnsanlık tarihinde dikkat çekici bir şekilde kırılmaların meydana gel­diği dönemler, büyük medeniyetlerin veya köklü geleneklerin karşılaştık­ları ve birbirlerini etkiledikleri dönemlerdir. Bu tarihî kesitlerde bilimler ve felsefeler her zamankinden daha hızlı bir gelişme ve atılım gerçekleşti­rirler. Aynı şekilde tarihçiler de geçmişi yeni baştan ele alarak, yaşanan belirsiz ortama kendi tarih mirasının medeniyetinin hedefleri doğrultu­sunda yön vermeye çalışırlar. Bizim yaşadığımız dönem de gerek medeni­yetler arası karşılaşmaların, gerekse İslâm medeniyetinin tarihini etkile­yecek gelişmelerin yaşandığı mühim bir kesiti oluşturmaktadır. XII. yüz­yıldan XIX. yüzyıla kadarki zaman dilimi içinde kendi içine kapanan ve kendi kendine yeten islâm dünyası, Batı dünyası ile sadece savaş mey­danlarında karşılaşmıştır. Ancak XVIII. yüzyıldan itibaren, batı medeniyetinin güçlü bir meydan okuması ile karşı karşıya gelince, tarihini, dü­şüncesini, geleneğini yeniden sorgulamaya başlamıştır. Bu bağlamda is­lâm tarihinde yaşanan kültürel karşılaşma dönemleri önem kazanmıştır. Böylece de tarihçiler, İslâm tarihinde kültür çatışmalarının nasıl yaşandı­ğına ilişkin araştırmalara ağırlık vermeye başlamışlardır.

Esasen bütün medeniyetler, tek bir kavmin dehası olmayıp, beynel­milel münasebetlerin tesiri altında gelişmişlerdir. Yakın zamana kadar kendi kendine geliştiği sanılan Çin ve Hint medeniyetlerinin, Mısır ve Mezopotamya medeniyetlerinden etkilendiği ortaya çıkarılmıştır. Dolayı­sıyla her medeniyetin terakkisi için kabuğunu kırarak, diğer medeniyet­ler tarafından geliştirilen ürünlerden istifâde etmek suretiyle, kendine has değerlerim kurabileceği inancı güç kazanmıştır. Çünkü bir medeni­yetin canlılığı ve inkişafı, tarihinin değişik dönemlerinde farklı kültürler, halklar ve medeniyetler ile münasebetlerinde takındığı tavırlara ve onlara karşı gösterdiği aksülamellere bağlıdır. Karşılıklı tesirlerin meydana geti­receği canlılık, medeniyetleri geliştirir ve zenginleştirir.[2] Kapılarını dış te­sirlere tamamen kapatan medeniyetler ise yaratıcılıklarını kaybederek, zamanla katı geleneklerin ve kurumların içinde, hoşgörüyü, kuşatıcıhğı ve evrensellik vasfım yitirerek donmaya ve fosilleşmeye mahkum olur­lar.[3] Bu sebeple kültürler ve medeniyetler arası diyalog hem insan toplu­luklarının tabiatının gereğidir, hem de tarihî bir kaçınılmazlıktır.

Tarih boyu gerek halkların, gerekse medeniyetlerin diyalogunda, ön­ce çekimser ve ihtiyatlı karşılaşmalar, sonra tanışmayla başlayan tartışma­lar, daha sonra da, tartışmaların sebep olduğu muhatabını daha derinden tanıma ihtirası, “tercüme hareketlerini” doğurmuştur. Bu sebeple, hemen hemen bütün medeniyetlerin yükselme eğrilerinin olduğu tarihî kesitte, yoğun bir tercüme dönemi yaşanmıştır. Zamanla dağınık vaziyette yürü­yen tercümeler, birtakım mekteplerin teşekkülüne yol açarak buralarda kurumlaşmışlardır. îşte bu mektepler, kültür çatışmalarında ve medeni­yetler arası diyaloglarda merkezi bir rol oynamışlardır. Yunan medeniyeti ile Doğu dünyasının karşılaşması, İskenderiye mektebinde; Iran ile Yu­nan ve Hint karşılaşması Cundişapur mektebinde; İslâm ile Batı karşılaş­ması, Sicilya ve ispanya’da kurulan tercüme mekteplerinde; Osmanlı ile Batı karşılaşması, Encümeni Danış gibi kurumlarda yoğunlaşarak mede­niyetlerin diyaloguna ev sahipliği yapmışlardır.[4]

İslâm medeniyetinde durum, tarihte sürekli olagelenden pek farklı olmamıştır. Bilindiği gibi, İslâm vahyinin ilk indiği Arabistan Yarımadası, gerek kültürel bakımdan, gerek medeniyet bakımından, etrafındaki yük­sek seviyeli medeniyetlere nazaran daha geri ve kapalı bir durumda idi. Düşünce hayatları, şahsi müşahedeler ve hakimane darb-ı mesellerden ibaretti, ilim hayatı ise, basit tecrübelerden öte geçmemekte idi.[5]Öyle ki, Belâzûri’nin nakline göre Mekke’de okuma-yazma bilenlerin sayısı sadece on yedi kişiden ibaretti.[6] Fakat, İslâm ile birlikte Arapların düşünce dün­yaları değişmiş, gizli yetenekleri açığa çıkmış ve durağan hayatın ritmi bir anda hızlanmıştır, islâm’ın onlara verdiği dinamizm sayesinde çok kı­sa denilebilecek bir zamanda Atlantikten Çin şeddine kadarki, Mezopo­tamya, Mısır, Asur-Babil, Grek, İran, Hint gibi tarihleri çok eskilere uza­nan kadim medeniyetlerin beşiklerini ele geçirmişlerdir. Böylece müslü-manlar, bu medeniyetlerin sorunları ile karşı karşıya gelmişlerdir

Hulefa-i Raşidin döneminde (632-660), fetihlerin sonucu olarak or­taya çıkan bu durum karşısında sosyal, siyasal sorunlar, öncelikle çözül­mesi gereken acil sorunlar olduğundan, bu dö.nemde müslümanlarm kültürel bakımdan kayda değer bir düşünce alışverişi ve değişikliği yaşa­dıklarını söylemek mümkün görünmemektedir. Hatta, Hz. Peygamber dönemindeki yapıyı aynen muhafaza etmek için son derece hassas hare­ket edildiği dikkat çekmektedir. Bu sebeple yabancı unsurlarla ilişkilerin­de ihtiyatlı davrandıkları gözlenmektedir,[7] Bu dönem, müslümanlar için fethedilen topraklar üzerinde yaşayan topluluklarla bir karşılaşma ve ta­nışma dönemi olmuştur diyebiliriz.

Emeviler dönemi (660-750) ise, Şam, Basra ve Küfe gibi önemli şe­hirlerde, herkesin-önünde, Yunan felsefesinden, Aristo mantığından ve beşeri bilimlerden bahseden papazlar ve farklı inanç gruplarıyla, müslü­manlar arasında teolojik tartışmaların olduğu bir dönemdir. Sözlü olarak ilk etkileşim bu dönemde başlamış, kısa zaman içinde de bunun etkileri, yeni doğan kelâm okullarıyla kendini göstermiştir. Ancak konumuzla il­gisi bakımından bu dönemle ilgili zikre değer en önemli gelişme, Halid b. Yezid’in tercüme çalışmalarıdır, iktidar umudunu yitiren bu genç şehza­de, kendini ilme verir ve Mısır’dan gelen Yunanca’ya vâkıf bir gruba tıp, kimya ve astroloji ile ilgili kitapları tercüme ettirir.[8] Yine bu dönemde Abdulmetik b. Mervan (685/705) ve Velid b. Abdulmelik (705-715) tarafından Farsça ve Grekçe divanların Arapça’ya çevrilmesi, bundan böyle yönetim işlerinde Arapça’nın kullanılmasını zorunlu hale getirmiştir.[9] Bu hareketin en önemli neticesi, Arapça’nın gayri müslimler tarafından öğre­nilmesi bir müddet sonra da, hem kendi dilini, hem de Arapça’yı bilen bir tabaka ortaya çıkmasıdır. Burrun meyvesini daha sonraları Abbasiler bolca yiyeceklerdir. Emevi idarecilerinin Arap merkezli politikaları, doğal olarak yabancı unsurların iktidara yakınlaşmasına mani olduğundan, ol­ması gereken kültür transformasyonunu ve yakınlaşmayı önemli ölçüde engellemiştir. Bu dönem, daha sonra gelişecek olan ilmî ve felsefî hareke­tin tohumlarının atıldığı bir geçiş dönemi olmuştur. Müslümanlar ile di­ğer inanç grupları arasında teolojik konularda süren tartışmalar ve sosyal alandaki yakınlaşmalar, daha sonra Beytü’l-Hikme’de kurumlaşmak olan tercüme ve ilmî-felsefî hareket için bir hazırlık oluşturmuştur.

Abbasilerin iktidara gelişiyle, daha ileride zikredeceğimiz bir çok se­bebin de etkisiyle, müslümanlar Mezopotamya, Mısır, Asur-Babil, Grek ve Hint medeniyetlerinin fikrî ve ilmî mahsullerinden istifade etmeye yö­nelmişlerdir. Müslümanların kendi evrensel medeniyetlerini kurarken, daha önceki medeniyetlerin tecrübelerinden esaslı bir şekilde faydalana­bilme amacına yönelik olarak Abbasiler tarafından Bağdat’ta Beytü’l-Hik-me kurulmuştur. Daha önce İskenderiye ve Cundişapur’da olduğu gibi burada da çoğunlukla tercüme ve yüksek seviyeli ilmî ve fikrî araştırma­lar yapılmıştır. Bu kurum sayesinde, kadim medeniyetlerin tecrübe ve bi­rikimleri, islâm dünyasına taşınabilmiş tir. Böylece Beytü’l-Hikme, yaşa­nan tarihî sürecin ve insanlığın mevcut birikiminden faydalanma düşün­cesinin kurumlaşmış veçhesi olarak ortaya çıkmıştır.

Beytü’l-Hikme’nin önemi, söz konusu gelişmelerin kurumlaşmış bir veçhesi olmakla sınırlı kalmamış, bilâkis buradaki faaliyetler daha sonra­ki asırlarda büyük yankılar uyandırmıştır. Yunan felsefesi, İran, Hint, Me­zopotamya ve Mısır gibi köklü ilmî ve kültürel geleneklerin, İslâm dü­şünce evrenine bu kurum kanalıyla taşınması sonucunda, İslâm’ın ente­lektüel muhitinde yepyeni bir dönem açılmıştır. Gerek düşünce alanında, gerek toplumsal alanda, gerekse beşerî ilimler alanında, yeni gelişmeler ve değişmelerin yanında, bu alanlarda İslâm tarihinin hiç bir döneminde görülmeyecek yoğunlukta büyük bilginler ve filozoflar yetişmiştir. Bu durumun en açık göstergesi durumunda olan Kindî, Harezmî, Sabit b. Kurra, Huneyn b. İshak, Zekeriya, Râzî, Battan!…gibi bilgin ve filozofla­rın, Beytü’l-Hikme’de yetişmiş olmaları gösterilebilir. Ayrıca bu durum Beytü’l-Hikme’de yaşanan düşünce etkinliğini ve ilmî gelişmeleri göster­mesi bakımından hayli ilgi çekici bulunmaktadır.

Bu duruma göre, tarihin bize sunduğu küçüklü büyüklü yüzlerce olayın içinde, tarihe yön veren, tarihin akışında kırılmaya yol açan olay­ları tesbit edip, onlar üzerinde yoğunlaşmak, tarihin gerçek amacına da­ha uygun düşmektedir. Çünkü tarih, devamlı surette kendini büyük olaylar üzerine inşa etmektedir, ona anlam kazandıran da çoğu zaman böylesine sunulan olaylar olmaktadır.[10] Geçmişte meydana gelen ve tarihi kısa ışık hizmetleri gibi kateden, kısa zaman sonra da kaybolup unutul­maya mahkum olan olaylar, kendi başlarına tarihî bir değer taşımazlar. Bunlar, çoğu kere determine ettikleri büyük olayların teşekkülüne yol aç­tıkları oranda kıymetlidirler ve tarihçiyi de o oranda ilgilendirirler. $u halde, geçmişte olmuş bitmiş olaylar daha sonrakiler için bir mânâ ifâde ediyorsa, önceki gelişmelerin tezahüründe ve sonraki hadiselerin teşek­külünde merkezi bir rol oynadığına inandığımız olaylar önemli olmakta­dır. Femand Braudel’in ifadesiyle “sonuçlan olan, uzağa sıçrayan, yansı­yan olay önemlidir.”[11]

işte Beytü’l-Hikme kurumu, ilk dönem İslâm kültür tarihinde mey­dana gelen değişmelerde merkezî rolü oynadığına inandığımız tarihî bir olaydır. Vahyedilen değerlerin ışığında kendi evrensel medeniyetlerini kurmaya çalışan müslümanlarm, o zamana kadar yaşamış olan kadim medeniyetlerin tecrübeleriyle doğrudan irtibata girebilmek için, girişilen çabanın kurumlaşmış bir veçhesi olarak Beytü’l-Hikme kurumu, ilk Ab­basi halifeleri tarafından Bağdat’ta kurulmuştur. Onun kurulmasının öne­mi, belki çağdaşlarmca yeterince kavranamadı; fakat asırlar sonra islâm kültür ve medeniyetinin gelişim çizgisi dikkatle incelendiği zaman, İslâm felsefesi ve bilimi alanındaki ilk ve özgün çalışmaların Beytü’l-Hikme ile başladığı inkar edilmez bir gerçektir. Bu bakımdan, İslâm tarihinde yüz­lerce medrese, kütüphane, rasathane vb. kurumlar arasında Beytü’1-Hik-me’yi farklı kılan ve asırlar sonra tarihçinin önüne konu olarak getiren bu merkezî misyonudur diyebiliriz. Hatta Beytü’l-Hikme’den önceki bi­limsel çalışmalar ve felsefî seviye ile Beytü’l-Hikme’den sonraki durum kıyaslandığı zaman nitelik ve nicelik bakımından çok belirgin farklılıklann olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu sebeple, ilk dönem islâm kültür tarihi­ni, “Beytü’l-Hikme öncesi” ve “Beytü’l-Hikme sonrası” diye ayırmak bile mümkün olabilmektedir.

Temelde Beytü’l-Hikme kurumunu, en eski tarih kitaplarına dayana­rak ortaya koymayı, tanıtmayı ve etkilerini incelemeyi amaçlayan bu ça­lışmamız, Yunan ve Doğu düşüncelerinin toplanıp Arapça’ya tercüme edilmesi ve bu arada yeni ve eski bir takım felsefî hareketleri harmanla­ması yönüyle felsefe tarihinin; Mezopotamya, Mısır, Hint ve Iran gibi me-deniyetlerce geliştirilen beşerî bilimleri toplayıp harmanlaması yönüyle bilim tarihinin; bir kurum olarak çalışması yönüyle de kurumlar tarihi­nin konusu olmaktadır. Ancak bu çalışma, genel tarih disiplini açısından ele alınmıştır. Bunun böyle olması, konunun işleniş tarzını, metodunu ve üslubunu da doğal olarak etkilemiştir, hatta farklı sonuçlara götürmüş, farklı konulann da işlenmesini gerekli kılmıştır. Çalışmanın zaman za­man felsefî, bilim tarihi veya kurumlar tarihi ağırlıklı olması da kaçınıl­maz bir durum olmuştur, fakat genel olarak bakıldığında bir tarih araştır­ması olması nedeniyle bu vasfı korunmaya çalışılmıştır.

Konuyu işlerken, devamlı surette olayların arkasında yatan esas se­bepler belirlenmeye çalışılmıştır. Çünkü her eser müessiriyle mânâ ka^ zanmaktadır. Bu sebeple olayların arkasında yatan ve tarihi belirleyen se­bepler ortaya konmaya çalışılmıştır.[12] Nasıl ki, Halife Me’mun’un Beytü’l-Hikme’ye yakın alâkası, onun mutezile temayülleri ile yakından alâkalı ise, her türlü inanç ve felsefenin harmanlandığı bu kurumda cereyan eden olayların, mevcut inançlarla alâkalı olabileceği düşüncesiyle, olayla­rın fikrî temellerine inilmeye çalışılmıştır. Düşüncelerden şahıslara, şa­hıslardan olaylara doğru çözümleyici bir metot kullanılmıştır.

Ayrıca, Beytü’l-Hikme konusunda kaynaklarda yeterli ve açık bilgile­rin kısıtlı olması sebebiyle, araştırmanın amacına ulaşabilmesi için, veri­ler arasında görülen güçlü’ analojilerden hareketle bir takım varsayımlar kullanmak zorunlu olmuştur. Fakat varsayımlar, tarih araştırmalarının gerçek hareket noktasını verirler ve verilen bilginin kesin bir tarihî kay­nağa dayanmadığını, dolayısıyle zıt delillere her an açık olduğunu göste­rirler.

Araştırmamız üç bölümden oluşmaktadır: Birinci bölümde kuruluş dönemi ve kuruluşu hazırlayan sebepler ile kuruluş aşamaları ve çalışmalan ele alınmıştır. îhinci bölümde, Beytü’l-Hikme’nin kurulduktan sonra içindeki durum, yani işleyişi, görevlileri, faaliyetleri, siyasî iktidar ile olan ilişkileri ve burada yetişenlerin sosyal durumları ele alınmıştır. Üçüncü bölümde ise, Beytül-Hikme’nin yansımaları incelenmiştir. Düşünce ala­nında felsefe, kelâm ve tasavvuf gibi disiplinlerdeki değişmeler ve geliş­meler; bilimsel çalışmalar ve bunların ilmî seviyesi ve gelişimi araştırıl­mıştır. Ayrıca Beytü’l-Hikme’nin, gerek tarihsel mirasın korunması, ge­rekse kopan medeniyet zincirini tekrar bağlaması yönüyle, genel olarak etkilerinden de bahsedilmiştir.

Tarih bize tarihçilerin tercihlerinden ve zihinlerinden süzülerek gelir. Bir olayı tarihin konusu hâline getiren tarihçidir. Eğer herhangi bir olay, bir tarihçi tarafından kayda geçirilmezse, zamanın karanlıkları içinde bir müddet sonra unutulur gider. Bu sebeple batıdaki bazı tarih ekolleri, “tarih, tarihçilerin yazdıkları şeylerden ibarettir” demektedir.[13] Fakat, tarihi okurken satır aralarındaki fısıltılafV-tarihçinin doğrudan bahsetmediği, lakin tarihsel bir olgu olarak, insanların zihinlerine yer­leşen olayların habercisidirler. Tarihçi olayları hikâye ederken, gayr-i ihtiyarî olarak yaptığı atıflar ve kısa itiraflar, anlatılmayan fakat mevcu­diyeti inkâr edilemiyecek olguları ortaya çıkarır. Bu bakımdan, tarih ki­taplarının satırları arasındaki fısıltılar, gayr-i ihtiyari dile gelen itiraflar, o dönemdeki büyük olgulara delalet ederler.

Beytü’l-Hikme kurumu hakkında tarihçiler hususi olarak .bahsetme-mektedirler. Sadece bilginlerin biyografilerinde veya halifelerin ilmî ko­nulara olan meraklan etrafında gelişen olaylar içinde Beytü’l-Hikme’den bahsedilmektedir. Daha şaşırtıcı olan, Beytü’l-Hikme’deki tercüme faali­yetlerine katılan Ahmet b. Yahya el-Belâzuri (Ö. 284/897), Me’mun döne­minin tarihçisi Vâkıdi (Ö. 130/747), IX. yüzyılın ünlü edibi Amr b. Bahr el-Câhız (ö. 255/868-9), aynı dönemde yaşayan Ebû Muhammed îbn Ku-teybe (ö. 276/889-90) gibi büyük İslâm tarihçileri, Beytü’l-Hikme’nin faal olduğu dönemde yaşamalarına rağmen, bu kurumdan hiç bahsetmemele­ri düşündürücüdür. Bu durumun, muhtemelen klasik İslâm tarihçiliği­nin, siyasî olayları ve yıllıkları esas alan bakış açısıyla yakından ilgili ol­duğu düşünülebilir. Beytü’l-Hikme’den açık olarak bahsedilmemesi sebebiyle, konu, tarih kitapları içinde âdeta sütün içindeki yağ gibi gizlenmiş vaziyettedir.

Beytü’l-Hikme hakkında bilgi alabildiğimiz en temel kaynak, 378/988 yılında eserini yazan, kitapçılık ile meşgul olduğunu öğrendiği­miz ve bizzat Beytü’l-Hikme’nin içerisine girip buradaki kitapları taradı­ğını ve kurumun içini yakinen görerek, muhtemelen yazdığı esere bura­daki kitapların listesini aldığını tahmin ettiğimiz îbn Nedim (O. 380/990)’in Fihrist adlı eseridir. Eser, İslâm medeniyeti ve düşünce hare­ketleri hakkında çok zengin bilgi içermektedir. On bölümden oluşan ese-rin özellikle yedinci bölümden sonraki bölümlerinde, filozofların ve bil­ginlerin biyografileri, bunlardan eserleri Arapça’ya tercüme edilenler, ki­min tarafından tercüme edildiği ve müslüman bilginlerin isimleri ve eser­lerinin adları yer almaktadır. Bunların arasında zaman zaman Beytü’l-Hikme’ye atıflarda bulunulmaktadır. Hâzinler, mütercimler, Sahibü Bey­tü’l-Hikme, müstensihler, münâviller gibi bu kurumun işleyişini ortaya çıkarabaliceğimiz kısa ve önemli sayılabilecek anektodlar bulunmaktadır. Mesela, Allan eş-Şu’ubi için, “Harun Reşid ve Me’mun zamanında Bey-tü’1-Hikme’de kitap istinsahı ile meşgul oluyordu” denmektedir. Bu ifade Beytü’l-Hikme’de kitapların çoğaltıldığına dair önemli bir ipucudur.

Birinci grup kaynaklar arasında sayabileceğimiz Cemâlüddin Ebu’l-Hasan Ali b. Yusuf Ibn-i Kıftî (Ö. 646/1248)’nin “îhbârü’l-Ulema bi Ahbâ-ri’l-Hukemâ”sı, Kadı Said el-Endülüsî (Ö. 426/1035)’nin Tabakâtü’l-Ümem’i, Muvaffakuddin Ebu’l-Abbas Ahmed b. Ebi Useybia (Ö. 668/1270)’mn Uyûnü’l-Enbâ fî Tabakâti’l-Etibbâ, Ebu’l-Kasım Ali b. Zeyd Beyhâki (ö.565/1169)’nin Tetimme-i Sıvânul-Hikme’si ve Şemsüddin $eh-râzûrî (Ö. 687/1288)’nin Tânhu’l-Hukema (Nuzhetü’l-Ervah ve Ravzatu’l-Ejrah) adlı biyografi eserleri, Moğol istilasına (1258) kadar İslâm dünya­sında yetişen filozof, tabiat bilimcisi ve mütercimlerin hayatları hakkında geniş bilgi sunmaktadırlar. Ayrıca bu eserler, Hicrî III. yüzyıldan itibaren başlayan tercüme faaliyetinde rol alan ve Yukarı Mezopotamya, Suriye, Küçük Asya, Mısır bölgelerinden Bağdat’a gelen bilginlerin kimlikleri ve bu tarihten itibaren gelişen düşünce hareketleri hakkında da geniş malu­mat sunmaktadırlar.

Bunların yanında XIII. yüzyılda yaşayan, aynı zamanda büyük bir coğrafyacı olan Yakut el-Hamevî (Ö. 626/1229)’nin Mu’cemü’l-Vdeba adlı dev biyografi eseri ile Ebu Bekir b. Hallikân (Ö. 608/1211)’nin Vefeyâtü’l-Ayân ve Enbâu Ebnâü’z-Zemân adlı genel biyografi eserlerinde de Beytü’l-Hikme’de göreV alan Benu Musa (Şakiroğluları), Harezmî, Kindî, Battânî, Huneyn b. İshak, Nevbahtiler, Sabit b. Kurra gibi bir çok ünlü bilginin biyografisi sunulmaktadır.

Bunlara ilave olarak genel tarih sınıfına dahil edebileceğimiz Ebu Hü­seyin Ali b. Hüseyin b. Ali el-Mes’udi (Ö. 346/957)’nin Murûcu’z-Zeheb’i, Ebi Abdullah Muhammed b. Abdûs Cehşiyâri (Ö. 331/943)’nin Kitabü’l-Vüzerâ ve’l-Küttâb’ı ve Gregory Ebu’l Ferec Ibn-i Ibrî (Bar Hebraeus) (Ö. 685/1286)’nin Ebu’l Eerec Târihi adlı eserleri, halifelerin ilmin inkişafı için gösterdikleri gayretler, tartışma ve toplantı meclisleri, bu dönemde yaşayan özellikle hıristiyan bilginlerin sosyal statüleri ve gelir düzeyleri ile ilgili kıymetli bilgiler içermektedir. Cehşiyâri’nin eserinde, Abbasilerin ilk döneminde, devlet teşkilatında katiplik, vezirlik görevlerinde bulu­nup da sonradan Beytü’l-Hikme’de görevlendirilen mütercimler hakkında aydınlatıcı bilgiler bulunmaktadır. Cehşiyâri’nin, aynı zamanda dönemin tarihçisi olması da naklettiği bilgilerin kıymetini bkJcat daha arttırmakta­dır. Mes’udî’nin ise, Batlamyus coğrafyası ile ilgili verdiği bilgiler, Beytü’l-Hikme’deki ilmî seviyenin ortaya konması bakımından ayrı bir öneme sa­hiptir. Ayrıca halifelerin huzurunda oluşan ilim meclisleri ve tartışma or­tamları hakkında da önemli bilgiler bulunmaktadır.

ikinci grup kaynaklar ise, çağdaş araştırmacılar tarafından Beytü’l-Hikme konusunda yapılan araştırmalar ile felsefe ve bilim tarihi konula­rında yazılmış kitaplar ve makalelerden oluşmaktadır. Bu konuda Hadr Ahmet Attallah tarafından yapılan Beytü’l-Hikme fi Asri’l-Abbâsiyyin adlı çalışması ile Remziye Muhammed tarafından yazılan Beytü’l-Hikmetü’l-Bağdâdi ve Eseruhâfi Harekeü’l-llmiyye adlı, belgesel nitelikli makalesi, Said Diveci’nîn Beytü’l-Hikme adlı çalışması yine Muhammed Abdurrah-man el-Guneyme’nin telif ettiği Târihu’l-Câmiâtü’l-îslâmiyyâtü’l-Kübrâ adlı eseri, çalışmamız sürecinde oluşan varsayımların ve kanaatlarm pe­kişmesinde ve tarihsel verilerin değişik bakış açılarından yorumlanma­sında yardımcı olmuşlardır. Ayrıca, ulaşamadığımız bir takım kaynaklar­daki konuyla ilgili verilen bilgiler, bu araştırmalar vasıtasıyla çalışmamı­zın içinde yer almıştır.

Bunların yanında Ahmet Ferid Rufai’nin Asru’l-Me’mun adlı eseri, Ahmed Emin’in Duha’l-îslâm’ı, Ahmet Çelebi’nin islâm’da Eğitim öğretim Ta­rihi ve Tarihu’l-îslâm ve’l-Hadâratü’l-İslâmiyye adlı eserleri, Şevki Dayf’ın Târıhu Edebi’l-Arab Asru’l Abbasiyyi’l-Evvel adlı kitapları, Beytü’l-Hikme hakkında önemli bilgiler ve yaklaşımlar içermektedir. Özellikle Beytü’l-Hikme’nin işleyişi ve faaliyetleri hakkında doğru olabileceğine itimat etti­ğimiz ve kaynaklara dayandırılan görüşlerden istifade edilmiştir.

Öte yandan, Beytü’l-Hikme’nin etkileri konusu, burada yapılan tercü­melerin ve bu tercümelerden etkilenerek daha sonra gelişen ilmi ve felse­fî faaliyetin ne şekilde etkilendiği problemi, ancak uzmanların içine gire­bileceği ve bu konularda yazılan yazmaların tamamen elden geçirilerek, edebiyatının esaslı bir şekilde incelemesini zorunlu kılan bir çalışmayı gerektirmektedir. Bu sebeple, bizim “Etkileri” bölümünde temel daya­naklarımızı, doğal olarak İslâm Felsefesi Tarihi ve İslâm Bilim Tarihi üze­rine yazılmış çağdaş uzmanların eserleri oluşturmuştur. Bunlardan Macid Fahri’nin ve Henry Corbin’in, İslâm Felsefesi Tarihi adlı eserleri, T. j. De Boer’in İslâm’da Felsefe Tarihi, Muhammed el-Behiy’in İslâm Düşüncesinin İlâhi Yönü, Montgomery Watt’m İslam Düşüncesinin Teşekkül Devri ve De Lacy O’leary’nin İslâm Düşüncesi ve Tarihteki Yeri adlı eseri, İslâm dünya­sında Beytü’l-Hikme’den sonra ortaya çıkan felsefi hareketin serüvenini işleyen ve yorumlayan başlıca kaynaklarımızı oluşturmuşlardır.

Ayrıca, İslâm düşüncesi ve bilimi üzerine Seyyid Hüseyin Nasr tara­fından ortaya konan eserler, sözkonusu dönemin yorumlanmasında, or­yantalistler tarafından ileri sürülen görüşlere karşı farklı bir yaklaşım sunmaktadır. İslâm ve İlim, İslâm’da Bilgi ve Medeniyet, İslâm Kozmooloji Öğretilerine Giriş adlı eserleri, İslâm biliminin temel özellikleri konusun­daki yaklaşımları ile araştırmamızın olgunlaşmasında önemli katkılarda bulunmuştur. Bunların haricinde Hilmi Ziya Ülken’in Uyanış Devirlerin­de Tercümenin Rolü adlı çalışması da en çok istifâde edebildiğim kitaplar arasında bulunmaktadır.

Bu araştırmanın nihaî amacına ulaşabilmesi için Beytü’l-Hikme’de kaleme alınan ve bugün dünyanın çeşitli kütüphanelerinde bulunan el yazması nüshalarının incelenmesi gerekirdi. Fakat imkânların el verme­mesi sebebiyle bu emelimiz hedefine ulaşamamıştır. Ancak konunun bü­yük oranda ortaya konulduğu kanaatindeyiz. [14]

1 Beytül-Hikme’nin Kuruluşu

Beytü’l-Hikme’nin Kurulduğu   Dönemde   İlmî  Hayat

Abbasî devletinin ilk dönemi (750-860), ilim, kültür, sanat ve kurum­laşma bakımından, İslâm kültür ve medeniyetinin hareketli ve ve­rimli bir dönemini oluşturmaktadır. Bu döneme gelinceye kadarki süre içinde Islâmî ilimler, yavaş yavaş gelişerek metodolojilerini oluşturmaya ve özgün eserlerini vermeye başlamıştır. Hz. Peygamber (a.s) zamanın­dan itibaren şifahi olarak nakledilen bilgiler, Emeviler zamanında tedvin ve tasnif edilmeye başlanmıştır. Abbasilerin kurulduğu yıllarda ise, bu tedvin ve tasnif çalışmaları nisbeten tamamlanmış ve yazılı eserler mey­dana getirilmeye başlanmıştır. Devam eden bu çalışmalann sonunda dinî ilimlerin bütün alanlarında, bugünkü ilk kaynaklarımızı oluşturan eser­ler vücuda getirilmiştir.

İlim ve kültür tarihimizin bu döneminde siyasette, Mansur, Harun Reşid, Me’mun; şiirde, Ebu Atahiyye (ö.211/826) ve Ebu Nuvas (ö. 198/813); lügatte, Halil b. Ahmed (6.175/791) ve Ferra (Ö.208/924); ne­sirde, Câhız Cö.255/869) ve Ibn Kuteybe (Ö.276/889); tefsirde, Kisai (ö.l86/802)ve Zeccac; hadiste, İmam Malik (.182/798), Buharı (ö. 2567870); fıkıhta, İmam-ı Azam (6.150/767), Imam-ı Şafii (ö. 204/819), İmam-ı Yusuf (6.182/798); kelâmda, Huzeyl Allaf (ö. 237/851), İbrahim Nazzam (6.239/847), Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855); tasavvufta, Maruf Kerhî (ö. 201/816), Haris el-Muhasıbi (ö. 243/857), Zunnûn Mısrî (ö. 245/859); tarihte, Vakıdi (6.207/822), İbn-i Sa’d (ö. 230/844), Ibn Hişam (ö.218/833) ve Belâzurî (ö.279/892) gibi âlimler yetişmiştir. Bunlar ve daha ismini saymadığımız bir çok âlimin, Islâmî ilimlerin farklı alanlarımn bugün dahi ilk temsilcileri sayılan otoritelerinin aynı dönemde yetiş­miş olmaları, bu tarihi kesitin, ilmî ve kültürel yoğunluğunu göstermesi bakımından önemlidir.[15]

Hz. Peygamber (a.s)’ın, âlim sahabilerden seçip, görevli olarak gön­derdiği sahabiler, gittikleri şehirlerin mescidlerinde ders halkaları oluş­turdular. Mescidlerde sahabiler ile başlatılan bu hareket, İslâm tarihinin ilk yüzyılı içinde caminin ilmî ve kültürel bakımdan bir merkez olarak kullanılmasına yol açmıştır. Hicrî 111. yüzyıla gelindiğinde cami, müslü-manlarm düşüncelerini tartıştıkları, âlimlerin etraflarında oluşan genç ta­lebelere ilimlerini öğrettikleri bir kurum hâline gelmiştir. Bu çalışmalar sonuçta fıkıh, kelâm, tefsir, hadis, siyer alanlarında çok sayıda kitabın ya­zılmasına imkân hazırlamıştır. İslâm toplumunda henüz ilmî ve kültürel kurumların oluşmadığı bu dönemde, isimlerinden bahsettiğimiz âlimle­rin yetişmesi, Islâmî ilimlerin gelişmesi ve çok sayıda eserin bu zaman di­liminde yazılarak ilk telif hareketini başlatması, bütün bu çalışmaların camilerde gelişmiş olması, caminin ilim ve kültür tarihimizin ilk döne­minde yüklendiği misyonu göstermesi açısından dikkat çekici bulun­maktadır.[16]

, Camilerle birlikte, kitapçı dükkanlarında ve âlimlerin kendi evlerin­de yapılan ilmî sohbetler de, İslâm kültür tarihinin “Altın Çağı” dediği­miz dönem öncesinde, ilmin yayıldığı yerler durumundaydı. Buradaki il­mî çalışmalar neticesinde, dinî düşünce sistemleşmiş, Islâmî ilimlerin usulleri (metodolojisi) tamamlanma noktasına gelmişti.[17] Daha çok doğal bir seyir içinde gelişen bu çalışmalar, Abbasilerin iktidara gelişi ile halife­ler tarafından desteklenmiş ve bundan sonra da daha da gelişerek sis-temleşmişlerdir. Mesela; Harun Reşid, ilmî çalışmaları daha da geliştir­mek için devletin bütün imkânlarını seferber etmiştir. Hatta emirlerine, valilerine ve komutanlarına şöyle bir emirname de göndermiştir:

“İlim meclislerine devam eden ve edebiyatta üstad olanlara 1000 di­nar, hadis râvilerine, Kur’ân hafızlarına, fakihlere 4000 dinar veriniz. Bunu da bir imtihan neticesinde yapınız.”[18]

Müslümanların yaşadığı önemli şehirlerde bu çalışmalar yapılırken, fetihler neticesi müslümanlarm eline geçen, eski medeniyet ve kültür merkezlerinin durumuna da kısaca değinmek gerekmektedir. Çünkü, bu dönemde müslümanlar, söz konusu kadim kültür merkezleriyle yeni ye­ni temas kurmaya başlamışlardır.

Bu dönemde, Yukarı Mezopotamya bölgesinde 50’ye yakın medrese­de Yunan ilmi öğretiliyordu.[19] Bunların başlıcaları; iskenderiye, Antakya, Nusaybin, Ruha, Kinnesrin, Edessa, Cundişapur, Harran medreseleridir. Bunların örgün bir şekilde çalışıp-çalışmadıklarım kesin olarak bilemiyo­ruz, ancak müslümanlar bu medreseler vasıtasıyla, Mezopotamya, Asur-Babil, Hint, Mısır, Fenike, Grek, Roma, Iran ve Yunan medeniyetlerinin oluşturdukları ilmî ve kültürel mirasa ulaşabilmişlerdir.[20] Bu mirasın yazı­lı dili çoğunlukla Yunanca ve Süryânice idi. Ayrıca, Pehlevice, Nebatice ve Sanskrit edebiyatının yazılı metinleri de bulunuyordu.[21]

Bu merkezlerden şüphesiz en önemlisi, kökeni Makedonyalı İsken­der’e (M.Ö. 356-323) dayanan ve Batlamyus hanedanı zamanında, Doğu­da kurulan bir dizi kütüphane zincirinin en önemli halkasını oluşturan iskenderiye Kütüphanesidir.[22] Burası daha sonra iskenderiye’nin müslü­manlar tarafından fethedildiği sırada, Hz. Ömer’in emriyle yaktırıldığı gi­bi asılsız bir şaibeye de konu olacaktır.[23] iskenderiye, iskender doğuya geçtikten sonra, Akdeniz çevresindeki fikir grupları ile Yunan düşüncesi­nin karşılaşması sonucu doğan “HeleniznV’in en önemli merkezi duru­mundaydı.[24] Burada Doğu düşüncesi, Yunan felsefesi ile sistemleşirken, Yunan felsefesi de Doğu irfamyla aydınlanmış, böylece de bir çok irfâm tasavvur, felsefe içinde yer almıştır. Neo-Platonizm ve Gnostisizm gibi felsefî ve irfânî sistemler bu terkibin sonuçlarıdırlar.”[25]

Burada, kemâlâta eren sûfîler ile ilmî araştırma yapan bilginler, eski Yunan filozoflarının kitapları üzerinde şerhler yapmışlardı. M.S. IV yüz­yıldan itibaren bu çalışmaların bir çoğu Süryânice’ye çevrilmeye başlan­mıştı.[26] Plotin’in ölümünden (M.S. 269) sonra burası ilmî araştırmalar­dan uzaklaşarak, Yunan halk inançlarını güçlendirmeye yönelmişti.[27] Gi­derek ilim ve felsefeden uzaklaşan iskenderiye medresesi, Proclus döne­minden sonra, yalnızca Yunan kitaplarını açıklayan bir yer durumuna gelmişti.[28]

Ibn Nedim, iskenderiye mektebinin son üstadlarının isimlerini ve eserlerini kitabında zikreder. Bunlar arasında Savferestes, Proclus, Isken-deri’I Afrodisi, Forfiryus (ö. M.S. 304), Samistus, Plutarkis (M.S. 125), Fmkideros, Yahya en-Nahvi gibi isimler bulunmaktadır.[29] Bunlardan Yahya en-Nahvi’nin, müslümanların İskenderiye’yi fethettikleri zaman hâlâ hayatta olduğunu öğrenmekteyiz.[30] Kaynaklarımız, Helenizm döneminde ve daha sonra burada yazılan külliyata genel olarak; “Cevdmi’ü’l-îskende-riyyûri” demektedirler. İskenderiye’nin ilmî ve felsefî önemini yitirmesin­den sonra dağılan âlimlerin ilk durağı Antakya medresesi olmuştur.[31]

Antakya; hıristiyanhğın ilk dönemlerinde, Yunan ilminin öğretildiği bir şehirdir. İskenderiye’nin Antakya’ya taşınmasından çok önce, M. 720 yılında Antakya’da Malehion tarafından bir okul kurulmuştur.[32] Önceleri bu okul; ilmî, tarihî ve etimolojik açıklamalara dayanarak İskenderiye medresesinin sembolik açıklamalarına karşı koyuyordu.[33] Fakat İskende­riyeli âlimlerin buraya gelmesi ile bu medrese iskenderiye’nin bir devamı haline geldi ki, Antakya’nın asıl düşünce bakımından önemli olduğu dö­nem de bu dönemdir. Esasen, Antakya medresesi içinde ders okutulan bir yer değildir. Burası, kitapları ile fikirlerim ve dinlerinin akidelerini ya­yan ve bunları felsefî deliller ile savunan bir mristiyan bilginler toplulu­ğudur.[34] Çalışmalarının amacı, İskenderiye’nin son zamanlarında olduğu gibi felsefe ile Hıristiyanlığın arasını uzlaştırmaktır.[35]

Araplar tarafından “Uskul”[36] diye bilinen Antakya medresesinin bizi ilgilendiren yönü, Yâkubiliğin önde gelen İsmi, Istafan b. Basdille, Aristo sarihi ve Süryâni müellifi Probus ve İslâm’dan sonra Ya’kup er-Rehâvi (ö. 90/708) kanalıyla, Yunan düşüncesinin bir taşıyıcısı olmasıdır.[37] Daha sonra burası, Nastûri mezhebinin güçlenmesinden sonra, hocalarının ço­ğunun Urfa’ya göç etmesiyle önemini yitirmiştir.

Antakya’dan göç eden bilginler ve hıristiyan Roma’dan afaroz edilen Nastûriler, halkı Makedon, Ermeni ve Araplardan oluşan[38] Harran Sabi-üeriyle, Harran şehrinde birleşince, burada ilmî ve felsefî gelişim için müsait bir ortam oluşmuştur.[39] Harran’lılann bu kozmopolit yapıları, inançlarına da yansımış, Yunan paganizmi, Sümer-Asur astrolojisi, Zer-düştlük, Yeni Eflatunculuk ve kendilerini Hermes’in torunu görmeleri se­bebi ile Nübüvvet inancına da dayandırdıkları akideleri,[40] tarih boyunca siyasî otoriteler karşısında sürekli problem olmuştur [41]

Konumuz açısından Harran’lıların önemi, Beytü’l-Hikme’nin kurul­duğu dönemde gerek Yunan, gerekse Mezopotamya ilim ve düşüncesinin önemli bir taşıyıcısı durumunda olmalarıydı.[42] Beytü’l-Hikme kurulduk­tan sonra buradan gelen Sabit b.Kurra, Sinan b. Sabit, İbrahim b. Sinan gibi bilginler gerek tercüme, gerekse ilmî çalışmalarıyla Beytü’1-Hik-me’deki çalışmalara önemli katkılarda bulunmuşlardır.[43]

Bunların Bağdat’taki ilmî hayata katılışı iki şekilde olmuştur; Birinci­si, Sabiilerin Bağdat’a gelmesiyle;[44] ikincisi ise, Moğol istilasına kadar de­vam eden bu mektebe müslümanların giderek, Yunan ilmini öğrenmesiy-le olmuştur. Meselâ, Farabî’nin buraya giderek Metta b. Yunus (ö.329/940)’tan felsefe ve mantık öğrendiği bilinmektedir.[45] Öte yandan Harran’ın yakınında Nusaybin ve Edessa şehirleri, bu dönemin önemli kültür merkezlerini oluşturmaktaydı. Buradaki mektepler, Bağdat kurul­madan çok önceleri, Yunan ilminin iran’a taşınmasında da önemli bir rol oynamışlardır.

Bugünkü Iran sınırları içerisinde bulunan, I. Sapur (241-272) zama­nında kurulan ve Rum esirlerin yerleştirildiği Cundişapur şehri,[46] Justi-an’ın Atina ve Küçük Asya’daki okulları kapatması üzerine, buradan ko­vulan filozof ve bilginler Cundişapur’a gitmişlerdi. Bu sayede, Cundişa­pur medresesi, Zerdüştî bir okul olarak ortaya çıkmıştır.[47] Burada Yunan­ca ve Süryânice’nin yanında, Pehlevice ve Sanskritçe ile İran ve Hint dü­şüncesi de öğretiliyordu.[48]

Cundişapur’daki tıp ve astronomi çalışmaları, V yüzyılda Enüşirvan (531-579)’m Nastûri ve Yakûbi bilginleri davetiyle canlı bir devir yaşadı. VII. yüzyılda Yunan, Hint ve İran bilimlerinin hepsini toplayarak, zama­nın önemli bir ilim merkezi haline geldi.[49] Böylece Cundişapur, insanlı­ğın ilmî mirasına kendi tecrübelerini de ekleyerek üstün bir seviye ka­zandı.[50]

Gerek İslâm öncesi, gerekse islâm fütuhatı esnasında hâlâ canlılığını sürdüren Cundişapur, zamanın önde gelen bir çok tabibinin yetişmesine beşiklik etmiştir. Zaten, klâsik kaynaklarda Cundişapur okulu, daha çok tıp yönü ve tabipleri ile bilinmektedir. Mesela; bu okulda yetişen ve Ara­bistan’da meşhur olmuş ve hatta Hz. Peygamber ve Sa’d b. Ebi Vakkas’ı tedavi ettiği rivayet edilen Haris b. Kelede es-Sekâfi bu tabiplerden biri­dir[51]

Cundişapur’a Hintli bir çok âlimin gelerek, Hint kültürü ile ilgili ki­tapları Farsça’ya tercüme ettikleri, bu şekilde Hint düşüncesini buraya ta­şıdıkları biliniyor. Bunlardan kaynaklara ismi geçen tabip Berzûye ve Sencehl tesbil edebildiğimiz isimlerdir. Bunların kitapları daha sonra Beytü’l-Hikme’de Arapça’ya tercüme edilmiştir.[52] Bu şekilde Cundişapur, Hint düşüncesinin de İslâm dünyasına ulaşmasına yardımcı olmuştur.

Cundişapur, 738’de müslümanlar tarafından fethedildiğinde, hâlâ tedrisini sürdürüyordu. Bundan kısa bir zaman sonra, Halife Mansur’un yakalandığı mide hastalığım tedavi etmesi için getirtilen (765) Cürcis b. Cebrail Buhtişu vasıtasıyla ilk temas kurulur. Onu, talebeleri izleyerek, Bağdat’ta önemli bir yer elde ederler.[53] Daha sonraki tarihlerde buradan gelen Buhtişu ailesine mensup tabipler ve Cundişapur’dan gelen diğer bilginler, saraylarda Halifelere özel tabiplik yapmışlardır. Bunun yanında Beytü’l-Hikme’deki faaliyet içinde de yer alarak, tercüme ve telif çalışma­sında bulunmuşlardır.

Buradaki yazılı metinlerin dili çoğunlukla Süryânice idi..[54]

Kısaca tanıtmaya çalıştığımız bu mekteplerde, hıristiyan taassubun­dan kaçmış, yüksek felsefî kültüre malik, hür fikirli üstadların gözeti­minde devam eden ilmî faaliyet,[55] VII. ve VIII. yüzyılda adeta bir röne-sans hazırlığı içinde, çalışmalarını sadece Hıristiyan öğretileriyle sınırlı tutmayıp, Aristo, Eflatun, Hipokrat, Öklid… vb. Yunan tabiat bilimcileri­nin ve filozoflarının kitaplarım da tercüme ve şerh ediyorlardı.[56] Ancak bu çalışmalar, daha çok eskinin daha iyi anlaşılması hedefine yönelik ol­duğundan, orijinal ürünler verme şansı görünmüyordu. Bunun için baş­ka bir kültür ortamına taşınarak, sanki yeniden ele alınmayı bekliyordu.

İslâm medeniyetinin kültürel mânâda diyalog kurduğu büyük mede­niyetlerden birisi de Hint medeniyetidir. Ancak Hindistan ile erken dö­nemlerde kurulan ilişkiler yeterince bilinmemektedir. 712 yılında fethe­dilen Sind eyaleti ve buranın başkenti olan “Mansura” ile “Beyleman” şe­hirleri, müslüman-Hint münasebetlerinde çok etkili olmalıdır. Fakat bu konuda elimizde herhangi bir veri bulunmamaktadır. Hint düşüncesine ait kitapların bir kısmı Cundişapur’daki Farsça çevirileri ile Bağdat’a ula­şırken, bir kısmı da Mansur ve Harun Reşid döneminde, Sind eyaletin­den gelen heyetlerin içindeki bilginler vasıtasıyla olmuştur.[57] Bütün bun­lara rağmen Hint düşüncesini, İslâm dünyası büyük oranda Bîrünî’nin (ö. 443/1051) çalışmaları vasıtasıyla tanıyabilmiştir.

Böylece, kudretli bir siyasî iktidarın gölgesinde, camilerdeki ilmî ça­lışmalar tekâmül etmiş, müslümanların artık kendi toprakları üzerinde bulunan, o zamana kadar insanoğlunun geliştirdiği bir çok ilmî ve felsefî geleneği tanıma ve alma zamanı gelmişti. Zaten topraklarının sınırları içinde bulunan kadim hikmet ve bilim, müslümanların elinde kaçınılmaz bir olgu olarak bulunmaktaydı. Bu sebeple Abbasiler, Cundişapur ve İs­kenderiye mekteplerinin bir benzeri olarak Beytû’l-Hikme’yi kurmuşlar­dır. [58]

Beytû L – Hikmenin Kuruluşunu  Hazırlayan  Sebepler

Her tarihî olayın, birtakım sebeplerin sonucu olarak ortaya çıktığı bi­linmektedir. Çünkü, hiçbir olay kendiliğinden oluşmamakta, onun olu­şumunu hazırlayan ve oluşmasına sebep olan siyasî, sosyal, kültürel, coğ­rafî vb. bir çok sebep etkili olmaktadır. Bundan dolayı tarihçi, konusunu teşkil eden olay ve olguların arkasında yatan unsurları ortaya koymak durumundadır. Böylece de, olay ve olguların tanımlanması, tarihî misyo­nunun ve değerinin ortaya konması kolay olacaktır. Bu bakımdan tarih felsefesinin cevap aradığı önemli sorulardan birisi de “Niçin olmuştur?” sorusudur. Bunun için Edward Hallet Carr[59] “Tarih, incelemesi nedenle­rin incelemesidir. Tarihçi, cevap bulmayı umduğu sürece “Niçin” sorusu­nun cevabını arar” demektedir.

Ancak, bir toplumu sadece siyasal veya ekonomik etkinlikleriyle de-ğerlendiremeyiz; bunlar insan toplumunda meydana gelen umumî geliş­meleri yeterince anlamamıza yardım edemezler; onu anlamak, toplumda var olan ve onun gelişimini belirleyen bütün yönlerinin karşılıklı etkileşi­mini ve bağlantılarını kurmakla mümkündür. Çünkü sosyal realite, fizikî realitenin tam aksine pek çok sebebin sonucu olarak ortaya çıkar. Bu se­beplerden bazıları, belirli tarihi devirlerde daha ön planda ve daha belir­leyici roller oynarken, daha sonraki bir devirde, ikinci veya üçüncü plana düşebilir. Sosyal hayatın bu girift yapısından dolayı, tarih araştırmaları, tarihe yön veren bütün unsurları hesaba katarak, olayları bütüncül bir tarzda ele almayı gerekli kılmaktadır. Hele tevhid inancı ile hayatın bü­tün unsurları daha güçlü bir şekilde birbirine bağlandığı İslâm toplumla­rının tarihi söz konusu olunca, olayları bütüncül tarzda ele almanın ge­rekliliği bir kat daha artmaktadır.

Beytü’l-Hikme’nin kuruluş sebeplerini incelerken de; olay, bu tarzda ele alarak, hicri II. yüzyıldaki islâm toplumunda hareket halinde bulunan bütün dinamikleri incelemek ve kendi aralarındaki etkileşimi ortaya koymak ve bunların arasında başat rolü oynayan unsuru açıklamak ge­rekmektedir.

Şimdi, Beytü’l-Hikme’nin kuruluşunu hazırlayan muhtemel sebeplere maddeler halinde kısaca değinelim.

Beytü’l-Hikme’nin kurulmasında, daha önceki başlık altında tanıttığımız, Yukarı Mezopotamya bölgesinde yayılmış durumda olan, Mısır-lskende-riye’sinden, Iran-Cundişapur’una kadar uzanan bölgedeki mekteplerin, müslümanlar tarafından ele geçirilmesi ve zamanla müslümanlarm bu kültür merkezleriyle diyaloga geçmesinin etkili olduğu söylenebilir. Bera­berlerinde dinlerinden başka ne bir öğretim geleneği, ne de bir kültür mirası getirmeyen müslümanları, Beytü’l-Hikme’de yapılan tercümeler, Mezopotamya, Asur-Babil, Grek zamanlarına kadar uzanan, kadim kül­türlerin ve medeniyetlerin problemleri ile karşı karşıya getirmiştir. Fetih­lerin bir sonucu olarak ortaya çıkan bu durum karşısında müslümanlar, fetihlerin yavaşlamasıyla ve kurumların da oluşmaya başlamasıyla doğal olarak fethettikleri coğrafyadaki eski kültür ve medeniyetlere ait düşünce ve eğilimleri öğrenmeye koyulmuşlardır. Bu bağlamda eski kültür ve me­deniyetleri öğrenebilmenin önemli bir yolu olarak da tercüme faaliyetleri gerekli olmuştur.

Emevilerin ilk zamanlarında Halid b. Yezid (ö. 85/704) ile başlayan, çoğunlukla bireysel ilgi veya aristokratik bir merak ile devam eden tercü­me faaliyeti, Abbasiler zamanına kadar dağınık bir şekilde devam etmiş­tir. Abbasilerin kuruluşu ile, daha sonra sayacağımız sebeplerinde mev­cudiyeti sonucu, daha önce devam eden tercüme faaliyeti Beytü’l-Hikme ile kurumlaşmıştır.[60] Dolayısıyla bu durum, Yakın Şarkta yayılmış bir va­ziyette bulunan kültür merkezlerine karşı müslümanlarm gösterdiği ala­kanın vir sonucudur diyebiliriz.[61]

Medeniyetlerin gelişmesi beraberinde, bir çok problemi de getirmektedir. Çünkü, medeniyetler geliştikçe, problemlerin de kompleks hale gelmesi ve bunların çözümü için de ilmî çareler gerektirmesi kaçınılmazdır. Bundan dolayı, tarihte hiç bir medeniyetin ilme dayanmadan yükseldiği ve devam ettiğini söylemek mümkün görünmemektedir.

islâm, Arap Yarımadasında, sade ve basit bir hayat içinde doğmuş ve yanmada sınırları içinde kalındığı müddetçe, medeni hayatla ilgili fazla bir problemleri olmamıştır. Ancak, fetihler ile dışa açılıp, değişik halkla­rın müslümanlarm yönetimi altına girmesi, başta fethedilen toprakların idaresi olmak üzere, daha düzenli bir devlet organizesinin kurulması za­ruret haline gelmiştir. Bu durum, Emeviler döneminde (661-750) daha çok, iktidarın politik anlayışının da bir gereği olarak, geleneksel Arap an­layışına göre yapılan düzenlemeler ile giderilmeye çalışılmıştır.[62]Bu du­rumun biraz da, Arabistan’dan yeni çıkan müslüman Arapların, farklı kültürler karşısındaki kısmi çekimserliğiyle de yakından alakalı olduğu söylenebilir.

Abbasiler zamanında gerek medeni hayatın yükselmesi, gerekse müs­lümanlarm Arap olmayan unsurlarla içice yaşamaya başlamaları sonucu, problemlere yenileri eklenmiştir. Yabancı unsurların devlete yaklaştığı bu dönemde, devlet organizesinin ve sosyal hayatın problemlerinin ilmî usûllere göre çözümlenmesi için, onlardan istifade etme yoluna gidilmiş­tir. Mali hesaplar, arazi ölçümleri, şehir planlamaları gibi gündelik prob­lemleri çözmek için tıp, matematik, astronomi gibi ilimlere ihtiyaç du­yulmuştur. Müslümanlar da böylece bu ilimleri öğrenmeye başlamışlar­dır.[63] Bütün bunlardan dolayı Beytü’l-Hikme’nin kurulması, bir ihtiyaç halini almıştır.

Bu durumu, Beytü’l-Hikme’de yapılan ilk çalışmaları incelediğimiz zaman açıkça görmek mümkündür. Öncelikle ilgi duyulan eserlerin, ast­ronomi, tıp, matematik ile ilgili kitapların oluşturması tesadüfi sayıla­maz[64] Halife Mansur’un, Batlamyus’un Metisti adlı eserini tercüme ettir­mesi, Harun Reşid zamanında tıp ile ilgili çalışmaların yapılması, Me’mun’un, Muhammed b. Musa el-Harezmî’yi, ticari hesaplarda, arazi ölçümlerinde, miras taksiminde, suların yükselmesinin ölçümünde kul­lanılacak hesaplan kolaylaştırmak için bir hesap geliştirmesini istemesi de bu durumu teyid etmektedir.

Arnold Toynbee’nin de önemle üzerinde durduğu gibi, [65] tarihin önemli dönüm noktaları, medeniyetlerin veya halkların karşılaşmasıyla, birbirle­rine meydan okumaları sonucu oluşmuştur. Bütün karşılaşmaların neti­cesinde yeni düşünce ekolleri, ilmî teoriler, sosyal ve siyasal yapılanmalar meydana gelmiştir. Bu etkileşim, sözlü transferlerin yanında, daha çok kurulan mekteplerde yapılan tercümeler vasıtasıyla gerçekleşmiştir. Me­selâ; Yunan-Doğu karşılaşması, İskenderiye; Grek-lran karşılaşması, Cundişapur; Îslâm-Batı karşılaşması, Sicilya ve İspanya tercüme büroları; Batı-Osmanlı karşılaşması Encümen-i Daniş… gibi kurumlarda gerçek­leştirilen tercüme, telif ve şerh çalışmaları vasıtasıyla tahakkuk etmiştir.[66]‘ Müslümanların M. VII. yüzyıldan itibaren, karşılaştıkları din, mez­hep ve fikir gruplarıyla aralarında yoğun tartışmalar meydana gelmiştir.[67] Emeviler döneminde özellikle Şam’daki tartışmalar neticesinde, müslü-manlar arasında ilk yabancı kültür unsurlarının izleri görülmeye başlan­mıştır.[68] Abbasilerin iktidara gelişiyle birlikte tam bir fikir hürriyeti için­de, iyi eğitim görmüş, Yunan felsefesinden, Hint tıbbından, Babil astrolo­jisinden, Aristo mantığından bahseden papazlar ve sosyal statü peşinde koşan çevirmenler ile müslüman âlimler arasında Bağdat, Küfe, Şam, Basra’da herkesin önünde daha çok ilahiyat konulan tartışılmaya başlan­mıştır.[69] Bu tartışmalar neticesinde müslümanlar, kendilerini savunmak için hasımlarının kullandığı mantık ve felsefe silahını kullanmak duru­munda kalmışlardır. Tabiî ki Şam’lı Jhon gibi birine ancak benzer bir si­lah ile karşı konabilirdi. Bu yüzden müslümanlar, sistemli bir şekilde Yu­nan mantığını, felsefesini ve bilimini kullanmak durumunda kalmışlar­dır.[70] Bunun için de, tarih boyunca İskenderiye, Cundişapur medreseleri­nin gördüğü gibi aynı misyona sahip olabilecek bir mektep de Bağdat’ta Beytü’l-Hikme ismiyle kurularak, kadim ilim ve düşünce mirasının müs-lümanlara aktarılması hedeflenmiştir.

Beytü’t-Hikme’nin kuruluş sebepleri arasında, Mu’tezıie mezhebinin önemli bir faktör olması da, bu kurumun, yabancı kültürlerin meydan okumaları sonucu kurulduğunun bir başka göstergesidir. Şöyleki, ilk Mu’tezilî âlimlerin, yabancı hücumlara karşı savunma geliştirdikleri bili­nen bir gerçektir. Hatta bu durum, onların kullandıkları metodlarda da, açıkça görülmektedir.[71] Onların bu savunma ihtiyacı, ünlü mu’tezilî âlimleri olan Yahya b. Mübarek, Sumâme b. Eşres ve İbrahim en-Naz-zâm’ın etkisiyle mu’tezilî olan ve bu mezhebi devlet politikası haline getiren Me’mun’un Beytü’l-Hikme üzerinde daha ehemmiyetle durması, bu açıdan daha özel bir mânâ ifade eder.[72] Me’mun’un rasyonalist yönelimle-rindeki ısrarı onu, kendi tutumunu haklı çıkaracak her yola başvurmaya itmiştir. Nitekim onun, Beytü’l-Hikme’nin geliştirilmesinde gösterdiği gayretini çoğu kereler, mu’tezilî eğilimlere sahip olan yapısının belirleyi­ciliğine bağlamak mümkün olmaktadır.

Ancak şunu da teslim etmek zorundayız ki, genellikle kadim kültür mirası diye adlandırılan tarihsel ve kültürel malzemelerin İslâm dünyası­na aktanlışında mu’tezilî temayüllerin kurumsallaşmış veçhesi olarak te­barüz eden Beytü’l-Hikme, çoğu kereler Mu’tezüe’nin bir merkezi görü­nümüne girmekten kendini kurtaramamıştır.

Beytü’l-Hikme’nin kuruluşunda ilk Abbasi halifelerinin -Mansur, Harun Reşid, ve Me’mun’un- gayretleri ve teşvikleri de önemli bir unsur olmuş­tur. Tercüme faaliyetlerini ve aklî ve tabiî ilimler alanındaki çalışmaları Beytü’l-Hikme ile sınırlı tutmak elbette bir yanılgı olur. Bu ve benzeri ça­lışmalar önceleri başlamasına karşın, Abbasi dönemi halifelerinden önce­ki halifelerin desteğini sağlayamamış olması, daha önceleri başlayan ter­cüme ve ilim hareketinin kurumsallaşması için Beytü’l-Hikme’ye kadar beklemek gerekmiştir.[73]

Halife Mansur’un, devletin sınırlan içinde bulunup, unutulmaya yüz tutmuş ilimlerin, korunabilmiş kitaplarım toplatması ve bu kitaplann tercümesini emretmesi, âlimleri, edipleri sarayında barındırarak, onlara cömertçe davranması, özellikle tıp, astronomi, mantık ve matematik ile ilgili çalışmaları teşvik etmesi büyük fikri bir hareketi başlatmış, bu saye­de onun zamanında (754-774) Beytü’l-Hikme’nin ilk nüvesi oluşturul­muştur.[74] Yine Halife Mansur, Cundişapur medresesinin ünlü hocalarını Bağdat’a getirterek tıp ile ilgili çalışmalar yaptırmış, ayrıca sarayında Hintli, İranlı, Süryani, Ermeni, Nastûri… vb. değişik milliyete mensup bilginleri de banndırmıştır.[75]

Harun Reşid zamanı da (786-708) âlimleri himaye konusunda, islâm tarihinin parlak dönemlerinden biridir. Sarayında, saatlerce süren ilmî tartışmalara, şarktan, garba, değişik din, milliyet ve. mezhebe mensup edip, şair, fakih, muhaddis, filozof, tabip, mantıkçı, astronom katılmaktaydı.[76] Meselâ şair Kisâi, Edip Esmâi, dilci Ferra, tarihçi Ebu Ubeyd, fa-kih Ebû Yusuf, tabip Yuhanna b. Mâseveyh ve Buhtişular, gök bilimci Nevbahtiler, matematikçi Fezâri gibi bilginleri onun sarayında bir arada görmek mümkündür.[77]

Kendinden öncekilere ve hatta emsallerine göre, ilmî ve kültürel ha­reketler karşısında yoğun bir ilgiye sahip olduğu görülen Halife Me’mun,[78] zaman zaman ilmî tartışma platformlarını saraya çekmeyi ba­şarmış, çoğu zaman kendini, tartışmaların ortasında bulmuş, hatta onun kişisel ilgi ve desteği sayesinde Beytü’l-Hikme’nin parlak dönemlerini ya­şadığından söz etmek bile âdet halini almıştır.[79]

Abbasilerin bu ilk halifelerinin bilge kişilikleri, devletin kültür politi-, kasım, ilmî değerleri korumak ve geliştirmeye yöneltmelerini de berabe­rinde getirmiştir.[80] Ayrıca Bağdat’a gelen bilginler de, ilmî kurumların kurulması konusunda halifeler üzerinde etkili olmuşlardır. Nitekim Yu­hanna b. Mâseveyh’in Cundişapur medresesinin bir benzerim de Bağdat’a kurması için Harun Reşid’i teşvik ettiklerini kaynaklar nakletmektedir.[81] Bu sebepten dolayıdır ki, Beytü’l-Hikme’nin kurulmasında, Sâsanî devlet geleneğindeki saray kütüphanelerinin, Abbasi saraylarında da benzer şe­kilde görülmesi, Beytü’l-Hikme’nin kurulmasındaki Sâsanî geleneğinin etkisini göstermesi bakımından önemlidir.

Beytü’l-Hikme’nin kurulmasında, Bağdat şehrinin coğrafi konumu ve Ab­basilerin iktidara gelirken yabancıların desteğini alması sonucunda, ya­bancılarla, devletin birbirine yakınlaşmasının doğurduğu sonuçlar da et­kili olmuştur.[82]

Bilindiği gibi Bağdat, İbranilerin merkezi Ur, Asurlularm merkezi Ba-bil ve Sâsanîlerin merkezi Ktesifon (Medain) şehirlerinin bulunduğu hav­zada, tarihi yeniden diriltebilecek bir coğrafyada kurulmuştur. Kurulu­şundan kısa bir zaman sonra, bu bölgede yaşayan Süryaniler, Kildâniler, Nebatiler, Nasturiler, Hireliler, İranlılar ve Hintlilerden oluşan değişik et­nik kökenden gelen bilginler, Bağdat’a gelerek ilmî ve kültürel ortamı zenginleştirm işlerdir.

Böylece Bağdat, kısa zamanda erişilmez bir ihtişama kavuşmuştur[83] Bu halklardan birçok kimse, devletin önemli kademelerinde görev alarak, devam eden kültürel hareketi hızlandırmışlar ve kültür ve medeniyet ba­kımından köklü bir geleneğe sahip olan milletler, bu kervana katılmışlar­dır.

Ebû Seleme el-Hallâl,[84] Ebu Abdullah el-Saffahin Halid b. Bermek[85] Mansur’un; Ebû Eyüp Merzubâni[86] Mehdi’nin; Yakub b. Davud[87] ve Ca’fer b. Bermek, Harun Reşid’in; Fazl b. Nevbaht ve Hasan b. Sehl[88] Me’mun’un vezirliğini yapmış yabancı milliyete mensup devlet adamları-dır.Onlar bu görevleri sayesinde, kendi kültür geleneklerinin tanınmasın­da etkili olmuşlardır. Özellikle Bermekilerin Hint ve İran kültürünü ge­tirtmeleri için gösterdikleri çabalar ve devlet politikasını bu yöne kanali-ze etmeleri, bunların arasında en çok dikkat çekenlerdendir.

Vezirlerin yanlarında bulundurdukları kâtipler, gerek becerileri, ge­rekse kültürleri ile önemli hizmetler görüyorlardı. Bir çok Farsça ve Sür-yânice kitabın tercümesini yapan ve Fars kültürünün tanınmasında önemli bir yere sahip olan, Mansur’un katibi Abdullah İbn Mukaffa (Û. 757)[89] ve Me’mun’un kâtibi Amr b. Mes’ade’yi[90] burada zikredebiliriz. Bunlar, daha önceleri Sâsanî devletinde memurluk yaptıklarından belli bir idare tecrübesine sahip bulunuyorlardı. İşte bu sebeple çok sayıda iranlı Abbasî devletinde, tecrübelerinden istifade edilmek üzere memur olarak görevlendirilmiştir.

Bağdat’taki yabancı nüfuzu ve Abbasiler’in devlet politikası olarak da yabancı unsurları desteklemeleri, ırkçılığı zayıflatmış[91] ülkenin değişik yerlerindeki bilginlerin itibar görmesini, dolayısıyla Bağdat’a akın etmesi­ni sağlamıştır. Zaten müslümanlann çoktan ilgisini çekmiş olan yabancı milletlerin sahip olduğu ilimlerin tercümesi için de müsait bir ortam oluşmuştur.[92] Bu durum üzerine, saraydaki kâtiplerden, müstensihler; iki dili iyi bilen rahip ve bilginlerden, mütercimler; önde gelen bilginlerden, hâzinler tayin edilmek suretiyle Beytü’l-Hikme kurulmuştur.[93] İlk müter­cimlerin çoğunluğunun mevaliden olmaları bu durumun açık bir göster­gesidir.

Tarihçi, devamlı surette olayların arkasındaki umûmî şuuru yakalamak zorundadır. Onun öncelikli görevi bireyler değil, toplumun genelinin or­tak kanaatini anlamaya çalışmaktır. Bu bakımdan, Beytü’l-Hikme’nin kuruluşuna tekaddüm eden yıllardaki müslümanlarm, kadim bilgi mirasına nasıl baktıkları büyük bir önem arzetmektedir.

Beytü’l-Hikme kurulmadan önce, îslâm kültürü, kendi içindeki dina­mikler ve problemler ile önemli gelişmeler sağlamıştı. Geldiği noktada, yabancı kültürler ile karşılaşmasında endişe duyacağı veya çekineceği bir sebep yoktu.[94] Çünkü bu dönemde büyük fıkıh imamları, muhaddisler, dilciler, tarihçiler yetişmişler, eser vermeye başlamışlardı.[95] Müslümanlar kendilerine yeterince güveniyorlardı ve doğru düşündüklerine inanıyor­lardı. Zaten bu güven duygusu olmayan sistem ve toplumlar, başka dü­şüncelerin ifade edilmesine fırsat tanımazlar; aykırı düşüncelerden kork­tuklarından, özgürlüğe tahammül edemezler. İşte, müslümanlarm bu gü­ven duygusu, bütün kültürlere ve düşüncelere kendini ifade hakkı tanı­masına sebep oluyordu. Paniğe ve korkuya kapılmadan, karşılaştıkları her türlü kültürel, ilmî ve felsefî hareketle olumlu mânâda ilişkiye giri­yorlardı.[96]

Ayrıca, müslümanlarm özlerinde taşıdıkları tevhid mesajım, kültürel ve entelektüel sahada da ifade etme arzusu ve İslâm’ın ilmî teşvik edici birçok unsurunun bulunması, onların bu kültürel mirasa yönelmelerinde etkili olmuştur diyebiliriz. Çünkü tevhidi ispatlayan her şey Islâmidir ve müslüman birey, dünyadaki mevcut bütün bilgi dairesiyle bu mânâda ilişki kurmalıdır. Bu yüzden müslüman bilginler, hiç bir görüşü sınırlama yoluna gitmemişlerdir.[97]

Bu sebeple, Beytü’l-Hikme’nin kurulmasında esas sebebin, yukarıda saydığımız bütün unsurların ötesinde, fikrî ve manevî kaynaklı olduğu söylenebilir. Müslümanların yabancılara ilgi duymalarını tamamen siyasî, sosyal veya iktisadî sebeplere, bağlamak yanlış olur. Bunlar hazırlayıcı ve­ya bu süreci hızlandırıcı mahiyette etkili olmuşlardır. Bu sebepler arasın­da dinî sebepler, olmazsa olmaz türünden yegâne belirleyici bir özelliğe sahiptir. Eğer İslâm’ın “ilim ve hikmet” anlayışı tam aksi istikâmette ol­saydı, İslâm tarihinde bu mânâda herhangi bir entelektüel ve ilmî etkinli­ğin meydana gelmesi mümkün değildi. Onları, bu ilimleri öğrenmeye yö­neltecek pragmatik hiçbir neden yoktu. Zaten müslümanlar, BeytüT-Hik-me’yi kurduklarında dünyanın en güçlü ve en zengin imparatorluğuna sahiptiler. Egemenliklerine aldıkları topluluklara karşı hiçbir minnetleri yoktu.[98] Bu sebeple esas neden, bu müesseseyi kuran medeniyetin kültürel ve fikrî temellerinde aranmalıdır. Yani Islâmî vahyin bizzat kendisinde aranmalıdır.

İlim, her medeniyette önemlidir, ancak hiç bir medeniyette İslâm’da­ki kadar, bütün boyutlarıyla hayatın en derin noktalarına nüfuz etmiş gö­rünmüyor. Çünkü İslâm’da tırnak kesmekten ve el yıkamaktan tutun, toplumun sevk ve idaresine kadar her şey kitap ve bilgi meselesidir. Bun­dan dolayı İslâm’da ilim-din kaynaşması ayrılmaz bir şekilde gerçekleş­miştir.

Kur’ân’da ilim ve türevleri 750 yerde geçer. Çoğu kez epistemolojik bir mânâ ifade eden “Hikmet” “Kitap” gibi kelimeler “anlama” “aklet-mek” vs. terimler de ilimle ilgili olarak kullanılır, işte, islâm medeniyeti­ni ilim medeniyeti haline getiren ve ilmî müesseselerin toplum ve idare­ciler tarafından sahiplenilmesini sağlayan faktör, temelde Kur’ân’m ilime bakışıdır.[99]

Eğer bunun aksi olsaydı, bilgi sadece vahyedilen bilginin anlaşılması ve yorumlanmasıyla sınırlı olup, tabiat ve kozmik âlem, insanın yaratılışı ve fıtratı, bilgi dairesinin dışında tutulsaydı, İslâm medeniyetinin kültürel bakımından “Altın Çağı” diye adlandırılan bir dönem belki de oluşamaz­dı. Bu bakımdan bilgi üzerine kurulu bir dinin, tabiatın ve nesnelerin yo­rumlanmasında, diğer bilgi ve felsefelere kayıtsız kalması mümkün değil­dir.[100] Bilgi açısından bir doktrin ya doğrudur, ya yanlıştır; bir kez varlığı bilindikten sonra bir kenara itilip unutulamaz. Eflatun ve Aristo; Allah, insan ve olayların doğası hakkında çeşitli fikirler öne sürdüler. Söyledik­leri ya doğrudur, bu takdirde evrensel bir din olan İslâm’a katılacaklardır. Ya da yanlıştır, o zaman da reddedilecektir. Fakat her iki durumda da in­celenmeli ve daha iyi bilinmelidir.[101]

Nitekim bu anlayışın Beytü’l-Hikme’nin kuruluşunda ne denli etkili olduğunu, yine orada tercüme edilen kitapların dil, üslup ve terminoloji açısından gerekli düzeltmelerini yapan Ya’kub b. Ishak el-Kindî’nin ifade­lerinde sarih bir şekilde görmek mümkündür; “Şu husus iyi bilinmelidir ki, ne bir kişi, ne de bir topluluk gerçeği tam olarak yakalayabilmiştir. Bunlar gerçek adına ya birşeyler elde edememişler ya da gerçekle kıyasla­nınca çok az şey elde edebilmişlerdir. Fakat her birinin gerçek adına elde ettiği bilgiler bir araya getirildiğinde büyük bir değer oluşmuştur…

O halde gerçeği bize azıcık ulaştıranlara bile şükran borçluyum.

Çünkü onlar, birikimlerine bizleri ortak ettiler ve mantıkî önermelerle bizlerin gerçeğe ulaşmasını kolaylaştırdılar. İşte bu birikim, yüzyıllardan beri süregelen yoğun ve yorucu çabaların sonucudur. Bir insanın ömrü ne kadar uzun, çalışması ne kadar ciddi, fikri de ne kadar yoğun olursa olsun, zaman olarak kendini kat kat aşan bu birimi kısa hayatında elde etmesi mümkün değildir.

Yunanlıların seçkin felsefecisi Aristo bu konuda ne güzel söylemiştir: “Bize gerçek adına bir şeyler getirenler bir yana, onların atalarına da te­şekkür etmeliyiz. Çünkü onlar bunların varlık sebebi, bunlar da bizim gerçeğe ulaşmamızın sebebidirler.” Nereden gelirse gelsin, isterse bize, uzak ve karşıt milletlerden gelsin, gerçeğin güzelliğini benimsemekten ve ona sahip olmaktan utanmamalıyız. Çünkü gerçeği arayan için, ondan daha değerli bir şey yoktur.”[102]

Ayrıca, İslâm kendinden önceki dinlerin aynı kaynaktan geldiğini ka­bul ettiği için, kendini hem en eski din, hem de son din olarak görür. En eski din oluşuyla, insanlığın elinde şekillenen bilgi ve felsefenin nübüv­vetin etkisiyle geliştiğini savunur.[103] îbn-i Haldun’un ifadesiyle bunun İs­lâm toplumundaki kavramsal karşılığı “Hikmet” dir.[104] İnsanlık tarihinin ilk bilimsel ve zihnî faaliyetlerinin ortaya çıktığı yer kabul edilen Fırat ile Nil arasındaki “Ortadoğu” denen bölge, aynı zamanda bütün büyük pey­gamberlerin ilâhi tebliği ve hikmeti yeşerttikleri yerdir. Dolayısıyla her­kesten ve her yerden çok hikmet bu coğrafya üzerinde yaşayanların malı­dır. İlim ve hikmet burada peygamberlerin mesajlarının etkisi altında doğmuş, Çin, îrans Mısır ve Yunan gibi merkezlere dağılmıştır. Zamanla değişiklik geçirerek günümüze kadar farklı formlarda gelmiştir.[105]

Bahsettiğimiz bu inancın, Beytü’l-Hikme’nin kurulduğu ve çalıştığı döneme yakın kaynaklarda ifade edilmesi, sözkonusu dönemdeki anlayı­şı yansıtması açısından son derece önemlidir. Çünkü böyle bir inanç ve anlayış; Yunanlıların, Hintlilerin, İranlıların elindeki bilgi ve düşüncenin, nübüvvet kaynaklı bir olgu olarak tanınmasını sağlamaktadır.

İslâm kaynaklarında “Hermes” diye anılan, tskenderiye-Suriye okulu ile Yunan-Mısır sentezini sembolize eden[106] bilge; Yahudilerde Enok (Enoch), Sabiilerde ilimleri ilk kuran kimse ilk özdeşleştirilirken, müslü-manlarda İdris (a.s) ile özdeşleştirilmiştir.[107] Ebû Hanife ed-Dineverdi (Ö. H. 282),”[108] “îdris (a.s) kalemi ilk kullanan kimsedir” ifadesiyle beraber, “Ona İdris denmesinin sebebi araştırmalarının çokluğundandır” demek­tedir. Aynı konuda Cehşiyari (ö. 310)[109] “Adem’den sonra kalemle yazan ilk kimse Idrisdir” ifadesini kullanır. İbn Nedim[110] onun ilim, sanat ve fel­sefesinin ilk kurucusu olduğunu ifade eder. İbn Ebi Useybia[111] “Eskali-bus’un îdris’in talebesi olduğu, tufandan önce yaşadığı, Ibrânilerin ona “Uhnu” dedikleri, bunun ise Arapçada karşılığının İdris olduğunu nakle­der. Devamla Ebû Ma’şer1 (ö. 272/885-6) den şu pasajı nakleder; “Selef­ten sabit oldu ki, İdris (a.s) kitapları ilk derleyen kimsedir. İlimler hak­kında bilgisi vardır. Allah ona 30 suhuf indirdi…” demektedir.[112]

idris (a.s) hakkında yazılan iddiaların benzerleri diğer peygamberler için de yazılmıştır. Meselâ; Pisagor’un Mısır’a giderek Süleyman (a.s)dan ilim öğrendiğinifs Empedokles’in bir. rivayete göre Eflatun’un, Kur’ân’da zikredilen Lokman (a.s)’ın talebesi olduğu yönündeki rivayetler, bir yer­de müslümanların bu yöndeki inançlarını yansıtır. Hatta, sözlü gelenekte şuyû bulan; “her peygamber kavmine bir ilim ve sanat öğretir” inancı, bu durumun asırlarca yaygın olarak hatırlanmasını göstermesi açısından önemlidir.    [113]                                                            

Bahsettiğimiz bu inancın doğruluğu veya yanlışlığı elbette her zaman . tartışılma şansına sahiptir. Ancak, tarihçi olarak bizi ilgilendiren durum, böyle bir olgunun bulunması ve bu inancın söz konusu dönemdeki müs-lümanlar arasında, yaygın bir akîde olarak o dönemde önemli bir kültü­rel açılımda etkili olmasıdır. Bir müslümanın, karşılaştığı bilimde pey­gamberlerin izini görmesi veya inanması, onun meşru kılınması için ye­ter sebeptir. Böylesi bir inancın Beytül-Hikme’nin kurulmasında yeterli dinî saiki oluşturacağını düşünebiliriz.

Bunların haricinde, Bağdat’a gelen bilginlerin beraberlerinde getirdik­leri kitaplar, savaş ganimeti olarak ele geçirilen yazmalar,[114] halifelerin ki­tap toplamak için gönderdiği elçilerin deve yükü kitaplarla dönmeleri,[115] yine halifelerin cizye yerine kitap kabul edebileceklerini açıklamaları[116] neticesinde, değişik dillerde yazılan bir çok kitabın birikmesine yol aç­mıştır. Bu arada kâğıdın imal edilmesi ve yaygınlaşması, kitapların çoğal­tılması şansını da artırmıştır.

Toplanan bu kitapların muhafaza edilmesi, yabancı dillerde yazılan kitapların Arapça’ya veya Süryanice’ye tercüme edilerek, ilim erbabının istifadesine sunulması, bunun yanında tıp, astronomi, matematik, mantık gibi gündelik hayatı yakından ilgilendiren kitaplara olan ilginin art­ması neticesinde ilk olarak Halife Mansur harekete geçmiş, ondan sonra Harun Reşid, Me’mun tarafından geliştirilerek, Beytü’l-Hikme kurulmuş ve gelişerek faaliyetlerini sürdürmüştü r.[117]

 

Beytü’l Hikme’nin   Kuruluşu

Beytü’l-Hikme üzerinde araştırma yapan araştırmacıların çoğunun ortak kanaati, konu üzerinde tarihçilerin yeterince durmadıkları yönündedir. Onun hakkında en temel kaynak, îbn Nedim’in Fihristi olup, o da sadece yirmiye yakın yerde konuya atıfta bulunmakla yetinmiştir. Bu sebeple kaynaklarda onun ne kurucusu, ne de kuruluş tarihi hakkında açık bir ifadeye rastlanmamaktadır.

Burada Beytü’l-Hikme’nin kuruluşunu çözümlemek için, Halife Man-sur’dan Me’mun’a kadarki zaman içinde (753-832), konuyla ilgili olabile­cek verileri irdelemek, buna ilave olarak diğer araştırmacıların görüşleri­ne de başvurarak konuyu aydınlatmak gerekecektir.

1) Mansur Dönemi Çalışmalan(754~774)

Abbasilerin ikinci Halifesi Mansur, yakalandığı amansız mide hastalığın­dan dolayı, o dönemin önemli tıp merkezi olan Cundişapur akademisi­nin baş tabibi Cürcis b. Cebrail Buhtişu’yu (ö. 152/769) kendisini tedavi ettirmek için Bağdat’a getirtir (148/762).[118] Cürcis, halifeyi tedavi ettiği yedi yıllık süre içinde, Bağdat’ta bir çok tıp ile ilgili kitabı da Arapça’ya tercüme ettiği sanılıyor.[119] Cürcis’in, yaşlanıp memleketine dönmek için ısrar ettiğinde, yerine yanında getirdiği talebelerinden Isa b. Şahla adında bir talebesini bırakır.[120] Böylece Cundişapur ile ilk kültürel temas sağlan­mış ve bazı çalışmalar yapılmış olur. Halife Mansur’un kurduğu bu ilk te­masın arkası devam etmiş, Abbasi devleti tarihinin uzun bir dönemi bo­yunca, Cundişapur akademisinde yetişen tabipler, Bağdat’a akm ederek, gerek saray tabipliği, gerekse teorik tıp çalışmalarına katılmışlardır.

Mansur dönemi çalışmaları elbette sadece bununla sınırlı kalmamış­tı. Kendisi de âlim bir kimse olan Mansur, aklî ve tabiî ilimlere çok ilgi duyuyordu. Bu sebeple, değişik bölgelerden matematik, astronomi, tıp vb. konularda ün yapmış bilginleri Bağdat’a davet ederek, Yunanca, Fars­ça, Hintçe vs. dillerde yazılmış değişik konulardaki kitapları tercüme ettirmişti. Halife, bu çalışmanın başarılı olması için, maddî ve manevî.her türlü imkânı seferber etmişti.[121] Bunun sonucu olarak sarayında, Ermeni Yahya b. Batrik, İranlı Hasan b. Sehl, Abdullah b. Mukaffa, Nastûri Buhti-şular, Hintli Sindbâd ve Rahhak el-Hindî, ünlü gökbilimci Fazl b. Nev-baht, İbrahim el-Fezâri, Yahudi Maşallah vb. bir çok tanınmış isim bir araya gelmişti.[122]

Buna ilave olarak Mansur, Bizans İmparatoruna elçiler göndererek matematik ve mantık ile ilgili kitapları göndermesini istemiş, Hindistan’a davetiye çıkararak, bazı bilginleri davet etmişti.[123] Hind’den gelen âlimler beraberlerinde meşhur Sind-Hind .ve Erkund adlı kitapları getirmişler­dir.[124]

Mansur’un çalışmaları ile ilgili Said Dîveci de şu tesbitte bulunmakta­dır: “Mansur, Tıp, Hendese, Astronomi ile ilgili kitapları tercüme ettirdi. Ayrıca, Tarih, Hadis, Tefsir ve Lügat kitaplarım da toplattı.”[125] Aynı ko­nuda Îbn Nedim;[126] “Mansur, ellerine geçen eski kitapları tercüme etme­leri için aralarında Hasan b. Sehl, Yahya b. Batrik ve oğlunun (İsa b. Yah­ya) bulunduğu bir heyete tercüme yaptırmıştır.” ifadesini kullanmakta­dır.

Bu dönemde ünlü kâtip ve mütercim Abdullah îbn Mukaffa başta Ke-Hle ve Dimne olmak üzere, Hudeynâm.-:, Ayinnâme gibi İran tarihi ve ede­biyatı ile ilgili birçok eseri tercüme etmiştir. Bunun yanında îbn Mukaffa, Aristo’nun mantık kitabları ile Forfiryos’un fsogoji’sini de tercüme etmiş­tir.[127] Yahya b. Batrik ve oğlu Yunanca’dan Hipokrat’ın, Calinos’un eserle­rini ve özellikle de Batlamyus’un Mecİsü’sini de tercüme etmiştir.[128] Hin-distandan gelen kitaplar ise ibrahim el-Fezari tarafından tercüme edilmiş, hatta bu eserlerden hareketle, aynı konularda kitaplar bile yazılmıştı.[129]

Mansur’un, bütün bu çalışmalar için sarayın bir odasını ayırdığı ko­nusunda bir çok araştırmacı fikir birliği etmektedir.[130] Getirilen Yunanca, Farsça, Süryânice ve Arapça kitaplar buraya konuluyor ve burada tercü­me ediliyordu. Tabiî olarak kitaplar arttıkça kitapların önemi de artıyor­du,[131] Mansur’un sarayındaki kütüphane ile ilgili olarak Cehşiyâri’nin Ki-tabu’l Vüzera ve’I Küttâb’ındâ şu bilgiye rastlıyoruz;[132]

“Mansur bir görevliyi çağırarak, Hizânetu’l-Kütüb’te bulunan kağıt to­marlarının ucuz fiata satılmasını emreder. Ertesi gün aynı görevliyi çağırarak, kağıtlarla birlikte kitapların sürüklenmemesini, bu kitapla­rın kaybolması halinde, tekrar elde edilmesinin mümkün olmadığını söyleyerek uyarır.”

Bu pasajdan da anlaşılacağı üzere, Mansur döneminde sarayda bir kütüp­hanenin bulunduğu görülmektedir. Hatta, Mahmut Kaya buraya “Hizâ­netü’l-Hikme” adı verildiğini iddia eder.[133] Kaldı ki, yukarıdaki metinde de aynı tabir kullanılmaktadır. Bu konuda Remziye Muhammed daha ile­ri giderek, buranın daha sonraki Beytü’l-Hikme’nin ilk nüvesi olduğunu, buradaki özün genişletilerek, Me’mun zamanındaki haline geldiğini iddia etmektedir.”[134]

Netice olarak diyebiliriz ki, gerek kitapların toplanması, gerek tercü­me edilmesi, gerekse Beytü’l-Hikme’ye de “Hizânetü’l-Hikme” denmesi, buna ilâve olarak, Mansur zamanındaki tercüme edilen kitapların daha sonra Beytü’l-Hikme’de tekrar ele alınması ve aynı şahısların orada da gö­revli olması gösteriyor ki; Halife Mansur’un kitaplığı ile Beytü’l-Hikme arasında çok yakın bağ bulunmaktadır, hatta onun ilk nüvesidir diyebili­riz. Burası daha sonraki halifeler tarafından genişletilerek Beytü’l-Hikme haline getirilmiştir.

Halife Mansur oğlu Mehdi’ye hikmetle ilgili ilimleri geliştirmesi hu­susunda ısrarlı tavsiyelerde bulunmasına rağmen, Mehdfnin bu ilimlere karşı ilgisizliğinden dolayı fayda vermedi.[135] Zamanında zındıklığın ya­yılmasından dolayı da onun çabası Zenâdıkaya reddiye üzerine yoğunlaş­mıştır. Onun zamanının en önemli problemi “Zenâdıka” hareketi olmuş­tur. Hatta sadece bu işle meşgul olması için “Sâhibu Zenâdıka” adında bir görev ihdas etmiştir.[136] Mehdi zamanında, tercümelerden daha çok fikrî tartışmalara önem verildiğinden âlimler astronomi, matematik, mantık gibi kitaplardan uzaklaşmış, milletlerin dinleri ve inançları ile ilgili konu­lara yönelmişlerdir. Kısacası onun zamanında “Hizânetü’l-Hikme” geliş­memiştir.[137] Bu konuda ulaşabildiğimiz tek bilgi, Mehdi’nin sarayında ya­şamış olan, îlyada ile Odese’yi Süiyaniceye çeviren, Urfalı (Edesşa) heyet-şinas Teophilos (Teofil)’un varlığıdır.[138]

Ayrıca, M.-G. Batty-Guesdon tarafından Beytü’l-Hikme hakkında ya­zılan makalede, J.M.Fiey’in Abbasiler Döneminde Suriye Hırlsüyanlan (Chretiens Syrioques Sous Les Abba$ides) adlı kitabına dayanarak verdiği

bilgiye göre; Halife Mehdi, Aristo’nun Topiaues adlı eserinin bir kopyesini elde edebilmek için, Musul yakınlarındaki Marmatta manastırında bu ki­tabı araştırması ve kendisine bir tefsirini yapması için Timothee katoliği-ne başvurmuştur.[139] Bunun haricinde, onun zamanında BeyuYl-Hikme’yi ilgilendiren başka bir çalışmadan bahsedilmemektedir.

Anlaşıldığı üzere Halife Mehdi, Zenâdıka hareketinin gerek siyasi ve gerekse psikolojik baskısından dolayı, babasının getirttiği bilginler ile ye­terince ilgilenememiştir. Bu kütüphaneye getirilen kitaplar ve bilginlerin o dönemde de mevcut olduğu kendi çabaları ile çalışmalannı sürdürebi­lecekleri tahmin edilmektedir.

2) Harun Reşid Dönemi Çalışması (786-809)

Harun Reşid, Abbasi halifeleri arasında isminden belki de en çok söz etti­ren bir kişiliğe sahiptir. Onun bu şöhretinin arkasında, yakaladığı tarihi fırsatın yanında, kişiliğinin payı da çok büyüktür. Çünkü Harun Reşid halife olunca, âlimlere, şairlere ve ediplere yakın ilgi göstererek, babası zamanında zayıflayan tercüme çalışmalarını tekrarvcanlandırdı. İmpara­torluğun üzerinde yaşayan milletlerin âlimlerini ve kitaplarını topladı. Hatta ehl-i kitaptan cizye vermek zorunda olanlardan verecekleri paraya karşılık kitap kabul edilebileceğini açıkladı.[140]

Ayrıca, Harun Reşid’in Bizans’a karşı Anadolu’ya yaptığı seferler es­nasında buralardaki şehirlerde bulduğu yazma kitapları Bağdat’a getirt­ti.[141] Bu seferlerde özellikle Ankara (Ankyra), Ammuriye ve diğer Bizans şehirlerinden eski Yunan bilginlerine ait birçok kitap getirtilmiştir. Bu ki­tapların çoğu matematik, tıp, felsefe ile ilgilidir.[142] Getirilen bu kitapların tercümesine, Yuhanna b. Mâseveh ve İranlı muhtedî Ebû Sehl Fazl b. Nevbaht görevlendirilmiştir.[143] Harun Reşid’in topladığı bu kitapların tercümesi işine özel bir önem verdiği anlaşılmaktadır. Bu kitapların nüs­halarının çoğaltılması için maharetli kâtipler tayin edilmiştir.[144] Balty-Guesdon, buranın, Halife ve yakınlarının hizmetine yönelik düzenlenmiş bir kütüphane olduğu, bundan dolayı da burası için kütüphane (Hizâne) ifadesinin kullanıldığını öne sürmektedir.[145]

Elde biriken kitaplar çoğalıp, Mansur’un kurduğu Hizânetü’1-Hik-me’ye sığmayınca, sarayda kütüphane olarak daha geniş bir yer ayrıldı. Kaynaklarda burasının adı ‘;’Hizânetü’l-Hikme” olarak geçmektedir.[146] Harun Reşid’in sarayındaki “Hizânetü’l-Hikme” de, Mansur dönemine göre, daha sistemli ve geniş bir faaliyetin başladığı görülür. İbni Nedim, Ebû Sehl Fazl b. Nevbaht hakkında “O Harun Reşid’in Hizanetu’l Hikmesinde idi” ifadesini kullanır.[147] Yine Allan eş-Şu’ûbi için de, “O, devamlı Bermekiler ile düşüp kalkar ve Harun Reşid, Me’mun ve Bermekilere Beytü’l-Hikme’de kitap istinsah ederdi” ifadesini kullanır.[148]

Bu dönemde Beytü’l-Hikme’de çalışanların sayısının arttığı, yabancı kitapların tercümesinin ciddi olarak başladığı, daha sistemli ve düzenli bir kurum hâline geldiği gözlenmektedir. Harun Reşid zamanındaki bu çalışmaya ünlü veziri Yahya b. Bermek’in de büyük katkısı olmuştur. Çünkü Yahya, uygun bulduğu Hintçe, Farsça ve Yunanca kitapların geti­rilmesine özel bir çaba harcamıştır. İbn Nâima el-Hamsi ve Sellâm el-Eb-reş onun zamanında bu kitapların tercümelerini yapmıştır.[149] Yahya b. Halid b. Bermek özellikle Hint’den doktorlar getirterek, Hint tıbbının, îs-lâmî muhitte gelişmesine yardımcı olmuştur. Bildiğimiz ünlü tabip “Menke” “Bâziyer” “Sindbâd” “Korbulkul” onların teşviki ile gelmişler­dir.[150] Bermekilerin kendilerinin İran asıllı olması nedeni ile özellikle Hint ve Fars kitaplarının getirilmesine daha fazla önem verdikleri dikkat çekmektedir.’[151]

Harun Reşid zamanında Beytü’l-Hikme ile ilgili anlattığımız bu geliş­meler neticesinde diyebiliriz ki Beytü’l-Hikme, Harun Reşid ve Bermeki­lerin teşvik ve yardımları sayesinde çalışma alanını genişletmiş, Yuhanna b. Mâseveyh’in başkanlığa getirtilmesi ile işleyişi daha da sistemli bir hale gelmiştir.

Bu sebepten dolayıdır ki, Beytü’l-Hikme’nin kuruluşunu bazı araştır­malar Harun Reşid’e dayandırırlar. Bunlardan Ahmet Ferid Asru’l Me’mun’da[152] “Beytü’l-Hikme hakim kanaata göre Harun Reşid zamanın­da inşa edildi” diyor. Beytü’l-Hikme ile ilgili uzun bir makale yazan Rem-ziye Muhammed ise, Hudabahşt ile aynı kanaati paylaşarak “Gerçek şudur ki; Beytü’l-Hikme’yi kuran Harun Reşid’dir. Elindeki yığılan kitapları korumak ve insanların bunlardan faydalanmasını te­min için Beytu’l-Hikme’yi kurdu”

tesbitinde bulunuyor.[153] Ahmet Emin de[154] Beytü’l-Hikme’nin nüvesinin Harun Reşid tarafından konduğunu ve Me’mun tarafından bunun gelişti­rildiğini iddia etmektedir. Ahmet Çelebi, İslâm’da Eğitim öğretim Tarihi adlı eserinde kütüphaneler bölümünde Beytü’I-Hikme’yi de ele almış ve onun Harun Reşid tarafından kurulduğunu iddia etmiştir. Gerekçe olarak da, bizim yukanda sunduğumuz, Harun Reşid zamanındaki çalışmaları ve Bermekilerin buraya gösterdiği ilgi neticesinde, Beytü’l-Hikme’nin da­ha düzenli bir vaziyette çalışmaya başladığını göstermektedirler.[155]

Harun Reşid zamanında Yuhanna b. Mâseveyh’in Yunan eserlerini tercümesi, Fazl b. Nevbaht’m Farsça’dan çevirileri, Hintli Menke ve Bâzi-yer’in tıpla ilgili çalışmaları, Allan eş-Şu’ubi’nin istinsah faaliyetleri ve da­ha sonra “Hârunİ” imzasını taşıyan çok sayıda tercüme eserin bulunması gösteriyor ki Beytü’l-Hikme, Harun Reşid zamanında tam olarak çalışma­ya başlamıştır. Bu sebepden dolayı bir takım araştırmacılar onun Harun Reşid tarafından kurulduğunu iddia etmeleri, en azından Me’mun’dan önce kurulduğunu göstermesi bakımından yerindedir.

3) Me’mun Dönemi Çalışmaları (813-833)

Beytü’l-Hikme’nin kuruluşunun Me’mun’a dayandırılmasının sebebi ne­dir? Gerçekten Beytül-Hikme’yi Me’mun mu kurmuştur?

Bilindiği gibi Me’mun’un sahip olduğu yüksek kültürü, ilmî kimliği ve bu konudaki teşebbüsleri Onu, Abbasi Halifeleri arasında en yüksek noktaya yerleştirir. Kendisi halife olunca 819 yılına kadar Merv’de yaşar, Bağdat’a gelmez. Bağdat’a geldiği zaman da kardeşi Emin ile kavgası sıra­sında harap olan babalarının sarayına değil, Ca’fer b. Bermek’in Dicle ke­narında yaptırdığı sarayı yeniden düzenleyerek, buraya yerleşir.[156] Baş­langıçta saray olarak tasarlanmayan yeni saray, daha sonra yapılan ilâve­ler ile bir saraylar kümesi haline gelmişti. Muhtemelen Beytü’l-Hikme’nin de buraya taşınabileceği düşünülmektedir. Bermekilerin saraylarmdaki kendi kütüphanelerinin buraya dahil edilmesi de bu kanaatimizi güçlen­dirmektedir.

Bundan başka Onun Mu’tezile çevrelerinde yetişmesi, beraberinde felsefe ile çok meşgul olmasına neden olur. Bu yoğun zihni meşguliyetten olsa gerek, bir gün rüyasında Aristo’yu görür. Çatık kaşlı, geniş alınlı, gür saçlı ve heybetli olan bu adama “güzel nedir?” diye sorar. Aristo, “akla uygun olandır” diye cevap verir. “Sonra nedir?” Aristo, “Şeriat’m helâl kıldığıdır” der. “Sonra Nedir?” Aristo, “çoğunluğun uygun bulduğudur” diye cevap verir ve diyalog devam eder. Bu olay bir çok kaynakta da anla­tılır.[157]

İbn Nedim bu rüyanın tercüme hareketinin ateşini yakan bir kıvılcım olduğunu iddia eder.[158] Ancak biz bu görüşe katılmamakla beraber, bu rüyanın dönemin fikri yapısını ve güncel tartışma konularını yansıtması bakımından ilgi çekici olduğunu düşünüyoruz. Çünkü rüyada sorulan sorular ile akıl-vahiy ve icmâ bağdaştırılmak istenmektedir.

Me’mun, Bizans’a karşı yaptığı seferler esnasında, Küçük Asya’nın Kostantin, Kıbrıs, Efes ve Bergama gibi önemli şehirlerinden felsefe ile il­gili kitapları getirterek tercümesini yaptırır.[159] Hatta savaş tazminatı ola­rak Kıbrıs emirinden elindeki kitapları göndermesini ister.[160] Beytül-Hikme’yi zenginleştirmek için özel bir gayret sarfeder. Ayrıca, Me’mun zamanında Beytü’l-Hikme büyük değişiklikler geçi­rir. Yahya b. Ebi Mansur’u görevlendirerek burayı yeniden düzenletir. Bu dönemde buraya bir rasathane eklenir,[161] geniş bir okuma salonu yapıla­rak halka kütüphane kısmı açılır, ayrıca burada ilmî toplantılar ve tartış­malar tertip edilmeye başlanır ki, çoğu zaman bu toplantılara halifeler de katılır.[162] Bunun yanında heyetler oluşturularak ilmî araştırmalar ve öl­çümler yapılmaya başlanır.

READ  islam Hukukunda Fayda ilkesi pdf

Me’mun bu müessese için diğerleri ile kıyaslanmayacak kadar çok para harcamış, buranın gelirlerinin karşılanması ve Beytü’l-Hikme’nin ka­derini daha sonraki halifelerin insafına bırakmamak için de bol gelirli va­kıflar bağışlamıştır.[163] Her bölüme bir başkan, her başkanın altında mü­tercimler, müstensihler ve hizmetliler olacak şekilde yeniden düzenlen­miştir.

Bu düzenlemeyle ilgili olarak Max Mayerhof, Huneyn b. İshak’ın Aşr Mdkalât fı’l-Ayn eserinin girişindeki bilgilere dayanarak şu değerlendir­meyi yapmaktadır; Huneyn b. İshak’ın Beytü’l-Hikme’de görevlendirilme­si, onun Cebrail b. Buhtişu ile 826 yılında yaptığı çalışmalardan bir kaç sene sonradır. Bunun da 830 ile 832 arasında olması gerekir. Bu tarihte Yahya b. Ebi Mansur’un başkanlığında Benû Musa (Ahmed, Muhammed, Hasan) ve Huneyn b. İshak gibi bilginler Beytü’l-Hikme’ye yerlerleştirile-rek fonksiyonel bir hale getirilmiştir.[164]

Me’mun’un Beytü’l-Hikme ile ilgili saydığımız bu faaliyetleri, yani bi­nasının değişmesi, yeni bir rasathanenin ve okuma salonunun eklenmesi, değişik konulardaki kitapların burada toplanması, yoğun bir şekilde fel­sefî eserlerin özellikle bu dönemde tercüme edilmeye başlanması ve daha öncelerine göre, faaliyetlerinin değişik alanlara yayılması gibi gelişmeler, Beytü’l-Hikme’nin hakiki kurucusu olarak Me’mun’un kabul edilmesine neden olmuştur.

Öte yandan şimdiye kadar Beytü’l-Hikme’yi ilgilendiren çalışmala­rın, çoğunlukla felsefe tarihi araştırmacıları tarafından yapılması, felsefî eserlerin de Beytü’l-Hikme’de Me’mun zamanında yoğun bir şekilde ter­cüme edilmesi, araştırmacılarda bu kurumun Me’mun tarafından kurul­duğu kanaatinin oluşmasına ve yaygınlaşmasına neden olmuştur. Ayrıca, Beytü’l-Hikme’nin Me’mun zamanında en parlak devrini yaşaması, bütün bilim dallarında çok sayıda eserin özellikle bu dönemde tercüme edilme­si de, Beytü’l-Hikme’nin kuruluşunu Me’mun’a atfetmeye yol açmıştır.

Sadece felsefe tarihi veya bilim tarihi açısından değil de genel olarak tarih disiplini içinde konuya yaklaşarak, tarihî süreç içinde ve daha geniş bir zaman diliminde, önceki tarihlerde yapılan çatışmaları ele aldığımız zaman, Beytü’l-Hikme’nin kuruluşunun daha eskilere dayandığını söyle­yebiliriz.Çünkü diğer araştırmalarda konunun tarihi gelişiminin çoğun­lukla ciddi olarak ele alınmamasından dolayı buranın Me’mun tarafından kurulduğu sonucuna varılmıştır.

Sonuç olarak; Beytü’l-Hikme’nin kimin tarafından kurulduğu konu­sunda kaynaklarda açık ve kesin bir ifadenin bulunmaması tabiî olarak bizim de aynı şekilde kesin bir tarih veremememizi doğuruyor. Dolayı­sıyla konuyla ilgili araştırmacılar, farklı verilerden hareket ettiklerinden, ulaştıkları sonuçlar da farklı olmuştur. Ancak kesin olan hususları belirt­tikten sonra ihtilaflı durumlarda, tarihçinin kendi kanaatini ortaya koy­ması, tarihin yanıltılmaması açısından daha uygun bulunmaktadır.

Bütün araştırmacılar tarafından kabul edildiği gibi, Beytü’l-Hikme’nin kuruluşu Me’mun’dan önceye dayanmaktadır. Ancak bir kısım araştırma­cılar bunu Harun Reşid’e dayandırırken, bir kısmı da Mansur’a dayandır­maktadır. Diyebiliriz ki, Mansur zamanındaki faaliyetler dikkate alındı­ğında Beytü’l-Hikme’nin ilk nüvesi Halife Mansur tarafından oluşturul­muş, başlayan bu çalışmalar, Harun Reşid zamanında daha geniş bir mekâna ve daha düzenli bir yapıya kavuşmuştur. Me’mun ile de genişleyen faaliyet alanları, yeni ilaveler ve artan personeli dikkate alınarak, tam te­şekküllü ve düzenli işleyen bir akademi haline gelmiştir. Daha önceki “Hi^aneden” yani kütüphane hüviyetinden [165]“Beyt”e yani kuruma veya akademiye dönüşmüştür. Buranın bazılarınca kütüphane kabul edilmesi­nin sebebi de ilk halinden dolayıdır. [166]

Beytü’l Hıkme’nin   İsimlendirilmesi

Beytü’l-Hikme’nin gramatik tahlilini yaptığımız zaman, oranın gerek ma­hiyeti ve gerekse içeriği ile ilgili önemli İpuçları elde edebilmekteyiz.

Kaynaklar bu kurumdan bahsederlerken, farklı ifadeler kullanmakta­dırlar. Bazen “Hizânetu’l-Kutup”, bazen “Hizânetü’l-Hikme” bazen de “Beytü’l-Hikme” olarak ifade etmektedirler.’[167]

“Hizâne” kelimesi, önemli şeylerin muhafaza edildiği, korumaya alın­dığı, saklandığı yer için kullanılır.[168] Bundan dolayı Hazine kelimesi de aynı kökten ve benzer mânâlar için kullanılmaktadır. Ancak “Hizane” kelimesi, İslâm kültür tarihinde, kavram olarak kütüphaneler için kulla­nılmıştır. Bu sebepledir ki, kütüphane müdürlerine “Hâzin’1 adı verilmiş­tir.[169]

“Beyt” kelimesine gelince, kelime olarak “ev” mânâsına gelirken, ıstı­lahı olarak, malların alımp-satıldığı, ehlinin rahat girip çıktığı, bir çok in­sanın çalıştığı kurumlara veya devletin ana birimlerine bu ad verilmiştir. Meselâ; “Beytu’1-Mâl” terkibinde olduğu gibi.[170]

Burada “Beyt” ve “Hizane” kelimelerinin içerdikleri mânâlara göre Beytü’l Hikme’yi tahlil ettiğimiz zaman, önceleri bir kütüphane olduğu, bu sebeple “Hizane” dendiği, ancak daha sonra gelişerek kütüphane etra­fında bazı birimlerin oluşması, çalışanlarının artması ve başka “Hizâ-ne”lerin eklenmesi ile büyük bir kurum haline geldiği ve bu sebeple de “Beytu’1-Mal” da olduğu gibi “Beytü’l-Hikme” isminin verildiği sonucuna varılmaktadır.

Bu bakımdan, “Hizâne” kelimesi, Beytü’l-Hikme’de, önceki kütüpha­ne hâli için kullanılmıştır. Ayrıca her halife getirttiği kitapların konduğu yere kendi adını vermiştir. Bir de Bermekilerin hususi kütüphaneleri da­ha sonra buraya dahil edilmiştir. Bu sebeple “Hizânetu Harun Reşid”, “Hizânetu Berâmike” “Hizânetu Me’mun” tabirleri kullanılmıştır.[171] Böylece Beytü’l-Hikme tabiri bütün bir kurumu ifade etmek için kullanılmış­tır.[172]

“Hikmet” kelimesine gelince, Kur’ân-ı Kerim’de ve hadislerde çok yerde geçen bu kelimenin mânâsı için çok farklı tarifler yapılmıştır.[173] Seyyid Şerif Cürcânî Ta’rijât[174] adlı eserinde bu tariflerin hepsini verir. Ancak bizim dikkatimizi çeken kendi yaptığı tariftir. Ona göre; “Varlık dünyasındaki şeylerin hakikatini, beşeri takati oranında araştıran bir ilimdir. O, ilâhi değil nazaridir…”

Farâbfnin hikmet ile ilgili, “Vâhid-i Evvel’i bilmek, varlıkların en yüksek ve en uzak sebeplerini bilmek, mutluluğu aramak” gibi mânâla­rın yanında “aklın en fâzıl eşyayı en fâzıl ilim ile bilmektir” diye tarifleri bulunmaktadır.[175]

Ancak, Beytü’l-Hikme’nin kurulduğu ve faaliyetlerini sürdürdüğü dö­nemde “Hikmet” kelimesi felsefe’nin muradifi olarak kullanılmıştır. Bu asırda felsefe yerine hikmet kelimesi kullanıldığı gibi, “Ulumu’l-Hikme” tabiri de, daha çok tıp, kimya, matematik, astronomi, mantık vb. beşerî bilimler için kullanılmıştır.[176]                          

Son olarak; tanımladığımız kavramlardan hareketle, Beytü’l-Hikme, önceleri kütüphane iken (Hizâne), daha sonra gelişerek, bir kaç kütüp­haneden oluşan Beyt, kitaplarının çoğunluğunu felsefe, tıp, matematik, astronomi, vb., kitapların oluşturduğu, (Hikmet), içinde çok sayıda mü­tercim ve yazarın çalıştığı ve yüksek seviyeli ilmî araştırmaların yapıldığı ilmî bir müessese idi diyebiliriz.[177] Bu haliyle Beytü’I-Hikme’yi sadece bir kütüphane alarak veya sadece bir tercüme bürosu olarak tanımlamak yanlış olacaktır. Beytü’l-Hikme, Batlamyus hanedanının kurduğu isken­deriye kütüphanesinden ve Sâsanîlerin Cundişapur tıp medresesinden il­ham olarak kurulmuş, kadim medeniyetlerin mahfuz mahsullerini ve son üstadlarmı içinde barındıran Ortaçağın en önemli kültür merkezlerinden birisidir diyebiliriz. [178]

Kültürel  Transformasyon: Beytü’l-Hikme’ye   Getirilen   Kitaplar

Beytü’l-Hikme’ye kurulduğu zaman, asılları çeşitli dillerde yazılmış, çoğu felsefe, mantık, matematik, tıp, heyet, astronomi, tarih ve coğrafya ile ilgili kitaplar toplanmıştır. Bunlar arasında, Yunanca, Farsça, Hintçe, Kıptice, Arâmice, Sugdça,[179] Süryânice ve Sanskritçe dillerinde yazılan ki­taplar vardı.[180]

Beytü’l-Hikme’ye getirilen kitaplar arasında Ârâmi dilinin bir kolu olan Süryânice yazılan kitapların çokluğu dikkat çeker. IV yy.’dan itiba­ren yapılan tercümelerle bir bilim dili hâline gelmeye başlayan Süryânice, Ruha, Nusaybin, Amida, Antakya çevrelerinde yaşayan Yakûbî (Monfizit) ve Nastûri Hıristiyanlarca kullanılıyordu. IV yy.’dan itibaren başlayıp yo­ğun şekilde devam eden tercümeler sayesinde, Aristo, Eflatun, Pisagor, Hipokrat, Galen gibi eski Yunan üstadlannm ve İskenderiye’de yapılan Helenistik dönem şerhlerinin hemen hemen tamamı Süryânice’ye çevril­miş durumdaydı.[181]

Fırat ve Dicle arasında yayılmış vaziyette bulunan ve “Helenizmin Süryani kolu” addedilen, 50’ye yakın medresede, Yunanca’nm yanında Süryânice de öğretim yapılıyordu.’[182] Bütün Ortadoğu’da yayılan bu mar­jinal gruplar, VII. yy.’da görülmemiş bir canlılığa sahne oluyordu. Yunan ilminin, gerek iran’a gerekse Bağdat’a sokulmasında baş rolü bunlar oy­namışlardır. Süryânice okuyup yazan Yakûbi ve Nastûri hıristiyanlar, Gü­ney Iran ve yukarı Mezopotamya’ya yayılmış olarak yaşadıklarından, Bağdat’ın bu bölgeler ile kolay temas kurabilmesi sayesinde, Yunan bili­mine ait kitaplar, Beytü’l-Hikme’ye getirilebilmiştir.[183]

Beytü’l-Hikme’ye kitaplar, çoğunlukla halifelerin özel gayretleriyle getirilmiştir. Telif hareketinin başladığı bu dönemde, yazılan her kitabın bir nüshasının Beytü’l-Hikme’ye konulması istenmiştir. Ayrıca, fethedilen şehirlerde ele geçirilen kitaplar ve anlaşmalar esnasında halifelerce konu­lan maddeler sayesinde, komşu ülkelerdeki bir çok kitabın Beytü’l-Hik­me’ye getirilmesi temin edilmiştir. Bunlardan ayrı olarak, Bağdat’a davet edilen alimlerin beraberlerinde getirdikleri kitapların da kazandınlmasıy-la Beytü’l-Hikme’de zengin bir kütüphane oluşmuştur.[184]

Tabiîdir ki, Beytü’l-Hikme’ye hangi kitapların getirildiğini tam olarak tesbit etmek mümkün görünmemektedir. Fakat orada tercüme edilen eserlerin konularından ve isimlerinden hareketle, hangi kültür çevresin­den geldiğini görebilmekteyiz.

1) Yunan Düşünce Dünyasından

İnsanlık tarihinde dört büyük medeniyetten bahsedilir. Sümerler ve Mı­sırlıların kurduğu ilk çağ medeniyeti, Yunan veya Greke Romen medeni­yeti, İslâm medeniyeti ve Batı medeniyetidir. Hint, Çin, Aztek, Anka vb. diğer medeniyetlerin insanlığın ortak inkişafında, diğerleri kadar etkili olmadıkları kabul edilir. Uygarlıklar süreklilik arzettiğinden, İslâm mede­niyeti kurulurken insanlığın ilmî ve fikrî kazanımlarını, kendinden önce­ki son büyük medeniyet olan Yunan medeniyetinden devralmıştır. Dola­yısıyla elde ettiği belgelerin dilinin Yunanca olması tabiidir. Müslümanla­rın, Bizans ve Sâsanîlere karşı başlattıkları askerî seferler bittikten sonra, arkasından tarihte benzeri az görülecek bir şekilde kültürel fetih harekâ­tına giriştikleri gözlenmektedir. Bu harekât esaslı bir şekilde ikinci Abba­si halifesi Mansur ile başlamıştır.

Halife Mansur’un Bizans hükümdan ile yazışarak, elindeki bazı ki­tapları istediğini daha önce de zikretmiştik.[185] Gelen kitaplar arasında, Batlamyus’un Medsti’si, Öklid’in Usulü Hendese’si^Hipokrat’ın ve Cali-nos’un tıp ile ilgili kitapları bulunmaktaydı.[186]

Harun Reşid zamanında Anadolu’dan bir çok kitabın getirildiğini görmekteyiz. Hatta, Harun Reşid’in sadece kitap toplamak amacıyla se­ferlere çıktığına dair iddialar bile bulunmaktadır.[187] Bizans’a karşı, yaptığı seferler esnasında, Ankyra (Ankara) ve Ammuriye[188] şehirlerinde bir çok yazma ele geçirilmiş, konularının çoğunluğunu matematik, tıp ve mantık kitaplarının oluşturduğu bu eserler Bağdat’a getirtilmiştir.[189] Ayrıca, geti­rilen bu Yunanca kitapların tercümesi de, Beytü’l-Hikme’nin başında bu­lunan, Cundişapur’dan gelme, ünlü Nastûri tabip, Yuhannâ b. Mâse-veyh’e havale edilmiştir.[190] Harun Reşid’in hilafetinin son yıllarına teka­bül eden bu gelişmelerin, Beytü’l-Hikme’deki kitapları zenginleştirmiş olabileceği düşünülmektedir.

Beytü’l-Hikme’nin en büyük hâmisi sayılan Halife Me’mun’un bu hu­sustaki gayretleri ise her türlü takdirin üstündedir. Me’mun, Rum meliki III. Mikail ile elindeki kitapların bir kısmını göndermesi için yazışmalar yapıyordu, fakat melik önceleri bu isteğe çekimser davranmış ise de ni­hayet olumlu cevap verir.[191] Bunun üzserine Me’mun, Ermeni asıllı Leo nezdinde,[192] aralarında Haccac b. Matar, Yahya b. Batrik, Sahibu Beytü’l-Hikme (müdür) Selm, bir rivayete göre Yuhanna b. Mâse\eyh’in de bulunduğu ilmî bir heyeti, kitapları getirmek için Bizans’a gönderir.[193] He­yet, nüshası çift olan kitaplardan birer nüsha olarak, Beytü’l-Hikme’ye döner. Getirilen kitapların içinde Eflâtun’un, Aristo’nun, Hipokrat’m Ar-şimed’in, Calinos’un, Apollinus’un, Batlamyus’un ve başka bir çok felsefe ve tabii ilimler ile ilgili eski Yunan bilginlerinin kitapları bulunuyordu.[194] Bu kitapların bir kısmı Kostantiniyye’den getirilmişti. M. 326 yılında Kostantiniyye’de yapılmış olan kütüphane, daha sonraları bazı hüküm­darların da yardımı ile zengin bir kütüphane haline gelmişti. Ancak daha sonra bu kitapların bir kısmının yakılması ile kitaplann sayısı azalmış­tı.[195] Muhtemelen müslümanlann getirdiği kitapların bu kütüphaneden olabileceği akla gelmektedir.

Aynı şekilde Me’mun, Kıbrıs’a yaptığı seferi kazanınca, daha önce ha­berini almış olmalı ki, Kıbrıs emirinden savaş tazminatı olarak ellerinde­ki kitapların bir kısmını göndermesini ister. Konu ile ilgili tek haber İbn Nubâte’den gelmektedir.[196] “Me’mun Kıbrıs hâkimi ile savaş yapmıştı. Savaşı kazanınca ona haber göndererek depodaki Yunanca kitapları iste­di. Kitaplar, kimsenin görmediği bir depoda idi. Adanın emiri, dostlarını ve ileri görüşlü kimseleri durumu görüşmek üzere topladı. Kitapların gönderilip gönderilmemesi konusunda görüşlerini aldı. Toplantıda bulu­nanların hiçbirisi gönderilmesini uygun görmedi, ancak içlerinden kâhin olan birisi, bu kitapların tez elden gönderilmesini savunur ve şöyle der; “Bu kitaplar, şeriatle yönetilen bir devlete girince, onları ifsad eder, âlim­lerin arasında fesad çıkarır.” Bunun üzerine kitaplar Me’mun’a gönderildi ve Me’mun da buna çok sevindi.”[197]

Bu haberi, yazarının Hicri VIII. y.y.’da yaşaması ve diğer kaynaklar ta­rafından desteklenmemesinden dolayı ihtiyatla karşılıyoruz. Özellikle ha­berin son bölümünün, İslâm dünyasında felsefeye karşı olanların kendi­lerini haklı çıkarmak için bu tür haberlerin uydurulabileceği ihtimalini de akla getirmektedir. Fakat, kabul etmemiz gereken bir husus var ki o da, Kıbrıs’tan Beytü’l-Hikme’ye Me’mun zamanında kitap getirildiği hu­susudur.[198]

Kitapların getirilmesi sadece siyasî iktidarla sınırlı değildi. Bilâkis zenginler kitap toplamak ve tercüme ettirmek için çok para harcamışlar­dır. Bunun için de Rum memleketlerine eski kitap toplamak amacıyla, çokça hususi yolculukların yapıldığı olmuştur. Meselâ; Huneyn b. İshak, Musa b. Şakir, İshak b. Şehram gibi kimseler tesbit edebildiklerimiz isim­ler arasındadır.[199]

Huneyn b. İshak, Calinos’un “Nabz” ile ilgili bir kitabını elde edebil­mek için Irak, Suriye, Filistin ve Mısır’ı dolaştığını, nihayet kitabın bir nüshasını Şam’da bulduğunu anlatmaktadır.[200]

İshak b. Şehram bu yolculuklardan birisinde şöyle bir hatırasını anla­tır. “Rum’da eski bir puthane vardı. Buranın demirden büyük bir kapısı bulunuyordu. Eski çağlarda Yunanlılar burada yıldızlara ve putlara ibadet ediyorlardı. Rum melikinden buranın açılmasını istedim. O önce bundan kaçındı. Çünkü burası Rumların hıristiyanlaşmasından bu yana kapalı idi. Israrımız üzerine açmaya razı oldu. Bu binanın ön kısmı renkli mer­merden ve büyük taşlardan yapılmıştı. Benzerini hiç görmediğim yazılar vardı üzerinde. Bu kütüphanede yaklaşık 1000 kadar kitap vardı. Bu ki­tapların bazısı eskimiş, bazısı aynen kalmış, bazısını da kurtlar yemişti. içinde altın kılıç kınları ve zarif eşyalar gördüm. Burası Kostantiniyye’ye üç günlük mesafede idi. Etrafta da Sabiiler ve Kildeliler oturuyordu.”[201]

Bu bölgeden getirilen kitapların çoğunluğunu hendese, mekanik, ki­netik, astronomi ve felsefe oluşturuyordu.[202] Bunların bir çoğu Öklid, Archimed, Apollonius’un kitaplarından oluşuyordu.

Elbette Yunan ilimleri sadece kitap nakli ile değil, bu bölgelerden ge­len bilginlerin getirdiği veya kendilerinin telif ettiği eserler vasıtasıyla da Beytü’l-Hikme’ye ulaşmıştır. Antakya’dan israil el-Askaf ve Kuveyri’nin gelişi, Harran’dan Sabit b. Kurra, Ibn Vahşiyye, İbrahim b. Sinan gibileri­nin Bağdat’a gelişi gösteriyor ki, Yukarı Mezopotamya’daki mekteplerdeki bir çok âlim, Bağdat’a gelerek, Beytü’l-Hikme’deki faaliyete katılmışlardır.

2) Fars Düşünce Dünyasından

Bilindiği gibi Abbasilerin mevâli desteği ile iktidara gelmeleri, kurdukları yönetime de özellikle Farsları ortak etmek suretiyle devam etmeleri so­nucunu doğurmuştur. Böylece de Abbasi yönetiminin ilk dönemlerinde devletin üst kademelerinde görev alan Fars asıllı vezirler, kâtipler, İran kültürü ile ilgili kitapları tercüme etmeye başlamışlardır.

Fars kitaplarının Beytü’l-Hikme’ye gelmesi, daha çok âlimlerin Bağ­dat’a gelirken beraberinde getirdikleri veya burada telif ettikleri kitaplarla olmuştur.

Halife Mansur’un daveti üzerine Cundişapur’dan gelen Buhtişu ailesi, Fazl b. Nevbaht, Sehl b. Harun ve Yahya b. Ebî Mensur gibi bilginler top­luluğu Iran bölgesindeki kitaptan ve ilmî anlayışı Bağdat’a taşımışlardır. İlmî hayatlarını artık Bağdat’ta sürdürmek için gelen bu insanların, gelir­ken beraberlerinde kitaplarını getirmediklerini düşünmek imkânsız gö­rünmektedir. Bu konuda Ahmet Refik, Büyük Tarihi Umumi’dz[203] “gelen tabipler birtakım kitapları da tercüme etmişlerdir” demektedir.

iran’da astronomi, mühendislik ve coğrafya ile ilgili kitaplar olma­makla beraber, gelen kitapların çoğunluğunu edebiyat, tarih, siyaset, hi­kâye konularıyla ilgili kitaplar oluşturmuştur.[204] Ueriki bölümde yapılan tercümeleri anlatırken görülecektir ki, Hudeynâme, Tarıhu Muluku Fars, Ayinnâme gibi eserler yine Iran, asıllı kimseler tarafından tercüme edil­miştir.[205] iran’dan gelen kitapların isimleri ve mütercimleri konusunda Ibn Nedim, geniş bir liste verir.[206] Bundan ayrı olarak, Cundişapur aka-demisindeki tabipler, tıp ilmî ile ilgili çok sayıda kitap getirmişlerdir.[207]

Fars bölgesinden gelen kitaplar sadece âlimlerin getirdikleri ile sınırlı kalmamıştır. Bu topraklarda bulunan eski kitaplar Beytü’l-Hikme’ye geti­rilmeye çalışılmıştır. Bununla ilgili aşağıdaki anekdot dikkat çekicidir. Merv’de Yezdecird’in getirdiği Fars kitaplarının toplandığı bir kütüphane­den bahsedilir. Ibn Nedim Ebû Ma’şer’in (Kindî’nin talebesi) Zîclerle ilgi­li yazdığı bir kitaptan[208] naklen şöyle bir rivayette bulunmaktadır;

“Fars hükümdarları, ilmî başarıları, kitaplara olan himmetleriyle elde  ettiler. Kitapları afetlerden, çürümekten korumak için muhkem bir kütüphane yaptılar. Bu kütüphanede özel bir ağaç kabuğuna yazıl­mış Zîcler bulunuyordu. Bu hususta Hint ve Sind halkı da aynı me­todu takip ettiler. Zamanla bu bina (İsfahan surları) yıkıldı. Sonra bu enkazın altından, toprak parçası ve kabuk üzerine yazılmış Zîcler, çok eski zamanlarda yazılmış, kitaplar bulundu.”

Ayrıca, îbn Nedim bizzat bunlardan 40 kadarım kendisinin gördüğünü iddia etmektedir.[209] Ibn Nedim’in bu türden gördüm ve okudum dediği kitaplar, çoğunlukla Beytü’l-Hikme’de gördüğü ve okuduğu kitaplardır. Bir yerde bu türden kitaplar için “sanki Me’mun’nun Beytü’l-Hikme’sin-deki gibi” ifadesini kullanır.[210] Çünkü o dönemde Beytü’l-Hikme orijinal el yazma eserlerin korunduğu yegâne bir kütüphane durumundaydı. O, kitabını yazdığı tarihlerde, kendi ifadelerinden anlaşıldığı üzere, Beytü’l-Hikme hâlâ faal olduğundan, Ibn Nedim, Beytü’l-Hikme’deki kitaplardan da istifâde ederek Fihrist’i yazmıştır.

3) Hint Düşünce Dünyasından

Müslümanların, Hint dünyası ile ilk temasları, 712 yılında, Sind’in fethiy-le beraber, Indus Nehri ötesinde Sind eyaletinin oluşturulması ve bura­nın başkenti olan “Mansura” şehrinin kurulması neticesinde, Hint-Arap incelemelerinde önemli bir merkez olmuştur.[211] Burası, “Multan” ve “Beyleman” gibi Hint biliminin iki önemli şehriyle temas kurarken, Man­sura ile Bağdat arasındaki teması sağlayan da, I’lâf kabilesi ile Yukarı Me­zopotamya’da yaşayan Fezârît kabilesi sakinleri olmuştur. Bu arada, Sind-lilerden müslüman olanlar da bu ilişkide etkili olmuştur. Fezârit kabilesi­ne mensup araştırmacılar, Sanskrit dilini öğrenmişler ve İbrahim b. Ha-bîb el-Fezârî, oğlu Muhammed el-Fezâri, arkadaşı Ya’kup b. Tarık ve Bişr el-Fezârî gibi seçkin bilim adamı ve dilciler, Hint-Arap ilişkisini sürdür­düler. Mansur’dan çok önceleri 730-734 yıllarında Brahmagupta’nm Sind-Hanta, Khonda-Khadyoka (Aryabatha’nm görüşlerini anlatır), Uttar-Khadya-Khaâyoka ile Karana Khanda-Khadyoka adlı eserleri çevrilmiş­ti.[212]

Biri Abbasilerin ilk halifesi Ebû’l Abbas Saffah’m ölümünden üç gün önce, diğeri Mansur zamanında, üçüncüsü de 774 yılında olmak üzere, aralarında muhtemelen Hint asronomi bilginlerinin de olduğu üç heyet Bağdat’a gelmişler ve burada kaldıkları süre içinde de Bağdat’taki bilgin­ler ile müzakerelerde bulunmuşlardır.[213]

773 yılında Halife Mansur’un sarayına gelen Kankah adında, Hintli astronomun koltuğunun altında yıldızların hareketleri ve hesap usulleri ile ilgili, 628 yılında Sindihind tarafından yazılmış, Brahmagubt adlı eser bulunuyordu. Mansur bu kitabı ibrahim Fezâri’ye tercüme ettirdi. Bun­dan bir de zic hazırlanmasını istedi.[214] Bu kitap aynı zamanda Hint sayı sistemiyle ilgili konuları içerdiğinden, Hint rakamlarının İslâm dünyası­na girmesini de sağlamıştır. Bu çalışmalar Batlamyus’un hesap cetvelleri ve gökyüzü bilgileri ile karşılaştırılarak yeni boyut kazanmıştır. İslâm dünyasında bu kitap Sind-Hânet olarak meşhur olmuştur.[215]

Halife Mansur ve Harun Reşid zamanında Abbasi sarayında bir çok Hint’li isme rastlamaktayız. Meselâ, Kankah, Cuder el-Hinâî, Sencehl, Nek cl-Hindî, Rakiher, Raceh, Dâhir, Rattekil, Cebher, Anda, Salih b. Bahle bun­lardandır. Bu isimlerin, müslüman biyografistlerin kitaplarında matema­tik, astronomi ve tıp bölümleri altında zikredilmesi dikkat çekmekte­dir[216] İbn Ebi Useybia, kitapların konularıyla ilgili olarak; “Bunlar, Hint hükemasmm ve tabiplerinin tıp, ilm-i nücûm, eczacılık, kozmoloji ile il­gili eserlerdir.” demektedir. Bu kitaplar arasında Esrâru’l Mevârid, Gurâ-nat-u Kebir, Guranât-ı Sağır, MevâlidKebir, Esrarul Mesâil, El-Mevâlid, Ki-tab-ı Tıp, Kitab-ı Tevehhüm, Kitab-ıfi Ahdasu’l Âlem … gibi kitapların ismi geçmektedir.[217]

Hint kitaplarının bir kısmı da doğrudan gelmemiş, Farsça yoluyla müslümanlara ulaşmıştır. Çok önceleri bir çok Hintli bügin Sâsanî hü­kümdarlarının davetiyle İran’a gelmişler, Cundişapur akademisindeki ça­lışmalara katılmışlardı. Gelirken beraberlerinde getirdikleri, tıp, astrono­mi, Hint hikâyeleri ile ilgili kitapları, burada Farsça’ya çevirmişlerdir. Me­selâ; Hint’li Berzûye, Enuşirvan zamanında İran’a gelerek, yanında getir­diği Kelile ve Dİmne’yi Farça’ya çevirmiştir.[218]

Beytü’l-Hikme’de Farsça’dan yapılan tercümeler arasında, Hint kö­kenli kitapların bulunması da gösteriyor ki, bir çok Hintlinin kitabı İran yoluyla Beytü’l-Hikme’ye ulaşmıştır. Meselâ; Abdullah îbn Mukaffa’nın tercümesini yaptığı: Kelile ve Dimne; Sehi b. Harun’un tercümesini yaptığı Sindbâd-ı Sağır ve Sindbâd-ı Kebir, aslı Hintçe olup, Farsçaya çevrilen, Farsça’dan da Arapça’ya tercüme edilen kitaplardır.[219]

Ancak, islâm medeniyetinin, Hint kültürü ile diyalogunu inceleyen­ler, daha çok Birûnî’nin çalışmalarında yoğunlaşmışlardır. Yalnız, Abbasi-lerin ünlü vezir ailesi Bermekilerin, Hint kitapları ile özel olarak ilgilen­diklerini görüyoruz. Bu hususta, özel heyetler teşkil ederek Hindistan’a gönderdiği veya Hint bilginlerini, Bağdat’a davet etmek suretiyle, çok er­ken denecek bir dönemde, Hint yazmaları Beytü’l-Hikme’ye getirilebil­miştir.[220] Bermekilerin getirttikleri kitaplar, önceleri kendi özel kütüpha­nelerine konuyordu. Fakat, iktidardan düşüşlerinden sonra saraylarıyla beraber bu zengin kütüphane Beytü’l-Hikme’ye katılmıştır.[221] Böylece, Me’mun zamanında, Beytü’l-Hikme’deki kitapların sayısının daha da art­mış olabileceğini düşünüyoruz.

Roger Garaudy, Beytü’l-Hikme’de 1.000.000 kitabın olduğunu iddia eder.[222] Böylesi bir rakam hayalimizi gerçekten zorlamaktadır. Temel tari­hî kaynaklarda konuyla ilgili benzer ifadelere rastlamadığımız için, bu id­diayı ihtiyatla karşılamak zorundayız. Ancak, Beytü’l-Hikme’deki kitapla­rın sayısı ve zenginliği, Ortaçağ dünyasının hiç bir yeriyle kıyaslanamıya-cak kadar çok olduğunu tahmin ediyoruz. Gerçekten de VIII. yüzyılın ortalarından X. yüzyılın sonuna kadar, kitap yüklü deve kervanlarının Bağdat’a seferler yaptığı hatırlanırsa, oradaki kitapların sayısının çok yüksek olacağını tahmin edebiliriz.

378/988 yılında kitabını yazan İbn Nedim’in, Beytü’l-Hikme’deki ki­taplardan istifade ettiği, kendi ifadelerinden anlaşılmaktadır. Meselâ; Himyeri ve Etiyopya dillerinde yazılmış, orijinali hâlâ muhafaza edilen bir kitabı Beytü’l-Hikme’de gördüğünden bahsetmektedir. Aynı şekilde Abdulmuttalib b. Hâşim’e ait bir otobiyografi burada saklanmaktaydı.[223] Yine kitabının başka bir yerinde, Ibrânice yazılmış bir kitabın mütercimi­nin ağzından şu ifadeyi aktarır; “Bu kitabı İbrahim (a.s)’e inanan, Sabii İbranilerinin haniflerinin kitabından çevirdim. Onlar uzun zamandır bu suhufları koruyorlardı…”[224] demektedir.                

Anlaşıldığı kadarıyla, bize ulaşmayan ama muhtelif dillerin, medeni­yetlerin, kültürlerin, yüzyıllardır korudukları, ender bulunan kitaplar, Beytü’l-Hikme’de toplanmıştı. Ancak, bize bu kitapların isimleri ile ilgili ulaşan bilgiler, son derece sınırlı düzeydedir. [225]

Beytü’l-Hikme’nin  Binası

Beytü’l-Hikme’nin binası ve yeri hakkında kaynaklarda herhangi bir bil­giye raslanmamaktadır. Onun müstakil bir binası var mıydı? Yoksa Hali­fenin sarayının köşesinde bir yerde mi faaliyet gösteriyordu? Bununla il­gili net bir şey söyleyebilmek mümkün görünmemektedir.

Ancak, olayların geçtiği yerler, şahısların mekânları, Beytü’l-Hik­me’nin sürekli halifelerin gözetiminde yürümesi gibi bilgileri topladığı­mız zaman oranın yeri hakkında bazı kanaatler ediniyoruz. Unutulma­malıdır ki, tarih devamlı tarihçinin bildiğinden ve anladığından daha de­ğişik olma şansına sahiptir.

Daha önce ifade ettiğimiz gibi Beytü’l-Hikme, Mansur zamanında, İran hükümdarlarının saraylarındaki kütüphanelere benzer bir şekilde, saray bünyesinde kurulmuştu. Harun Reşid zamanında, bazı değişiklikler yapılmasına rağmen, yine saray bünyesinde kalmıştı.[226] Halife Me’mun zamanında ise, Beytü’l-Hikme’nin önceki çalışmasına nisbetle, büyük de­ğişiklikler geçirdiğini anlatmıştık. Bu esnada onun eski yerini değiştirme­si de mümkün görünmektedir. Çünkü, Me’mun babalarının sarayına oturmamış, Caferiye sarayını halifelik sarayı yapmıştı.[227]

Bilindiği gibi, Me’mun Bağdat’a geldiği zaman (819), kardeşi Emin ile olan mücadelesi esnasında (812-813) babalarının oturduğu saray oturu­lamaz hâle gelmişti. Me’mun da bunun üzerine Bağdat’ın doğu yakasında bulunan Rusâfe mahallesinde, Ca’fer b. Bermek’in Dicle kenarında yap­tırdığı Ca’feriye sarayını, halifelik sarayı haline getirmişti. Burası daha sonra yapılan bir çok ilaveler ile çok sayıdaki saray grubunun çekirdeğini oluşturmuşdu.[228] Halife Me’mun, Bağdat’taki hilafetini işte burada sür­dürmüştü.

Yine Me’mun, aynı semtte, Şemmasiye kapısı yakınlarında, Beytü’l-Hikme’ye dahil ettiği bir de rasathane kurmuştu.[229] Astronomik gözlem­lerin yapıldığı bu rasathanede çalışanların hepsi aynı zamanda Beytü’l-Hikme’de de görev yapıyordu. Meselâ, Sind b. Ali, Yahya b. Ebi Mansur buradaki astronomlardandır.

Bu gelişmelerden hareketle, bir kısım araştırmacılar, Beytü’1-Hik-rae’de Me’mun zamanında çalışanların sayısının arttığını da dikkate ala­rak, -ki sadece 47 tane mütercim Yunanca’dan çeviri yapıyorlardı- onun müstakil bir binasının olabileceği ve büyük bir yer işgal edebileceğini id­dia etmektedir. Bu görüşü, güçlü bir şekilde savunan Remziye Muham-med;

“Beytü’l-Hikme, Harun Reşid zamanında sarayda idi. Kitaplar ve mü­tercimler çoğalınca, Rusâfe’ye taşındı”

demektedir.[230] Ancak, Beytü’l-Hikme’nin binası konusunda oluşan yay­gın kanaat, onun saray müştemilatı içinde yer aldığı yönündedir. Ahmed Emin bu konuda şu yaklaşımda bulunuyor;[231]

“Beytü’l-Hikme, halifenin sarayı bünyesinde idi, dışarda değil. Bize şimdiye kadar hususi bir binasının olduğuna dair hiç bir haber gel­memiştir” demektedir.                                                                   .

Beytü’l-Hikme’nin Rusâfe’ye taşındığı, eldeki verilere göre kesin gö­zükmektedir. Hatta, Bermekilerin Hizânetü’l-Kutub’una bakan Sehl b. Harun’u Halife Me’mun, daha önce bahsettiğimiz yeni düzenleme için Beytü’l-Hikme’ye görevlendirmişti.[232] Fakat bu yeni düzenlemenin saray­da mı, yoksa ayrı bir yerde mi olduğu hakkında herhangi bir bilgiye ma­lik değiliz.

Eldeki verilerden çıkan sonuca göre, Ca’feriye sarayının bir çok sa­raydan oluşması, Halife Me’mun’un Beytü’l-Hikme’ye karşı olan aşırı ihti­mamı ve Beytü’l-Hikme’de çalışan mütercim ve bilginlerin hayatlarının sürekli saray erkânı ve halifeler ile iç içe olması, onun saray bünyesinde olabileceği ihtimalini güçlendirmektedir. Bu durumda Beytü’l Hikme’nin, Ca’feriye sarayı bünyesindeki birimlerin birinde, kendi genişliğine ve ka­pasitesine yeterli bir mekâna sahip bulunduğunu söyleyebiliriz. Hatta, bu saray parçalarının birisinin tamamen Beytü’l-Hikme’ye ait olması da uzak bir ihtimal olarak görünmemektedir. [233]

2 Beytü’l-Hikme’nin İşleyişi Ve Faaliyetleri

Beytü’l-Hikme’nin   Bölümleri

Beytltl-Hikme’nin kurulusu, Halife Mansur’dan Me’mun’a kadar ge­çen, yaklaşık yarım asırlık bir zamanda gerçekleştiğinden, bölümleri­nin tam olarak Me’mun zamanında tamamlanabileceği düşüncesiyle, Me’mun zamanındaki nihâi düzenlemeyle aldığı son şeklini esas kabul ederek incelemek, daha doğru ve kuşatıcı olacaktır.

Kaynaklarda, Beytü’l-Hikme’nin bölümlerine ilişkin açık bir ifade bu­lunmamaktadır. Ancak çok sayıda kitabın bulunduğu, birçok mütercimin çalıştığı ve ilmî heyetlerin kollektif faaliyetler yürüttüğü böyle bir kuru­mun, kendi içinde bir düzen ve bölümleme olması kaçınılmazdır.

Halife Me’mun’un Merv’den Bağdat’a döndüğünde (819), eski “Hiza-netüıl-Hikme”yi yeniden düzenlemesi için Sehl b. Harun’u görevlendirdi­ğini daha önce zikretmiştik.[234] Bu değişiklik konusunda, bir çok araştırma­cı fikir birliği etmektedir.[235] Hatta Şevki Dayf konuyla ilgili şu görüşü dile getirmektedir:[236]

“Tercümeler hızlanınca Me’mun, Hizânetu’l Hikme’yi ilmî bir merkez olacak şekilde yeniden düzenledi. Ona bir de rasathane ekledi ve ön­ceki tercümeleri yeniletti.”

Bu değişiklikle Beytü’l-Hikme, yüksek ilmî araştırmaların yapıldığı, âlim­lerin toplanıp tartıştıkları, çoğunluğunu aklî ve tabiî ilimlerin oluşturdu­ğu zengin bir kütüphane, değişik dillerden kitapların tercüme edildiği bürolar ve astronomik gözlemlerin yapıldığı rasathaneden oluşan ilmî bir merkez, bugünkü ifadeyle bir akademi haline geldi.[237] Buranın nasıl çalış­tığı ve hangi bölümlerden oluştuğunu incelemeye çalışalım.

1) Kütüphane Bölümü

Bilindiği gibi Beytü’l-Hikme, Halife Mansur zamanında sarayda bir kü­tüphane olarak kurulmuştu. Zamanla değişik halifeler döneminde yeni yeni kitaplıklar kurulmuş ve her kitaplığın ismi kurucusuna izafe edil­mek suretiyle, bir kütüphaneler topluluğu haline gelmişti. Bu sebepledir ki, Beytü’l-Hikme’de istinsah işi ile meşgul olan Allan eş-Şu’ubi’nin “Bu-yûtu’l Hikme” ifadesini kullanırken, oranın bu yapısına dikkat çekmekte­dir.[238] Hatta zaman zaman Beytü’l-Hikme’den bahseden bir kısım tarihçiler ve araştırmacılar, onun bir kütüphane olduğunu savunmaktadırlar. Me­selâ; İbn Nubâte el-Mısrî, Beytü’l-Hikme’nin bir kütüphaneler topluluğu olduğunu ve her kütüphanenin başında Hâzinlerinin bulunduğunu iddia etmektedir.[239]

Tarihçilerin Beytü’l-Hikme için; “Hizânetü’l-Hikme li’r Reşid”, “Hizâ-netü’l-Hikme H’l Berâmike” veya “Hizânetü’l-Hikme li’l Me’mun” ifadele­rini kullanmaları, temelde kütüphanelerin tanziminden kaynaklanmakta­dır Bunların yanında Yakut Hamevi ise,[240] aynı konuda “Daru’I îlim” tabiri­ni kullanıyor. “Daru’l îlim'”, ile “Hizânetü’l-Hikme” arasındaki fark, birin­cisi daha çok fıkıh, siyer, tefsir, edebiyat gibi dinî ilimlerle ilgili kitapların konulduğu yer için kullanılırken,[241] ikincisi; tıp, astronomi, matematik vb. ilimlerle ilgili kütüphane için kullanılmıştır. Buradan hareketle, Beytü’l-Hikme’de, konularına ve kurucularına göre düzenlenmiş, bir kütüphane sisteminden bahsedilebilir.[242]

Kitapların toplanması için gösterilen gayretlerden, tercümesi yapılan eserlerden, orada kitap telif eden bilginlerin teliflerinden ve İbn Nedim’in de burayla ilgili ifadelerinden anlaşıldığı üzere, Beytü’l-Hikme’de çok eski tarihlerde yazılmış kitapların bulunduğu ve çok zengin bir kolleksiyon barındırdığı anlaşılmaktadır.[243] Roger Garaudy ve Hadr Ahmed Attahah, Beytü’l-Hikme’de bir milyona yakın kitap bulunduğunu iddia etmekte­dirler.[244] Bu rakam mübalağalı görünmekle beraber, gerçekten kabarık sa­yıda kitabın olduğu da tahmin edilmektedir. Bu kadar çok kitabın bulun­duğu bu kütüphanedeki kitapların gerek korunması, gerekse okuyucuya sunulması, elbette ileri bir kütüphane sistemi gerektirir. Bu sebeple, bu­rada değişik hizmetleri gören çok sayıda personelin çalışabileceğini tah­min etmek zorundayız. Kitapların tertibi, okuyuculara sunulması ile ilgili hizmetleri gören insanların bulunması kaçınılmaz bir zorunluluktur.[245]

Bu kadar çok sayıdaki kitaba istendiği anda ulaşabilmek, başlı başına bir problem oluşturduğundan dolayı, Beytü’l-Hikme’de, kitabın yazarına, ismine ve konularına göre fihristler icad edilmişti.[246] Fihristlerin bulun­duğuna dair, Halife Me’mun ile Seril b. Harun’un oğlu Hasan b. Sehl ara­sında geçen şu olay da yeterli ipuçları vermektedir;

“Me’mun bir gün, konularını merak ettiği bir kitabı görmek ister, bu­nun için de kataloglara bakar. Fakat bu kitabın ismini kataloglarda bulamayınca, duruma kızarak Hasan b. Sehi’i çağırır ve bu durumun sebebini sorar”[247]

Çünkü, yeni gelen her kitabın, bölüme bakan hâzinler tarafından kata­loglara yerleştirilmesi gerekiyordu. Dolayısıyla bu kitabın da kataloglarda bulunması gerekiyordu. Bulunmaması bir görev ihmâli olarak algılanmış­tır.

Daha sonraki başlıklarda bilgi vereceğimiz münaviller ve hizmetçiler, kütüphane bölümünde, kitapların okuyuculara verilmesi, teslim alınma­sı, kitapların dizilişi, mütercimlere kitapların getirilmesi gibi hizmetleri gören görevliler durumundaydı. Bu şekilde kütüphane çalışmalarını ve araştırmacılara yönelik hizmetlerini sürdürmekteydi.[248]

Ayrıca burada, Beytü’l-Hikme’nin fizikî planının nasıl olduğu merak konusu olmaktadır. Konuyla ilgili elimizde hiç bir delil bulunamamakta­dır. Ancak, ışık tutması açısından, Ahmet Çelebi’nin “Ortaçağ Kütüphane Planları” hakkında verdiği bilginin hatırlanması yerinde olur. Ahmet Çe­lebi, şöyle demektedir:

“Müslümanların bina ettikleri kütüphanelerde; geniş bir holün etra­fında, çok sayıda oda bulunurdu ve odaların her biri ayrı görevler için kullanılıyordu. Zemin şark usûlü tefriş edilirdi. Kitaplar konula­rına göre ve üst üste konurdu.”[249]

Beytü’l-Hikme’nin kültürel kurumların ilk örneğini teşkil etmesi ba­kımından, daha sonraki dönemi etkileyebileceği ve model olarak alınabi­leceği düşünülürse, yukarıdakine benzer bir planının olması yakın bir ih­timal olarak gözükmektedir.

2) Tercüme Bölümü

Halife Me’mun zamanında Beytü’l-Hikme’nin büyük değişiklikler geçirdi­ği bir gerçektir. Başlangıçta kütüphane olarak kurulan bu kurum, Me’mun zamanına kadar çalışmalarım kütüphane bünyesinde sürdür­müştür. Ancak, Me’mun hilafete geçince, tercümelerin daha sistemli ve düzgün olması, tercüme edilen kitapların bilim adamlarınca yeniden araştırılıp geliştirilmesi ve kütüphanenin halka açık hizmet verebilmesi amacıyla, Iran asıllı ve zamanının ünlü bilgini, aynı zamanda Bermekile-rin kütüphanesinde görevli olan Sehl b. Harun’u Beytü’l-Hikme’yi yeni­den düzenlemesi için görevlendirmiştir.[250] Sehl b. Harun tarafından yapı­lan yeni düzenlemeye göre, Beytü’l-Hikme’nin faaliyetleri sistemli bir ha­le gelmiş ve yeni birimler eklenmiştir. Daha önce getirilen Yunanca, Rumca, Süryânice, Farsça, Hintçe, Ibranice vb. kitapların, Arapça’ya çev­rilmesi için iyi bir iş bölümü ve organizasyon yapılmıştır. Abbasi devleti­nin sınırları içinde yaşayan ve bu dillere vâkıf olan mütercimler ve bilgin­ler burada toplanarak çalışmaya başlamışlardır.[251]

Beytü’l-Hikme’nin başından beri fizikî planını ve çalışmasının ana gövdesini kütüphane teşkil ettiği halde, başından sonuna kadar, faaliyet­lerinin ana gövdesini de tercümeler oluşturmuştur. Fatımiler zamanmda kurulan Daru’l Hikme (1005) daha çok öğrenime önem verirken, Beytü’l-Hikme, daha çok tercümeye önem vermiştir.19

Beytü’l-Hikme’nin tercüme bölümünün, kütüphaneden tamamen ba­ğımsız olmadığı gözlenmektedir. Faaliyet kütüphane bünyesinde, daha da genişletilerek yapıldığından, iki birim içice çalışmaktaydı. İlim dalları­na ve dillere göre ayrılmış, yanyana sıralanmış odalarda tercüme çalışma­ları yapılmıştır.20 Bu odalar, dillere ve ilim dallarına göre ayrılmış, Farsça, Yunanca, Süryânice kitaplar bölümü olarak düzenlenmiştir. Her bölü­mün başında o bölümün işlerinden sorumlu ve tercüme edilen kitabın konusunu ve dilini çok iyi bilen, devrin önde gelen âlimleri hâzin olarak bulunuyorlardı. Meselâ; Ebu Sehl Fazl b. Nevbaht, Yuhanna b. Mâseveyh, Yahya b. Batrik, Huneyn b. İshak, Ömer b. Ferruhan, Sabit b. Kurra… gi­bi isimler Beytü’l-Hikme’nin değişik bölümlerinde hâzinlik yapan bilgin­lerdir.21

Tercüme bölümünde bir çok müellifin, mütercimin ve müstensihin ismi geçmektedir. Bunların başlarında bulunan hâzinler de, Beytü’1-Hikme’nin genelinden sorumlu bulunan “Sâhibu Beytü’l-Hikme” adı verilen başkana bağlı idiler.22 Yuhanna b. Mâseveyh, Selm el-Harrani, Sehl b. Ha­run, Huneyn b. îshak gibi şahıslar bu görevi yürümüşlerdir.23 Tercüme bölümünde, hâzinler, mütercimler, müstensihler, araştırmacılar ve bilgin­ler ayrı odalarda ve husûsi yerlerde çalışırlardı. Her biri ayrı dillere ve bi­limlere tahsis edilen bu odalardaj Yunanca, Farsça ve Hintçe mütercimle­rinin yerleri ayrı ayrı düzenlenmişti. Bu durumu temel kaynaklar, Bi­zans’tan, Ammuriye’den, Ankara’dan gelen kitaplar diye zikrederler. Bu bölümlere kitapların dillerini bilen bilgin ve mütercimlerden atama yapıl­dığını kaynaklar teyid eder. Meselâ; Yuhanna b. Mâseveyh, Ammuriye ve Ankara’dan gelen kitapları, Huneyn b. İshak, Rum diyarından (Küçük Asya ve Kostantiniyye) gelen kitapları tercüme etmekle görevlendirilmiş­lerdir.24

Beytü’l-Hikme’nin tercüme bölümünde mütercimlerden başka müs­tensihler ücret karşılığı kitap yazmaktaydılar. Kaynaklara ismi geçen en meşhur müstensih Hânın Reşid zamanından itibaren burada kitap yazan, Allan eş-Şu’ubi’dir.25 Müstensihlerin istinsah ettikleri kitaplar, hâzinler tarafından tekrar gözden geçirildikten sonra mücellidler tarafından ciltle­niyordu.26 Buradaki istinsah ve ciltleme faaliyetinin de, dönemin şartlan göze alındığında en az tercümeler kadar önemli olduğu görülmektedir. Çünkü, o zamana kadar nadir olarak bulunan papirüs ve parşömenler, kâğıdın Bağdat’ta İmaliyle birlikte, yazılı eserlerin bugünkü şekliyle ki-taplaşması, çoğaltılması ve ciltlenmesi mümkün olabilmiştir. Böylece, de, kitapları bütün İslâm şehirlerine dağıtma imkânı doğmuştur. Burada, odalar arasındaki yürütülen faaliyetlerin birbirine sıkı bir şekilde bağlı olduğu gözlenmektedir. Kütüphanedeki görevliler ile mütercimler; mü­tercimler ile müstensihler. ve müstensihler ile mücellidler birbirleriyle bağlantılı olarak çalışıyorlardı. Bütün bu iş akışını, başlarında bulunan hâzinler organize etmekte ve yürütmekteydiler.27

3) Rasathane Bölümü

Müslümanlar arasında astronomi ile ilgili çalışmalar, İslâm’ın yayılmaya başladığı ilk zamana kadar geri gider. Astronomi gözlemlerine olan ilgi­nin arka planında, iyi düşünülüp araştırıldığı zaman, İslâm! öğretinin ve müslümanın günlük ve yıllık ibadet zamanlarının tesbiti gihi sebeplerin yattığını görürüz.28 Ancak, bilimsel olarak astronomi ile ilgili ilk çalışma­lar, Halife Mansur zamanına dayanır. Hint’den gelen Brahmagubt adlı ast­ronomun Sindhlnd adlı astronomi eserinin, ibrahim Fezarî’ye tercüme et­tirilmesi ve^aynı şahıs tarafından bu kitap esas alınarak bir zic hazırlatıl­ması ile başlar. Bu şahıs kaynaklarda ilk usturlap kullanan kişi olarak da bilinir.29 Mansur’dan sonraki dönemlerde de Abbasilerin saraylarında ast­ronomlar bulundu ise de, bu konuda en önemli ve ciddi teşebbüs Halife Me’mun zamanında gerçekleşmiştir.30 Bir çok araştırmacının da teyid et­tiği gibi Halife Me’mun, iktidarı döneminde, biri Şam’da diğeri Bağdat’ta olmak üzere iki adet rasathane kurmuştu. Bağdat’ta kurulan rasathane, Rusâfe semtinde, Şemmâsiye kapısı yanında kurulmuştu.31 Halife Me’mun’un kurduğu rasathanenin, Beytü’l-Hikme’nin bir bölümü olarak çalıştığı hususunda hemen hemen bir çok araştırmacı fikir birliği etmek­tedir.32 Bu rasathanenin Beytü’l-Hikme’nin bir bölümü olduğunu göste­ren diğer bir durum ise, rasathanede çalışan astronom ve matematikçile­rin o dönemde aynı zamanda Beytü’l-Hikme içinde çalışmaları gösterile­bilir.33 Bu sebeple Beytü’l-Hikme’nin bölümleri incelenirken, rasathane­nin de incelenmesi gerekmektedir. Çünkü buradaki faaliyetler tamamen Beytü’l-Hikme’nin bir uzantısı mahiyetinde gelişmiştir.

Me’mun zamanında Beytü’l-Hikme’de çalışan astronom ve matema­tikçiler arasında, Me’mun vasıtasıyla müslüman olan Yahudi asıllı Sind h. Ali’nin gökbilimleri ve astronomi aletleri üzerine çok bilgili birisi olduğu­nu kaynaklar nakleder. Şemmâsiye rasathanesinde kullanılan usturlapla­rın tamiri ve bakımı işini de Sind b. Ali yürütmekteydi. Buradaki astro­nomi çalışmaları, bir çok gökbilimcinin iştirakiyle yapılmaktaydı.34 Bu dönemde çalışan astronomların sayısı 60’a yaklaşıyordu.35 Bunlar heyet­ler halinde astronomik ölçümler yapıyorlardı. En meşhurları; Yahya b. Ebi Mansur, Muhammed b. Musa, Maşallah, Sehl b. Bişr, Fazl b. Nevbaht ve Hubeyş b. Abdullah gibi tanınmış astronomi bilginlerinden oluşuyordu.36 Beytü’l-Hikme’de tercümesi yapılan Yunan, Hint ve İranlı astronomların kitapları, bu rasathanede yeniden gözden geçirilerek test ediliyordu. Ni­tekim bu çalışmalar esnasında Batlamyus’un Metisti adlı eseri, içindeki bütün temel unsurları dikkat çekecek şekilde, kesin sonuçlar ile tahkik edilip doğrulanmıştır.37

Rasathanenin kurulması neticesinde, önceleri sadece kütüphane ve tercüme bürosu olarak çalışan Beytü’l-Hikme’nin faaliyet alanı genişle­miş, fizikî ve fonksiyonel açıdan gelişmiş ve tabiî ilimlerin araştırıldığı bir merkez haline gelmiştir.38 Artık Beytü’l-Hikme’de sadece tercüme yapıl­mayıp, Sümerlerden o tarihe kadar, insanoğlunun elinde gelişip şekille­nen astronomi bilgileri, Beytü’l-Hikme’de toplanarak, eski geleneklerin bir terkibi yapılmış, eldeki veriler arasındaki farklılıklar, müslümanları daha dakik hesaplar yapmaya sevketmiş, bizzat bu rasathanedeki ölçüm­lerle daha doğru sonuçlar tesbit edilmiş ve bu sayede yepyeni keşiflere ulaşılmıştır.

Sind b. Ali’den sonra, Beytü’l-Hikme’yi yönetmekte olan Yahya b. Ebi Mansur bu göreve getirtilmiştir. Aynı zamanda henüz çocuk yaşta olan Şakiroğulları olarak anılan Muhammed, Ahmed ve Hasan’ın eğitimini de yürüterek, bunları zamanın önde gelen mekanik ve gökbilimcileri olarak yetiştirmiştir. Bunlardan Muhammed Sindhin kitabının hülasasını burada hazırlamış, Batlamyus’un cetvellerini düzeltmiştir. Yine “Me’muni” (De­nenmiş) adlı astronomi cetvellerinin hazırlanma çalışmalarına katılmış­tır.39 Nihayet Muhammed b. Musa, Yahya b. Ebi Mansur’un yanındaki çı­raklığının bitimini müteakip, halifenin emriyle, dünyanın çevresini ölç­mesi için görevlendirilmişti.40 Buradaki yapılan hesaplara Avrupalılar an­cak 17.y.y. civarında ulaşabilmişlr i.i.vi

Kısacası, Beytü’l-Hikme ile Me’mun’un rasathanesi arasında kuvvetli bir bağ bulunmaktadır. Beytü’l-Hikme’de tercüme edilen Yunanca, Fars­ça, Kildânîce ve Süryânice eserlerin yeniden şerhleri yapılarak, daha son­ra bu rasathanedeki bilginlerce test edildi. Sonuç olarak, astronomi ilmi­ne müslümanlar büyük katkılar sağladılar, yeni nazariyeler geliştirdiler. Yunanlıların görüşlerini aşarak, yeni teoriler kurdular.

Burada bir noktaya da Özellikle dikkat çekmek gerekmektedir. Gerek Halife Mansur’un yakalandığı mide hastalığı, gerekse Harun Reşid’in ya­kalandığı şiddetli başağrısı neticesinde, İran ve Hindistan’dan tabipler ge­tirildiği kaynaklarımızca teyid edilmektedir.42 Bu tabiplerin teşviki ile -Özellikle Buhtişu ve Ebi Maseyh- Bağdat’ta bir bimaristan kurulmuştu.43 Bu bimaristamn baştabipliğini yürüten veya burada tabiplik yapan bir çok tabibin, aynı derecede Beytü’l-Hikme’de de görülmesi,44 akla Beytü’l-Hikme ile bimaristan arasındaki ilişkinin yakın boyutunu getirmektedir. Özellikle Yuhanna b. Maseveyh45 ile Huneyn b. İshak’m46 biyografileri

incelendiğinde, olaylar Beytü’l-Hikme ile Bağdat bimaristanında aynı za­manda geçmektedir. Buna ilave olarak, A. Attallah, bimaristamn, Beytü’l-Hikme’nin bir birimi gibi çalıştığını ve tercümesi yapılan tıp kitaplarının burada pratiğinin ve öğretiminin yapıldığını iddia etmektedir.47

Ancak biz bu durumu ihtiyatla karşılayarak, bimaristamn Beytü’l-Hikme’nin bir birimi gibi çalıştığı görüşüne şimdilik katılamıyoruz. En azından mevcut araştırmaların böyle bir iddia için henüz yetersiz oldu­ğuna inanıyoruz. Ancak, Beytü’l-Hikme’de tercümesi yapılan Hipokrat, Calinos, Daoskorides’in kitapları ve Hint tıbbıyla ilgili kitaplardan, Bağ­dat hastanesindeki tabiplerin istifade etmediğini düşünmek mümkün de­ğildir. Kaldı ki, yukarıdaki verilerde görülen ilişki, bu durumu teyid et­mektedir. Hatta, İbn Mâseveyh ve Huneyn b. İshak’m çok sayıda Yunan tıbbı ile ilgili kitabı tercüme ettiğini görüyoruz.

Diyebiliriz ki, Beytü’l-Hikme, IX. ve X. yüzyıldan itibaren, müslü-manlar arasındaki bilimsel faaliyetin ana kaynaklarını temin etmesi bakı­mından mühim bir vazife ifa etmiştir. Değişik bölümlerde yürütülen ça­lışmalar İslâm bilim ve felsefesi için gerekli olan malzemeyi temin etmiş­tir. [252]

Beytü’l-Hikme’de Bürokratik Yapılanma

Beytü’l-Hikme’nin bölümlerini anlatırken, orada çalışanların her birine ayrı odalar verildiğini ve bu odalarda çeşitli dillere ve bilim dallarına ait kitapların, bu dilleri iyi bilen mütercimlerce tercüme edildiğini, daha sonra kitapların çoğaltıldığım, ciltlendiğini ifade etmiştik. Bölümler ara­sında sıkı bir bağın olduğu ve iyi bir görev dağılımı yapıldığını ve bu bö­lümlerdeki faaliyetlerin düzenli ve sıhhatli bir şekilde yürüyebilmesi için de her bölümde başkanların bulunduğundan bahsetmiştik. Bu şekilde Beytü’l-Hikme’deki çalışanlar arasında, herkesin yapması gereken hususi görevlerinin olduğu ve bu görev dağılımının bir hiyerarşi içinde yürüdü­ğünü göstermek amacıyla bu kısımda görevleri, görevlileri ve yetkilerinin tanıtılmasının faydalı olacağını düşünerek incelemeyi amaçladık. Beytü’l-Hikme’deki görevleri iki kışıma ayırmak gerekmektedir:

1) ilmî Personel; Sahibu Beytü’l-Hikme ve Hâzinler, Mütercimler ve Müstensihlerden oluşur.

2) Hizmet Personeli; Mücellidler, Munâviller ve Hizmetlilerden oluşur. [253]

1) İlmî Personel

A) Sahibu Beytül-Hikme Ve Hâzinler

Beytü’l-Hikme’de oranın işlerini yürüten ve “Sahibu Beytü’l-Hikme” de­nen görevliler vardı.48 Bunlar, Beytü’l-Hikme’nin ilmî ve idarî işlerini yü­rütürlerdi. Beytü’l-Hikme’deki ilmî çalışmalardan olduğu kadar, idarî işle­rin yürütülmelerinden de sorumluydular. Ayrıca yapılan tercümelerin kontrolünü de yapıyorlardı.49 “Sahibu Beytü’l-Hikme”nin görevlerinin açık olarak neler olduğunu kaynaklardan tesbit edemiyoruz, ancak ilmî görevlerinden daha çok idarî işlerden sorumlu olduğu zannedilmektedir. Çünkü ilmî işleri bölümlerin başlarında bulunan hâzinler yürütmektey­diler. Sahibu Beytü’l-Hikme ise muhtemelen hepsinin üzerinde genel ko­ordinasyonu sağlıyordu.

Hâzinler ise, görevli oldukları bölümün ilmî çalışmalarım takip et­mekteydiler. Kendileri âlim ve edip kimseler arasından seçildiklerinden, tercümesi yapılan kitapların kontrolünü yaparlar, bozuk yerleri de akıcı bir Arapça ile yazarlardı. Yeni gelen kitapların kabulü, tasnif edilmesi, fihristlere yerleştirilmesi, mütercimlere tercüme etmeleri için tevdi edil­mesini de yine hâzinler takip ediyorlardı.50 Bunun yanında pörsüyen ki­tapların korunması, ciltlenmesi, kitapların çoğaltılarak başka kütüphane­lere gönderilmesi gibi idarî sayılabilecek işleri de takip ediyorlardı.51

Hâzinlerin, Beytü’l-Hikme’nin içindeki görevleri yanında, zaman za­man kültür elçisi olarak başka ülkelere gönderildikleri olurdu. Onlar bu görevleri sayesinde, gittikleri ülkelerdeki kütüphaneleri tarar ve Beytü’l-Hikme’de bulunmayan nüshalan temin ederek getirdikleri olurdu. Nite­kim, Selm el-Harrânî ve Yuhanna b. Mâseveyh’in Bizans’tan; Sehi b. Ha­run’un Kıbrıs Adası’ndan kitap getirmek için görevlendirildiğini öğreni­yoruz.52 Aynı şekilde Harezmî’nin Türk hükümdarı Tarkan’a siyasî bir el­çiliğin yanında Bizans’ın Efes şehrine de Ashab-ı Kehf’in mezarının araş­tırılması için oluşturulan heyetin içinde de yer aldığını görüyoruz.53

Bu görevlere atanan kimseler, Yuhanna b. Mâsedveh, Fazl b. Nevbaht, Sehl b. Harun, Selm, Yahya b. Ebi Mansur, Huneyn b. îshak, Ömer b. Ferruhan ve Sabit b. Kutra gibi54 zamanında ilmi ile meşhur olmuş, araştırma­cılara kitap tavsiye edebilecek, onları yönlendirebilecek, sahalarını iyi bi­len bilginler arasından seçilmekte idi. Beytü’l-Hikme’deki hâzinin vazife­si idarî işlerden daha çok, ilmî meseleler ile meşgul olmaktı. Bu sebeple bu vazifeye getirilen kimselerden kaynaklarımız övgü ile bahseder. Mese­lâ; Sehl b. Harun için İbn Nedim şöyle der;55

“O, hakîm, fasih ve şairdi. Ebu Osman el-Câhız onun üstünlüğünü ve fesahatanı dile getirir. Bir çok kitabı vardır.”

Yine îbn Nedim belagat üstadlarım sayarken “Sahibu Beytü’l-Hikme” künyesiyle beraber onun ismini de zikreder.56 Ebu Sehl Fazl b. Nevbaht ise mütekellimlerin imamı olarak takdim edilir. Farsça’dan Arapça’ya bir çok kitabı çevirdiği zikredilir.57 Ibn Nedim onun için “kalem güzeli” ifa­desini kullanır.58

Yuhanna b. Mâseveyh’e gelince, Ankara’dan ve Ammuriye’den getiri­len kitaplann tercüme işine görevlendirilmiş, uzun süre Beytü’l-Hikme’ye başkanlık etmiştir. Telif ettiği eserlerin sayısı, 130’a yakındır. Zamanında mütercimlerin üstadı olarak bilinir. İbn Ebi Useybia onu, zeki, faziletli, tıbbı çok iyi bilen, dilini güzel kullanan, meşhur bir çok eseri olan ve ha­lifelerin nazarında itibarlı bir kimse diye tanıtır.59 Yuhanna, Harun Reşid, Me’mun, Mu’tasım, Vasık ve Mütevekkil zamanına kadar tıbbî konularda ve tercüme işlerinde hizmet etmiştir.60

Yuhanna’nın talebesi ve Beytü’l-Hikme’nin en ünlü mütercimi ve hâ­zini Huneyn b. îshak ise, tıpta mahir ve Yunanca, Süryânice ve Arapça’da fasih bir edip idi. Eski kitapları toplamak için bir çok memleketi dolaş­mıştır. Kendisinin çok sayıda telif eseri vardır.61 Hipokrat, Calinos gibi bir çok Yunan bilgin ve filozoflarının kitaplarını da çevirmiştir.62

Görüldüğü gibi Beytü’l-Hikme dillere ve bilim dallarına göre bölüm­lere ayrılıyor ve her kısımda oranın işleri ile sorumlu yetkili kişiler bulu­nuyordu. Çalışanların tamamı, en üst yetkili olan “Sahibu Beytü’l-Hik-me”yt karşı sorumluydu. Onun altında diğer bölümlere bakan hâzinler bulunurdu.63 Böylece bir hiyerarşi ve ince bir görev dağılımı içinde çalış­malarını sürdürüyorlardı.

Beytü’l-Hikme’nin bu iç yapısı ve işleyiş şekli daha sonraki devirlerde kurulan kütüphanelere de bir model teşkil ettiği görülmektedir. Bundan sonra kurulan kütüphanelerin başına devrin önde gelen bilginleri getiril­miştir. Meselâ; Fetih b. Hakan’ın kütüphanesinin başında Ali b. Yahya el-Müneccim (daha önce Beytü’l-Hikme’deki astronomi çalışmalarına katıl­mıştır.), Fatimilerin kurduğu Daru’l Ilim’in başına Ali eş-Şebu$n (ö 391/1000), Büveyhilerin kurduğu kütüphanenin başına ise Sahur b, Erde-şir (ö. 416/1025) getirilmiştir.64 Esasen bu dönemlerde kütüphaneler ve camiler, günümüz üniversitelerinin işlevini görüyordu. [254]

b) Mütercimler

Beytü’l-Hikme’de çalışanların sayı itiban ile şüphesiz çoğunu mütercim-ler oluşturuyordu. Zaten, müslümanlar eski kitapları tercüme ettirmek istedikleri zaman, tercüme edebilecek kişiler, İslâm toplumu (Dâru’l_ls_ lâm) içinde bulunuyordu. Beytü’l-Hikme kurulduktan sonra halifeıerm burada çalışan ve tercüme yapanlara cömertçe davranmaları neticesinde değişik din ve milliyete mensup sosyal statü peşinde koşan, muhteris pa­paz ve mütercimler buraya adeta koşmuştur.65

Daha önceki dağınık ve birbirinden bağımsız bir şekilde devam eden tercüme çalışmaları, Beytü’l-Hikme’nin kurulmasından sonra burada top­lanmış ve çalışmalar en üstün noktaya ulaşmıştır.. Beytü’l-Hikme’njn en çok dikkat çeken çalışmaları mütercimler tarafından yapılmıştır. lbn Ne­dim’in bildirdiğine göre, burada çalışan mütercimlerin sayısı 47’ye u[as. mıştı.66 İbn Ebi Useybia da kitabının dokuzuncu bölümünde mütercim­lerin listesini verirken, 47 mütercimin isminden bahsetmiştir.67 Ancak Ibn Ebi Useybia’nın verdiği isimleri dikkatlice incelediğimiz zaman savı­lan mütercimlerin hemen hepsinin Yunanca ve Süryânice’den tercüme yapan mütercimler olduğu dikkat çeker. Diğer dillerden tercüme yapan­lar bu sayıdan ayrı olsa gerekir.

Yunanca’dan Arapça’ya tercüme yapan mütercimler:68

1)  Curcisb. Buhtişul     2) Huneyn b. îshak

3) Hubeyş b. Asam       4)  Isa b. Yahya b. İbrahim

5) Kust b. Luka            6)  İshak b. Huneyn

7) Sellâm el-Ebreş        8) Masercis

9)  Isa b. Masercis          10) ŞehideUKerhi    

11)  İbn Şehid el-Kerhi  12) Haccac b. Matar

13) Hilâl b. Ebi Hilâl el-Hamsi  14) İbni Nâi’ma el-Hamsi

15) Fesiyûn et-Tercüman        16) Ebu Nasi b. Nari b. Eyyüp

17) Basil b. Metran               18) tstafon b. Basil

19) Musa b. Halid                 20) Üstass

21) Harun b. Rabıta               22) Sercis b. Raisi

23) Eyüp er-Rehâvi               24) Yusuf en-Nâkil

25) İbrahim b. Süet               26) Sabit en-Nâkil

27) Ebu Yusuf el-Kâtip          28) Yuhanna b. Buhtişu ,

29) Yahya b. Batrik                 30) Batrik

31) Keyda er-Rehâvi            32) Mansurb. Bannas

33) Abduyeşu’ b. Behriz       34) Osman ed-Dimeşki

35) ibrahim b. Beküs           36) Ali b. ibrahim b. Beküs

37) Şehrazüp b. Kadrip        38) Muhanımed b. Musa

39) Ali b. Yahya                 40) Sâdur b. Eskaf

41) İsa b- Yunus                 42) Muhammed b. Musa b. Abdulmelik

43) Ahmed b. Muhammed    44)  ibrahim b. Muhammed

45) Abdullah b. Ihsak          46) Abdulmelik ez-Zeyyât

47) Tederru es-Sengal

Farsça’dan Arapça’ya tercüme yapan mütercimler69

1) Abdullah b. Mukaffa     2) Fazlb. Nevbaht

3) Yusuf b. Hâlid            4) Musa b. Hâlid

5) Ali b. Zeyyât             6) Hasan b. Sehl

7) Yahya b. Salim          8)  Cebele b. Salim

9) Ishak b. Yezid          10) Muhammed b. Cehm Bermeki

11) Hişâm b. Kasım      12) Musa b. Isa el-Kürdi

13) Behram b. Merdanşah   14) Ömer b.Ferruhan et-Taberi

15) Sehl b. Harun               16) Zâdiye b. Şâhuye

17) Selm el-Harranî (Sahibu Beytul Hikme)

 Farsça’dan tercüme yapan mütercimler, genellikle Şu’ûbiye hareketi­ne mensup veya bu düşünceleri taşıyan kimseler olduğundan çevirdikleri eserler, Fars âdetlerini, geleneklerini ve Sasânî yönetim anlayışını işleyen eserlerdir. Zaten bu mütercimlerin bir çoğu da devletin önemli noktala­rında (vezir, kâtip, danışman) görevli olarak bulunuyorlardı.™

Hintçe’den Arapça’ya tercüme yapanlar ise;

1) îshakb. Süleyman     2) Ali ei-Hasimî

3) Ibn Dehn Hindî        4) Menke el-Hindî

5) Sene ehil                6) Salih b. Behle

7) Bâziyar                  8) Sindbâd

9) İbrahim el-Fezâri      10)  Muhammed b. İbrahim el-Fezâri

11) Ya’kubb. Tarık

Araştırmacılar genellikle Beytü’l-Hikme’deki mütercimleri üç döne­me ayırırlar. Bunlardan birincisi; Halife Mansur’dan Harun Reşid’in ölü­müne kadarki dönemi (136-198) kapsar. Bu aşamada mütercimler daha çok Farsça ve Hintçe’den tercüme yapmışlardır. İlk dönemde yapılan ter­cümelerin özelliği, genellikle, kelime karşılığı şeklinde yapılıyor olmasıy­dı. Dolayısıyla bu tercümeler iyi anlaşılamadığından da her sonraki dö­nemde yeniden çevrilmiştir. Bu dönemin en meşhur mütercimleri; Yahya b. Batrik, Curcis b. Cebrail (Ö. 148), Abdullah b. Mukaffa (Ö. 143), Yuhan­na b. Mâseveyh, Sellâm el-Ebreş, Basil b. Metrân,,Salih b. Behk, Menke el-Hindl, Dehn el-Hindî ve İbrahim el-Fezâri gibi ünlü bilginlerdir.72

İkincisi; Halife Me’mun’un halifeliğinden, hicri III. yüzyılın sonuna kadarki dönemi (198-300) kapsar. Bu dönemde tercüme en yüksek nok­tasına ulaşmıştır. Birinci, aşamadaki yaşayan mütercimler bu dönemde de artarak faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Bunlara, Huneyn b. Ishak, Yahya b. Batrik, Haccac b. Matar, Kust b. Luka, Abdulmesih b. Nai’ma el-Hamsi, îs-hak b. Huneyn, Sabit b. Kurra ve Hubeş b. Asam gibi mütercimler katılmış­lardır.73

Üçüncüsü ise, H. (ö. 300/912) yılında Hubeyş b. Ajsam’ın (Huneyn b. İshak’m talebesi ve yeğeni olup, tercümede onun ekolünü temsil eder) ölümünden IV asrm ortalarına kadar geçen dönemi içine alır. Bu dönem­de meşhur olan mütercimler; Metta b. Yunus (ö. 300/920), Sinan b. Sabit (ö. 360/974), Yahya b. Adî (ö. 364/974), Ebu Ali b. Zur’a (ö. 368/378), Hi­lâl b. Hilâl el-Hamsi ve Isa b. Sahrencet gibi kişilerdir.74

Bu son dönemde tercüme yapan mütercimlerin, bir kısmmın Beytü’l-Hikme ile ilişkisi kesin olarak bilinememektedir. Çünkü, Halife Müte-vekkil’den sonra bir kısım mütercimlerin dağıldığı ve değişik yerlerde de tercüme yaptıkları bilinmektedir. Bu sebeple, bu dönemde yapılan tercüme faaliyetinin tamamının Beytül-Hikme’de yapıldığını iddia etmek mümkün görünmemektedir.

Mütercimler, çalışırken, tek tek veya gruplar halinde, çeşitli dillerde tercüme yapmaktaydılar. Kitapların tercümeleri genelde Yunanca, Farsça, Hintçe, Süryânice, Ibrânice, Kıbtice, Nebatice, Sudanca, Soğdça ve Lâtin­ce dillerinden yapılıyordu/5 Beytü’l-Hikme’nin ilk döneminde tercümeler çoğunlukla Farsça’dan veya Hintçe’den yapılıyordu. Dolayısıyla Fars­ça’dan tercüme yapanlar, genellikle Mansur ve Harun Reşid döneminde yaşamışlardır.   .

Hintçe’den yapılan tercümeler, diğer dillere göre daha azdır. Hind’in uzak oluşu, müslümanların bu bölgeyi yeni fethetmeleri bu intikalde et­kili olduğu söylenebilir. Zaten bir çok Hintli’nin kitabı Farsça kanalıyla müslümanlara ulaşmıştır. Menke el-Hindî eserleri önce Farsça’ya sonra da Arapça’ya çeviriyordu. Hint kitaplarının getirilmesi konusunda en çok çabayı şüphesiz Yahya b. Halid el-Bermeki harcamıştır. Bir çok Hintli onun davetiyle gelmiş ve onların kütüphanesinde çalışmış, ayrıca onlara özel tabiplik yapmıştır.76 Hindistan’dan gelen kitaplar genellikle tıp, ma­tematik, astronomi ve eczacılık konularındaki kitaplardan oluşmakta­dır.77

Beytü’l-Hikme’de, Kildânîlerin dili olan Nebati dilinden tercüme ya­pan, Ahmed b. Ali el-Muhtar adlı, İbn Vahşiyye lakabıyla meşhur müterci­mi de hatırlamak, gerekir.78 Diğer mütercimlerden farklı olarak, ilk sihir ve tılsımın doğduğu yer olan Kildânîlerin başşehri Babil’de, sihir ve tılsım ile ilgili ele geçirilen kitapların çoğunu İbn Vahşiyye tercüme etmiştir.79

Kaynaklarda belirtildiğine göre, Ibrânice, Lâtince, Kıptİce gibi diller­den tercümeler yapılmıştır. Meselâ, Abdullah b. Sellâm adındaki bir mü­tercim, eline geçen Tevrat, İncil ve suhufları, metne sadık kalmaya itina göstererek, tbranice, Yunanca ve Süryânice’den çevirdiğini iddia etmekte­dir.80

Ayrıca, Said el-Fûmi (Ö. 330) adında bir diğer mütercim de, Tevrat’ı ilk tercüme eden kimse olarak bilinmektedir.81 Bunların yanında Lâtince­’den tercüme yapanlara gelince, özellikle Yahya b. Batrik, felsefe, tarih vb. konularda birçok Lâtince kitabı Arapça’ya çevirmiştir.82

Böylece, bu mütercimler sayesinde, Asur-Babil, Fenike Arâmi ve lbrâ-niler tarafından ortaya konulup geliştirilen, Suriye-Mezopotamya bölgesindeki en eski medeniyetlerin ürünleri, İslâm medeniyeti vasıtasıyla ye­niden ele alınmış ve diriltilmiştir.83 Bu tercümeler, Suriye ve Mezopotam­ya Havzası’nda adeta tarihi yeniden dirilten bir canlılığı başlatmıştır.

Bu çeviri faaliyetinde en etkin rolü şüphesiz, Yakûbi ve Nastûri mez­hebine mensup Süryâniler oynamıştır. Hatta Beytü’l-Hikme’deki tercüme­ler, IX. yüzyılın ilk yarısında çoğunlukla önce Süryânice’ye, sonra da Arapça’ya yapılıyordu.

Süryânilerin, bu tercüme faaliyetinde daha çok etkili olmaları, onla­rın asırlardır, değişik devletlerin içinde azınlık olarak bulunmalarıyla ya­kından alâkalı olduğu söylenebilir. Milâdi IV yüzyıldan X. yüzyılın sonla­rına kadar, Sasâni, Bizans ve islâm imparatorluklarının arasında kalan Süryâniler, yakın tarihlerdeki, Yahudilerin durumuna benzer bir şekilde, milletler arasında kültür taşıyıcısı olarak, mühim bir rol oynadılar. Onlar, İskenderiye ve Yunan bilimini önce Doğu’ya, sonra müslümanlara taşı­mada önemli bir hizmet gördüler.84

M.S. IV yüzyıldan itibaren eski Yunan kitaplarının yoğun bir şekilde Süryânice’ye çevrildiğini görmekteyiz. Neo-Platqncu yazarlar, eski Yu­nanca kitapları tercüme ederken, aynı zamanda birçok şerhler ve tefsirler yazdılar. Bunlara müslümanlar “Cevamiu’l hkenderâniyyun” adım ver­mektedirler.85

islâm fetihleri sonrasında, İskenderiye mektebi Süryâniler vasıtasıyla Doğuya kaymış ve bu nakil esnasında Süryâniler fikrî ve ilmî bakımdan çok canlı bir dönem yaşamışlardı. Beytü’l-Hikme kurulduğunda Süryâni­ler yepyeni bir canlılık içindeydiler. Zaten, Beytü’l-Hikme’deki mütercim­lerin çoğunluğunu Süryâniler oluşturuyordu. Dolayısıyle bu kurumda yapılan tercümeler bir yerde Süryâni geleneğinin izlerini de taşımaktay­dı86 ve onun bir devamı mahiyetindeydi.

Yunanca’dan ve diğer dillerden Süryânice’ye çeviriler, Beytü’1-Hik-me’de de bir müddet devam etti. IX. yüzyılın ilk yarısında bir çok eserin önce Süryânice’ye çevirisi yapıldıktan sonra Arapça’ya çevirisi yapılıyor­du. Bazen de Süryânice’ye yapılan çevirilerin, H. IV yüzyıla kadar kaldığı oluyordu. Bütün bunlar, Beytü’l-Hikme’deki Süryâni etkinliğini yeterin­ce izah etmektedir.87

Süryâniler’den ayrı olarak, Beytü’l-Hikme’de etkinlik gösteren diğer bir grup da Harran Sabiileridir. Daha önce inanışlarından bahsettiğimiz

Sabiiler, özellikle astronomi, matematik ve astroloji ilimlerinde yaşadıkla­rı çağa göre ileri bir düzeydedirler. Bunlardan; Sabit b. Kurra, oğlu Sinan, torunu ibrahim, Halil b. İbrahim, ibrahim b. Ebu îskak Ebu Ca’jer Hâzin, Ebul Veja Büzcâni gibi isimler yetiştirmiştir.88 Bunlar arasından en dikkat çekeni ise ünlü gökbilimci Muhammed el-Battâni’dir.

Ayrıca, Beytü’l-Hikme’ye mütercimler gelirken sadece Mezopotamya-dan Bağdat’a bir akım söz konusu değildir. Mezopotamya’nın yamsıra, İran’dan, Mısır’dan, Orta Asya’dan ve Hint’ten de bir akımın olduğu asla unutulmamalıdır. Cebirin kurucusu Harezmli Harezmî’nin, Kildânî kül­türünün taşıyıcısı Ibn Vahşiyye’nin, Taberistanh ilk tıp kitabını yazan Ömer b. Ferruhan’ın, Hintli tabip ve astronom Menke el-Hindi’nin, Mu­sevi Maşallah’ın, eski zerdüşt ateşgedeîerinin torunları olan Nevbahtile-rin bulunması; Taberistan, Orta Asya, Horasan, Kuzey İran ve Hint böl­gesinden değişik milliyet, farklı geleneklere ve coğrafyalara mensup ünlü bilgin ve mütercimin Beytü’l-Hikme’de toplandıklarını açık bir şekilde göstermektedir.89 Bu durum aynı zamanda, İslâm medeniyetinin üzerine oturduğu ve büyük oranda özümsediği kadim kültür mirasının genişliği­ni ve zenginliğini göstermesi bakımından son derece ilginçtir. [255]

 

c) Müstensihler

Müslümanlar çok erken denecek dönemlerde kütüphanelerinde bir de basm-yayın vazifesini görecek, titizlikleri ve yazılarının kusursuzluğu ile tanınan müstensihler bulundurmuşlardır. Bir kitabı elde etmek isteyen,-kütüphanedeki müstensihlere giderdi ve istediği kitabın ücretini ödeye­rek çoğaltırdı. Müstensihlerin bu faaliyetleri ile kısa zamanda islâm me­deniyeti, zengin kütüphaneleriyle gelişmeye başladı.

Beytü’l-Hikme’de de kitapların nüshalarının çoğaltılması, tercüme edilen kitabın birkaç nüshası yazılarak değişik bölgelerdeki kütüphanele­re gönderilmesi, orijinal nüsha ile üç nüshanın da Beytü’l-Hikme’ye ko­nulması gibi vazifeleri müstensihler yürütüyorlardı.90

Beytü’l-Hikme’de kitap istinsahı ile ilgili ismi geçenlerden biri; İran asıllı,

“nesep âlimi, münazara tekniğini iyi bilen ve devamlı Bermekiler ile birlikte bulunan” diye tanıtılan Allan eş-Şu’ubi’dir. Bunun, Harun Reşid ve Me’mun zama­nında Beytü’l-Hikme’de kitap istinsahı ile uğraştığını biliyoruz.[256] Yine Ya­kut Hamevi’nin rivayetine göre;[257] Harun Reşid zamanında, Ebu Vbeyde adında bir kâtip Bağdat’a getirtilerek, ona hususi bir odada kitap istinsahı yaptırılıyordu.

Beytü’l-Hikme’de bazı müstensihler tek bir müellifin kitaplarını veya yalnız bir konudaki kitapların istinsahı ile meşgul olduğu da görülür­dü.[258] Bazen de önemli bilim adamların yanına hususi müstensihlerin ta­yin edildiği olurdu. Meselâ; Huneyn b. İshak’ın özel müstensihlerinin ol­duğu bu tür rivayetler arasındadır. Calinos’un bir çok kitabında imzası bulunan Huneyn’in, bu çalışmaları yaparken Hasan b. Dinar ve Ezrak adında iki tane müstensihin ona yardım ettiği rivayet edilmektedir.[259] Ay­nı şekilde filozof Kindî’nin de hem talebesi hem de müstensihi olan Mü-berrİd, onun kitaplarını yazıyordu.[260]

Müstensihlerin sabırlı, dikkatli, güvenilir ve doğru kimseler olması gerekiyordu. Aksi takdirde, sabırsız bir müstensihin metni kısaltması ve­ya dikkatsiz bir müstensihin metni yanlış yazmaSkkaçmılmaz olurdu. Müstensihin yazdığı nüshayı hata olmayacak şekilde düzeltmesi ve ço­ğaltacağı kitapların nüshalarım karşılaştırması gerekmekteydi ki, müs­tensihler buna riayet etmek zorundaydılar.[261]

Beytü’l-Hikme’deki müstensihler, kendi hususi odalarında çalışırlar ve isteyenlere ücret karşılığı kitap İstinsah ederlerdi. Hatta zenginler, mü­tercimlerin ve müstensihlerin ücretlerini ödemek için adeta yarışmışlar­dır. Me’mun zamanında müstensihlerin sayılan çoğaldığından, sayılarını tesbit etmek imkânsız hale gelmiştir.[262] Şu kadar var ki, bu müstensihlerin çalışmaları, tercüme edilen veya yeni telif edilen kitapların yaygınlaşma­sını ve her tarafta bu ilimlerin gelişmesini önemli derecede etkilemişler­dir. Daha sonraki dönemlerde kurulan kütüphanelerde, Beytü’l-Hikme’de istinsah edilen kitapların bu kütüphaneleri doldurması, müstensihlerin yaptığı faaliyetin önemini ve tarihsel değerini göstermektedir. [263]

2) Hizmet Personeli

a) Mücellidler

Ciltçilik,sanatının İslâm medeniyetinde özel bir yeri bulunduğu bir gerçektir. İslâm sanatları tarihi ile uğraşanlar, müslümanlar arasında bir sa­nat olarak doğan ve kendine göre bir dili ve literatürü bulunan ciltçiliği özel bir başlık altında incelerler. Bu da kitabın islâm toplumunda gördü­ğü itibarın ve ilginin bir göstergesi sayılabilir.

Mücellidler kaynaklarda genellikle müstensihler ile beraber zikredil­miştir.[264] Sebebi ise, kitabın istinsahı bittikten hemen sonra onun ciltlenme işine sıra gelmesidir. Kitap ciltlendikten sonra, artık kütüphanedeki yeri­ne konurdu.

Müslümanlarda cilt yapma âdeti, İslâm’ın ilk yüzyıllarına kadar uza­nır.[265] İbn Nedim’in bildirdiğine göre, ciltler ilk önce Kufe’de dericilik ile uğraşan ve önceleri kireç taşı ile tabaklanan sert derilerle yapılıyordu. Daha sora bu sanat gelişip, tabakalama sanatı öğrenilince, ciltlenme tek­nikleri de gelişmiştir.”

Bu rivayetlerden anlaşıldığı kadarı ile ciltlenme işi Beytü’l-Hikme’den çok önce başlamıştı. Ancak, Beytü’l-Hikme’de de kitapların ciltleme işi ile uğraşan insanların bulunduğu görülmektedir. Mesela; İbn Nedim, kitabı­nın ilk bölümünde mücellidlerin isimlerini zikrederken, bunlardan “tim EM Haris” adında birisinin Me’mun’un Hizânetü’l-Hikme’sinde kitap cilt­lediğini aktarmaktadır.[266] Bu önemli pasaj, Beytü’l-Hikme’de, kitapların ciltlendiğini açıkça göstermektedir. Ancak, ciltleme faaliyetine kaç kişi­nin katıldığı ve nasıl yapıldığına ilişkin herhangi bir bilgiye malik değiliz.[267]

Mücellidlerin vazifesi sadece kitapların ciltlenmesi ile sınırlı değildi, bilakis kullanılmaktan dolayı yıpranan, eskiyen kitapların tamir edilmesi gibi, günümüz kütüphanelerinde yürütülen ileri bir hizmet ve faaliyeti de yürütüyorlardı. Beytü’l-Hikme’ye getirilen kitapların bir kısmı, özel­likle de Bizanstan getirilen kitaplar, uzun zamandır depolarda çürümeye terkedilmişti. Bu kitaplar, Beytü’l-Hikme’de çalışan mücellidlerin elinde tamir edilerek tekrar ilim dünyasına kazandırılmıştır. Böylece, müsten­sihler ile mücellidlerin, İslâm kültürünün yayılmasının yanında kadim kültürlerin muhafazası hususunda yaptıkları çalışmaların ve ifa ettikleri hizmetin büyüklüğü kolayca anlaşılmaktadır. [268]

b) Münâviller ve Hizmetçiler

Münâviller, kitap okumak için gelenlere, kitapları sunmak kütüphanenin işleyiş sistemi hakkında okuyucuları aydınlatmak, kitaplan okuyucuya vermek, sonra tekrar teslim almak gibi hizmetleri yürütürlerdi. Ayrıca içeride çalışan müstensihlere ve mütercimlere kitapları bulup çıkarma hususunda yardım ediyorlardı.[269] Bu hizmetleri yürütenlerin arasında cariyeler de bulunuyordu. Buradaki bir hizmetçi cariye;

“Ben, Hazin Ebu Mansur Muhammed b. Ali zamanında Bağdat’taki Daru’l îlim’de hizmet gören Tevfiku’s Sevdayım. Ben orada, müsten-silere kitapları çıkarırdım”[270]

demektedir. Bu durumu teyid eder mahiyette bir diğer haber de Yakut Hamevi nakletmektedir. Hamevî’nin Mu’cemu’l Udeba’da bildirdiğine gö­re;[271]

“Halife Me’mun, nahiv kaidelerim, Araplardan duyduğu şekli ile top­layıp bir kitap vücuda getirmesi için İmam Ferra’ya emir verdi. Bu­nun için Ona dairede bir oda tahsis edilmesini emretti. Ona hizmet etmeleri için emrine cariyeler tayin etti. Bu şekilde zihninin başka bir şey ile meşgul olmaması ve arzu ettiği şeyleri hemen yanında bulma­sı için müsait bir ortam hazırladı. Hizmetçiler ona namaz vakitlerini hatırlatıyordu. Ayrıca emrine güvenilir ve ehil yazıcılar (verrâk) tayin etti…”

Bu ve benzeri rivayetler gösteriyor ki, özellikle Me’mun, Beytü’l-Hik­me’de çalışan bilim adamlarına çok değer vermiş ve onlara her türlü im­kânı sağlamıştır. Burada çalışan mütercimler, müstensihler, münâviller; bilim adamlarının çalışmalarına yardımcı olmuşlar, onların isteklerini ye­rine getirmek için hizmet etmişlerdir.

Münâvil ile hizmetçi arasındaki farkı da burada hatırlatmak gerek­mektedir. Münâviller; kitapların mevzularını ve içeriklerini bilmezler, an­cak onların dizilişlerini, yerlerini, numaralarını biliyorlardı. Yani, mües­sesenin işleyişini ve mekanizmasını yürütüyorlardı. Hizmetçiler ise, bu­ranın temizliği ve ara hizmetlerini yürütüyorlardı. Dolayısiyle münâvil, akademik personel ile hizmetçi arasında bir statüye sahipken, hizmetçi tamamen, hizmet personeli sınıfına dahildi.[272]

Bu şekilde, Beytü’l-Hikme en üst yöneticiden, en alt hizmetçisine ka­dar, sistemli ve düzenli bir görev dağılımı içinde hizmetlerini aksatmadan yürütüyordu.

Beytü’l-Hikme’nin kurulduğu ve çalıştığı dönem, sosyal ve kültürel ku­rumlar açısından İslâm tarihinin erken bir dönemi sayılır. O zamana ka-darki kurumlaşmalar çoğunlukla siyasî kurumlarla ilgili idi. Beytü’l-Hik­me’nin döneminde, benzer bir kuruma rastlanamamasmdan dolayı Bey­tü’l-Hikme’nin gelir kaynaklan sorunu hakkında yeterli tarihsel malze­menin bulunmaması sebebiyle konunun anlaşılmasını güçleştirmektedir. Beytü’l-Hikme’nin masraflarının nasıl karşılandığı ve çalışanların maaşla­rı ile ilgili olarak, ilk dönemine ait bilgiler çok sınırlı bulunmaktadır. Konu ile ilgili ilk malumatlar Halife Me’mun ile başlamaktadır. Ancak, Beytü’l-Hikme’nin halifeler tarafından kurulması ve saray bünyesinde ol­ması nedeniyle, oranın masraflarının tamamen Beytu’I Mal’den karşılan­dığım akla getirmektedir. Seyyid Hüseyin Nasr da konuyla ilgili olarak;[273]

“Beytü’l-Hikme’nin kurulması ve desteklenmesi genelde kamu fonla­rıyla sürdürülmekteydi”demektedir.

Halife Me’mun, Beytü’l-Hikme üzerinde şüphesiz en çok duran kim­sedir. Bazı araştırmalar Me’mun’un Beytü’l-Hikme için yaptığı masraflar ve harcadığı paralar devlet bütçesini zayıflatacak nitelikte olduğunu iddia etmektedirler.[274] Yine Me’mun, değişik din, milliyet, mezhep, renk ve bölgeden insanları, bol paralar ve bahşişler ile orada toplamıştır. Kısa za­manda bu kurum, Fars Cündişâpûr medresesinin, İskenderiye kütüpha­nesinin ve Hint biliminin üzerinde, müslümanların ilim öğrenme arzusu ile gelişerek, Ortaçağın en önemli ilim ve kültür merkezi haline gelmiştir.

Me’mun, her şeyin kendinden sonra halifelerin emriyle bir anda yok edilebileceğinden korktuğundan dolayı, bu mühim müessesenin kaderi­ni, kendinden sonra gelecek, halifelerin, vezirlerin ve emirlerin insafına bırakmamak için, oranın gelirlerini karşılayacak, çalışanların maaşlarını ödeyecek, malzemelerinin alınmasını sağlayacak, sürekli artan bol gelirli akarlar (vakıf) tahsis etmiştir.[275] Bu vakıfın gelirinden, orada çalışan Hu-neyn b. lshak, Hubeyş b. Asam, Sabit b. Kurra… her ay 500 dinar gibi o zamanın değerine göre yüksek maaş almışlardır.[276] Halife Me’mun’un bu teşebbüsü, islâm tarihinde bir ilim kurumu için vakıf tahsis edilmesi ba­kımından  bu alanın ilk örneğini oluşturmuştur. Bu teşebbüs, kendisinden sonraki halifeler ve emirler arasında da yayılarak, bir kültür kurumu veya medrese inşa edildiği zaman, ona sabit gelirler sağlayan vakıf ihdası âdet ve gelenek haline gelmiştir.[277]

Beytü’l-Hikme’de çalışanlar, faaliyetlerine karşılık halifelerden maddî ve manevî büyük destek görmüşlerdir. İbn Ebi Useybia, konuyla ilgili şunları söyler[278]

“Me’mun, Huneyn’in tercüme ettiği her kitaba karşılık onun ağırlı­ğınca altın veriyordu.”

Diğer bir yerde de ilgi çekici şu olayı nakleder;[279]

“Beytü’l-Hikme’de Huneyn b. tshak’m kâtibi olan Ezrâk’m Küfî yazı­sıyla yazdığı bir kitabı gördüm. Kitabın harfleri büyük, satırları ara­lıklı, kâğıtları ise o günkü imâl edilen kâğıtların üç veya dört kâğıt kalınlığında idi. Bununla Huneyn’in maksadı, kitabın hacmini bü­yütmek ve bu sayede de kitabın ağırlığım arttırarak, o nisbette alaca­ğı altın meblağını artırmaktı. Bu kâğıtlarda kasıtlı olarak kalın imal ediliyordu. Bu kağıdın kalın olmasının dikkat çekmemesi ise onun uzun yıllar boyunca kalmasını sağlamaktı.”

Bu bilgi ilk anda mübalağalı görülebilir, ancak bu bilgileri doğrudan İbn Ebi Useybia’nm Huneyn b. îshak’m bir risalesinde okuduğu üzere kendi müşahedesine dayandığından, tereddütlerimizi giderecek tarihî bir değer taşımaktadır.

Bilim adamlarına bol ihsanlarda bulunmak sadece Me’mun’a has de­ğildi. Halife Vasık bir defasında Beytü’l-Hikme’nin başında bulunan Yu-hanna b. Mâseveyh’e 300.000 rupi tutarında para vermiştir.[280] Halife Muktedir (295/907-321/933), Bağdat’a fakir olarak gelen ibn Dureyd’e (Ö. 321/933) her ay 50 dinar maaş bağlayarak onun rahat bir hayat geçir­mesini ve ilmî çalışmalar yapmasını temin etmişti.[281] Beytü’l-Hikme’de çalışanların maaşları sadece vakıftan verilen maaşlar ile sınırlı kalmamış, halifeler çoğu zaman, çeşitli vesilelerle bol bahşişlerle onları mükafatlan­dırmışlardır.

Beytü’l-Hikme’ye ayda veya yılda ne kadar para harcandığını bilemi­yoruz. Fakat oraya getirilen kitaplara ödenen paralar, çalışanlara verilen maaşlar ve iç tezyinatı ve müştemilatına yapılan masraflar düşünülürse gerçekten çok yüksek bir meblağ olması gerekir. Her mütercime ayda 500 dinar veriliyordu.[282] Halife Vasık’ın veziri Muhammed b. Abdulmelik Zeyyat’m aylık olarak tercüme ve istinsahı için 2000 dinar”[283] verdiği dü­şünülürse, Beytü’l-Hikme’ye devletin yüksek.bir harcama yaptığı kolayca anlaşılır.

Makrizi, Beytü’l-Hikme model alınarak yapılan Kahire Daru’l Hik-me’sinin harcamaları için geniş bir liste verir. Beytü’l-Hikme’nin de ben­zer bir yapının olabileceği düşüncesiyle, Daru’l Hikme’nin bütçesini içe­ren bir listeyi aynen veriyoruz.[284]

Müstensih Kağıdı

(Muhtemelen Müstensih Ücreti Dahil)

Hâzin’in (Müdür) maaşı

Kapıcının maaşı

Cilt için

Okuyucular için kâğıt, mürekkep,

kalem masrafı

Abadan Hasırı için

Su parası

Kışlık Sergi için keçe parası

Kışlık sergi için halı parası

Perdelerin tamiri için

90 Mağribi Dinarı 48 Mağribi Dinarı 15 Mağribi Dinan 12 Mağribi Dinan

12 Mağribi Dinarı

10 Mağribi Dinarı

10 Mağribi Dinan

5 Mağribi Dinan

4 Mağribi Dinarı

1 Mağribi Dinan

Yine Beytül-Hikme’ye ışık tutması açısından, Mustansıriyye medresesin-deki görevlilerin ücretleri de şöyle;

“Kütüphane hâzinine günlük 10 ntıl ekmek, 5 rıtıl et, her ay 10 di­nar para; müsrife, her gün 5 rıtıl ekmek, 2 ntıl et ve her ay üç dinar para; münâvil’e her gün 4 rıtıl ekmek, 4 kepçe pişmiş yemek ve her ay 2 dinar para veriliyordu.”[285]

Mustansiriyye medresesindeki verilen bu ücretler aynî değil, nisbî olup, verilen bu meblağlar nisbetinde hak sahibiydiler.

Konu ile ilgili zikre değer önemli diğer bir husus ise; Beytü’1-Hik-me’de tercüme edilen kitapları, bazı hıristiyan tabipler, büyük devlet rica­li, ruhaniler, ilim erbabı ve zenginler yüksek nata satın alarak, mütercim­lerin ücretlerini ödemek için âdeta yanş etmeleridir. Özellikle Benu Şakjr (Ahmet, Muhammet ve Hasan) bu hususta en çok dikkat çekenlerdendir. Şakiroğulları[286] daha sonra kendi özel akademilerini kurmuşlar ve Beytü’l-Hikme’deki bazı mütercimleri buraya çekerek çalıştırmışlardır. Huneyn, Sabit, Hubeyş, gibi bazı ünlü mütercimlere ayda 500 dinar maaş ödemişlerdir.[287]

Bütün bunların sonunda diyebiliriz ki, halifeler, vezirler ve münevver kesim özellikle Bağdat aristokrasisi bu müessesenin gelişmesi hususunda üzerine düşeni fazlasıyla vermiş ve gerekli cömertliği esirgememişlerdir. Hazineden ayırdıkları yüksek meblağda bütçe ile buranın masraflarım karşılamışlar, çalışanlarına yüksek ücretler vererek en mahir mütercimle­ri, kabiliyetli müstensihleri ve en önemlisi devrin önde gelen bilginlerini burada toplamayı başarmışlardır. [288]

Tercüme  Faaliyetleri

Müslümanlar, tarihte az görülen bir hızla, Suriye, İrak, İran, Mısır gibi bölgeleri fethettikleri zaman, Mezopotamya, Asur-Babil, Mısır, Grek-Yu­nan medeniyetleri gibi, tarihleri çok eski çağlara kadar uzanan, o günün önemli medeniyet ve kültür merkezlerini de ele geçirmiş oluyorlardı.

Yüzyıllarca süren göçler ve ticari ilişkiler vasıtasıyla, sürekli çevresin­deki şehirlerle irtibat halinde olan Arabistan Yarımadası’mn sakinleri, İs­lâm ile canlılık kazanarak, etraflarındaki medeniyet bakımından kendile­rinden ileri durumda olan toplumları egemenlikleri altına aldıktan sonra, ilk defa bu milletler ile ilmî, kültürel ve felsefî bakımdan diyaloga girme­ye başlamışlardır. Hulafa-i Raşidin döneminden itibaren kademeli olarak yakınlaşan müslüman toplum ile diğer dinlere ve inançlara mensup mil­letler, Hicri II. yüzyılın ortalarından itibaren Abbasilerin de iktidara gele­rek devam eden oluşuma destek vermeleri sayesinde, eski medeniyetlerin tarih içinde geliştirdikleri kazanımları, esaslı bir şekilde almaya ve bu ko­nular üzerinde çalışmaya yönelmişlerdir.[289]

İslâm medeniyetinde sistemli ve esaslı bir şekilde nfc ilmî ve kültürel temas, tarih boyu diğer medeniyetlerde olduğu gibi, tercümeler ile ol­muştur. Emeviler devrinde, Halid b. Yezid’in çalışmaları haricinde ciddî bir tercüme hareketi görülmemektedir. Ancak Abbasilerin kuruluşu ile beraber, II. Halife Mansur zamanından itibaren yoğun ve sistemli bir ter­cümenin başladığı müşahede edilmektedir. Mansur zamanında yapılan tercümeler çoğunlukla tıp, kozmoğrafya, hendese ve mantık ilimleri ile alâkalı olup, daha çok Farsça ve Sansktritçe’den yapılmıştır.[290] Tercüme­de bu konuların öncelik alması, temelde devrin fikrî yapısı ile insanın te­mel içgüdüleri ve ihtiyaçlarının bir neticesidir denebilir. Tarih boyunca bütün hükümdarlar iki ilime öncelik vermişlerdir; Tıp ve Astroloji. Tıp ile sıhhatlarını korumayı hedeflerken, Astroloji ile de, siyasî rakiplerinin sinsi hileleri karşısında saltanatlarının gelecek kaderini öğrenmeyi hedef­lemişlerdir. Buna ilaveten, Hicrî II. y.y sonlarında, islâm toplumundaki fikrî tartışmalar, mantık ilminin öğrenilmesini de zorunlu kılmıştır. Bu durum, Halife Mansur zamanındaki tercümeler için büyük oranda uy­gunluk arzetmektedir. Kendi sıhhatini korumak için tıp, saltanatının ka­derini öğrenmek için de astronomi gerekmiştir. Bu sebeple Mansur, yaka­landığı amansız mide hastalığından kurtulmak için, Cündişâpûr’daki ta­bipleri getirtmiştir. Yine Fazl b. Nevbaht’m ve Habib b. İbrahim el- Feza-ri’nin yıldızların hareketlerine göre verdiği bir takvimde Bağdat şehrinin temelini atması, bu görüşümüzü desteklemektedir.[291] Mansur dönemi tercümelerinde, zamanın güncel fikrî tartışmalannm etkili olduğu taraf ise, Aristo ve Forfiyos’un mantık kitaplarının tercümesiyle kendini gös­termiştir. Muharnmed el-Behiy konuyla ilgili olarak şunları iddia etmek­tedir:[292]

READ  Islam Hukukunun Tedvini ücretsiz pdf indirin

1) Müslümanlar ile ehl-i kitap arasındaki tartışmalarda, müslümanlar görüşlerini sistemleştirmekte yardımcı olması için Yunan mantık ki­taplarını okuma ihtiyacı duydular.

2)  Farslar, inançlarını doğrulamak için Yunan mantığım kullanıyor­lardı. Bu durum, müslümanlarr tartışmalarda aynı metodu uygula­maya yöneltti.

Başlangıçta Beytü’l-Hikme’de bütün ilgi, mantık ile ilgili “kitaplar hariç tu­tulursa, Hintçe ve Farsça kitaplara olmuştur. Bu durumun önde gelen se­beplerinden birisi, Bermekilerin özellikle Yahya b. Halid Bermeki’nin (ö. 190/805) bu sırada vezir olması ve kültür işlerini de yürütmesi, tabiî ola­rak Fars ve Hint düşünce dünyasından bir takım kitaplarm getirilmesine neden olmuştur.[293] Bunun yanında coğrafî bakımdan, İranlıların Hindis­tan’a yakm olmaları sebebi ile Yahya b. Halid’in emriyle, Hint âlimlerinin kitaplarının getirilmesi ve tercüme edilmesine özel bir önem vermesi de tercümelerin bu dillerden yapılmasında etkili olmuştur diyebiliriz.’[294]

Diğer bir nokta ise, Araplar, iranlılar gibi pratik düşünceli insanlardı. Dolayısıyla, çoğunluğu soyut kavramlardan oluşan Grek düşüncesine alâkalarının daha sonraki bir gelişme olması normaldir. Kaldı ki, Süryâ­niler bile Aristo mantığına ve Grek felsefesine, sadece ilahiyat metinleri­nin tedrisinde bir hazırlık olarak bakıyorlardı. Grekçe eserler, Samiler’in hiç görmediği mantıkî ve felsefî terimler ile dolu olduğundan[295] ilk aşa­mada bu konularla ilgilenmek mevcud fikrî yapıdan dolayı imkânsız gö­rünmekteydi.

Abbasilerin iktidara gelişinden, Me’mun’un halifeliğine kadar geçen (750/132-813/198) sürede, çoğunluğunu Farsça ve Hintçe kitaplar teşkil etmek üzere, birçok kitap, hıristiyan, yahudi ve yeni müslüman olmuş mütercimler tarafından tercüme edilmiştir.[296] Şimdi bu dönemde yapılan tercümeleri kısaca tanıtmaya çalışalım. [297]

1) Farsça’dan Yapılan Tercümeler:

Farsça’dan ilk tercüme iranlı bir muhtedî olan Abdullah îbn Mukaffa tara­fından yapılmıştır. Farsça adı Ruzbe olup, iran’ın Hüz şehrindendir. Hali­fe Mansur’un kâtipliğini yapmıştır. Bu esnada dalercüme işi ile meşgul olmuştur. Tercüme ettiği kitaplar şunlardır;[298]

1- Beydeba’nın Kelile ve Dimne’si

2- Hudeynâme

3- Âyinnâme

4- Mazdek

5- Et-Tâçfi Sîret-i Enûşirvan

6- Edebu’l Kebir ve Ya’rifu bimâ Karacisnes

7- EdebVs-Sağîr

8- El-Yeîmefi Resâil

9-  Sind-i Hind (Bu kitap esas olarak Hintçe’den ibrahim El Fezan tarafından tercüme edilmiştir)

Yukarıda verilen bu eserler Farsça yazılmış olup, Ibn Mukaffa tarafın­dan Farsça’dan tercüme edilmiştir. Yunanca’dan Mansur’un emriyle yine Onun tarafından tercümesi yapılan eserler ise şunlardır.[299]

1- Kategoriler

2- Barmenyas

3- Analitikler

4- Forfiryos’un kagoji’si

5- Batlamyus’un Mecisti’si

6- Öklid’in Hendese’si

Abdullah İbn Mukaffa’nın bu tercümelerinden başka Manî, İbn Dey-sân ve Markios gibi gnostiklerin kitapları da tercüme edilmiştir. Bun­lar;[300]

1- E/ista, (Zerdüştlükle ilgili olup, şerhleri çevrildi.)

2- Hezar Efsane (Binbir gece masalları)

3- Hurafe ve Nuzhe

4- Ed-Dlb ve Sa’leb

5- Ruzbe’l-Yetım

6- Nemrûd

7- Ahdi Erdeşirfi’t-Tednb

8- Kârnamek

9- Kitâb Zemzeme

10- Kitâb Karvend

11- Kitâb eş-Şâhî

Abdullah İbn Mukaffa’dan başka Farsça’dan tercümesi yapılan kitap­lar ise şunlardır:

8- Rustem ve îsfendiyâr-Cebele b. Salim

9- Behram ^us-Cebele b. Salim

10- ihtiyar Nâme-hhak b. Yezid[301]

Bu kitaplardan başka birçok hikâye kitabı tercüme edilmiştir. Ayrıca Erdeşir zamanındaki kitaplar da aynen muhafaza edilmiştir. Daha çok Iran tarihini anlatan bu kitaplar İslâm tarih yazımı için çok etkili olmuş­tur. Mansur zamanında Farsça’dan yapılan bu tercümeler, Iran edebiyatı­nın ve sanatının Arap edebiyatı ve nesirinin oluşmasında etkili olduğu iddia edilmektedir. Mantık kitaplarının bir çoğu da daha sonra tekrar gözden geçirilmiştir. [302]

2) Hintçe’den Yapılan Tercümeler;

İlk dönemlerde tercüme yapılan diğer bir dilin Hintçe olduğunu daha ön­ce zikretmiştik. Mansur ve Bermekilerin gayretleri sonucu, Hint düşün­cesinden ve biliminden birtakım kitaplar tercüme edilmiştir. Daha önce söylediğimiz gibi, Hint kitaplarının bir kısmı Farsça ya da Pehlevîce ka­nalıyla nakledilmişti. Mansur zamanında Hindistandan gelen Kenkehu’l-Hindî, Senchelu’l-Hindî, Şânâku’l-Hindî, Cenderul-Hindî, Menkehu’l-Hindî ve Bermekilerin kütüphanesinin başında bulunan ünlü tabip Salih b. Behlet el-Hindî gibi Hindistanlı âlimler yanlarında çeşitli kitaplar getir­diler. Bunları İranlı âlimlerin yardımıyla tercüme ettiler.[303] Hintçe’den tercüme edilen kitaplar ise şunlardır;[304]

1-  Brahmagubt’un Siddhanta’sı ibrahim Fezâri tarafından tercüme edilmiştir.

2- Kitabu Semâm (Me’mun zamanında tercüme edilmiştir ve Şânâk adlı Hintli bilgin tarafından yazılmıştır.)

3-  Kİtabu’l Mevalid (Hintli bilgin Cüder tarafından telif edilmiştir, mütercimi bilinmiyor.)

4-  Şirki Hindi, (Önce Farsça’ya sonra Arapça’ya çevrilen ilk kitap­tır. Abdullah b. Ali çevirmiştir. Senchel yazmıştır.)

5- Sesrid, (Senchel yazmıştır. Bermekiler tefsir ettirmiştir. Eczacılık ile ilgilidir. Menken el-Hindî tercüme etmiştir.)

6- Sindheşan (Senchel yazmıştır, mütercimi bilinmiyor.)

7- Süretü’n-Neceh (Senchel yazmıştır. Mütercimi bilinmiyor.)

8- Nefşel (Senchel yazmıştır. Bin dert bir deva içerir.)

9- îlacâtu Cibalu’l-Hİndı (Senchel yazmıştır.)

10- Kitabu Baytara (Şânâk yazmıştır.)

11- Îlmu’n-Nücûm (Şânâk yazmıştır.)

12- Mutehilu’l-Cevhe (Şânâk yazmıştır.)

Harun Reşid zamanında onu tedavi eden Menkeh el-Hindi’nin de tıp ve eczacılık ile ilgili kitaplan şunlardır.[305]

13- Esmâ’u Akâkîru’l -Hindi (Menken tercüme etmiştir.)

14- îstankeru’l- Cami

15- Muhtasaru’l-Hindji’l- Akâkîr

16- Tevehhûm ji’l- Emraz ve î’lac

17- Ra’yul-Hindlfi’l- Ecnasu’l Hayyât ve Sumûmiha

18- Rusa’ül Hindiyye ji’l- Uacâtü’n Nisa

Ahlâk ile ilgili olarak;

1) Sindbad-ı Sağır

2) Sindbad-ı Kebir

3) El-Bedd

4) Yuzâsifu Müfred

5) Edebu’l-Hind ve Sind

6) Hâbilji’l-Hikme

7) Rindi ji’l- Kıssatu Hubutu Adem

8)  Tunik           .

9) Debki’l -Hindi fi Rasül ve Mes

10) Hududu Mantık-ı Hind

11) Sâdirem

12) Hukuku’l- Hindi’l Kıtal ve Sabbah

13) Beydebâfi’l-Hikme

14)  Erkana (Brahmangupta’nın Aryabatha’nın kitabı üzerine yazdıgi

şerhin çevirisidir)

15) Ercebher[306]

3) Nebati Dilinden Yapılan Tercümeler:

Nebati dilinden yapılan tercümeler de bulunmaktadır. Süryânice ile Nebati dili temelde kardeş diller olup, Âramice’nin iki kolunu temsil ederler. Nebati dili, Kildânîlerin kullandığı bir dil olup, bu dildeki kitap­lar müslümanlarca Arapça’ya tercüme edilmeseydi belki de kaybolup gi­decekti. Daha önce isminden bahsettiğimiz, Nebati dilinden tercüme ya­pan tek kimse Ahmed b. Ali b. Muhtar en-Nebtî olup, îbn Vahşiyye (ö. 291) diye biliniyor. Onun tercüme ettiği kitaplar şunlardır:[307]

1) Felâhât’un-Nebtiyye,

2)  Tardu’ş-Şeyâtîn

3)  Sihri’l-Kebır

4) Sihri’s-Sağır                                             

5) Devâr ala Mezhebin- Nebt

6) Mezâhibu’l’Küdânîyyîn ji’l- Esnam

7) El-İşâretfî’s-Sihr

8) Esrâru’l-Kevâkib

9) Felâhatu’s-Sağir

10)  Tıhsmât

11) El-Hayat ve’l Mevtjı îlâcı Emraz

12) ElEsnâm

13) Karâbîn

14)  Tabiat

15) Esma                                               .    .

Bu kitapların çoğunluğu, Îbn Vahşiyye tarafından tercüme edilmiştir. Saydığımız kitap isimlerinden başka, Kildânîlerin inançları ve eski tarih­leri ile ilgili kitapların bulunduğu, ancak bunların haberleri bize ulaşma­dığı için isimlerinden bahsedemiyoruz.[308] Bu dilden tercümesi yapılan kitaplann çoğunluğu sihir ve astroloji ile ilgilidir. [309]

4) Îbranice’den Yapılan Tercümehr

Beytü’l-Hikme’de Ibranice, Lâtince ve Kıpti dillerinden de tercümeler ya­pılmıştır. Yahudi inançları ve ahlâkları ile ilgili kitaplar, çok erken dö­nemlerde Arapça’ya çevrilmiştir. Bize bununla ilgili ulaşan, Ejaru’t-Tev-rat’m tercümesidir. Kitabı H. 330 tarihinde ilk defa Said El-Fumİ (Ö.330) tercüme etmiştir.[310] Philip Hitti’nin ifadesine göre, bu tercüme, Arapça konuşan Yahudiler tarafından hâlâ okunmaktadır.[311]

Îbn Nedim, çok eski bir nüsha için “Smıfei Beytü’l-Hikme’den gelmiş” dediği ve Harun Reşid’in hocası (Mevla) Abdullah b. Selam tarafından, Tevrat, İncil ve diğer suhuflarm bir kısmının Süryânice’den tercüme edil­diğini aktarmaktadır. Hatta, mütercimin ağzından naklen, tercümelerde çok hassas davranıldığmı, bunu da kitapların tahrif edilmeme endişesiyle yaptığını ifade etmektedir.[312] Buna göre Beytü’î-Hikme’nin ilk dönemle­rinde bile Îbranice’den tercümeler yapılmıştır. [313]

5) Yunanca’dan Yapılan Tercümeler

Beytü’l-Hikme’de Harun Reşid’in ilk zamanlarından itibaren, özellikle Me’mun zamanında, Yunan felsefesi ile ilgili bütün kitaplar tercüme edil­meye başlanmıştır. Bazı tarihçiler Yunan felsefesinin tercüme edilmesini, tjalife Me’mun’un gördüğü bir rüyaya bağlamaktadırlar. Ancak, îslâm düşüncesinde çok önemli kültürel bir açılımın, bir rüyanın etkisiyle açık-kmaya kalkmak ne akıl ile ne de tarihçiliğin esaslarıyla bağdaşır. Bunun Sebeplerini dönemin fikrî ve sosyal olayları içinde aramak daha isabetli alacaktır. Bu rüya ki olduğunu varsayarsak büyük olasılıkla Me’mun’un kendi kişisel eğiliminin ve yetişme tarzının bir sonucu olarak filozofları gözünde büyütmek ve onların sözlerini öğrenmek için taşıdığı şiddetli Arzunun bir neticesidir demek daha doğru olacaktır.[314]

İslâm tarihinde Me’mun dönemi (812-832), düşünce ve bilimsel ba­kımdan önemli gelişmelerin olduğu önemli bir tarihi kesittir. Daha önce-ai tartışmalar ile başlayan, felsefî eserlerin yanında, tabiat bilimleri ile il-Şili kitaplann da tercüme edilmesi, Me’mun’un ilme olan düşkünlüğü ve Vlu’tezile mezhebinin bu dönemde devlet desteğini arkasına alması, de­vam eden tercüme çalışmalarını hızlandırmış, ayrıca özgün ilmî çalışma­lara zemin hazırlanmıştır. Özellikle, Yunan felsefesine ait temel eserler, bizzat halifenin emriyle tercüme edilmeye, hatta bunlar üzerinde şerhler

yazılmaya başlanmıştır.

Bu bağlamda felsefî eserlerin tercümesinde Me’mun’un şahsî eğilimi ve Mu’tezilî temayüllerinin oluşturduğu yoğun ilgi ve motivasyon inkâr edilemez bir gerçektir. Çünkü Me’mun, felsefî eserlerin tercümesini doğ­rudan ilk emreden kişidir.[315] Fakat bu ifadeden, daha önce îslâm toplu­munda felsefenin olmadığı gibi bir mânâ çıkarılmamalıdır.[316] Hicri ilk yüzyılın sonundan itibaren, sözlü etkileşim sonucu felsefenin fiilî olarak mevcudiyeti görülmektedir. Ancak, Beytü’l-Hikme’deki tercümeler ile felsefenin bütün soyut kavramları ve kitapları Arapça’ya aktarılmış olu­yordu.[317] Bu dönemdeki yapılan tercümelerde gözetilen tercihlerle ilgili Macid Fahri’nin yorumu ise şöyledir;[318] “tikin daha pratik eserler, sonra­ları nazarî (soyut) eserler tercüme edilmeye başlandı. Felsefi eserlerin tercüme edilmesinde önemli bir etken, VIII. yüzyılın sonlarında öyle bir sofitikasyon noktasına ulaşıldı ki, artık eski silahlar o anki Sünniliği mu­hafaza için yetersiz kalıyordu.” Yabancı fikir gruplarına karşı savunma geliştiren Mutezililer, Halife Me’mun zamanında bu savunma ihtiyacı da­ha da belirginleştiğinden, Mu’tezile mezhebi yaygınlaşmış, hatta Me’mun da ona intisap etmişti. Böylece Mu’tezilî öncüler, İslâm öncesi bilimsel ve fikrî mirasın aktarılması için gerekli havayı oluşturmuştur.[319]

Beytü’l-Hikme’deki tercümelerin sayı itibariyle çoğunluğu Yunan-ca’dan yapılmıştır. Eski çağlarda yaşamış olan Eflatun, Aristo, Hipokrat, Öklid, Arşimed, Calinos gibi büyük Yunan üstadları ile Helenistik devir­de yetişen bunların takipçileri ve müfessirlerinin eserleri tercüme edil­miştir. Bunlardan ilk dönem Yunan filozof ve tabiat bilimcilerinin eserle­rinden tercümesi yapılanları kendi isimleri altında zikredelim . [320]

a) Ejlatun’un Tercüme Edilen Kitaptan:[321]

Beytü’l-Hikme’de Eflatun’un eserlerinden sadece bunlar biliniyordu diye­biliriz. Çünkü onun eserleri diyaloglardan oluştuğundan, derlemesi zor oluyordu. Konu anında birinden diğerine geçiyordu.[322] İlahiyatla ilgili ki­taplarından da sadece Sojistus biliniyordu. İbn Nedim’in aktardığına göre; “Yahya b. Adi’nin el yazısıyla Sajlstus’u Emkidors’un[323] yorumu ve İshak b. Huneyn’in tercümesinden gördüm”[324] diyor. Ayrıca, Eflatun’un esas mühim diyalogları bilinmediği için, Aristo sarihleri tarafından ağzından nakledilen çok değişmiş fikirleri yayılmıştı. Aristo’nun siyasete dair eser­leri henüz bulunamadığından, Eflatun’un eserleriyle karıştırılmışlardır.[325] Esasen İslâm kaynaklarında, Eflatun’un kitaplarının isimlerinin ço­ğunluğu zikredilmektedir. Ancak Beytü’l-Hikme’de bunlardan tercüme edilen veya müslümanlar tarafından yeterince tanınanlar muhtemelen is­mini verdiğimiz eserler ile sınırlıydı.

 

Kitabın adi

Kitabın yazıldığı dÜ

Arapça’ya tercüme eden

Kitabı şerh veya tashih eden

Kitabın konusu

1

es-Siyase (Devlet)

Yunanca

Huneyn b. Ishak, Yahya b. Adi

Huneyn b. İshak

Siyaset

2

3 4

Mûnasebat

Timavus (Thnaios) Eflatun ile Ekratan

Yunanca

Yunanca Yunanca

Huneyn b. İshak, Yahya b. Adi

Yahya b. Batrik Yahya b. Adi Yahya b. Adi

Huneyn b’ İshak (s)

Felsefe Mantık

Felsefe Felsefe

5

Tevhid (Birlik)

Yunanca

Yahya b. Adi

 

Felsefe ilahiyat

6

Hiss ve Lezzet

Yunanca

Yahya b. Adi

 

Psikoloji

7

Usulu’l Hendese

Yunanca

Kust b. Luka

 

Matematik Mühendislik

8

Nevamis (Kanunlar)

Yunanca

Huneyn Yahya b. Adi

 

Felsefe

Bu duruma göre, ilk dönemde müslümanlar tarafından Eflatun’un yeterince tanınmadığı, hatta bazı eserlerinin Aristo ile karıştırıldığından fikirleri yanlış öğrenildiği söylenmektedir. Beytü’l-Hikme’de onun tercü­me edilen kitapları, yukarıda verdiğimiz[326] liste ile sınırlı kalmıştır. [327]

b) Aristo’nun Tercüme Hâilen Eserleri:[328]

Müslümanlara ulaşan Aristo’nun kitaplarının çoğunluğu, kendinden son­ra gelen filozoflar tarafından şerhedilmiş, üzerine talikler yazılmış du­rumdaydı. Bu şerhler, Savferestes (Theophrastos), Proklus, Iskenderu’l  Afrodisi (Alexandre Aphrodisiaque) (M.S. II. yy), Forfiryos (Porphyre) (233-305), Amanyos (Ammonius Saccas) (II. yy), Sarnistiyos (Themisti-us) (IV yy.) ve Yahya en-Nahvi VII. yy. gibi müellifler tarafından yapıl­mıştır. Beytü’l-Hikme’ye ulaşan kitapların bu şerhlerden oluştuğu hak­kında Ibn Nedim geniş malumat vermektedir[329] Doğal olarak Aristo ile beraber onun sarihleri de müslümanlar tarafından tanınmış ve onların fi­kirleri de etkili olmuştur.

İslâm filozofları Aristo’nun kitaplarını, mantık, tabiat ilimleri, metafi­zik, ahlâk ve siyaset kitapları olmak üzere dörde ayırırlar. Bu ayrımı liste­lememizde eserlerin hangi konuyu içerdiği bölümü incelendiği zaman daha açık ve net olarak görünmektedir.[330]

Aristo çizgisinde yasan Savferestes’in[331] Kitabu’l Hiss ve ‘I Mydahsus ve Esbabun Nebat adlı kitabını ibrahim b. Bekus, Kltabu’t-Tabliyye’yi Yah­ya b. Adi tercüme etmiştir.[332]

Hıristiyanlık ile felsefeyi uzlaştırmaya çalışan ve Eflatun’un diyalogla­rı hakkında şerhler yazan Proklus’un yazdığı eserler ise, çoğunlukla Ebu Ali b. Zer’a tarafından tercüme edilmiştir.[333] Ayrıca Iskenderu’l Afrodisi, Forfiryos, Amanyos gibi Yeni-Eflatuncu filozofların kitaplan da çevrilmiş, özellikle Eorfiryos’un kitapları daha çok ilgi görmüştür. Pisagor’dan Efla-tun’a kadarki filozofların hayatları, Kategorilere giriş (Isagoji) gibi deği­şik konularda eserleri tercüme edilmiştir. O günden günümüze kadar İs­lâm medreselerinde okutulan îsagoji adlı meşhur eser, Kotegorilere giri­şin şerhlerinden ibarettir. Bu kitabı Osman ed-Dımeşkî tercüme etmiş­tir.[334] Ayrıca bu kitabın Abdullah Ibn Mukaffa tarafından tercüme edildi­ği de nakledilmektedir. Ibn Nedim hagoji için; “bunun eski bir tercümesi bulunuyor” ifadesini kullanması, muhtemelen Abdullah Ibn Mukaffa’nm yaptığı tercümeye işaret içindir.[335]

Yunanca’dan veya bu kitapların Süryânice’ye yapılan tercümelerin-

 

Kitabın adı

Kitabın yazıldığı dil

Arapça’ya tercüme eden

Kitabı şerh veya tashih eden

Kitabın konusu

1

Makûlât

Yunanca

Huneyn b. Ishak, Ebu Zekeriya

Farabî (ş), Metta, Ebi Bişr, Kindî İshak, Râzî

Mantık

2

ibare (Bari Ermanyas)

Yunanca Stiryânice

Huneyn b. Ishak Ishak b. Huneyn

Huneyn, Kindî, Sabit Razi, İbni Mürre (?), Ibn Mukaffa

Mantık

3

4

(Tahlîlu’l Kıyas) (Analitikler)

Burhan (Abüdiktika)

Yunanca

Yunanca Süryânice

Teyadurus, Huneyn

İshak b. Huneyn Metta b. Yunus

Kindi, Kuveyrl, Farabî

Mantık

Farabî, Kindî, Ebi Bisr Metta

Mantık

5 6

d-Muğalitin (Sojistikâ)

Hitabe (Retonha)

Yunanca Su ry a nice

Yunanca Süry anice

Yahya b. Adi

Kuveyri, Kindî, ibrahim b. Bekus, Ibn-i Naima el-Hamsi

Farabî

Mantık

Sanat ve Edebiyat

İshak b. Huneyn İbrahim b. Abdullah

7

Cedel (Tobika)

Yunanca

Ishak b Huneyn, Yahya b. Adi, Osman ed-Dımeşki

Yahya b. Adi, Metta b. Yunus

Mantık

8

Şiir (Poeüha)

Yunanca Süry â nice

Metta b. Yunus, Yahya b. Adi

Tefsir edilmemiştir

Sanat ve Edebiyat

9

Sema’ut-Tabii (Physique)

Yunanca Süryânice

Ebu Ruhu’s Sabi Yahya b. Adi, Huneyn b. Ishak, Kust b. Luka. Ibn-i Naima el-Hamsi

Yahya b. Adi, Ebi BişCMetta, Ahmet Kernip, Sabit b. Kurra

Fizik

10

Sema ve Alem (De Coeîo et Munda)

Yunanca Süryânice

Yahya b. Batrik, Huneyn b. îshak, Yahya b. Adi

Metta b. Yunus, Ebu Zeyd Belhi, Ebu Cafer Hâzin

Fizik

11

Kevn ve Fesad (De Generatione et Carrupüone)

Yunanca Süryânice

İshak b. Huneyn, Osman ed-Dimeşki, Metta b. Yunus, Kust b. Luka

Yahya en-Nahvi

Kozmoloji

12

Asâru’l Ulviye (Meteorologica)

Yunanca Süryânice

Ebu Bişr Metta, Yahya b. Adi

 

Meteoroloji

13

Nefs (DeAnima)

Yunanca Süryânice

Ishak b. Huneyn Husaynb. Ishak

 

Psikoloji

14

Hiss ve’l-Mahsus (De 5 onsu en Soıınsato)

Yunanca Süryânice

Ebu Bisr Metta b. Yunus

 

Psikoloji

15

Hay ava n (Historia Animalum)

Yunanca Süryânice

Yahya b. Batrik

Müslümanlarca çok okunup taklit edildi.

Botanik

16

Mâbad et-Tâbi. (Metaphy$ique)

Yunanca Süryânice

İshak b. Huneyn, Yahya b. Adi, Huneyn b. ishak, Metta b. Yunus

S üryan us, The miste us, îbn Sina

Metafizik

17

Ahlâk (Etique a Nicomaque)

Yunanca Süryânice

Ishak b Huneyn

Ibn Rüjd

Felsefe

18

Siyâse (Poliûca)

Yunanca Süryânice

 

 

Siyaset

den, Beytü’l-Hikme’de toplanarak Arapça’ya tercüme edilen Yeni-Eflatun-cu filozofların şerhleri ve tefsirlerinin hepsinin burada zikredilmesi, çok geniş yer tutacağı gibi, konumuzun sınırlarını da zorlayacağından, onla­rın yukarıda zikrettiğimiz isimleriyle yetiniyoruz.[336] Ancak, Aristo sonra­sı filozofların eserleri de müslümanlar arasında dikkatle incelenmiş, özel­likle İslâm kelâmı ve tasavvufunda etkili olmuşlardır. [337]

c) Riyaziye İle İlgili Tercüme Edilen Kitaplar:

Müslümanlar arasında matematiğin daha yoğun bir ilgiye mazhar olması, onun günlük hayattaki pratik faydasının yanında, Pisagor’dan bu yana kabul edilen sembolik mânâlarının da etkili olduğu söylenebilir. Özellik­le İhvân-ı Safa tarafından matematiğin, evrenin ahengini anlamaya yara­yan bir anahtar olarak görülmesi, müslümanlar arasında matematiğin sembolik anlamıyla da kullanıldığım gösterir.[338] Bu sebeple Pisagor gele­neğinin izinde birçok Yunan matematikçisi yetişmiş olup, bunların eser­lerinden ulaşılabilenler tercüme edilmişlerdir. Bunlardan Öklid’in Ele­mentler diye bilinen matematikle ilgili kitabı Usulu’l Hendese adı ile defa­larca tercüme edilmiştir. İlk tercümesini, Harun Reşid zamanında Haccac b. Yusuf b. Matar yapmıştır. Aynı şahıs tarafından bu kitabın ikinci tercü­mesi de Me’mun zamanında vapılmış olup, ilk tercümesi Haruni ikincisi ise Me’muni olarak bilinmektedir. Aynı kitap daha sonra Huneyn b. îs-hak, Sabit b. Kurra, Osman ed-Dımeşkî tarafından da tekrar tekrar tercü­me edilmiştir. Bu tercümelerin yanında aynı kitabın Ebu Cafer el-Hazin, Ebu’l Vefa Büzcani, Ebu Rehaveyh tarafından şerhleri yapılmıştır. En mü­kemmel şerhi ise Kasım el-Antaki tarafından yapılmıştır. Ayrıca Kindî bu kitabın Eblanius’un-Neccar tarafından resmedilen bir nüshasından haber vermektedir. [339]Öklid’in, Elementlerden başka, diğer kitapları da müslü-manlara ulaşmıştır. İbn Nedim onun müzik ile ilgili risalelerinin, Sabit b. Kurra tarafından tercüme edilerek üzerinde çalışıldığını nakletmekte­dir.[340]

Müslümanlar tarafından tanınan diğer bir Yunan matematikçisi ise, İskenderiyeli ünlü matematikçilerden Appollonius (M. Ö. 205 veya 190) dur. Bunun kitapları, çoğunlukla Benu Musa (Şakiroğulları) tarafından il-gilenilmiştir. Kitabu’l Mahrutât (Konikler) adlı eser, Muhammed b. Musa ve Hilâl b. Hilâl el-Hamsi tarafından tercüme edilmiştir. Bu kitabın son bölümleri daha sonra Sabit b. Kurra tarafından tekrar tercüme edilmiştir. Appollonius’un diğer eseri olan Kat’ul-Hutut (Oronların Kesirleri)’un Sa­bit b. Kurra tarafından tercümesi yapılmıştır. Fi Nisbetu’l-Mahdure, Kat’us-Sutûh (Sınırlı Oron) ve Devâiru’l Mumâse adlı eserlerinin de ter­cümesi yapılmıştır.[341]

Kaynaklarda eserlerinin tercüme edildiği bilinen diğer bir matematik­çi Arşimed’dir. Kitaplarının çoğunluğu Antakya medresesi vasıtasıyla Beytü’l-Hikme’ye ulaşmıştır.[342] Matematik ile ilgili çok sayıda kitap telif etmesine rağmen, Romalılar tarafından 15 deve yükü kitabının yakıldığı iddia edilmektedir. Buna rağmen El-Küre ve’l Üstüvane (Küre ve Silin­dir), Terbİu’d Daire (Çemberin Hesaplanması), Tesbiu’d -Daire, Devâİru’l-Mumâse (Eşit Düzlemler) gibi geometriyle ilgili eserleri tercüme edilmiş­tir.[343] Fakat mütercimleri bilinmemektedir.

Bunların yanında Geressalı Nichomochus’un Medhal ile Aritmetik’i (Aritmetiğe Giriş), Sabit b. Kurra tarafından Arapça’ya çevrilmiştir. Bu ki­tap, müslümanlar arasında matematik felsefesinin formülasyonunda etki­li olmuştur. Ayrıca Menelaus’un Devâir (Kürder)’i, Heron “Thyon” ve öte­ki İskenderiyeli matematik sarihlerinin kitapları daHercüme edilen kitap­lar arasındadır.[344]

Bütün müslüman ortaçağında matematik ve kozmoloji çalışmalarına temel teşkil eden ve eserleri üzerinde en çok çalışılan belki de Batlam-yus’tur. Onun tercüme edilen kitapları şunlardır; [345]

Batlamyus’un Tercüme Edilen Eserleri:[346]

Batlamyus (Ptolemeos)’un tercüme edilen eserleri özellikle Harezmî, Ebu Hâsip, Nasrettin Tûsî gibi büyük matematikçi, astronom ve coğrafyacılar üzerinde etkili olmuştur. Batlamyus’un özellikle Metisti adlı eseri, müslü­manlar arasında çok tanınmış, üzerinde en çok çalışılan kitap olma özel­liğini kazanmıştır. Bu kitaptaki bilgiler, müslümanlar arasında matema­tik, coğrafya ve astronomik gözlemler için bir temel teşkil etmiştir.[347]

Batlamyus’dan sonra Aristo’da olduğu gibi onun kitapları üzerinde çalışan ve şerh yazan takipçileri çıkmıştır. Bunlardan Theon (Savun)’un Kitabu’l Ameli, Batlamyus’un Zic’ine dair yazdığı Cedâvil’i kısmen tercü­me edilmiştir. Bu tercüme edilen kitaplarla beraber, Falisü’r-Rumi’nin 11-mü’n-Nucûm’la ilgili kitabı, yağmurlar konusundaki eseri, Aristofen’in

 

Kitabın adı

Ki (ab m yazıldığı dil

Arapça’ya tercüme eden

Kitabı jerlı veya tashih edert

Kitabın

konusu

önemli notlar

1

Mecistl (Algameste)

Yunanca

Selm, Ebu Hasan, Haccac b. Matar, Neyrizi, Sabit, İshak

Sabit b. Kurra, Cafer el-Hâzin, Cabirb. Hayam, Farabi, lbn Sina, Ebu’I Vefa

Astronomi Matematik

Müslümanlar üzerinde çok çalışmış ve etkileri büyük olmuştur

2

İhtisas (Hypotkescis ton polenomenon)

Yunanca

Sabit b. Kurra

 

Astronomi Matematik

 

3

Tashihi’t-Küre

Yunanca

Sabit b. Kurra

 

Astronomi

 

4

Zatu’l-halak {Annüllar Sphere)

Yunanca

Maşallah el-Yahuddi

Maşallah

Astronomi Tekniği

 

5

Kanun fi Ilmi’n-Nücûm

Yunanca

 

 

Astronomi Coğrafya

Dûnyaran yedi iklime ayrılmasının işlendiği kitaptır.

6

Zatû’s-Safa’ih (UsturJab)

Yunanca

 

 

Astronomi Coğrafya

Usturlab’ın kullanımı ve yön tayini ile ilgilidir.

7

Enva’

Yunanca

 

 

Astronomi Coğrafya

 

8

T”

Makalâtu’l-Erba”a Semere

Yunanca Yunanca

Ûmer b. Ferru-han,Sabit b. Kur­ra, Neyrizi, tbn  Rıdvan, İbrahim b. Salı

Ûmer b. Ferruhan, İbrahim b. Salt

lbn Daye, Nasreddin Tûsi

Astroloji Astroloji

. Dünyada en ünlü astroloji eserlerinden biridir. Hâlâ kul­lanılmaktadır.

10

Coğrafya fi’l-Ma’mure Mine’l An (Coğrafya Kılavuzu)

Yunanca

Filozof Kindî, Sabit b. Kurra

 

Coğrafya

Bu kitabı XV y.y.’da Fatih tekrar tercüme ettirmiştir.

11

Maraz ve Şurbu’d-Deva

Yunanca

 

 

 

Has

12

Mevâlid

Yunanca

 

 

 

Ayın yörüngeleri hakkında

13

Harb ve Kıtal

Yunanca

 

 

 

 

14

Hertrtonikon

Yunanca

Farabi

 

Müzik

Müzik teorileri üzerine bir eserdir.

15

Menâzır

Yunanca

 

 

Optik

 

Sana’atu’1- Cebr’i, Muhammed b. Muhammed el-Hasip tarafından tercü­me edilmiştir.[348] Bunların yanında Tinkirus’un ayın yörüngesi ile ilgili hesaplamalarını içeren kitabı da müslümanlar tarafından[349] bilinen riyaziye eserleri arasında sayılabilirler. [350]

d) Tıp île flgift Tercüme Edilen Kitaplar:

Tıp konularında müslümanların kitaplarından fazlaca istifade ettikleri iki isim vardır: Hipokrat ve Câlînûs. Bunların yanında Hint tıbbı ile ilgili ki­tapların tercümeleri bulunsa da, müslümanlar üzerinde belirgin bir şekil­de etki eden ve çokça üzerinde çalışılan tabipler, Yunan tabipleri olmuş­tur. Bunlardan da Hipokrat ve Calinos’un kitapları daha çok tanınmıştır. [351]

 

Kitabın adı

Kitabın yazıldığı dil

Arapça’ya tercüme eden

| Kitabı şerh veya tashih eden

Kitabın konusu

Önemli notlar

1

Ahdi Hipokrat

Yunanca Süryânice

|Huneynb. Ishak Huheyş, Isa b. Yahya

 

 

 

2

Fusul

Yunanca

:Huneyn b. Ishak

Ebu’i-Ferec b. Tayyip

Tıbbın ka­nunlarını tanıtan bir eserdir.

Şakiroğullan tercüme ettirmiştir.

3

Takdime ti’1-Ma’rife

Yunanca

Hu ney n b. Ishak jîsab. Yahya

Abduliatifb. . Yunus

Tıp

Şakiroğullan tercüme ettirmiştir.

4

Katitiyyuıı (Katitriyon)

Yunanca

Huneyn b. Ishak İsa b. Yahya

 

T-SL

Şakiroğullan tercüme ettirmiştir.

5

Ahlat

Yunanca

Isa b. Ishak

Ebu’l-Ferec b. Tayyib,

Tıp

Sakiroğulları tercüme ettirmiştir.

6

7 8

el-Ma’ ve’1-Hevâ Tabiatü’l-lnsan

Yunanca

Yunanca

Huneyn b. Ishak Huneyn b. Ishak

Hubeyş b. A^am

Tıp

Coğrafi bölgelere göre doğan has­talıklardan

Ebu’I Ferec b. Tayyib

Astronomi

sözeder.

Fil Gıda

Yunanca

Yahya b. Batrik

 

Eczacılık Beslenme

 

9 10

Eğinnâ

Yunanca

lbn Sehid el-Kerhi

 

Biyoloji (Embriyo)

 

Esâbi’

Yunanca

Yahya b. Batrik

 

Parmaklar hakkında

 

11

Emrâzu’l-Hadde

Yunanca

İsa b. Yahya

 

Tıp

 

12

Alâmetu’l-Gazava

Yunanca

Yahya b. Batrik Isa b. Yahya

 

Tıp

 

13

lbidimya

Yunanca

 

Ebu’l-Ferec b. Tayyib

Salgın hastalıklar ile ilgilidir. .

 

1) Hipokrat’ın Tercüme Edilen Kitapları;[352]

Hipokrat, islâm medeniyetinde tanındığı kadar hiç bir medeniyette ta­nınmadı. Bütün eserleri tercüme ve şerh edildikten başka, müslüman ta­bipler ve tabiatçılar, onun sayesinde yeni ilimler ve usuller buldular. Onun hayatı hakkında müslüman biyoğrofistler genişçe bilgi vermekte­dir.[353] Kitaplarının çoğu Calinos tarafından tefsir edilmiştir. Tercüme edildikten sonra, müslümanlar tarafından da bir çok tefsiri ve şerhi yapıl­mıştır. Bunlardan, Muvaffakuddin Abdullatif b. Yusuf, Alaaddin Ebu’l Ha­san Ali b. Ebu’l Haremel-Kureşî, Ebu’l Hasan Zahir b. İbrahim es-Sencerî gibi[354] isimler bulunmaktadır. [355]

2) Caîinos’un Kitapları;

Hipokrat’tan 665 yıl sonra gelip, fakat onun geleneğini devam ettiren ve İslâm dünyasında kitapları en çok okunan, müslüman tabipler üzerinde etki bakımından en önde .sayabileceğimiz, aynı zamanda da klasik dönem Yunan biliminin Ortaçağ İslâm dünyasında ulaştıran, yazdığı eserler ile tarihte eşine az rastlanan bir tarihi sorumluluğu yerine getirmiş olan di­ğer ünlü bir Yunan hekimi de Câlînûs’tur (ö. 200/?). O’nun müslümanlar tarafından Beytü’l-Hikme’de tercüme edilen eserleri şunlardır:[356]

Nabz

Makalâtü’l Hams Fi”t

Teşrih

Üskutussat (Unsurlar)

Mizaç Kuva-i Tabiiye

Kitabu’1-Ilel ve’1-Araz

Ta’arruf llelü’l-Azau’l-Bâiina

ı’I-Kebir

Nedim ve Usaybia m anarlar

Hiletü’l Bür veya Hamlemi Bir’

 

Kitabın adı

Kitabm      i yazıldığı     Arapça’ya dil               tercüme eden

Kitabı

^erlı veya tashih eden

Kitabın konusu

 

14

Tedbiru’l-Esihha

 

 

 

Hıfzı’s-Sıhha

 

 

Hubeyş b. Asam

 

15

Teşhiru’1-Kebir

 

 

 

Astronomi

 

16

Ihtilafu’t-Teşrih

 

 

 

»

 

17

Teşri hu’l -Haya van ü’! Meyyit

 

 

 

 

 

 

18

19 20

Teşrihu’ 1 -Hay a vanü’ i Hayy

İlmi Bukrat fit Teşrih İlmi Aristo fit Teşrih

 

__ …   ._      __

 

21

Teşrihu’r-Rahm

 

 

 

II

 

 

22

Harekatu’s Sadr ve’r Rie

 

lstafan b. Basil Huneyn b. İshak

 

 

 

23

İlelü’n-Nefs

M

 

 

 

24

Harekatu’1-Adel

 

 

 

25

Savt

 

 

Huneyn

 

Ses

 

26

Hace ile’n Nabz

 

 

Hubeyş ve Huneyn

 

Tip

 

27

Harekatu’l Mechuk

 

Hubeyş

 

 

 

28

Hace ile’n Nefs

 

 

Istafan b. Basii, Huneyn

 

Anatomi

 

29

Âra’ıl-Bukrat vel-Eftatun

 

 

Hubeyş

 

 

 

30 31

Menâfıi’1-Â’za

 

 

Hubeyş ve i ı-jıneyn

 

 

 

Hisbu’l-Beden

 

 

Huneyn, AH b. Sina

 

Psikoloji

 

32

Sû’il-Mizâcü’l-Muhtelif

 

 

Huneyn

 

Eczacılık

 

33

İmtila’

 

 

lstafan b. Basil

 

 

 

34

Edviytu’l-Müfrede

 

 

 

 

 

35

Kitabu’l-Evram

 

 

İbrahim b. Salt

 

Şişlikler hakkında

 

36

Kitabu’I-Meniv

 

Huneyn

 

 

 

37

Mevlftd li Seba’ti Eshurin

 

 

 

 

7 aylık çocuk hakkında

 

38

Mürretu’s-Sevda

 

 

Istafanb. Basil

 

 

 

39

Redae t u’t-Teneffüs

 

Huneyn

 

Nefes darlığı hak.

 

40 41

42

Ta kd imetu’1-M a’rife

 

Isa b. YaKya

 

 

 

Kitabu Zubûl Ki tabu’! Fasd

 

Huneyiı

Isa b. Yahya, lstafan b. Basil

————————————————————-

Renk solgunluğu ve belirtileri

Damardan kan alma hakkında

 

43 44

Sıfat K Sabi Yusra’ Tadbiru’l-Mulatiaf

Yunanca, Süryanice

 

lbn Salt Huneyn

 

Saralı çocuk hakkında

Kolaylıkla yapmak

 

 

<i(abwı adı

Kitabın yazıldığı     / dil               I

Arapça’ya ercûme eden

Kitabı şerh veya tashih eden

<itab\n îoiiusu

45

Kuve’l-Agdiye

 

••

 

Gıdalar kuvveti aakkında

46

Tedbiri-Bukrat Li’S Emrazu’l-Hadde

•’

 

Tıp

47 48

49 50

Kitabu’l-Kimus

 

Sabit b. Kurra Hubeyş

 

 

Edviyetu’1-Mukâ-bele

 

İsa b. Yahya

Eczacılık

Terkibul-Edivve

 

Huneyn

 

——————-

Kitab ila Serasabalos

 

Huneyn

 

 

 

 

Yahya b. Batrik

 

 

52 53

Rivaze bil Küretü’s-

 

Hubeyş

 

Geometri

Fi Kutubu Bukrat es-

Hubeyş

 

Tıp

54

Kitabu Mihnetü’t-Tabib

 

Huneyn

 

 

55

Kitabu’l Buhran

 

 

 

 

56

Tarifu’l-Mer’uE Uyubehu

 

Torna, Huneyn

 

Ahlâk

%7

Kitabu’l-Ahlak

 

Hubeyş

 

 

58 59

Ma Zekere Eflatun fi Timavus

Fi ennel Muharriki’l-Evvel la Yeteharrek

————_———–

Huneyn ve İshak

Huneyn, Isa b. Yahya, İshak

 

Febefe Felsefe

 

60 61

Kitab fi enne Kuvan Nefs Tabiat lı Mizacil Beden

Adedü’l-Mekiyis

————————–

Hubeyş

Istafan b. Basil, Huneyn ve ishak

 

Psikoloji

 

62

Fil Hile li Hifz&i Sıhha

Hubeyş, ishak

 

Sayılar

fi^

Kitab fi A’dad

 

Hubeyş

 

Sayılar

64

 

 

Huneyn

 

Eczacılık

65

Esbab-ı Muttasıla bi’1-Maraz

 

Huneyn

 

Tıp

             

Bize burada Calinos’un eserlerinden her ne kadar 65 kitabının ismi verilse de, Ona 400’den fazla eser nisbet edilmektedir. Bu kitapların 140’a yakını, müslümanlar tarafından, tamamen veya kısmen Yunanca orijinal­leri ile ele geçirilmiştir. Yunanca orijinalleri kayıp olan bazı eserler de gür nümüze yukarıda sunduğumuz gibi Arapça tercümeleri vasıtası ile ulaş­mıştır. Ancak şurası bir gerçektir ki, Onun eserlerinin bir çoğu kayıp, birçoğu da tarihi kayıtlara geçmemiştir. Onun kitapları hakkında en top­lu bilgiyi Huneyn b. İshak’ın yazdığı Calinos’un İlmi île İlgili Tercüme Edi­len Eserler ve Tercüme Edilmeyenlerin Listesi adlı kitaptan öğrenilmekte­dir. Fakat bu kitaba ulaşamadığımız için, son sözü soy ley emiyoruz. Şu kadarını biliyoruz, Calinos’un 129 eseri Süryânice asıllarından Arapça’ya çevrilmiştir. İbn Ebi Useybia da onun eserleri hakkında, Huneyn’in kita­bına dayanmaktadır.[357]

Calinos’un eserleri üzerinde aralarında Yahya en-Nahvi’nin de bulun­duğu, İskenderiyeli hekim ve düşünürler, ihtisar, tefsir ve şerhler yazmış­lardır. Bu külliyatı müslümanlar “Cevâmi’ul îskenderâniyyûn” olarak ad­landırırlar. Calinos’un Süryânice’den çevrilen eserlerijbu külliyattandır.[358] N Bu tercümelerden başka, başta Iskender’ul Afrodisi, Aginolu Paul gibi isimler, Ahron’un Pandects’i gibi risaleler, Hermes ve Escalibus’a nisbet edilen eserler olmak üzere, neredeyse bütün Grek tıp literatürü tercüme edilmiştir.[359]

Beytü’l-Hikme’de yapılan çeviriler elbette saydığımız eserlerle sınırlı kalmamıştır. Birbuçuk yüzyıl süren bir tercüme faaliyetinin bu kitaplar ile sınırlı olması elbette mümkün değildir. Bu faaliyetlerden bahsederken de tercümesi yapılan her müellifin adını, eserini ve mütercimini ayrı ayrı zikretmek de aynı şekilde imkânsız görünmektedir. Çünkü, Yunan bil­ginlerinin her kitabı üzerinde daha sonraki Helenistik dönem yazarları ve Yeni-Efiatuncular tarafından çok sayıda şerh, tefsir, ihtisar ve nazire ma­hiyetinde eserler yazılmıştır. Bu eserlerin hemen hepsi de müslümanlar tarafından tercüme şerh ve tefsir yapılmıştır. İşte bütün bu eserlerin isim­lerini, konularını ve mütercimlerini zikretmek, başlı başına bir çalışmayı gerektireceğinden, kısaca onların isimlerine dikkat çekmekle yetinmek zorunda kaldığımızı belirtelim.

Ancak, tercümelerin etkisini incelerken, müslümanlar üzerinde fikir­leriyle daha fazla etkili olmuş filozof ve tabiat bilginleri hakkında, Beytü’1-Hikme’nin etkileri bölümünde yeterince üzerinde durulacaktır. Şu kadarını söyleyelim, Beytü’l-Hikme’nin kurulmasıyla, Doğu Akdeniz ile Mezopotamya arasındaki bölgede yaşayan, tarihleri eski çağlara kadar uzanan bu kavimlerin ellerinde bulunan yazılı belgelerin büyük çoğunlu­ğu, tercüme edilmeye çalışılmıştır.

Kitapların tercümelerinden bahsettikten sonra, tercümenin güçlükle­ri ve eksiklikleri,   yapılan tercümelerin seviyesi ve niteliği doğal olarak merak konusu olmaktadır. Beytü’l-Hikme’nin kurulduğu ilk yıllarda ya­pılan tercümeler, gerek mânânın ifade edilmesi gerekse metnin anlaşıl­ması noktasında müphemlik ve tahriften kurtulamamıştır. Bu tercümeler genellikle kelime karşılığı yapıldığından, çeviriyi okuyanlar ne kastedil­diğini tam olarak anlayamıyorlardı. Bu konuda îhvan-ı Safa Risaleleri’n-deki “bu tercümeleri okuyanlar hiçbir şey anlamıyordu” ifadesi, bu tercü­melerin mahiyetini açıklamak için yeterlidir.[360] Arapça’ya yapılan tercü-melerdeki bu güçlükler, daha önce başlayan Yunanca’dan Süryânice’ye yapılan çevirilerde de karşılaşılmış, hatta birçok Yunanca eserin Süryâni­ce’ye aktarılırken tahrif olmasına sebep olmuştur.[361]Bu sebeple müslü-manlar Süryânice’den yapılan tercümeleri, imkânların elverdiği oranda, Yunancalarıyla karşılaştırarak tekrar tercüme etmeye çalışmışlardır.

îlk tercümelerin bozuk olmasının başlıca sebebi, tercümeleri yapan kimselerin mantık, ilahiyat, ahlâk ve felsefe konularıyla ilgili kavramlarla henüz yeni karşılaşmalarından kaynaklanmakta idi. Bu durumda müter­cimler, anlayamadığı yeri ya atlayıp geçiyorlardı ya da kendi anlayışına göre dolduruyorlardı.[362] Diğer bir sebep de, mütercimlerin yabancı mil­letlerden olmalarından dolayı, Arapça’yı henüz yeterince kullanamıyor-lardı.[363] Bu durum da çevirinin bozuk olmasına sebebiyet veriyordu. Bu sebepten tercümelerin ilk döneminde, önce Süryânice’ye, sonra Arap­ça’ya yapılan tercümeler çoğunluğu oluşturmuştur.[364]

Tercümelerde görülen bu olumsuzluklar elbette olduğu gibi bırakıl­madı. Daha sonraları Beytü’l-Hikme’ye, zamanın önde gelen edipleri geti­rilerek, herkese belli konularda tercüme yaptırılmak suretiyle bu olum­suzluklar giderilmeye çalışılmıştır.[365] Mütercimler bu aşamada Arapça’yı, çevirisini yaptığı kitabın dilini ve konusunu iyi derecede bilen kimseler­den oluşmuştur.

Tercümede ikinci dönem diyebileceğimiz bu aşamanın iki mühim özelliği dikkat çekmektedir. Birincisi, Huneyn b. İshak’m öncülüğünü yaptığı çeviri ekolünde tercüme işi, eskiden olduğu gibi kelime karşılığı olmayıp, metinden anlaşılan mefhuma karşılık gelen ifadelerle yapılıyor­du. Bir paragraftan anlaşılan mânâ ne ise, mütercimler eksik bırakmamak kaydıyla, o mânâyı en güzel bir şekilde Arapça ifade ederek yazıyorlardı. ikincisi ise, daha önce çevirilerin çoğunluğu Süryânice’ye yapılırken, bu aşamada yapılan tercümelerin çoğunluğunu Arapça’ya yapılan çeviriler oluşturmuştur. Buna ilave olarak, Beytü’l-Hikme’ye atanan hâzinler vası­tasıyla yapılan tercümeler kontrol edilmiş, uygun görülmeyen yerler dü­zeltilmek suretiyle, en mükemmel şekli yakalanmaya çalışılmıştır. Bu gö­revi yürütenler arasında Yuhanna b. Mâseveyh, Huneyn b. Ishak, Sabit b. Kurra vb. aynı zamanda edebî ustalığı ile bilinen bilginler bulunmakta­dır.[366]

Bu arada özellikle Huneyn b. Ishak’ın da gayretleriyle daha önceden yapılan bozuk tercümeler tekrar ele alınarak, bir kitabın ikinci, hatta üçüncü defa tercümesi yapılmıştır.[367] Bir defasında Huneyn, Aristo’nun Nefs kitabını kötü bir nüshasından tercüme etmişti.Hradan 30 yıl geçtik­ten sonra, aynı kitabın mükemmel bir nüshasını ele geçirmesi üzerine, ilk nüshası ile karşılaştırarak tekrar tercüme etmişti.[368] Bu tercümeler hangi halife zamanında yapılırsa onun mührü basılırdı. Bundan dolayı tercümeler “Hârüni” veya “Me’mûni” diye anılırlar.[369]

Huneyn b. îshak’tan sonra, tercümelerin kontrolü ve düzeltilmesi gö­revini Harran Sabülerinden Sabit b. Kurra yürütmüştür. Sabit b. Kurra, Halife Mu’tezid zamanında (892-901), özellikle matematik, astronomi ve  mantık ile ilgili kitapların tercümesi ve düzeltilmesiyle görevlendirilmiş- tir.’[370]

Ancak, kültürel durumda meydana gelen doğal gelişmelerin bir so­nucu olarak linguistik değişmelerin meydana gelmesi kaçınılmazdır, is­lâm dünya görüşüne tamamen yabancı olan Yunan felsefesi ve onun kav­ram sisteminin, İslâm düşünce muhitine girmesiyle beraber, Arapça’daki kavram ağının yeniden teşkilatlanması gerekmiştir.

Müslüman aydınlar ilk defa karşılaştıkları kavramları Arapça’ya uy­durmaya çalıştılar. Fakat kavramlar yabancı olduğu için, düşünce ile onu ifade eden dil arasında her yerde uyuşmazlıklar meydana geldi. Anahtar felsefî kavramlar, islâm düşünce potasında şekillenen Arapça’da tam karşılığım bulamadı. Çünkü Arapça, tamamen farklı bir kültür alanında şe­killenmiş, arkasında uzun bir tarihi geçmişi olan, birçok bakımdan ken­disine yabancı bir düşüncenin sadmesini yenmek zorundaydı. Arapça kültür dili olup olmadığının kesin imtahanmı verecekti. Yapılan bu ter­cüme faaliyetinde en önemli ve hassas konu, kavramlaştırma problemiy­di. Çünkü kavramlar, doğal olarak doğdukları düşünce evreninin Özellik­lerini ve izlerini taşırlar. Bu sebeple, Yunan politeizmi ve antropomorfist tanrı anlayışı içinde doğan bir felsefî sistemin veya düşünce biçiminin tercümesi yapılırken, kavramların içerdiği mânâların İslâm tevhîd akidesi ile çatışması kaçınılmazdı. Bunun yanında o zamana kadar müslümanlar tarafından hiç kullanılmamış olan matematik, astronomi, tıp vb. ilimler-deki teknik terimlerin, Arapça’ya aktarılma proplemi de vardı. Bu du­rumda iki yol takip edilmiştir. Birincisi, daha önce Arapça’da hiç karşılığı bulunmayan eşya isimleri, sıfatlar, bazı uyumlar getirilerek Arapça’ya ak­tarılmışlardır. Bu durum zaten fazla problem olmamıştır. Mesela;[371] Aritmetik M Arismatiki, Eter M  Esir, Geometri iE  Cumetriy, Coğrafya M  Coğrafiya, Füozofi i£  Felsefiya, Astrolog & Uturlap, Organ iE  Urgun.

İkincisine gelince, özellikle kitap İsimleri, felsefî kavramlar, ilmî ter­kipler tercümelerin önemli bir sorunu idi. Çünkü, herhangi bir ilmin ve­ya özgün düşüncenin tesisi, onun hususi dilinin ve kavramlarının konul­masıyla mümkündür, işte bu sebeple müslümanlar arasında yoğun bir kavramlaştırma hareketi görülür. Bu meyanda Farabî Kitabu’l-Huruf adlı eseri yazmıştır.[372] Kavramların Arapçalaştırılmasıyla, Yunan felsefesi ve diğer felsefeler ile alış-veriş ve diyaloglarda karşılaşılan güçlükler gideril­meye çalışıldığı gibi, özgün bir düşünce sisteminin oluşumu için gerekli mantığı oluşturması bakımından da bir boşluğu doldurmak suretiyle, İs­lâm medeniyetinin linguistik temellerinin atılmasına yardımcı olunmuş­tur.

Halife Mütevekkil zamanında (847-861) Dioskorides’in kitaplarını da tercüme eden îstafan b. Basil, bir çok Yunanca terimin Arapçalaştırıhnası için çalışmıştır. Bunlar arasından Arapçalaştıramadıklarmı ise “İnşallah daha sonra bu terimleri bilen ve Arapçalaştırabilen birisi çıkar” umuduy­la olduğu gibi bırakmıştır.[373]

Îstafan b. Basil’den sonra, yaptığı tercümelerle okuyanları adeta hay­rete düşüren Huneyn b. Ishak, Yunanca, Süryânice, Arapça ve Farsça’ya olan derin vtıkufiyeti yanında tıp, felsefe ve tarih bilgisiyle, bu işi yapabi­lecek en ehil kimse durumundaydı.[374] Onun yaptığı tercümeler, asılların­dan farksız gibiydi. Çünkü Huneyn, mânâlarla ve mânâların felsefî ve medeni ifadesiyle içi içeydi. O, bu işi yaparken bir mütercimden öte, bir mütefekkirin kendine has ifadeleriyle yeniden dile getirmekteydi.[375] Bu şekilde başlayan kavramlaştırma, Farabî’nin çalışmalarıyla olgunlaşarak, Arapça’ya maloluyordu. Bu da İslâm düşüncesinin kendine has dilinin oluşmasını sağlıyordu. Çünkü Farabî, tercümelerden dolayı meydana ge­len güçlüğün nasıl aşılması gerektiğine ilişkin metodu oturtuyordu. Arapça’da karşılığı bulunan felsefî terimleri, karşılığı bulunmayan felsefî terimleri nasıl kullanılacağını izah ediyordu.[376]

Tercümelerin genellikle bozuk olduğu yönünde, oryantalistler ve on­ların etkisinde kalan araştırmacılarca ortaya atılan iddia, iyi incelendiğin­de tarihî gerçeklerle uyuşmamaktadır. Böyle bir iddia, ancak Beytü’1-Hik-me’nin ilk dönemlerinde yapılan tercümeler içm. geçerli olabilir. Fakat bozuk tercümeler olduğu gibi bırakılmamıştır. Bu iddiayı ortaya atanlar, iddialarım kabul ettirdikleri takdirde kolayca İslâm felsefesi veya bilimi gibi bir şeyden bahsedilemeyeceği sonucuna ulaşmak istemektedirler. Çünkü bir sistemin ana çarklarını kavramlar oluşturur. Eğer kavramlar, eksik tercümelerden ibaretse veya başka kültürlerin malı ise, o takdirde zorunlu olarak özgün bir düşünce sisteminden ve ilim geleneğinden bah­sedilemez. Bir kavram sistemi bulunmadığından düşünce imkânsızdır, çünkü kavramlar bilgiden önce gelir ve kavramlar düşüncenin yoğruldu­ğu teknedir. Dolayısıyla, müslümanlar tarafından yürütülen kavramlaş­tırma çalışmalarının, İslâm felsefesinin ve biliminin teşekkülünde ve öz­günleşmesinde önemli derecede etkili olduğunu söyleyebiliriz[377]

Beytü’l-Hıkme’de  Yetişen  Bilginler Ve    İlmî   Çalışmaları

islâm bilim ve kültür tarihinin dünya çapında şöhret bulmuş ve yüz­yıllardır düşünce ve bilim dünyamızı etkileyen âlimlerinden çoğunun, X. yüzyılda ve Bağdat şehrinde, aynı ilmî ve kültürel havanın etkisiyle yetiş­miş olmaları, sözkonusu dönemin verimliliği ve canlılığı bakımından ilgi çekici bulunmaktadır. İslâm tarihinin bu kesitini oluşturan öğelerin bi­linmesi veya ortaya çıkarılması da, bu dönemdeki canlı ilmî ve kültürel ortamı anlamak bakımından ayrı bir önem arzetmektedir. Kaldı ki tari­hin asıl görevi de, olayların arkasındaki şuuru yakalamaktır.

Miladî IX. yüzyıl İslâm dünyası, farklı ilim dallarında önemli bilgin­lerin yetiştiği bir dönemdir. Felsefede, Kindî; matematikte Harezmî; tıpta Razî; astronomide Battâni gibi bilginlerin yetiştiği görülmektedir. Bunla­rın biyografilerini ve etraflarında bulunan diğer bilginlerin hayatlarım araştırdığımızda, hemen hepsinin Beytül-Hikme ile bir şekilde irtibatlı oldukları ortaya çıkmaktadır. Kindî, felsefe çalışmalarını burada yapmış­tır. Harezmî cebr ilminin temellerini burada atmıştır. Daha isimlerim sa­yabileceğimiz birçok İsim Beytü’l-Hikme’deki çalışmalardan bir şekilde etkilenerek yetişmişlerdir.

Bu durumda Beytü’l-Hikme, bir eğitim-öğretim müessesesi midir so­rusu akla gelmektedir. Bu soruya açık olarak olumlu cevap vermek için, tarihî kaynaklarımız müsade etmemektedir. Ama ortada da bir vakıa var­dır ki, o da yetişen birçok bilginin bulunmasıdır. Ahmet Attallah, Beytü’l-Hikme’deki eğitim-öğretim faaliyetleri ile ilgili olarak, Beytû’l Hikme fi Asri’l-Abbasiyyin adlı eserinde, orada sistematik bir eğitim-öğretim faali­yetinden bahsetmektedir. Altı yaşındaki çocuklarla başlayan bu faaliye­tin, belirli kademelerden geçerek yürütüldüğünü iddia etmektedir.[378] An­cak bu konuda herhangi bir temel kaynağı referans göstermemesi iddiası­nı zayıf bırakmaktadır. Buna ilave olarak, Beytü’l-Hikme ile ilgilenen baş­ka hiç bir araştırmacıda buna benzer bir iddiaya rastlanmaması da Attal-lah’m iddiasının gerçeklerle uyuşmadığım göstermektedir. Ayrıca, Niza­miye medreselerine kadar, İslâm dünyasında bugünkü mânâda kurum-laşmış bir eğitim-öğretim müessesesi kurulmamış, bu ihtiyaç camilerdeki halkalarda özel hocalarda, çoğunlukla da aileler tarafından karşılanmıştır. Bu sebeple, Beytü’l-Hikme’nin eğitim-öğretim müessesesi olarak ortaya konması mümkün görünmektedir.

Çalışmamızın başında Beytü’l-Hikme’nin kuruluşunu anlatırken ha ı-feler tarafından, Beytü’l-Hikme’ye zamanın ünlü bilginlerinin getirildiğini ifade etmiştik. Bunların etrafında, bu ilimlere merak duyan \ – öğrenme^ isteyen genç araştırmacıla bulunmaktaydı. Beytü’l-Hikme’nin yu s ^ düzeyli araştırma merkezi olarak çalıştığı dikkate alınırsa,[379] tercüme tartışmalar, gözlemler, araştırma ve inceleme faaliyetleri, buradaki genç araştırmacıların yetişmesini sağlıyordu. Nitekim Huneyn b. İshak, Yu-hanna b. Mâseveyh’in yanında; Benu Musa, Yahya b. Ebi Mansur’un ya­nında, bu şekilde yetiştikleri görülmektedir.[380] Böylece, gerek Beytü’l-Hikme’de, gerekse burası ile devamlı ilişki içinde olan değişik din, milli­yet ve coğrafyaya ait çok sayıda bilgin, bu mektepte müsait bir ilmî ve fikrî ortam oluşturuyordu. Yapılan tercümeler ile de bu müsait ortam bir çok gencin yetişmesini sağlarken, bilim adamlarının yeni çalışmalar yap­masına, keşifler ve teoriler geliştirmesine imkân hazırlıyordu. Böylece burası birçok ünlü bilim adamının yetişmesine zemin hazırlıyordu. Şimdi bunlardan bazılarının hayatlarını kısaca inceleyelim. [381]

1) Huneyn B. Îshdk (193/813-260/873)

Beytü’l Hikme’de çalışan bilginler arasında en çok dikkat çeken şüphesiz Huneyn b. İshak’tır. Kaynaklarda çağının önde gelen bilginlerinden ve mütercimlerin üstadlarmdandır (eminü’t-tercüman) diye tanıtılır. Hi-re’nin Nasturi hıristiyanlarından olan babası, eczacılık ile uğraştığından, oğlunu tıp ve ilim sevgisi ile yetiştirir. Bu yetişme tarzı Huneyn’i gençlik çağma erişince, Bağdat’a sürükler. Bağdat’ta tıp öğrenimiyle ilgili ilk te­ması, Yuhanna b. Mâseveyh sayesinde olur. O dönemde Bağdat hastanesi­nin baştabibi olan Yuhanna’mn derslerine devam etmeye başlar. Bu dö­nemde Yuhanna’nın etrafında her sınıftan genç toplanır, tıp ile ilgili ko­nuları müzakere ederlerdi. Bir gün anlayamadığı bir konu üzerine sordu­ğu soru, çok asabi bir karaktere sahip olan Yuhanna b. Mâseveyh’i kızdı­rır. Zaten yanından uzaklaştırmak istediği Hireli gence ağır hakaretler eder ve şöyle der;

“Hirelilere ne oluyor da tıpla uğraşıyorlar? Sen git, akrabaların sana 50 dinar versin, onunla bir kova bir de ip al, bir yol kenarına otur, bağırarak bunlan sat. Tıptan kazanacağının on katım bundan kaza­nırsın.’[382]

Yuhanna b. Mâseveyh’in bu hareketi genç tabibi çok üzer, ağlayarak ve kinlenerek yanından ayrılır (211/826). Huneyn, bundan sonra iki yıl or­talıkta görünmez. Bu esnada İskenderiye’ye gider, burada yalnız tıp öğ­renmekle kalmaz, aynı zamanda Süryânice ve Arapça’ya tercümeler yapabilecek düzeyde Yunanca Öğrenerek, Yunan elbisesi içinde Bağdat’a döner.[383]

Bağdat’a geri gelen Huneyn, ilk olarak halifenin özel doktoru Cebrail b. Buhtişu’nun yanında, Calinos’un kitaplarını tercüme ederken görülü­yor. Yaşlı üstad Buhtişu, ona gayet saygılı davranıyor, hatta şöyle dediğine şahit oluyoruz;

“Bu gence benim gösterdiğim saygıyı çok görmeyin. Eğer O, biraz daha büyük olsaydı, benim gözbebeğim Cürds*’i çoktan geçmiş ola­caktı.”[384]

Huneyn b. Ishak bu arada Beytü’l Hikme’nin başında bulunan eski hocası Yuhanna b. Mâseveyh ve devrin ünlü bilim himayecileri Şakiro-ğulları ile tanışır. Yaptığı mükemmel tercümeler kısa zamanda onun ilim çevrelerinde tanınmasını sağlar. Halife Me’mun’un meşhur rüyasından sonra özellikle Yunan felsefesi ile ilgili kitapların tercümesi için Huneyn, Beytü’l Hikme’ye dahil edilir ve Yunanca kitapların tercümesi ve eski ter­cümelerin düzeltilmesi ile görevlendirilir.[385]

Huneyn b. îshak’ın Beytü’l Hikme’de yaptığı ilk tercümeler, çoğun­lukla Yunanca’dan Süryânice’ye yapılmıştır. Arapça’ya da çeviri yapması istenen Huneyn, Arapça öğrenmek için, o donemde Arap dilinin canlı bir merkezi olan Basra’ya giderek, Arapça öğrenir. Böylece Huneyn, Süryâni-ce, Yunanca, Farsça ve Arapça olmak üzere dört dili mükemmel denecek düzeyde öğrenir.[386] Bu tarihten itibaren Beytü’l Hikme’deki çalışmaları esnasında Yuhanna b. Mâseveyh ve Huneyn b. Ishak arasında sıkı bir dostluk başlar. Artık Huneyn, önce kendisini kovan Yuhanna’nın yanın­dan hiç ayrılmıyordu.[387] Dört dili gayet iyi kullanabilen Huneyn, Cali-nos, Hipokrat, Dioskorides, Platon ve Aristo gibi eski Yunan yazarlardan 50’ye yakın kitabı tercüme etmiştir. Ayrıca, bu kitapları hocası ile beraber müzakere etmişlerdir. Bu arada bir çok kitap üzerinde de şerhler yazmıştır.[388]

Bir müddet sonra bilinmeyen bir sebeple Beytü’l Hikme’den ayrılan Huneyn, Şakiroğulları yanında aylık 500 dinar gibi yüksek bir maaşla ça-hştığı görülmektedir. Bu esnada Bizans İmparatorluğu sınırları içinde kıymetli eserler toplamak için yolculuklara çıktığı, ilmî kıymete haiz bir çok kitap getirdiği rivayet edilmektedir.[389]

Ibn Kifti’nin bildirdiğine göre, Mütevekkil zamanında vefat eden ho­cası Yuhanna b. Mâseveyh’in Beytü’l-Hikme’deki boşalan görevine Hu­neyn b. Ishak getirilir. Huneyn, aynı zamanda halifenin özel tabipliğini de yapmaktadır. Huneyn b. îshak’ın yıldızının parladığı esas dönem Mü­tevekkil dönemidir. Mütevekkil tarafından kendisine “Emin ala’l-terce-me” i^mi verilerek, tecümelerin düzeltilmesi ile görevlendirilir.[390] Hu-neyn’in Beytü’l-Hikme’de bu dönemdeki çalışmalarına, yanında çalışan genç araştırmacıların da iştirak ettiği görülüyor. Bunlardan; oğlu Ishak, yeğeni Hubeyş b. Asam, Yahya b. Harun, Musa b. Halid ve Istafan b. Ba-sil’i sayabiliriz. Bunlar tercüme yaparlar, şerh ve tefsir ile uğraşırlar, Hu­neyn de onların tercümelerini kontrol eder, yanlışlarım düzeltir ve aynı zamanda da onları yetiştirirdi.[391]

Bu ilmî ortamın merkezinde bulunan Huneyn’in çalışmaları elbette sadece tercümelerle sınırlı değildi. Tıp, felsefe, felsefe tarihi, baytarlık ko­nularında bir çok kitabı bulunmaktadır. Fakat Huneyn’in diğer çalışmala­rının yanında özellikle göz hastalıkları konusunda(aftomoloji) önemli eserler yazdığı bilinmektedir. Mesela, Aşr Makalât jtbAyn adlı kitabı bu konuda mevcut en eski kitaplardan sayılmaktadır. 30 yıldan fazla bir za­man içindeki tecrübelerini ve gözlemlerini topladığı bu eser, on bölüm­den oluşmaktadır.[392] Önemli eserlerinden bir diğeri ise, Nevâdira’I Felâsi-je adlı eseridir. Bu kitap; meşhur filozofların hayatlannı anlatan ve İslâm dünyasındaki yazılan ilk Hukemâ biyografilerinden birisidir.[393] İsimleri­nin hepsini burada zikredemeyeceğimiz eserlerinin, toplam sayısı 80’e yaklaşmaktadır. Felsefe, tıp, baytarlık, tarih vd. konularında zengin bir külliyatı bulunmaktadır.[394]

Huneyn’in tek eseri elbette yazdığı kitaplar değildir. Yanında çalışan genç araştırmacılar da ünlü birer bilim adamı oldular. Mesela; oğlu îshak (ö. 299-912) Arapça’yı babasından daha iyi kullandığından babasının Yu­nanca’dan Süryânice’ye çevirdiği çok sayıda kitabın Arapça’ya tercümesi­ni yapmıştır. Bunun yanında değişik konularda bir çok kitap da telif et­miştir. Bunlardan, tıbba giriş, basit ilaçlar ile tedavi, her yerde kullanıla­bilecek ilaçlar, felsefecilerin ahlâkı… gibi değişik konuları içeren kitaplan bulunmaktadır.[395] Fakat onun tercümelerinin çoğunluğunu babasının aksine felsefe kitapları oluşturmaktadır.[396]

Yeğeni Hubeyş b. Asam (ö. 300/912) ise, Huneyn’in ekolünün en önemli takipçilerindendir. Çok dikkatli ve kıvrak bir zekaya sahip oldu­ğu nakledilen Hubeyş, tercümelerinin yanında telif eserler de yazmıştır. Gıdalar, basit ilaçlar, nabz hakkında eserleri vardır.[397] Fakat Hubeyş’in yazdığı kitaplar, çoğu kez yanlışlıkla Huneyn’e isnat edilmiştir.[398]

Bunlardan başka özellikle tıp konularında Ebu Ya’kup Osman ed-Dı-meşkî ve Metta b. Yunus, İsa b. Yahya ve Musa b. Hâlid gibi insanlar, bu sahada yetişmiş, önde gelen bilim adamlarından [399]sayılmaktad[400]

2) Sabit b Kurra (211/826-288/901):

Harranh Sabiî bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Sabit, çocukluk ve gençlik yıllarını sarraflık yaparak geçirdi. Bu yıllarda mükemmel denebi­lecek düzeyde Arapça ve Süryânice öğrendi. Bazı fikirleri sebebiyle Sabi-iler ile arasında anlaşmazlık çıkması üzerine Bağdat’a gelirken yolda Mu-hammed b. Musa ile tanıştı ve Muhammed b. Musa, Arapça’yı ve Süryâ-nice’yi çok iyi kullanan Sabit’i himayesi altına aldı. Bir müddet sonra Onu, Halife Mu’temid (256-279)’e takdim etti. Halife de Onu müneccim­ler grubuna dahil etti. Ayrıca Sabiilere karşı düşkün olduğu rivayet edilen Sâbit’in, onların Bağdat’ta bir statü kazanması için girişimlerde bulunmuş ve halifeler ile yakınlığı sayesinde bu payeyi elde etmiş ve Bağdat’ta Sabi-ilerin reisi olmuştur.[401]

Bağdat’taki çalışmaları esnasında önemli astronomi gözlemleri yaptı. Bu gözlemlerini daha sonra bir kitapta toplayarak konuya ilişkin görüşle­rini yazdı. Bu kitapta güneşin hareketlerinin tasvirini gözden geçirdi.[402] Hayali ekinoks titreşimlerini hesaplamak için, Batlamyus’un kabul ettiği sekiz küreye, dokuzuncusunu ekledi.[403] Güneşin yaşını ve o zamana ka­dar kaç devir yaptığı konularında hesaplamalar yaptı. Bununla beraber, bir güneş yılının uzunluğunu hesaplayarak 365 gün, 6 saat, 9 dk. 10 sn. sonucuna ulaştı. Bu sonucun, bugünkü hesaplardan sadece 0,5 sn fazla olması, onun hesaplamalarının ileri düzeyini ve hassaslığını göstermektedir[404]

Çok yönlü bir bilgin olan Sâbit’in bilgisi sadece astronomi ile sınırlı değildi. Matematik, felsefe ve tıp alanında da önemli çalışmalar yapmış­tır.[405] Meselâ: Harezmî’nin kurduğu cebiri geometriye uygulayan ve bu il­mi ilk defa mühendislik hesaplarında kullanan kişi olarak matematik ta­rihinde ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Onun bu başarısı, 18. yüzyılda Decart’ın büyük analitik geometriyi keşfetmesini sağlayacak zemini oluştur­muştur.[406]

Tıp alanındaki başarısı, matematik ve astronomi çalışmalarından aşa­ğı değildir. İbn Ebi Useybia’nın, Sâbit’in kendi ağzından aktardığı şu olay, onun ne denli dikkatli ve başanlı bir tabip olduğunu ispatlamak için ye­terli olacaktır.[407]

“Bir gün halifelik sarayına giderken, yolda acı acı bir ağlama sesi işit­tim. Dediler ki, bu kasap dükkanının sahibi aniden öldü, ona ağlı­yorlar. Bunun üzerine beni hemen oraya götürmelerini istedim. Ağla-şan kadınları susturup, cenazenin yanından çıkardım. Oradaki genç­lerden birini çağırarak, cenazenin sırtına vurmasını istedim. O cena­zenin sırtına vururken diğer bir gençten bir fincan getirmesini iste­dim. Cebimdeki hazır bulundurduğum ilacı fincandaki su ile karış­tırdıktan sonra, cenazenin ağzını açarak içirdim. Bunun üzerine ce­naze aksırarak gözlerini açtı. Bu olay müthiş yankı uyandırdı. Bunun üzerine halife beni çağırarak bunu nasıl başardığımı sordu. Ben de, bu kasabın önünden geçerken, onun hayvanların ciğerlerini yararak, tuzlayıp yediğini görürdüm. Bu tavrının bir gün onu kalp sektesine uğratacağını düşünerek, kasabı dışardan gözetime aldım. Bunun için de bir ilaç hazırladım ve onu hep yanımda bulunduruyordum. Bu­gün kasabın aniden öldüğünü duyunca hemen yanma gittim. Nabzı atmıyordu. Sırtına vurarak önce nabzın çalışmasını sağladım, sonra da hazırladığım ilacı içirerek onu canlandırdım.”

Başarılı bir bilim adamı olan Sabit b. Kurra, “îlmu’l Evâil” ile ilgili bir çok tercümesinin yanında, 10’unu Süryâni inançları ve tarihi üzerine ya­zılmış, toplam 133 telif eserin de müellifidir.[408] Değişik alanlarda yazılan bu eserler genellikle astronomi, mantık felsefe, eczacılık, tıp, matematik, geometri konularını içerir. Mesela; dağların oluşumu, Güneş ve Ay tutul­ması, kızamık ve çiçek hastalıkları gibi konulardaki kitaplan bunlardan sadece bir kaç örnektir. Hatta onun kızamık ve çiçek hastalıkları ile ilgili görüşleri Râzî’nin önünü açmıştır.

Sabit’ten sonra onun çalışmaları ve metodu, oğlu Sinan,[409] torunlan Sabit[410] ve İbrahim[411] ve torununun oğlu Ebu’l Ferec tarafından devam ettirilmiştir.[412] Fakat Sabit’in yazdığı eserler, modern bilimin doğuşundan önce, gerek Doğu’da, gerekse Batı’da dikkatle okunmuş ve geliştirilmiştir. Daha sonraki bölümlerde de görüleceği üzere, onun kitapları uzun yıllar müslüman dünyada okunduğu gibi, XII. yüzyılda Batı’ya da tercüme edil­miştir. Sabit b. Kurra’nın takipçileri arasında Beyhaki’nin iddiasına göre, Sabit’in yeğeni olan Muhammed b. Cabir el-Harrani el-Battani en önemli­lerdendir. [413]Beyhaki, Battani’yi Sabit’in torunu ve Me’mun döneminden sonra en meşhur astronom ve bilgin olarak tanıtır. [414]

3) Kindi (185/801-252/867)

Ebu Ya’kup İshak el-Kindî, Güney Arabistan’da yaşayan Kinde kabilesin-dendir. Aristokrat bir aileye mensup olan Kindî’nin babası, ilk Abbasi ha­lifeleri (Hadi, Mehdi, Harun Reşid) zamanında Küfe şehrinde valilik yap­maktaydı. Kindî de bu sıralarda doğmuştur. Arap asıllı olup, dedelerin­den bazıları daha önceleri kabile reisliği yapmıştır.[415]

İlk tahsilini Küfe ve zamanın önemli ilim merkezi olan Basra’da yap­mıştır. Daha sonra Bağdat’a gelerek, Beytü’l-Hikme’de tercüme yapan Yahya b. Batrik ve İbn Nai’ma el-Hamsi ile tanıştığı, muhtemelen de bun­ların vasıtasıyla Beytü’l-Hikme’ye girdiği sanılmaktadır.[416]

Halife Me’mun zamanında Beytü’l-Hikme’de yürütülen faaliyetlere yoğun olarak katılan Kindî, her ne kadar bazı kaynaklarda, ünlü dört mütercimden birisi olarak gösterilse de, Huneyn b. İshak onun kötü bir tercümesini düzelttiğini iddia etmektedir. Ayrıca, yapılan tercümelerin arasında mütercim olarak ona pek rastlanmamaktadır. Kindî, Beytü’l-Hikme’de felsefe ve aklî ilimler sahasında bilgin bir kimse olduğundan, Süryânice ve Yunanca’dan yapılan tercümelerdeki felsefî kavramların Arapça’ya uyarlanması, dil ve gramer kurallarına uygunluğunun tedkîki-nin yapılması gibi işleri yürütmüştür.[417] Bu çalışmalar esnasında, birçok kitabın tefsirini yapma fırsatı da bulmuştur. Daha önceki verdiğimiz liste­lerde gözlendiği gibi, özellikle Aristo’nun kitapları üzerinde tefsirler yapmıştır.[418]

Me’mun’dan sonraki halifelerden de büyük ilgi gören Kindî, Muta-sim zamanında (832-841) adeta devrin süsü, devletin ziyneti, halifenin gözdesi olarak bilinmektedir.[419] Ancak Halife Mütevekkil zamanında (847-861) Kindî’nin şansının tersine döndüğü görülmektedir. Kelâmı tartışmalara karşı olduğu bilinen Mütevekkil’in hilafete geçmesiyle birlikte diğer felsefeciler gibi o da saraydan Vzaklaştırılmıştır.[420] Kindî’nin şöh­retini kıskanan Şakiroğulları’nın halifeye Kindî’yi Mu’tezile diye ihbar et­meleri de onun saraydan uzaklaştırılmasına neden olmuştur.[421] Saraydan ayrılan Kindî’nin, muhtemelen Beytü’l-dikme’den de ayrılmış olabileceği akla gelmektedir. Mütevekkil’in ölümünden sonra beş yıl daha yaşayan Kindî, bu zaman içinde kendini kitap yamaya vermiştir. Büyük ihtimalle 866 yılından kısa bir zaman sonra vefat etmiştir.

Kindî arkasında matematikten müziğe, fizikten metafiziğe bilimin ve felsefenin hemen hemen bütün dallarında değerli eserler bırakmıştır. 360 eser yazdığı iddia edilen[422] Kindî’nin, kIasik kaynaklarımızdan Ibn Ne­dim ve Ibn Ebi Useybia [423] eserinin lisesini vermektedirler[424] Bu eser­lerden 22’si felsefe, 20’si mantık, 7″si mizik, 29’u astroloji, 23’ü geometri, 12’si siyaset, İli meteoroloji, 16’sı astrcnomi, 22’si tıp, 17’si polemik, 5’i psikoloji ve 50 kadarı da diğer konular ie ilgilidir.[425]

Kendisi daha çok felsefe alanında rıeşhur olan Kindî’nin en önemli felsefî eserleri ise şunlardır:

1) Felsejetu’l-ûla

2) Risale ji îbâne an Curmu’l-Aksa

3) Risale ji Hudûdu’l-Eşya ve Rusûnuha

4) Risale fil Akl

5) Risale ji’l Fâili’l Hakkı’l Tamam

6) Kelâm fi Nefs

Kindî’nin düşünce yapısı hakkında eklektik olduğu yönünde iddi­alar bulunsa da,- onun birçok konuda \,nan filozoflarına eleştiriler yö­nelttiği gözükmektedir. Ancak, Küıdîniı. en önemli yönü, ilk defa siste­matik İslâm felsefesi’nin temellerim atmadır. Beytü’l-Hikme’de tercüme edilen Yunan felsefsine ait kitaplar üzerdeki çalışmaları esnasında, fel­sefî konularda derinleşmiş ve îslâmî tende dayalı olarak felsefî fikirler ileri sürmeye başlamıştır.

Dolayısıyla, islâm düşünce tarihinde layıkıyla ilk filozof sıfatım alan kimse olarak Kindî gösterilmektedir. Bı sebeple kendisine “Feylesoful-&rab” denmiştir.[426] Onun insanlığın fikrye ilmî tekâmülü üzerindeki et­kisini inceleyen düşünce tarihçisi Geromno Gardona (ö. 1576), Kindî’yi, ınsanhğm yetiştirdiği 12 harikasından bisi olarak nitelemesi, onun çalamalarının ve[427] bilimsel kişiliğinin tarihi değerinin yüksekliğini ortaya koymaktadır. [428]

4) Harezmî (ö. 232/846):

Asü adı Muhammed b. Musa el-Harezmîdir. Aslen Havarizmli olup, bu rasl Türkistan’daki Aral nehrimn güneyinde bulunan bu gunkuftveşeh^ ndlr – Hayan hakanda yeteri, bilgiye sah,p °^f ^ olarak Halife Me’mun zamanında Bağdat’ta görülmekt tül-Hıkme’yi kurduğu zaman, Çordan m, «dünyanın en    ^^ sı» arasında zikrettiği- Harezmfyi, buranm bölümlerinin bin ımn ^ na getirdiği nakledilmektedir- Matematik, felek, coğrafya nh k nularındallgm bir kimse olan Hareznu, Beytül-Hikme deki çalıkla da çok önenfl, başarılara ulaşmıştır. En verimli olduğu yıllar, Memun, Mu’tasım ve Vasık dönemine rastlamaktadır.

Me’mun, halife olmadan önce, Mansur döneminde Md*dft tarafından Bağdat’a getınlen Slnd Hlnd adi! eserin Harezm^rahnd» br özetinin bir de Zic’in hazırland,ğ. iddia edilmektedir Bu uid» Jögru ise, Harezmrnın daha 813 yılından çok önce ünlü bir bilim adamı olduğu an laşılmaktadır- Dolayısıyla, Halife Mansur **«^J^f™ ği ve burada yürütülen çalışmalar içinde yetişnuş olab.lecegı tahmin[429]

Se MeWun, Beytü«mn başmda bulunan Yah^a ,Hbı Mansur’a gök bilimleri ile ılgıh kitapların menşemi ~^« « ^ nun için gereken her şeyin yapılmasını >*^ Mansur aldığı emir üzerine, gök cisimlen ve coğra tırmacılan ve zamanm önde gelen otoritelerini bır araya heyetin içinde Harezmi de bulunmaktaydı. ^T^^ tapları titizlikle gözden geçiren heyet, netice olarak B^£      ^ kitabım esas kabul etmiştir- İşte bu çahsmalara Harezmımn de[430]

ğı anlaşılmaktadır.                                           

Yukanda verilen iki paragrafta görüldüğü üzere H-zHint matematiğine, hem de Yunan matematiğine yakından aşına dugu anlaşılmaktadır.                                         

iki farklı ilmî geleneğe Mezopotamya ve^İbranıp»ek ekleyerek, bunların hepsini meczedip ilk olarak “Chrni atmıştır.Onun bu imkânı elde etmesi, kuşkusuz Beytü’l-Hikme saye­sinde olmuştur.

Medeniyetlerin ilmî hamle yapabilmeleri için, o medeniyetin ilme verdiği değer, insanların bu uğurdaki fedakârlıkları, yöneticilerin hima­yesi çoğu zaman yeterli olamamaktadır. Bir medeniyetin insanlığın kade­rini değiştirecek ilmî ve fikrî atılımlar gerçekleştirebilmesi için, saydığı­mız unsurlar kadar, coğrafî konumunun ve jeokültürel öneminin de azımsanmayacak önemde olduğu söylenebilir. Nitekim, Çin, Uygur ve Aztek medeniyetlerinin, kendi içlerinde büyük inkişaflar sağlamasına rağmen, insanlığın gidişatında fazla etkili olamadıkları bir gerçektir. İs­lâm medeniyetinin, bütün medeniyetleri kavuşturacak bir coğrafyada de­ğil de dünyanın uç bir noktasında bulunsaydı, tarihte oynadığı büyük ro­lü, aynı etkinlikte oynayamayacağını- söyleyebiliriz, islâm medeniyetinin tarihte oynadığı önemli rol ve gerçekleştirdiği atılımda, kendi iç unsurla­rının yanında, oturduğu coğrafi konumun ve bu coğrafyadaki tarihi mi­rasın rolünün de etkili olduğu görülmektedir.

Harezmî cebirinin çok önceleri Mezopotamyalı matematikçiler tara­fından kullanıldığı iddia edilmektedir.[431] Hatta, Yunanlı ünlü matematik­çi Diojantos (ö. M.Ö. 441)’un Mısır’dan öğrendiği matematik ile basit ce­bir problemlerini çözdüğü bilinmesine rağmen, bunların hiç birisinde ce-birin müslümanlarda kazandığı gelişimi gösterememesi, ancak medeni­yetler arası diyaloglarda, mesafe uzaklığının meydana getirdiği engellere ve bütün tesirlere açık fikrî bir ortamın oluşmaması ile izah olunabilir. Ne zamanki Harezmî, Beytü’l-Hikme’de Hint rakamlarını, Babillilerin kök hesaplarını ve Yunanlı Batlamyus’un metodlannı bir araya getirdi ve bu eski gelenekler müslümanların elinde yoğruldu, birbirinin eksiklikle­rini tamamladı; işte o zaman kadim geleneklerin terkibine genç medeni­yetin tecessüsü ve dinamizmi de eklenerek Cebir ilmi ortaya çıkmıştır.

Harezmînin cebr ile ilgili meşhur kitabı olan Kitabu’l-Cebr ve’ I Mu­kabele adlı eser, içinde 800’den fazla meselenin ele alındığı baş eser kabul ^ilmektedir. Kitabın yazılış öyküsünü, yazar kitabın başına yazdığı ön-s°zden bizzat kendi ifadeleriyle şöyle açıklamaktadır: “Halife Me’mun in-Sarılann günlük ticarî hesaplarında kullanmak, miras taksimini hesapla-^ak, arazi ölçümlerinde faydalanmak ve suyun yükselmesini ölçmede “ardımcı olacak bir kitap yazmamı istedi. Ben de bunun üzerine muhtasar olarak Kltabu’l Cebr ve’l-Mukâbele adlı kitabı yazdım” demektedir.[432] Harezmî’nin kurduğu bu bilim daha sonra Batıda değişime uğrayarak “Algoritma” olarak kullanılmıştır. Harezmî’nin bu çalışması, ilim tarihi­nin en önemli olaylarından ve basamaklarından biri kabul edilmiştir.

Harezmî’nin çalışması sadece “Cebr” çalışmalarıyla sınırlı kalmayıp, Beytü’l-Hikme tarafından organize edilen, yukarıda bahsettiğimiz, birçok ölçüm ve astronomik gözlemlere de bilfiil katılmıştır. Bir coğrafi enlem derecesinin uzunluğu ve Bağdat-Mekke arasındaki mesafeyi ölçmek için jeodezik ölçümlere katıldığını kaynaklarımız nakletmektedir.[433] Bu çalış­ma, Me’mun’un emriyle, Yahya b. Ebi Mansur’un başkanlığında Sincar Vadisi’nde gerçekleştirilen çalışmalar esnasında yapılmıştır.

Harezmî’nin, Halife Vâsık zamanında (841-846) önemli siyasî elçilik­lerde bulunduğunu da öğrenmekteyiz. Bunlardan birisi, Hazar Kralı Tar­kan’a elçi olarak gönderildiği yönündeki iddiadır. Ancak bunun Benu Şa-kiroğullan’ndan Muhammed b. Musa ile karıştırılma ihtimali olsa da, Makdisi bunun Harezmî olduğunu iddia etmektedir.[434] Benzer bir görev de, Halife Vâsık’m Harezmî’yi, Ashab-ı Kehf’in mezarının bulunduğu yeri araştırması için, Bizans sınırları içindeki Efes’e gönderdiği nakledilen ha­berler arasındadır.[435]

Beytü’l-Hikme’de astronomlar grubu içinde çalışan Harezmî, Şemma-siye Rasathanesi kurulmadan önce, Zici’l-Evvel ve Zici’s-Sâni adında ve Sinhinâ diye bilinen kitapları yazmıştı. Daha sonraki yıllarda bu ziclere dayanıldığı nakledilmektedir.[436] Harezmî’nin bu çalışmalarından başka diğer eserleri, Er-Ruhâme, Amelu bi’l Usturlab, Târih, Amelu Vsturlab gibi telifleri bulunmaktadır.[437] Dikkat çekici bir husus var ki; İbn Nedim Ha-rezmfden çok  az bahsetmektedir. Niçin böyle davrandığı ise gerçekten. merak konusudur.

Harezmî’nin temelini altığı cebir ilmi, kendinden sonra, Sabit b. Kur-ra, Mesleme b. Mecriti (ö. 1000) ve Kereci tarafından geliştirilmiştir. Hat­ta bugün bile Harezmî’nin kurduğu denklemleri kullanılmaktadır..

Harezmî’nin en dikkate değer çalışmalarının birisi de coğrafya üzeri­ne yaptığı çalışmalardır. Yine Halife Me’mun’un teşviki ile yazdığı Suretu’I Arz adlı eseri, bizzat kendisinin de katıldığı ve beraberinde 69 bilginin iş­tiraki ve çalışması ile meydana getirilen bir dünya haritasını da içine alı­yordu. Bu harita İslâm dünyasında yapılan yeryüzü ve semavat haritalarının ilkini teşkil etmesi bakımından önemlidir.[438]Andre Miquel, bu harita ile ilgili şu yorumu yapmaktadır:

“Bu çalışma öncelikle imparatorluğun toprak ve sınırlan ile yönetim kararlarını daha şuurlu ve düzenli yürütmek düşüncesiyle yapılmıştır.»[439]

Onuncu asrın ilk yarısında yetişmiş olan ve dünyanın birçok yerini gezmiş olan Mes’udi bu haritayı görüp, seyahatlannda istifade ettiğini yazmaktadır.[440] Ayrıca Harezmî’nin coğrafya ile ilgili kitabının XIV asra varıncaya kadar müslüman coğrafyacılar tarafından dikkate alındığı[441] düşünülürse, onun sadece matematik bilgini olmayıp, astronomi ve coğ­rafyada da bilgin olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca, ona bu bilimsel çalışma imkânını sağlayan Beytü’l-Hikme ile olan ilişkisi, gerek bu kurumun et­kinliği, gerekse Harezmî’nin yetişmesi bakımından ayrı bir önem taşı­maktadır. [442]

 

5) Şakiroğullan (Muhammed, Ahmet ve Hasan) [443]

Beytü’l-Hikme’nin yetiştirdiği bilginler arasında şüphesiz Şakiroğulları (Benu Şakir) denen Muhammed, Ahmet ve Hasan b.Musa b. Şakir’i de saymak zorunda)iz. Bu üç kardeşin babaları aslen Arap olup, Kufe’den Merv’e dedeleri göç etmiş, orada da babalan müneccim Musa doğmuş ve büyümüştür. Babalarının ünlü bir soyguncu olduğu, hatta yatsı namazını camide cemaatle kıldıktan sonra, beyaz atını mehtapta dağa sürüp, acı­masız soygunlar yaptığı iddia edilir. Halife Me’mun Bağdat’a gelmeden önce Merv’de kaldığı yıllarda Musa b. Şakir ile yakın dostluk kurmuştu. Bu dostluk ve yakınlıktan dolayı Musa, kendi başına bir musibet geldiği takdirde, çocuklarını Me’mun’a vasiyet etmişti. Gerçekten de Musa, kü­çük yaşta çocuklarını (Muhammed, Ahmet ve Hasan’ı) öksüz bırakmış­tı[444]

Eski dostunun ölüm haberi Halife’ye, Bizans seferi esnasında Küçük Asya’da ulaştı. Halife , Bağdat valisine çocukları himaye altına alması için hemen mektup yazdı.[445] Ayrıca, Halife Me’mun bu çocukların eğitimini, Beytü’l-Hikme’nin başında bulunan, aynı zamanda yeni kurulan rasatha­nede gözlemler yapan, Yahya b. Ebi Munsur’a verdi. Bu üç zeki çocuk Yahya’nın yanında astronomi, matematik öğrenimi görüyorlardı. Aynı zamanda, Beytü’l-Hikme’de bir araya gelen devrin ünlü bilginleri arasında yetişiyorlardı. Böylece, Me’mun’un himayesinde büyük bilginler olarak yetiştiler.[446] Nihayet, Muhammed bunların en önemlileri oldu. Saygın bir insan, akıllı bir politikacı ve yetişkin bir bilgin olarak aynen babası gibi yüksek devlet ricali tarafından seviliyordu. Aynı zamanda astronomi,*ma­tematik, felsefe ve meteoroloji gibi konularda ünlü bir bilim adamı olarak tanınıyordu.[447]

Me’rmm, Müslümanların elegeçirdikleri astronomi ile ilgili kitaplarda ve daha önceki Hint ve Yunan Zic’lerinde verilen bilgilerin sonuçlarının farklı oluşu ve ulaşılan neticelerin değişik oluşu sebebi ile, bu kitaplarda-ki bilgilerin hangisinin daha doğru olduğunu öğrenmek amacıyla bir araştırma yaptırmak ister. Bunlardan Batlamyus’un Mecİsti’sinin en doğru kitap olduğu iddia edilir. Bunun üzerine bu kitaptaki bilgilerin doğrulu­ğunu tesbit etmek için Halife Me’mun’un, bir grup astronoma, Batlam­yus’un Mecisti adlı kitabındaki bilgilerin doğruluğunu test ettirmek için görevlendirdiği, aralarında Sind b. Ali, Harezmî gibi ünlü gökbilimcilerin de bulunduğu 69 kişilik heyete, Muhammed b. Musa da katılma şerefine nail olmuştu.[448] Muhammed’in Mecistİ’den hareketle dünyanın çapmm 24000 mil olduğunu iddiası üzerine böyle bir teşebbüste bulunulduğu da mevcud iddialar arasındadır.[449]

Bu iddiayı doğrulamak için oluşturulan ilmî heyet Musul yakınların­daki Sincar vadisine giderek ölçümler yaptı. Bu ölçümde kullanılan me-todlar da hayli ilgi çekici bulunmaktadır. Şöyle ki;

“Bir noktadan hareketle, Kuzeydeki Kutup yıldızının yerini bazı alet­lerle belirleyip, çakılan kazığa bir ip bağlayarak kuzeye doğru düpe düz yürüdüler. İp bittikçe, belli bir derece yüksekliği koruyarak, tek­rar kazık çakmak suretiyle devam ettiler. En yüksek noktayı belirle­yerek bıraktılar. Bunu bir öncekine nisbetle bir derece yüksek tuttu­lar. Böylece takdir edilen ölçüyü yerden ölçtüler. Yerden dağın yük­sekliğini buldular. Bu şekilde yerden yıldızların yüksekliğim hesapla­dılar. Sonra döndüler, ilk kazığa bir ip daha bağlayarak aynen önceki gibi güneye doğru ilerlediler. Kutup yıldızının önceki yüksekliğinin, o kadar alçaldığını görünceye kadar güneydeki ipi alçaktılar. İki gru-bun aralarındaki uzaklıktan meridyenin bir derecesini hesapladılar.”[450]

Heyet, Me’mun’a dönünce önceki kitaplarda verilen bilgilerin(Mecfs-ti’de) doğru olduğu bildirildi. Halife aym işlemin başka bir yerde daha yapılmasını istedi. Diğer yerde de aym sonuç çıkınca, bilgilerin doğrulu­ğuna kesin olarak kanaat getirildi.[451] Burada yapılan ölçümlerden hare­ketle, Memuni (Denenmiş) mânâsına gelen haritalar hazırlandı. Bu harita uzun yıllar esas kabul edilmiştir.[452] İşte bu çalışmalar yapılırken öncelik­le Muhammed olmak üzere Şakiroğulları aktif olarak faaliyetlere katıl­mışlardır.

Şakiroğullan, matematik, heyet, hendese ve mûsiki ilimleri ile ilgili bölümde görevli olarak Beytü’l-Hikme’de bir dönem idari görevlerde de bulundukları görülüyor. Çünkü onlar, tabiî ilimlerin en üst düzeyinde bulunuyorlardı.[453]Yaptıkları hesaplar ve ilmî başarılan ile kısa zamanda ün kazanmışlardı. Hatta Birûni üç yüzyıl sonra, astronomi hesaplarında en doğru ve dakik olarak onları buluyor ve onların bilgilerine itibar edi­yordu.[454] Bir müddet sonra Beytü’l-Hikme’den ayrılan Şakiroğullan, ken­dilerine ait bir rasathane ve tercüme bürosu ile zengin bir de kütüphane kurmuşlardı. Bizans sınırları içlerine kadar giderek oralarda felsefe, hen­dese, mûsiki, aritmetik ve tıpla ilgili nadir bulunan elyazma eserler getir­diler.[455] Buraya başanlı mütercimler getirerek aylık 500 dinar gibi yüksek maaşla tercüme yaptırdılar. Bu hususta senelerce yolculuklar yaptılar, bü­yük paralar harcadılar. Böylece hayret verici çalışmalar ortaya koydular. Bunların çoğu hendese, mekanik, kinetik, mûsikî ve astronomi bilimleri ile ilgilidir.[456] Öklid, Arşimed, ApoIIonius, Batlamyus vb. Yunan bilginle­rinin kitaplarının bir kısmı, bu kardeşler tarafından getirilerek tercüme edilmiştir. Belki de onlann herkesi hayrete düşüren başarıları, kimsenin bilmediği kitaplardan istifade ederek ortaya koydukları neticelerden kay­naklanmaktaydı.

Bunlardan ortanca kardeş Ahmet, mekanik alanında yoğunlaşmıştı. Ailenin tutkulu teknikçisi, dahi makina yapıcısı idi. Icad dehası gerçek­ten şaşılacak gibiydi. Meselâ; kendi kendine dolan kuşlar için su yalağı, sıvılann özgül ağırlığını hesaplayan kaplar, otomatik ibrikler, fitili yan­dıkça kendiliğinden uzayan lambalar, rüzgârda sönmeyen kandiller, tarla sulamada suyun belli bir mesafeye ulaştığım haber veren tertibat, değişik desenler veren fıskiyeler onun tarihe geçen icadlarından sadece birkaç örnektir.[457]

Büyük kardeşi Muhammed ile birlikte günün ve yılm değişimlerini, yıldızların doğuş ve batışını hesaplamışlardı. Ayrıca Ahmet, son derece karışık hesaplan dahice düşünmüş ve son derece dakik çalışan bir saat yapmıştı. Ali b. Rabban et-Taberi’nin anlattığına göre, küre şeklinde olan bu alet, su kuvvetiyle çalışıyordu. Gökyüzünde kaybolan bir yıldızın, o anda aletin üzerindeki resmi, ufuk çizgisini gösteren çizginin altına ini­yordu. Yıldız doğunca da yıldızın resmi yeniden ufuk çizgisinin üstüne çıkıyordu.[458]

Küçük kardeş Hasan da geometri üzerinde uzmanlaşmıştı. Çok yük­sek bir tasarım gücü vardı. Koniklere dair ilk eseri o yazmıştı. İki çivi ya da kazık yardımıyla elips çizmeyi de yine o icat etmişti.[459]

Onların hizmetini şu şekilde özetleyebiliriz; eski kitaptan derleme ve tercüme, bunlara dayanarak teknik icat ve makina geliştirme, son olarak metodlu ve dakik tabiat gözlemleridir. Onların özellikle mekanik, mate­matik alanlarında daha çok çalışmaları Hint ve Yunan tabiat bilimcileri­nin kitaplarıyla daha fazla ilgilenmeleri sebebiyledir. Farklı iki eski gele­neği birleştirmek suretiyle, yeni yeni neticelere ulaşıyorlardı.

Burada özellikle bu bilginlerin tanıtılması, Beytü’l-Hikme’de sadece bunların yetiştiği mânâsına anlaşılmamalıdır. Adları tarihe geçmemiş yüzlerce bilginden bahsedilebilir. Ancak hepsinden ayrı ayrı bahsetmek de kabil değildir. Burada bahsettiklerimiz ise, zihnimize yabancı olma­yan, aynı zamanda Beytü’l-Hikme içinde olup da burayla ilişkisi fazla bi­linmeyen sadece bir kaç örnekten ibarettir.

Bunlardan ayrı olarak, özellikle Yuhanna b. Mâseveyh (ö. 243/857), ilk defa Bağdat hastanesinde baş tabiplik yapmış, ayrıca Beytü’l-Hikme’de idarecilik hizmetlerini de yürütmüş,[460] bu arada değişik konularda ol­mak üzere 45’in üzerinde kitaba imzasını atmış bir bilgindir.[461] İlk defa, insan anatomisini anlayabilmek için, Mu’tasım’a Sudan’dan hediye olarak gönderilen bir maymun üzerinde çalışma yapan kimse olma ayrıcalığına sahiptir.[462]

READ  Mecellenin kulli kaideleri ve yeni hukukun ana prinsipleri pdf

Ayrıca Halife Muktedir zamanında (908-932) yaşamış olan Atina’da iyi denecek derecede Yunanca öğrenmiş, bununla birlikte fasih olarak Arapça konuşabilen ve birçok kitabın tecümesini yapan Kust b. Luha el-Ea’albeki (205/820-300/913)’nin,[463] tıp, şiir, tarih, felsefe olmak üzere 60’ın üzerinde telif eseri bulunmaktadır.[464] Kısa bir dönem Beytü’1-Hikme’de tercüme bölümünde idarecilik yaptığı da nakledilir.[465]

Beytü’l-Hikme’de çalışan ve isimleri tarihçilerce kaydedilen, değişik bilim dallannda yetişmiş bilginlerin isimlerini şu şekilde sıralayabiliriz.

Kimya

Istafonb. Basil Cabirb.Hayyam Yahya b. Halid Bermeki Salim b. Ferruh

Tıp

Astronomi

Buhtişular (Cürcis, Cebrail) Yahya b. Ebi Munsur Yuhanna b. Mâseveyh Huneyn b. tshak İshak b. Huneyn Menke el-Hindi

Hasan b. Kudâme      Ya’kub el-Kindî

Muhammed Süleyman İshak b. Nusayr Debisi Ahmîmî Ibn Vahşiyye

Rİyazât

Muhammed b.Musa Harezmî  Yakub el-Kindî Benu Musa (Şakirogullan) Sabit b. Kurra Muhammed b. Cabir b. Sinan Muhammed b. İsa (Mahani) Muhammed b. ibrahim

Kust b. Luka

Ebubekir Râzi Ali b. İsa Sabit b. Kurra Sabit b. İbrahim    . Ali b. Rabban et-Taberi Hubeyş b. Asam Osman ed-Dımeşkî Istafan b. Basil İsa b. Yahya

Felsefe

Yakup el-Kindî

Fazl b. Nevbaht Musa b. Şakir ve Oğullar İbrahim el-Fezâri Muhammed b. İbrahim Fezâri Muhammed b. Musa el-Harezmî Sind b. Ali

Ali b. Isa el-Usturlâbi Mâşâallah el-Yahûdi falıya b, Batrik Sencehil el-Hindî Cûder el-Hindî Sabit b. Kurra Sinan b. Sabit Abbas b. Sa’d Sehl b. Bişr Ömer b. Ferruhan

Mantık

Abdullah b. Muhammed

Ahmet b. Tayyib es-Serahsi   Sumame b. Eşref ibrahim Kavıri                      Yahya b. Mübarek

Ibn Kernip Ebu Nasr Farâbi

Metta b. Yunus Farâbi

Ebu Bişr Metta b. Yunan       Yahya b. Adi Fenâri Yahya b. Adi              îbn Zur’a

Haccac b. Matar         Huneyn b. İshak

Ebul Abbas Muhammed el-Feganİ Kust b. Luka Ahmet el-Ferğani

Abdullah Ibn-i Mukaffa el-Hamsi

İbn Nai’ma

Sabit b. Kurra İbn Zur’a Sinan b. Sabit Kust b. Luka İshak b. Huneyn Haccac b. Matar Hasan b. Sehl

Beytü’l-Hikme’de çalışan ve onun oluşturduğu ilmî ortamda yetişen bilginlerden kısaca bahsettikten sonra, bilginler tarafından gerçekleştiri­len ilmî çalışmaların seviyesi ne durumda idi? Ayrıca tercüme ortamında yetişen bu bilginlerin yazdığı kitaplardaki fikirlerinin ve ilmî buluşlarının özgünlüğü merak konusu olmaktadır. Konuya ilişkin olarak müsteşrik De Boer şöyle demektedir:

“Tabii ilimler sahasında müslümanlar çok zengin malzeme topladılar, fakat pek nadir olarak bunları ilmî bir şekilde tahlile muvaffak oldu­lar.”[466]

De Boer iddiasında aslında yalnız değildir. Bir çok oryantalist, İslâm bilimi ve felsefesi hakkında aynı görüşü paylaşmaktadırlar. Burada oryan­talistlerin iddialarıyla hesaplaşmaya girmek konumuzun dışındadır. An­cak, tarihi olgular ile mevcut iddiaların uygunluğunun ortaya konması gerekir.

Böyle bir yaklaşım karşısında, bilgi sosyolojisinin prensiplerinden hareketle varacağımız bir sonuç, objektiflik ölçülerine daha uygun ola­caktır. Bilgiyi epistemik tabanlı ele alan bilgi sosyolojisi disiplinine göre, özgün bilgi iki düzeyde var olur: Birincisi; dar anlamda bilgiyi inşa eden, işleyen ve taşıyan uzmanlar düzeyindeki epistemik topluluk, ikincisi; Ge­niş anlamda, dar anlamdaki uzmanlar düzeyinde epistemik topluluğun icra ettiği faaliyete inanan, bu faaliyete yüksek bir değer atfederek bunlan kullanan, genellemeler yapan evrensel düzeyde epistemik topluluktur.[467]

Beytü’l-Hikme’deki çalışmaların ilmî seviyesini bu çerçevede ele aldı­ğımız zaman, zorunlu olarak birinci şıkkın geçerli olması düşünülebilir.

Bu durum kısmen de doğru sayılabilir. Çünkü, Beytü’l-Hikme’de çalışan her mütercim veya araştırmacı, yüksek düzeyde ilmî neticeler ortaya ko­yamamıştır. Zaten bunu beklemek haksızlık olurdu. Çünkü daha önce bilinmeyen bir yığın bilgi, müslümanlar tarafından henüz yeni ele alın­maktadır. Bu bilginin işlenmesi, tasnifi, yorumlanması, zorunlu olarak bir zaman gerektirmektedir. Kaldı ki tarihçilerin bahsettiği tarihsel za­man; herhangi bir olayın meydana gelebilmesi için, gerekli olan süreyi ifade etmektedir. Dolayısıyla tercüme ile beraber ileri bir bilim seviyesi beklemek mümkün değildir.

Ancak, Beytü’l-Hikme’ye getirilen bilginlerin daha önceden zaten ye­tiştiği ve farklı bölge, din, millet ve coğrafyadan gelen bu insânlann Bey­tü’l-Hikme’de bilimsel bir cemaat oluşturup, aralarında yoğun bir fikir te­atisi olduğu düşünüldüğü zaman, bunların sadece uzmanlar düzeyinde bilgi toplayan bilginler olmadığı, aksine ellerindeki malzemelerin üzerine \ orjinal bilgilerini geliştirmekle inşa edebilecekleri düzeyde oldukları gö-1 rülmektedir. Oradaki ilmî seviyeyi başka yerlerde göremememiz zaten bunu ispatlar mahiyettedir.[468] Bu sebeple, mütercimler veya uzmanlar ile özgün eserler veren bilginler arasına kesin bir~çizgi çekmek mümkün gö­rünmemektedir. Bunları sadece “mütercimler felsefesi” olarak tanımla­mak yanlış olmaktadır. Beytü’l-Hikme’ye atanan hâzinler (Müdür) ve yu­karıda isimlerini, hayatlarını ve çalışmalarını sunduğumuz bilginlerin ça­lışmaları dikkatlice incelendiğinde, oranın ilmî seviyesi hakkında daha rahat karar verebiliriz.[469]

Harezmî’nin kurduğu cebir, hiç bir şekilde Diofantos denklemlerinin veya Mezopotamya matematiğinin aynısı değildi. Bu cebir, sadece Hint hesap ve rakam sistemini de yansıtmıyordu. Bilakis, bunların üzerinde ve kendine özgün bir özellik arzetmekteydi. Bu özelliğinden dolayı da, cebir ilminin kuruluş payesini tarih ona -vermiştir. Batlamyus’un Metisti adlı eseri, gerek Me’mun’un astronomlarınca, gerekse diğer astronomlar tara­fından esas kabul edilmekle beraber, onunla sınırlı, kalınmamış, daha ileri çalışmalar ve teoriler ortaya konmuştur. Meselâ, Yunan coğrafyacılarında, Hint Okyanusu ve Uzakdoğu adaları ile ilgili karmaşık bilgiler bulunur­ken, bu konularda İslâm coğrafyacıları çok daha net ve doyurucu bilgiler sunmaktadırlar. Muhammed Ikbâl’in de ifade ettiği gibi daha önce Yunan bilginlerinin ortaya koyup, yeterli çözüm getiremedikleri pek çok konuya müslümanlar çözüm getirmişlerdir.[470] Özellikle matematiğe yeni te­oremler ve kavramlar kazandırmışlardır. Mevcutla yetinmeyerek, onu zenginleştirmişler, eleştirmişler ve modern çağ öncesi Islâmî bılımm te­mellerini atmışlardır.[471]

Düşünce alanındaki, Özgünlük sorunu ise, uzun bir tartışmayı gerek­tirmektedir. Ancak, tevhidin belirleyiciliği, Yunan felsefesini olduğu gibi bırakmamış, bir islâm felsefesinin doğmasına sebep olmuştur.

“Yunan felsefesi ile İslâm felsefesinin tevhidden kaynaklanan bir etki ile birbirinden tamamen farklı istikamette hareket ettiği görülür. Çünkü Yunan felsefesini, fiziki varlığın sonlu oluşu ve uygunluğu meşgul ederken, İslâm felsefesinde “son gidişin Allah’a” oluşu prensi­bi, sonsuz bir evren ve hayata yönelmeyi ve bu tasavvurun gelişmesi- -ni sağlamıştır. Böyle bir durumda zaman ve mekân problemi gibi önem kazanan bir konuda Dernokrites’in atom görüşü islâm dünya­sında hiç bir zaman tutunamamıştır”[472]

Beytü’l-Hikme’de yapılan çalışmaların özgünlüğünü ve seviyesini or­taya koyabilmek için, öncelikle burada telif edilen eserlerin edebiyatının esaslı bir şekilde incelenmesi gerekir. Bunu yaparken de, müslümanlar tarafından ortaya konan eserlerin fikrî kaynakları ve dayandıkları ana re­feranslarına da özellikle dikkat edilmelidir. İşte böylesine derin bir çalış­ma, oradaki ilmî seviyeyi hakikî veçhesiyle ortaya koyabilir, işte, elimize ulaşan tarihî .verilerin ortaya koyduğu olgular da bu konuda bize önemli ipuçları vermektedir. Bugünkü modern bilimin dünyayı etkilediği üç asırlık zamanın iki katı bir süre dünyayı etkileyen ve Antikçağ ile Mo­dern Dünya arasında geçen tarihî dönemde insanlığın ilmî ve zınnı, biri­kimini yeniden ele alarak bütün dünyayı etkileyen bir bilimin ve düşün­cenin seviyesini ve özgünlüğünü inkâr etmek, tarafgir bir bakış açısının içine düştüğü derin bir yanılgıdan başka bir şey değildir. Müslüman dü­şünürler, eğer c~-ki çağ filozoflarına atıfta bulunuyorlarsa ve bir takım 11-kirlerinde onlara dayanıyorlarsa, bu bir zaaf sayılmamalı, aksine geniş bir bakış açısının ve zengin bir tarihsel mirasın, kendi düşünce evreninde uyumlu bir şekilde kullanıldığına delâlet eder.

tslâm medeniyetinin teşekkülü aşamasında Beytü’l-Hikme’de yetişen daha sonra bütün insanlığı etkileyen Kmdî, Harezmî, Farabı, Razı, 1bni Sina, Mes’ûdi, Battâni, Sabit b. Kurra gibi bilginler, sadece müslüman dünyanın zenginliği olmamış, bütün dünyanın fikrî ve İlmî yapısının ilerlemesinde önemli basamaklardan birisini oluşturmuşlardır. Mezopo­tamya’dan Yunan’a, Yunan’dan islâm medeniyetine, İslâm medeniyetin­den Modern dünyaya uzanan bu silsilede İslâm bilginlerinin yeri ve bun­lara beşiklik eden Beytü’l-Hikme’nin önemi inkâr edilemez büyüklükte olmuştur. [473]

Beytü’l-Hikme  Ve   Siyasî   İktidar   İlişkileri

İ) Halifelerin Beytü’l-Uikme’yi Siyasi Yönlendirmesi:

..islâm kurumlar tarihi incelenirken, özellikle kültürel kurumların siyasi iktidar ile ilişkilerinin incelenmesi özel bir mânâ ifade eder. Çünkü, is­lâm tarihi boyunca, ilmî ve kültürel kurumların çalışmasında ve şekillen-ıesinde, mevcud siyasi otoritelerin doğrudan müdahaleleri sonucu, bir­çok medrese, kütüphane ve bilim adamı, belli bir mezhebin inançları ve öğretileri doğrultusunda çalışmak zorunda kalmışlardır. Bu sebeple Bey-tü’1-Hikme üzerinde siyasi iktidarın yönlendirmelerinin ve taleplerinin araştırılması önem kazanmaktadır.

Beytü’l-Hikme’ye geçmeden önce, yukarıda sözünü ettiğimiz siyasi iktidar ve kültürel kurumlar arasında geçen etkilerin, bir kaç örnekle gösterilmesi faydalı olacaktır. Fatimilerin Kahire’de kurdukları Daru’l-Ilim (Daru’l-Hikme) (395/1015), önceleri her türlü âlimi toplayan ve sa­dece ilmî gayeler taşıyan bir kurum iken,[474] kısa zaman sonra, Hakim Bi-emrillah’m sıkı kontrolü neticesinde, devletin resmî mezhebi olan îsmaili öğretinin araştırıldığı ve yayıldığı bir kurum haline gelmiştir.[475] Kitapları­nın çoğunu îsmaili fıkhı oluştururken, çalışanların arasında farklı inanca mensup birine rastlanmıyordu. Başta halife olmak üzere, yüksek devlet ricalinin kıskacı ve aynı düşünceye mensup insanların yoğunluğu netice­sinde, Daru’1-Ilim sadece Ismailî mezhebinin gayelerini güden, siyasî bir merkez haline geldi.[476] Böylece burası ilmî gayesinden saparak, siyasi he­deflere yönelik hizmet etmeye başladı.

Aynı yüzyılda, islâm dünyasının sünnî yakasında buna karşı bir diğer teşebbüs, Selçukluların ünlü veziri Nizamü’l Mülk (ö. 485/1092) tarafın­dan gerçekleştrildi. Nizamü’l Mülk, Nizamiye medresesini kurarken, Büveyhiler devrinden beri yaygınlaşan Şiiliği göğüslemek ve Ehl-i Sünnet mezhebini müdafaa etmeyi amaçlamakta idi. İktidarın dışa vuran bu tavrı karşısında diğer mezhebe mensup âlimler buradan uzaklaşmak zorunda kalmışlardı.[477] Bütün bu hedeflerin, ilim ve hikmet görüntüsü altında gerçekleştirilmeye çalışılması gerçekten üzücüdür. Daha sonraki kurulan ilmî müesseselerde de benzer hareketlerin görüldüğü olmuştur.

Ancak Beytü’l-Hikme’nin sözkonusu kurumlardan yaklaşık üç asır önce kurulmuş olması, H.II.yüzyılın fikrî ve sosyal tartışmalarının ve sos­yal olaylarının buraya yansımasını beraberinde getirmiştir. Beytü’1-Hik-me, İslâm toplumunun diğer kültürler ile yakm temasa geçtiği bir dö­nemde kurulması nedeniyle, çalışmalarının çoğunluğu tercüme, telif ve elde edilen bilgilerin araştırılıp geliştirilmesi amacına yönelik faaliyet göstermek durumundaydı. Kitaplarının çoğunluğunu felsefe, tıp, mate­matik, mantık, astronomi, vb. ilimlerin oluşturması ve müslümanlann da henüz sayılan ilimlerde yeni olmaları, Beytü’l-Hikme’nin aklî ve tabiî ilimlere ağırlık vermesine neden olmuştur.[478] Ayrıca, Hicri III. yüzyılda gerek itikadı ve gerekse fıkhı mezheplerin arasındaki ayrılığın henüz be-lirginleşmemesi, düşüncelerin kalıplaşmaması ve fikrî eğilimler arasındaki ayırımın ve farklılığın tam olarak siyasi alana aktarılmaması, oradaki si­yasî emellerin etkisinin asgari düzeyde gerçekleşmesini sağlamıştır.

Her şeye rağmen, Beytü’l-Hikme’de de bir takım siyasî yönlendirme­lerin olduğu da söylenebilir. Halife Me’mun döneminde (813-833), Bey-tü’1-Hikme tarihinin en parlak dönemini yaşamıştır. Me’mun oraya, hiç bir halife tarafından yapılmayacak derecede büyük servetler harcamıştır. Buna kanşılık yine onun döneminde, Yunan felsefesine dair eserlerin ter­cüme edildiğini görmekteyiz. Daha önceki halifeler döneminde görülme­yen bu tür felsefî kitapların, Me’mun tarafından özellikle tercüme ettiril­mesi, temelde onun mutezilî kimliği ile yakından alâkalıdır.[479] Onun, Mu’tezilî mezhebini benimsemesi ve saraydaki tartışlamalarda Yunan mantığı ve felsefesinin onun dikkatini çekmesi, kendi inanç ve tutumunu haklı çıkarmak için Beytü’l-Hikme’de felsefî eserleri tercüme ettirmeye yönelmiştir.[480] Bu durum da doğrudan Me’mun’un mutezilî kimliği ile yakından alakalıdır.

Me’mun’un kurduğu Mutezili idare, kendi zamanında fikir hürriyeti­ni engellemezken, takipçileri olan Mu’tasım (833-842) ve Vâsık (842-246) zamanında Halku’l Kur’ân meselesi bir mikyas haline gelmiştir. Ken­disi gibi düşünmeyenlere karşı takındıkları tavır dikkate alındığında, çok bağnaz oldukları dikkat çekmektedir. Ancak, bu tutumun Beytü’1-Hik-me’yi nasıl etkilediğine dair herhangi bir bilgiye sahip değiliz. Ahmed b. Hanbel’in çektiği eziyet ve tabi tutulduğu muamele dikkate alınırsa, Mu’tezile’nin merkezi gibi çalışan ve onların öğretilerini destekleyen ki­tapların ve bilginlerin toplandığı bu müesseseye, diğer kesimlerin olumlu bakmayacağı düşünülebilir.

Halife Mütevekkil devrinde (847-861) ise, daha önceki Mu’tezile si­yaseti sona erdirilmiş,[481] münazara ve tartışmalar yasaklanmış, buna kar­şılık hadis araştırmaları ve ehl-i sünnetin yayılması desteklenmiştir.[482] Mütevekkil, bununla da yetinmeyerek, vezirine bir beyanname yazdıra­rak, mütercimlerin devlet divanlarından atılmalarını, maaşlarının kesil­mesini emretmiş,[483] ayrıca onları mevali kıyafetleri giymeye zorlamış­tır.[484] Bu durum tercüme hareketine büyük darbe yapmış, mütercimler ve. âlimler Bağdat’tan göç etmeye başlamışlardır.[485] Çoğunluğu mevali un­surlardan ve Mu’tezilî görüşleri benimseyenlerden oluşan Beytü’l-Hikme personeli, sıkıntılı günler yaşamaya başlamıştır. Hatta”bu dönemde Kindî, Mu’tezilî diye şikayet edilmiş ve saraydan uzaklaştırılmıştır.[486]

Mütevekkil ile ilgili verilen bu tarihi bilgilerin tamamen aksini iddia eden rivayetler de bulunmaktadır. Meselâ; devrin önde gelen mütercimi ve bilgini Huneyn b. İshak’m Halife Mütevekkil’in yanında yüksek bir iti­bara sahip olduğunu, giyim-kuşammda Ona benzemeye çalıştığını ve bu arada Calinos’un kitaplarının çoğunu Arapça’ya çevirdiği nakledilmekte­dir.[487] Konuyla ilgili olarak Şevki Dayf, Mütevekkil’in tercümeyi himaye ettiğini, mütercimlere yüksek maaş bağladığını ve her türlü ihtiyaçlarını karşıladığını iddia etmektedir.[488]

Bunlardan anlaşıldığı üzere, Mütevekkil zamanında Beytü’1-Hik-me’deki sadece Yunan felsefesi ile ilgili eserlerin tercümesi yasaklanmış­tır. Bu durum da, Mütevekkil’in sünnî anlayışı ile alâkalıdır. Hemen ha­tırlatalım ki, Mütevekkil’den sonraki zamanlarda, Mu’temid (869-892) döneminde tekrar tercümenin hızlandığını görmekteyiz.[489] Ondan sonra­ki Mu’tedid (892-901) döneminde felsefî eserlerin satılması yasaklanmış­tır.

Ahmet Çelebi Beytü’l-Hikme üzerindeki siyasî baskılar konusunda[490]

“Halifeler Beytü’l-Hikme’ye getirttikleri âlimlere cömertçe maaş bağla­mışlar, buna karşılık oranın işlerinin yürütülmesinde tam söz sahibi ol­muşlardır” demekte ise de, olay onun iddia ettiği boyutta gerçekleşme­miş, tek problem felsefî eserler olmuştur. Diğer tabiî ilimlerin (tıp, mate­matik) tercümesinde ve araştırılmasında  felsefî eserlerin haricindei ora­nın çalışmalarında menfi mânâda kırılmaya sebep olacak türden veya il­mî gayesini ikinci plana itecek bir harekete rastlanmamaktadır. Ancak, İslâm toplumunda mezhepler arasındaki farklılıklar belirginleştikçe, Bey-tü’1-Hikme’nin halifelerden farklı muamele görmeye başladığı da açık bir durumdur.

Bütün bunlara rağmen, daha sonraki yüzyıllarda kurulan ilim mües­seselerinde görülen türden yoğun bir siyasi yönlendirme Beytü’1-Hik-me’de görülmemektedir. Fikir hürriyetinin sınırlarını zorlayarak, bir gö­rüşü destekleyip diğerlerini dışlama gibi açık bir mezhep kaygısına rast­lanmamaktadır. Orada her halükârda ilim ruhunun hâkim olduğu, mut­lak mânâda bir inanç ve fikir hürriyetinin bulunduğu, insanların ilmî özelliklerinin her şeyin üzerinde tutulduğu akıl ve mantık ışığında hare­ket edildiği söylenebilir.[491]

Beytü’l-Hikme’nin siyasi yönlendirmelerden uzak olarak çalıştığım, oradaki hürriyet ortamında görmek mümkündür. Orijinalliğin ve yaratıcı düşünme ve araştırıcılığın şaşılacak şekilde ödüllendirildiği bu kurumda, Hıristiyan, Yahudi, Süryanî, Sabiî, Mecûsî, Nebtî, vs. değişik inanç, milli­yet, kültür ve coğrafyadan gelen insanlar, tam bit hürriyet ortamı içinde konuşuyor, tartışıyor, kendi görüşleri ile ilgili kitaplar yazıyorlardı. Bu görüşleri Arapların aleyhine ve İslâm’a aykırı olsa bile, hürriyetleri kısıt­lanmıyordu.[492] O dönemde yaşayan bir hıristiyanm itirafları aynen şöyle[493]

“Hiçbir konuyu incelememiz yasak değildi. Gizlenen saklanan hiçbir şey yoktu. Barbarlara ait olsun, Greklere ait olsun, her doktrinle, dünyevî olsun, manevî olsun, ilahî olsun, beşerî olsun, her şeyle uğraşmamıza izin veriliyordu. Tam bir güvenlik içinde araştırmalar yapılıyordu. Bütün bilgi dairesini dolaşıyor ve ruhun bütün zevklerine nail olarak mutmain oluyorduk.”

Bu durumu destekleyen diğer bir husus ise, Beytü’l-Hikme’ye görev­lendirilen kimselerin, Şu’ûbiye[494] hareketine mensup olmalarına rağmen, veya benzer düşünceleri taşıdıkları bilindiği halde yine göreve atanmala­rıdır. Mesela; Yuhanna b. Mâseveyh,[495] Sehl b. Harun[496] Allan eş-Şu’ûbi[497] gibi bilginlerin Şuubiyye fikirlerini savunmalarına rağmen bu göreve getirilmeleri, onların siyasi görüşlerinden çok, ilmî kıymetlerinin dikkate alındığını gösterir.[498]

Beytü’l-Hikme’de sık sık ilmî tartışmalar yapılır, bunlara bazen halife­ler de katılırlardı. Öyle ki, halifeler sıradan birisi gibi toplantı yerine girip oturur, tartışmaya katılır, onun görüşlerine katılmayanlar hiç çekinme­den itiraz edebilirdi.[499] Toplantılar genellikle Sah günleri yapılır, bazen akşama kadar tartışmalar sürerdi.[500] Bu toplantılarda halifeler, hoşuna gi­den bilginleri mükafatlandmrlardı.[501] Ayrıca tartışmayı dinlemek için halkın katılması da serbestti.[502]

Bu hürriyet ortamı, asırlardır baskı altında yaşayan ve iktidarların il­gisinden mahrum kalmış yüzlerce bilginin, düşünürün, mütercimin ve tabibin Bağdat’a akın etmesine neden olmuştur. Bizans Kilisesi ve impa­ratoru tarafından afaroz edilen Nastûriler, sürekli baskı altında tutulan Sabiîler, korkusundan sarp dağlara çekilen Hıristiyan papazlar, değişik devletlerin sınırları içinde parçalanmış vaziyette yaşayan Yahudi ve Sür­yâniler, Hintliler, İranlılar Beytü’l-Hikme’de bir araya gelerek, o zamana kadar muhafaza edilebilen insanlığın düşünce ve ilmî mirası yeniden iş­lemeye başlamışlardır.[503]

Bunlara talebelik eden müslümanlar, kısa zaman içinde büyük üstad-lar olarak yetişmişler ve İslâm biliminin temellerini atmışlardır. Islâmî esasların, özellikle tevhidin belirleyiciliği ile islâm biliminin evrensel şah­siyetleri yetişmeye başlamıştır. Daha sonrakiler tarafından dünyanın ön­de gelen bir kaç dahisinin içinde ismi zikredilen müslüman bilginler, (Kindî, Harezmî, Huneyn b. Ishak…) doğrudan Beytül-Hikme’nin içinde yetişmişlerdir. Beytü’l-Hikme’de eğer fikir hürriyetini kısıtlayıcı ve tek bir düşünceyi destekleyici mahiyette herhangi bir siyasi baskı olsaydı, orada değişik toplumlardan ve inançlardan bilginler barınamazdı. [504]

2) Beytü’l-Hikme’de Çalışanların Sosyal Statüleri ve Siyasî Görevleri:

Tarih mirasımız, binbirgece masallarına benzer şekilde sultanların saray yaşantılarını anlatan ve sultanların lütfuna mazhar olanların coşkulu hatıralannm anlatıldığı hikâyeler ve şiirler ile doludur. Bunun sebebi belki de, sultanların sonsuz yetkilerle donatıldığı idarî sistemlerde, insanların hayallerini sürekli olarak, saray yakınında olmak ve saray ihtişamından faydalanabilme emellerinin süslemesi gösterilebilir. Çoğu zaman mahare­ti olanlar, akla gelmedik cambazlıklara ve oyunlara baş vurarak, sultana yaklaşmak ve bol bahşişlerinden faydalanmak için değişik hilelere baş vurduklarına şahit olunmaktadır.

Bilindiği gibi Beytü’l-Hikme’nin yerini ve binasını anlatırken, onun saray bünyesinde olduğunu ifade etmiştik.[505] Dolayısıyla burada çalışan­lar bir mânâda saray erkanı içinden sayılabilirler. Bir çok insanın hayalle­rini süsleyen bu durum, Beytül-Hikme’de çalışanlar için günlük yaşantı durumunda idi. BeytüT-Hikme’de çalışanların gündelik yaşantılarının ha­lifenin veya devletin üst düzey yöneticilerinin etrafında geçtiği görülür. . Zaten Beytü’l-Hikme’ye kabul edilen bilginlerin bir çoğu, bizzat halife ta-. rafından davet edilmek suretiyle buraya getirilmişlerdir. Bunlardan bir kısmı halifelerin özel doktorluğunu yapmışlar, bir kısmı astrolojiyle ilgi­lendiklerinden müneccimlik yapmışlar, bir kısmı devletin yönetiminde müsteşarlık, sefirlik hatta vezirlik gibi önemli görevlerde bulunmuşlardır. Bunlardan, Cebrail b. Buhtişu, Harun Reşid, Emin ve Me’mun’un;[506] Yu-hanna b. Mâseveyh, Me’mun, Mu’tasım ve Vasık’m;[507] Huneyn b. İshak, Mütevekkil’in, Sabit b. Kurra, Mu’tezid’in[508] hususi tabipliğini yapan aynı zamanda da Beytü’l-Hikme’de görev alan bilginlerdendir.

Tarih kitaplarında anlatıldığına göre, Cebrail b. Buhtişu, bu görevleri sayesinde büyük bir servete kavuşmuştur. 23 yıl gibi uzun sayılabilecek bu görevi esnasında 2.300.000 dirhemlik bir servet biriktirmiştir.[509] Hatta, onun zenginliği halifeleri bile kıskandıracak düzeye ulaşmıştır. Evinde ver­diği bir yemek davetinde 5000 sofra kurulmuş ve her sofrada da bir kuzu kızartmasının bulunduğu, birçok hizmetçinin çalıştığı, onun zenginliğini

gösterir mahiyettedir.[510]

Aynı şekilde önceleri çok fakir durumda olupta Beytü’l-Hikme’ye da­vet edilerek buradaki aldığı maaşlarla zengin olan bilginlerin hayat hikâ­yeleri anlatılır. Çünkü Beytü’l-Hikme’de çalışanlara, halkın çok itibar etti­ği fakihler, muhaddisler ve müfessirlere verilen maaş olan 200 dinarın onlara da verildiği ,[511] Beytü’l-Hikme’de çalışanların içtimai statüleri hak­kında yeterli kanaati vermektedir. Bundan ayrı olarak, halifeler mütercimlere, tercüme edilen veya telif edilen kitapların ağırlığı nisbetinde al­tın verdiği, bu sebeple Huneyn b. İshak’m yazacağı kitapların kâğıtlarım kalın olanlardan seçtiği ve harfleri büyük, satır aralarım geniş tutarak ki­tabın ağırlığını arttırma hilesini yaptığı kendi ifadelerinden öğrenilmekte­dir.[512]

Beytül-Hilkme’de çalışan bilginlerin zaman zaman önemli siyasi gö­revler de aldıkları görülmektedir. Bunların arasından vezirlik için seçilen­ler bile olmuştur. Sehl b. Harun vezirliğe getirildiği zaman, Beytü’l-Hik­me’nin başında bulunuyordu.[513]Aynca Kust b. Luka, İbrahim b. Müdeb­bire;[514] İshak b. Huneyn, Halife Mu’tezid’in veziri Kasım b. Abdullah’a;[515] Sabit b. Kurra, Mu’tezid’e danışmanlık yapmışlardır. O’nun yakınlığı o dereceye varmıştı ki bir defasında halife ile bahçede gezerken, halife dal­gınlık ile Sabit b. Kurra’nın omuzuna elini atar, sonra aniden elini çeke­rek “bir âlimin üstüne elimi koyamam, çünkü ilim her şeyden üstündür” dediği nakledilmektedir.[516] Harezmî ise, Halife Vâsık’m emriyle, Harezm hükümdarı Tarkan’a elçi olarak gönderilmiş, yine Efes’e, Ashâb-ı Kehfin mezarının araştırılması için görevlendirildiği nakledilmektedir.[517]

Onların iç ve dış siyasî olaylarda görüşlerine baş vuruluyor, zamanla valiler, şurta görevlileri, müsteşarlar onlardan seçiliyordu. Böylece âlimle­rin idaredeki nüfuzu artıyor, halk pazarındaki değerleri yükselmiş olu­yordu..[518] Ayrıca, halkın doğrudan ihtiyacı olan tıp, astronomi ve mate­matik bilginleri günlük hayatın içinde önemli hizmetler de yürütüyorlar­dı. Bunun yanında geleneksel ulema anlayışına ters düşen filozoflar, ge­rek ilim çevrelerinde, gerekse halk nazarında pek hoşnut karşılanama­mışlardır. Onların tıp, matematik, astronomi ve mantık gibi ilimlerde gösterdikleri basan ile bu durumu gidermeye çalıştıkları anlaşılmaktadır. Ancak, filozoflara karşı takınılan olumsuz tavır, geleneksel ulema ile ara­larındaki ayrışma artarak devam etmiş ve felsefenin zaman içinde İslâm toplumundan uzaklaştırılmasına neden olmuştur. Tabiî olarak da felsefe­nin şahsında aklî ve tabiî ilimler zayıflamıştır. [519]

Beytü’l-Hıkme’nın Son  Bulması

Beytü’l-Hikme hakkında tarihçiler yeterince bahsetmemesine rağmen, orada çalışan bilginlerin ve mütercimlerin hayatlarından hareketle ve daha sonraki tarihçilerin verdiği bilgiler ile, onun tarihi seyrini ve son bul­masını açıklamak mümkün olabilmektedir.

Beytü’l-Hikme Me’mun zamanında en parlak devrini yaşamıştır. IX. yüzyılın Önde gelen bilim adamları, halifenin kararlı ve ısrarlı politikaları neticesinde burada toplanabilmiştir. Üstelik Me’mun, bu müessesenin kaderini, daha sonrakilerin insafına bırakmamak için, vakıf gelirleri ve bol iktâlar ile garantiye almıştır.[520] Ancak, Me’mun’dan sonra hilafet ma­kamına geçen kardeşi Mu’tasım döneminde (833-842), Me’mun’dan gör­düğü himayeyi göremediğinden dolayı Beyt’ul Hikme’de ilk defa zayıfla­ma eğilimi görülmüştür.[521] Bilgisi ve kültürü az olup, ilmî şeylerden zevk almayan Mu’tasım, getirttiği kölelerin kahramanlık gösterileriyle vakit geçirmiştir. Buna ilave olarak, hilafet merkezini Bağdat’tan Sariıarra’ya ta­şıması (836) neticesinde, Bağdat korumasız kalmış, belalar ve musibetler birbirini takip etmiştir. Bütün bu olaylar Bağdat’taki müesseselerin gerile­mesine neden olmuştur. Doğal olarak, bu olumsuzluklardan Beytü’l-Hik­me de nasibini almıştır.[522] Halife Me’mun zamanındaki canlılığı nisbeten kaybolmuş, sanki önceleri zenginlik ve bolluk içinde yaşayan bir kimse­nin daha sonra fakirleşmesi gibi o da önceki ihtişam ve canlılığını kay­betmiştir.[523]

Halife Vâsık zamanının ise (842-846), Mu’tasım dönemine nisbetle daha iyi geçtiği söylenebilir. Me’mun gibi Vâsık da ilmî konulardan zevk alır, âlimleri sever, ilmî çalışmalara ilgi duyar, ilmî toplantılara ve tartış­malara katılmak için özen gösterirdi. Hatta bu özelliklerinden dolayı kendisine “Me’mun’u-Asğar” (Küçük Me’mun) denirdi.[524]   Onun mecli­sinde yapılan ilmî tartışmalara, Beytü’l-Hikme’nin Önde gelen isimlerin­den Cebrail b. Buhüşu,.Yuhanna b. Mâseveyh, bazı rivayetlere göre Hu-neyn b. İshak’m katıldığı olurdu.[525] Hatta bu toplantıların birinin sonun­da Halife Huneyn b. İshak’ı yanma çağırarak gıdalar ve sindirim sistemi ile ilgili bir kitap yazmasını emreder. Bunun üzerine Huneyn, Devaüi’l Müssehhele adlı kitabını telif eder. Bazı rivayetlerde de halifenin huzurun­da yapılan her tartışmadan sonra konuyla ilgili bir kitap yazdığı rivayet edilir. Dolayısıyla Vâsık döneminde Beytü’l-Hikme’nin çalışmalarında herhangi bir aksaklık olmadan devam ettiği anlaşılmaktadır.

Me’mun ile Mütevekkil arasında geçen müddet içinde bazı siyasî olayların meydana gelmesinden dolayı sarsılan Beytü’l-Hikme, Mütevekkil dönemi olan (847-861) 14 yıl süresince, yeni bir canlanma görülür. Mütevekkil, Huneyn b. İshak’ı tekrar bu müessesenin başına getirerek, özellikle tabiî ilimler alanında tercümeler ve telif çalışmalarına tekrar canlılık kazandırmıştır. Alimlere yardım etme, onları cesaretlendirme gibi Me’mun’un politikalarının takip ederek, ilmin değişik alanlarında eskisi­ne benzer bir canlılık ve parlaklık yaşanmıştır.[526] Bu arada, Mütevekkil’in sünnî görüşü benimsemesinden dolayı, kendinden önceki Mu’tezilî gö­rüşleri yasaklaması, bununla alâkalı olarak felsefe ve tercüme ile uğraşan bazı kimselerin de köşeye çekilmek zorunda kalması, bu dönem için ha­tırda tutulması gereken bir özelliktir.[527]

Müievekkil’den sonra da Beytü’l-Hikme çalışmalarını sürdürdü, fakat zaman geçtikçe tercüme zayıflıyordu. Çünkü, geçen zaman içinde temel eserler tercüme edilmişti. Bunun yanında başka özel yerlerde de tercüme­nin yapılmaya başlanması, faaliyetlerinin çoğunluğunu tercümeler oluş­turan bu müessesenin duraklamasına neden olmuştur.[528] Bunlara rağmen bundan sonraki dönemlerde de küçümsenmeyecek çalışmalar yapılmış­tır. Mu’tez zamanında Sabit b. Kurra yaşamış, daha-oncede bahsettiğimiz gibi birçok kitabı tercüme etmiştir.[529] Her ne kadar Mu’tez ve Mustai’n arasındaki harplerin Beyt’ul Hikme’yi olumsuz yönde etkileyebileceği dü­şünülse de, halifeler Samarra’dan Bağdat’a dönünce (290/902) Beytü’l-Hikme tekrar canlanmış, aynen eskisi gibi Yunanca’dan, Süryânice’den çok sayıda eser tercüme edilmiştir.[530]

Beytü’l-Hikme’nin çalışmalarının X. yüzyılın sonuna kadar devam et­tiğini, orada çalışan çok sayıda ünlü mütercim ve bilim adamının hayat­larından çıkarmaktayız. Huneyn b. ishak’m yanında Ona yardım eden yeğeni Hubeyş b. Asam (ö. 300/912) ve oğlu îshak b. Huneyn (ö. 298/9lO)’in, Sabit b. Kurra’nın oğlu ve yardımcısı Sinan b. Sabit (360/970)’in, meşhur mantıkçı ve felsefeci Yahya b. Adi (ö. 364/974)’nin daha önceki tercüme, telif ve şerh çalışmalarını devam ettirmeleri, Bey­tü’l-Hikme’nin bahsedilen tarihlere kadar faaliyetinin devam ettiğini gös­termektedir.[531]

Beytü’l-Hikme’nin X. yüzyılın sonuna kadar çalıştığını gösteren ve bunu daha açık bir şekilde dile getiren tarihi bir delil de, dönemin tarih­çisi Ibn Nedim’in kendi ifadelerinden anlaşılmaktadır; “Ben Me’mun’un Hizanesinde (Kütüphane), Himyer yazısı ile yazılmış bir eser gördüm.

Halife Me’mun aynen muhafazasını emretmişti…”[532] Bu ifadelerden Ibn Nedim, Fihrist adlı kitabını 377/987 yıllarında yazdığı dikkate alınırsa, Beytü’l-Hikme’nin de bu dönemlerde hâlâ ayakta olduğu anlaşılmakta­dır.[533]

Tarihin karanlığında, Beytü’l-Hikme’nin daha sonraki çalışmaları ve kaderi ile ilgili başka bir ışığa rastlanmamaktadır. Bu hususta, onun acı haberini bize Kalkaşendi (ö. 1418) vermektedir. Moğol hükümdarı Hula-gu, Bağdat’ı istila ettiği zaman (M. 1258), son Abbasi halifesi’ Mustas’ımı öldürüp, şehri yakıp yıkmıştı. İlk Abbasi halifeleri tarafından toplanan Hint, Yunan, Mısır, Babil, Grek vb. eski medeniyetlerden arda kalan çok sayıda orjinal el yazması muhtemelen burada (Beytü’l-Hikme) korunu­yordu. Çünkü Beytü’l-Hikme, yukarıda Ibn Nedim’in de ifade ettiği gibi kütüphane olarak devam etmiştir. Bütün ilim dallarına ait sayısız kitap ve emsalsiz eserlerden oluşan bu kütüphane, İslâm kültür ve medeniyetinin en önemli kaynaklarının yanında, belki de insanoğlunun yazıyı bulduk­tan sonra muhafaza edebildiği, değişik medeniyetlere ait çok sayıda kita­bı da muhafaza etmekte idi. İşte, Moğolların acımasız istila ve yağmaları esnasında bu hazine de yakılıp, yıkılmıştır. Bundan sonra ona ait hiç bir işaret ve iz kalmamıştır.[534]

Böylece, Hülagu, tercüme edilen veya müslüman âlimlerin ve ediple­rin yazdığı kitapların hepsini yok etti. Ancak, daha önceleri nüshaları ço­ğaltılarak değişik şehirlere gönderilen nüshalar vasıtasıyla, bugün Bey-tü’1-Hikme’de yazılan veya tercüme edilen birtakım eserler günümüze ulaşmıştır. Bir kısmı da Beytü’l-Hikme, Moğollar tarafından yakılmadan yaklaşık bir asır önce Lâtince’ye tercüme edildiğinden, günümüze kadar Avrupa dillerinde muhafaza edilebilmiştir. [535]

[1] Mustafa Demirci, Beytü’l Hikme, İnsan Yayınları: 13-14.

[2] Hilmi Ziya Ülken, Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü, Vakit Matbaası, İstanbul. 1935, s. 16.

[3] W. Barthold-M. Fuad Köprülü, İslâm Medeniyeti Tarihi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yay. Ankara 1973, s. 6.

[4] H.Z. Ülken,a.g.e.,s. 19.

[5] Ahmet Emin, Fecru’l-İslâm, Çev: Ahmet Serdaroğlu, Kılıç Yay. Ankara, 1976, s. 87

[6] Ahmet b. Yahya el-Belâzûri, Futühu’l-Buldan, Çev. Mustafa Fayda, K.B.Yay. Ankara, 1987, s. 691, 693.

[7] Muhammed el-Behiy, islâm Düşüncesinin İlâhî Yönü, Çev. Sabri Hizmetli, Fecr Yay. Ankara, 1992, s. 65.

[8] Daha geniş bilgi için bkz. Ebu Yakup İshak b. Nedim, Fihrist, III. Baskı Thk. Fuad Sezgin, Darul Mesir, Beyrut, 1988, s. 303-304, 345-346; Muhammed b. Ebi Bekir b. Halli-kân, Vefeyâtü’l-A’yân, Thk. ihsan Abbas, Beyrut, 1969, c. II, s. 226.

[9] Belâzûri, a.g.e., s. 277; İbn Nedim, a.g.e., s. 303.

[10] Fernand Braudel, Maddi Uygarlık, Ekonomi ve Kapitalizm, Çev: Mehmet Ali Kılıç -bay, Gece Yay., Ankara 1993, c. I, s. 494.

[11] Fernand Braudel, İL Felipe Döneminde Akdeniz ve Akdeniz Dünyası, Çev: Mehmet Ali Kıhçbay, İmge Yay., Ankara 1994 c. ÎI, s. 294.

[12] Edward Hailet Çarr, Tarih Nedir, Çev: Misket Gizem Gürtürk, İletişim Yay., İstanbul 1991, s. 62-63.

[13] E.H.Carr, a.g.e., s.33, Ayrıca tarih ve tarihçi ilişkisinde tarihin olduğundan farklı olarak nasıl yansıdığı ve bunlarda nelerin etkili olduğu konusunda daha geniş bilgi için bkz. a.g.e. s.39-66.

[14] Mustafa Demirci, Beytü’l Hikme, İnsan Yayınları: 15-24.

[15] Hadr Ahmed Attallah, Beytü’l Hikmefi Asri’l Abbasiyyin, Daru’l Fikri’l Arabi, Kahire (t.y)s. 41.

[16] Camilerdeki egitim-öğretim faaliyetleri için Bkz. Ahmed Çelebi,   islâm’da Eğitim Öğretim Tarihi, Çev: Ali Yardım, Damla Yay., istanbul, 1983, s. 95-107; Hişam Naşabi, “Eğitim Kurumlan”, Çev: Elif Topçugil, tslâm Şehri, Editör: R.. B. Serjeant, Ağaç Yay., is­tanbul, 1992, s. 95 vd.

[17] H. Naşabi, “Eğitim Kurumlan,” s. 95.

[18] Remziye Muhammed, “Beytü’î-Hikmetü’l-Bağdâdi ve Eseruha fi Hareketli Umiyye”, Müerrihu’} Arab, Bağdat 1980, Sy; 14 s. 318,319.     

[19] Ahmed Emin, Duha’l-İslâm, Kutubu’î Arabiyye, X. Baskı, Beyrut, t.y., c. II, s. 60.

[20] Philip Hitti, Siyâsi ve Kültürel îslâm Tarihi, Çev: Salih Tuğ, Boğaziçi Yay, İstanbul, 1989, c. I, s. 267

[21] De Lacy O’leary, İslâm Düşüncesi ve Tarihteki Yeri, Çev: Yaşar Kutluay-H. Gazi Yur-daydın, A.Û.l.E Yay, Ankara, 1971., s.16 vd.

[22] Gregory Ebul Ferec, Tarihu Ebu’l Ferec, Çev; Ömer Rıza Doğrul T.T-K. Yay, Ankara, 1945, c. I, s. 116-118.

[23] Hz. Ömer’in İskenderiye kütüphanesini yaktırdığı iddiasının asılsızlığı ile ilgili ola­rak, Bkz. Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, Editör: H. Dursun Yıldız, Çag Yay, İs­tanbul, 1986, c. II, s. 100-105; Hasan ibrahim Hasan, Siyasi-Dini-Kültürd-Sosyal tslâtn Tarihi^ Cev: Komisyon, Kayıhan Yay, İstanbul, 1985, c. I, s. 309-315; Adnan Adivar, Tarih Boyunca Uim ve Din, Remzi Kitabevi, (5. baskı), İstanbul 1980, s. 74-75.

[24] Ahmed Emin, Fecru’l- îsİâm, Çev: Ahmed Serdaroğlu, Kılıç Kitabevi, İstanbul, 1976, s. 32.

[25] ” Macit Gökberk, Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi, istanbul, 1980, s. 93, 94

[26] A. Emin, Duha’l-İslâm, e II, s. 60.

[27] Muhammed el-Behîy, İslâm Düşüncesinin İlâhi Yönü Çev: Sabri Hizmetli, Fecr yay, Ankara, 1993, s. 164.

[28] M. Behiy, aynı yer,

[29] Ibn Nedim, Fihrist, s. 306, vd.

[30] “Bkz. İbn Nedim, a.g.e., s. 315.

[31] İskenderiye’nin zayıflaması ve nakli için Bkz. Hilmi Ziya Ülken, Uyanış Devirlerin­de Tercümenin Rolü, Vakit Matbaası, İstanbul, 1935, s. 71 vd.

[32] D. L. O’leary, İslâm Düşüncesi ve Tarihteki Yeri, s. 16.

[33] Y. Kumeyr, İslâm Felsefesinin Kaynakları, Çev: Fahrettin Olguner, Dergâh Yay, II. Baskı, istanbul, 1992, s. 129.

[34] Y. Kumeyr, aynı yer.

[35] M. Behiy, İslâm Düşüncesinin İlâhi Yönü s. 173.

[36] Uskul, Öğretim meclisi anlamına gelir.

[37] “M. Behiy, a.g.e., s. 174; Y. Kumeyr, a.g.e., s. 129.

[38] A. Emin, Duha’l-İslâm, c. I, s. 257-258; H. Z. Ülken, a.g.e., s. 94-95.

[39] D.L.O’leary, a.g.e., s. 28.

[40] T. J. De Boer, İslâm’da Felsefe Tarihi, Çev: Yaşar Kutlay, Ballanoglu Matbaası, Anka­ra, 1960, s. 13; A. Emin, Duha’l-İslâm, c. I, s. 257.

[41] Bunlar Kur’ân’da geçen Babil sabiileri olmayıp, Halife Me’mun’un Rum seferi sıra­sında, bu acayip kıyafetli insanları bir dini seçmek mecburiyetinde bırakınca kendilerini böyle tanıtmışlardır. Bkz. İbn Nedim, Fikrisi, s. 385;PHitti, İslâm Tarihi, c. I, s.5.72.

[42] Seyyid Hüseyin Nasr, İslâm’da Düşünce ve Hayat, Çev; Fatih Taüılıoğlu, İnsan Yay, İstanbul, 1988, s. 28.

[43] A. Emin, a.g.e., c. I, s. 258, H. Z. Ülken, a.g.e., s. 94, 95.

[44] M. Behiy, İslâm Düşüncesinin İlâhi Yönü s. 173.

[45] H. Z. Ülken, a.g.e., s. 79, 80.

[46] S. H. Nasr, a.g.e., s. 82.

[47] D.L.O’leary, İslâm Düşüncesi ve Tarihteki Yeri, s. 34.

[48] A. Emin, a.g.e., c. I, s. 255.

[49] H. Z. Ülken, Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü, s. 69, 70; S. H. Nasr, İslâm’da Düşünce ve Hayat, s. 82

[50] Y Kumeyr, İslâm Felsefesinin Kaynaklan, s. 124

[51] ibn Ebi Useybia, a.g.e., s. 161-162; Muhammed Hamiduilah, İslam Peygamberi, Çev. Salih Tuğ, irfan Yay, istanbul, 1990, c. II, s. 802

[52] Bkz. İbn Ebi Useybia, a.g.e., s. 413-474

[53] Buhtişulann Bağdat’a gelişi ve daha sonraki hizmetleri konusu ile ilgili olarak Bkz. ibn Ebi Useybia, a.g.e., s. 183, vd.

[54] ‘Ahmed Refik, Büyük Tarihi Umumi, c. V s. 144.

[55] T. J. De Boer, İslâm’da Felsefe Tarihi, s. 13, 66.

[56] A. Emin, Duha’l-İslâm, c. II, s. 60.

[57] W. Barthold-Mehmet Fuad Köprülü, islâm Medeniyeti Tarihi, T.T.K. Yay., III. Baskı, Ankara, 1973, s. 32.

[58] Mustafa Demirci, Beytü’l Hikme, İnsan Yayınları: 27-33.

[59] E. H. Çarr, TarihNedir, s. 103-104

[60] Krş, Fahrettin Olguner, Farabi, Akademi Kitabevi, İzmir, 1993, s. 36.

[61] H.Z. Ülken, a.g.e., s. 64; Ayrıca Bkz. R. Muhammed, “Beytü’l-Hikme”, s. 343.

[62] A. Emin, Duha’I-îslâm, c. I, s. 265.

[63] A. Emin, aynı yer.

[64] İbn Ebi Useybia, Uyünu’l-Enbâ’, s. 183, 473; ibn Nedim, Fihrist, s. 304, 333, 408; Ayrıca Bkz., A. Emin, a.g.e., c. I., s. 267.

[65] Arnold Toynbee, Tarih Bilinci, Çev: Murat Belge, Betaş Yay, istanbul, 1978, c. I, s. 104-119.

[66] Medeniyetler arası ilişki için Bkz., H.Z. Ülken, a.g.e., s. 19, 24, 30, 238, vd, 357 vd.

[67] Ali Bulaç, İslâm Düşüncesinde Din Felsefe, Akıl-Vahiy İlişkisi, Beyan Yay., İstanbul, 1994, s. 35.

[68] Bekir Karlığa, “İslâm Düşüncesinin Doğuşunu Etkileyen Nedenler”, M.Ü.İ.F. Dergi­si, sy. 3, İstanbul, 1985, s. 194-199.

[69] A. Bulaç, a.g.e., s. 35.

[70] S.H. Nasr, İslâm’da Düşünce ve Hayat, s. 85; A. Emin, Duha’l-İslâm, c. I, s. 266.

[71] Bkz. Macid Fahri, İslâm Felsefesi Tarihi, Çev: Kasım Turhan, İklim Yay, İstanbul, 1992, s. 3; A. Emin, a.g.e., c. III, s. 1 vd.

[72] M. Behiy, İslâm Düşüncesinin İlâhi yönü s. 185; M. Fahri, a.g.e., s. 3.

[73] “Bkz. Ahmed Ferid Rufai; Asru’l-Me’mun, Daru’I Kutubu’l Mısriyye, III. Baskı, Ka­hire, 1927, c. I, s. 379; P

Hitti, İslâm Tarihi, c. I, s. 478; M. Behiy, a.g.e., s. 185; A. Çelebi, İslâm’da Eğitim-Öğretim Tarifti, s. 76-78.

[74] H.A.Attallah,Bey(Mİ-Hifeme, s. 151.

[75] Bkz. İbn Ebi Useybia, Uyûnu’l-Enbâ’, 183 vd.

[76] A. Ferid, Asru’l-Me’mun, c. I, s. 115-116.

[77] ibn Ebi Useybia, a.g.e., s. 187-188; H.A.Attallah, a.g.e., s. 153.

[78] İbn Nedim, Fihrist, s. 174, 339; ibn Ebi Useybia, a.g.e., s. 189-190.

[79] Muhammed Hudari Bek, Tarihu’l Ümemi’l Ulâmiyye-Devletu’l Abbasiyye, Mektebe-tu Ticariyyeti’l-Kübra, Kahire, 1990, s. 206.

[80] M. Behiy, İslâm Düşüncesinin İlâhî Yönü, s. 180.

[81] Bkz. tbn Ebi Useybia, a.g.e., s. 245.

[82] A. Emin, Duha’f-İslâm, c. I, s. 174.

[83] A. Emin, a.g.e., c. I, s. .173.

[84] Ebu Seleme el-Hallâl için bkz., Ebi Abdullah Muhammed b. Abdun Çehşiyâri, Kıta-bu’l Vüzera ve’l Küttâb, Thk: Mustafa Saka-tbrâhim Ebyâr, Kahire, 1980, s. 90.

[85] Cehşiyârî, a.g.e., s. 89.

[86] Cehşiyârî, a.g.e., s. 97, 98.

[87] Cehşiyârî, a.g.e., s. 143.

[88] Cehşiyârî, a.g.e., s. 306 vd.

[89] Bkz. Cehşiyârî, a.g.e., s. 103-109.

[90] A- Emin, Duha’l-hlâm, c. I, s. 168.

[91] M. Behiy, a.g.e., s. 180.

[92] ” Cemaluddin Ali b. Yusuf el-Kıfti, Ihbâru’l-Ulema Bi Îhbâri’l-Hukemâ, Lepniz, 1903, s. 280; Ayrıca bkz., H.A.AttalIah, a.g.e., s. 44.

[93] tbn Nedim, Fihrist, s. 304, 401.

[94] Ahmed Çelebi, Tarifıu’Mslâm ve ttadârati’Uslâmiyye, III. Baskı, Mektebetu Nahda, Kahire, 1966, c. III, s. 214-216.

[95] H.A.Attallah,a.g.e, s. 41.

[96] A. Bulaç, Din-Felse/e, s. 102, 106.

[97] S.H. Nasr, İslâm’da Düşünce ve Hayat, s. 83.

[98] Seyyid Hüseyin Nasr, Modern Dünyada Geleneksel İslâm, Çev: Hüsamettin Aslan-Şakir Barkçm, insan Yay.,Ankara, 1989, s. 142.

[99] Fuat Sezgin, “Müslümanların İlim Tarihindeki Yeri”, İlim ve Sanat, istanbul, 1985, sy. 3; s. 66.

[100] S. H. Nasr, Geleneksel islâm, s. 142.

[101] S.H. Nasr, İslâm’da Düşünce ve Hayat, s. 83.

[102] Ya’kub b. İshak el-Kindî, Felsefi Risaleler, Çev: Mahmut Kaya, iz Yay. İstanbul, 1994, s, 3-4.

[103] Henry Corbin, islâm Felsefesi Tarihi, Çev: Hüseyin Hatemi, İletişim Yay., İstanbul, 1986, s. 39.

[104] Bkz. İbn-i Haldun, Mukaddime, c. II, s. 566; A. Bulaç, Din-Felsefe, s. 19-25, Ayrıca Bulaç burada insanlık tarihinin nübüvvetin gölgesinde geliştiğini, kesintiye uğramadığını, hatta Yunan Felsefesinde bile nübüvveün etkisi olduğunu ancak sonradan laikieştirildiğım savunmaktadır. Pisagor ve Empedokles gibileri Doğu’ya geçerek hikmeti Batı’ya taşımışlar­dır.

[105] A. Bulaç,a.g.e, s. 38.

[106] S.H. Nasr, a.g.e., s. 84.

[107] Üç ayn şahıs olarak tanıtılan Hermes için bkz., S.H. Nasr, a.g.e., s. 143-173 ve bu­radaki kaynakları inceleyin.

[108] Ebi Hanife Ahmed b. Dâvud, Dîneveri, Ahbaru’t-Tıvâl, Daru’1-lhya Kutubi’l Arabiy-ye, Beyrut, 1960, s. 1-2.

[109] Cehşiyârî, Kitabu’l-Vüzera ve Küttab, s. 1.

[110] Ib’n Nedim, Fihrist, s. 300, 417, 419.

[111] İbn Ebi Useybia, a.g.e., s. 31-32.

[112] lbn Ebi Useybia, a.g.e., s. 32; G. Ebu’l Ferec, Tarihu Ebu’l Ferec, c. 1, s. 70-71.

[113] İbn Ebi Useybia, a.g.e., s. 39, 62 vd. Konuyla ilgil olarak Ayrıca bkz., A. Bulaç, Din-Felsefe s. 23, vd.

[114] İbn Nedim, a.g.e., s. 301; tbn Ebi Useybia, a.g.e., 183, 260, A. Emin, Duhal-îslâm, c. t, s. 244; A. Çelebi, Tarihu’Mslâm, c. III, s. 229.

[115] tbn Nedim, a.g.e., s. 304; İbn Ebi Useybia, a.g.e., s. 260; E Hitti, İslâm Tarihi, c. I, s. 477.

[116] H.A.AttalIah, Beytü’l-Hikme, s. 30.

[117] H.A.AttalIah, a.g.e., s. 40-45.

Mustafa Demirci, Beytü’l Hikme, İnsan Yayınları: 33-44.

[118] Daha geniş bilgi için Bkz., İbn Ebi Useybia, a.g.e., s. 183-186.

[119] M. Hudari, Tarihu Ümemi’l Islâmiyye, s. 219; Şevki Dayı, Tarihu Edebi’l Arab-As-ru’l Abbasiyu’l Evvel, Dâru’l Ma’rife, Kahire, 1986, c. III, s. 111.

[120] ibn Ebi Useybia, a.g.e., s. 184.

[121] Bkz. A. Çelebi, TariJıu’l-lsIâm, c. III, s. 226, 227; Mahmut Kaya, “Beytü’l-Hikme” DM, istanbul, 1991, c. VIII, s. 89.

[122] Bkz. ibn Ebi Useybia, l/yÜnu’I-Enbâ”, s. 183, 473-475; ibn Nedim, a.g.e, s. 304-305, 333-334; A. Çelebi, a.g.e., s. 227; R. Muhammed, “Beytü’l-Hikme”, s. 334.

[123] W. Bartold, İslâm Medeniyeti Tarihi, s. 15.

[124] îbn Nedim, a.g.e., s. 305; İbn Ebi Useybia, a.g.e., s. 474.

[125] Said Diveci, Beytü’l-Hikme, Musul, 1954, s. 33 Ayırca bkz. R. Muhammed, a.g.m. s. 320.

[126] Bkz. İbn Nedim, a.g.e., 304; Ebi’I Abbas Şemsuddin Ahmed b. Muhammed b. Ebu Bekir ibn Hallikan Vefeyâtu’l -A’yân Thk, ihsan Abbas, Beyrut, 1969, c. II, s. 152.

[127] ibn Ebi Useybia, a.g.e, s. 413.

[128] M. Hudari, Tarihu’l Umemi’l-lslâmiyye, s. 219; D.LO’leary, İslâm Düşüncesi ve Ta­rihteki Yeri, s. 73-75; Şevki Dayf, Tarihu’l -Edebi’l-Arab-Asru’l-Abbasiyi’l-Evvel, s. 111.

[129] A. Refik, Asru’I-Me’mım, c. 1, s. 390; R. Muhammed, “Beytü’l-Hikme” s. 334; A. Çelebi, Tanlııı’ı-lslâm, s. 227.

[130] Bkz. 5. Diveci, Beytü’l-Hikme, s. 32; H.A.AttalIah, Beytü’l-Hikme, s. 28; M. Kaya, “Beytu’t Hikme”, s. 89.

[131] R. Muhammed, “Beytû’l Hikme”, 323

[132] ‘Cehşiyârî, Kitaba’! Vüzera ve’l Küttâb, s. 138.

[133] Hacı Halife (Katip Çelebi), Keşfu’z-Zunûn ‘an Esâm’i’l-Kütüb ve’l Fanfin,   Mekke, 1981, c. I, s. 683; M. Kaya, a.g.e., s. 89.

[134]  R. Muhammed, a.g.e., s. 320.

[135] R. Muhammed, “Beytü’l-Hikme”, s. 335; M. Kaya, “Beytü’l-Hikme”, s. 89

[136] Zenâdıka hareketinin sebepleri, öncüleri ve halifelerin mücadelesi için bkz., Ebu Ca’fer Muhammed b. Cerir

Taberi, Tarihli’1-l/mem ve’l-Mulûk, Daru’İ Fikr Beyrut, 1987, c. IV, s. 300 vd., Ayrıca, A. Emin, Duha’I-lslâm, c. I, s. 138-162.

[137] A. Emin, a.g.e., c. I, s. 138, 139; R. Muhammed, a.g.m. s. 335.

[138] W. Barthold, İslâm Medeniyeti Tarihi, s. 15.

[139] M.-G. Balty-Guesdon, “Le Bayt al-Hikme de Bağdat,” Arabica, tiden- 1992, sy: 39, s. 135.

[140] H.A.AttalIah, Beytü’l-Hikme, s. 30.

[141] ibn Ebi Useybia, a.g.e., 246; M. Hudari, Tarihu £/memi’l-fslâmiyye, s. 219; A. Çele­bi, İslâm’da Eğitİm-Öğretim Tarihi, s- 158.

[142] İbn Ebi Useybia, a.g.e, s. 246; Şevki Dayf, Târîhu’l Edebî’l- Arab-Asru’l-Abbasiy-yi’l Evvel, s. 112.

[143] M.-G. Balty-Guesdon, a.g.m. s. 132-133.

[144]  İbn Ebi Useybia, a.g.e., s. 246, 247; İbn Nedim, a.g.e., s. 304-305.

[145] S. Dayf, Tarihn’1 Edef>İ’!-Arab-Asru’l-Abbasiyu’l-Evvel, s. 112; R. Muhammed, “Beytü’l-Hikme”, s. 336.

[146] M. Kaya, “Beytü’l-Hikme”, s. 89.

[147] İbn Nedim, a.g.e., s. 382.

[148] İbn Nedim, a.g.e., s. 160, 190; Yakut, Hamevi, Mn’a?mn’l-Ûde(«î’, Daru’l Müsteş­rik, Beyrut, t.y, c. Y s. 66; R. Muhammed, a.g.m. s. 322.

[149] ibn Nedim, a.g.e., s. 304; ibn Ebi Useybia, a.g.e., s. 474, 475

[150] ibn Nedim, a.g.e, s. 409; A. Ferid, Asra’I-Me’mun, c. I, s. 375; A. Çelebi, Tarihu’l-İslâm, c. III, s. 229

[151] A. Çelebi, aynı yer

[152] A. Ferid, Asru’l-Me’mun, c. I, s. 375

[153] R. Muhammed, “Beytü’l-Hikme”, s. 336.

[154] A. Emin, Duha’l-lslâm, c. II, 62.

[155] A. Çelebi, islâm’da Egitim-Ögretim Tarihi, s. 177.

[156] Ebu’l Fida Hafız İsmail b. Amr ed-Dımeşki îbn-i Kesir, el-Bidâye ve’n Nihâye, Thk: Fuad Sezgin-Mehdi Nasıriddin, Darul Kûtübu’l ttmiyye, Beyrut, 1987, c. X, s. 262; Ebu Ga’fer Muhammed b. Cerir et-Taberi (167-232) H., Tarihu’l Ümemi ve’l Muluk, Daru’l Fikr, Beyrut, 1987, c. IX, s. 439

[157] İbn Nedim, Fihrist, s. 303, 304; İbn Ebi Useybia, Uyünu’l-Enbâ’, s. 259

[158] İbn Nedim, aynı yer

[159] İbn Nedim, aynı yer, Ayrıca bkz., A. Emin, Duha’l-îstâm, c. II, s. 62

[160] Çemaluddin Muhammed b. Muhammed İbn Nubate el-Mısrî (Û. 768/1366-7), Şarhu’l-Vyûn, Risaletu Ibni Zebidin, Kahire, 1871, s. 166; Ayrıca Bkz. A. Çelebi, islâm’da Egitim-Ögretim Tarihi, s. 179.

[161] A. Çelebi, Tarihu’l-hlâm, c. II, s. 227; P Hitti, İslâm Tarihi, c. I, s. 572.

[162] A. Çelebi, a.g.e., s. 108, 227; R. Muhammed, “Beytü’l-Hikme”, s. 338.

[163] H.A.Attallah, Beytü’l-Hikme, s. 99

[164] M.-G, Balty-Guesdon, a.g.m., s. 133.

[165] Benzer görüşler için bkz., A. Ferid, Asru’l-Me’mun, c. I, 377; Ş. Dayf, Abbasiyu’l Evvel, s. 113; R. Muhammed, “Beytü’l-Hikme”.

[166] Mustafa Demirci, Beytü’l Hikme, İnsan Yayınları: 44-52.

[167] İbn Nedim, Fihrist, s. 8, 10, 12, 21, 24, 118, 133, 304, 333, 354; İbn Ebi Useybia, Uyûnu’l-Enbâ’, s. 201, 246, 257, 260.

[168] A. Emin, Duha’l-lslâm, c. II, s. 64; R. Muhammed, a.g.m. s. 320.

[169] A. Çelebi, islâm’da Egitim-Ögretim Tarihi, s. 153 vd.

[170] A. Emin, a.g.e., c II, s. 64.

[171] Bkz., İbn Nedim, a.g.e., s. 8, 12, 24, 33, 133, 354..; R. Muhammed, a.g.m., s. 320.

[172] A. Emin, Duha’l-lslâm, c. II, s. 64; R. Muhammed, a.g.m, s. 321 M.-G. Balty-Gues­don, a.g.m, s. 132.

[173] Hikmet kelimesinin tariflerini toplu olarak görmek için bkz., A. Bulaç, Dİn-Felse-fe, s. 42-44.

[174] Seyyid Şerif Ali b. Muhammed Gürcâni, Ta’rtfât, s. 91.

[175] Bkz. Mubahat Tüker-Küyel, “Bir Kaynak Olarak Fârâbî”, Erdem, Ankara, 1991, sy. 19, s. 726-727.

[176] Bkz., H.A.Attallah, Beytü’l-Hikme, s. 31.

[177] Muhammed Abdurrahman Guneyme, Tarihu’l Câmiati’l tslâmiyyeti’l Kübra, Tet-van, 1953, s. 54; R. Muhammed, “Beytü’l-Hikme”, s. 323; A. Emin, Duha’l-lslâm, c. II, s. 64; P. Hitti, islâm Tarihi, c. I, s. 572; H.A.Attallah, a.g.e., s. 30, 31.

[178] Mustafa Demirci, Beytü’l Hikme, İnsan Yayınları: 52-53.

[179] Suğd dili, Kuzeydoğu iran’da konuşulan bir Farsça şivesidir.

[180] A. Emin, Fecru’l islâm, s. 208, 209; A. Çelebi,   islâm Egtitİm-Ögretim Tarihi, s. 178.

[181] A. Emin, Duha’hlslâm, c. I, s. 263; D.L.O’leary, İslâm Düşüncesi ve Tarihteki Yeri, s. 77; T. J. De Boer, İslâm’da Felsefe Tarihi, s. 12,

[182] H. Ziya Ülken, a.g.e., s. 78; D. L. O’leary, a.g.e., s. 11-41, Ayrıca Bkz. D.L.O’leary bu bölümde Süryânilerin faaliyetlerini ve İskenderiye’deki bilgiyi doğuya nasıl aktardıkla­rını uzun uzun anlatmaktadır.

[183] H.Z. Ülken, a.g.e.,s. 78.

[184] Ömer Ferruh, Tarihu Fikri’l-Arabi ilâ Eyyami İbn Haldun, Daru’1-llm li’1-Melâyin, Beyrut, 1983, s. 277, 278.

[185] W Barthold, İslâm Medeniyeti Tarihi, s. 15.

[186] İbn Nedim, Fihrist, s. 304; R. Muhammed, “Beytü’l-Hikme” s. 324, 325.

[187] A. Ferid, Asru’l-Me’mun, c. I, s. 378.

[188]Afyon’nun Emirgazi kazasına 20km  yakınlarında bugün bir harabe şehirdir. Ze-man tarafından M.S. (474-491) yılları arasında kurulmuştur, bkz. D.I.A., c. 111, s. 79.

[189] İbn Ebi Useybia, a.g.e., s. 246; İbn Nedim, a.g.e., s. 304, 305; Ş. Dayf, Tarihu’l Ede-bi’l-Arab-Asru’l-Abbasiyu’l-Evvel, s. 112.

[190] İbn Ebi Useybia, a.g.e., s. 245, 246; R. Muhammed, a.g.m. s. 336; A. Çelebi, is­lâm’da Eğitim-Öğretim Tarihi, s. 179.

[191] ibn Nedim, a.g.e., s. 304; İbn Ebi Useybia, a.g.e., s. 260

[192] P Hitti, İslâm Tarihi, c. I, s. 477.

[193] İbn Nedim, a.g.e., s. 304; İbn Ebi Useybia, a.g.e., s. 260; A. Ferid, Asru’l-Me’mun, c. I, s. 378; A. Emin, DuJıa’l-Islâm, c. II, s. 63; R. Muhammed, a.g.m. s. 339.

[194] İbn Ebi Useybia, aynı yer; A. Emin, aynı yer, R. Muhammed, a.g.m. s.339.

[195] A. Emin, aynı yer

[196] lbn’İ Nubâte, Şerhu’l Uyun, s. 166.

[197] Bkz. A. Çelebi, İslâm’da Egitim-Ögretim Tarihi, s. 179; A. Ferit, Aşru’l Me’mun, ç. I, 376; Ş. Sayf, Abbasiyul Evvel, s. 114.

[198] İbn Nubâte, a.g.e., s.166

[199] M. Hudari, Tarihu Ümemu’l Islâmiyye, s. 221

[200] M.-G. Boky-Gucodon, a.g.m. s. 135

[201] ibn Nedim, Fihrist, s. 304; ibn Ebi Useybia, Uyûnu’İ^hbâ’, s. 260, Bu parçada bahsedilen yerin adı zikredilmemektedir. Ancak yazarın ifadelerinden ve tariflerinden an­laşıldığı kadarı ile bahsedilen yerin bugünkü Efes olması ihtimali yüksek görünüyor. Kü­tüphanenin ön kısmının tarifi aynen Efesteki hâlâ ayakta kalan kütüphanenin önünü an­dırıyor. Üstelik bu mermerler üzerinde eski Latince yazılar bulunmaktadır. Ayrıca, Hristi-yanhk’tan sonra burasının kapatılıp, kitapların çürümeye terk edilmesi bize 431’de Efes’te toplanan konsili hatırlatıyor. Bu konsil neticesinde felsefe ile çok iştigal eden Nastari ve Yakubiler kovulup sapıklık ile itham edilmişlerdi.

[202] M. Hudari, Tarihu Ümemi’l Islâmiyye, s. 221.

[203] Ahmed Refik, Büyük Tarihi Umumi, Kütüphane-i İslâm ve Askeri, istanbul, 1398, c. V., s. 144.

[204] A. Emin, Diıfıa’I-lsIâm, c. I, s. 176, Ileriki bölümde kitapların geniş listesi verile­cektir.

[205] İbn Nedim, a.g.e., 364; A. Ferid, Asru’lMe’mun, c. I, s. 387, 388

[206] Bkz., İbn Nedim, a.g.e., s. 364.

[207] İbn Ebi Useybia, t/yüıın’1-Enbâ’, s. 173, 215, Ayrıca bkz., İbn Ebi Useybia’nm bu eserinde Gundişapurdan gelen doktorların geniş hayat hikâyelerini verir ve Bağdat’taki ça­lışmalarına genişçe değinir.

[208] Ebu Ma’şer’in bu kitabının ismi Kitabu thtilâf-ı Zîcât’tır. Aynı zamanda Kindî’nin talebesidir. Kitapları günümüze ulaşmamıştır, tbn Nedim, a.g.e., s. 301.

[209] Bkz. İbn Nedim, a.g.e., 301-302.

[210] İbn Nedim, a.g.e, s. 24.

[211] Belâzurî, Futûhu’l-Buldân, s.638-639.

[212] N.A.Baloch, Gurretu’z-Zkat, Çev.:Melek Dosay, Erdem, Ankara, 1990, c.VI. sy.18, s. 812-17.

[213] N. A- Baloch, a.g.m., s. 818-24.

[214] İbn Ebi Useybia, a.g.c, 473, 474: A. Emin, Duha’l-îslâm, c. I, s. 243.

[215] Siğrid Hunke, Avrupa’nın Üzerinde Allah’m Güneşi Çev: Hayrullah Örs, Altın Ki­taplar Yay., t.y; s. 42.

[216] Bkz., İbn Nedim, Fihrist, s. 331, İbn Ebi Useybia, Uyûnu’l-Enbâ\ 373-375.

[217] tbn Nedim, a.g.c, S- 331-332; İbn Ebi Useybia, a.g.e., s. 373vd..

[218] İbn Ebi Useybia, a.g.e., s. 413, 474-475.

[219] İbn Nedim, a.g.e.,  s. 364, Ayrıca, tercümesi yapılan Hint kitaplarının isimleri için bkz., İbn Nedim, a.g.e., s. 364, vd.; İbn Ebi Useybia, a.g.e., s. 478, v.d.

[220] Bkz., ibn Nedim; a.g.e., s. 409; İbn Ebi Useybia, a.g.e., s. 474; A- Emin, Duha’l-îs-lâm, c. II, s. 244; A. Çelebi, Tarihu’l-İslâm, c. III, s. 229.

[221] İsmail Hakkı Erünsal, “İslâm Medeniyetinde Kütüphaneler”, Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, Editı r: Hakkı Dursun Yıldız, İstanbul, 1989, c. XIV, s. 217

[222] Roger Garaudy, îslâm’m Vadettikkri, Çev: Saiih Akdemir, Pınar Yay., 1984, s. 103.

[223] İbn Nedim, Fihrist, s. 8, 29, 32.

[224] tbn Nedim, a.g.e, s. 26.

[225] Mustafa Demirci, Beytü’l Hikme, İnsan Yayınları: 53-61.

[226] ‘Hişam Naşabi, “Eğitim Kurumları”, s. 96.

[227] İbn Kesir, el-Bidâye ve’n Nihâye, c. X, s. 262, Taberi, Tarihu’l Umem-i \e’l Muluk, c- IX, s. 439; Ayrıca bkz., E Hitti, islâm Tarihi, c. I, s. 453.

[228] P Hitti, a.g.e., c. I, s. 453, M.Kaya, “Beytül-Hikme”, s.88-90.

[229] İbn Nedim, a.g.c, s. 334; E Hitti, a.g.e., c. I, s. 572; R. Muhammed, “Beytü’l-Hik-me”,s. 328.

[230] R. Muhammed, a.g.m., s. 320.

[231] A. Emin, Duha’l-fslâm, c. II, s. 64.

[232] İbn Nedim, a.g.e., s. 69; R. Muhammed, “Beytü’l~Hikme\ s. 327; A. Ferid, Asru’l-Me’mun, c. I, s. 377.

[233] Mustafa Demirci, Beytü’l Hikme, İnsan Yayınları: 61-63.

[234] Bkz., “Beytü’l-Hikme’nin Binası” s. 75.

[235] A. Emin, Duha’l-tslâm, c. II, s. 64; A. Çelebi,  TarihuUslâm, c. III, s. 227, 228; R. Muhammed, “Beytü’î-Hikme”, s. 329.

[236] Ş. Dayf, TariJııı’I Edebi’l-Arab-Asru’t-Abbasiyu’l-Evvel, c. III, s. 113,

[237] A. Çelebi, islâm’da Eğitim-Öğretim Tarihi, s. 180; R. Muhammed, a.g.m. s. 329.

[238] A. Ferid, Asru’l-Me’mun, c. I, s. 375.

[239] İbn Nubâte, Şerhu’l Uyun, s. 132; Ayrıca Bkz., A. Emin, Duha’l-tslâm, c. II, s. 63.

[240] Y. Hamevi, Mu’cemıt’l-‘Udebâ, c. V, s. 294.

[241] R. Muhammed, “Beytü’l-Hikme” s. 334, 335.

[242] A. Emin, a.g.e., c. II, s. 63.

[243] Bkz. İbn Nedim, Fihrist, s. 8.

[244] H.A.Attallah, Beytü’l-Hikme, s. 63; R. Garaudy, İslâm’ın Vadettikleri, s. 103-

[245] H.A.Attallah, a.g.e., s. 61; A. Çelebi, İslâm’da Eğitim-Öğretim Tariki, s. 144.

[246] A. Attallah, Beytü’l-Hikme, s. 63.

[247] “H.A.Attallah, aynıyer.

[248] Krş. Y. el-Hamevi, Mu’cemu’l-Udebâ, c. XV, s.12; Ayrıca Bkz. A. Çelebi, islâm’da Eğitim-Öğretim Tarihi, s. 171; A. Emin, Duha’l-İslâm, c. II, s. 65.

[249] A. Çelebi, a.g.e., s. 61.

[250] İbn Nedim, Fihrist, s. 69; R. Muhammed, “Beytü’l-Hikme” s. 327; A. Ferid, Asru’l Me’mun, c. I, s. 377; Ş. Dayf, Tarihu’l Edebi’l-Arab-Asru’l-Abbasiyu’l-Evvel, c. III, s. 113.

[251] A. Çelebi, İslâm’da Eğitim-Öğretim Tarihi, s. 178; A. Ferid, a.g.e., s. 380-390.

[252] Mustafa Demirci, Beytü’l Hikme, İnsan Yayınları: 71-78.

[253] Mustafa Demirci, Beytü’l Hikme, İnsan Yayınları: 78.

[254] Mustafa Demirci, Beytü’l Hikme, İnsan Yayınları: 79-81.

[255] Mustafa Demirci, Beytü’l Hikme, İnsan Yayınları: 81-86.

[256] tbn Nedim, Fihrist, s. 118; A. Ferid, As ru’î-Me’muıı, s. 375; R. Muhammed, a.g.m., s., 324; A. Çelebi, islâm’da Eğitİm-Öğretim Tarihi, s. 161.

[257] Y. Hamevi, Mu’cemuVUdebâ, c. XV, s. 77, 78; H.A.Attallah, Beytü’l-Hİktne, s. 64.

[258] “H.A.Attallah, a.g.c, s. 65.

[259] Y. Hamevi, Mu’cemu’l-‘Udebâ, c. VI, s. 482; Ayrıca Bkz. ; lbn Ebi Useybia, LJyûııu’I-Enbâ’, s. 270.

[260] H.A.Attallah, a.g.e., s. 65; A.Çelebi, a.g.e., s. 161.

[261] H.A.Attallah, aynı yer.

[262] R. Muhammed, “Beytü’I-Hikme”, s. 326, 330, 331; H.A.Attallah, a.g.e., s. 64, 67.

[263] Mustafa Demirci, Beytü’l Hikme, İnsan Yayınları: 86-87.

[264] lbn Nedim» a.g.e., s. 12; A. Çelebi, aynı yer, s. 171; H.A.Atıallah, Beytu’l Hikme, s.’66.

[265] Ahmed Saim Arıtan; “Ciltçilik”, DM, İstanbul., 1993, c. Vlî, s. 551 vd.

[266] “Bkz. lbn Nedim, Fihrisf, s. 32; A, Çelebi, İslâm’da Egitim-Öğretim Tarihi, s. 171.

[267] H.A.Attallah, aynı yer.

[268] Mustafa Demirci, Beytü’l Hikme, İnsan Yayınları: 87-88.

[269] A. Çelebi, İslâm’da Eğitim-Öğretim Tarihi, s. 171; H.A.Attallah, a.g.e., s. 67.

[270] Ebu’l Ala el-Ma’arri, Risaletu’l Gufran s. 73’de naklen, A. Çelebi, a.g.e., s. 173; A. Emin, Duha’l-îslâm, c. II, s. 65.

[271] Y. Hamevi, Mu’cemu’l-Vdebâ, e. XV, s. 12.

[272] Bkz., A. Çelebi, a.g.e., s. 172.

[273] S.H. Nasr, Geleneksel İslâm, s. 142.

[274] H.A. Attallah, Beytü’l-Hikme, s. 83; R, Muhammed, “Beytü’l-Hikme”, s. 332.

[275] Seyyid Emir Ali “A Short History of the Scens”, s. 374’den naklen, A. Çelebi, İs­lâm’da Eğitim-Öğretim Tarihi, s. 374; R. Muhammed, a.g.m., s. 332; H.A.Attallah, a.g.e., s.203.

[276] R. Muhammed, a.g.m. s. 332; H.A.Attallah, a.g.e., s. 135, (500 dinar karşılığı; Bir . dinar= 4, 2 gram altın ettiğine göre, 500 x 4, 2 = 2 kg, 100 gr. altın eder. Bu kadar altın bir mütercimin aylık maaşıdır. Ölçü birimleri için bkz., Walther Hınz İslâm’da Ölçü Sistemle­ri, Çev: Acar Sevim, M.Ü.EE.F. Yay., İstanbul., 1990, s. 13

[277] A. Çelebi, cLg.e., s. 374.

[278] lbn Ebi Useybia, Uyûnu’l-Enbâ’, s. 260; Aynı konuyla ilgili olarak bkz., A. Çelebi, islâm’da Eğitim-Öğretim Tarihi, s. 174; R. Muhammed, a.g.m., s. 333, H.A.Attallah, a.g.e., s. 203; A. Ferid, Asru’l-Me’mun, c. I, s. 377; P. Hitti, İslâm Tarihi, c. I, s. 482.

[279] lbn Ebi Useybia, a.g.e., s. 271.

[280] A. Çelebi, a.g.e., s. 174; H A.Attallah, a.g.e., s. 76.

[281] H.A.Attallah, a.g.e., s. 136.

[282] lbn Ebi Useybia, a.g.e., 260; Ayrıca, 500 dinar her ay 60’ın üzerinde mütercime ödeniyordu. Bir dinar yaklaşık 4.333 gramdır. 500 x 4.333 = 2 kg’ın üzerinde altın etmek­tedir. W. Hinz, İslâm’da Ölçü Sistemleri, s. 13.

[283] lbn Ebi Useybia, a.g.e., s. 259; Ayrıca bkz., A. Çelebi, İslam’da Eğitim Tarihi, s.175.

[284] Takiyyiddin Ahmed b. Ali el-Makrizi, Mevâziu’l î’tibarfi Zikri Hitât ve’1-Âsar, Bu-lak-1270 H., c.l, s. 459; Ayrıca bkz., A. Çelebi, a.g.e., s. 175; H. A. Attallah, Beytü’lHikme, s. 76.

[285] Curcis Avvad, Hizanetu’l Kutubu’l Kadime fi’l Irak, s. 165’den naklen, A. Çelebi, a.g.e., s. 175; H.A.Attallah, a.g.e., s. 76.

[286] Şakiroğulları, matematik, astronomi, rasat aletleri ile meşhur olmuş, Beytü’1-Hik-me’de çalışmışlar, özellikle Mütevekkil zamanında çok önemli buluşlar yapmış, en büyük­leri cebirin kurucusu olarak bilinen meşhur Harizmi’dir. Küçük Asya ve Yukan Mezopo­tamya’dan birçok değerli yazma eseri Bağdat’a getirmişlerdir. Bkz., Sigrid Hunke, Allah’ın Güneşi, s. 68-115.

[287] tbn Ebi Useybia, Uyûnu’l-Enbâ’, s. 260.

[288] Mustafa Demirci, Beytü’l Hikme, İnsan Yayınları: 88-93.

[289] P. Hitti, İslâm Tarihi, c. I, s. 266, 267.

[290] M. Behiy, İslâm Düşüncesinin Ilâfıî Yönü, s. 182-183; M. Fahri, İslâm Felsefesi Ta­rihi, s.6.

[291] İbn Ebi Useybia, Uyûnu’l-Enbâ’, s.183.

[292] M. Behiy, a.g.e., s.181.

[293] A. Çelebi, İslâm’da Eğitim-Öğretim Tarihi., s. 178.

[294] A.Çelebi, aynı yer.

[295] Fahri, İslâm Felsefesi Tarihi, s.6.

[296] De Lacy O’leary, İslâm Düşüncesi ve Tarihteki Yeri, s.72.

[297] Mustafa Demirci, Beytü’l Hikme, İnsan Yayınları: 93-95.

[298] Bkz. lbn Nedim, Fihrist, s.132; lbn Ebi Useybia, Uyünu’l-Enbâ’, s.413; lbn Halli-kân Vefeyâtu’l-A’yân, c.Il, s.152; A. Çelebi, Tarihu’l-İslâm, c.III, s.226, 227; R Hitti, İslâm Tarihi, c.l, s.474; A. Ferid, Asnı’l-Me’mım, c.l, s.387, 88.            

[299] lbn Ebi Useybia, a.g.e., s.413; Ayrıca Bkz. M. Hudari, Tarihi’!-Ümemfl-lslâmiyye, s.219.

[300] A. Emin, Duha’I-İslâm, c.l, s.179; Ramazan Şeşen, “Tercüme Faaliyetleri”, Doğuş­tan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, editör H. Dursun Yıldız, İstanbul, 1989, c.III., s. 459-460.

[301] A. Emin, Aynı yer.

[302] Mustafa Demirci, Beytü’l Hikme, İnsan Yayınları: 95-96.

[303] A. Çelebi, Târihu’l-lslâm, elli, s.226-227; R. Şeşen, a.g.m., C. III, s. 460.

[304] lbn Ebi Useybia, Uyünu’l-Enbâ\ s.473-475.

[305] lbn Nedim, Fihrist, s.305; lbn Ebi Useybia, a.g.e. sA15.

[306] Mustafa Demirci, Beytü’l Hikme, İnsan Yayınları: 97-98.

[307] lbn, Nedim, a.g.e., s.305, 372; A. Ferid, Asru’l-Me’mun, c.l, s.392, 293.

[308] A. Ferid, Aynı yer.

[309] Mustafa Demirci, Beytü’l Hikme, İnsan Yayınları: 98-99.

[310] A. Ferid, Aynı yer

[311] EHitti, islâm Tarihi, c.l, s.544.                         

[312] lbn Nedim, Fihrist, s.24.

[313] Mustafa Demirci, Beytü’l Hikme, İnsan Yayınları: 99.

[314] M. Behiy, İslâm Düşüncesinin İlâhi Yönü, s.186. Rüyanın içeriğine bakılırsa daha sonra uydurulmuş olabileceği akla gelmektedir. Çünkü Me’mun’un güzellik nedir? soru­suna Aristo’nun verdiği cevapta, şeriat, akıl ve icmâ birleştirilmektedir ki bu anlayış o gün­kü Mu’tezile mezhebi mensuplarının önemli bir savunuşudur.

[315] M. Behiy, a.g.e., 185-187.

[316] Bkz. Tercümelerden önce islâm toplumunda felsefenin mevcudiyeti konusunda, Ali Bulaç, islâm Düşüncesinde Din-Felsefe/Vahiy-Akıl ilişkisi, s.97-107.

[317] S. H. Nasr, İslâm’da Düşünce ve Hayat , s.84-85; S. H. Nasr, burada İslâm düşünce hayatının gelişimi ve unsurlarını genişçe anlatmaktadır. Bkz. aynı yer.

[318] M. Fahri, islâm Felsefesi Tarihi, s.6.

[319] S. H. Nasr, a.g.e., s.88.

[320] Mustafa Demirci, Beytü’l Hikme, İnsan Yayınları: 99-101.

[321] İbn Nedim, Fihrist, s.306, 307; A- Ferid, Asru’l-Me’mun, c.I, s. 382; İbn Ebi Usey-bia, Uyünu’l-Enbâ\ s.85, 86; H. Z. Ülken, Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü, s.142; Fahrettin Olguner, Batı ve İslâm Kaynaklan Işığında Platon, Kültür Bakanlığı Yay. Anara, 1989,s.l73vd.

[322] M. Behiy, İslâm Düşüncesinin îidltî Yönü, 189, H. Ziya Ülken, a.g.e., s. 142.

[323] Emkidores; VI. miladi yüzyılda yaşamış, Eflatun’un diyalogları üzerine yorumlan olan, Eflatuncu bir filozoftur.

[324] İbn Nedim, a.g.e., s.306-307; Ayrıca Bkz. M. Behiy a.g.e., s.189.

[325] H. Ziya Ülken, a.g.e., s.142, D.L.Ö’leary, islâm Düşüncesi ve Tarihteki Yeri.

[326] Eflatun’un bütün kitapları ve müslümanlar tarafından bilinen eserleri için bkz. Fahrettin Olguner, Batı ve İslâm Kaynaklan Işığında Platon, s.173 vd.

[327] Mustafa Demirci, Beytü’l Hikme, İnsan Yayınları: 101-102.

[328] İbn Nedim, Fihrist, s.309-310; İbn Ebi Useybia, Uyûnu’l-Enbü’, s.86-87; H. Z. Ül­ken, Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü, s.143-155; A. Ferid, Asnı’l-Me’mıtn, c.I; s.382- 383.

[329] Aristo sarihleri için bkz. ibn Nedim, a.g.e., s.309-315.

[330] Tabloları inceleyiniz.

[331] Theophraste (Savfereste), Aristo’nun hem yeğeni hem de talebesi olup, onun ki­taplarının en önemli şarihlerindendir. Kendi kitapları da müslümanlar tarafından tercüme edilmiştir.

[332] İbn Nedim, a.g.e., s. 312; Ayrıca Bkz, H. Z. Ülken, Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü, s. 154-155.

[333] İbn Nedim, a.g.e., s.313.

[334] ibn Nedim, aynı yer.

[335] M- Behiy, hlâm Düşüncesinin. İlâhî Yönü, s.183; M. Fahri, İslam Felsefesi Tarihi, s.13.

[336] Aristo sonrasi filozoflar ve eserlerinin geniş bir dökümü için bkz. İbn Nedim, a.g.e., s. 208-216; Ayrıca Bkz. H. Z. Ülken, Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü, s. 156- 170.

[337] Mustafa Demirci, Beytü’l Hikme, İnsan Yayınları: 102-104.

[338] Matematiğin sembolik anlamı ve yorumu için Bkz. Seyyid Hüseyin Nasr, İslâm Kozmoloji Öğretilerine Giriş, çev Nasife Şişman, İnsan Yay. istanbul-1985, s.55 vd.

[339] Bkz. İbn Nedim, Fihrist, s.325; H. Z. Ülken, t/yanış Devirlerinde Tercümenin Rolü, s. 162 Burada kitabın resmedümesinden maksat, geometrik şekillerinin çizilmesidir.

[340] Öklid’in diğer kitapları için Bkz;. İbn Nedim, a.g.e., s.326; H.Z. Ülken, a.g.e., s.163-164.

[341] ibn Nedim, a.g.e., s.326; K.Said, Tahakâtü’l-Ümem, s.43 Ayrıca Bkz. Sami Şelhup, “Apollonios” Di.; İstanbul, 1993, elli. s.239, 240 ismi geçen eserlerin bir kısmı. Arapça’ya yapılan çeviri metinleriyle, Süleymaniye Kütüphanesi’nde, korunmaktadır, islâm matema­tiğinin ilk örneklerini oluşturan bu yazmalar, hususi olarak ele almmayı bekliyor.

[342] Bkz. H. Z. Ülken, ,-ı.g.e., s.164.

[343] lbn Nedim, a.g.e., s.165; K.Said, a.g.e., s.43.

[344] S. H. Nasr, İslâm ve İlim, s.77_

[345] Mustafa Demirci, Beytü’l Hikme, İnsan Yayınları: 104-105.

[346] İbn Nedim, Fihrist, s.327-328, 333; K.Said, Tahakâtü’l-Ümem, s.32-34, 44-45; Mes’ûdi, Muvûcıt’Z’Zelıeb, c.I, s.88-89.

[347] Mes’ndi, a.g.e., c.I, s.86-89; Ayrıca Bkz. P Hitti, İslâm Tarihi, c.I, s,570.

[348] İbn Nedim, Fihrist, s.328; H. Z. Ülken, Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü, s.169.

[349] Bkz. Yunan riyaziyecilerinin isimleri eserleri hakkında İbn Nedim,   Fİhrisf’in, 7.

Bölümün 2. Kısmında geniş bir liste verir. Ayrıca, Şehrezuri’nin Tarihu’l Hufcama’sında İs­lâm öncesi hekimlerinin listesi içinde bunların isimleri de bulunmaktadır.

[350] Mustafa Demirci, Beytü’l Hikme, İnsan Yayınları:105-106.

[351] Mustafa Demirci, Beytü’l Hikme, İnsan Yayınları:107.

[352] İbn Nedim, a.g.e., s.346, 347; İbn Ebi Useybia, Uyûnu’l-Enbâ’, s.43-60; A. Ferid, Asru’î-Me’mım, c.I, s.343, H. Z. ülken, Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü, s.171-172.

[353] Bkz. İbn Nedim, a.g.e. s.346-347; ibn Ebi Useybia, a.g.e. s.43-60; İbn Kifti İhbâ-ru’l-‘Ulemâ, s.90 vd.; Şehrazuri, Tarihu’l Hukema, s.196-202.

[354] H. Z. Ülken, a.g.e. s.173.

[355] Mustafa Demirci, Beytü’l Hikme, İnsan Yayınları:108.

[356] Bkz. ibn Nedim Fihrist, s.348-359; İbn Ebi Useybia, Uyünu’I-Fnbâ1, s.134-150; A. Ferid, Asru’l-Me’mım, c.I, s.384, 385; H. Z. Ülken, a.g.e., s.173-181, Calinos’un değişik ya­zılış şekilleri vardır. Bu sebeple biz Türkçe’de en fazla yazılan seklini kullandık. Ancak tek­nik durumlarda kaynaklardaki halini esas aldık.

[357] İlhan Kutluer, ‘Câlinûs” DÎA, istanbul, 1993, c.VII, s.33, 34.

[358] İ. Kutluer, Aynı yer.

[359] S.H.Nasr, İslâm ve İlim, s.173.

[360] Bkz. M. Behiy, İslâm Düşüncesinin ilâhî Yönü, s.177, 236.

[361] A. Emin, Duha’l-îslâm, c.I, s.263.

[362] M. Behiy, a.g.e s. 177.

[363] P. Hitti, İslâm Tarihi, s.I, s,478.

[364] H. Z. Ülken, Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü, s. 74.

[365] M. Behiy, İslâm Düşüncesinin İlâhî Yönü, s.178.

[366] H.Z.Ülken, a.g.e., s. 74, R. Muhammed, “Beytü’l-Hikme, s. 328.

[367] Bkz. Tercüme edilen kitapların Üstesinde mütercimler bölümünü inceleyiniz. Kay­naklarda, ikinci defa yapılan tercümeler için “İslah etti” ifadeskkullanılmaktadır. Ayrıca, bazı kitaplar birçok bölümden oluştuğundan, bir kişinin bitiremediğini arkadan gelen baş­ka birisi devam ettirmek suretiyle kitabin tercümesini tamamlamıştır. Aynı kitap üzerinde bir kaç mütercimin görülmesinin bir sebebi de budur.

[368] ibn Nedim, Fihrist, s.311.

[369] İbn Ebi Useybia, UyUnu’l-Enbâ’, s.260.

[370] H.Z.Ülken, Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü, s.74; R.Muhammed, “Beytü’l-Hikme”,s.328.

[371] PHitti, İslâm Tarihi, c.I, s.478.

[372] Hasan Hanefi, tslâıni Araştırmalar, çv. İbrahim Aydın-Ali Durusoy, insan. Yay. is­tanbul, 1994, s. 23.

[373] G.E. Von Grunebaum, “İslâm Medeniyetinin Kaynaklan”, çev. ilhan Kutluer, İslâm Tarihi Kültür ve Medeniyeti, Editör, Holt-Lomptan-Lewis, Hikmet Yay. İstanbul, 1988, c.iV, s.48.

[374] İbn Nedim, Fihrist, s.352; İbn Ebi useybia, Uyünu’l-Enba’, s.257.

[375] H. Hanefi, İslâmî Araştirmalar,s. 19.

[376] Bkz. Ebu Nasr Farâbî, Kitâbu’l-Hurüf, thk. Muhsin Mehdi Dâru’l-Meşrik-Beyrut, 1986, s. 157-161.

[377] Mustafa Demirci, Beytü’l Hikme, İnsan Yayınları:108-115.

[378] Bkz. H. A.Attallah, Beytü’l-Hihme, s.137 vd..

[379] Ebu’l Fazl İzzeti, İslâm’ın Yayılış Tarihine Giriş. Çev: Cahit Koytak, İnsan Yay. is­tanbul 1984, s.233 vd.

[380] H. A.Attallah, «.o.c.s.139.

[381] Mustafa Demirci, Beytü’l Hikme, İnsan Yayınları:115-117.

[382] İbn Ebi Useybia, Uvünu’l-Enbâ\ s.239-260; Ayrıca Bkz. G.Ebu’l Fereç, Ehu’l Ferec Tarihi.. C.I, s.239.

[383] G.F.bul Ferec. a.g.e.,c.\. s.239; Ayrıca Bkz. D. L. O’leary İslâm Düşüncesi ve Tarihteki Yeri, s.76.

* Curcis’den kasdı, daha önce Mansur’u tedavi eden Cımduşapur tıp merkezinin baş­tabibi, aynı zamanda da babası Curcis b Buhtişu’yu kasdettiğini tahmin ediyoruz.

[384] îbn Ebi Useybia, a.g.e. s.259; G.Ebu’l Ferec, aynı yer .

[385] lbn Ebi Useybia, a.g.e., s.260. Me’mun rüyasında Aristo’yu görür. Ona güzellik, hatırlat vs. gibi konulan sorar, lbn Nedim bu rüyanın tercüme ateşini yakan bir kıvılcım olduğunu iddia ediyorsa da biz bu görüşe katılmıyoruz. Bununla ilgili görüşümüzü, bu bölümün başında zikrettik.

[386] Kadı Said, Tabakatü’l-Ümem, s.55; Ayrıca Bkz, A.Attallah, Beytû’l Hikme, s.326.

[387] Kadı Said, Aynı yer ; lbn Ebi Useybia, a.g.e. s.259.

[388] lbn Nedim, Fihrist, s.305, 310, 315,321,327,347-356; Kadı Said, a.g.e., s.55,56; lbn Ebi Useybia,a.g.e., s.259-260.

[389] Bkz. lbn Ebi Useybia, a.g.e., 260; Ayrıca Bkz. PHitti, İslâm Tarihi, c.I, s.481; A. Çe­lebi, TariliM’l İslâm , c.IU, s.228, Hımeyn b. İshak’ın Beytü’l-Hikme’den niçin ayrıldığı bi­linmiyor. Ancak, bu ayrılışın Me’mun’un vefatıyla alakalı olabileceği akla gelen ilk ihtimal­ler arasındadır.

[390] lbn Kıfti, lhbâru’l-‘Vlemû, s. 117-118.

[391] lbn Ebi Useybia, Uyûnu’l-Enbâ’, s.262; lbn Kıfti, a.g.e., s.171; A.Emin, Duha’l-İslâm c.I, s.284.

[392] Ayrıntılı bilgi için Bkz. lbn Ebi Useybia, a.g.e., s.271; P.Hitti, islâm Tarihi, c.I, s.556, S.H.Nasr, İslâm ve İlim, s.166, 167, Bu eser hakkında İbn Ebi Useybia geniş bilgi vermektedir. İlgili sahifeye Bkz.

[393] lbn Ebi Useybia, a.g.e., s.272.

[394] Huneyn b. İshak’ın eserleri için Bkz. lbn Nedim, Fihrist, s.352-353; lbn Ebi Usey­bia, CLg.e. s.270-272.

[395] Daha geniş bilgi için bkz. lbn Ebi Useybia, a.g.e., s.275; îbn Nedim, a.g.e., 343,356.

[396] lbn Hallikân, Vefeyâtu’l-A’yan, c.l, s.205, 206.

[397] lbn Ebi Useybia, a.g.e.. s. 276, A.Attallah, Beytü’l-Hikme, s.205,206.

[398] G.Ebul Ferec, Tarihu Ebu’l Ferec, c.I, s.240.

[399] Ebu’l Kasım Zeyd Beyhaki, Tetimme-i Sıvâim’I Hifeme, Lahor, 1935, s.14.

[400] Mustafa Demirci, Beytü’l Hikme, İnsan Yayınları:117-120.

[401] lbn Nedim, Fihrist, s.331; lbn Ebi Useybia, Uyûnu’l-Enbâ’, s.295; lbn Hallikân, Vefeyâtu’l Ayan, c.I, s.313.                                                                                        

[402] lbn Ebi Useybia, a.g.c, s.295.

[403] S.H.Nasır, İslâm ve İlim, s.117.

[404] Ö.Ferruh, Tarihu Fikri’l Arabi, s.281.

[405] M.Fahri, İslâm Felsefesi Tarihi, s.20, Beyhaki, a.g.e., s. 6,7.

[406] Claude Cahen, Ekonomi, Toplum ve Müesseseler, Çev: Ufuk Uyan, islâm Tarihi Kültür ve Medeniyeti, Editör: Hol-Lamston-Levis, Hikmet Yay. İstanbul 1988, c.lV, s. 71.

[407] lbn Ebi Useybia, Uyûnu’l-Enbâ’, S.296, 297.

[408] Eserleri için Bkz. lbn Ebi Useybia.a.g.e., s.297-300, lbn Nedim, Fihrist, s.331; Ömer Ferruh, Tarihu Fikri’l Arabi, s.281; G.Ebu’l Ferec, Ekı’l Ferec Tarihi, c.l, s.245. Eserleri ve tercümelerinin bir kısmı günümüze kadar ulaşmış

olup, Süleymaniye Kütüpha­nesinde yirmiye yakın eseri bulunmaktadır.

[409] Bkz. lbn Ebi Useybia, a.g.e., s.300; tbn Nedim, Fihrist., s.332.

[410] Bkz. lbn Ebi Useybia, a.g.e., s.304.

[411] Bkz. İbn Ebi Useybia, a.g.e., s.307; tbn Nedim, a.g.e., s.332.

[412] EHitli, İslâm Tarihi, c.l, s.484.

[413] Beyhaki, Tetimme-i Stvanu’lHikme, 5.15-16.

[414] Mustafa Demirci, Beytü’l Hikme, İnsan Yayınları:120-122.

[415] lbn Ebi Useybia, Uyûnu’l-Enbâ’, s.285.

[416] ibn Ebi Useybia, a.g.e., 386, Ö.Ferruh, Tarihu Fikri’l Arabi, s.305.

[417] Bkz. lbn Nedim, Fihrist, s.310, 312; Aynca Bkz:   M. Bayraktar, İslâm Felsefesine Giriş s. 185.

[418] lbn Nedim, Aynı yer

[419] lbn Nubâte, Şerhu’l Uyun , s. 102.

[420] M.Fahri, İslâm Felsefesi Tarihi, s.67.

[421] lbn Ebi Useybia, Uyûnu’l-Enbâ’, s.286-287; Ö.Ferruh, Tarihu Fikri’l Artûn, s.305; M.Bayraktar, islam Felsefesine Giriş, s.185.

[422] EHitti, İslâm Tarihi, c.l, s.,565.

[423] lbn Nedim, a.g.e 315; Kadı Said, Tabakâtü’l-Ümem, s.81, 82.

[424] Bkz. lbn Nedim, Fihrist, s.315-320, lbn Ebi Useybia, a.g.e., s.289-293.

[425] Geromino Gardano: De Subdilitate, Lib, XVI, s.246’an naklen; M.Bayraktar, İslâm Felsefesine Giriş, s.185.

[426] M.Bayraktar, a.g.e., s.186.

[427] İbn Nedim, a.g.e., 333; Ömer Ferruh, a.g.e., s.301.

[428] Mustafa Demirci, Beytü’l Hikme, İnsan Yayınları:122-124.

[429] Haydar Bammat, İslâm’ın Manevi ve Kültürel Değerleri, Çev: Bahadır Dülger, İs­tanbul, 1963, s.120.

[430] Bkz. tbn Nedim, Fihrist, s.333; Ö.Ferruh, Tarihu Fikri’l Arabi, s.301.

[431] Mezopotamyalılar da cebir çalışmaları ile ilgili daha geniş bilgi için Bkz. Aydın Sa­yılı Mısırlûafda ve Mezopotamyalılar’da Matematik, Astronomi ve Tıp, Atatürk Kültür Merkezi, Yay Ankara 1991, s.205-246.

[432] Ö.Ferruh, Tarihu Eikri’l Arabi, s.302, 303.

[433] Bkz. A.Sayılı, “Harizmi ve Ibni Türk”, s. 110.

[434] Makdisi, Ahsenu’t Tekasim, 1906, s.362’den naklen, A. Sayılı, a.g.m, s. 108

[435] Makdisi, Aynı yer. Ashab-i Kehf’in mezarı hususunda ihtilaflar bulunsa da birçok tarihçi Efes üzerinde yoğunlaşmaktadır. Ayrıca, Efes’te bulunan “yedi uyuyanlar’ mağara­sının bulunması ve o dönemde burası üzerinde yogunlaşilması gerçekten dikkat çekicidir. Ancak bu araştırma ile ilgili çok az malumat bulunmaktadır.

[436] lbn Nedim, Fihrist, s.333 İbn Nedim’in verdiği bu listede Sindhind adlı Hintli bil­gin Brahmagupt’aya ait kitabın aynı adla Harizmi’ye de izafe edilmesi, bu kitap üzerine Ha­rizmi tarafından yapılan çalışmadan dolayıdır.

[437] lbn Nedim, Aynı yer.

[438] îbn Hallikân, Vefeyâtu’l-Ayan, cX s.161, 162, Ayrıcı Bkz. RHitti, islâm Tarihi., c.l, S.586, 587.

[439] Andre Miquel, İslâm ve Medeniyeti, Çev: Ahrned Fidan, Hasan Menteş, Birleşik Yay. İstanbul 198, c.I, s.217.

[440] Mes’udi, Murûcu’z Zeheb; c.I, s.88 vd.

[441] PHitti, İslâm Tarihi. c.I, s.587; Ayrıca Harezmi’nin Suretu’l Arz kitabının içeriği ile ilgili, gönümüzde yapılan çalışmalar ve kitabın özellikleriyle ilgili olarak Bkz. N. Akmal Ayyubi, Harezmi’nin Matematiğe ve Coğrafya’ya Katkısı, Uluslararası, İbn Türk, Harezmi, Farâbî, Beyrûmİ ve İbn Sina Sempozyumu Bildirileri, Ankara 1990, s.245-251.

[442] Mustafa Demirci, Beytü’l Hikme, İnsan Yayınları:124-127.

[443] Bu üç kardeşe, bazen dedelerinden dolayı Şakiroğrullan, bazen de babalan Musa’ya nisbetle Benu Musa denmektedir. Biz her ikisini de kullandık..

[444] Hunke, Allah’ın Güneşi, s.71,72

[445] S.Hunken, s. 72.

[446] Ş.Dayf, Tarİhu’l Edebi’l-Arab-Asru’l-Abbasiyu’l-Evvel, c.Il, s.115.

[447] İbn Ebi Useybia, Uyûnu’l-Enbâ’, s.283.

[448] Bazı kaynaklar, Me’mun’un bu imri Muhanımed b. Musa başkanlığında yaptırdığı­nı iddia etse de, Muhammed’in o tarihlerde henüz genç yaşta olabileceği için bu iddia pek makul görülmemekledir. Ancak, bu çalışmada etkili olduğu anlaşılmaktadır.

[449] Bkz. Mes’udi, Mumcu’z Zfheb;   c.l, s.88- 89; İbn Hallikân, Vefayâtu’l Ayan ; cV, s.161-162; Ayrıca Bkz. A.Sayılı, “Harezmi ve tbni Türk”, s.106.

[450] Bkz. İbn Hallikân, a.g.e., c.V, s. 161, 163; M.Hudari, Tarihu Umemw’l İslâm, s.221, 222; S.Dayf Târihu’l-Edebi’l-Arah, Abbasiyul Evvel, c.II, s.115, S.Hunke, Allah’ın Güneşi, s.73, 74.

[451] Aynı yer .

[452] iPHitti, îslâm Tarihi, c.l, s.587 Bu çalışmaya Harezmi de kaülmnşUr.Bu haritaların hazırlanması. Beytü’1-Hikme’deki bilginler tarafından gerçekleştirilmiştir. Benu Musa ile beraber,Yahya b. Ebi Mansur vb. çok sayıda gök bilimcisi iştirak etmiştir.

[453] R.Muhammed, “Beytü’l-Hikme”, S.328.

[454] S.Hunke, a.g.e., s.74.

[455] İbn Nedim, Fihrist, s.3<H.

[456] Bkz. İbn Ebi Useybia, Vyünu’l-Enbâ\ s.260; P.Hitti, İslâm Tarihi, c.l, s.481; A.Çele-bi, Tarihu’l İslâm , c.lll, s.228; M.Hudari, Tarihu [/memul îslâm, s.221, $akiroğullan’nm bir mütercime ödedikleri 500 dinar, yılda 32 kg 222 gr saf altın eder ki, bu gerçekten de yüksek bir ücrettir. Benû Musa’nın bu akademiye niçin bu kadar para harcadıkları, devlet ile rekabet edecek düzeyde mütercimlere yüksek meblağda nasıl para verdiklerine dair kaynaklarda, herhangi bir malumat bulunmamaktadır. Ancak, devrin şartları göze alındığı zaman, onların bu kitaplardan para kazandıkları akla gelmektedir. Çünkü bu dönemde zenginler bol para harcayarak özel kütüphaneler kurmaya başlamışlardı. Muhtemelen on­lar da bu ortamı değerlendirerek, gerek orijinal kitap getirmekten gerekse tercüme ve istin­sahtan para kazanmışlardır. Ayrıca, 300 dinar gibi astronomik bir ücret muhtemelen tarih­çilerin abartması veya bir hesap hatası olabilir.

[457] S.Hunke, Allah’ın Güneşi, s.75.

[458] S.Hunke, a.g.e., s.76.

[459] S.Hunke, a.g.e s.77.

[460] A.Attallah, Beytü’lHikme, s.228, 289.

[461] Bkz; İbn Ebi Useybia, Uyünul-Enbâ’, s.255; İbn Nedim, Fihrist, s.354; Hacı Halife, (Kâtip Çelebi) Keşfu’z Zunun, c.Vl, s.515.

[462] Bkz. İbn Ebi Useybia, a.g.e, s.252; P.Hitti, islâm Tarihi; c.l, s.556.

[463] İbn Nedim, a.g.e., s.305; ibn Ebi Useybia, a.g.e., s.329.

[464] İbn Nedim, aynı ya” ibn Ebi Useybia, a.g.e., 229,330.

[465] R.Muhammed, “Beylü’l-Hikme”, s.328.

* İbn Vahşiyye aynı zamanda sihir ve tılsımla ilgili eser yazıp tercüme eden kimseler­dendir. Nebati dilinden çeviri yapan tek mütercim olarak bilinir.

[466] T.J.De Boer, İslâm’da Felsefe Tarihî, s.55.

[467] Hüsamettin Aslan, Epistemife Cemaat, Bir Bilgi Sosyolojisi Denemesi, Paradigma Yay. İstanbul 1992, s.56-57.

[468] R.Muhammed, “Bey tü’1-Hikme”, s.332.

[469] R.Muhammed, a.g.m, s.331; A.Attallah, Beytü’l-Hikme, s.123.

[470] Muhammed İkbâl, İslâm’da Dinî Düşüncenin Yeniden Doğuşu, Çev. Ahmed Asrar. İstanbul t.y, s. 179-181. ikbâl, burada “Yunanlılar, düzenleme, genellemeye teorile-rii geliştirmeye uğraştılar. Ancak inceleme, araştırma, bilgi toplama, bilimin gerektirdiği, bilimin gerektirdiği ince metotlar, ayrıntılı gözlem ve deneysel araştırmalar gibi sabir iste­yen kurallar Yunan zihniyetine yabancı idi. Bunları başaranlar mûslümanlar oldu” diyor. Bkz. aynı yer.

[471] Lütfi Göker, “Trigonometrinin Tarihi Gelişimi ve islâm Alimlerinin Yeri”, İlim ve Sanat, sy:4, 1985, İstanbul, s.87-92.

[472] M.İkbâl, İslâm’da Dİnİ Düşüncenin Yeniden Doğuşu, s.181-182.

[473] Mustafa Demirci, Beytü’l Hikme, İnsan Yayınları:127-135.

[474] A.Çelebi, İslâm’da Eğitim-Öğretim Tarihi; s.87-88, 418

[475] Makrizi,Hı£ar, c.l, s.458.

[476]  S.Emir Aİi, Muhtasar-ı Tarihu Arab, s.lOö’dan naklen, A.Attallah, Beytü’l-Hikme, s.226, 390, Ayrıca Bkz. A.Çelebi, İslâm’da Eğitim-Öğretim Tarihi, s.213.

[477] A.Çelebi, a.g.e., s.213-214; İsmet Kayaoğlu, İslâm Kurumlar Tarihi, s.126, Hişam Naşabi, İsldm Eğitim Kurumlan, s.99.

[478] S. Diveci, Beytü’l-Hikme, s.50, 61; A.Attallah, a.g.e., s.225.

[479] M.Behiy, İslâm Düşüncesinin İlahi Yönü, s.195; M.Fahri, İslâm Felsefe Tarihi., s.3; S.H.Nasr, İslâm’da Düşünce ve Hayat, s.88.

[480] A.Ferid, Asru’l-Me’mun, c.l, s.379; PHitti, İslâm Tarihi, c.l, 478, M. Behiy, a.g.e., s. 185; A. Çelebi İslâm’da Eğitim-Öğretim Tarihi; s. 76, 77, 78.   

[481] Mes’udi, Murûcu’z Zeheb , c.W, s.86.

[482] Mes’udi, aynı yer.

[483] M.Behiy, a.g.e., s.188.

[484] R.Muhammed, “Beytü’l-Hikme”, s.333.

[485] M.Behiy, a.g.e., s.188.

[486] ibn Ebi Useybia, Uyûnu’l-Enba, s.286-287.

[487] İbn Ebi useybia, a.g.e., s.201.

[488]

Bkz. $.Dayf, Tarifin’) Edebi’l-Arab-Asru’l-Abbasiyyi’l-Evvel, c. III. s.231.

[489] H.Z.Ulken, Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü, s.206.

[490] A.Çelebi, İslâm’da Eğitim-Öğretim Tarihi, s.213.

[491] Bkz. S.Ueveci, Beytü’lHikme, s.53; A.Attailah, Beytü’l-Hihme, s.390.

[492] S. Deveci, a.g.e., s.51;H. A.Attallah, a.g.e., s.225.

[493] G.E.Von Grime Baum, ‘”İslâm Medeniyetinin Kaynaklan”, s.55.

[494]  $uubiye, çok değişik mânâları olan kelimenin, burada kullandğımız mânâsı; Meva-li unsurların Araplara karşı üstünlüğünü savunan siyasî akımdır. Mevcut iktidar tarafın­dan hiç tasvip ediieıniyecek bir akımdır.Şuubiyye kavramının değişik kullanımları ve mâ­nâları için Bkz. A.Emin, Duha’l-lslâm, c.l, s.49-78.

[495] Bkz.ibn Ebi Useybia, Uyûnu’l-Enbâ’, s.246-254.

[496] Bz. İbn Nedim, Fihrist, 133.

[497] Bkz. İbn Nedim, a.g.e… s.59, 118.

[498] R.Muhammed, “Beytü’l-Hikme”, s.340; H. A.Attallah, Beytü’l-Hihme, s.224, 390.

[499] Mes’udi, Murûcu’z Zeheb , c.IV, s.19-20; H. A.Atıallah. a.g.e., s.389.

[500] Mes’udi, Aynı yer.

[501] Mes’udi, a.g.e, c. IV, s. 77-78 .

[502] S.Diveci, Beytü’l Hikme, s.38.

[503] Bkz. Belâzuri, Futohul Buldan, s.422-429; PHitti, İslâm Tarihi, c.I, s.449-451; Phi­lip Hitti, burada Abbasi saraylarmdai ihtişamı Şehrâzât’ın sürükleyici maceralannda daha açık olarak okunduğunu ifade etmektedir.

[504] Mustafa Demirci, Beytü’l Hikme, İnsan Yayınları:135-139.

[505]Bkz. Beytü’l-Hikme’nin Binası ve Yeri başlığı altında konuyu inceledik

[506] tbn Ebi Useybia, Uyünu’l-Enba’, s.197, 188.

[507] tbn Nedin Fihrist, 254; tbn Ebi Useybia a.g.e., s.254.

[508] İbn Nedim, a.g.e., 254; İbn Ebi Useybia, a.g.e., s.254, 255.

[509] İbn Ebi Useybia, a.g.e., s.259-261, 295.

[510] G.Ebul Ferec, Ebul Ferec Tarihi, c.I, s.233-234. Bilindiği gibi, Ebu’l-Ferec bir Hıris­tiyan papazıdır. Kitabında hissedilir bir şekilde hıristiyanları aklama ve övme çabası için­dedir. Bu sebeple, kendisi gibi bir hıristiyan papaz için rivayet ettiği bu haberdeki mübala­ğalı hesap etmek gerekir. Ancak, son taktikle, Cebrail b. Buhtişu’nun büyük bir zenginliği gereği ile karşı karşıyayız.

[511] İbn Nedim, a.g.e., s.66-67; Aynca Bkz. H. A.Attallah, Beytü’l-Hiknıe, s.375.

[512] İbn Ebi Useybia, a.g.e., s.270, 271.

[513] İbn Nedim, a.g.e., s.133, 139.

[514] İbn Ebi Useybia, a.g.e., s;328-330.

[515] İbn Ebi Useybia, a.g.e., s.273.

[516] İbn Ebi Useybia, a.g.e., 295-296; Y. Hamevi, Mu’cem’ul-‘Udeba, c.VI, s.310

[517] Makdisi, Ahsenu’t Takâsim, 1906, s.362’den naklen. A.Sayıh, “Harisini ve İbni Türk”, s. 108.

[518] H. A.Attallah, Beyiü’I-Hifeme, s.133.

[519] Mustafa Demirci, Beytü’l Hikme, İnsan Yayınları:139-141.

[520] A.Çelebi, İslâm’da Eğitim-Öğretim Tarihi, s.374; R.Muhammed “Beytü’1-Hikme”, s332; A.Attallah, a.g.e s.203.

[521] A.Çelebi, a.g.e., s. 181; R.Muhammed, a.g.m. s.348.

[522] A.Çelebi, a.g.e., s. 181, R.Muhammed a.g.m. s.348; A.Attallah, a.g.e., s.215.

[523] A.Çelebi, Aynı yer.

[524] A.Attallah, a.g.e., s.215. ^Mes’udi, Murucu’z-Zeheb, c.lV, s.77-78.

[525] Mes’udi, a.g.e., c.lV, s.80; Ayrıca bkz. A.Attallah, a.g.e s.215

[526] H. A.Attallah, a.g.e., s.212.

[527] Mes’udi, a.g.e c.lV, s.86.

[528]A.Çelebi, islâm’da Eğitim-Öğretim Tarihi, s.159.

[529] Bkz. G.Ebul Ferec, Ebu’l Ferec Tarihi, c.I, s.244, 245, “Sabit b. Kurra’nm Çalışma­ları İle İlgili Olarak, Yetişen Bilginler” başlığı altında kendi hayatını ve çalışmalarını geniş­çe anlattık.

[530] Naci Ma’ruf, Asalatu Hadaratu’l Arabiyye, s.444’den naklen. R.Muhammed, “Beytü’1-Hikme”, s.348; A.Attallah, Beytû’l-Hikme, s.216.

[531] A.Ferid, Asru’l-Me’mun, c.I, s.377, 378.

[532] ibn Nedim, Fihrist, s.8. Ayrıca Bkz. R.Muhammed, a.g.m. s.348; H. A.Attallah, a.g,e s.218, 219, A.Erain, Duha’l-hlâm; c.II, s.65.

[533] A.Ernin, Aynı yer.

[534] Ebu’l Abbas Ahmed b. Ali Kalkazendi, (ol 821/1418) Subhu’l-A’şa ji Sana’ati’l-îşâ, Thk. Muhammed Hüseyn Şemsuddin, Daru’l Kütubu llmiyye, Beyrut 1987, c.I, s.537, Bu konuda ayrıca bkz. A.Emin, Duhal-UlAm, c.II, s.66; A.Çelebi, islâm Eğitim-Ögretim Tari­hi. s.181; R.Muhammed, a.g.m. s.348; A.Attaüah, a.g.e s.211.

[535] Mustafa Demirci, Beytü’l Hikme, İnsan Yayınları:141-144.

Beytul Hikme” kitap hakkında daha fazla bilgi edinmek için Ücretsiz pdf olarak almak için aşağıdaki indirme düğmesini tıklayın

Bozuk bağlantıyı bildirin
Siteyi Yardim Et


for websites