Bidayetül Müctehid

BIDAYETUL MUCTEHID
  • Kitap başlığı:
 Bidayetul Muctehid
  • Yazar:
ibn rushd (Averroes)
  • Kitap Sayısı
998
  • Dil:
Türkçe
  • Görünümleri:
  • PDF Doğrudan  
İndirme için tıklayın
  • Satın al  
Kağıt Kapak için

bidayetul muctehid – Kitap örneği

  1. BUYU’ (Alım-Satım) KİTABI
  2. Mutlak Alım-S atımların Çeşitleri ve Genel Fesad Sebebleri
  3. Mutlak Alım-Satımların Çeşitleri
  4. Mutlak Alım-Satımların Genel Fesad Sebebleri

A- Satışı Haram Nesneler

B- Riba Satışları

  1. Fazlalık ve Ertelemenin Caiz Olmadığı Şeyler
  2. Fazlalığın^Caiz Olduğu, Ertelemenin Caiz Olmadığı Şeyler
  3. Fazlalık ve Ertelemenin Caiz Olduğu Şeyler
  4. Aynı Sınıf Sayılan ve Sayılmayan Nesneler

a-  Aynı Cins Sayılan Hayvan Etleri

b-  Canlı Hayvanı Kesilmişle Değiştirme

c-Unu Buğdayla Değiştirme

d- Riba’ya Tâbi Maddelerin Yaşı İle Kurusunun Değiştirilmesi

C- Riba’dan Kurtulmak İçin Başvurulan Satışlar

  1. Veresiye Satılan Malın Daha Düşük Fiyatla Değiştirilmesi:
  2. Veresiye Satışlar

a- Teslim Almanın Şart Olduğu Mallar

b- Satımında Teslim Almanın Şart Koşulduğu ve Koşulmadığı Yararlanmalar

c- Ölçü ve Götürü Usulle Satılan Gıda Maddeleri

D- Yasak Satışlar

  1. Şeriatte Mantuk Satışlar
  2. Şeriatte Meskût Geçen Satışlar

a- Tarife ve Numuneye Dayalı Satış:

b- Mevcud ve Hazır Olan-Olmayan Malların Satı§i

c- Sebze, Meyve, Balık ve Kaçak Kölenin Satışı:

E- Şartlı ve îstisnalı Saüşlar

F- Zarar Veya Aldatma Dolayısıyla Yasaklanan Satışlar:

1.Köylü Kervanını Karşılama:

2: Şehirlinin Köylüye Simsarlığı:

  1. Müşteri Kızıştırmakl Necş
  2. Suyun Satışı:
  3. Anne İle Çocuğunu Ayırarak Satış:
  4. Aldanma!Gabn

G- ibâdet Vaktinde Yapılmasından Dolayı Yasaklanan Satışlar:

  1. Mutlak Ahm-Satımların Sıhhat Sebeb ve Şartlan
  2. Satış Akdi

2.Satılan Mal

  1. Satıcı ve Alıcı
  2. Sahih Satışın Genel Hükümleri
  3. Satılan Maldaki Kusurlar

A- Şartsız Olarak Satılan Maldaki Kusurlar

1.Kusur Dolayısıyla Hüküm Gerektiren ve Gerektirmeyen Akidler

  1. Hüküm Gerektiren Kusurlar ve Şartları

a-Hüküm Gerektiren Kusurlar

aa- Genel Olarak

bb-Kölenin Çapkın, Evli ve Gebe Olması

cc- Tasriye: Sütü Hayvanın Memesinde Bekletme

dd-Bedenî Kusurlar

b- Hüküm Gerektiren Kusurların Şartı

  1. Hüküm Gerektiren Malda Deği§i]çlik Olmaması
  2. Alıcının Elinde Meydana Gelen Değişiklikler

a- Genel Olarak

b- Satılan Malda Eksiklik Doğması

aa- Malın Değerindeki Eksiklik

bb- Malın Bünyesindeki Eksiklik

cc- Malın Ahlâkındaki Eksiklik

c-Satılan Malda Artış Olması

  1. Alıcı ile Satıcının Kusurlar Konusundaki Anlaşmazlıkları;

B- Malın Kusurlarından Sorumlu Olmamak Şartıyla Satış

2.Satılan Malın Uğradığı Ziyanın Alıcıya Ait Olması:

A- Satılan Malın Uğradığı Ziyanın Alıcıya Ai’ fVma Zamanı:

B- Tabiî Afetler:

  1. Âfet Sayılan Olaylar:
  2. Âfetten Etkilenen Mallar:
  3. Âfetin Oranı:
  4. Âfetin Zamanı:
  5. Satılan Malın Beraberindeki Şeyler:

A- Meyvalt Hurma Ağacının Satışı:

B- Kölenin Mali;

C- Anlaşma Fiyatını Arttırma veya İndirme:

  1. Ahm-Satım Anlaşmazlıkları:
  2. Fasit Saüşların Sonucu

26. BUYU’ (Alım-Satım) KİTABI

Bu bahse dair konuşmamız -Kaç çeşit satış vardır? Hangi satışlar sahih­tir ve niçin sahihtir? Hangileri sahih değildir ve niçin sahih değildir? Sahih olanların hükmü nedir? Sahih olmayanların hükmü nedir? diye- beş bölüm­de toplanmaktadır. Biz burada önce mutlak satışın çeşitlerini, sonra, sahih olan ve olmayanların sebeb ve hükümlerini ayn ayn anlatacağız. Ancak bu sebeb ve hükümlerden bir kısmının, satışın bütün çeşitleri veyahut çoğu ara­sında müşterek, bir kısmının da satışın her bir çeşidine has olduğu için, ilmi çalışma usulü, önce müşterek olanlan, sonra herbirine has planlan anlatma­mızı gerektirmektedir. Bunun için bu bahsimiz -ister istemez- altı bölüme aynlmış olur. Birinci bölümde mutlak satışın çeşitlerini, ikinci bölümde sa­hih olmayan mutlak satışlann hepsi veyahut çoğu arasında müşterek olan se­bebleri, -çünkü bunlar sahih olan satışlann sebeblerinden daha meşhurdur­lar- üçüncü bölümde sahih olan satışlann hepsi veyahut çoğu arasında müş­terek olan sebebleri, dördüncü bölümde sahih olan satışlann hepsi veyahut çoğu arasında müşterek olan hükümleri, beşinci bölümde sahih olmayan sa­tışlann müşterek hükümlerini, [1]

 97. Mutlak Alım-S atımların Çeşitleri ve Genel Fesad Sebebleri

 

1. Mutlak Alım-Satımların Çeşitleri

İki şahıs arasında vuku’ bulan her saüş akdi, ya bir aynın bir ayn ile yani hazır olan bir şeyin hazır olan bir şeyle, ya hazır olan bir şeyin sözlü (zimmet) olan bir şeyle ya da sözlü olan bir şeyin sözlü olan bir şeyle değiştirilmesidir. Bunlardan her biri de, ya veresiyedir ya her iki taraf için peşindir, ya bir taraf peşindir, bir taraf veresiyedir. Buna göre satışın çeşitleri dokuz olur. Bunlar­dan her iki tarafı da veresiye olan satışlar -ister hazır olan bir şeyle, ister hazır olan bir şeyin sözlü olan bir şeyle, ister sözlü olan bir şeyin sözlü olan bir şey­le değiştirilmesi olsun- icma’ Üe caiz değildir. Çünkü bu satış, her üç şekilde de sözlü olan bir şeyin sözlü olan bir şeyle satılması kabilinden olur ki, bu tür satışlar yasaklanmıştır [2].

Bu satış çeşitlerinden caiz olanlarının da ayn ayn isimleri vardır. Bu isimler, bu satışlardan bir kısmına satış akdinin, bir kısmına da, satılan şeyin taşıdığı nitelik yönünden verilmiştir. Çünkü eğer satış akdi, bir hazır şeyin bir hazır şeyle değiştirilmesi ise, ya bu iki şeyden biri para, biri mal, ya ikisi de para, ya da ikisi de mal olur. İkisi de para olduğu zaman ona «SARF» yani para bozdurmak, biri para, diğeri mal veyahut -ilerde belirtilecek olan şartla­ra uygun bir şekilde- ikisi de mal olduğu zaman ise, ona «Mutlak Satış» deni­lir ve eğer satış akdi, bir hazır şeyin bir sözlü şeyle değiştirilmesi ise ona «SE­LEM» yani peşin para ile veresiye mal satışı, eğer satış akdinde muhayyerlik (seçimlilik) şart koşulursa ona «Hıyar Satışı», eğer belli bir oranda -meselâ yüzde on- bir kârla satış yapılırsa ona «Murabaha Satışı» ve eğer miktarı belli bir kârla satış yapılırsa ona «Müzayede Satışı» denilir. [3]

2. Mutlak Alım-Satımların Genel Fesad Sebebleri

Hakkında yasak söz konusu olan satışlann yasakük sebebine bakıldığı  zaman bu sebeblerin dört tane olduğu görülür ki, bunlar da, umûmî olan se-bebler olup biri, satılan malın haram olması, biri riba, biri satılan şeyin ne ve nasıl bir şey olduğunun bilinmemesi, biri de bu son iki sebebten ya biri ya da her ikisiyle ilgili olan şartlardır. Bu dört sebeb, hakikatte satışın caiz olma­masını gerektiren umumi sebeblerdir. Çünkü bu dört surette de yasak satış akdi dışında herhangi bir sebebten dolayı değil, bizzat satıştan dolayıdi Sa­tış akdi dışındaki sebebler ise şunlardır: Bunlardan biri; satışta hile yapmak biri, alıcı veya satıcının zarar görmesi, biri, satışın satıştan daha önemli bir şeym vaktinde yapüması, biri de, satılan şeyin satışının caiz olmayışıdır Su halde bu bölüm dört babtan ibarettir. [4]

A- Satışı Haram Nesneler

Satışı caiz olmayan şeyler -necis olan ve olmayan şeyler olmak üzere-iki kısımdır. Necis olan şeyleri satmanın caiz olmadığının delili, Müslim ile Buhârî’de yer alan «Peygamber Efendimiz,

‘Allah ile Peygamber’i, şarap, domuz, murdar hayvan ve putların satı­şını yasak kılmışlardır* buyurdu. Ona ‘Ya Rasâlallah, murdar hayvanın iç yağı da mı haramdır? Görüyorsunuz ki iç yağı ile kayıklar yağlanır ve iç ya­ğı ışıklandırmada kullanılır’ dediler. Peygamber (s.a.s) Efendimiz,

‘Allah, Yahudiler’e la’net eylesin. İç yağları onlara haram kılınmıştı. Onlar onu satıp parasını yemekte sakınca görmediler” buyurdu» [5]Pey­gamber (s.a.s) Efendimiz ayrıca şarap hakkında da,

‘Şarabın içilmesini haram kılan, satılmasını da haram kılmıştır’ [6]hadisidir.

Necis olan şeyler iki kısım olup bir kısmı, bütün fukaha hem necis, hem de satışının haram olduğunda müttefiktirler ki bunlar da şarap, murdar hay­van ve domuzun can taşıyan vücudunun bütün parçalandır. Ancak şarabın necis olmadığında şâzz bir ihtilâf vardır. Domuzun da kıllanndan yararlan­manın caiz olup olmadığında ihtilâf ederek Îbnü’l-Kasım cevazını benimse­mişse de Asbağ «Caiz değildir» demiştir.

Necislerin ikinci kısmı olan -zibil ve hayvan tersi gibi- ekinlerde kulla­nılması zorunlu olan necislere gelince: Mâliki mezhebinde, bunları satma­nın caiz olup olmadığı hakkında ihtilâf edilmiştir. Kimisi «Necisin hiçbir çeşidini satmak caiz değildir», kimisi «Her çeşidini, satmak caizdir», kimisi de hayvan mtsi ile insan dışkısı arasında ayırım yaparak «Birincisinin satılması caizdir, ikincisinin değildir» demiştir. Mâlikiler fil dişinin necis olup olmadığında ihtilâf ettikleri için, tarak ve benzeri fil dişinden yapılan şeyleri de satmak caiz midir, değil midir diye ihtilâf etmişlerdir. Fil dişinin diş olduğu­nu söyleyenler «Murdardır» demişlerdir. Fil dişinin, esasında diş olmayıp ters taraftan çıkan boynuz olduğunu söyleyenler ise «Fil dişi boynuzun hük­müne tabidir» demişlerdir.

Necis olmadığı veyahut necis olduğunda ihtilâf edildiği halde satışı ha­ram olan şeylere gelince: Köpekle kedi bunlardandırlar. Köpek hakkında ih­tilâf edilmiş olup îmam Şafii hiçbir köpeğin satışını caiz görmemiş, İmam Ebû Hanife «Caizdir» demiştir. Mâlikiler ise, beslenmesine izin verilen sürü ve ekinlerin koruyucusu olan köpeklerle, beslenmesine izin verilmeyen kö­pekler arasında ayırım yaparak beslenmesi caiz Olmayan köpeğin satılması­nın caiz olmadığında ittifak etmişlerdir. Köpeği kesip yemek için satın al­mak hakkında ise, «Eti helâldir» diyenler, «Caizdir» ve İbn Habib’in rivaye­tine göre «Haramdır» diyenler de «Caiz değildir» demişlerdir. Beslenmesi­ne izin verilen köpek hakkında da kimisi «Satışı haramdır» kimisi «Mekruh­tur» demiştir. İmam Şafii’nin delili iki şeydir. Biri, Peygamber (s.a.s) Efendi-miz’den varid olduğu sabit olan, köpeğin bedelini almayı yasaklamasıdır [7]. İkincisi de -delilini taharet bahsinde anlattığımız veçhile- köpeğin de, İmam Şafii’ye göre domuz gibi Necisü’1-Ayn (kendisi pis) olmasıdır. Köpeğin satı­şını caiz görenler de, «Köpek temizdir ve etini yemek haram değildir. Şu hal­de diğer temiz şeylerin satışı nasıl caiz ise, köpeğin de satışının caiz olması lazım gelir» demişlerdir. Köpeği temiz görenlerin delili, «taharet» bahsinde ve etini helâl görenlerin delili de «yiyecekler» bahsinde geçti. Köpekler ara­sında ayırım yapanlar da, «Çünkü köpeğin eti haramdır ve -hadiste [8] istisna edilen sürü, ekin ve benzeri şeylerin koruyucusu olan köpekler dışında- hiç­bir köpeği beslemek caiz değildir» demişlerdir. Zira meşhur olmayan birçok hadislerle [9], köpeğin bedelini almak yasaklanırken beslenmesine izin veri­len köpeklerin bedeli istisna edilmiştir.

Kediye gelince: Her ne kadar onun da bedelini almanın yasaklandığı sa-, bit ise de [10]-kedi temiz bir hayvan ve beslenmesi caiz olduğu için- cumhur satışının cevazını benimsemiştir.

Şu halde köpek hakkındaki ihtilâfın sebebi, deliller arasında bulunan çelişmedir.

Necis olan zeytinyağını yemenin haram olduğunda müttefik olan ule­manın, satışının caiz olup olmadiğındaki ihtilâfları da bu babtandır. Îmam Mâlik «Necis olan zeytinyağının satışı caiz değildir» demiştir ki, İmam Şafii de buna katılır. İmam Ebû Hanife ise, «Eğer necis olduğu alıcıya söylenirse caizdir» demiştir. İmam Mâlik’in tabilerinden tbn Vehb de buna katılır. Caiz olmadığım söyleyenlerin delili, yukarıda geçen, Peygamber (s.a.s) Efendi-miz’in ashabından Câbir’in, «Mekke fethi senesinde Peygamber (s.a.s) Efen-dimiz’den duyduğu,

«Allah ile Rasûlü, içkiyi, murdarı ve domuzu haram kılmışlardır» mealindeki hadisidir.

Caiz olduğunu söyleyenler de «Bir şeyde birden fazla menfaat bulun­duğu ve bu menfaatlardan sadece bir tanesi haram olduğu zaman, diğer men­faatlerin de haram olması lazım gelmez. Hele eğer haram olan menfaat ka­dar, diğer menfaatlara da ihtiyaç bulunursa.. Kaldı ki necis olan şeyleri sat­manın caiz olmadığını sadece bir hadis gösterdiğine göre, necis olan zeytin­yağı satışının caiz olması lazım gelir. Çünkü bu hadiste yalnız içki, murdar ve domuz yasak edilmiştir. Yenilmesi caiz olmayan diğer şeyler ise, hadisin hükmü dışında kalmışlardır.

Şu halde yenilmesi caiz olmayan ve fakat yemekten başka menfaatleri de bulunan şeylerin, bu menfaatler için satışı caizdir» demişlerdir. Bunlar Hz. Ali, İbn Abbas ve îbn Ömer’in de necis olan zeytinyağının -ışıklandırma­da kullanılmak üzere- satışını caiz gördüklerini rivayet etmişlerdir.

Mâliki mezhebinde de necis olan zeytinyağının satışı haram olmakla beraber ışıklandırmada kullanılması ve sabun yapılması caizdir.

İmam Şafii de, satışının haram olduğuna kail olmakla beraber, «Işıklan­dırmada kullanılması caizdir» demiştir. Fakat bu görüşlerin hepsi zayıftır. Kimisi «Mâliki mezhebinde ışıklandırmada kullanılmasının caiz olmadığı­na dair bir diğer rivayet daha vardır» demiştir ki, bu rivayet satışının caiz ol­madığı aslına daha uygundur. Mâliki mezhebinde necis olan zeytinyağının, yıkamak ya da kaynatmakla temiz olup olmadığı hakkında iki görüş vardır. Kimisi «Temiz olur», kimisi «Olmaz» demiştir.

B u ih t ilâ f, zeytin yağına necis bir madde girdiği zaman, ona karışıyor mu, yoksa içinde ayrı olarak duruyor mu diye edilen ihtilâfa dayanmaktadır. «Karışıyor» diyenler «Temiz olmaz», «Ayn olarak duruyor» diyenler ise «Temiz olur» demişlerdir.

Bu babın meşhur meselelerinden biri de, kadınların sütünü, sağıldıktan sonra satmak caiz midir, değil midir diye ihtilâf etmeleridir;

İmam Mâlik ile İmam Şâfıi «Caizdir», İmam Ebû Hanife «Caiz değil­dir» demişlerdir.

«Caizdir» diyenler, «Çünkü içilmesi helâl olan bir süttür. Şu halde diğer sütlerin satışına kıyasen bunun da caiz olması lazım gelir» demişlerdir, îmam Ebû Hanife ise, «Kadın sütü, zarurete binaen yalnız emzikli çocuğa helâl kılınmıştır. Esasen haramdır. Çünkü insan eti haram olduğuna gö­re sütünün de haram olması gerekir. Nitekim domuz ile eşek sütlerinin haram olması etleri haram olduğu içindir. Şu halde insan eti nasıl haram ise, sütü de haramdır ve dolayısıyla satışı caiz değildir» demiştir. Buna göre ihtilâfın sebebi yaptıkları Şebeh Ktyas’lan arasında bulunan çelişmedir.

Bu babın fer’leri daha çoktur. Fakat biz, her babın mes’delerinden yal­nız meşhur olanlarım alıyoruz ki, ana kaideler mesabesine geçsinler[11]

B- Riba Satışları

Ulema müttefiktirler ki riba iki şeyde olur. Biri mutlak satıştır. Biri de -veresiye ile mal saüşı, peşin para ile veresiye olarak mal saüşı, borçlanma ve benzeri- borçlu muamelelerdir. Borçlu muamelelerdeki riba da, iki kısım olup bir kısmının riba olduğunda ittifak vardır ki o da, Peygamber (s.a.s) Efendimiz’in yasakladığı cahiliyet devrinin libasıdır. Zira cahiliyyet devri­nin Arapları, birbirinden peşin para ile mal satın alıyor ve mal sahibi sattığı malı zamanında teslim edemeyince, «Bana şu kadar zaman daha mehil ver. Sana şu kadar mal fazla vereyim» diyor, alıcı da ona o fazlalık karşılığında istediği mehli veriyordu. Peygamber (s.a.s) Efendimiz’in veda haccı hutbe-sindeki,

«Biliniz ki cahiliyyet devrinin ribası kaldırılmıştır. İlk kaldırdığım ri­ba, Abdülmuttalib oğlu Abbas’ın ribasıdır» [12] sözü ile kasd buyurduğu riba, işte bu ribadır. İkincisi de, alacaklının borçluya «Sendeki alacağımı, zamanı gelmeden öde. Sana şu kadarını indireyim» demesidir ki -sonradan anlataca­ğımız üzere- bunun cevazında ihtilâf vardır.

Sauşlardaki ribaya gelince: Ulema müttefiktirler ki bu da -veresiye ve fazlalık ribası olmak üzere- iki kısımdır. Ancak îbn Abbas, Peygamber (s.a.s) Efendimiz’den «Veresiyeden başka bir şeyde riba yoktur» [13] buyur­duğunu rivayet ederek, «Fazlalık ribası diye bir riba yoktur» demiştir. Fakat hakkında sabit hadisler bulunduğu için Cumhur ribanın her iki çeşidini de benimsemiştir.

Riba hakkındaki bahsimiz dört fasılda toplanmaktadır:

1- Birbirleriyle satıldıkları zaman birinin diğerinden fazla veyahut ve­resiye olması caiz olmayan şeyler hangi çeşit mallardır?

2- Birbirinden fazla olarak satılması caiz olup da birbirleriyle veresiye olarak satılması caiz olmayan şeyler hangi çeşit mallardır?

3- Birbirinden hem fazla ve hem de veresiye olarak satılması caiz olan

şeyler hangi çeşit mallardır?

4- Hangi mallar bir çeşit sayılır, hangileri bir çeşit sayılmaz? [14]

1. Fazlalık ve Ertelemenin Caiz Olmadığı Şeyler

Ulema müttefiktirler ki: Ubade b. Samit’in «Peygamber (s.a.s) Efendi-miz’den, ikisi eşit miktarda ve aynı zamanda hazır ve peşin olmadıkça, altı­nın altınla, gümüşün gümüşle, buğdayın buğdayla, arpanın arpa ile, hurmanın hurma ile ve tuzun tuz ile satılmasını yasaklayarak ‘Kim diğerinden fazla verir veyahut fazla alırsa, o kimse riba işlemiş olur’ buyurduğunu işit­tim» [15] mealindeki hadisinde sıralanan altı çeşit maldan birinin kendi cin­siyle satıldığı zaman, ne birinin diğerinden fazla olması ve ne de birinin vere­siye olması caiz değildir. Çünkü bu hadis birinin diğerinden fazla olmasının caiz olmadığında nasstır. Birinin veresiye olmasının caiz olmadığı da birçok hadislerle sabittir ki, en meşhurları Hz. Ömer’in, «Rasûlullah (s.a.s) buyur­du ki;

‘Altını altınla satmak ribadır. Meğer ki taraflardan biri diğerine ‘AV, o da öbürüne ‘Ver’ diyerek peşin alıp vereler. Buğdayı da buğdayla satmak ribadır. Meğer ki taraflar birbirlerine, ‘Al’, ‘Ver’ diyerek peşin alıp vereler. Hurmayı da hurmayla satmak ribadır. Meğer ki taraflar birbirlerine ‘Al’, ‘Ver’ diyerek peşin alıp vereler. Arpayı da arpayla satmak ribadır. Meğer ki taraflar birbirlerine ‘Al’, ‘Ver’ diyerek peşin alıp vereler» [16] mealindeki hadisidir. Ubade’nin hadisi, bu altı çeşit maldan birinin aynı cinsi ile satıldığı zaman ikisinin eşit miktarda olmalarının şart olduğunu, başka bir cins ile sa­tıldığı zaman ise, eşit miktarda olmalarının şart olmayıp peşin olmalarının şart olduğunu bildirmektedir. Çünkü sahih olan bazı rivayetlerine göre Pey­gamber (s.a.s) Efendimiz bu hadisin sonunda,

«Altını gümüşle -ikisi de peşin olmak şartı ile- istediğiniz şekilde satın. Buğdayı da arpa ile -ikisi de peşin olmak şartı ile- istediğiniz şekilde satın» [17] buyurmuştur.

Buğdayın arpa ile satılması halinden başka, bunların hepsinde müttefik olan fukaha, hadiste geçen bu altı çeşit malın dışında kalan mallar hakkında

ihtilâf etmişlerdir. Zahirîlerin içinde bulunduğu bir cemaat, «Bu altı çeşit malların dışında kalan malların bir çeşidi kendi cinsiyle satıldığı zaman eşit miktarda olmaları şart değildir. Bu şart, ancak bu altı çeşit mala mahsustur» demişlerdir. Bunlar ayrıca, «Birinin veresiye olmaması şartı da -ister cinsler birbirleriyle, ister her bir cins kendi cinsiyle satılmış olsun- bu altı çeşit mala mahsustur» demişlerdir ki, bütün fukaha bunda, yani bu altı cins birbirleriyle satıldıkları zaman ikisinin de veresiye olmayışlarının şart olduğunda mütte­fiktirler. Ancak İbn Uleyye’den «Altın ve gümüşten başka, cinsler değişik ol­duğu zaman, birinin diğerinden fazla olması nasıl caiz ise, veresiye olarak birbirleriyle satılmaları da caizdir» dediği rivayet olunmuştur. Bunlar bu altı şey hakkında varid olan yasağı, kendisinden husus murad olan hâs kabilin­den, yani yasağın yalnız bu altı şeye has olduğu görüşünde bulunmuşlardır. İslâm ulemasının cumhuru ise, yasağın kendisinden umum murad olan hâs kabilinden olduğunda, yani yasağın yalnız bu altı şeye has olmayıp bu altı şeyle başka şeylere de işaret edildiğinde müttefiktirler. Mâliki mezhebinin ileri gelen uleması «Birbirleriyle satılan iki şeyin birbirinden fazla olmasının yasaklanma sebebi, her iki şeyin uzun zaman saklanabilen ve aynı zamanda ikisinin de aynı cinsten olmalarıdır» demişlerdir. Şu halde onlara göre riba yalnız hadiste geçen dört cins gıda maddesine mahsus olmayıp bu dört cinsin evsafında olan her çeşit gıda maddesinde vardır. Mâlikilerden kimisi de, «Gıda maddesi olmak şart değildir. Uzun zaman saklanabilmeleri ve aynı cinsten olmaları kâfidir» demişlerdir. Bunlara göre mutlaka saklanabilmele­ri de şart değildir. Ekseriyetle saklanabilirlerse yine ribaya tabidirler. Hatta kimisine göre nadiren saklanabilmeleri de kâfidir. Mâlikilere göre altın ve gümüşteki yasağın sebebi de, alım-satımm bu iki maddeyle yapıldığı ve bir mal ziyana uğratıldığı zaman bu iki maddeden biri ile mala değer biçildiği halde, bu iki maddeden biri kendi cinsiyle satıldığı zaman ikisinin de aynı cinsten olmalarıdır. Mâlikilerce “kasır sebeb” diye adlandırılan sebeb, işte budur. Çünük onlara göre bu vasıf, altın ve gümüşten başka bir şeyde yok­tur.

Mâlikilere göre, hadiste geçen dört çeşit gıda maddesinden biri kendi cinsiyle satıldığı zaman veresiye olarak satılmasının yasaklanma sebebi, bu dört maddenin hem gıda maddesi olmaları ve hem de uzun zaman saklanabilmeleridir. Yasağın sebebi, ikisinin aynı cinsten olmaları değildir. Bunun içindir ki, irirleriyle satılan gıda maddeleri eğer aynı cinsten olmazlarsa on­lara göre birbirinden fazla olması caizdir. Fakat veresiye olarak birbirleriyle satılmaları caiz değildir. Yine bunun içindir ki – onlara göre- eğer gıda mad­desi uzun zaman saklanamayan bir şey ise birbirleriyle satılan iki şey aynı cinsten de olsalar birbirinden fazla olarak birbirleriyle satılmaları caizdir. Fakat veresiye olarak birbirleriyle satılmalan caiz değildir Birbirinden fazla olarak birbirleriyle satılmalarının caiz olduğunun sebebi; uzun zaman saklanamayıslandır. Çünkü «Birbirleriyle satılan aynı cinsten iki şeyin eşit mik­tarda bulunmayışlarının haram olması için, uzun zaman saklanabilen şeyler­den olmaları gerekir» demişlerdir. Aynı cinsten iki gıda maddesinin birbirle­riyle veresiye olarak satılmasının caiz olmayışı da, ikisinin de hem gıda mad­desi, hem uzun zaman saklanabilen birer madde olmaları içindir. Halbuki biz yukarıda «Gıda maddelerinin birbirleriyle veresiye olarak satılmasının ya­saklanma sebebi -saklanabilsin saklananlasın- sadece gıda maddesi olmala­rıdır» demiştik.

Şâfiilere gelince: Onlara göre hadiste geçen dört çeşit gıda maddesin­den her birinin kendi cinsiyle satıldığı zaman birbirinden fazla olmasının ya­saklanma sebebi, hem gıda maddeleri, hem aynı cinsten olmalarıdır. Birbirleriyle veresiye olarak satılma yasağının sebebi de, -İmam Mâlik’in dediği gibi- cinsleri değişik de olsa, sadece gıda maddesi olmalarıdır.

Hanefilere gelince: Onlara göre hadiste geçen her birinin kendi cinsiyle satıldığı zaman, birbirinden fazla olmasının yasaklanma sebebi tek bir şey­dir ki o da, her iki şeyin’de aynı cinsten olmakla beraber, ölçülen veyahut tar­tılan şeylerden olmalarıdır. Ancak altın ile bakırın birbirleriyle satılmaları bundan müstesnadır. Çünkü bunların birbirleriyle veresiye olarak satılması­nın cevazında icma’ vardır.

«Altın ile gümüşten her birinin kendi cinsiyle satıldığı zaman birinin di­ğerinden fazla olarak ve bir diğeriyle satıldığı zaman da veresiye olarak satıl­masının yasaklanma sebebi, alım-satımın bu iki madde ile yapıldığı ve bir mal ziyana uğratıldığı zaman bu iki maddeden biri ile değerlendirildiği için­dir» diyen îmam Mâlik’in bu görüşüne îmam Şafii de katılmıştır.

Hanefiler «Ölçülemeyecek kadar az olan bir yiyecek maddesi Ölçüye tabi değildir» demişlerdir. Altın ve gümüş paraların ahkâmı ise «Sarraflık» bahsinde gelecektir. Burada bizim gayemiz, mutlak ribanın sebebleri hak­kındaki fukahanın değişik görüşleriyle her bir fırkanın dayandığı delilleri tafsilatlı olarak anlatmaktır. Şu halde biz diyoruz ki:

Ribanm her iki çeşidini yalnız hadiste geçen bu altı maddeye münhasır görenler iki fırkaya aynimi şiardır. Bir fırka şeriatte kıyas yapmayı, yani nasslardan hükmün sebebini çıkarmayı caiz görmemişlerdir ki, bunlar Zahirilerdir. Bir fırka da her ne kadar kıyasa cevaz vermişlerse de burada Şebeh kıyasını kullanmamışlardır. Zira hadiste geçmeyen diğer mal çeşitlerini de hadiste geçen altı çeşit mala, illet (mânâ) kıyası ile değil, Şebeh Kıyası ile ilâve etmişlerdir. Ancak İbn Mâcişûn’dan, bunda, mal olma vasfına itibar ederek, «Riba, bir kimseye ait olan malın emeksiz olarak başkasına geçmesi­ni önlemek içindir» dediği naklolunmaktadır. Kadı Ebû Bekir Bakıllânîde burada ŞEBEH KIYASI’na imkân görmediği ve kendisince “Mânâ kıyası”, “Şebeh kıyası”ndan daha kuvvetli olduğu için, “Mânâ kıyası”nı kullanarak kuru üzümü de hadiste geçen dört çeşit yiyecek maddesine ilhak etmiştir.

Şebeh kıyasını kullananlar da, her biri iki madde arasında gördüğü ben­zerliğe ayn ayn deliller getirmişlerdir.

Şâfîiler şöyle demişlerdir: ” Erkek-kadın, hırsızlık yapan kimsenin ellerini kesin” âyet-i kerimesinde olduğu gibi, sıfatlı bir isme bir hüküm ve­rildiği zaman, o hükme o sıfatın sebeb olduğu anlaşılır. Nitekim mezkûr âyette el kesme hükmü hırsızlık yapan kimseye verildiği için, el kesme sebe­binin hırsızlık olduğu anlaşılmaktadır. Buradada öyledir: Çünkü Said b. Ab­dullah’tan rivayet olunduğuna göre Peygamber (s.a.s) Efendimiz,

 «Yiyecek maddesi aynı cinsten diğer yiye­cek maddesiyle satıldığı zaman eşit miktarda olmaları gerekir» [18] buyur­muştur. Zira bu hadiste -malumdur ki- eşit miktarda olma hükmü yiyecek maddelerine verildiği için yiyecek maddesi olmak bu hükme sebeb olmuş­tur».

Mâlikiler ise -îmam Mâlik’in Muvatta’daki kavline göre- bir vasıf daha şart koşmuşlardır ki o vasıf da, yiyecek maddesinin uzun zaman saklanabil-mesidir. îmam Mâlik -Bağdatlı olan tabileri tarafından benimsenen ikinci kavline göre de- uzun zaman saklanabilmekten başka besleyici olma vasfını da şart koşmuştur. Mâlikiler «Eğer rıha* bütün yiyecek maddelerinde bulun­saydı Peygamber (s.a.s) Efendimiz buna işaret etmek için, hadiste sıralanan dört çeşit yiyecek maddesinden biri ile yetinecekti. Bu dön çeşidi sıralama­sından, her biri ile aynı vasfı taşıyan diğer yiyecek maddelerine işaret buyur­duğu anlaşılmaktadır. Bu vasıf da hepsinde bulunan uzun zaman saklanabil­meleri ve besleyici olmalan vasfıdır. Şu halde ‘Buğday’ ve ‘Arpa’ ile uzun zaman saklanabilen bütün tahıllara, ‘Hurma’ ile -şeker, bal ve kuru üzüm gi­bi- uzun zaman saklanabilen bütün tatlı maddelere, ‘Tuz’ ile de yemeklere tat ve lezzet katan bütün baharata işaret buyurulmuştur. Aynca akla şu da ge­lir: Riba, bir kimsenin kendi geçimini başkasının sırtından sağlamasına imkân vermemek için haram kılınmıştır. Geçimin muhtaç olduğu ana mad­deler ise, zahire olabilecek şeylerdir. Şu halde riba, yalnız bu maddelere

mahsustur» demişlerdir.

Hanefiler de «Ebû Said el-Hudrt ile başkalarının rivayetine göre Pey­gamber (s.a.s) Efendimiz, Hayber’deki Haraç memuruna,

‘Bir şeyi o cinsten başka şeyle değiştirmek iste­diğinizde Ölçerek ve peşin olarak alıp verin’ [19]buyurarak iki şeyin aynı cinsten olduğu zaman miktarlarının eşit olması gerektiğini, cinsleri değişik olduğu zaman ise, birbirinden fazla olmasında sakınca bulunmadığını bildirmistir. Bundan ise, cinslerinin aynı veya değişik oluşu, ribada nasıl etkili ise, ölçü ve tartının da etkili olduğu anlaşılmaktadır. Şu halde ölçü veya tartıya giren her madde ribaya tabidir» demişlerdir. Hanefîler bu hadisten başka, meşhur olmayan birtakım diğer hadislerle de ihticac etmişlerdir. Çünkü bu hadislerde ölçü ve tartının muteber olduğuna daha kuvvetli bir işaret vardır. Bu hadislerden biri, yukarıda geçen Ubade b. Samit’in altı cins eşyayı sırala­yan hadisidir. Çünkü meşhur olmayan rivayetlere göre bu hadiste,

  «Ölçülen ve tartılan her §ey bunlar gibidir» [20]ziyadesi vardır -ki sahih olduğu taktirde- bu hususta nasstır.

Kaldı ki mes’ele mantıkî yönden ele alındığı zaman, Hanefilerin riba için gösterdikleri sebebin -Allah bilir- sebeblerin en zahiri olduğu görülür. Zira şeriatın zahirinden anlaşılmaktadır ki riba, insanların birbirlerini fazla zarara sokmalarını önlemek ve alım-satımda adaletten ayrılmamalarını sağ­lamak için haram kılınmıştır. Alım-satımda adalet ise, verilen ve alman iki şeyin değer bakımından -hiç değilse- birbirine yakın olması şartına bağlıdır. Bunun içindir ki iki şeyin birbirine eşit olup olmadığının bilinmesi güç oldu­ğu zaman her biri ayrı ayrı para ile kıymetlendirilir. Tartılmayan ve ölçülme­yen şeylerin birbirleriyle satılmasında ise, adalet ancak aralarındaki değer oranını bilmekle olur. Meselâ birisi, bir atı bir takım elbise ile sattığı zaman, eğer o atın atlar arasındaki değeri elli dirhem ise, adalet o elbisenin de elbise­ler arasındaki değerinin elli dirhem olmasını gerektirir. Şayet elbisenin de­ğeri on dirhem ise, adalet gereği, o atın karşılığında aynı tip elbiseden beş ta­kım vermek gerekir. Ölçülen ve tartılan eşyada ise, ikisi aynı cinsten olduğu zaman -menfaatleri birbirinden pek uzak olmadığı ve birbirleriyle değiştiril­melerinde lüks ve israftan başka önemli bir zorunluk bulunmadığı için- adaletin gereği, ölçü veya tartıda eşit olmalarıdır. Zira birinin diğerinden fazla olması bu tür muamelelere baş vurulmasın diye- yasak edilmiştir. Çünkü ay­nı cinsten iki şeyin menfaatleri pek değişmemektedir. Alım-satım zorunluğu ise, ancak menfaatleri değişen eşyada olur. Şu halde ölçülen veya tartılan iki şey aynı cinsten olduğu zaman birbirleriyle satıldığında birinin diğerinden fazla olmasının yasak edilmesinin iki sebebi vardır. Biri adaleti sağlamak, diğeri de bu tür muamelelere mani olmaktır. Zira bu tür, lüks ve israf batan­dandır.

Altın ve gümüşteki yasağın sebebi ise, daha da açıktır..Zira bu iki nesne­den maksat, alım satımlarını yapıp da onlardan kâr sağlamak değildir. Bu iki nesneden maksat, sadece zaruri menfaatleri değişik olan şeyleri onlarla kıy­metlendirmektir.

imam Mâlik, Said b. el-Müseyyeb’ten ribanın sebebinde hem Ölçüyü ve hem de yiyecek maddesi olmayı şart koştuğunu rivayet etmiştir ki, bu çok güzel bir görüştür. Zira yaşamak her şeyden ziyade, yemeğe muhtaçlıktır. Şu halde yiyecek maddelerinde israfın önünü almak, diğer şeylere nazaran daha önemlidir. Tabiilerden kimisinden ribanın yalnız zekat düşen maddelere has olduğu, kimisinden de mal denilen her şeye şamil olduğu görüşü rivayet olunmuştur ki, İbn Mâcişûn buna katılır. [21]

2. Fazlalığın^Caiz Olduğu, Ertelemenin Caiz Olmadığı Şeyler

Yukarıdaki izahatımızdan anlaşılmaktadır ki, İmam Mâlik.ile İmam Şafii’ye göre ribaya tabi olan iki şeyin birbirleriyle veresiye olarak satılması- . nın yasaklanma sebebi, yiyecek maddeleri olmalarıdır. Ribaya tabi olmayan şeylerin birbirleriyle veresiye olarak satılmasının yasak edilmesinin sebebi de -İmam Mâlik’e göre- iki şeyin aynı cinsten ve menfaatleri aynı olduğu hal­de birinin diğerinden fazla olmasıdır. İmam Şafii’ye göre ise, ribaya tabi ol­mayan şeylerin birbirleriyle veresiye olarak satılmasında sakınca yoktur. İmam Ebû Hanife’ye göre ise, ribaya tabi olan şeylere sebeb, ölçülen şeyler olmasıdır. Ribaya tabi olmayan şeylerde de -ister miktarları eşit, ister biri di­ğerinden fazla olsun- her iki şeyin aynı cinsten olmasıdır. İbnü’l-Kasım’m İmam Mâlik’ten yaptığı rivayetin zahirine göre İmam Mâlik bu surette vere­siyenin caiz olmadığını söylemiştir. Çünkü ona göre bu, menfaat sağlayan ödünç kabilindendir[22]

3. Fazlalık ve Ertelemenin Caiz Olduğu Şeyler

Hem birbirinden fazla ve hem de veresiye olarak birbirleriyle satılması caiz olan şeyler -İmam Şafii’ye göre- ribaya tabi olmayan şeylerdir. İmam Mâlik’e göre, ribaya tabi olmamakla beraber, miktarları eşit ve aynı cinsten olmayan şeylerdir. İmam Ebû Hanife’ye göre de, miktarları eşit olsun olma­sın aynı cinsten olmayan şeylerdir. İmam Mâlik, menfaatleri aynı olan iki şe­yi -her birinin adı ayrı da olsa- bir cinsten ve menfaatleri değişik olan iki şeyi de raynı adı taşısalar bile- ayrı ayrı cinslerden saymıştır. Ona göre menfaatle­ri aynı olan iki şey -başka başka isimler taşısalar bile- eğer ribaya tabi iseler, birbirleriyle ne veresiye ne de birbirinden fazla olarak satılmaları caizdir. Eğer ribaya tabi değilseler yalnız veresiye olarak caiz değildir. İmam Ebû Hanife ile İmam Şafii ise yalnız isme itibar etmişlerdir. Ancak İmam Şafii’ye göre, iki şeyin aynı cinsten olması, eğer o cins ribaya tabi ise biri diğerinden fazla olarak birbirleriyle satılmalarının cevazına manidir. Ribaya tabi olmayan şeylerde ise, iki şeyin aynı cinsten olması buna mani değildir. Hele vere­siyede hiç tesiri yoktur. Çünkü ribaya tabi olan iki şeyin, aynı cinsten olma­salar bile birbirleriyle veresiye olarak satılmaları caiz değildir. Ribaya tabi olmayan iki şey ise, aynı cinsten olsalar bile, birbirleriyle veresiye olarak sa­tılmaları -ona göre- caizdir, işte bu üç fasılda yaptığımız bu tafsilat bu üç Fı­kıh îmamı’nın görüşlerinin özetidir.

Birbiriyle veresiye olarak satılmaları caiz olmayan şeyler de iki kısım olup, bir kısmında -yukarıda geçtiği üzere- birbirinden fazla olarak satılması caiz değildir, bir kısmında caizdir. Birbirinden fazla olması caiz olmayan şeylerin veresiye olarak satılmalarının caiz olmamasının sebebi -îmanı Mâlik ve İmam Şafii’ye göre- o şeylerin yiyecek maddesi olmalarıdır. îmam Ebû Hanife’ye göre ise, ölçülen veya tartılan yiyecek maddesi olmalarıdır. Yiyecek maddesi olma vasfı ile birlikte, bir de ikisinin aynı cinsten olma vas­fı da bulunursa -İmam Şafii’ye göre- birbirinden fazla olması da haram olur. İmam Mâlik’e göre ise, birbirinden fazla olması, ancak bir üçüncü vasfında, yani saklanabilen cinsten olma vasfı da bulunursa haram olur. Cinsler deği­şik olduğu zaman ise, birbirinden fazla olması caiz ise de veresiye olarak bir­birleriyle satılmaları haramdır.

İmam Mâlik’e göre birbirinden fazla olması haram olan şeyler de -yiye­cek maddesi olan ve olmayan şeyler olmak üzere- iki kısımdır. Yiyecek maddesi olmayan şeyler ise, îmam Mâlik’e göre eğer menfaatleri aynı oldu­ğu halde miktarları eşit olmazsa birbirleriyle veresiye olarak satılmaları caiz değildir. Şu halde -îmam Mâlik’e göre- bir koyunu veresiye olarak iki koyu­na satmak caiz değildir. Meğer biri sağım, diğeri et koyunu ola. Çünkü bu durumda koyunların menfaatleri aynı değildir, îmam Mâlik’ten gelen meş­hur rivayet bu yoldadır. Kimisi de “İmam Mâlik -miktarları eşit olsun olma­sın- eğer her birinin menfaati diğerinin menfaatinden ayn bir şey olmazsa, birbirleriyle veresiye satılmalarını caiz görmemektedir» demiştir. Buna gö­re bir sağım koyununu bir diğer sağım koyununa veresiye olarak satmak -îmam Mâlik’e göre- caiz değildir. Fakat eğer menfaatleri değişik olursa -cinsleri bir de olsa- hem birbirinden fazla ve hem de veresiye olarak birbirle­riyle satmak caizdir. Kimiside «îmam Mâlik, menfaatleri aynı olduğu za­man aynı ismi taşımalarını şart koşmuştur» demiştir. Fakat meşhur olan riva­yete göre İmanı Mâlik isim birliğini şart görmemiştir.

îmam Ebû Hanife’ye gelince: Ona göre -menfaatleri ister aynı, ister de­ğişik olsun- eğer ikisi aynı cinsten ise birbirleriyle veresiye olarak satılmala­rı caiz değildir. Şu halde îmam Ebû Hanife’ye göre bir koyunu ne bir koyuna, ne de iki koyuna veresiye olarak satmak -menfaatleri değişik de olsa- caiz de­ğildir.

İmam Şafii’ye göre ise, birbirinden fazla olarak birbirleriyle satılması caiz olan aynı cinsten iki şeyin birbirleriyle peşin de, veresiye de satılması caizdir. Buna göre İmanı Şafii, bir koyunu iki koyuna -peşin olarak da, vere­siye olarak da- satmayı caiz görmüştür. îmam Şafii’nin delili, Amr b. As’ın, Peygamber (s.a.s) Efendimiz’in kendisine, zekât develerinden iki deve yeri­ne bir kuvvetli deve almasını emrettiğine dair hadisidir . Derler ki:[23]Bu, aynı cinsten olan iki şeyin, hem biri diğerinden fazla ve hem de veresiye olarak birbirleriyle satılması demektir.

Hanefiler ise, Semura’dan rivayet olunan Hz. Hasan’ın «Peygamber (s.a.s) Efendimiz hayvanları hayvanlarla satmayı yasak etti» [24] mealindeki hadise dayanmışlardır. Zira bu hadis -Hanefilerin dediğine göre- aynı cins­ten olan iki şeyin birbirleriyle veresiye olarak satılamayacağını delalet eder.

Menfaatleri bir olan bir şeyin birbirleriyle veresiye olarak satılmasına cevaz vermeyen İmam Mâlik ise, ihtiyat ederek riba kokusunu veren mua­melelerin önünü almak gerektiği düşüncesine dayanmıştır. Çünkü menfaat­leri aynı olan iki-şeyin birbirleriyle veresiye olarak satılması, menfaat sağla­yan ödünçten başka bir şey değildir. Menfaat sağlayan ödünç ise, haram­dır.

İmam Mâlik’in Kûfeli olan Tabileri kendisinden, Semura hadisinin za­hirine dayanarak, «Cinsleri ister bir, ister değişik olsun, bir hayvanı bir diğer hayvana veresiye olarak satmak caiz değildir» dediğini rivayet etmişler­dir.

Herhalde İmam Şafii, Amr b. As’ın hadisini tercih, Hanefiler de Semu-ra’nın hadisini hem tercih, hem de te’vil etmişlerdir. Çünkü Semura hadisinin zahiri -ister aynı cinsten, ister ayn cinsten olsunlar- bir hayvanın diğer bir hayvana satılmasının caiz olmadığını ifade etmektedir. îmam Mâlik de her­halde telif yolunu tutarak Semura’nm hadisini menfaatleri aynı olan, Amr b. As’ın hadisini de menfaatleri değişik olan hayvanlara hamletmiştir. Ne varki, Semura’nm bu hadisi bizzat Hz. Hasan’dan dinleyip dinlemediğinde ih­tilâf edilmiştir. Bununla beraber Tirmizî, «sahihtir» demiştir.

Tirmizî’nin Câbir’den rivayet ettiği «Peygamber (s.a.s) Efendimiz,

‘Hayvanların iki tanesinin bir tane ile veresiye olarak satılması doğru değildir. Fakat peşin satışta sakınca yoktur’ buyurdu» [25] hadisi îmam Mâlik’e şahidlik etmektedir.

İbnül-Münzir de «Peygamber (s.a.s) Efendimiz’in iki siyah köle ile bir köle ve altı baş köle ile de bir cariye satın aldığı sabittir» [26] demiştir. Bu ha­disten akla öyle geliyor ki, hayvanın hayvan ile satışı başlıbaşma bir mes’ele

olup ribalı muamelenin önünü almak için men’ edilmiş değildir. Peygamber (s.a.s) Efendimiz,

«Altın ve gümüşten hazır olmayanı hazır ile satmayın» [27] buyurduğu için altın ile gümüşün, taraflar henüz satış ye­rinden ayrılmamışken birbirlerine sattıklarını teslim etmelerinin şart oldu­ğunda müttefik olan fukaha, ribayatabi olan diğer mallarda da bunun şart olup olmadığında ihtilâf etmişlerdir. «Şarttır» diyenler altın ve gümüşe kı­yas etmişlerdir. «Şart değildir» diyenler ise, «Çünkü satışlarda asıl -aksini gösteren bir delil bulunmadıkça- henüz satış yerinden ayrılmamışken satılan malı teslim etmenin şart olmamasıdır. Bunun şart olduğunu gösteren delil yalnız altın ve gümüş hakkında bulunduğuna göre, diğer malların asıl olan hükümleri üzerinde kalmaları gerekmektedir» demişlerdir. [28]

4. Aynı Sınıf Sayılan ve Sayılmayan Nesneler

Ribaya tabi olan şeyler bir cinsten oldukları zaman birbirleriyle satıl­dıklarında birinin diğerinden fazla olması caiz olmadığı için Ulema, bu bab-tan olmak üzere -hangi mallar bir cins sayılır, hangileri bir cins sayılmaz di­ye- birçok mes’elede ihtilâf etmişlerdir. Biz burada, bu mes’elelerin en meş­hur olanlarını anlatmaya çalışacağız. Ulema ayrıca, bir cinsten sayılan iki şe­yin birbirlerinden -iyilik, kötülük, kuruluk ve yaşlık gibi- vasıflarda farklı ol­mamasının şart olup olmadığında da ihtilâf etmişlerdir.

Bir cins mi, yoksa iki cins mi diye ihtilâf ettikleri şeylerden biri, buğday ile arpadır. Bir cemaat, «bu iki yiyecek maddesi bir cins sayılır» demişlerse de, başkaları «Her biri başlı basma bir cinstir» demişlerdir. Birincisini İmam Mâlik ile Evzâî benimser. îmanı Mâlik, Muvatta’da bunu Said b. el-Müsey-yeb’ten de nakletmektedir. İmam Ebû Hanife ile İmam Şâfıi ise, hem rivaye­te ‘dayanarak ve hem de kıyas yaparak ikincisine katılmışlardır. Rivayet, Peygamber (s.a.s) Efendimiz’in,

«Buğdayı buğdayla ve arpayı arpayla ancak miktarları birbirlerine eşit olarak satınız» [29] hadi­sidir. Zira bu hadiste buğday bir cins, arpa da ayrı bir cins olarak zikredilmiş­tir. Ayrıca Abdürrezzak ile Veki’in Süfyan Sevrî’den naklettiklerine göre, Ubade b. Samit’in hadisinin bazı rivayetlerinde, Tirmizînin «sahihtir» dedi-

«Peşin olmak şartıyla altını gümüşle istediğiniz şekilde, buğdayı arpa ile istediğiniz şekilde ve tuzu hurma ile istediğiniz şekilde satınız» ziyadesi vardır [30]

Kıyas da şöyledir: «Çünkü buğday ile arpa gerek ismen ve gerekse men­faat bakımından ayrı ayrı şeylerdir. Altın ve gümüş gibi isim ve menfaatleri değişik olan şeyler nasıl ayrı cinsler ise, bunların da birbirinden ayrı birer cins olmaları lâzım gelir».

İmam Mâlik ise, kendisinden önceki Medine Fukahası’na uymuştur, îmam Mâlik’in tabileri de hem hadise ve hem de kıyasa dayanmışlardır. Ha­dis şudur: Peygamber (s.a.s) Efendimiz’den rivayete göre,

«Yiyecekler, ancak miktarları eşit olmak şartıyla birbirleriyle satılabilirler[31] buyurmuştur. Derler ki: «yiyecek maddeleri» deyimi buğday ve arpanın ikisine de şamildir. Halbuki bu, zayıf bir görüştür. Zira bu hadis âmm olup sahih hadislerle açıklanmıştır. Bunlar kıyas yoluyla da delil getirirken menfaatleri aynı olan birçok şeyleri sıralamışlardır. Men­faatleri aynı olan iki şeyin birbirleriyle satılması halinde ise, birinin diğerin­den fazla olmasının haram olduğunda ittifak vardır.

îmam Mâlik’e göre çavdar ile arpa da bir cinstir. Ona göre -nohut, mer­cimek ve fasulye gibi- bütün baklagiller zekâtta bir cinstir. Fakat satışta imam Mâlik’ten iki rivayet gelmiştir. Bir rivayete göre İmam Mâlik «Bir cinstir», bir rivayete göre de «Değişik cinslerdir» demiştir.

Bu ihtilâfın sebebi de, bu maddelerin menfaatlerinin bir yönden ay­nı bir yönden de değişik olmasıdır. Menfaatlerinin aynı oluşu yönünü tercih edenler ise «Ayrı ayrı cinslerdir» demişlerdir. îmam Mâlik’e göre pirinç, mı­sır ve dan’nın bütün çeşitleri de bir cinstir. [32]

a-  Aynı Cins Sayılan Hayvan Etleri

Ulema -bu babtan olmak üzere- hangi hayvanların eti bir cins sayılır, hangilerinin bir cins sayılmaz diye ihtilâf etmişlerdir. îmam Mâlik «Etler -dört ayaklı hayvanların, deniz hayvanlarının ve kuşların eti olmak üzere- üç cins olup her biri etin başlıbaşına bir çeşidi olduğundan birbirleriyle satıldık­ları zaman birinin diğerinden fazla olması caizdir» demiştir. îmam Ebû Ha­nife de “Bu üç cins etten her biri birçok cinslere ayrıldığı için bu cinslerden

her biri bir diğer cinsle satıldığı zaman birinin diğerinden fazla olması caiz ise de, kendi cinsi ile saüldıgLzaman caiz değildir» demiştir, imam Şafii’nin ise, bu hususta iki kavli vardır: Birinde, imam Ebû Hanife gibi, diğerinde ise bütün etlerin bir cins olduğunu söylemiştir, imam Ebû Hanife; koyun etini sığır eti ile -birbirinden fazla olarak- satmayı caiz görmekte ise de, imam Mâlik «Caizdir» demiştir, imam Şafii «Peygamber (s.a.s) Efendimiz

‘Yiyecek maddesi yiyecek maddesi ile de­ğiştirildiği zaman miktarlarının eşit olması gerekir’ buyurmuştur. Aynca hayvanlar kesildikten sonra kendilerini birbirinden ayıran vasıflar kalkmış olur ve artık hepsine ‘et denilir’ demiştir. Mâlikiler de «Bu üç grup hayvanlar sağ iken değişik cinslerdir. Buna göre öldükten sonra da etlerinin değişik cinsler olması lazım gelir» demişlerdir. Hanefiler de, bir cinsin çeşitleri ara­sındaki ayrılığa itibar etmektedirler. Hanefilerin delili, akli yönden daha kuvvetlidir. Çünkü birinin diğerinden fazla olması, menfaatler aynı olduğu ızaman haramdır. Bir cinsin çeşitleri ise, menfaat yönünden değişiktir. [33]

b-  Canlı Hayvanı Kesilmişle Değiştirme

Ulema, canlı hayvanı kesilmiş hayvan ile satıp değiştirmenin caiz olup olmadığında ihtilâf ederek üç gruba aynimi şiardır. Bir grup «Mutlaka caiz değildir» demiştir ki, îmam Şâfıi ile Leys b. Sa’d bu görüştedirler. Bir grup «Cinsleri değişik olursa caizdir. Fakat aynı cinsten olduklan zaman caiz de­ğildir. Çünkü miktarlarının eşit olduğu bilinemez. Bu da, eğer ikisinden de gaye yemek ise böyledir» demişlerdir. Bunu da diyen, imam Mâlik’tir. O hal­de imam Mâlik’e göre kesilmiş bir koyun, kesmek için satın almak istenen canlı bir koyunla değiştirilmez. Bu da eti yenilen hayvanlarda böyledir. Hat­ta imam Mâlik’e göre birini kesmek için iki canlı koyunu bile birbirleriyle de­ğiştirmek caiz değildir, imam Mâlik’e göre bu, Ölçüsüz ve tartısız satış ba­bından olduğu için ribadır. Üçüncü grup da «Mutlaka caizdir» demiştir, îmam Ebû Hanife de buna katılır.

Bu ihtilâfın sebebi, bu babın kaideleriyle Said b. eî-Müseyyeb’in Mürsel olan hadisi [34] arasında bulunan çelişmedir. Zira îmam Mâlik, Zeyd b. Eşlem yoluyla Said b. el-Müseyyeb’ten, Peygamber (s.a.s) Efendimiz’in sanlı hayvanı et ile değiştirmeyi yasak ettiğini rivayet etmiştir. Bu hadis ile, bu tür satışlann haram olduğunu gerektiren bu babın herhangi bir kaidesi arasında çelişki görenler ise, iki yoldan birini tutmak zorunda kalarak ya ha­ildisi başlıbaşına bir kaynak sayıp tercih ya da -kaidelerle çeliştiği için- te’lif etmişlerdir. îmam Şâfıi hadisi, îmam Ebû Hanife de kaideleri tercih etmiştir, îmam Mâlik ise, hadiste geçen değiştirmeyi zeytinyağını zeytinle değiştir­mek gibi riba babından, yani ribaya tabi olan bir yiyecek maddesinin, üretil­diği ana ürünü ile değiştirilmesi kabilinden saymıştır ki, ulema bu değiştir­meye -İleride anlatacağımız üzere- müzâbene satışı derler. Müzâbene ise, bir bakıma riba alım satımına, bir bakıma da meçhul alım satıma girmektedir. Zira müzâbene ribaya tabi olan maddelerde hem riba, hem meçhul olduğu için, ribaya tabi olmayan maddelerde de meçhul olduğu için haramdır. Çün­kü ana üründen ne kadar üretileceği bilinemez. [35]

c-Unu Buğdayla Değiştirme

Ulemanın, miktarları eşit olarak unu buğdayla değiştirmenin cevazında ihtilâflan da bu babtandır. Meşhur rivayete göre İmanı Mâlik, «Caizdir» de­miştir. İmam Mâlik’in Muvatta’daki kavli de bu yoldadır. İmam Mâlik’ten ayrıca caiz olmadığı görüşü de rivayet olunmuştur ki, İmam Şâfıi, İmam Ebû Hanife ve îmam Mâlik’in tabilerinden İbn Mâcişûn bu görüştedirler. İmam Mâlik’in tabilerinden kimisi, «îmam Mâlik’in iki görüşü arasında çelişme yoktur. Onun ‘Caiz değildir’ deyişi buğday ile unun ölçüde eşit olduklan za­mana mahsustur. Çünkü tahıl öğütülünce ölçüsü değişir. ‘Caizdir’ deyişi ise, tartıda eşit olduklan zamandır» demiştir. «Caiz değildir» diyen îmam Ebû Hanife ise, «Çünkü tane ölçülür, un ise tartılır» demiştir. İmam Mâlik, ölçme veyahut tartılması gelenek olan şeylerde ölçü veyahut tartıyı, ölçülüp tartıl­mayan şeylerde de sayımı eşitlik birimi kabul etmektedir.

Ulema -ekmek gibi- içine işçilik giren ribaya tabi maddelerin birbirin­den fazla olarak birbirleriyle değiştirilmesinin cevazında da ihtilâf etmişler­dir. İmam Ebû Hanife «îster miktarlan eşit, ister birbirinden fazla olsun, ek­meğin ekmekle değiştirilmesi caizdir. Çünkü ekmek, içine giren işçilikle ri­baya tabi olmaktan çıkmıştır» demiştir. îmam Şâfıi ise «Biri diğerinden fazla olması şöyle dursun, miktarlan eşit de olsa, ekmeğin ekmekle değiştirilmesi caiz değildir. Çünkü içine giren işçilik o kadar değişmiştir ki iki ekmeğin tar­tısı aynı da olsa, birbirine eşit olup olmadıkları bilinmez» demiştir. îmam Mâlik’e gelince: Ondan gelen en meşhur rivayete göre tartılan aynı olduğu zaman caizdir. Bir diğer rivayete göre ise, tartılan aynı olmasa bile yine caiz­dir. İmam Mâlik’e göre hamurla değiştirilmesi de -tartıları aynı olduğu za­man- caizdir. Bu ihtilâfın sebebi, “İşçilik, ribaya tabi olan maddeyi ribaya tabi ol­maktan çıkarır mı, çıkarmaz mı? Şayet çıkarmıyorsa, maddede eşitlik müm­kün olur mu, olmaz mı?” diye ihtilâf etmeleridir. İmam Ebû Hanife «Çıkarır», imam Mâlik ile îmam Şafii ise, «Çıkarmaz» demişlerdir. «Çıkarmaz» diyen imam Mâlik ile imam Şafii de, «Birbirlerine eşit olmalan mümkün olur mu, olmaz mı?» diye ihtilaf etmişlerdir. îmam Mâlik «Ekmek ile pişmiş ette taru eşitliği şart değildir. Göz ayan ile birbirine yakın olması kâfidir» de­miştir. Bu, eğer her ikisine de işçilik girmiş ise böyledir. Birine işçilik girip de, diğerine girmediği zaman ise, -imam Mâlik’e göre- birçok maddede ikisi bir cinsten sayılmazlar. Bunun için birbirleriyle değiştirilmeleri- ister mik­tarları eşit, ister birbirinden fazla olsun- caizdir. Bazı maddelerde ise, İmam Mâlik birinin diğerinden fazla olmasını caiz görmemiştir. Fakat hangi mad­delerde ikisini bir cinsten, hangilerinde iki cinsten saydığını öğrenmek güç­tür. Ona göre haşlanmış et ile kebab edilmiş et bir cinstirler. Kavrulmuş buğ­day ile kavrulmamış buğday ise, iki ayrı cinstirler. Mâlikiler her ne kadar bunları ayrıntılı bir şekilde sıralamışlar s a da, imam Mâlik’in mezhebinden onun bu husustaki herhangi bir sözünde bunları toplayacak bir kural bulun­madığı anlaşılmaktadır. Bâcî, Münteka adlı eserinde toplamak istemiştir, imam Mâlik’e göre menfaatleri aynı olan ve olmayan maddeleri de birbirin­den ayırdetmek de keza güçtür. Çünkü kişiye çeşitli zamanlarda birbirine benzeyen eşyanın hükümleri sorulunca, eğer kişinin bildiği bir kural yoksa, her bir kerede ilk hatırına gelen biçimde cevap vermek zorunda kalır. Ondan sonra bir başkası gelip aynı şeyi sorduğunda yine aynı biçimde cevap ver­mek istiyorsa da, hatırına bu sefer başka bir şey gelir ve böylece değişik ce­vaplarda bulunur. Bu durum, kitaplarda açık olarak görülmektedir. Bu babın ana mes’eleleri işte bunlardı[36]

d- Riba’ya Tâbi Maddelerin Yaşı İle Kurusunun Değiştirilmesi

Ulema, ribaya tabi olan bir maddenin yaşı ile kurusunun -miktarları eşit olarak- birbirleriyle değiştirilmesinin caiz olup olmadığında ihtilâf etmişler­dir. Ulemanın çoğu, imam Mâlik’in Sa’d b. Ebî Vakkas’tan getirdiği «Peygamber (s.a.s) Efendimiz’e kuru hurmayı yaş hurma ile değiştirmenin hük­mü soruldu. Efendimiz,

Ya§ hurma kuruduğu zaman eksilir mi?’ diye sordu. Ona ‘Evet’ dediler. Bunun üzerine kuru hurmayı yaş hurma ile değiştirmeyi yasak etti» [37] mealindeki hadise dayanarak kuru hurmayı yaş hurma ile değiştirmenin caiz olmadığını söylemişlerdir. îmam Ebû Hanife ise, «Caizdir» demiştir. Fakat iki talebesi olan imam Muhammed ile imam Ebû Yûsuf onun bu görüşüne katılmarr ^lardır. Tahâvî ise onun gibi söyle­miştir [38]

Bu ihtilâfın sebebi, bu hadis ile Ubadeb. Samit ve başkalarının hadi­si arasında bulunan çelişme ile, hadisçilerin bu hadisin sıhhatinde ihtilâf et­meleridir. Zira Ubade’nin hadisinde cevaz için eşitlikten başka bir şart koşulmamışken, bu hadisin zahirinden -sonradan fazla da olsa- akid anında mik­tarlarının eşit olmasının kâfi olduğu anlaşılmaktadır. Riba’ya tabi maddeler hakkında varid olan hadislerin zahirini tercih edenler de hadisi reddetmişler­dir. Çünkü bu hadis, Buhârî ile Müslim’de yer almamış ve sıhhatinde ihtilâf edilmiştir. Tahâvî «Yahya b. Kesir bu hadisi Abdullah’ın rivayet ettiği şekil­de değil, ‘Peygamber (s.a.s) Efendimiz kuru hurmayı yaş hurma ile veresiye olarak değiştirmeyi yasakladı’ şeklinde rivayet etmiştir[39]. Bu hadisi, Ab­dullah’ın rivayet ettiği şekilde Sa’d b. Ebî Vakkas’tan bilinmeyen bir kimse rivayet etmiştir. Bununla beraber Fukaha’nın Cumhuru onunla amel etmiş­lerdir» diyor. İmam Mâlik de Muvatta’da bu hadisteki hükmün sebebine kı-yasen, «Bunun gibi her yaş meyveyi aynı cinsten kuru meyve ile değiştirmek haramdır» demiştir. Çünkü ona göre, hamur unla ve kurutulmuş et taze etle değiştirildiği zaman ikisi arasında nasıl miktar eşitliği yoksa, bunda da mik­tar eşitliği yoktur. îmam Mâlik’e göre bu, yasak edilmiş bulunan «Müzâbene satışı»nın iki kısmından biridir. îmam Şafii’ye göre de böyledir. Fakat îmam Ebû Hanife’ye göre yasak edilmiş bulunan müzâbene, yere düşen hurmaları ağaçtaki hurmalarla değiştirmektir. Çünkü ağaçtaki hurmanın miktarı bilin­mez. İmam Şafii bu sebebi, yaş olan her şeyde görüp yaş hurmayı yaş hurma ile, hamuru hamurla değiştirmeyi -miktarları eşit de olsa- caiz görmemiştir. Çünkü ona göre kuruduktan sonra biri diğerinden fazla olur. Fakat bu hadis ile istidlal eden ulemanın cumhuru, onun bu görüşüne katılmamışlardır.

Ulema, ribaya tabi maddelerde bir cinsin iyisini aynı cinsin kötüsüyle değiştirmenin cevazında da ihtilâf etmişlerdir. Meselâ birisi, iyilikle orta cinsten sayılan iki ölçek hurmayı, bir ölçeği daha iyi, bir ölçeği de daha kötü iki ölçek hurma ile değiştirirse, îmam Mâlik bu satışı caiz görmemektedir. Çünkü bu satışta -ona göre- iki ölçek orta cinsten olan hurmanın, bir ölçek iyi cinsten olan hurma ile değiştirilmiş olma şüphesi vardır. Zira adam, kötü çe­şitten olan öteki ölçeği -ribadan kurtulmak için- vermiş olabilir. îmam Şafii de onun bu görüşüne katılmıştır. Fakat îmam Şafii’ye göre bu satışın haram olması -kanaatimce- bu şüphenin varlığı dolayısıyla değildir. Çünkü îmam Şâfıi, şüphelere yer vermez. Tahmin ederim ki, îmam Şâfıi, ribaya tabi olan şeylerde vasıf çeşitliliğini de şart koşmaktadır. Çünkü eğer, iyi cinsten olan hurmanın orta cinsten olan hurmadan üstünlüğü kadar, kötü cinsten olan hur­ma da, orta cinsten olan hurmadan aşağı olmazsa, bu satışta -her ne kadar miktar eşitliği varsa da- vasıf eşitliği yoktur.

Ulemanın -kişinin iki ölçek hurmayı bir ölçek hurma ile bir dirheme ve­yahut iki Ölçek hurma ile bir takım elbiseyi üç ölçek hurma ile bir dirheme satması gibi- ribaya tabi olan bir şeyi, ya yalnız, ya bir miktar para veyahut bîr meta1 ile birlikte, aynı cinsten ve miktarı daha az veyahut daha çok bir şey ile birlikte bir miktar para veyahut bir meta’ ile değiştirmenin cevazında ih­tilâf etmeleri de bu babtandır. İmam Mâlik, İmam Şafii ve Leys b, Sa’d, «Caiz değildir», İmam Ebû Hanife ile Küfe Fukahası «Caizdir» demişlerdir.

Bu ihtilâfın sebebi, “Meta’in karşılığı olan ribaya tabi şeyin kıymet­te ona eşit olması gerekir mi, yoksa bu konuda satıcının rızası, yeterli mi diye ihtilâf etmeleridir. «Ona kıymette eşit olması gerekir» diyenler «Caiz değil­dir. Çünkü ona eşit olup olmadığı bilinemez» demişlerdir. Zira eğer meta’m, kıymeti, ribaya tabi bu iki şeyden birinin diğerinden fazla olan miktara eşit olmazsa, o zaman ribaya tabi olan bu iki şey arasında -ister istemez- eşitlik bulunmamış olur. Meselâ, îki Ölçek hurma bir ölçek hurma ve bir takım elbi­se ile değiştirildiği zaman, eğer elbisenin kıymeti yarım ölçek hurma ise, bir tarafın hurması bir Ölçek, diğer tarafın da birbuçuk ölçek olmuş olur. İmam Ebû Hanife ise, satıcı ile alıcının buna rıza göstermelerini yeterli görmüştür. İmam Mâlik burda da hile yolunu kapatmak isteyerek, «Bu akdi yapanlar ri­baya tabi aynı cinsten iki şeyi -birbirinden fazla olarak- satabilme imkânını bulmak için bunu yaparlar» demiştir.

İşte ulemanın bu hususta ihtilâf ettikleri meşhur mes’eleler bunlardır. [40]

C- Riba’dan Kurtulmak İçin Başvurulan Satışlar

Satıcı ile alıcıdan biri, satış akdinden pişmanlık duyup malını geri al­mak veyahut aldığı malı geri vermek istediğinde diğer taraf -ondan bir şey al­mak şartıyla- kabul ederse veyahut kişi bir şeyi bir kimseye sattıktan sonra o şeyi o kimseden veresiye olarak ya eksik veyahut fazla bir fiatla tekrar satın alırsa, meselâ, peşin olarak on dirheme sattığı bir malı aynı adamdan veresi­ye olarak yirmi dirheme satın alırsa -ki birinci örneğe İkâle, ikinci örneğe de Büyuu’1-Acal denilir- şer’î hükmü nedir?

Bu kitabtan maksadımız teferruata girişmekten ziyade, ana kaideleri dercetmek olduğundan, bu örneklerden birer mes’ele ile yetineceğiz. [41]

1. Veresiye Satılan Malın Daha Düşük Fiyatla Değiştirilmesi:

Bir kişi bir şeyi, meselâ bir köleyi, veresiye olarak yüz dinara sattıktan sonra pişman olup alıcıya, «Malımı bana geri ver. Sana peşin olarak veyahut falan tarihte on dinar vereyim» dese ve diğeri de bunu kabul edip on dinar karşılığında adamın malını geri verse, ulema bunun cevazında müttefiktir­ler. Zira ulemaya göre bir malın geri verilmesi -eğer aynı bedelle olmazsa-bir yeni satış kabilinden olur. Kişinin herhangi bir şeyi belli bir bedelle sattıktan sonra onu daha çok veyahut daha az bir bedelle tekrar satın almasında ise -yeni bir satış olduğu için- herhangi bir sakınca yoktur. Çünkü bu mes’ele-de birinci satıcı yüz dinara sattığı köleyi yüzon dinara satın aldığı için -ister peşin, ister veresiye olsun- yeni bir satış akdiyle almış olur.

Fakat eğer bu mes’elede alıcı pişman olup satıcıya, «Malını geri al. Sana peşin olarak veyahut yüz dinarın verilme vadesinden daha uzak bir tarih gös­tererek falan tarihte on dinar vereyim» derse, bunun cevazında ihtilâf etmiş­lerdir.

İmam Mâlik «Caiz değildir», İmam Şafii «Caizdir» demiştir, İmam Mâlik’in bunu caiz görmeyişinin sebebi, çünkü ona göre bu işlem ile veresiye olarak alanın altınla satılması kasdedilmiş olur. Zira alıcı, borcu olan yüz dinar yerine on dinar ile köleyi ödemektedir. Ayrıca bu işlem bir taraftan satış, bir taraftan borçlanma sayılır. Sanki alıcı ona, köleyi doksan dinara satmış ve on dinar da vadesi geldiğinde ona ödemek üzere ondan borçlanmıştır. Bunun için kendisi bir taraftan verici, bir taraftan alıcı hükmündedir

. İmam Şafii’ye göre ise, bunların hepsi caizdir. Çünkü yeni bir satıştır. Ona göre bu raes’ele ile, bir kimsede yüz dinar alacağı olup da alacağın vade­si henüz gelmemişken doksan dinar karşılığında kendisinden bir köle alan ve geri kalan on dinarı da peşin olarak tahsil eden kimsenin mes’elesi arasında ” fark yoktur. Zira bunun cevazında ulema müttefiktirler. İmam Şafii «Hiç kimse hakkında kötü niyetli olduğunu zannetmek caiz değildir» demiştir. Birinci satışın veresiye olmayıp peşin olduğu zaman ise, cevazında ih­tilâf yoktur. Çünkü bu taktirde altının veresiye olarak altınla değiştirildiği söz konusu değildir. Bununla beraber İmam Mâlik, borç vermekten menfaat sağlamak itiyadında olan kimse için bunu da mekruh görmüştür. Çünkü bu kimse her ne kadar görünüşte bir satış muamelesini icra ediyorsa da, gerçek­te onun gayesi alim-satım değil, tefeciliktir. [42]

2. Veresiye Satışlar

Büyuu’1-Acal denilen satışlara gelince: Bunlar da, kişinin herhangi bir şeyi balli bir fiatla ve belli bir vakte kadar veresiye olarak sattıktan sonra o şe­yi tekrar ondan, başka bir fiatla ve başka bir vakte kadar veresiye veyahut peşin olarak satması demektir, ki bunda dokuz ihtimal vardır. Zira bir şeyi belli bir süre için veresiye olarak sattıktan sonra o şeyi tekrar satın alan kimse, ya yine aynı süre, ya daha uzun veyahut daha kısa bir süre için veresiye olarak ve bu üç ihtimalin her birinde de ya aynı, ya daha çok veyahut daha az bir fiatla satın almış olur. Ulema bu suretlerin hepsinin cevazında müttefik olup ancak ikisinde ihtilâf etmişlerdir. Bunlar da, kişinin veresiye olarak sattığı şeyi, pe­şin olarak ve az bir fiatla veyahut daha uzun bir süre için ve daha çok bir be­delle satın almasıdır. İmam Mâlik ile Medine Fukahası’nm Cumhuru «Bu her iki surette caiz değildir», İmam Şafii, İmam Dâvûd ve Ebû Sevr, «Caizdir» demişlerdir. «Caiz değildir» diyenler, iki satışı birleştirerek, «Bunlar birbirlerine riba ile borç verip almak isterler. Ancak buna şer’î cevaz bulunmadığı için bu hileli muameleye tevessül ederler. Meselâ, biri diğerine ‘Bana bir aya kadar on dinar ödünç ver. Bir ay sonra ben sana yirmi dinar vereyim’der. Di­ğeri de ‘Bu, caiz değildir. Fakat ben sana şu merkebi bir ay vade ile yirmi di­nara satayım ve sana peşin olarak on dinar vererek merkebi tekrar senden ala­yım’ diyerek anlaşmalı bir alım-satım yapabilirler» demişlerdir.

Fakat diğer suretlerde böyle bir anlaşma ihtimâli yoktur. Çünkü eğer ki­şi daha az bir süre için daha çok bir fiat veyahut daha çok bir süre için daha az bir fiat verirse, bir kazancı olmaz ki, böyle bir anlaşmaya ihtiyaç duysun. İmam Mâlik ile Medine Fukahası’nm ihticac ettikleri delillerden biri, Ebû Aliye’nin «Zeyd b. Erkam’ın Ümmü’l-Veled bir cariyesi vardı. Hz. Âişe’ye, ‘Ey mü’minlerin annesi, ben Zeyd b. Erkanı a bir köleyi veresiye olarak sekizyüz dirheme sattım. Henüz vadesi gelmemişti. Zeyd’in paraya ihtiyacı ol­du. Bu sefer ben köleyi kendisinden peşin olarak altıyüz dirheme satın al­dım’ dedi. Hz. Aişe, ‘Çok kötü bir satış ve alış yapmışsın. Zeyd’e söyle. Eğer tevbe etmezse Rasûluilah ile birlikte geçen cihadım heba etmiştir’ dedi. Ca­riye ‘Öyle ise ben Zeyd’den yalnız o altıyüz dirhemi alayım da, gerisinden vazgeçeyim. Ne diyorsun?’ dedi. Hz. Âişe, ‘Evet, öyle yap’ dedi ve ‘Kime Rabbi’nden bir öğüt gelir de faizcilikten geri durursa, geçmiş olanlar kendisine kalır. Onun işi Allah’a aittir’ âyeti kerimesini okudu» [43] mea­lindeki hadisidir.

İmam Şafii ile arkadaşları ise, «Hz. Âişe’nin bu hadisi sabit değildir. Kaldı ki Zeyd b. Erkam, Hz. Âişe’nin bu görüşüne uymamıştır. Ashab-ı Ki-ram’ın bir mes’ele hakkında görüş ayrılığında bulundukları zaman ise bizim o mes’ele hakkındaki prensibimiz Kıyas’a başvurmaktır» demişlerdir. İmam Şafii’nin bu görüşü, Abdullah b. Ömer’den de rivaye; olunmuştur. Süfyan Sevrî ile Küfe fukahasından bir cemaat, «Veresiye olarak satılan bir mal eğer alıcının elinde bir eksikliğe uğrarsa, satıcı onu peşin para ile sattığı bedelden daha az bir bedelle satın alabilir» demişlerdir. İmam Mâlik’ten de bu hususta

iki rivayet gelmiştir.

Aşağıdaki hususlar, ribamn temelini teşkil ettikleri için bunlardan biri­nin kokusu hangi satıştan gelirse -İmam Mâlik’e göre- satış, ribadan kurtul­mak için başvurulan hileli satıştır:

1- Borçlunun alacaklıya «Va’demi uzat sana şu kadar fazla vereyim»

demesi.

2- Birbirleriyle değiştirilebilmeleri için aynı miktarda olmaları şart olan iki şeyi, değişik miktarda birbirleri ile değiştirmek,

3- Veresiye olarak birbirleri ile değiştirilmesi caiz olmayan iki şeyi ve­resiye olarak birbirleri ile değiştirmek,

4- Satış ve borçlanmayı bir akidde yapmak,                     

5– Altın ile bir başka şeyi altın ile değiştirmek,

6- Va’desinden önce ödenen borçtan, va’desinden önce ödendiği için in­dirim yapmak,

7– Satın alınan bir yiyecek maddesini teslim almadan satmak.

İşte bunlar, ribamn temel taşlan olduğu için bunlardan herhangi birinin hilesi hangi satıştan sezilirse, İmam Mâlik o satışa cevaz vermemektedir.

Fukahanm, bir yiyecek maddesini teslim almadan bir başka yiyecek maddesi ile değiştirmenin cevazında ihtilâf etmeleri de bu babtandır

Mâlik, imam Ebû Hanife ve bir cemaat «Caiz değildir» demişlerse de imam Şâfîi, Süfyan Sevrî, Evzâî ve bir cemaat da caiz olduğu görüşünde bulun­muşlardır. «Caiz değildir» diyenler, «Çünkü bu satış, yiyecek maddesinin veresiye olarak bir başka yiyecek maddesi ile değiştirilmesine benzer» diye ihticac etmişlerdir. Caiz görenler de, «Bu satışta böyle bir kasıt yoktur» de­mişlerdir.

Fukaha, -bu babtan olmak üzere- belli bir bedelle ve veresiye olarak bir yiyecek maddesini satıp da teslim zamanı gelince o yiyecek maddesini bula­madığı için, onu alıcıdan satın alarak kendisindeki alacağı yerine veren kim­se hakkında da ihtilâf etmişlerdir, imam Şafii «Caizdir. Çünkü bu adamın borçlu bulunduğu yiyecek maddesini alacaklısına ödemek için, onu alacak­lısı ile başka bir kimseden satın alması arasında fark yoktur» demiştir. İmam Mâlik ise, bunu yiyecek maddesini teslim almadan bir başka yiyecek madde­siyle değiştirmek kabilinden gördüğü için «Caiz değildir» demiştir. Çünkü burada adam, borcunun va’desi geldiği halde ödemeyeceğini anlayınca, «bu­lamıyorum. Onun için şimdiki raici ne ise o raic üzerinden sana para vere­yim» der. Ötekisi de «Bu, caiz değildir, çünkü yiyecek maddesini teslim al­madan satmak kabilin dendir» der. Bunun üzerine diğeri, «Öyle ise sen bana sat da, senden teslim alayım ve bir daha sana geri vereyim» der. Bu ise her ne kadar görünüşte teslim alınan bir yiyeceği satmak kabilinden ise de, gerçekte ribadan kurtulmak için başvurulan bir formülden başka bir şey değildir, imam Şafii ise -yukarıda da söylediğimiz gibi- ithamlara yer vermeyip yalnız görünüşe bakmakta ve eğer tarafların koştukları şartlar ve kullandıkları deyimler caiz şeyler ise satışı caiz, caiz şeyler değil ise fasid kabul etmekte­dir. Zira fukaha, bir kimsenin: «Şu parayı sana aynı miktarda bir paraya satı­yor ve sana bir ay veyahut bir yıl va’de ile ödünç veriyorum» dediği zaman ise, caiz olduğunda müttefiktirler. Halbuki ikisi aynı şey olup aralarında yal­nız deyim farkı vardır, birincisinde «Satış» ikincisinde .<Ödünç» deyimi kul­lanılmıştır. Riba’nın temel taşlan -yukarıda söylediğimiz gibi- va’denin uza­tılması halinde borcun arttırılması, miktar eşitsizliği, veresiye olarak satış, va’desinden önce ödenen borçtan indirim yapılması, henüz teslim alınmayan yiyecek maddesinin satışı gibi şeyler olduğundan, bu muamelenin de bir riba muamelesi olduğu sanılır. Çünkü burada da kişi, hiçbir emek harcamaksızın ve boynuna herhangi bir borç girmeksizin verdiğinden fazla alır.

Bu konulardan, vadesinden önce ödenen borç miktarında indirim yapıl­ması ile yiyecek maddesinin teslim alınmadan satılmasının cevazında ihtilâf edilmiştir. Bunun için biz de burada yalnız bu iki konuyu anlatacağız.

Ashabtan Ibn Abbas ile fukahadan Züfer, va’desinden önce ödenen borç miktarında -vadesinden önce ödendiği için- indirim yapılmasını riba sayarak caiz görmem işlerse de, bir cemaat «Caizdir» demiştir ki, ashabtan İbn Ömer ve fukahadan İmam Mâlik, traam Ebû Hanife, Süfyan Sevrî ve bir cemaat.

bunlardandırlar, tmam Şafii’den ise bu hususta iki rivayet gelmiştir.

İmam Mâlik ile bunu caiz görmeyenlerin tümü, «Ödünç olan şeyin yeri­ne va’desinden önce bir başka’şeyin Ödenmesi halinde, o şeyin değeri ödünç olan şeyin değerinden az da olsa, caizdir» demişlerdir.

Va’desinden önce ödendiği için borcun miktarından indirim yapılması­nı caiz görmeyenler, «Çünkü bu da, va’desinin uzatılması karşılığında borç miktarım arttırmaya benzer. Zira her ikisinde de zaman, alacağın bir miktarı­nın karşılığı olur. Bu ise, fukahanın ittifakı ile caiz değildir» demişlerdir. Ca­iz görenlerin dayanağı da Ibn Abbas (r.a.)’ın «Peygamber (s.a.s) Efendimiz Benî Nadir Yahudilerinin memleketten çıkmalarım emrettiği zaman onlar­dan birkaç kişi Peygamber (s.a.s) Efendimize gelip,

‘Bizi memleketten çıkarıyorsun. Halbuki va’desi gelmeyen birtakım alacaklarımız vardır’ dediler. Peygamber (s.as) Efendimiz onlara,

 ‘Alacaklarınızda indirim yapın da, hemen şimdi alın’ buyurdu» [44] mealindeki hadisidir. O halde ihtilâfın sebebi, «Şebeh kıyası»nın bu hadis ile çelişmesidir.

Yiyecek maddesinin henüz teslim alınmamışken satışına gelince: Os­man el-Bettî’den cevazı hakkında nakledilen bir görüş dışında bütün fukaha caiz olmadığında müttefiktirler. Zira tmam Mâlik’in Nâfı tariki ile Abdullah b. Ömer (r.a.)’den rivayetine göre, Peygamber (s.a.s) Efendimiz’in,

 «Müslümanlardan her­hangi bir kimse bir yiyecek maddesini satın alırsa, onu teslim almadan baş­kasına satmasın» [45] buyurarak bunu yasak ettiği sabittir. Ancak bu mes’ele ile ilgili olarak,

1- Hangi malların satılabilmesi için teslim alınması şarttır?

 2– Hangi akidlerle iktisab edilen malın satılabilmesi için teslim alınması şart­tır?

3- Ölçülerek veyahut götürü olarak satılan mallar arasında bu şart bakı­mından fark var mıdır? diye- üç konuda ihtilâf etmişlerdir. Şu halde bizim bu bahsimiz, üç fasıldan ibarettir. [46]

a- Teslim Almanın Şart Olduğu Mallar

İmam Mâlik’in mezhebinde, yiyecek maddeleri dışında kalan malların teslim alınmadan satılabildiğinde ve ribaya tabi olan yiyecek maddelerinin de teslim alınmadan satılamadığında ihtilâf yoktur. Ribaya tabi olmayan yi­yecek maddeleri hakkında ise, İmam Mâlik’ten iki rivayet gelmiş olup en meşhurları satılamadığıdır ki, İmam Ahmed ile Ebû Sevr’de buna katılır. Ancak imam Ahmed ile Ebû Sevr, teslim alınmadan satılamayan yiyecek mad­desinde ayrıca ölçü veya taru ile satılan cinsten olma şamnı da koşmuşlardır, îmam Mâlik’ten gelen diğer rivayet ise, satılabildiği yolundadır. îmam Ebû Hanife’ye gelince: Ona göre -bina ve tarla gibi- taşınmaz mallar dışındaki bütün şeylerde, imam Şafii’ye göre ise -taşınılsın, taşınılmasın- her malda teslim alınması şarttır ki, Süfyan Sevrî de buna katılır ve aynı zamanda Cabir b, Abdullah ile Abdullah b. Abbas’tan da bu görüş rivâyeı olunmuştur. Ebû Ubeyd ile Ishak da «Ölçü ve tartı ile satılmayan her şey teslim alınmadan sa­tılabilir» diyerek bu şarü yalnız ölçülen veya tartılan şeylerde koşmuşlardır. Ibn Habib, Abdülaziz b. Ebû Seleme ve Rabia da buna katılır. Ancak bunlar Ölçülme ve tartılmadan başka, sayılmayı da eklemişlerdir. Buna göre teslim alınmanın şart olması hakkında

-1. Yalnız ribaya tabi olan yiyecek maddele­rinde,

  1. Bütün yiyecek maddelerinde,
  2. Ölçü veya tartı ile satılan yiyecek maddelerinde,
  3. 4. Taşınılan her malda,
  4. 5. Taşınılan, taşınılmayan her malda,
  5. Ölçü veya tartı ile satılan herşeyde,
  6. Ölçü, tartı veyahut sayı ile satılan herşeyde şart olduğu olmak üzere- yedi görüş bulunmuş olur.

îmam Mâlik’in dayanağı yukarıda geçen hadisin delilü’l-hitabı’dır. Tes­lim alınmış olmayı satılacak herşeyde şart koşan imam Şafii’nin dayanağı da, Peygamber (s.a.s) Efendimiz’in,

«Herhangi bir kimseye bir şeyi ödünç olarak verip de o şeyi o kimseden değerinden daha aşağı birfiatla satın almak, kişinin kefaleti altına girme­yen maldan kâr sağlaması ve elin altında olmayan şeyi satması helâl değil­dir» [47] hadisidir. Zira İmam Şafii’ye göre satın alınan herhangi bir şey alıcı­ya teslim edilmedikçe alıcının sorumluluğuna girmiş olamaz, imam Şafii ayrıca, Hakim b. Hizâm’ın «Peygamber (s.a.s) Efendimiz’e, ‘Ya Rasûlallah, ben alım-satımla uğraşıyorum. Hangileri helâldir, hangileri haramdır?’ diye sordum. Bana,

 yeğenim, herhangi bir şeyi satın aldığın zaman o şeyi teslim almadıkça başkasına satma’ buyurdu»[48]hadisiyle de ihticac etmiştir. Ebû Ömer b. Abdilberr, «Hakim b. Hizâm’ın bu hadisini, Yahya b. Kesir, Yusuf b. Mâhik’den Abdullah b. Ismet’in kendisine naklettiğini rivayet etmiştir. Herhangi bir kimsenin Yusuf b. Mâhik ile Abdullah b. İsmet hakkında dedi­kodu yaptığını da işitmedim. Ancak bu hadisi bu iki adamdan sadece bir adam rivayet etmiştir. Bu durumda olan bir hadis de -her ne kadar hadisçiler-den bir cemaat tarafından makbul sayılmıyorsada- gerçekte cerhedilmiş sayılmaz. Bu hadis ayrıca mânâ bakımından da sahihtir. Çünkü henüz teslim alınmayan bir malı satmak, parayı para ile değiştirmek kabilinden olduğu için ribaya düşüren bir muameledir» demiştir.

imam Ebû Hanife’nin taşınılan ve taşınılmayan mallar arasında ayırım yapmasının sebebi de, taşınılan malın tesliminin, alıcıyı satın aldığı malı tes­lim almaktan alıkoymamak oluşudur.

Ölçü veya tartıyı şart koşanlara gelince: Çünkü bütün fukaha, ölçülen veya tartılan şeyin, ölçülmek veya tartılmaktan başka bir şey ile alıcının ke­faletine geçmediğinde müttefiktirler. Kişinin, sorumluluğuna geçmeyen şe­yi satması da -yukarıda geçtiği üzere- yasak edilmiştir. [49]

b- Satımında Teslim Almanın Şart Koşulduğu ve Koşulmadığı Yararlanmalar

Akidier -bedelli ve -hibe ile sadaka gibi- bedelsiz olmak üzere- iki çeşit­tir. Bedelli akidier de üç çeşit olup birinci çeşidi; taraflardan her birinin diğer tarafı kandırarak ondan kendine yarar sağlamak isteğine has akidlerdir ki, satış kiralama, kadınlara rnehir biçme, sulh, ihmal ve dikkatsizlikten ötürü meydana gelen zararları ödettirme akidleri bu gruptandırlar. Bir çeşidi de, bir tarafın diğer tarafa yardım ve iyilik etme isteği üzerine kurulmuştur ki, bu da borç verme akdidir. Üçüncü çeşidinde ise -Şirket, Tevliye ve İkâle denilen, satın alman malda başkasını ortak kılma veyahut satın alındığı fiatla başkası­na devretme ya da bir tarafın duyduğu pişmanlığı diğer tarafın kabul etmesi akidlerinde olduğu gibi- her iki ihtimal de vardır. Fukahanıri bu üç çeşit akid­ier hakkındaki görüşlerinin özeti şöyledir:

Bedelle ve satın alma yoluyla temellük edilen (sahip olunan) malları sa­tabilmek için o malın teslim alınmış olmasının şart olduğunda ihtilâf yoktur. Ancak -yukarıda da geçtiği üzere- bu şartın hangi çeşit mal için şart olduğun­da ihtilâf etmişlerdir. Başkasına yardım ve iyilik etme isteği üzerine kurulan bir akidle temellük edilen malı satabilmek için o malın teslim alınmış olma­sının şart olmadığında da ihtilâf yoktur. Yani, kişinin herhangi bir kimseden ödünç olarak aldığı bir şeyi teslim almadan, onu başkasına s atabildiğinde ih­tilâf yoktur. İmam Ebû Hanife, bedel karşılığında temellük edilen mallar­dan, kadının mihri ile hulu’ bedelini istisna ederek, «Bunlar teslim alınmadan satılabilirler» demiştir. Başkasına yardım ve iyilik isteği ile, birbirlerini kan­dırarak kendine yarar sağlamak isteği arasında yeralan akidlere gelince -ki bunlar da tevliye, şirket ve ikâle akidleridir- eğer tevliye veyahut ikâle aynı fiat üzerinden yapılmış, yani malın satın alındığı fiatta bir ilâve veya indirme yapılmamış ise -benim bildiğime göre- İmam Mâlik’in mezhebinde, mal tes­lim alınmamış olsa bile cevazında ihtilâf yoktur. İmam Ebû Hanife ile İmam Şafii ise, «Malın tesliminden önce ne şirket, ne de tevliye caiz değildir» de­mişlerdir. Çünkü onlara göre, malın tesliminden önce ikâle, yeni bir satış de­ğil, eski satışı bozmaktır. Şu halde bütün bedelli akidlerde malın teslimini şart koşanların dayanağı, bu akidlerle temellük edilen bir malı teslim alma­dan satmanın yasak satışların hükmünde olduğu düşüncesidir. Şirket, tevliye ve ikâleyi bu akidlerden istisna eden İmam Mâlik ise, hem rivayet, hem dira­yete dayanmıştır. Rivayet, bizzat kendisinin Saİd b. el-Müseyyeb’ten mürsel olarak naklettiği «Peygamber (s.a.s) Efendimiz,

‘Kim bir yiyecek maddesini satın alırsa, onu teslim almadan başkasına satmasın. Meğer satın aldığı yiyecek maddesini, başkasının kendisini onda ortak kılması veyahut ona devretmesi ya da pişmanlığını kabul etmesi yolu ile temellük etmiş olsun buyurmuştur» [50] hadisidir. Dirayete gelince: Çün­kü eğer şirket, tevliye ve ikâle akidleri malın satın alındığı aynı fiyat üzerin­den yapilırlarsa, bunlarla başkasına yardım ve iyilik etmek istemiş olur. İmam Ebû Hanife’nin kadın mehri, hulu’ bedeli ve götürü iş ücretini istisna etmesinin sebebi de, bunların karşılığının -aynı olmadığı için- belli olmayı­şıdır. [51]

c- Ölçü ve Götürü Usulle Satılan Gıda Maddeleri

îmam Mâlik, götürü olarak satın alman mallan teslim almadan satmaya cevaz vermiştir ki, Evzâî de buna katılır.

İmam Ebû Hanifc ile İmam Şafii ise, yiyecek maddelerini teslim alma­dan satmayı yasaklayan hadisin umumuna dayanarak «Caiz değildir» de­mişlerdir. Çünkü ribadan kurtulmak için hile olması bakımından götürü ola­nı ile olmayanı arasında fark yoktur.

İmam Ebû Hanife ile İmam Şafii ayrıca Abdullah b. Ömer’in, «Pey­gamber (s.a.s) Efendimiz zamanında göjürü olarak yiyecek maddelerinin ahm-satımını yapıyorduk. Peygamber (s.a.s) Efendimiz bize, ‘Satın aldığı­nız yiyeceği aldığınız yerden bir başka yere nakletmeden satmayınız’ diye haber gönderdi» [52] mealindeki hadisine de dayanmışlardır.

Ebû Ömer b. Abdilberr Tler ne kadar İmam Mâlik bu hadiste Nâfi’derv ‘götürü olarak’ kaydını rivayet etmemişsede, bir cemaatin rivayetinde bu kayıt vardır ve Ubeyduliah b. Ömer ile başkaları ‘Senedi ceyyiddir’ demiş­lerdir» diyor.

Mâlikiierde «Götürü olarak satılan şeyin miktarı bilinmediği için ‘Kişi tam hakkına kavuştu’ veyahut ‘kavuşmadı’ diye söz edilemez. Şu halde gö­türü olarak satın alınan şey, bizzat akidle alıcının uhdesine geçmiş olur» demişlerdir ki bu, sebebi zannî olan bir kıyas.ile umumun tahsis edilmesi babındandır.

Ulemanın, kişinin sahip olmadığı şeyi satamadığı hususundaki icma’la-n da bu babtandır. Bu şeyin bulunduğu yerden başka yere naklini ribadan kurtulmak için hile diye görenlere göre bu satışa “Iyne” denilir.

Nakli mümkün olmadığı için caiz olmadığını söyleyenlere göre ise, bu satış “Garar satışı” kabilindendir. Ribadan kurtulmak için hilenin şekli şöy­ledir:

Adamın biri bir başkasına «Bana on dinar şu kadar va’de ile ödünç ola­rak ver. Va’desi geldiği zaman sana iki katını vereceğim» der. O da «Bu caiz değildir» ve yanında olmayan bir metaın adını vererek «Sana şu metaı şu ka­dar dinara sattım» dedikten sonra gidip o metaı satın alır. Halbuki ikisi ara­sında metam satışı daha önce yapılmıştır. Metaın değeri de, adamın ödünç olarak istediği para miktarına yakın olduğu halde vadesi geldiği zaman iki katını verir.

İmam Mâlik’in mezhebinde bu hususlara dair birtakım açıklamalar bu­lunmaktadır ki burası o açıklamaların yeri değildir. Metaın satılmasından Önce tarafların kaça satılacağı üzerinde uyuştuklarını anlattığımız bu örne­ğin caiz olmadığında Mâlikiler arasında ihtilâf yoktur. Bir alacağın bir başka alacakla değiştirilmesine gelince: Bütün ulema, caiz olmadığında müttefiktirler. Ancak birkaç mes’elede -bu kabilden midir, değil midir diye- ihtilâf etmişlerdir.

Meselâ, İbnü’l-Kasım, herhangi bir kimsenin, borçlusundan alacağına karşılık olarak, yenebilecek bir duruma gelen ve fakat henüz ağaçtan kopa-rılmayan meyvaları almasını veyahut ona ait olan bir evde oturmasını caiz görmektedir. Çünkü ona göre bu, alacağı bir başka alacakla değiştirmek ka­bilindendir.

Eşheb ise, caiz görüp «Bu alacağı alacakla değiştirmek kabilinden de­ğildir. Çünkü alacak, tahsiline başlanılmayan şeye denilir. Burada ise, kişi meyvaları yemeğe veyahut evde oturmaya hemen başlayabilir» demiştir ki Mâlikî ulemasından çoğu bu görüşte olduğu gibi, İmam Ebû Hanife ile İmam Şafii de buna katılır.

İmam Mâlik’ten yazılı olarak gelen rivayete göre halkın her gün belli bir raiç ile kasaptan et almasını ve kasabın toplanan parasını ay veyahut yıl so­nunda vermelerini -Cumhurun muhalefetine rağmen- caiz görmüştür.

İmam Mâlik «Öteden beri fukaha, bunda sakınca görmemişlerdir. Çar­şıda satılan diğer şeyler de bunun gibidir» demiştir. İbnü’l-Kasım ise «Yaş meyva gibi toptan satın alındığı taktirde bozulmasından korkulan maddeler­den başka şeyleri, meselâ buğday ve benzeri kuru şeyleri bu şekilde satın almak caiz değildir» demiştir.

îste bu babın ana kaideleri bunlar olup hepsi, taraflardan birinin -bilerek veyahut bilmeyerek- zarar görmesine yol açabildiği için haram kılınmış­tır. [53]

D- Yasak Satışlar

1. Şeriatte Mantuk Satışlar

Yasak edilen satışlar, taraflardan birinin aldanıp zarar görmesine elve­rişli olan satışlardır ki, bu durumun -ya satılan şeyin veyahut satış bedelinin ne olduğu, nasıl olduğu, ne kadar olduğu-, eğer va’deli ise -ne zaman Ödenmesi gerektiği, satış anında mevcud olup olmadığı, görüldüğü zamanki du­rumunu koruyup koruyamadığı gibi hususlardan birinin bilinmemesi veya­hut satıcının satılan malı teslime gücü yetmemesi gibi- birçok sebebi vardır. Birtakım satışlarda bu sebeblerin çoğu veyahut bir kısmı bulunduğu için bu satışların bir kısmı açıkça yasak edilmiş, bir kısımda da meskut geçmiştir. Açıkça yasak edilen satışlardan çoğunun caiz olmadığında ihtilâf yoktur. İh­tilâf varsa ancak isimlerinin açıklanmasmdadır. Meskût geçenlerde ise ih­tilâf etmişlerdir. Biz burada önce yasak edilen satışları, sonra meskût geçen­lerden ihtilâfı meşhur olanları anlatacağız ki, fıkıhta, yani misalleri kaidelere kıyas etmekte asıl kaideler yerine geçmiş olsun.

Peygamber (s.a.s) Efendimiz’in yasak ettiği satışların bir kısmı şunlar­dır:

1- Habelul-Habele satışı [54],

2- Henüz var olmayan bir şeyin (ma’dûmun) satışı [55],

3- Henüz kızarıp olgunlaşmayân meyvelerin satışı [56],

4- Mülâmese, münâbeze [57], çakıl [58] ve muâveme [59] satışları,

5- Bir satış içinde iki satış [60], r

6- Şartlı satış [61],

7- Bir şeyin hem peşin, hem veresiye olarak satışı [62],

8- Başağın ağarmadan [63], üzümün kararmadan [64] satışı,

9- Yavrunun, anası karnında veyahut babası sırtında satışı [65] Mülâmese Satışı: Cahiliyette, dürülü bir kumaş veya elbiseyi açıp görieden sırf elle yoklanarak ve içinde ne olduğu bilinmeyerek satışı idi. Ule-ıa bu satışın haram olduğunda müttefiktirler. Çünkü bu satışta satılan şeyin .asıl bir şey olduğu -satın alınırken- bilinmez.

Münâbeze Satışı: İki kişi arasında görmeyerek, meselâ: bohçalanmış elbiselerini birbirine -cayma hakkını tanımadan- vererek değiştirmekti.

Çakıl Satışı: Alıcının «Şu çakılı atıyorum. Hangi kumaşa değerse be-limdir» demesi şeklinde oluyordu. Kimisi de «Cahiliyyet Arapları ‘Bu çakıl elimden düştüğü zaman satış kesinleşir’ derdi» demiştir ki, -ister bu, ister ötekisi olsun- böyle bir satış kumardan başka bir şey değildir.

Habelü’l-Habel satışını da iki şekilde açıklamışlardır. Kimisi «Devenin :arnındaki yavruyu ve yavrunun da bir yavru doğuruncaya kadar va’de bıra-:ılan satışlardı» demiştir. Kimisi de «Yavrunun yavrusunu satmaktı» demiştir. Bu ise, yavrunun, anası karnında veyahut babası sırtında satışı demektir. Bütün bunlar Cahiliyye devrinin satışları olup haram olduğunda -yukarıda mlattığımız sebeblerden dolayı- ittifak edilmiştir.

Meyvalann satışına gelince: Peygamber (s.a.s) Efendimiz’in meyvaîar [olgunlaşıp yenilebilecek bir duruma gelmedikçe satışını yasak ettiği sabittir. L\ncak buna ilişkin birkaç mes’ele vardır. Biz burada, bu mes’elelerin meşhur olanlarını anlatacağız. Biri şudur:

Meyvaların satışı, ya meyvaîar henüz oluşmamışken, ya oluştuktan sonra ise, ya ağaçtan koparıldıktan sonra, ya öncedir. Şayet önce ise, meyva­îar ya olgunlaştıktan Önce, ya sonradır. Bunların her biri de ya şartsızdır ya ağaçta bırakılması ya ağaçtan koparılması sanıyladır. Birinci kısım, yani meyvanın henüz oluşmamışken satışı -henüz var olmayan şeyin satışı veya­hut muâveme, yani ağacın birkaç yıl için satışı kabilinden olduğu için- bütün ulemanın ittifakıyla caiz değildir. Çünkü rivayete göre Peygamber (s.a.s) Efendimiz, ağacı birkaç yıl için satmayı yasak etmiştir. Ancak Hz. Ömer’le Abdullah b. Zübeyr’in bunu caiz gördükleri, rivayet olunmaktadır. Meyvala­rın oluştuktan sonra ve fakat daha ağaçta iken satışına gelince: Meyvaîarın kopanlmadan satışının caiz olmadığını söyledikleri rivayet olunan Ebû Se­leme b. Abdurrahman ile İkrime’den başka, bütün ulema -aşağıdaki tafsilata göre- cevazında müttefiktirler.

Meyvanın, ağaçta satışını caiz gören cumhurun bu görüşünü kabul etti-

ğimiz taktirde, bu satış ya meyvanın olgunlaşmasından sonradır, ya öncedir. Bu da -yukanda söylediğimiz gibi- ya şartsız olarak satıştır, ya ağaçtan kopa­nlması veya ağaçta bırakılması sanıyladır. Meyvanın olgunlaşmadan ve ağaçtan kopanlması şartıyla olan satışının cevazında ihtilâf yoktur. Ancak Süfyan Sevrî ile İbn Ebî Leylâ’dan caiz olmadığı yolunda bir rivayet gelmiş ise de, zayıftır. Meyvanın olgunlaşmadan ve ağaçta bırakılması şartıyla olan satışının ise, caiz olmadığında ihtilâf yoktur. Ancak Lahmi, îmam Mâlik’in mezhebinde caiz olmasının lazım geldiğini söylemiştir.

Meyvanın olgunlaşmadan ve şartsız olarak satışında ise ihtilâf etmişler­dir, îmam Mâlik, tmam Şafii, îmam Ahmed, îshak, Leys b. Sa’d, Süfyan Sevrî ve başkalan olan cumhur, caiz olmadığı görüşündedir. îmam Ebû Hanife ise, «Caizdir, Ancak alıcıya, meyvalan hemen koparmak gerekir» de­miştir, imam Ebû Hanife bunu, görülmeyen şeyin satın alınması olduğu için değil -geleceği üzere- ona göre ağaçtaki meyvalan satın alabilmek için mey­valan koparmanın şart olduğundan söylemiştir. Olgunlaşmayan meyvalann şartsız olarak satışını caiz görmeyen cumhurun delili, İbn Ömer |r.a.)’den geldiği sabit olan «Peygamber (s.a.s) Efendimiz satıcıya da, alıcıya da -ol-gunlaşmadan- meyvalann satışını yasak etti» [66] mealindeki hadisidir. Zira hadisten olgunlaştıktan sonra -ağaçta kalmasına ihtiyaç bulunmadığı için-satışının caiz olduğu anlaşılmaktadır. Cumhur «Bunun sebebi, meyvalann, olgunlaşıncaya kadar çoğunlukla birçok tabii afete uğradığı endişesidir» di­ye yorumda bulunduğu için hadisteki yasağı olgunlaşmayan meyvalann her satışına hamletmeyerek, «Eğer satış, meyvalann kopanmı şanıyla yapılırsa caizdir. Çünkü bu durumda âfetlere uğraması endişesi yoktur» demiştir. Bu yorumun sebebi de, Enes b. Mâlik’ten gelen rivayete göre Peygamber (s.a.s). Efendimiz’in olgunlaşmayan meyvalann satışını yasak ettikten sonra,

«Eğer Allah, meyvayt kısmet etmezse, o zaman biriniz neye karşılık kardeşinin malını alır?» [67] buyurmuş olmasıdır. Bunun için cumhur, «ya­sak edilen, meyvanın, olgunlaşıncaya kadar ağaçta bırakılması şartıyla olan satışıdır» diyerek meyvalann kopanlması şartıyla yapılan satışının cevazını benimsemiştir. Ancak bu durumda vaki olan şartsız satışın -her iki ihtimali de taşıdığı için- cevazında ihtilâf etmişlerdir.. Meyvalann olgunlaşıncaya kadar ağaçta bırakılması mânâsına hamleden veyahut satış -şansız olduğu için- bu mânâyı da ihtiva, ettiğini söyleyenler, «caiz değildir», meyvalann koparılması mânâsına hamledenler ise «Caizdir» demişlerdir. îmam Mâlik’ten gelen meşhur rivayete göre şartsız olan satışlar, meyvalann ağaçta bırakılması mânâsına yorulur. Kimisi de îmam Mâlik’ten, kopanlması mânâsına hamlettiğini rivayet etmiştir.

Henüz olgunlaşmayan meyvamn şartsız olarak satışını caiz gören Küfe ulemasının delili ise, ton Ömer’den geldiği sabit olan, Peygamber (s.a.s) Efendimiz’in,

«Meyvesi ıslah edilen bir hurmalık satılırsa meyvası satıcıya aittir. Meğer alıcı onun kendisine olmasını şart koşarsa…» hadisidir. Küfe ulema­sı, «Alıcının meyvayı kendine şart koşmasının cevazından meyvanın ağaç­tan ayrı olarak da satılmasının cevazı anlaşılır» diyerek yasağı mendubluğa hamletmişlerdir. Bunlar yasağı mendubluğa hamletmekte ayrıca Zeyd b. Sâbit’ten rivayet olunan «Peygamber (s.a.s) Efendimiz zamanında insanlar meyvalan olgunlaşmadan isterdi. Birbirlerinden haklarını isteyince çoğu kez alıcı birtakım hastalıkların adını vererek, ‘Hurmalar şu şu hastalıklara uğramıştır’ derdi. Nihayet Peygamber (s.a.s) Efendimiz yanında didişip çe­kişmeleri uzayınca Peygamber (s.a.s) Efendimiz onlara öğüt kabilinden,

‘Meyva verebilecek duruma gelmeden satmayınız’, buyurdu» [68] hadisiyle de ihticac etmişlerdir. Kıife ulemasından, henüz olgunlaşmayan meyvamn şartsız olarak satışını caiz gö­rüp de -îmam Ebû Hanife gibi- alıcıya, hemen meyvayı koparmak gerektiği görüşünde olmayanlar, henüz olgunlaşmayan meyvanın -olgunlaşıncaya kadar- ağaçta bırakılması şartıyla satışını caiz görmeli .idiler. Cumhur, ol­gunlaşmayan meyvanın şartlı olarak satışının cevazını, meyvanın ağaç ile birlikte satışına hamletmektedirler.

Olgunlaşan meyvanın şartsız olarak ağaçta satışına gelince: Bunun ce­vazında ihtilâf yoktur ve -Cumhura göre- meyvanın ağaçta bırakılması mânâsındadır. Çünkü olgunlaşmayan meyvanın ağaçta bırakılması şartının caiz olmayışı -Peygamber (s.a.s) Efendimiz’in ‘Eğer Cenâb-t Allah meyvayı kısmet etmezse, o zaman herhangi biriniz kardeşinden neye karşılık, malını alır?’ hadisinin delaletiyle- meyvanın hastalıklara uğrayabileceği endişesindendir. Olgunlaşan meyvalarda ise, hastalıkların görülmesi çok az olur. Zira hastalıklar, çoğunlukla olgunlaşmayan meyvalarda görülür.

Hanefiler ise, ağaçta bırakılması şartıyla hurmanın satışım caiz görme­mektedirler. Şartsız olarak satışı da, -yukarıda söylediğimiz gibi- onlara gö­re koparılması şartına yorulur. Halbuki bu, hadisin kavramına aykırıdır. De­lilleri de, satışın, satılan malın hemen teslim edilmesini gerektirmesidir. Çünkü eğer hemen teslim edilmesini gerektirmezse, o zaman “Garar satışı”, yani akibeti bilinmeyen bir satış olur. Bunun içindir ki hazır ve elde olan eşyanın va’deli olarak satışı caiz değildir. Cumhur ise, meyvayı -hepsinin bir­likte kuruması mümkün olmadığı için- hazır ve elde olan eşyadan istisna et­miştir. Küfe uleması meyvalann satışı konusunda Cumhurdan iki hususta aynlmışlardıar. Biri, olgunlaşmayan meyvayı satmanın cevazı, biri de, ol­gunlaşan meyvanın ya ağaçta bırakılmak şartıyla veyahut şartsız olarak sa­tıldığı zaman ağaçta bırakılmasının caiz olmadığı hususudur. Küfe uleması­nın birinci hususta Cumhurdan ayrılmaları, ikinci hususta, yani olgunlaşan meyvanın ağaçtan koparılması şartında ayrılmalarından daha kuvvetlidir. Çünkü olgunlaşmayan meyvaiann satışını caiz görmek, îbn Ömer’in yukarı­da geçen iki hadisini telif demek olduğu gibi, aynı zamanda Hz. Ömer’le îbn Zübeyr’den de rivayet edilmiştir.

Peygamber (s.a.s) Efendimiz’in, satışına cevaz verdiği meyvanın ol­gunlaşması ise, hurma koruğunun sararması ve üzümün -Eğer siyah cinsin­den ise- kararması, kısacası, yiyiminden tat alınacak bir duruma gelmesi de­mektir ki bu, islâm fukahasından bir cemaatın görüşüdür. Zira îmam Mâlikin Humeyd tarikiyle Enes b. Mâlik (r.a.)’den rivayetine göre Peygam­ber (s.a.s) Efendimiz’e «Meyvayı -olgunlaşmadan- satmayınız» sözündeki «olgunlaşmadan» kaydının, ne demek olduğu sorulmuş, Peygamber (s.a.s) Efendimiz,

«Yani kızarmadan» diye cevap vermiştir. Peygamber (s.a.s) Efendimiz’den ayrıca, üzümün kararmadan ve hububatın sertleşme­den satışını da yasak ettiği rivayet olunmuştur. îmam Mâlikin rivayetine gö­re Zeyd b. Sabit de Ülker yıldızı görünmedikçe hurmalarım satmıyordu. Ül­ker yıldızı da Mayıs ayından oniki gece bittikten sonra görünür. Kendisine «Peygamber (s.a.s) Efendimiz’in, hastalıklardan kurtulmadıkça meyvanın satışını yasak etmesi ne demektir?» diye sorulan Abdullah b. Ömer’in «Ülker yıldızının görünmeye başladığı zamandır» şeklinde verdiği cevab da bunu te’yid eder. Ebû Hüreyre’den de rivayet olunduğuna göre Peygamber (s.a.s) Efendimiz,

«Ülker yıldızı doğunca halk üzerinden hastalıklar kalkar» [69] buyur­muştur. Îbnül-Kasım da îmam Mâlik’den «Bir bahçenin hurmaları -olgun-laşmasa da- çevredeki bahçelerin meyvalan olgunlaşmca -Eğer artık hasta­lıklardan korkulmadığı vakit gelmişse- satılmasında sakınca yoktur» dedi­ğini rivayet etmiştir. Îbnül-Kasım «îmam Mâlik, -Allah bilir- Ülker yıldızı­nın doğduğu vakti kasdetmiştir» demiştir. Fakat îmam Mâlik’ten gelen meş­hur rivayet, bizzat meyvalannda olgunlaşma görülmeyen hurmalığın satıla-

mayacağı yolundadır. Kimisi de «Meyvanın olgunlaşmasından başka, ayrı­ca Ülker yıldızının doğması şart değildir» demiştir. Buna göre fukahanın bu konuda özet olarak üç çeşit görüşü vardır:

1- Meyvanın olgunlaşması şarttır, meşhur olan görüş budur.

2- Satış zamanında hurmalıkta hiç olgunlaşma olmasa bile, Ülker yıldı-‘ zının doğmuş olması kâfidir.

3- Hem olgunlaşma, hem Ülker yıldızının doğması şarttır.

Meşhur olan görüşe göre -ki meyvanın olgu ulaşmasıdır- İmam Mâlik «Bir hurmalıkta değişik çeşitli meyvalar bulunursa, her bir çeşidin satılabil­mesi için bizzat o çeşitten bir kısmının olgunlaşmış olması şarttır» demiş ise de, Leys b. Sa’d, onun bu görüşüne katılmamıştır. İmam Mâlik, tatları birbiri­ne yakın olan çeşitlerde ise, bir kısmının olgunlaşması ile diğer kısımların da satışını caiz görmüştür.

İmam Mâlik’e göre meyvanın bir çeşidinde şart olan olgunlaşma, o çeşi­din hepsinde olmasa bile -geri kalan kısmının da hemen arkasında ardı ardı­na olgunlaşması şartıyla- bir kısmında görünürse kâfidir. Çünkü herhangi bir meyva çeşidinde olgunlaşma göründü mü, artık o meyva çoğunlukla has­talıklardan kurtulmuş olur.

İmam Mâlik’e göre, bir bahçenin hurmaları olgunlaşmaya yüz tuttuğu zaman, gerek o bahçenin ve gerek -hurmaları aynı cinsten olmak şartıyla- o çevrede bulunan diğer bahçelerin hurmalarını satmak caiz olur. İmam Şafii ise, «Yalnız hurmaları olgunlaşmaya yüz tutan bahçenin hurmalarını satmak caiz olur. Diğer bahçelerin caiz değildir» demiştir. İmam Mâlik, aynı cinsten olan meyvalarm olgunlaşma zamanına, İmam Şafii cîe oluşum eksikliğine itibar etmiştir. Çünkü İmam Şafii’ye göre henüz olgunlaşmayan meyvayı satmak, henüz var olmayan bir şeyi satmak kabilindendir. Zira, meyva satın alınırken meyvada olgunluk vasfı yoktur. Ne var ki, İmam Şafii’nin, bu sözü, değişik bahçelerin meyvaları hakkında nasıl cari ise, aynı bahçenin meyva-ları hakkında da caridir ki, bunu hiç kimse söylememiştir.

Meyvaların satışı ile ilgili olarak ulemanın ihtilâf ettikleri meşhur mes’eleler işte bunlardır.

Bu babtan olmak üzere, ulemanın ihtilâf ettiklerini işittiğimiz mes’ele-lerden biri de, Peygamber (s.a.s) Efendimiz’in yasak ettiği rivayet olunan, henüz ağarmayan başaklarla kararmayan üzümün satışıdır. Zira ulema, buğ­dayın, başağı içinde ve fakat başaktan ayrı olarak satılmasının -keyfiyet ve miktarı bilinmediği için- caiz olmadığında müttefik iseler de, bizzat başağın, içindeki tanelerle birlikte satılmasının cevazında ihtilâf etmişlerdir. İmam Mâlik, İmam Ebû Hanife, Medine ve Küfe fukahası olan cumhur, caiz gör-müşlerse de, İmam Şafii «Tane sertleşmiş olsa bile caiz değildir. Çünkü bu satış, Garar, yani sonu bilinmeyen satışlar babından olduğu gibi, tanenin sa­manla kanşık olarak satışına kıyas edilirse caiz olmaması lazım gelir» demiştir. Cumhur ise -hadis ve kıyas olmak üzere- iki delile dayanmıştır. Ha­dis, Nâfi’ yoluyla İbn Ömer (r.a.)’den rivayet olunan, «Peygamber (s.a.s)

Efendimiz olgunlaşmayan hurmanın ve ağanp hastalanma tehlikesini at­latmayan başağın satışını hem satıcıya hem alıcıya yasak etti» [70]hadisidir. Zira bu hadis İmam Mâlik’in rivayetinde bulunmayan bir ziyadedir. Ziyade de güvenilir bir kimse tarafından rivayet olunduğu zaman makbuldür. Riva­yete göre îmam Şafii bu ziyadeyi işitince görüşünden dönmüştür. Çünkü ona göre hadis dururken kıyas yapılamaz.

Ovalanınca tanelerinin henüz sertleşme di ğ i görülen başaklara gelince; îmam Mâlik’e göre satılması ancak biçilmek şartıyla caizdir.

Biçilmemiş başakların satışı da, îmam Mâlik’ten gelen bir rivayete göre caizdir, bir rivayete göre -demetlenmemişse- caiz değildir.

Tanelerin, döğüldükten sonra saman içinde satışına gelince: Eğer götü­rü olursa -benim bildiğime göre- caiz olmadığında ihtilâf yoktur. Fakat ölçü­lerek satışı İmam Mâlik’e göre caizdir. îmam Mâlik’ten başka, herhangi bir kimsenin de bu hususta bir şey söylediğini bilemiyorum.

Taneleri sertleşen başakların satışını caiz görenler de, döğüp savurma masrafının kime ait olduğunda ihtilâf etmişlerdir. Küfe uleması, «Alıcı için tane haline getirinceye kadar satıcıya aittir», diğerleri de «Alıcıya aittir» de­mişlerdir.

Peygamber (s.a.s) Efendimiz’in, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Mes’ud ve Ebû Hüreyre’nin hadisleriyle, yasak ettiği sabit olan, «Bir satış içinde iki satış» [71] da bu babtandır. Ebû Ömer b. Abdilberr «Bu hadislerin hepsi âdil kimseler tarafından nakledilmiştir» diyor. Bunun için bütün fukaha bu satı­şın caiz olmadığında ittifak etmiş, ancak yasak edilen bu satışın şeklinde ih­tilâf etmişlerdir. Ulemanın, bu satıştan olduğunda ittifak ettikleri üç şekil vardır ki, bunlar da, iki şeyi iki bedele, bir şeyi iki bedele ve iki şeyi bir bedele satmaktır. İki şeyi iki bedele satmak da iki şekilde düşünülebilir: Birincisi «Bana şu şeyi şu fiatla satman şartıyla sana şu şeyi şu fıatla sattım» şeklidir, İkincisi de «Sana şu köleyi bir dinara veyahut şu diğer köleyi iki dinara sat­tım» şeklidir. Bir şeyi iki bedele satmak da yine iki şekilde düşünülür: Biri «Sana şu elbiseyi peşin olarak on veyahut şu kadar va’de ile yirmi dinara sat­tım» misalinde olduğu gibi, iki fiattan birinin peşin, birinin de veresiye ol­ması halidir. İkincisi de «Senden şu şeyi şu kadar va’de ile şu fıata satın almak üzere peşin olarak şu fiata sattım» şeklidir. İki şeyin bir bedele satılması da «Bu iki şeyden birini sana şu fiata sattım» misali gibidir.

Birinci şekil, yani «Bana şu şeyi şu fiata satman şartıyla sana şu şeyi şu fita sattım» misali: îmam Şafii açıkça, «Caiz değildir» demiştir. Zira her iki şeyin de fiatı meçhuldür. Çünkü eğer bu iki şey ayrı ayrı satılmış olsaydı, taraflar her bir satışta, anlaştıkları fiat üzerinde uyuşmazlardı. îmam Şafii’nin gösterdiği sebeb, gerek satılan şeyin ve gerek satış bedelinin meçhul olmala­rıdır.

ikinci şekil de -ki «Sana şu şeyi şu fıata veyahut şu diğer şeyi şu fıata sat­tım» şeklidir- Abdülaziz b. Seleme’den başka bütün ulema -para ister bir çe­şit, ister değişik çeşitler olsun- caiz olmadığında müttefiktirler. Abdülaziz b. Seleme ise, bunu -her iki durumda da- caiz görmüştür. Caiz görmeyen cumhurun gösterdiği sebeb, gerek satılan şeyin, gerek satıldığı fıatın meçhul-olmasıdır. îmam Mâlik’e göre de, hileli riba muamelelerini önlemektir. Çünkü kişi, içinde iki elbiseden birini seçmiş olabilir ki, o zaman bir elbise ile bir dinara öbür bir elbiseyi de bir dinara satmış olur. Bu ise, İmam Mâlik’in usû­lüne göre caiz değildir.

Üçüncü şekle gelince -ki o da «Sana şu elbiseyi peşin olarak şu fîata, ve­resiye olarak şu fiata sattım» şeklidir-: Eğer satış kesin olursa, caiz olmadı­ğında ihtilâf yoktur. Fakat kesin olmadığı zaman, îmam Mâlik, «Caizdir», İmam Ebû Hanife- ile îmam Şafii «Caiz değildir. Çünkü taraflar, saüş bedeli­nin hangisi olduğunu öğrenmeden birbirinden ayrılmış olurlar» demişlerdir. îmam Mâlik ise, bunu “hıyar” babından addetmiştir. Çünkü ona göre eğer sa­tış akdinde “hıyar” şartı (seçimlilik) koşulursa, sonunda bir bedelin diğer be­dele çevrilmesini doğuran bir pişmanlık düşünülemez. Çünkü İmam Mâlik’e göre bu, satışın sıhhatini engeller. Şu halde îmam Şâfıi ile îmam Ebû Hani-fe’ye göre bu şeklin caiz olmayışının sebebi, satış bedeli miktarının bilinme-yişidir. Bu itibarla bu satış yasak edilen garar satışı kabilîndendir. İmam Mâlik ise, ribaya yol açan muamelelerin önünü almak düşüncesiyle fasid ol­duğunu söylemiştir. Çünkü “hıyar” yetkisine sahip olan “kimse, içinde önce peşin ile veresiye olan fıatlardan biri ile akdin infazını tercih etmişken bun­dan pişman olup diğer fiatı tercih edebilir ki, o zaman, sanki bir bedeli diğer bedele satmış olur. Bu ise, bir bedelin bir diğer bedelle.hem veresiye ve hem de birbirinden fazla olarak değiştirilmesi demektir. Bu da eğer bedel, para olursa böyledir. Eğer para olmayıp yiyecek maddesi olursa, o zaman yiyecek maddesinin aynı cinsten olan bir diğer yiyecek maddesiyle -biri diğerinden fazla olarak- değiştirilmesi kabilinden olur ki, bu satış bir başka yönden de haram olur.

«Senden şu şeyi şu kadar va’de ile veresiye olarak şu fiatla satın almak üzere sana peşin olarak şu fiata sattım» şekline gelince: Bu şekil -kişinin, elinde bulunmayan bir şeyi satmak kabilinden olduğu için- ulemanın icmaı ile caiz değildir. Bunun caiz olmamasının bir başka sebebi de, satış bedelinin meçhul olmasıdır.

Alıcı hangisini seçerse o lazım olsun, kaydıyla kişinin «Şu iki elbiseden birini sana bir dinara sattım» demesi ve alıcı iki elbiseden birini seçmeden ta­rafların birbirinden ayrılması haline gelince: Eğer elbiselerden her biri ayn

bir çeşitten olup “Selem” satışı ile birbirleriyle değiştirilmesi caiz olan şey­lerden iseler, İmam Mâlik ile İmam Şafii bu satışın caiz olmadığında ihtilâf etmemişlerdir. Abdülaziz b. Seleme ise, caiz olduğunu söylemiştir. Caiz ol­mamasının sebebi hem mechuliyet, hem Garar’dır. Yok eğer elbiseler aynı cinsten iseler, İmam Ebû Hanife ile îmam Şafii yine de «Caiz değildir» de-mişlerse de, İmam Mâlik’e göre caizdir. Çünkü İmam Mâlik, aynı değerde olan mal çeşitlerinin birbirleriyle satıldığı zaman -zarar az olduğu için- satış akdinden sonra “hıyar”ı caiz görmüştür. Bu satışı caiz görmeyenler de zara­rın caiz olmadığına bakmışlardır. Çünkü iki elbiseden hangisinin satıldığı öğrenilmeden taraflar birbirinden ay almışlardır. Kısacası bütün ulema, sa­tışlarda çok olan zararın caiz olmadığı ve az olanın da caiz olduğu hususunda müttefiktirler. Ancak zararın çeşitlerinden bazılarında -her iki ihtimali de ta­şıdığı için- az mıdır, çok mudur diye ihtilâf etmişlerdir.

İmam Mâlik’in dediği gibi caiz olduğunu söylersek ve alıcı da. -seçmek üzere- elbiseyi teslim aldıktan sonra yanında ya zayi olur ya da bir zarara uğ-‘ rarsa, Mâlikilerden kimisi «Satıcı ile alıcı zararda ortaktırlar», kimisi «Eğer zayi olduğuna dair şahid bulunmazsa, zararın hepsi alıcıya aittir» -kimisi de eğer zarar çoğunlukla görülen zararlardan s a, satıcıya, eğer az vukua gelen bir zarar ise alıcıya aittir- demiştir.

Geri kalan kısmını almak zorunda mıdır mes’elesine gelince: Kimisi «Zorundadır» kimisi «değildir» demiştir ki bu, satışların ahkâmı bahsinde gelecektir. Şunu da bilmemiz gerekir ki bu mânâya giren mes’elelerin hepsi, Fukaha’ya göre zarar babmdaııdır. îmam Mâlik’e göre ise, bir kısmı zarar ba­bından, bir kısmı da hileli riba babındandır.

Bu babtan olmak üzere mantuka ilişkin olan mes’eleîer işte bunlardır. Peygamber (s.a.s) Efendimiz’in seniye (istisna) satışı ile şartlı satışı yasak et­mesinin sebebi de, her ne kadar yine zarar ise de, bu iki satışı, şart bakımından fasid olan satışlar bahsinde anlatmayı daha uygun görüyoruz. [72]

2. Şeriatte Meskût Geçen Satışlar

Şeriatta meskût (hükmü belirtilmeyen) geçip de fukaha arasında ihtilâf konusu olan mes’elelere gelince:

Bu mes’eleîer çoktur. Fakat biz -kıyas yapan müctehidİer için birer Ör­nek olsun diye- sadece meşhur olanlarım anlatacağız. [73]

a- Tarife ve Numuneye Dayalı Satış:

 

Satılan mallar iki çeşit olup birinci çeşidi hazır olan ve görülen mallar-

dır ki, bu çeşit malların satılabildiğinde ihtilâf yoktur. İkinci çeşidi de hazır olmayan veyahut görülemeyen mallardır. İşte bu çeşit mallardır ki ulema sa­tılabildiğinde ihtilâf etmişlerdir. Kimisi «Hazır olmayan bir mal -tarif edil­sin, edilmesin- hiçbir zaman satılamaz» demiştir. İmam Şafii’nin iki kavlin­den en meşhuru ve tabiler tarafından benimsenen görüşü budur. İmam Mâlik ile Medine fukahasının çoğu ise, «Hazır olmayan bir mal -eğer görülmediği süre içinde şeklinin değişmesinden korkulan tipten değilse- evsafını söyle­mek suretiyle satılabilir» demişlerdir. İmam Ebû Hanife de «Hazır olmayan bir malı -tarif etmeden de- satmak caizdir. Ancak şu var ki alıcı onu gördüğü zaman beğenmezse, satın almaktan cayabilir» demiştir. Hanefilere göre tarif üzerine yapılan satışın sıhhati için, satılan şey görüldüğü zaman, edilen tarif doğru da çıksa cayabilmenin şart koşulması gerekir. İmam Mâlik’e göre ise, eğer görüldüğü zaman tarife uygun çıkarsa, satış kesinlesin îmam Şafii’ye göre de -tarife uygun çıksın, çıkmasın- satış fasiddir. Kimisi de «İmam Mâlik’in mezhebinde hazır olmayan bir mal -görüldüğü zaman cayabilmek şartıyla- tarif edilmeden de satılabilir. İmam Mâlik’den yazılı olarak gelen rivayet böyledir» demiş ise de Abdülvehhab bunu yadırgayarak, «Bu, bizim usulümüze aykırıdır» demiştir.

Bu ihtilâfın sebebi, kişinin evsafını dinlediği şeyi tanımasının, gözü ile gördüğü şeyi tanımasından az olması, o şeyin satılmasını caiz kılmayacak kadar o şey hakkında bilgisizlik sayılır mı, sayılmaz mı dolayısıyla o şeyin o kimseye satışı garan çok olan satışlardan olur mu, olmaz mı diye ihtilâf et­meleridir. İmam Şafii, bu satışı garan çok. olan, İmam Mâlik de, az olan satış­lardan görmüştür. îmam Ebû Hanife ise, «Alıcı aldığı şeyi görmemiş olsa bi­le, eğer onu gördüğü zaman cayabileceğim şart koşarsa, bu satışta -ne az, ne de çok- garar yoktur» demiştir. İmam Mâlik «Kişinin, evsafını dinlemediği herhangi bir şey hakkındaki bilgisizliği, o şeyi satın alabilmesine mani değil­dir» demiştir. İmam Mâlik’in mezhebinde, satılan malın hazır olmadığı ya da açılıp bakılmasında zorluk bulunduğu veyahut ikide bir açıp bakmakta bo­zulmasından korkulduğu zaman, tarif edilmesinin görülmesi yerine geçti­ğinde ihtilâf yoktur. Bunun içindir ki îmam Mâlik, alıcıya numunesi gösteri­len malın satışını caiz görmüş de kınından çekilip bakılmayan silahın ve bohçası açılıp yoklanmayan elbisenin satışım caiz görmemiştir. îmam Ebû Hanife, Said b. el-Müseyyeb’ten rivayet- olunan, «Peygamber (s.a.s) Efendi-miz’in ashabı derlerdi ki: Osman b. Affan ile Abdurrahman b. Avf dan hangi­sinin alım-satımda daha kurnaz olduğunu öğrenmek için birbirleriyle alış­veriş etmelerini merak ederdik. Nihayet bir gün Abdurrahman b. Avf, Os­man b. Affan’dan, kırk bin veyahut dörtbin dirham değerinde olan bir tarlası ile bir at satın aldı..» mealindeki habere dayanmıştır. Bu haberde hazır olma­yan bir malın -tarif edilmeden- satıldığı anlatılmaktadır. İmam Ebû Hanife’ye göre hazır olmayan malın satışında malın cinsini beyan etmek şarttır.

Tarif üzerine veyahut görüldüğü zaman cayabilme şartıyla yapılan şanslarda bir başka garar daha bulunmaktadır ki o da, satılan malın, satış anında mev-cud olup olmadığının bilmmeyişidir. Bunun içindir ki, hazır olmayan malla­rın şansında, malın, yakın bir geçmişte görülmüş olmasını şart koşmuşlardır. Meğer -tarla gibi- değişmesinden korkulmayan bir şey ola.. Bu yüzdendir ki îmam Mâlik de, yakın bir geçmişte, yani değişmesinden endişe edilecek ka­dar uzak olmayan bir zaman önce görülmüş olan bir malın satışım caiz görmüştür. [74]                                                        

 

b- Mevcud ve Hazır Olan-Olmayan Malların Satı§i

Fukaha, mevcud ve hazır olan eşyanın va’deli olarak satışının caiz ol­madığında ve alıcıya satış akdinin hemen ardında teslim edilmesi gerekti­ğinde müttefiktirler. Ancak îmam Mâlik, Rabia ve Medine fukahasından bir cemaat değeri üstün olan cariyenin muvazaa (indirim) şartı ile satılmasını caiz görmüş ve peşin olarak satışını caiz görmemişlerdir. Ayrıca îmam Mâlik, hazır ve elde olmayan malın da peşin olarak satışını caiz görmemiş­tir.

İbnü’l-Kasım’ın «Kişinin, alacağı yerine borçlusundan, bahçesinin ol­gunlaşmış meyvalarmı alması caiz değildir» diyerek bunu, alacağı alacakla değiştirmek kabilinden sayması da bu babtandır. Eşheb ise buna cevaz vere­rek, «Bu alacağı alacakla değiştirmek kabilinden değildir.. Çünkü alacak, he­nüz ödenmeyen borç demektir. Burada ise meyvalar olgunlaştığı için ala­caklı hakkını tahsil etmiş sayılır» demiştir. Şu halde Eşheb’e göre meyvalann ilk çıkan kısmım teslim almak, henüz çıkmayan kısmını da almanın yerine geçer ki, Mâlikilerin çoğu da bu görüştedirler ve aynı zamanda îmam Ebû Hanife ile İmam Şafii de buna katılır. [75]

c- Sebze, Meyve, Balık ve Kaçak Kölenin Satışı:

İslâm fukahasının hepsi, «Tek bir kuşak olarak oluşan ve fakat henüz hepsi olgunlaşmayan bir ağaç veya bahçenin meyvalarmı satmak caizdir» diye müttefik iseler de, kuşak kuşak oluşan meyvaları satmanın cevazında ihtilâf etmişlerdir. İmam Mâlik’in mezhebinde bunu şu şekilde özetliyebili-riz:

Kuşak kuşak oluşan meyvalar ya peşpeşe, ya aralıklı olarak oluşurlar. Eğer, meyvaları içinde, ilk, orta ve son kuşakları bulunan incir ağacı gibi-aralıklı olarak oluşuyorlarsa, henüz oluşmayanlar oluşanların satışına gir

mezler. Peşpeşe oluşanlar da, kuşaklar ya -kavun, salatalık, patlıcan ve kabak gibi- birbirinden -yırdedilemeyecek şekilde karışık olarak oluşurlar ya da -yonca ve yeşil arpa gibi- bir kısım kesildikten sonra diğeri oluşur. Birin­cisinin satışı hakkında İmam Mâlik’ten iki rivayet gelmiştir. İmam Mâlik bir rivayete göre «Caizdir» bir rivayete göre «Caiz değildir» demiştir. İkincisi­nin satışı hakkında ise, İmam Mâlik’in tek bir kavli vardır ki o da cevazdır. Küfe fukahası, İmam Ahmed, İshak ve İmam Şâfıi ise bütün bunlarda İmam Mâlik’ten ayrılarak, «Kuşaklardan birinin -diğer bir kuşağın da dahil olması şartı ile- satışı caiz değildir» demişlerdir..İmam Mâlik, karışık olan kuşakla­rın birlikte satışım, olgunlaşmayan meyvaları olgunlaşan meyvalarla birlik­te satışına kıyas ederek, «Orada nasıl birbirlerinden ayrılmaları mümkün ol­madığı için caiz ise, burada da aynı sebeble caiz olması gerekir. Çünkü şeyin nasıl olduğunun bilinmeyişi ile, ne olduğunun bilinmeyişi arasında fark yok­tur» demiştir. İmam Mâlik herhalde olgunlaşan meyvalarla olgunlaşmayan meyvaların birlikte satışına zaruretten dolayı izin verildiğine göre burada da aynı zaruret bulunduğundan dolayı izin verilmesi gerektiğine kanidir. Çün­kü İmam Mâlik’e göre bazen zaruretten dolayı garara göz yumulur. Bunun içindir ki -bir rivayete göre- İmam Mâlik, yonca ve yeşil arpanın birden çok kesimlerinin birlikte satılmasına cevaz vermemiştir. Zira burada -kesimler karışık olmadığı için- zaruret yoktur. Cumhura göre ise bunların hepsi, he­nüz var olmayan şeyin satışı kabilindendir.

İmam Mâlik’e göre şalgam, patates ve turp gibi toprak altında yetişen ürünler, yenebilecek duruma geldikleri zaman satılabilirler. Fakat İmam Şafii, toprak altından çıkarılmadan bunların satışını caiz görmemiştir. Çün­kü bunların toprak altından çıkarılmadan satılmaları, görülmemiş olan şey kabilindendir.

Ceviz, badem ve baklagillerin kabuklarında satışı da bu babtandır. İmam Mâlik «Caizdir», İmam Şafii, «Değildir» demiştir. İhtilâfın sebebi de, satıştaki garar, satışların sıhhatini engelleyecek kadar çok mudur değil midir diye ihtilâf etmeleridir. Zira ulema, gararın iki kısım olup satışın sıhha­tine mani olmayan gararın, ancak az olan, ya da zaruretten doğan garar oldu­ğunda müttefiktirler.

Göl veya çayda balıkların satışı da bu babtan olup sıhhatinde ihtilâf edilmiştir. İmam Ebû Hanife «Caizdir» demiş ise de, İmam Mâlik’e göre caiz değildir. Tahmin ederim ki İmam Şafii de -onun usulü caiz olmamasını gerektirdiği için- cevazını benimsemiyordur.

Efendisinin evini terkedip kaçan kölenin satışı da bu babtandır. Kimisi «Mutlaka caizdir» kimisi «Mutlaka caiz değildir» demiştir ki İmam Şâfıi bunlardandır. İmam Mâlik de” «Eğer satıcı ile alıcının ikisi de köleyi şahsen tanır ve nerede olduğunu bilirlerse, caizdir» demiştir. Zannedersem İmam Mâlik kölenin kaçmış olduğunun bilinmesini de şart koşarak, «Taraflar alı­cının malı teslim almadıkça satıcıya bedelini ödememeyi kararla ştınrlar»

demiştir. Kaçmış olan köle ile devenin satışını caiz görenlerden biri de Os­man el-Bettî’dir.

İmam Şafii’nin delili, Şehr b. Havşeb’in Ebû Said el-Hudrî’den rivayet ettiği, «Peygamber (s.a.s) Efendimiz kaçan kölenin, doğmamış yavrunun, sağılmamış sütün ve paylaşılmamış ganimet malının satışını yasak etti» [76] hadisidir. İmam Mâlik, her sağımda miktarı belli olan davarların sütünü, bel­li bir süre için satmayı caiz görmüş ise de, tek bir koyununkini satmayı caiz görmemiştir. Diğer fııkaha ise, «Sağılmadan ve ölçüsü belli olmadan, sütün satışı caiz değildir» demişlerdir.

İmam Mâlik’in, derisi yüzülmeyen gövdenin satışını caiz görmeyişi de bu babtandır.

Hasta olan köle veyahut hayvanın satışı da bu babtandır. İmam Mâlik «İyileşmesinden umut kesilmemiş ise satışı caizdir» demiştir. İmam Şafii ile İmam Ebû Hanife’ye göre ise, caiz değildir. İmam Mâlik’ten de gelen bir di­ğer rivayet bu yoldadır.

Altın ve gümüş madenlerinin toprağı ile kuyumcuların tozunu satmak da bu babtandır. İmam Mâlik «Madenlerin toprağını aynı cinsten olmayan para ile satmak caizdir. Fakat kuyumcuların tozunu satmak caiz değil­dir» demiş ise de, İmam Şâfıi her ikisini de caiz görmemiş ve bir cemaat her ikisini de caiz görmüştür ki, Hasan Basri de bunlardandır.

İşte cevazında ihtilâf edilen satışlar bunlardır. Çoğunun sebebi de, satı­lan şeyin keyfiyetinin bilinmeyişidir. Satılan şeyin miktarına gelince:

Ulema, tartılan ölçülen ya da sayılan bir şeyin ne kadar olduğu bilinme­den satılmasının caiz olmadığında müttefiktirler. Ulema, tartılan veyahut öl­çülen şeylerin ne kadar olduğunun o şeyleri tartmak veyahut ölçmek yolu ile öğrenildiği zaman, satışının caiz olduğunda keza müttefik oldukları gibi, bu şeylerden bazılarının miktarı tahminî olarak da bilinse satışının caiz oldu­ğunda ve bazılarının da caiz olmadığında müttefiktirler. Mâliki mezhebinin bu konudaki kaidesi şöyledir:

Fertleri değil de, çokluğu matlub olan şeylerin göz ayan ile satışı caiz­dir. Bunlar da, İmam Mâlik’e göre birkaç çeşit olup bir çeşidinde asıl, ölçü veya tartı olmakla beraber, tahminî olarak satışı caizdir. Bu da, ölçülen veya tartılan şeylerdir. Bir çeşidinde de asıl, tahmindir. Fakat ölçülerek de satılır’. Bu da -tarla, kumaş ve benzeri- metre işi şeylerdir. Bir çeşidinde de ne ölçü ile tartı ve ne de tahmin caiz olmayıp sadece sayı ile satılır. Bu da -yukarıda söylediğimiz gibi- çokluk değil, bizzat fertler matlub olan şeylerdir.

İmam Mâlik’e göre altın ve gümüş külçelerini götürü olarak satmak caiz ise de, sikken’ altın ve gümüş paralan satmak caiz değildir. İmam Şafii ile İmam Ebû Hanife ise, «Caizdir. Fakat mekruhtur» demişlerdir. îmanı

Mâlik’e göre miktarı bilinmeyen bir buğday yığınını -ölçeği şu kadar dirhe­me olmak üzere, yani ölçüldükten sonra kaç ölçek çıkarsa satıcıya o kadar para verilmek üzere- satın almak caizdir. İmam Ebû Hanife ise «Bu satışla ancak bir ölçek satılmış olur. Çünkü tarafların ifade ettikleri, sadece bir Öl­çektir» demiştir. îmam Mâlik’e göre bu şekilde satış, yalnız yiyeceklerde de­ğil köle, elbise ve benzeri misli olmayan şeylerde de caizdir. İmam Ebû Ha­nife ise «Yalnız yiyecek maddeleri gibi misliyatta caizdir. Köle ve elbise gibi mislî olmayan şeylerde caiz değildir» demiştir. Tahmin ederim ki diğerleri de hiçbir şeyin -satış bedelinin ne kadar tutacağı belli olmadığı için- bu şekil­de satılmasını caiz görmemişlerdir. İmam Mâlik’e göre eğer satış peşin olur­sa, alıcı satıcının yığın miktarı hakkında verdiği bilgiye dayanarak ölçmeye­bilir. Fakat diğer ulema* yığını ölçmeden satın almasını caiz görmemişlerdir. Zira Peygamber (s.a.s) Efendimiz, yiyecek maddelerini ölçmeksizin satma­yı yasak etmiştir [77] İmam Mâlik «Kişi miktarını bildiği malını, miktarını bil­meyen kimseye götürü olarak satamaz» demiştir. İmam Şafii ile İmam Ebû Hanife ise, caiz görmüşlerdir. İmam Mâlik’e göre, yasaklanan “Müzâbene satışı” bu babtandır [78]. Zira müzâbene, miktarı bilinmeyen bir şeyi, miktarı bilinmeyen bir diğer şeyle değiştirmektir. Caiz olmayışının sebebi de, ribaya tabi olan maddelerde birbirinden fazla olması, ribaya tabi olmayan madde­lerde de satılan şeyin miktarının kesin olarak bilinmeyi sidir. [79]

E- Şartlı ve îstisnalı Saüşlar

Bu satışların caiz olmaması her ne kadar gararlı oldukları için ise de, nassen yasak edildikleri için, caiz olmayan satışiann başlıbaşına bir kısmı sayılmaları lazım gelir. Ulemanın bu satışlar hakkındaki ihtilâfları üç temel hadise dayanmaktadır. Bu hadislerden biri, Câbir (r.a.)’in «Peygamber (s.a.s) Efendimiz, benden bir deve satın aldı ve Medine’ye kadar deveye bin­me hakkını bana şart koştu» mealindeki hadisidir [80] ki, bu hadis Sahih’te geçmektedir. İkinci hadis, «Peygamber (s.a.s) Efendimiz,

‘Allah’ın kitabında bulunmayan hiçbir şart -yüz tane de olsa- makbul değildir’ buyurdu» mealindeki Berire’nin hadisidir [81]. Bu hadisin sıhhatin­de ittifak edilmiştir. Üçüncü hadiste yine Câbir’in «Peygamber (s.a.s) Efen­dimiz Mühâkale, Müzâbene, Muhabere, Muâveme ve şartlı satışları yasak etti. Ancak Arâyâ’ya izin verdi» mealindeki hadisidir. Bu hadis de Sahih’te yer alıp Müslim tarafından kaydedilmiştir [82] îmam Ebû Hanife’den «Pey­gamber (s.a.s) Efendimiz şartlı satışı yasak etmiştir» diye rivayet olunan ha­dis de [83]bu babtandır. îşte bu hadisler arasında bulunan çelişme yüzünden ulema şartlı satışın cevazında ihtilâf etmişlerdir.

Kimisi «Hem satış, hem şart fasiddirler» demiştir. îmam Şafii ile îmam Ebû Hanife bunlardandırlar. Kimisi «Hem satış, hem caizdirler» demiştir, îbn Şibrime de bunlardandır. Kimisi de «Şart fasiddir. Fakat satış caizdir» demiştir. îbn Ebî Leylâ da bunlardandır, imam Ahmed de «Eğer şart bir tane olursa caizdir, birden çok olursa fasiddir» demiştir.

Hem şartın, hem satışın fasid olduğunu benimsemiş olanlar, şartlı satışı yasak eden hadisin umumuna dayanmışlardır. Her ikisini de caiz görenler Câbir’in birinci hadisini dayanak yapmışlardır. «Satış caizdir. Fakat şart fasiddir» diyenler de Berire’nin liadisindeki umuma bakmışlardır [84]. Bir şam caiz görüp de birden çok şartlara fasid diyenler de, Ebû Davud’un kaydettiği Amr b. Âs’ın «Peygamber (s.a.s) Efendimiz,

 i/e selef (selem) caiz değildir. Bir satışta iki şart, uhdeye geçme­yen şeyin kârı ve yanında olmayan şeyi satmak da ciz değildir’ buyurdu» [85]mealindeki hadisi ile ihricac etmişlerdir.

imam Mâlik’e gelince: Ona göre şartlar üç kısım olup bir kısmında, ken­disi de satış da fasiddir; bir kısmında, kendisi de satış da caizdir; bir kısmın­da, kendisi fasiddir, fakat satış caizdir, imam Mâlik’in sözlerinden bir dördüncü kısmın da bulunduğu sezilmektedir. O da öyle bir şarttır ki onu koşan kimse, üzerinde durursa satış fesada gider, ondan vazgeçerse caiz olur. Mâli­ki ulemasından birçok kimseler bu tasımlan ayn ayn tarif etmişlerse de, bir­birinden ayırdetmek zordur. Ancak şunu diyebiliriz:

Bu şartlar, ihtiva ettikleri, saüşın sıhhatini engelleyen riba veyahut ga-rann çokluk ve azlık derecelerine göre birbirinden ayrılırlar. Buna göre han­gi satışta koşulan şart yüzünden çok miktarda riba veyahut garar bulunursa, -İmam Mâlik’e göre- şart fasid olduğu gibi, satış da fasiddir; hangi satışta riba veyahut garar az bulunursa, hem satış, hem şart caizdir ve hangi satışın riba veyahut gararı ne az, ne de çok olursa, satış caizdir, fakat şart fasiddir. Mâlikîler, îmam Mâlik’in bu görüşünü görüşlerin en üstünü diye vasıflandı­rırlar. Zira bu görüş, hadislerin te’lifi demektir. Mâlikîler ise te’lifi tercihten üstün tutarlar. İmam Mâlik’in tabilerinden sonrakiler bu konuda birbirine ya­kın birtakım açıklamalarda bulunmuşlardır. Bu açıklamaları yapanlardan biri dedemdir. Biri Mazin, biri de Bacî’dir. Bacı bunu şu şekilde açıklamış­tır:

Satışta şart koşulması iki şekilde olur. Biri şudur: Herhangi bir kimse­nin bir köle veya cariyeyi satarken, «Onu azad ettiğin zaman velâ hakkı sana değil, bana ait olmak şartı ile sana sattım» demesi gibi, satılan mal alıcının mülkiyetinden Çıkaktan sonra koşulur. Bu kabil şartlar -Berîre’nin hadisi de­laletiyle- satışın sıhhatini engellemeyip sadece kendileri fasiddirler. İkinci­si, satılan mal alıcının mülkiyetinde iken koşulan şartlardır. Bu kabil şartlar da -derler ki- üç kısımdır. Zira satıcı koştuğu şartla ya kendine bir menfaat sağlar ya alıcıyı genel veyahut özel bir tasarruftan alıkoy ar ya da satılan maİ-da bir vasfı şart koşar ki, bu da iki kısma aynlır. Çünkü şart koşulan vasıfta ya bir hayır bulunur ya bulunmaz.

Kişinin, evini satarken bir ay kadar -bir kavle göre bir yıl kadar- kendisinin evde oturmasını şart koşması gibi, kendine küçük bir menfaat şart koş­ması -Câbir’in hadisine istinaden- caizdir.

Cariyeyi satarken alıcının cariyeye yaklaşmamasını veyahut onu sat­mamasını şart koşması gibi; alıcıyı genel veyahut özel bir tasarruftan alıkoy­ması ise, caiz değildir. Çünkü bu, istisnalı bir satıştır.

Kölenin azadlanması gibi, satılan malda hayır kabilinden bir vasfın şart koşulmasına gelince: Eğer vasfın satıştan hemen sonra vukuu şart koşulursa caizdir. Eğer gecikmeli olursa -garan büyük olduğu için- caiz değildir. Kölenin hemen azadlanması şartı ile satışını caiz gören İmam Mâlik’in bu görüşü­ne İmam Şafii de katılmıştır. Fakat îmam Şafii’nin şartlı satışı caiz görmedi­ğine dair bir diğer kavli de vardır. Çünkü ona göre, Câbir’in hadisinde kesin­lik yoktur. Zira bu hadiste -bir rivayete göre- Peygamber (s.a.s) Efendi-miz’in, deveyi satın alırken Medine’ye kadar deveye binme hakkını Câbir’e şart koştuğu ifade edilirken bir diğer rivayette, ona deveyi Medine’ye kadar ariyet (iğreti) olarak verdiği ifade edilmektedir [86], İmam Mâlik ise, bunu -gararı az olan satışlardan gördüğü için- az bir süre için caiz görmüş, uzun sü­re için «caiz değildir» demiştir. İmam Ebû Hanife’nin prensibi ise, -şart ne olursa olsun- şartlı satışın caiz olmamasıdır.

İmam Mâlik, başkasına satmamak gibi, hayır kabilinden olmayan bir vasfın şart koşulmasını caiz görmemiştir. Ancak İmam Mâlik’ten kimisi, bu satışın caiz olmadığını, kimisi, yalnız şartın fasid olup satışın caiz olduğunu söylediğimi rivayet etmiştir.                                                                  :

Satıcının alıcıya «Senin paranı ne zaman verirsem, malımı yine bana geri verirsin» şeklinde pazarlık yapmasına gelince: İmam Mâlik’e göre bu satış,\;aiz değildir. Çünkü bu akid, satış akdi ile borçlanma akdi arasında do­laşan bir akiddir. Zira eğer adamın parasını verirse borçlanma akdi, vermez­se satış akdi olur.

Mâliki mezhebinde İKÂLE ‘de (satış akdinin feshi) de şart caiz midir değil midir diye ihtilâf vardır. «İkâle, yeni bir satıştır» diyenler, satışın sıhha­tini engelleyen şeylerin ikâlenin de sıhhatini engellediklerini benimser. «İkâle, yapılan satış akdinin bozulmasıdır» diyenler ise, satış ile ikâle arasın­da ayırım yapmışlardır.

Bedelinin yansı ödenmedikçe başkasına satılmaması şartı ile herhangi bir şeyin satışı hakkında da ihtilâf etmişlerdir. Bir rivayete göre İmam Mâlik «caizdir» demiştir. Çünkü bu satışta satılan şey, ödenmeyen bedelinin rehni yerine geçer. Rehin olabilmek için de, başka şey ile satılan şey arasında fark yoktur. Îbnü’l-Kasım’dan gelen rivayete göre ise, İmam Mâlik «Caiz değil­dir» demiştir. Çünkü bu şart alıcıyı, satın aldığı şeyde uzun süre, tasarruf et­mekten alıkoyar. Bunun içindir ki İbnü’l-Mevvaz, «Eğer süre kısa olursa ca­izdir» demiştir.

Peygamber (s.a.s) Efendimiz’den, bir şeyi satan herhangi bir kimsenin, sattığı şeyin bedelinden başka, ayrıca alıcıdan kendisine bir miktar borç ver­mesini şart koşmasını da yasak ettiği rivayet olunmuştur [87]. Bunun için, ule­ma bu satışın caiz olmadığında müttefiktirler. Fakat satıcının, istediği borcu teslim almadan bu şartından vazgeçtiği taktirde, yine de satış fasid midir, de­ğil midir diye ihtilâf etmişlerdir. İmam Ebû Hanife, İmam Şafii ve diğer fu-kaha, «Fasiddir». İmam Mâlik ile -Muhammed b. Abdilhakem’den başka-tabileri de «Caizdir» demişlerdir. İmam Malik’den, Cumhur gibi dediği de rivayet olunmuştur. Cumhur, «Yasak, yasak edilen şeyin fasid olduğunu ge­rektirir. Kaldı ki burada, alıcının satıcıya borç vermesi şart koşulduğu için, satış bedelinin miktarı bilinmez olur» diye delil getirmiştir. Rivayete göre Muhammed b. Ahmed b. Sehi el-Bermekî, Mâlikî ulemasından İsmail b. îs-hak’a «Bu mes’ele ile, bir köleyi yüz dinar ile bir tulum şaraba sattıktan sonra ‘Ben şarap tulumundan vazgeçerim’ diyen kimsenin mes’elesi arasında ne fark vardır? Halbuki bu satış, ulemanın icmaıyla fasiddir» diye sormuş, İs­mail de «bu iki mes’ele arasında fark şudur: Kişi koştuğu şarttan vazgeçip geçmemekte seçimlidir. Fakat şarap tulumu mes’elesi öyle değildir» diye ce­vab vermiştir. Oysa ki bu cevab hüccet olamaz. Çünkü bu cevab, sorulan şe­yin tekrarından başka bir şey değildir. Zira soran «Bu iki mes’ele arasında fark nedir?» sorusu ile «Satıcı koştuğu şarttan vazgeçip geçmemekte niçin seçimlidir de, şarap tulumundan vazgeçmekte seçimli değildir?» diye sor­mak ister. En uygun olan, şu şekilde cevab vermektir: «Bu satış ne lizatihi (doğrudan) haramdır, ne de onda, lizatihi haram olan bir şey bulunduğu için haram kılınmıştır. Zira herhangi bir kimseden borç isteğinde bulunmak -bi­lindiği üzere- haram değildir. Ancak borçlanma ile şartlandığı için haram kı­lınmıştır. Şarap tulumu mes’elesinde ise durum böyle değildir. Zira bu mes’elede satışı haram kılan sebeb, satışın herhangi bir şeyle şartlandırılması değil, bedelinden bir kısmının lizatihi haram olan bir şeyden ibaret olrçası-dır».

Esasında bu ihtilâ f, «Şartlı olduğu için fasid oları bir satışın, fasidliği-ne sebeb olan şart ortadan kalktığı zaman, fesad vasfı da kalkar mı, yoksa -nasıl lizatihi haram olan bir şey, içinde bulunduğu için fasid olan bir satışın fesad vasfı, o şeyin ortadan kalkması ile kalkmıyorsa- kalkmaz mı?» diye edilen ihtilâfa dayanır.

Bu ihtilâfın bir sebebi de şudur: «Bu satışın fasid olması bir sebebe da­yanır mı, yoksa taabbüd müdür?». «Bir sebebe dayanır» diyecek olursak, şart ortadan kalktığı zaman fesad vasfının da kalkması lazım gelir. «Taabbüddiir» dersek, şart kalksa da, fesad vasfı kalkmaz. İmam Mâlik «Sebebe dayanır», cumhur da «Taabbüddür» demiştir.

Riba ve gararlı satışlardan çoğunun fasid oluşu taabbüddür. Bunun içindir ki satıştan sonra ribadan vazgeçilse veyahut garar ortadan kalksa bile -Cumhura göre- satış mün’akid olmaz ve vaki olduğu zaman -«Fasid satışla­rın ahkâmı» bahsinde geleceği üzere- hükmünde ihtilâf edilmiştir.

îrban (kaparolu, urbûn) satışı da bu babtan olup İslâm ulemasının cumhuru, caiz olmadığı görüşündedirler. Ancak tabiinden, içinde Mücâhid, İbn Şîrîn, Nâfı1 b. Hars ve Zeyd b. Eslem’in bulunduğu bir kitle «Caizdir» demiştir. İrban satışının şekli şöyledir;

«Kişi, herhangi bir şeyi satın alırken satıcıya, satış bedelinin hepsini de­ğil de, az bir miktarını kaparo olarak verir. Eğer satış akdi tamamlanırsa veri­len kaparo, satış bedelinden mahsub edilir, tamamlanmazsa satıcıya bırakı­lıp ondan vazgeçilir».

Bu satış, tehlikeli ve sonu meçhul olan bir satış ve aynı zamanda başka­sının malını bedavadan yemek kabilinden olduğu için, cumhur haram oldu­ğunu benimsemiştir. Zeyd b. Eşlem ise, «Peygamber (s.a.s) Efendimiz, ce­vaz vermiştir» demiştir. Hadisçiler ise «Peygamber (s.a.s) Efendimiz’den, buna cevaz verdiği iş itilmemiş tir» derler.

Bu babtan olmak üzere ulemanın, yasak edilen istisnalı satışlara girer mi, girmez mi diye ihtilâf ettiklefi birtakım meşhur mes’eleler daha vardır. Bunlardan biri herhangi bir kimsenin, gebe olan bir hayvanına -karnındaki yükü istisna ederek- satmasıdır. îmam Mâlik, İmam Ebû Hanife, îmam Şafii ve Süfyan Sevrî olmak üzere îslâm fukahasının cumhuru, caiz olmadığı gö­rüşündedirler. İmam Ahmed, Ebû Sevr ve îmam Dâvûd ise «Caizdir» demiş­lerdir ki bu görüş, Abdullah b. Ömer’den de rivayet olunmuştur.v

Bu ihtilâfın sebebi, bu müstesna, istisna edildiği şeyle birlikte satıl­mış olur mu, yoksa satıcının mülkiyetinde mi kalır diye edilen ihtilâftır. «Sa­tılmış olur» diyenler, «Nasıl bir şey olduğunun ve selâmetle çıkıp çıkmaya­cağı bilinmediği için bu satış yasak edilen istisnalardan olup caiz değildir» demişlerdir.

Herhangi bir hayvanını -bir kısmını istisna ederek- satan kimse hakkın­da da Mâliki mezhebinin görüşü özet olarak şöyledir:

«İstisna edilen kısım ya hayvanın tümünden belli bir miktardır ya belli olan bir organıdır ya da tartısı belli olan gövdesinin bir kısmıdır. Eğer hay­vandan -gövdenin üçte veyahut dörtte biri gibi- belli bir miktarı ise, cevazın­da ihtilâf yoktur. Eğer belli bir organı ise, o organda ya görülen, ya da görül­meyen bir şeydir. Eğer -hayvanın karnındaki yavrusu gibi- görülmeyen bir şeyse caiz değildir. Eğer -baş, el ve ayaklar gibi- görülen şeyler ise, o zaman hayvan ya kesilmesi caiz olan ya da olmayan hayvanlardandır. Eğer kesilme­si caiz olmayan hayvanlardan ise caiz değildir. Çünkü herhangi bir kimsenin bir köleyi -başını istisna ederek- satması caiz değildir. Zira hakkını alıcının hakkından ayıramaz. Bunda ihtilâf yoktur. Eğer kesilmesi caiz olan hayvan­lardan ise ve istisna edilen şey de bir değer taşıyor ve aynı zamanda hayvanın

satışı, kesilmesi şartı ile olmuş ise, imam Mâlik’in mezhebinde bunun hak­kında -biri caiz olmadığına, diğeri de caiz olduğuna dair olmak üzere- iki ka­vil vardır. En meşhuıîan birinci kavildir. İkinci kavlin sahibi de, koyunun -el ve ayaklan ile başı istisna edilerek- satışını caiz gören İbn Habib’dir. Eğer is­tisna edilen şey bir değer taşımıyorsa satışın cevazında Mâlikîler ihtilâf et­mişlerdir. Caiz olmadığım söyleyen imam Mâlik, ‘Çünkü eğer istisna edilen organ derisi ile birlikte istisna edilirse, derinin altı görülmeyen bir şeydir. Eğer derişiz olarak istisna edilirse, derisi soyulduktan sonra nasıl olacağı belli değildir’ diye delil getirmiştir. Caiz olduğu görüşünde olan İbn Habib de, ‘Kişi, belli ve bilinen bir organı istisna ettiği için, organ üzerindeki deri­nin ona zararı yoktur. Nitekim buğdayın da başağında ve cevizin kabuğunda satılması caizdir’ demiştir”.

Kesilmesi şartı ile satılan hayvandan -üç kilo, dört kilo gibi- ağırlığı bel­li bir kısmın istisnası hakkında ise, İmam Mâlik’ten iki rivayet gelmiştir, ibn Vehb caiz olmadığını, ibn Kasım da, istisna edilen kısmın gramajı az olmak şartı ile caiz olduğunu kendisinden rivayet etmişlerdir.

Ulema -bu babtan olmak üzere- bir hurmalıktan belli birkaç ağacın meyvalannı satın almanın cevazına kıyas ederek, bir bahçenin meyvalan sa­tılırken belli birkaç ağacı istisna etmenin cevazında ve satıştan sonra alıcı tarafından seçilinceye kadar belli olmayan birkaç ağacı istisna etmenin de -ta­rafların kesin olarak bilemedikleri şeyin satışı kabilinden olduğu için- caiz olmadığında ittifak etmişlerse de, herhangi bir kimsenin, bahçesini sattıktan sonra birkaç ağacı istisna etmesinin caiz olup olmadığında ihtilâf etmişler­dir. Cumhur «Ağaçların hepsi aynı evsafta olmadığı için caiz değildir» de­miştir, imam Mâlik’ten ise, caiz gördüğü rivayet olunmuştur. Îbnü’l-Kasım da imam Mâlik’in görüşünü ağaçlar hakkında red, davarlarda ise kabul et­miştir. İmam Mâlik ile İbnü’l-Kasım’ın -sonradan alıcı tarafından tayin edil­mek üzere- bir bahçeden belli olmayan birkaç ağaç satın almanın cevazı hak­kındaki sözleri de birbirine uymamaktadır.

Ulema, bir kimsenin bahçesinin hurmalarını satarken -bir Ölçek, iki öl­çek gibi- ölçüsü belli olan miktarını satıştan istisna etmesinin cevazında da ihtilâf etmişlerdir. Ebû Ömer b. Abdilberr, «Görüşlerine göre fetva verilen ve eser yazılan İslâm fukahası, caiz olmadığı görüşündedirler. Zira bu istis­na, belli olan bir miktarın belli olmayan bir miktarın satışından istisnadır. Peygamber (s.a.s) Efendimiz ise istisnalı satışı yasak etmiştir. îmam-Mâlik ile ondan önceki Medine fukahası ise, ‘Eğer istisna edilen miktar, istisna edildiği meyvalann üçte birinden az ise caizdir, çok ise caiz değildir’ demiş­lerdir. Bunlar bu satışı, ne kadar olduğu belli olmayan ve götürü olarak satılıp da belli bir miktarı istisna edilen bir buğday yığınının satışına kıyas etmişler­dir. Halbuki bu da cevazında ihtilâf edilen bir istisna olduğu için herhangi bir istisnanın cevazı için Örnek olamaz» demiştir.

Ulema, «Bir akidde, herhangi bir şeyi hem satmak ve hem kiralamak ca­iz midir, değil midir?» diye ihtilâf etmişlerdir. îmam Mâlik ile tabileri, «caiz­dir» demişlerse de, ne Küfe fukahası, ne de İmam Şafii -bu durumda satış be­delinin miktarı bilinmediği için- caiz görmemişlerdir. İmam Mâlik «Kira be­deli ile kiralama süresi bilindiği zaman satış bedelinin miktarı meçhul değil­dir» demiştir. Kimisi bunu, bir akidde iki satış kabilinden görmüştür.

Ulema borçlanma ile birlikte satışın da caiz olmadığında -yukarıda da söylediğimiz gibi- icma1 etmişlerdir.

Bir akidde borçlanma ile ortaklığın hükmü hakkında da îmam Mâlik’in birbirine uymayan kavilleri vardır. İmam Mâlik bir kere «Caizdir», bir kere

«Değildir» demiştir.

Bu satışların hepsinin -caiz olmamalarının sebebi kuvvetli midir, zayıf mıdır diye ihtilâf edildiği için- caiz olup olmadıklarında ihtilâf edilmiştir. Herhangi bir mes’elede caiz olmayışın sebebini kuvvetli görenler «Caiz değildir» zayıf görenler «caizdir» demişlerdir. Bu da, müctehidin buluş ve zev­kine göre değişir. Çünkü bu satışların caiz olması da olmaması da delillerin kuvvet ve zayıflığı bakımindan aynı derecededirler. Kanaatimce «Bu gibi mes’elelerde görüşleri birbirlerine zıt olan müctehidlerin ikisi de yanılmış değillerdir» denilse yanlış bir söz söylenmiş olmaz. Bunun içindir ki ulema­dan kimisi bu gibi mes’elelerde tahyir (serbestlik) yolunu tutmuştur.

İslâm fukahasının tümü, «Bu satış mekruhtur. Fakat eğer yapılırsa ge­çerlidir. Çünkü henüz kesinleşmemiş olan bir satış üzerine yapılan bir satış­tır» demişlerdir. İmam Dâvıid ile tabileri ise, yasaklamadaki umuma baka­rak, «Bu satış -hangi durumda olursa olsun- yapıldığı zaman geçersizdir» de­mişlerdir, îmam Mâlik ile bazı tabilerinden de, henüz fırsat elden gitmemiş-se, fesh edilmesinin gerektiği rivayet olunmuştur. İbnü’l-Mâcişûn ise -yuka­rıda da geçtiği üzere- bunu satışta inkâr ederek, «İmam Mâlik satışın değil, nikâhın feshedilmesi gerektiğini benimser» demiştir.

Ulema, Peygamber (s.a.s) Efendimiz’in «Bir kimse, kardeşinin pazar­lığı üzerine pazarlık yapmasın» hadisindeki yasağa zımmî denilen İslâm idaresi altındaki hristiyan ve yahudiler de girer mi, girmez mi diye ihtilâf etmişlerdir. Cumhur «Zımmî ile zımmî olmayan kimseler arasında bu konuda fark yoktur» demiştir. Evzâî ise «Zımmî’nin pazarlığı üzerine pazarlık yap­makta bir sakınca yoktur. Çünkü zımmî, müslümanın kardeşi değildir. Pey­gamber (s.a.s) Efendimiz ise, ‘Bir kimse, kardeşinin pazarlığı üzerine pa­zarlık yapmasın buyurmuştur» demiştir. Bunun içindir ki her ne kadar cumhur, artırma satışının cevazı görüşünde ise de, bazı kimseler caiz olma­dığını söylemişlerdir. [88]

F- Zarar Veya Aldatma Dolayısıyla Yasaklanan Satışlar:

Bu babtan olmak üzere, Peygamber (s.a.s) Efendimiz’in şu satışları ya­sak ettiği sabittir [89]:

1- Bir kimsenin satışı üzerine satış yapmak,

2- Bir kimsenin pazarlığı üzerine pazarlık etmek,

3- Satmak üzere yiyecek maddelerini şehre getiren köylü kervanını şe­hir dışında karşılamak,

4- Satıcı ile alıcı arasına girerek ve kendisini alıcı imiş gibi göstererek alıcıyı kandırıp yüksek fiyat vermesine çalışmak.

Ulema, hadislerde geçen bu deyimlerin mânâlarını açıklamada ihtilâf ederek birbirinden pek uzak olmayan birtakım yorumlarda bulunmuşlardır. İmam Mâlik, «’Peygamber (s.a.s) Efendimiz’in,

‘birinizin satışı üzerine satış yap­mayınız’ hadisi ile ‘Peygamber (s.a.s) Efendimiz, herhangi bir kimsenin kardeşinin pazarlığı üzerine pazarlık etmesini yasak etti’ hadisinin mânâla­rı birdir» demiştir. Bu da, satıcının malım pazarlık eden kimsenin verdiği fi­yatı kabullenmek üzere iken ve aralarında meselâ paranın sahte olup olmadı­ğını incelemek veyahut malın ayıplarından sorumluluk kabul etmemek gibi ufak bir anlaşmazlıktan başka bir şey kalmamışken herhangi birinin alıcıya, «Ben sana bundan daha ucuz ve daha kaliteli bir mal verebilirim» diyerek onu satın almak istediği malı almaktan caydırmağa çalışmasıdır.

imam Ebû Hanife de bu hadisi, İmam Mâlik’in yorumladığı şekilde yo­rumlamıştır. Süfyan Sevrî de «Peygamber (s.a.s) Efendimiz’in ‘Birbirinizin satışı üzerine satış yapmayınız’ hadisi, ‘Herhangi bir kimse çıkıp taraflar­dan birine, Bende bundan daha iyisi vardır demesin’ demektir» demiş ise de bu sözü ne zaman söylemenin caiz olmadığını açıklamamıştır. İmam Şafii de «Hadisin mânâsı ‘Satış akdi dille yapıldıktan sonra ve fakat taraflar daha bir­birinden aynlmamışken, herhangi biri gelip satılan maldan daha iyi bir malı ortaya sürmesin’ demektir» demiştir. İmam Şafii’nin bu yorumu, satışın an­cak, tarafların birbirinden ayrılması ile kesinleştiğine dair olan görüşüne da­yanmaktadır. O halde İmam Şafii ile İmam Mâlik, yasağın ancak, satışın kesinleşmek üzere bulunduğu sıraya mahsus olduğunda müttefiktirler. Fakat satışın ne zaman ve ne ile kesinleştiği hususunda -ileride söyleyeceğimiz üzere- ihtilâf etmişlerdir.

Bu ihtilâfın sebebi, “Hadisteki yasak kerahete mi mahmuldür, yok­sa hürmete mi? Şayet hürmete mahmul ise, bu satışın haram olması bütün du­rumlarda mıdır yoksa bazı durumlara mahsus mudur?” diye ihtilâf etmeleri­dir. [90]

1.Köylü Kervanını Karşılama:

Köylü kervanını şehir dışında karşılamanın yasaklanışına gelince: İmam Mâlik, «Bu yasağın muhatablan çarşı-pazar halkıdır. Çünkü eğer çar-şı-pazar halkının bir kısmı köylünün getirdiği eşyayı şehir dışında satın alır­sa, ucuz eşya almaya yalnız kendileri imkân bulmuş olacaklardır» diyerek eşyayı, pazara gelmeden satın almanın caiz olmadığı görüşünde bulunmuş­tur. Bu da, eğer kervan şehire yakın bir yerde karşılanırsa böyledir. Şehirden uzak yerlerde karşılamanın bir sakıncası yoktur. Uzaklığın en azı da, mez-hebte altı mildir, imam Mâlik’e göre şehir dışında yapılan satış geçerlidir. Fakat satın alınan şey, eğer pazarda satışı gelenek olan şeylerden ise, alıcı, onu satın almak isteyen bütün pazar halkını kendine ortak kılmak zorunda­dır. İmam Şafii ise, «Yasaktan maksat, satıcının menfaatini korumaktır. Çünkü mal sahibi pazara İnmeden raici bilmeyebilir» demiştir [91] İmam Şâfîi «Şayet satış vaki olursa sancı raici öğrendikten sonra -isterse- cayabi­lir» derdi. Peygamber (s.a.s) Efendimiz’in,

«Eşyayı karşılamaya çıkmayın. Kim karşılamaya çıkıp da ondan bir şey satın alırsa, eşya sahibi çarşıya geldiği zaman -isterse- cayabilir» [92] ha­disi İmam Şafii’nin görüşünde nass’nr ki, bu hadis sabit olup Müslim il hadis kitaplarında yer almıştır. ha  ile diğer[93]

2: Şehirlinin Köylüye Simsarlığı:

Peygamber (s.a.s) Efendimiz’in şehirlinin köylüye simsarlık edip malı­nı satmayı yasaklayışına gelince: Ulema bu yasağın mânâsında ihtilâf etmiş-

lerdir. Kimisi «Şehirli, köylünün malını satamaz» demiştir, İmam Mâlik’ten «Şehirli, köylüye bir şey satın alabilir mi, alamaz mı?» diye iki kavil rivayet olunmuştur. İmam Mâlik bir kere «Satın alabilir» demiştir ki, Ibn Habib bu­na katılır. Bir kere de «Alamaz» demiştir. Mâlikîlere göre, «şehirli; şehir de­nilen nüfusu yoğun olan yerlerde oturan kimselerdir. Kimisi İmam Mâlik’ten, «Köylüler de, çadır hayatını yaşayan göçebelerin malını satamaz­lar» dediğini de rivayet etmiştir. İmam Şafii ile Evzâî de İmam Mâlik’in gö­rüşüne katılır. İmam Ebû Hanife ile tabileri ise, «Şehirlinin köylüye simsar­lık etmesinde ve ona raici bildirmesinde sakınca yoktur» demişlerdir. Evzâî de «Caizdir» demiştir. İmam Mâlik ise, şehirlinin köylüye raici bildirmesini mekruh görmüştür.

Şehirlinin köylüye simsarlık etmesinin caiz olmadığım söyleyenler, «Bu yasaktan maksad, şehirliye ucuz bir hayat ve kolaylık sağlamaktır. Çün­kü yiyecek maddeleri, köylü ve çadır hayatını yaşayanlar tarafından üretildi­ği için köylerde daha ucuz ve sağlanması daha kolaydır. Hatta çoğu kez be­dava olarak bile elde edilebilir» demişlerdir. Herhalde bunlar, şehirlinin köylüye hayır ve iyilik istemesini ve ona gerçeği söylemesini mekruh gör­müşlerdir. Halbuki bu, Peygamber (s.a.s) Efendimiz’in «Din nasihattir (ha­yırhahtık, sadakat ve doğruyu söylemektir) » [94] hadisine aykırıdır. Şehirli­nin köylüye simsarlık etmesini caiz gören İmam Ebû Hanife bu hadis ile ihti-cac etmiştir. Cumhurun delili de, Müslim ile Ebû Davud’un kaydettikleri, Câbir’in «Peygamber (s.a.s) Efendimiz,

‘Hiçbir şehirli, bir köylüye simsarlık ederek malını satmasın. Bırakın Cenâb-ı Allah, insanları birbirlerinden geçindirsin’ buyurdu» [95]mealinde­ki hadisidir.

Fakat hadisin bu son kısmım ‘Bırakın Allah insanları birbirlerinden geçindirsin’ -tahmin ederim ki- Ebû Dâvûd yalnız kaydetmiştir.

En çok akla gelen şudur ki, bu yasak köylüyü aldanmaktan korumak içindir. Çünkü köylü pazara geldiği zaman -raici bilmediği için- kandırabi­lir. Meğer hadisin bu son kısmı sabit ola.

Şehirlinin köylüye simsarlık edip malını satmasının caiz olmadığı gö­rüşünde olanlar, bu satışın -vaki olduğu zaman- geçerli olup olmadığında ih­tilâf etmişlerdir. İmam Şâfıi «Caiz olmamakla beraber geçerlidir. Çünkü, Peygamber (s.a.s) Efendimiz ‘Bırakın, Cenâb-ı Allah insanları birbirlerin­den rızıklandırsın buyurmuştur» demiştir. Mâllkiler de kendi aralarında ih­tilâf ederek kimisi, «Geçerli olup fesholunmaz» demiş ise de, kimisi «fesho-lunur» demiştir. [96]

3.  Müşteri Kızıştırmakl Necş

Satıcı ile alıcı arasına girerek ve alıcı imiş gibi görünerek alıcının yük­sek fiat vermesine çalışmanın yasaklanmasına gelince:

Bu davranışın caiz olmadığında müttefik olan ulema, şayet birisi böyle yaparsa satış geçirli midir değil midir diye ihtilâf etmişlerdir. Zahiriler «Geçersizdir», İmam Mâlik «Ayıplı olan malın -aybını söylemeksizin- satışı gibidir. Alıcı isterse reddeder», İmam Ebû Hanife ile İmam Şafii de «Bunu ya­pan kimse günah işlemiş olur. Fakat satış geçerlidir» demişlerdir.

Bu ihtilâfın sebebi, yasaklama -bizzat şeyden olmayıp dışarıdan olan bir sebebten dolayı da olsa- yasak edilen şeyin fasid olduğunu ihtiva eder mi, etmez mi diye ihtilâf etmeleridir. «İhtiva eder» diyenler «Satış ge­çersizdir», «İhtiva etmez» diyenler «Geçerlidir» demişlerdir. Cumhur «Eğer yasak -riba ve garar gibi- bizzat yasak edilen şeyde bulunan bir sebeb­ten dolayı olursa, fasid olduğunu ihtiva eder, dışarıda olan bir sebebten ötürü olursa ihtiva etmez» demiştir[97]

4. Suyun Satışı:

Peygamber (s.a.s) Efendimiz’in yasak ettiği suyun satışı da -herhalde-babtandır. Ebû Bekir b. Münzir «Sabittir ki Peygamber (s.a.s) Efendimiz, ki­şinin ihtiyacından fazla olan suyu satmasını yasak etmiştir» [98]demiştir. Ule­ma bu yasağın yorumunda görüş ayrılığında bulunmuşlardır. Bir cemaat onu umuma hamlederek, «Su -ister kuyu olsun, ister göl veyahut çeşme olsun, is­ter bir kimsenin mülkünde, ister sahipsiz bir yerde olsun- hiçbir zaman satılamaz. Ancak eğer bir kimsenin mülkünde olursa mülk sahibi, kendisine ge­reken miktarda daha önceliklidir» demiştir ki, Yahya b. Yahya da bu görüş­tedir. Yahya b. Yahya «Su, ateş, odun ve ot olmak üzere döıt şeyden -kanaa­timce- hiç kimse men’ edilemez» demiştir. Kimisi de, bu hususta varid olan hadisleri -usul ile çeliştikleri için- tahsis etmiştir. Zira -Peygamber (s.a.s) Efendimiz’in buyurduğu [99] ve üzerinde icma1 edildiği üzere -hiç kimsenin malı- sahibinin rızası olmaksızın- bir başkasına helâl olmaz. Ancak bunlar, tahsis şeklinde ihtilâf ederek kimisi, «Hadisin mânâsı şudur; Bir kuyuda or­tak olup da sıra ile ve her gün biri, tarlasını sulayan iki kişi, kendi günlerinde birbirlerini, ihtiyaçlarından fazla olan suyu almaktan men’ edemezler» de­miştir. Kimisi de «Birbirlerine komşu olan iki kişiden biri, kuyusunun du­varları yıkılıp kapanırsa, adam kuyusunu açıncaya kadar komşusu onu kendi kuyusundan men’ edemez» demiştir ki, bu iki yorum birbirlerine yakındır. Zira, Peygamber (s.a.s) Efendimiz önce bir hadis ile mutlak, sonra bir diğer hadis ile de ihtiyaçtan fazla olan suyu satmayı yasak ettiği için, bunlar, «Her iki hadiste de satılması yasak edilen su, ihtiyaçtan fazla olan sudur» diyerek mutlakı mukayyede hamletmişlerdir. İmam Mâlik ise, hadislerde geçen su­yu sahipsiz çöllerde bulunan kuyulara hamlederek, «Su, bir kimsenin mülkü içinde bulunduğu zaman o kimsenindir. O kimse istediği kimselere onu sata­bilir ve -susuzluktan ölüm derecesine gelip de satın almaya gücü yetmeyen kimseler dışında- istediği kimseleri ondan men’ edebilir» demiştir, imam Mâlik, sahipsiz çöllerde bulunan kuyuların da, Önce bu kuyuları açan kimse­lerin hakkı olduğu görüşündedir. İmam Mâlik, herhalde sahipsiz yerlerde kuyu açan kimsenin açtığı kuyuya sahip olamadığını benimsiyordur. [100]

5. Anne İle Çocuğunu Ayırarak Satış:

Anne ile çocuğunu birbirinden ayırmak da bu babtandır. Zira Peygam­ber (s.a.s) Efendimiz.

«Her kim ki, bir anne ve çocuğunu birbirinden ayırırsa, Cenâb-ı Allah kıyamet günü o kimse ile sevdiği kimseleri birbirinden ayırır» [101] buyurduğu için bütün ulema, çocuğu annesiz veya anneyi çocuksuz, olarak satmanın ha­ram olduğunda müttefik iseler de, bu satışın ne zaman caiz olduğu ve henüz caiz olmamışken yapılırsa bozulup bozulmadığı konusunda ihtilâf etmişler­dir, imam Mâlik’e göre bozulur. îmam Şâfıi ile imam Ebû Hanife ise, «Bo­zulmaz. Fakat satıcı ile alıcı günah işlemiş olurlar» demişlerdir.

Bu ihtilâfın sebebi, herhangi bir şey yasak edildiği zaman eğer ya­sak, o şeyin dışında bulunan bir sebebten dolayı olursa, o şeyin fasid olduğu­nu gerektirir mi, gerektirmez mi diye ihtilâf etmeleridir.

“Ne zaman caiz olur?” konusuna gelince: imam Mâlik «Çocuğun diş çı­kardığı zaman», İmam Şâfıi: «Yaşı yedi» veyahut «sekiz olunca caiz olur» demişlerdir. Evzâî de «On yaşını bitirmeden caiz olamaz. Çünkü çocuk on yaşını bitirinceye kadar annesine muhtaç olup kendi kendini idare edemez» demiştir. [102]

6. Aldanma!Gabn

Taraflardan birinin normalin üstünde aldandığı satışlar da bu babtan olup bozulur mu, bozulmaz mı diye ihtilâf etmişlerdir. îmam Mâlik’in mez­hebinde meşhur olan görüş, bozulmadığıdır. Abdülvehhab ise îmam Mâlik1 in bazı arkadaşlarından «Eğer kişinin aldandiğı miktar, gerçek değerin üçte birinden fazla ise, satın alınan mal geri verilir» diye nakletmiştir. Peygamber (s.a.s) Efendimiz’in, şehir dışında karşılanıp malı kendisinden satın alman köylünün -pazara geldikten sonra- cayabileceğini buyurması, aldanmanın satışı bozma sebebi olabildiğini gösteren bir delildir. Rivayet olunduğuna göre Peygamber (s.a.s) Efendimiz, kendisine Münkiz b. Hibban’ın alım-sa-tımlarda aldandığı söylenince ona, «Üç güne kadar cayabilirsin» buyurmuş­tur. Eski fukahadan bir: cemaat, bu hususta babanın da anne hükmünde olduğunu, bir cemaat de, bu hükmün kardeşler hakkında da geçerli bulunduğunu söylemiştir. [103]

G- ibâdet Vaktinde Yapılmasından Dolayı Yasaklanan Satışlar:

Cenâb-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de “Cum’a günü namaz için ezan okun­duğu zaman, Allah’ı anmaya koşun, ahmsatimi bırakın” [104] buyurduğu için ulema, cum’a günü zevalden sonra İmam minberde iken ezanın okunma­ya başlaması ile alım-satımı bırakmanın gerektiğinde -bildiğime göre- müt­tefiktirler. Fakat “Eğer ahm-satıma devam edilirse, yapılan satış bozulur mu, bozulmaz mı? Şayet bozuluyorsa kimin satışı bozulur, kimin bozulmaz? Di­ğer akidler de bu hükümde satış akdi gibi midir, değil midir?”-diye ihtilâf et­mişlerdir.

İmam Mâlik’ten gelen meşhur rivayete göre bozulur. Kimisi de İmam Mâlik’ten «bozulmaz» dediğini nakletmiştir ki, İmam Şafii ile İmam Ebû Hanife’nin de görüşü budur.

Bu ihtilâfın sebebi,-yukarıda birçok kere söylediğimiz gibi-her­hangi bir şeyin yasaklanması, o şeyin dışında bulunan bir sebebten ötürü ise yasak edilen şeyin fasid olmasını gerektirir mi, gerektirmez mi diye ihtilâf etmeleridir.                                                                         :

Kimin satışı bozulur, kimin bozulmaz diye edilen ihtilâfa gelince: İmam Mâlik’e göre cum’a namazı kendisine farz olan kimsenin satışı bozu­lur. Cum’a namazını kılmak zorunda olmayan kimselerin satışı ise geçerli­dir. Zahirilerin usulüne göre ise, cum’a namazı vaktinde yapılan satışın -ki­min olursa olsun- fasid olması gerekir.

Diğer akidlere gelince: Bu akidlerin, alım-satım gibi kişiyi cum’a nama­zına gitmekten alıkoyduklarına bakılırsa satış akdi hükmünde olmaları, alım-satım gibi her zaman vaki olmadıklarına bakılırsa satış akdi hükmünde olmamaları lazım gelir.

Benim bildiğime göre her ne kadar kimse söylememişse de, namaz va­kitlerini bekleyen kimseler için diğer namazlar da cum’a namazı hükmünde-dirler. Şayet alım-satım yüzünden vaktin başında camiye gidip cemaatle na­maz kılma fırsatı kaçıyorsa -hkngi namaz için olursa olsun- ezan okunmaya başladı mı alım-satım bırakılmalıdır. Nitekim Cenâb-ı Allah “Öyle kimseler

ki onları ne ticaret ve ne de alış-veriş; Allah’ı anmaktan, namaz kılmak­tan, zekat vermekten alıkoymaz” [105] buyurarak namaz için alış-verişi bıra­kanları övmüştür.

Genel olarak satışları fesada götüren sebeblenn bahsi burada bitmekte­dir. Sırayı, artık satışların sıhhati için şart ve sebeb olan şeylerin bahsine ge­tirmiş bulunuyoruz ki bu da, satıhlar bahsinin ikinci kısmıdır. [106]

98. Mutlak Ahm-Satımların Sıhhat Sebeb ve Şartlan

Satışlann sıhhati için sebeb ve şart olan şeylerle, özet olarak satişlan fe­sada götüren sebeblerin zıtlandır. Bu kısım da üç bahse aynlmaktadır. Birin­ci bahis satış akdi, ikinci bahis ise satış akdinin konusu olan satılan şey, üçün­cü bahis de satış akdinin taraflan olan satıcı ile alıcı hakkındadır. [107]

1. Satış Akdi

Satış akdi, satıcının «sana sattım» alıcının da «senden satın aldım» de­dikleri gibi, satma ve satın alma deyimlerinin geçmiş zaman fiil kiplerinden başka sözlerle sahih olamaz. Şayet alıcı satıcıya «Metaını bana şu fıatla sat», satıcı da «Sana sattım» derse -İmam Mâlik’e göre- satış vaki olur ve alıcıya da -eğer bir mazeret beyan etmezsen- satıcının parasını vermek gerekir ise de, îmam Şafii’ye göre alıcı da «Ben satın aldım» demedikçe satış vaki ol­maz. Alıcının satıcıya «Metaını kaça satıyorsun?», satıcının da «Şu fiata sa­tıyorum» ve alıcının «Ben satın aldım» demesi de, -satıcı tekrar «Ben sat­tım» demedikçe- bunun gibidir. Yani satış vaki olur mu, olmaz mı diye ihtilâf edilmiştir.

İmam Şafii’ye göre satış, sarih (açık) deyimlerle olduğu gibi kinaye (ka­palı) deyimlerle de olur. İmam Mâlik’in ise, bu hususta bir şey söyleyip söy­lemediğini hatırlayamıyorum.

İmam Şafii’ye göre satış MUATAT ile, alıcının satıcıya -bir şey söyle-meksizin- satın aldığı malın bedelini, satıcının da ona -bir şey söylemeksi-zin- sattığı malı vermesi ile vaki olamaz.

Kanaatimce satışın vaki olması için gerekli olan «sattım» ve «satın al­dım» sözlerinin ayrılmadan bu sözleri söylemelerinin gerektiğinde ihtilâf yoktur. Buna göre satıcı «sana sattım» dedikten sonra alıcı orada cevap vermeyip, ancak ya kendisi veyahut satıcı oradan kalkıp gittikten sonra bir daha dönüp «kabul ettim» derse, satış vaki olmaz.

Fakat satışın ne zamari vaki olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir. İmam Mâlik, îmam Ebû Hanife, bu iki Imam’ın tabileri ve Medine ulemasından bir cemaat, «Birbirinden aynlmasalar bile biri ‘Sattım’ diğeri de ‘Aldım’ dedi mi, satış vaki olur» demişlerdir. İmam Şafii, İmam Ahmed, Ishak, Ebû Sevr, îmam Dâvûd ve ashabtan Abdullah b. Ömer (r.a.), «Satış, alıcı ile satıcının satış meclisinden kalkıp ayrılmaları ile vaki olur. Alıcı ile satıcı birbirinden ayrılmadıkça -aradan ne kadar zaman geçerse geçsin- vaki olmaz» demişler­dir, îbn Ebî Züeyb, Îbnül-Mübârek, kadı Şüreyh, tabiinden bir cemaat ve başkaları da buna katılır. Bu görüş aynı zamanda Abdullah b. Ömer ile ashabtan Ebû Berire el-îslâmî’den rivayet olunmuş ve ashabtan hiçbiri onlara muhalefet etmemiştir. Bunların delili de, îmam Mâlik’in Nâfi’ tariki ile Ab­dullah b. Ömer’den rivayet ettiği «Peygamber (s.a.s) Efendimiz,

‘Satıcı ile alıcı -ayrılmadıkça- arkadaşı aleyhine satışı bozabilir’ bu­yurdu» [108] hadisidir.

Bu hadisin bazı rivayetlerimde,

«Meğer biri arkadaşına (satışı kabul veyahut red’den birini seç), dese» ziyadesi vardır. Aynca bu hadisin senedi, muhaddislerce senetlerin en kuvvetli ve en sıhhatlisidir. Hatta Ebû Muhammed, «Böylesi bir sened ahâd tarikiyle de olsa kesin inanç verir» de­miştir.

Bu hadis ile amel etmeyi reddedip satışın yalnız «Verdim»-«Aldım» sözleri ile vaki olduğunu söyleyen diğer tarafa gelince: Bunlar değişik bi­çimlerde delil getirip her biri bir şeye dayanmışlardır, imam Mâlik’in daya­nağı, Medine halkının bu hadise göre davrandıklarına rastlamayışıdır. Hal­buki kendisinin bizzat münkatı1 olarak rivayet ettiği îbn Mes’ud’un,

«Satışı yabanlardan san­cının sözü kabuldür ya da her biri aldığını geri verir» [109] hadisi onun bu gö­rüşüne terstir, imam Mâlik, herhalde bu hadisi umuma hamletmiştir. Yani «Henüz birbirlerinden ayrılmışken de, ayrıldıktan sonra da ihtilâf ederlerse, satışı bozabilirler» biçiminde yorumlamıştır. Çünkü, eğer birbirlerinden ay-nlmalan satışın vaki olması için şart olsaydı, o zaman birbirlerinden ayrıl­mamışken düştükleri ihtilâfın hükmünü açıklamaya gerek olmazdı. Zira he­nüz birbirlerinden ayrılmamışken ihtilâfa düşseler de, düşmeseler de -satış henüz kesinleşmediği için- satışı bozabilirler. Ancak birbirlerinden ayrıldık­tan sonradır ki, satışı bozabilmek için ihtilâfa düşmüş olmaları şarttır. Bu­nunla beraber bu hadis, münkatı’ olduğu için birinci hadis ile çeliştirilemedi-ği gibi, onunla çeliştirilmesi ancak umum mânâsında olduğu taktirde müm­kündür ki, bu da kesin değildir. O halde en iyisi, bu hadisi de öteki hadise uy-gun biçimde yorumlamaktır. Tahmin ederim ki imam Ahmed de imam Mâlik gibi bu hadisi müsned olarak kaydetmemiştir, işte satışın yalnız «Al­dım-Verdim» sözlerinin sarfedilmesiyle vaki olduğunu söyleyen İmam . Mâlik’in dayanağı budur.

imam Mâlik’in tabilerine gelince: Onlar da hem birtakım sem’î delillerin zahirine, hem kıyasa dayanmışlardır. Sem’î delillerin en açığı “Ey iman etmiş olanlar, akidleri yerine getirin” [110] âyet-i kerimesidir. Çünkü akid -bilindiği üzere- tarafların «sattım» ve «saün aldım» demelerinden başka bir şey değildir ve buradaki emir de vücub anlamındadır. Henüz satıcı ile alıcı­nın birbirlerinden ayrılmamışken satışı bozabilmeleri ise, akdi yerine getir­menin vücubuna aykırıdır. Mâlikilerin yaptıkları kıyas da şöyledir:

«Satış akdi de -evlenme, hulu’, rehin verme, kasden adam öldürme olay­larında kan bedeli üzerinde sulh yapma akidleri gibi- bedelli bir akiddir. Bu akidlerde nasıl taraflar birbirlerinden ayrılmamışken akdi bozamıyorlarsa, satış akdinin de öyle olması lazım gelir».

Mâlikilere «Zahirlerine dayandığımız sem’î deliller, yukarıda geçen ha’dis ile tahsis edilmişlerdir. O halde sizin elinizde yalnız kıyas kalır. Bu du­ruma göre siz de kıyası hadise tercih edenlerden olursunuz. Halbuki -İmam Ebû Hanife’nin yaptığı gibi- kıyası hadise tercih etmek -her ne kadar imam Mâlik’ten de rivayet olunmuşsa da- İmam Mâlik’in mezhebinde prensip ola­rak uygun görülmemiştir» diye itiraz edildiği zaman «Bizim, bu kıyasa başvurmamız ne hadisi red, ne de kıyası hadise tercih etmek demektir. Bizim bu ameliyemiz hadisi te’vil ederek onu zahir olan anlamından bir başka anlama döndürmektir. Bu ise usul-i fıkıh ulemasının ittifakıyla caiz olan bir şeydir» diye cevab verirler. Mâlikiler: «Bu hadisi iki şekilde yorumluyoruz. Biri, ha­diste geçen satıcı ile alıcıdan murad, malı pazarlık eden ve henüz aralarında satış kesinleşmeyen kimselerdir» diyorlar. Halbuki eğer böyle olursa, hadis hiçbir şeyi ifade etmiş olmaz. Çünkü aralarında satış henüz kesinleşmeyen kimselerin, satışı bozabildikleri zaten bilinen bir şeydir. Mâlikiler, hadisi ikinci şekilde de yorumlarken, «Hadisteki satıcı ile alıcının birbirlerinden ayrılmalarından murad ‘Eğer ikisi birbirlerinden ayrılsalar, Allah her bi­rini kendi varlığından zenginleştirecektir’ [111] âyeti kerimesinde olduğu gibi bedenen değil, sözle birbirlerinden ayrılmalarıdır» demişlerdir. Halbu­ki bu mânâ hakikat değil, mecazdır. Ayrılmanın hakiki mânâsı bedenen ayrılmaktadır.

İşte satışın birinci rüknü olan akdin ana kaideleri bunlardır. [112]

2.Satılan Mal

Satışın ikinci rüknü olan satılan şeye gelince: Bunun da hem garar ve hem de ribadan salim olması şarttır. Bu bahisten olmak üzere, üzerinde itti­fak ve ihtilaf edilen konular yukanda geçtiği için burada tekrarlamaya lüzum görmüyoruz.

Gerek satılan şeyin ve gerek satış bedelinin garardan salim olması var olduğunun, nasıl olduğunun, ne kadar olduğunun -satış vadeli ise- vadesinin ne zaman geleceğinin bilinmesi ve sahibinin onu teslim edebilmesi ile olur. [113]

3. Satıcı ve Alıcı

Satışın üçüncü rüknü olan satıcı ile alıcıda da şunlar şarttır:

1- Sancının, satılan şeye ve alıcının da satış bedeline, ya tam bir mülki­yetle sahip olmaları ya da bunlara sahip olan kimselerin tam bir yetki ile ve­kili bulunmaları.

2- Erginlik çağına ermiş olmaları.

3- Hacir altıpda bulunmamaları. Zira sefih olan kimse kendi malında, köle de efendisinin malında tasarruf edemezler. Meğer köleye alış-veriş için izin verilmiş olsun.

Ulema, bu konuda, kişi başkasına ait bir malı -sahibi kabul ederse kesin­leşmesin, etmezse bozulsun kaydıyla- sattığı zaman veyahut herhangi bir şe­yi -aynı şartla- bir başkasına satın aldığı zaman -ki buna «fuzûlî satışı» deni­lir- satış vaki olur mu, olmaz mı diye ihtilâf etmişlerdir. İmam Şafii her ikisi­ni de caiz görmemiş, İmam Mâlik her ikisini de caiz görmüş, İmam Ebû Ha-nife de ikisi arasında ayırım yaparak, «Satmak caizdir. Satın almak caiz de­ğildir» demiştir.

Mâlikilerin delili, Urvetü’l-Bârikî’den rivayet olunan «Peygamber (s.a.s) Efendimiz, bana bir dinar vererek,

 ‘Bu sürüden bize bir koyun satın al dedi. Ben bir dinarla iki koyun aldım ve koyunlardan birini bir dinara sata­rak diğer koyun ile dinarı getirip,

‘Ya Rasâlallah, bu dinar da, koyun da sizindir’ dedim. Peygamber (s.a.s) Efendimiz, bana dua ederek,

‘Rabbim, alışverişini bereketli kıl’ buyurdu» [114] mealindeki hadistir. Mâlikiler «Peygamber (s.a.s) Efendi-miz’in kendisine emretmediği halde iki koyun alması ve bu koyunlardan biri­ni satması, başkası adına saün almayı caiz görmeyen İmam Ebû Hanife’ye ve_ hem satmayı, hem satın almayı caiz görmeyen İmam Şafii’ye karşı bir huccettir» demişlerdir, îmam Şafii de «Peygamber (s.a.s) Efendimiz, kişiye sa­hibi olmadığı şeyi satmayı yasak etmiştir» demiştir. Mâlikiler ise, bu yasağı kişinin sahibi olmadığı şeyi kendi adına satmasına hamlederek, «Sahibi adı­na satarsa caizdir. Çünkü bu yasak Hakîm b. Hizam hakkında varid olmuş­tur. Hakîm b. Hizam ise -meşhurdur ki- başkasına ait olan mallan kendine sa­tıyordu» demişlerdir.

Bu ihtilâfın sebebi, herhangi biryasak, bir sebebten dolayı varid ol­duğu zaman, o sebebe has mıdır yoksa genel bir yasak mıdır diye meşhur olan ihtilâftır. Bu kısmın ana mes’eleleri işte bunlardır. Kısacası bu kısmın bahisleri aşağı-yukan birinci bölümün bahisleri içine giriyorsa da, ilmî araştırma usu­lü, bu kısma ayn olarak konu etmeyi gerektirmektedir.

Bu bölüm ile ilgili olan konuşmamız, maksadımıza uygun bir şekilde burada sona erdiğinden, üçüncü kısma, yani sahih olan satışların genel hü­kümleri bahsine geçiyoruz. [115]

99. Sahih Satışın Genel Hükümleri

Bu kısmın mantık ile yakın ilgisi bulunan ana kaideleri dört bölümde özetlenmektedir:

İ- Satılan malda kusur, görülürse ne gibi bir hüküm doğurur?

2- Satılan mal ne zaman ziyan görürse alıcının kesesinden gider?

3- Satılan malın beraberindeki eşyadan hangileri onunla birlikte satıl­mış olur, hangileri satılmaz?

4- Satıcı ile alıcı herhangi bir konuda ihtilâf ederlerse nasıl çözümlenir? Bunu her ne kadar «Muhakeme usulü» babında ele almak daha uygun ise de, bundan «Satışlar» babında bahsedilegeldiği için biz de buraya alıyoruz. Sa­tışların ahkâmından biri de istihkaktır. Şuf a da keza satışların ahkâmından-dır. Fakat onun için de ayrı bir bab açmak adet olmuştur. [116]

1. Satılan Maldaki Kusurlar

Bu bölüm; iki babtan ibaret olup birinci bab, şartsız olarak satılan malda kusurun, ikinci bab da, herhangi bir kusurdan sorumlu olmamak şartı ile satı­lan malda bulunan kusurun ahkâmı hakkındadır. [117]

A- Şartsız Olarak Satılan Maldaki Kusurlar

Satılan herhangi bir malda bir kusurun bulunması üzerine malın geri ve­rilmesi, “Birbirinizin malını haksızlıkla değil, karşılıklı rıza ile yapılan alış-verişle yiyin” âyet-i kerimesi ile sütünün çok olduğunu göstermek için sütü birkaç gün sağılmayıp göğsünde biriktirildikten sonra satışa çıkarılan hayvan hakkında varid olan meşhur hadise dayanmaktadır.

Kusurlu bulunan mal, ya geri verilmesini gerektiren ya da gerektirme­yen bir akidle başkasına verilmiş olur. Geri verilmesini gerektiren bir akid ile verilmiş olsa, o kusur ya bir hükmü gerektirir, ya gerektirmez. Şayet gerektiriyorsa satıldıktan sonra, malda ya bir değişiklik olur ya olmaz. Değişiklik olmazsa hükmü nedir? Değişik olursa kaç çeşit değişiklik vardır ve her biri­nin hükmü nedir? îşte bunun için bu babın ana kaidelerini içinde toplayan ba­his beş fasıl olmuştur:

1- Mal kusurlu olduğu için bir hükmü gerektiren akidlerle gerektirme­yen akidler hangileridir?

2- Bir hükmü gerektiren kusurların şartı nedir?

3- Satılan malda bir değişiklik olmadığı zaman bir hükmü gerektiren kusurun hükmü nedir?

4- Satılan malın alıcı elinde uğradığı değişiklikler kaç çeşittir ve herbiri-nin hükmü nedir?

5- Satıcı ile alıcı ihtilâfa düştükleri zaman -her ne kadar buna «muhake­me usulü» babında yer vermek daha uygun ise de- nasıl çözülür? [118]

1.Kusur Dolayısıyla Hüküm Gerektiren ve Gerektirmeyen Akidler

Malda kusur bulunmasından dolayı bir hükmü gerektirdiğinde ihtilâf bulunmayan akidler bedelli olan akidlerdir. -Hibe ve sadaka gibi- bedelsiz akidlerde de kusurun etkisi bulunmadığında ihtilâf yoktur. Akidlerin bu iki çeşidi arasında bulunan, yani -sevab hibesi gibi- kendisi ile hem ikram, hem bedel kasdolunan akidlere gelince: İmam Mâlik’in mezhebinde en zahir olan görüş, bu akidlerin, malda kusur bulunması sebebiyle herhangi bir hükmü

gerektirmemektedir. Kimisi de «Eğer kusur, akdi fesada götüren tipten ise, onunla hükmolunur» demiştir. [119]

2. Hüküm Gerektiren Kusurlar ve Şartları

Bu fasılda -“bir hükmü gerektiren kusurlar hangileridir ve bu kusurların şartı nedir?” diye- iki konu işlenecektir. [120]

a-Hüküm Gerektiren Kusurlar

aa- Genel Olarak

Bir hükmü gerektiren kusurlar -ruhî ve bedenî olmak üzere- iki kısım­dır. Bunların her biri de satılan malda ya zıtlannın varlığı şart koşulur -ki bu­na «şart bakımından kusur» denilir- ya zıtlannın varlığı şart koşulmasa bile, kendileri bir hükmü gerektirirler. İşte bu kusurlardır ki zıtlannın yokluğu, asıl yaradılışta eksiklik sayılır. Diğer kusurlara gelince: Bunlar da, zıtlan -bilgi ve san’at sahibi olmak gibi- üstünlük ise de, kendileri eksiklik sayılmaz­lar. Bu kusurlar da çoğunlukla ruhi iseler de, bazen bedeni de olurlar. Bedeni kusurlardan da kimisi, canlılarda, kimisi de cansız olan varlıklarda bulu­nur.

Akid üzerinde etkisi bulunan kusurlar-bütün ulemaya göre- satılan ma­lın ya bünye veyahut ruhunda, değerini düşüren bir eksiklik husule getiren kusurlardır. Bu da, değişen zaman, yer, gelenek ve şahıslara göre değişir. Bazen -köle ve cariyelerin sünnetli olarak doğmalan gibi- bünyede eksiklik sa­yılan bir şey, şeriatta üstünlük ve fazilet sayılır. Değişen şeylerde bulunan bu gibi vasıflar birbirlerine yakın olduğu için, ulema “hangi vasıf, hangi şeyde bulunduğu zaman kusur sayılır?” diye ihtilâf etmişlerdir. Biz de, ulemanın kusur olduğunda ihtilâf ettikleri bu vasıflann en meşhurlannı ele alacağız ki, fıkıh ile uğraşan kimse için, geçmiş fukahadan herhangi birinin, hakkında bir şey söylediğine vakıf olmadığı mes’elelerde bir düstur ve kanun mesabesine geçmiş olsun. [121]

bb-Kölenin Çapkın, Evli ve Gebe Olması

Bunlardan biri, kölenin çapkın olmasıdır. îmam Mâlik ile îmam Şafii’ye göre bu vasıf kölede kusurdur. İmam Ebû Hanife ise, «Kusur değildir» demiştir. Halbuki çapkınlık, iffet denilen dini ahlâkta bir eksikliktir.

Köle ve cariyede evlilik de -îmam Mâlik’e göre- kusurdur. Çünkü evli­lik köle ve cariyeye hizmet gördürme imkânını kısıtlayan bir şeydir.

Borçluluk da böyledir. Kısacası, hangi şey zihin veyahut beden faaliye­tini yavaşlatırsa, o şey kusur sayılır. Bu yavaşlatıcı olan şey de bazan hariçten gelir, bazen de şeyin içinde olur. Tahmin ederim ki, îmam Şafii «Ne borçlu­luk, ne de evlilik, kusur sayılmazlar» demiştir.

îmam Mâlik’e göre gebelik de, güzel cariyeler için kusur sayılır. Çirkin cariyelerde ise, kusur sayılıp sayılmadığında -îmam Mâlik’in mezhebinde-ihtilâf edilmiştir. [122]

cc- Tasriye: Sütü Hayvanın Memesinde Bekletme

îmam Mâlik ile îmam Şafii’ye göre tasriye de kusur sayılır. Tasriye, hayvanın, sütü çok olan cinsten olduğu zannını vermek için, sütünü birkaç gün sağmayıp göğsünde biriktirdikten sonra onu satışa çıkarmaktır. Bu iki imamın delili de, Peygamber (s.a.s) Efendimiz’in,

«Deve ve sığırları -sütlerini sağmayıp memelerinde biriktirerek- sat­mayın. Kim böyle yaparsa, hayvanı satın alan kimse muhayyerdir, isterse ahkoyar, isterse, bir ölçek hurma ile birlikte geri verir» [123] diye meşhur olan tasriye hadisidir. Derler ki: Peygamber (s.a.s) Efendimiz alıcıya hayvanı ge­ri verme yetkisini verdiğinden, tasriyenin satış akdi üzerinde etki yapan bir kusur olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca bunu yapan kimse -hayvanın gerçek vasfını gizlediği için- diğer kusurlan gizleyen kimse hükmündedir.

îmam Ebû Hanife ile tabileri ise, «Tasriye kusur sayılmaz. Zira herhan­gi bir hayvanın, satın alındıktan sonra sütünün az olduğu görülürse, bunun kusur olmadığında ittifak vardır. Tasriye hadisi ile de amel etmemek gerekir. Zira bu hadis birkaç yönden usule aylandır» [124].

1- Peygamber (s.a.s) Efendimiz’in «Nimet, külfete göredir» hadisi ile çelişmektedir. Halbuki bu hadis sıhhatinde ittifak edilen bir hadistir.

2- Yiyecek maddesinin, yiyecek maddesiyle veresiye olarak değiştiril­mesi yasak edilmiştir. Bu hadis ise, bu yasakla çelişir.

3- İtlaf edilen bir mal, eğer misli işe karşılığında misli, misli değilse kıy­meti verilir. Sağılan sütün karşılığında bir ölçek hurma vermek, ne mislini ne

de kıymetini vermektir.

4- “Sağılan sütün karşılığında bir ölçek hurma vermek, ölçüsü belli olan bir yiyecek maddesinin, miktarı bilinmeyen, yani götürü olarak bir diğer yi­yecek maddesi ile değiştirilmesi kabilindendir. Zira sağılan sütün ne kadar olduğu bilinmediği halde, karşılığında verilen hurmanın miktarı bellidir” de­mişlerdir. Fakat bu hadisin hükmünü, bu ana kaidelerden istisna etmek gere­kir. Zira bu hadisin sıhhatinde ittifak vardır ve onun bu hükmü sanki özel bir hüküm olup bu babtan değildir. [125]

dd-Bedenî Kusurlar

Ulema arasında, tek gözlülüğün körlüğün, el veya ayak kesikliğinin sa­tış üzerinde etki yapan kusurlar olduğunda ihtilâf yoktur. Hastalık da -ister herhangi bir organda, ister bütün vücutta olsun- böyledir. İmam Mâlik’in mezhebinde güzel cariyede saç ağarması da satışı etkileyen bir kusurdur. Ki­misi de «Güzel cariyede az ağarmanın sakıncası yoktur» demiştir. Cariyede -ister güzel, ister çirkin olsun- istihâza da kusurdur. Aybaşı adetinin kesilme­si de -îmam Mâlik’in mezhebinde meşhur olan rivayete göre- kusurdur. Kor­kaklık da kusurdur. Duyu ve organların arızalanması da- kusurdur. Kısacası İmam Mâlik’in mezhebinde sahibinin kıymetini azaltan her eksiklik kusur­dur. Yatakta çiş yapmak da kusurdur ki, İmam Şafii de buna katılır. İmam Ebû Hanife ise, «Yatakta çiş yapan cariye, geri verilebilir. Fakat köle geri ve­rilemez» demiştir. Erkeğin, kadın ve kadının erkek çıkması da kusurdur. Muhalefetlerini açıkladıklarımızdan başka, bütün bu dediklerimiz Mâliki mezhebine göredir. [126]

b- Hüküm Gerektiren Kusurların Şartı

Bir hükmü gerektiren kusurların şartına gelince: Bütün ulemanın ittifa­kıyla kusurun satış akdini etkileyebilmesi için, satılan malda ya satılmazdan önce ya da -uhdeyi benimsemiş olanlara göre- henüz alıcının uhdesine (eline ve sorumluluğuna) geçmemişken meydana gelmesi şarttır. O halde biz bura­da ulemanın uhde hakkındaki ihtilâflarını anlatmalıyız:

Uhdeyi -îmam Mâlik’ten başka- İslâm fukahasından hiçbiri benimse-memiştir. Uhdeyi ancak kendisinden önce Medine’de yaşayan Fukaha-i Seb’a (yedi fıkıh bilgini) ve başkaları söylemişlerdir. İmam Mâlik’e göre uh­de, satıştan sonra bir süredir. Bu süre içinde alıcının elinde bile satılan malda bir kusur meydana gelirse o kusurun ziyanı satıcıya aiitir. Uhde -uhdeyi be­nimsemiş olanlara göre- iki tane olup biri üç gündür. Bu üç gün içinde satılan malda hangi kusur meydana gelirse o kusurun ziyanı satıcıya aittir. Biri de bir yıldır. Bu da cüzzam, alaca ve akıl hastalarına mahsustur. Yani satıştan sonra bir yıla kadar satılan malda bu üç hastalıktan biri meydana gelirse, zi­yanı satıcıya aittir. Bu üç hastalık dışındaki kusurlar ise alıcıya aittir. Mâlikî-lere göre “üç gün uhdesi”, satışı bozabilme ve satılan cariyenin istibra (bek­leme) süreleri gibidir. Yani satıştan sonra üç güne kadar, gerek satılan malın masrafı ve gerek uğradığı herhangi bir ziyan satıcıya aittir. “Yıl uhdesi”nde ise, gerek masraf ve gerek -yukarıda geçen üç hastalıktan başka- her türlü zi­yan alıcıya aittir. îmam Mâlik’e göre uhde yalnız kölelerin değil, veresiye ol­mayan ve bir süre bekletilmek için satın alınan her şeyin satışında caridir. Mâlikiler arasında bunda ihtilâf yoktur. Fakat bu şartı haiz olmayan satışlar­da ihtilâf etmişlerdir. En meşhur olan rivayete göre îmam Mâlik, «Yıl uhde­si, üç gün uhdesi bittikten sonra başlar» demiştir. Sözleşme süresi ise, eğer üç günden çok olursa üç gün uhdesi ile birleşir. Yıl uhdesi istibra uhdesi ile bir­leşmez, îmam Mâlik’in mezhebinde zahir olan görüş budur. Fukaha-i Seb’a ise, «Uhdelerden hiçbiri, diğer bir uhde ile birleşmez. Önce istibra, sonra üç gün, ondan sonra da yıl uhdesi gelir» demişlerdir.

İmam Mâlik’ten “Her ülke halkına -uhdeye zorlanmasalar bile- uhde la­zım gelir mi, gelmez mi?” diye iki rivayet gelmiştir. Lazım gelmediğini söy­lersek, “Her ülke halkının uhdeye zorlanması vacib midir, değil midir?” diye Mâliki mezhebinde iki kavil vardır.

Üç gün uhdesinde -şart da koşulsa- satış peşinleşmez. Fakat yıl uhdesin­de -şart koşulursa- peşinleşir. Sebebi de, üç gün uhdesinde, satılan malın alı­cıya -muhayyer (seçimli) olan sansa kıyasen- kesin olarak teslim edilmiş sayümamasıdır.

İşte, İmam Mâlik’in mezhebindeki uhde konusunun ahkâmına ilişkin mes’elelerin meşhurları bunlardır ki hepsi de, uhdenin sıhhati üzerine kuru­lan mes’elelerdir. Şimdi de uhdeyi kabul eden ve etmeyenlerin delillerine gelelim:

Uhdeyi kabul eden İmam Mâlik’in -Allah rahmet eylesin- dayanağı, Medine halkının teamülüdür. îmam Mâlik’in sonraki tabileri ise, Hasan Basrî’nin Ukbe b. Âmir’den «Peygamber (s.a.s) Efendimiz,

‘Köle şansının uhdesi, üç gündür’ buyur­du» [127] diye rivayet ettiği hadis ile ihticac etmişlerdir. Peygamber (s.a.s) Efendimiz’in,

«Dört geceden sonra uhde yoktur» [128] buyurduğu da rivayet olunmuştur. Bunu da Hasan Basrî, Semura b. Cündüb el-Fe-zarî’den rivayet etmiştir. Fakat bu her iki hadis de hadis ulemasınca malüldürler. Zira her ne kadar Tirmizî «sahihtir» demişse de, Hasan Basrî’nin, ha­disi bizzat Semura’dan dinlediğinde ihtilâf etmişlerdir.

Diğer İsiâm fukahasına gelince: Onlara göre uhde -hakkında sıhhatli bir rivayet bulunmamakla beraber- esasında usule de aykırıdır. Zira bütün fuka-ha müttefiktirler ki satılan malın, tesliminden sonra uğradığı ziyan alıcıya aittir. Böyle kesin olan bir kaideden herhangi bir hükmü istisna etmek ise, sa­bit bir rivayet bulunmazsa caiz değildir. Bunun içindir ki kendisinden gelen iki rivayetten birine göre İmam Mâlik, «Eğer bir yerde uhde hakkında teamül yoksa veyahut uhde şart koşulmazsa, uhde ile -özellikle yıl uhdesi ile- hük-medilemez. Çünkü uhde hakkında sıhhatli bir rivayet yoktur» demiştir. İmam Şafii de İbn Cüreyc’den «îbn Şihab’a üç gün ve yıl uhdelerini sordum. Bana ‘Uhde hakkında herhangi bir rivayet işitmedim’ dedi» diye nakletmiştir.

Bir hükmü gerektiren kusurları, gerektirmeyen kusurlardan ayırmaya

ve bir hükmü gerektirmesi için şart olan, kusurun satıştan önce veyahut -uh­deyi kabul edenlere göre- henüz uhdede iken meydana gelmesine dair ko­nuşmamız burada sona ererken bahsimizin geri kalan kısmına geçelim. [129]

3. Hüküm Gerektiren Malda Deği§i]çlik Olmaması

Satılan malda bir kusur görüldüğü zaman, eğer alıcının elinde onda bir değişiklik olmamış ise, o mal ya hayvandır ya cansız bir maldır. Cansız mal­da gayri menkul (taşınamaz), ya menkul (taşınır) bir maldır.

Eğer hayvan ise, alıcının onu geri verip parasını almak veyahut -satıcı­dan bir şey almadan- alıkoymak arasında muhayyer (seçimli) olduğunda ih­tilâf yoktur.

Gayri-menkul ise İmam Mâlik, büyük ve küçük kusurlar arasında ayı­rım yaparak, «Kusur küçük olursa mal geri verilemez. Ancak kusur yüzün­den malın değerinde ne kadar düşüş olursa, alıcı da o farkı satıcıdan alabilir. Fakat kusur büyük olursa mal geri verilir» demiştir. Mâlikilerin kitaplarında böyledir. Bağdad uleması ise, bu ayrıntılı açıklamayı yapmamışlardır.

Menkul olan mallara gelince: İmam Mâlik’in mezhebinde meşhur olan görüş şudur ki gayr-i menkulde olan ayırım, bunda yoktur. Kimisi de «Men­kul mallarla gayr-i menkul mallar arasında fark yoktur. Mâliki mezhebinde menkul da gayr-i menkul gibidir» demiştir. Dedemin hocası fakih Ebû Bekir b. Rızk da bu görüşü benimseyerek gayr-i menkul ile menkul arasında fark görmüyordu. Bana kalırsa gerçek şudur ki satılan mal, eğer değerinde kendi­sinde bulunan kusur yüzünden bir düşüklük olmuşsa geri verilir, olmamışsa verilemez. Diğer İslâm fukahası bunu benimser. Kanaatimce bunun içindir ki Bağdad uleması gayr-i menkul mallar hakkında söylediğim ayırımı benimsememişlerdir. Ulema hayvanda bulunan kusurun büyük ile küçüğü ara­sında ayırım yapmamakta ihtilâf etmemişlerdir.

Alıcı, satılan malı geri verip bedelini satıcıdan geri almak veyahut san­cıdan bir şey almadan malı alıkoymak arasında muhayyer olduğu zaman, alı­cının malı elinde tutması, satıcının da kusurun değerim alıcıya Ödemesi üze­rinde anlaşırlarsa ülkeler fukahasının çoğu bunu caiz görmektedirler. Ancak İmam Şafii’nin arkadaşlarından İbn Cüreyc, «Satıcı ile alıcı bunu yapamaz­lar. Çünkü bu, alıcıya’verilen yetkiyi bedel karşılığında iskat etmektir. Bu ise -bedel karşılığında Şuf a hakkından vazgeçmek gibi- caiz olmayan bir şey­dir» demiştir. Kadı Abdülvehhab da «Bu, yanlış bir sözdür. Zira kusurlu olan malı sahibine geri verip bedelini almak, alıcısına bir hakkı olduğundan, alıcı bedel karşılığında bu hakkından vazgeçebilir. İbn Cüreyc’in örnek olarak gösterdiği şuf a hakkı da, bizim için şahidlik eder. Çünkü bize göre şuf a hak­kına sahip olan kimse, bedel karşılığında bu hakkından vazgeçebilir» demiş­tir.

Bu babtan olmak üzere, bir akidle satın alınan birden çok şeylerden her-birini ayrı bir hükme tabi tutmak yönünden iki meşhur mes’ele vardır:

1- Bir kimse, birden çok şeyleri bir akidle saün aldıktan sonra bu şeyler­den birinde kusur gördüğü zaman, yalnız onu mu, yoksa hepsim mi geri verir diye ihtilâf edilmiştir.

Kimisi, «Yalnız kusurlu gördüğü şeyi geri veremez. Ya hepsini kabul eder ya hepsini geri verir» demiştir ki, Ebû Sevr ile Evzâî bu görüştedirler. Ancak eğer, satın alırken herbirine ayrı bir fiyat koymuşsa, o zaman yalnız kusurlu görülen şeyin geri verilebildiğinde ihtilâf yoktur. İhtilâf ancak, satın alınan şeylerin herbirine ayn ayn fıat koyulmadığı zaman yalnız kusurlu gö­rülen şeyin geri verilip verilemediğindedir. Kimisi de «Yalnız kusurlu görü­len şey -kıymetlendirilerek- geri verilir. Süfyan Sevrî ile başkalan da bu gö­rüştedirler. İmam Şafii’den ise her iki kavil de rivayet olunmuştur. İmam Mâlik de ayınm yaparak, «Kusurlu görülen şeye bakılır. Eğer satıştan esas gaye o ise, hepsinin geri verilmesi gerekir. Satıştan esas gaye o değilse -kıy­met karşılığında- yalnız o geri verilir» demiştir. İmam Ebû Hanife de, bir başka şekilde ayınm yaparak, «Eğer kusur, malın tesliminden önce görülür­se hepsi ile birlikte, eğer sonra görülürse, yalnız kendisinde kusur görülen mal -kıymetlendirilerek- geri verilir» demiştir. Buna göre mes’ele hakkında dört çeşit görüş vardır.

«Kusurlu görülen mal, yalnız geri verilemez. Ya hepsi kabul olunur ya hepsi geri verilir» diyenler, «Çünkü eğer kusurlu görülen mal, yalnız geri ve­rilirse taraflann, üzerende anlaşmadıklan bir kıymet satıcıdan geri alınmış olacağı gibi, geri kalan kısmın kıymeti de keza taraflann, üzerinde anlaştık-lan bir kıymet olmaz» demişlerdir. Yalnız kusurlu görülen şeyin geri verile­bildiği görüşünde olanlar da, «Burada zaruret bulunduğu için kıymet takdiri, tarafların anlaşması yerine geçer. Nasıl ki satılan maldan bir zayi olduğu za­man kıymet takdirinden başka bir yol yoktur» demişlerdir. İmam Mâlik’in, kusurlu görülen şeyin satışın esas gayesi olup olmadığı halleri arasında ayı-nm yapması ise, bir istihsandır. Çünkü ona göre satıştan esas gayenin, kusur­lu görülen şey olmadığı zaman, ona takdir edilen kıymet tarafların arzu ettik­leri bedele tekabül etmese de pek zararlı değildir. Fakat eğer satıştan esas ga­ye, kusurlu görülen şey ise, takdir edilen kıymetin tarafların arzuladıkları be­dele uymamasında büyük zarar vardır. îmam Mâlik’den, “Kusur gördüğü za­man, yalnız kusuru görülen şeyin mi, yoksa hepsinin mi kıymeti azalır?” di­ye iki kavil rivayet olunmuştur. Malın tesliminden önce kusurun görülmesi ile tesliminden sonra görülmesi arasında ayırım yapan İmam Ebû Hanife ise, «Çünkü satış, ancak malın alıcıya teslimi ile tamamlanır. Alıcıya teslim olunmayan malın uğradığı ziyan, satıcıya aittir» demiştir. Bu mes’elede is­tihkak da, kusur yüzünden malın geri verilmesi hükmündedir.

2- Ulema, bir şeyi birlikte satın aldıktan sonra onu kusurlu bulan iki kişi­den biri, kendi hissesini geri vermek istemezse, diğeri verebilir mi, veremez mi diye ihtilâf etmişlerdir.

İmam Şâfıi «İkisinden hangisi geri vermek isterse, verebilir» demiştir. tbnü’l-Kasım’in da İmam Mâlik’ten rivayeti bu yoldadır. Kimisi de «İkisi bir­likte geri vermezlerse, yalnız birisi veremez» demiştir. «Geri verebilir» di­yenler, bu akdi -iki alıcısı olduğu için- iki akde kıyas etmişlerdir. «Veremez» diyenler de, «Her ne kadar alıcı iki kişi ise de -satış bir akidle yapıldığı için-yalnız birisi kendi hissesini geri verdiği zaman bir şeyi satın alan bir kimse­nin o şeyin yansını geri vermesi gibi olur» demişlerdir. [130]

4. Alıcının Elinde Meydana Gelen Değişiklikler

a- Genel Olarak

Satılan mal, alıcı elinde bir değişikliğe uğrayıp da kusurlu olduğu, deği­şikliğe uğradıktan sonra öğrenilirse -fukahaya göre- hüküm, malın uğradığı değişikliğe göre değişir. Eğer satılan mal, alıcının elinde ölür ya da bozulur veyahut azadlanırsa, fukaha, bu değişikliğin malın yok olması demek olup satıcının alıcıya kıymetini vermek zorunda olduğunda müttefiktirler. Ancak Ata b. Rebâh, «Malın ölmesi ile azadlanması hallerinde satıcıya bir şey la­zım gelmez» demiştir. Cariyenin alıcıdan çocuk doğurması veyahut alıcının köleye «Ben öldükten sonra sen hürsün» demesi de -efendisi ile kitabet akdi­ni yapan köleye kıyasen- satılan malın alıcı elinde yok olması hükmündedir. Eğer satılan malın, alıcı tarafından başkasına satıldıktan sonra kusurlu olduğu öğrenilirse, îmam Ebû Hanife ile İmam Şâfıi «Alıcı satıcıdan bir şey ala­maz» demişlerdir ki, Leys b. Sa’d da buna katılır. İmam Mâlik ise, bu hususta tafsilatta bulunarak «Alıcı onu ya tekrar eski sahibine veyahut bir başkasına, bu her iki surette de ya aynı fiyatla, ya daha çok veyahut daha az bir fiyatla satmış olur. Eğer eski sahibine ve aynı fiyatla satmış ise, eski sahibinden, gö­rülen kusurun bedelini alamaz. Eğer daha az bir fiyatla satmış ise kusurun bedelini alır. Daha çok bir fiyatla satmış ise o zaman bakılır. Eğer birinci satı­cı malın kusurlu olduğunu biliyor idiyse, ikinci satıcıdan bir şey alamaz, bil­miyor idiyse, herbiri diğerine ne vermiş ise ondan geri alır ve her iki satış da bozulup mal tekrar eski sahibinin mülkiyetine dönmüş olur» demiştir. Eğer onu bir başkasına satmış ise -İmam Ebû Hanife ile İmam Şafii’nin dedikleri gibi- İbnü’l-Kasım da «Alıcı, satıcıdan kusurun kıymetini geri alamaz» de­miştir, îbn Abdilhakenı ise, «Kusurun kıymetini ondan geri alır» demiştir. Eşheb de «Kusurun kıymeti ile satış bedelinin kıymetinden hangisi daha az ise, onu alır» demiştir. Bu da, kusurlu olan malı satın aldığı fiyattan daha az bir fiyata sattığı zaman, böyledir. Buna göre, onu satın aldığı aynı veyahut daha çok bir fiyatla sattığı zaman, kusurun kıymetini geri alamaz ki, Osman el-Bettî de bu görüştedir.

«Alıcı satıcıdan kusurun kıymetini geri alamaz» diyen İbnü’l-Kasım, İmam Şâfıi ve İmam Ebû Hanife, «Çünkü her ne kadar kusurlu olduğu öğre-nilmişse de, alıcı onu satarken durumu bilmediği için satış bedelini tam ola­rak almıştır. Bunun içindir ki eğer alıcı, kusurun kıymetini kendisinden ister­se onun da birinci satıcıdan kusurun kıymetini isteyebildiğinde ihtilâf yok­tur» demişlerdir. İkinci görüşün sahipleri de satılmayı azadlanmaya kıyas et­mişlerdir. Eşheb ile Osman el-Bettî de, «Eğer malı satmamış olsaydı, onu ya sahibine geri vermek ya olduğu gibi kabul etmekten başka bir şey yapamaz­dı. Onu satınca ise, verdiği satış bedelinin karşılığını aldığı için ancak eğer satın aldığı fiyattan eksik bir fiyatla satmış ise, kusurun kıymetini alır» de­mişlerdir.

İmam Mâlik «Eğer alıcı kusurlu olan malı başkasına hibe etmiş veyahut sadaka olarak da vermiş olsa, sancıdan kusurun kıymetini geri alır» demiştir, îmam Ebû Hanife ise «Geri alamaz. Çünkü onu başkasına hibe etmek veya­hut sadaka olarak vermekle, bedelsiz olarak mülkiyetinden çıkmasına -se­vap kazanmak için- razı olmuştur. Ö halde kusurun kıymetini almamaya ev-leviyetle razıdır» demiştir. îmam Mâlik ise, hibeyi de azadlanmaya kıyas et­miştir.

Aklen, kusurlu görülen malın alıcının elinden çıkıp bir daha geri dön­mesine imkân bulunmadığı zaman, satıcıdan kusurun kıymetini almaması gerekir. Çünkü, alıcının elinden daha çıkmamışken kusurlu görüldüğü za­man, onu ya geri vermeye veyahut olduğu gibi kabul etmeye mecbur oldu­ğunda ulemanın icma’ etmesi, satılan malda kusur görmenin, satış bedelinde indirim yapmakta değil, satışı bozabilmekte müessir olduğunu göstermekte­dir.

Rehin veyahut kiraya verme gibi, malın tekrar geri verilmesini gerekti­ren geçici akidlere gelince: Mâlikiler bu akidlerde ihtilâf ederek İbnü’1-Ka-sım, «Satın alındıktan sonra rehin veyahut kiraya verilen bir malda kusur görülürse, o malın rehin veyahut kirada oluşu, rehinden çıktığı veyahut kira sü­resinin bittiği zaman sahibLe geri verilmesine mani değildir» demiştir. Eş-heb de «Rehin veyahut kirada olduğu müddet uzun değilse, kusurlu görülün­ce sahibine geri verilebilir» demiştir. Fakat İbnü’l-Kasım’ın sözü daha uy­gundur.

İmam Mâlik’e göre sevab kastı ile başkasına hibe edilen mal da, satılmış olan mal gibi elden çıkmış sayılır.

İşte satıldıktan sonra kusurlu görülen malın alıcı elinde uğradığı deği­şiklikler bunlardır. [131]

b- Satılan Malda Eksiklik Doğması

Satılan malda bir eksiklik meydana geldiği zaman, o eksiklik malın ya kıymetinde ya bünyesinde, ya ahlâkında meydana gelmiş olur. [132]

 

aa- Malın Değerindeki Eksiklik

Malın kıymetinde meydana gelen eksiklik -kıymet pazardan pazara de­ğiştiği için- malın kusurlu görülmesinden dolayı geri verilmesinde -ulema­nın icmaı ile- etkili değildir.  [133]

bb- Malın Bünyesindeki Eksiklik

Malın bünyesinde meydana gelen eksiklik de -eğer malın değerini etki­lemeyecek kadar- az olursa, malın geri verilmesinde -hiç yokmuş gibi- keza etkili değildir. Bu, İmam Mâlik ile başkalarının mezhebinde nassen bildirilmiştir.

Malın değerini etkileyen eksikliğe gelince: Fukaha, bu eksiklik hakkın­da üç çeşit görüşte bulunmuşlardır. Bir görüşe göre, eğer satıcı malını geri al­mazsa alıcı ondan, kusurun kıymetinden başka bir şey isteyemez. İmam Ebû Hanife ile -yeni kavline.göre- İmam Şafii bu görüştedirler. Süfyan Sevrî de «Yanında meydana gelen eksikliğin kıymeti ile birlikte malı geri vermekten başka, alıcının bir yetkisi yoktur» demiştir. İmam Şafii’nin eski kavli de bu yoldadır. Üçüncü görüşün sahibi olan İmam Mâlik ise, «Alıcı, isterse malı alıkoyar da, satıcı ona, satış bedelinden kusurun kıymeti kadar indirim yapar. İsterse satıcıya malı -yanında meydana gelen eksikliğin kıymeti ile birlikte-geri verir. Şayet taraflar anîaşamayıp satıcı ‘Ben malımı geri alırım. Ancak, senin yanında onda meydana gelen eksikliğin karşılığını da bana verecek­sin’, alıcı da ‘Ben malı sana geri vermem. Ancak mal daha sende iken onda bulunan kusurun kıymeti kadar bana geri vereceksin’ derlerse, söz, alıcının sözüdür» demiştir. Kimisi «İmam Mâlik’in mezhebine göre söz, satıcının sözüdür» demiş ise de, bu söz ancak «Alıcı malı ya alıkoymak ya da bununla beraber malda meydana gelen eksikliğin karşılığı ile birlikte geri vermek zo­rundadır» diyenlerin görüşüne göre doğru olabilir. Ebû Muhammed b. Hazmı da şâzz bir görüşte bulunarak «Alıcı, malı geri verir ve satıcıya hiçbir şeyj vermesi gerekmez» demiştir.                                                                  

«Alıcının, malı ya onda meydana gelen eksikliğin karşılığı ile birlikteİj geri vermek, ya da alıkoymaktan başka bir yetkisi yoktur» diyenlere gelince:! Çünkü bunlar, malın alıcı elinde bir ziyana uğramadığı zaman, alicinin onu I geri vermekten başka bir yetkiye sahip olmadığında icma’ etmişlerdir. O hal- i de malın alıcı elinde bir ziyana uğradığı zaman da, uğradığı ziyanın karşılığı i ile birlikte malı geri vermekten başka bir yetkiye sahip olmaması lazım ge- f lir.

«Alıcı, malı geri veremez. Ancak mal daha satıcının elinde iken bulunan kusurunun kıymetini satıcıdan alabilir» diyenler de, satılan malda bir eksik­liğin meydana gelmesini malın azadlanması ile ölümüne kıyas etmişler­dir.

İmam Mâlik ise, kendisine göre satıcı ile alıcının haklan birbirleri ile çe­lişince alıcıyı satıcıya tercih ederek yetkiyi yalnız alıcıya vermiştir. Çünkü satıcı ya malında bulunan kusuru öğrenmede kusur göstermiş ya da kendisi kusuru bildiği halde, alıcıya söylemeyip ondan gizlemiş olduğu için suçlu­dur. İmam Mâlik’e göre eğer satıcının mahndaki kusuru alıcıdan gizlediği sa­bit olursa -alıcı ona, yanında uğradığı ziyanın karşılığını vermeden- malını geri almak zorundadır. Şayet mal, sözü geçen kusurun etkisi ile ölürse, satı­cıya aittir. Fakat eğer kusuru alıcıdan gizlediği sabit olmazsa durum böyle değildir.

«Alıcı malı geri verir ve satıcıya hiçbir şey vermesi gerekmez» diyen Ebû Muhammed b. Hazm da, «Çünkü malın alıcı elinde uğradığı ziyan, Al­lah tarafından olan bir şey olup sanki sancının yanında iken uğramış olduğu bir ziyandır. Nitekim kusurlu olduğu için geri verilebildiği de, akdin gerçek­te değil, görünüşte münakid olduğunu göstermektedir. Kaldı ki ne kitap ve ne de sünnet, hiçbir kimseye -ihmal ve ilgisizliği olmadan- herhangi bir şe- * yin uğradığı ziyanın ceremesini yüklememi şlerdir. Meğer -gasbedilen malın -| uğradığı zaran, onu gasbeden kimseye yüklemeleri gibi- sertlik göstermek kabilinden olsun» demiştir.

İşte, kusurlu olan malın bünyesinde meydana gelen eksikliklerin hük­mü budur. [134]

 

cc- Malın Ahlâkındaki Eksiklik

Kölenin, efendisinin evinden kaçması veyahut hırsızlığa alışması gibi,

ahlâkta meydana gelen eksikliklere gelince: Kimisi «İmam Mâlik’in mezhe­binde bunlar da -malın bünyesinde meydana gelen eksiklikler gibi- kusur yü­zünden geri verilebilmesine manidirler», kimisi «mani değildirler» demiş­tir.

Alıcı elinde meydana gelen eksikliğin, meydana geldikten sonra bir da­ha kalktığı zaman -eğer tekrar dönmeyeceğine güveniliyorsa- malın geri ve­rilmesi üzerinde etkili olmadığında ihtilâf yoktur.

Kişinin satın aldıktan sonra kendisi ile cinsi münasebette bulunduğu ca­riyeyi kusurlu bulunca, geri verebilip veremediği hususundaki ihtilâf da bu babtandrr. Kimisi «Cariye -ister kız, ister dul olsun- kendisi ile cinsi münâse­bette bulunulduktan sonra geri verilemez. Ancak, onda görülen kusurun kıy­meti geri alınabilir» demiştir ki, İmam Ebû Hanife bu görüştedir. İmam Şafii ise «Geri verilebilir. Ancak eğer kız idiyse, düşen kıymetinin farkı da birlikte verilir. Dul olan cariye ise, sahibine bir şey ödenmeksizin geri verilir» de­miştir. Kimisi de «İster kız, ister dul olsun, geri verilebilir. Fakat mehr-i misl’ini vermek gerekir» demiştir. İbn Ebî Şibrime ile îbn Ebî Leylâ da buna katılır. Süfyan Sevrî de «Eğer kız idiyse kıymetinin onda birini, dul idiyse, yirmide birini vermek gerekir» demiştir. İmam Mâlik de «Eğer dul ise, hiçbir şey lazım gelmez. Çünkü cinsî münasebet cariyenin menfaatlerindendir. Sa­tın alman malın menfaati de malın uhdeye geçmesi ile hak edilmiş olur. Fa­kat kızda kusur sayıldığı için alıcı onu ya alıkoyar da, satıcı ona satış bedelin­den kusurun kıymeti kadar indirim yapar, ya da düşen kıymetinin farkı ile birlikte onu geri verir» demiştir ki, İmam Şafii’den de, böyle bir şeyi söyledi­ği rivayet olunmuştur. Osman el-Bettî de «Eğer o çevrede, cariyenin değeri cinsî münasebetle düşüyorsa onu, değerinden düşen miktar ile birlikte geri vermek gerekir. Eğer düşmüyorsa bir şey lazım gelmez» demiştir.

Buraya kadar anlattıklarımız, malda meydana gelen eksikliklerin hü­kümleridir. [135]

c-Satılan Malda Artış Olması

Malda meydana gelen artışlara gelince: Bunlar da -maldan ayrı bulunan ve maldan ayrılmayan artışlar olmak üzere- iki çeşittir. Hayvanın, satıldık­tan sonra doğurduğu yavrular gibi, ana maldan ayrı duran artışlar hakkında ihtilâf etmişlerdir. İmam Şafii, «Bu tür artışlar ‘Haraç damanladır’ (nimet, külfete göredir) -hadisi âmm olduğu için- alıcıya aittir, ona malın geri veril­mesine mani değildirler» demiştir. İmam Mâlik de, artışlardan yalnız hayvan yavrusunu istisna ederek, «Alıcı, ana malı ya alıkoyar ya da satıcıya geri verir. Şayet geri verirse artışları da beraber vermesi gerekir» demiştir. îmam Ebû Hanife ise «Maldan elde edilen gelir ve kazançtan başka, artışların hepsi, ana malın geri verilmesine mani olup alıcıya, malda bulunan kusurun kıy­metini gerektirirler» demiştir, imam Ebû Hanife «Çünkü satılan maldan do­ğan her şeyin, satış akdine dahil olduğu halde satılan malla birlikte geri veril­mesi mümkün değildir. Bu ise, satılan malın, kendisinde bulunan kusurun kıymetini gerektiren elden çıkması demektir. Ancak, malın gelir ve kazancı -nassen istisna edildikleri ‘çin- bu hükme tabi değillerdir» demiştir.

Elbisenin boyanıp süslenmesi gibi, maldan ayrılmayan artışlara gelin­ce: îmam Mâlik’in mezhebine göre alıcı isterse malı alıkoyar da, kusurun kıymetini satıcıdan geri alır. İsterse malı geri verir de, bu artışlann kıymeti ile satıcıya ortak olur.

Hayvanın semizlenmesi gibi bünyedeki artışa gelince: Kimisi «Mâliki mezhebinde alıcının muhayyerliğine mani değildir», kimisi «Manidir» de­miştir. Hayvanın zayıflaması gibi, bünyedeki eksilme de böyledir.

Satılan kusurlu malın alıcı elinde uğradığı değişikliklerin ahkâmı bun­lardır. [136]

5. Alıcı ile Satıcının Kusurlar Konusundaki Anlaşmazlıkları;

Satıcı ile alıcının, yukanda geçen bu durumlardan herhangi biri üzerin­de anlaştıklan zaman, o duruma ilişkin hükmü uygulamanın gerektiği ma­lumdur.

Şayet satıcı alıcının iddiasını inkâr ederse, ya malda kusur bulunmadı­ğını, ya kusurun, malı sattıktan sonra meydana geldiğini söyler. Malda kusur bulunmadığını söylediği zaman, eğer alıcının, varlığını iddia ettiği kusur, herkesçe bilinen ve tanınan kusurlardan ise, herhangi bir meslek veya sanat erbabı tanıyorlarsa, o zaman şahitlik eden kimselerin o meslek erbabından olmalan gerekir. Ancak bu durumda, kimisi «îmam Mâlik’in mezhebinde o meslek veya sanat erbabından iki adaletli kişinin şahitlik etmesi lazımdır» demiş ise de kimisi de: «Şahitlerde ne adalet, ne sayı ne de müslümanlık şart değildir» demiştir.

Satıcı ile alıcının, malda bulunan kusurun malın kıymetini etkileyip et­kilemediğinde veyahut satıştan Önce mi, sonra mı meydana geldiğinde ihti­laf ettiklerinde de hüküm böyledir. Eğer alıcı şahit bulamazsa, satıcı «Bende iken malda bu kusur yoktu» diye yemin eder. Eğer alıcı malda kusur bulun­duğuna dair şahit bulamazsa, satıcı ona «Malda kusur yoktur» diye yemin et­mek zorunda değildir.

Malda bulunan kusurun kıymeti lazım geldiği zaman da, şu biçimde hükmedilir: Mal bir kez sağlam, bir kez de kusurlu olarak kıymetlendirildik­ten sonra alıcı, kıymetler arasındaki farkı geri verir. Eğer alıcıya muhayyerlik verilirse mal üç kez kıymedendirilir. Bir kez sağlam olarak, bir kez satıcı­nın bir kez de alıcının elinde meydana gelen kusuru taşıyarak kıymetlendm-lir Bundan sonra satıcı satış bedelini -kıymetler arasındaki farkı duşurerekeeri verir Şayet alıcı malı geri vermek istemezse, o zaman satıcı malın sağ­lam farz edilerek takdir edilen kıymetiyle, satıcının elinde meydana gelen kusuru taşıyarak takdir edilen kıymeti arasındaki farkı alıcıya gen venr. [137]

B- Malın Kusurlarından Sorumlu Olmamak Şartıyla Satış

Ulema, satıcının alıcıya «Malda bulacağın herhangi bir kusuru kabul edeceksin» şeklinde şart koşarak yaptığı satışın caiz olup olmadığında ihtilaf etmişlerdir. İmam Ebû Hanife «Satıcı malda kusur bulunduğunu bilsin-bümesin, söyle sin-söylemesin, kusuru görmüş ol sun-ol masın, hiçbir kusurdan sorumlu olmamak kaydı ile yapılan satış caizdir» demiştir.. Ebû Sevr de bu­na katılır. İmam Şafiî ise, iki kavlinden en meşhurunda, «Satıcı -alıcıya gös­terdiği kusurlardan başka- malda bulunan her kusurdan sorumludur» demiş­tir. Süfyan Sevri de buna katılır ve İmam Şafiî’nin talebeleri tarafından, onun bu kavli benimsenmiştir. İmam Mâlik’e gelince, kendisinden gelen en meş­hur rivayete göre, mal sahibinin, varlığım bilmediği kusurlardan sorumlu ol­mamak kaydı ile yaptığı satış caizdir. Bu da -özellikle- kölelerde olur. Ancak -gebe olduğunu bilmese bile- satıştan sonra gebe olduğu anlaşılan güzel cari­yenin gebelik kusurundan sorumludur. Çünkü bundaki garar büyüktür. Fa­kat çirkin cariyede caizdir. İmam Mâlik’ten gelen bir diğer rivayete göre bu satış, kölelerden başka, hayvanlarda da caizdir. Bir diğer rivayete göre de İmam Mâlik, İmam Şâfıî gibi söylemiştir. İmam Mâlik’ten «Bu satış, ancak devlete ait mallarda caizdir» dediği de rivayet olunmuştur.

Bu satışı mutlaka caiz görenler, «Çünkü kusuru dava konusu yapmak, satıcıdan çok, alıcının hakkıdır. Alıcı bu hakkından vaz geçince, diğer haklar gibi düşmesi lazım gelir» demişlerdir. Mutlaka caiz görmeyenler de, «Çünkü bu satışta, satıcı, malı kusurlu buluyor idi ise aldatma, bilmiyor idi ise, ga­rar vardır» demişlerdir. Bunun içindir ki İmam Mâlik, bu satışın caiz olması için, satıcının maldaki kusurları bilmemesini şart koşmuştur. İmam Mâlik’in delili de, Muvatta’da rivayet ettiği, «Abdullah b. Ömer (r.a.), bir kölesini se-kizyüz dirheme satmış ve ‘Kölede çıkacak herhangi bir kusurdan sorumlu­luk kabul etmem’ diye şart koşmuştu. Köleyi satın alan adam bir müddet son­ra kendisine ‘Kölede benden gizlediğin bir hastalık vardır’ dedi ve Hz. Os­man’a giderek ‘Abdullah b. Ömer’den bir köle aldım. Kölede hastalık vardır. Abdullah bana söylemedi’ diye şikayet etti. Abdullah da ‘Ben herhangi bir kusurdan sorumluluk kabul etmem, kaydı ile ona sattım’ dedi. Hz. Osman, Abdullah’a ‘Sen ona köleyi satarken hastalıklı olduğunu bilmediğine yemin eder misin?’ diye sordu. Abdullah yemin etmedi. Bunun üzerine Hz. Osman kölenin Abdullah’a geri verilmesine hükmetti» mealindeki eserdir. Rivayete göre Zeyd b. Sabit (r.a.)’de, bu satışı caiz görürdü. İmam Mâlik’in bu satışı yalnız kölelerde caiz görmesinin sebebi de, kusurların kölelerde -çoğunluk­la- gizli kalmasıdır. Kısacası: Alıcının kusurlu bulduğu malı sahibine geri verebilmesi, onun sabit bir hakkıdır. Kusurlar da -satılan mallar gibi- sayıla­mayacak derecede çok olduğu için satıcı ile alıcının ikisi, maldaki kusuru bilmediklerini müttefîkan söyledikleri zaman, satışın caiz olmaması lazım gelir. Nasıl ki ikisi, satılan malın satış bedeli üzerinde etkili olan keyfiyetini bilmedikleri zaman satış caiz değildir. Bunun içindir ki Îbnu’l-Kasım İmam Mâlik’ten yazılı olarak naklettiği rivayetlerinde, imam Mâlik’in son sözün­de, «Devletin mallan ile borç mukabilinde ödenen mallardan başka,.hiçbir mal, satıcısı kusurlardan sorumlu tutulmamak şartı ile satılamaz» dediğini rivayet etmiştir. İmam Mâlik’in talebelerinden Muğire de, bu şart ile yapılan satışın, satılan malda görülen kusurun malın üçte bir değerinden çok olmadı­ğı zaman, caiz olduğunu söylemiştir. Kısacası: Bu satış -caiz olduğunu söy­leyenlere göre- koşulan şart-lara.göre lazım gelir. Ancak devletin mallan bu hükmün dışındadır. Zira devlete ait olan mallar, satıldığı zaman -böyle bir şart koşulmasa da- o mallan satan kimse kusurlanndan sorumlu değildir.

Şu halde konuşmamız «Bu satış caiz midir, değil midir? Caiz ise şartı nedir? Hangi akidlerde, hangi mallarda, hangi kusurlarda, kimler için şartlı olarak ve kimler için mutlaka caizdir?» konulan hakkındadır, ki bunların hepsi sözlerimiz arasında zımnen geçmiş oldu. [138]

2.Satılan Malın Uğradığı Ziyanın Alıcıya Ait Olması:

A- Satılan Malın Uğradığı Ziyanın Alıcıya Ai’ fVma Zamanı:

Ulema, satılan malın uğradığı ziyan ne zaman alıcıya ait olur diye ihtilaf etmişlerdir.

İmam Ebû Hanife ile İmam Şafiî, «Alıcı malı teslim almadıkça malın uğradığı ziyan satıcıya aittir» demişlerdir. İmam Mâlik’e göre ise bu bâbta mallar üç çeşit olup bir çeşidi, satılırken tartılarak, ölçülerek veyahut sayıla­rak alıcıya teslim edilen şeylerdir. Bir çeşidi, götürü olarak satılan veyahut tartı, ölçü ve sayıya tabi olmayan şeylerdir. Birinci çeşit olan mallar, alıcı ta­rafından teslim alınmadıkça uğradıkları ziyan satıcıya aittir. İkinci çeşit olan mallar ise -satılırken hazır iseler- teslim alınma salar bile, uğradıkları ziyanın alıcıya ait olduğunda -Mâlikî fıkhında- ihtilaf yoktur. Fakat hazır olmayan mallar hakkında imam Mâlik’ten üç rivayet gelmiştir. En meşhurlanna göre bu mallann uğradığı ziyan, eğer satılırken alıcıya ait olması şart koşulmaz-sa- sancıya aittir.

ikinci rivayete göre -satıcıya ait olması şart koşulmazsa- alıcıya ait­tir.

Üçüncü rivayete göre ise, imam Mâlik -canlı mallar ve yiyecek madde­leri gibi- isteneceği vakte kadar kalmasına güvenilmeyen mallarla güvenilen mallar arasında ayırım yapmıştır.

Bu ihtilaf, satılan malın alıcıya teslimi, satışın sıhhat şartlarından mı­dır, yoksa satışın bir hükmü olup, satılan mal alıcıya teslim edilmese bile sa­tış akdi tamam mıdır diye edilen ihtilafa dayanır.

«Satılan malın alıcıya teslimi, satış akdinin sıhhati» veyahut «tamam­lanması için şarttır» diyenler, «Satılan mal alıcıya teslim edilmedikçe, uğra­dığı ziyan satıcıya aittir» demişlerdir.

«Satış akdinin bir hükmü olup, mal alıcıya teslim edilmese bile akid ta­mamdır» diyenler ise, «Satılan mal, bizzat satış akdi ile alıcının uhdesine geçmiş olur» demişlerdir. İmam Mâlik’in, hazır olan ve olmayan mallarla, ölçü, tartı veyahut sayı ile satılan mallar ve götürü olarak satılan veyahut öl­çü, tartı ve sayı ile satılmayan mallar arasında ayının yapması ise, bir istih-sandır. Istihsanın manası, birçok hallerde maslahatı gözönüne alıp adaleti öngörmektir.

Zahirîler de -kanaatimce- satılan malın bizzat satış, akdi ile alıcının uh­desine girdiği görüşündedirler. Bu görüşe sahip olanlann dayanağı da Peygamber Efendimizin,

«Gelir, ana malın uhdeye geçmesi ile hak olur» [139] hadisi ile- ulemanın teslim alınmadan ana malın gelirinin alıcıya ait oldu­ğunda ittifak etmeleridir. Bu görüşe katılmayanlann dayanağı da, Attab b. Üseyd’in «Peygamber Efendimiz beni Mekke’ye gönderirken bana,

‘Onları (Mekke halkını) teslim almadıkları şeyleri satmaktan ve uhde­lerine geçmeyen malların kazancını yemekten alıkoy’ buyurdu» [140]mealin­deki hadisidir.

Satılan malın teslim şartlan hakkında yukanda konuştuğumuz için bir daha tekrarlamaya lüzum görmüyoruz.

Satılan malın tesliminden sonra uğradığı ziyanın -eğer uhde süresi için-

de veyahut tabiî afetlerle olmazsa- alıcıya ait olduğunda ihtilaf yoktur. Uh­deyi yukarıda anlatmış bulunuyoruz. Burada da.tabiî afetlerden söz edece­ğiz. [141]

B- Tabiî Afetler:              

Ulema, satılmış olan bir bahçe meyvalannın tabiî afetlerle ziyana uğra­dığı zaman, ziyanın alıcı ile satıcıdan hangisine ait olduğunda ihtilaf etmiş­lerdir

îmam Mâlik ile tabileri «Satıcıya aittir», İmam Ebû Hanife, Süfyan Sevrî, Leys b. Sa’d ve -yeni kavlinde- îmam Şafiî, «Alıcıya aittir» demişler­dir, îmam Mâlik ile tabilerinin delili, Câbir (r.a.)’ın «Peygamber Efendimiz,

‘Kim bir bahçesinin meyvalarını sattıktan sonra o meyvalara bir afet isabet edip (yok) ederse, kardeşinden bir şey almasın. Herhangi biriniz neye karşılık, kardeşinin malını alır?’ buyurdu» [142] mealindeki hadisidir. Câbir’den gelen bu hadisi Müslim kaydetmiştir.

Câbir’den aynca Peygamber Efendimiz’in, satıldıktan sonra afetlere uğ­rayan meyvalann satış bedelini almamayı emrettiği de rivayet olunmuştur [143]. işte, satılan meyvalann tabiî afetlerle ziyana uğradığı zaman, ziyanın.sa­tıcıya ait olduğunu söyleyenlerin delili, Câbir’in bu iki hadisi ile yapüklan şebeh kıyasıdır. Zira «Meyvalar da, satıcı tarafından alıcıya tam olarak tes­lim edilmesi gereken mallardandır. Nitekim, olgunlaşıp yenilebilecek bir duruma gelinceye kadar sulanması da satıcıya aittir. Şu halde bir afete uğra­yıp yok olduğu zaman, ziyanın da satıcıya ait olması lazım gelir. Nasıl ki di­ğer satılan mallar da, teslim edilmeden zayi olduklan zaman, ziyan satıcıya aittir» demişlerdir. Bunlara göre, meyvalarla diğer mallar arasında fark şu­dur: Henüz olgunlaşmayan meyvalann.satışı -şeriatta bilfiil vâki olduğu için- henüz yokken satılması yasak edilen diğer mallann satışından istisna edilmiş gibidir. Öyle ise alıcının uhdesine girmekte de diğer mallar gibi ol­maması gerekir.

imam Mâlik’in bu görüşüne katılmayıp satılan meyvaîann tabiî afetlerle uğradığı ziyanın alıcıya ait olduğunu söyleyenler ise, meyvalann satışını da diğer mallann satışına kıyas ederek, «Meyvalann teslimi, alıcıyı, gelip almaktan men etmemektir. Satılan malın teslim edildikten sonra uğradığı ziyanın alıcıya ait olduğunda ise, ittifak vardır» temişlerdir. Bunlann naklî de­lili de, Ebû Said el-Hudrî’nin «Bir adamın satın aldığı meyvalan afete uğradi. Adamın borcu da çoktu. Peygamber Efendimiz,

 ‘Ona yardım ediniz dedi~. Bunun üzerine adama yar­dım ettiler. Fakat yaptıkları yardım borçlarını karşılayacak meblağa vara­madı. Peygamber Efendimiz bu kez, meyva sahiplerine, ‘Bulduğunuzu alınız. Bunun

dışında size bir şey yoktur’ buyurdu» [144] mealindeki hadisidir. Derler ki Pey­gamber Efendimiz onlara, «Meyvalannız afete uğradığı için adamda alaca­ğınız yoktur» dememiştir.

O halde ihtilafın sebebi, hem bu konuya ilişkin hadislerin, hem şe­beh kıyaslarının birbirleri ile çelişmeleridir. Her bir taraf, kendi davası için ihticac ettikleri hadisle çelişen karşı tarafın hadisini te’vil ederek tabiî afetin bir hukukî etkisinin bulunmadığını söyleyenler «Olabilir ki Peygamber Efendimiz olgunlaşmayan meyvalan satmayı yasak etmezden önce afete uğrayan meyvalann satış bedelini almamayı emretmiştir. Zeyd b. Sâbit’in ‘Meyvalann sık sık hastalıklara uğrayışı hakkında ashabın şikayetleri ço­ğalınca, ‘olgunlaşmadan, meyvalann satılması yasak edildi.’  mealinde­ki meşhur hadisi de bunu göstermektedir» demişlerdir.

Afetlerin hukukî etkisini kabul edenler de, Ebû Said el-Hudrî’nin hadi­sini, «Olabilir ki meyva sahipleri fakir olduklan için, ya da meyvalannın hepsi afete uğramadığı için veyahut koparılma zamanı geldiği halde koparmadıklan için, Peygamber Efendimiz meyva sahiplerine ‘Adamda bir hak­kınız yoktur’ dememiştir. Şeklinde yorumlamışlardır.

Câbir’in hadisini Süleyman b. Atik yolu ile rivayet eden îmam Şafiî de, Süleyman b. Atik’i zayıf görerek, «Süleyman bu hadisi değişik biçimlerde ri­vayet etmiştir. Fakat eğer hadis sübut bulursa, afetin zaran -ister az, ister çok olsun- satıcıya ait olduğunu söylemek gerekir» derdi.

Ulema arasında, satılan meyvalann susuzluktan zarar gördüğü zaman, zarann satıcıya ait olduğunda ihtilaf yoktur. Afetin hukukî etkisini benimse­miş olanlar da ulemanın bu ittifakı ile ihticac etmişlerdir.

îmam Mâlik’in mezhebinde afetler hakkında konuşmamız:

1- Hangi olaylar afet sayılır?

2- Hangi mallar afetlerden hukuken etkilenir?

3- Malın ne kadarı yok olursa, afet nazara alınır?

4- Afet ne zaman olursa, etkisi kabul olunur? diye dört fasıldan ibaret­tir. [145]

1. Âfet Sayılan Olaylar:

îmam Mâlik’in mezhebinde -soğukluk, kuraklık, aşın yağış ve çürüme gibi- meyvalara ziyan veren bütün tabiî olayların afet olduğunda ihtilaf yok­tur. Meyvalara ziyan veren susuzluğun afet olduğunda ise -yukarıda söylediğimiz gibi- bütün ulema müttefiktirler, tnsan eli ile meyvalara verilen ziyanı ise, Mâliki ulemasından kimisi afet saymış, kimisi saymamıştır. Afet sayan­lar da iki gruba ayrılarak bir grub, «Askeri baskınlar gibi, zora dayanan olay­lar afettir. Gizliden işlenen olaylar afet değildir», bir grub da «Ne şekilde olursa olsun, afettir» demiştir.

Yalnız tabiat olaylarını afet sayanlar, Peygamber Efendimiz’in, «Haydi bana söyle bakayım! Allah (mev­simsiz satılan bu) meyva (İle yararlanmamdan (bir afet ile alıcıyı) mahrum ederse…» hadisinin zahirine dayanmışlardır.

İnsan eli ile meyvalara verilen ziyanı da afet sayanlar ise, bu ziyanı da ta­biî olayların sebeb olduğu ziyana kıyas etmişlerdir. Gizliden işlenen olayları istisna edenler de, «Çünkü hırsızlardan korunmak mümkündür» demişlerdir. [146]

2. Âfetten Etkilenen Mallar:

Afetlerden hukuken etkilenen mallar yalnız meyva ve sebzelerdir. Mey­va hakkında ihtilaf yoktur. Fakat sebze hakkında Mâlikî uleması ihtilaf et­mişlerdir. En meşhur olan rivayete göre sebze de etkilenir.

îhti lafın se bebi, sebzenin de meyva gibi olup olmadığında ihtilaf et­meleridir. [147]

3. Âfetin Oranı:

Afete uğrayan meyvanın üçtebiri ziyan görmezse, meyva afete uğramış sayılmaz. Sebzenin ise, kimisi «Üçtebirinin ziyan görmesi gerekir» kimisi «Sebzede miktar şart değildir» demiştir. Îbnu’l-Kasım «Afete uğrayan ürü­nün Ölçü itibarı ile üçtebirinin ziyan görmesi şarttır», Eşheb de «Kıymet iti­barı iledir» demişlerdir. O halde Eşheb’e göre, ürünün kıymet itibarı ile üçte­biri ziyan görürse -ziyan gören miktar ölçü itibarı ile ürünün üçtebiri olsun, olmasın- ürünün satış bedelinden üçtebiri indirilir. Îbnu’l-Kasım’a göre ise, ölçü itibarı ile üçtebir ziyan gördüğü zaman, eğer ürünün hepsi kıymet bakı­mından değişmeyen aynı çeşit ise, satış bedelinden üçtebiri indirilir. Eğer kıymet bakımından değişen çeşit veyahut kuşaklar ise, o zaman, ziyan gören üçtebirin kıymeti, hepsinin kıymeti ile karşılaştırıldıktan sonra onun kaçta kaçı olursa, satış bedelinden o kadar indirim yapılır. Şu halde-îbnu’l-Kasım, ürünü hepsi kıymet bakımından aynı olduğu zaman yalnız ölçüye, değişik kıymetli çeşitler olduğu zaman ise, hem ölçü, hem kıymete itibar etmiştir.

Afet hakkında varid olan hadis âmm olduğu halde, afete uğrayan ürün­den belli bir miktarının ziyan görmesini şart koşan Mâlikîler «Çünkü her üründen -hasat zamanı gelinceye kadar- bir miktar gider. Eğer ziyan gören miktar belli olmazsa, o zaman alıcı -her ne kadar dili ile demiyorsa da- afeti zımnen kabul etmiş olur. Bunun için belli bir miktarın afetten zarar görmesi şarttır» diye ihticac etmişlerdir. Bu miktarın üçtebirden az olmamasının se­bebi, şeriatın birçok yerlerde üçtebiri, az ile çok arasında sınır kabul etmesi­dir. Fukahanın cumhuruna göre ise, çokluk ve azlık için sınır ta’yini zordur. Bunun içindir ki îmam Şafiî «Eğer afetin hukukî etkisini benimsemiş olsay­dım, ziyanın azı ile çoğu arasında ayırım yapmayacaktım» demiştir. Halbuki üçtebirin az ile çok arasında sınır olduğu, Peygamber Efendimiz’in vasiyyet hakkındaki,

«Evet üçtebir kafidir. Üçtebir de (daha altına nazaran) çoktur» [148] hadi­sinde ifade edilmiştir. [149]

 

4. Âfetin Zamanı:

“Afet ne zaman olursa etkisi kabul olunur?” konusuna gelince: Mâliki Fukahası, her ne kadar meyvanın ağaçta kalmasının gerektiği zaman uğradığı afetin hukukî etkisini kabul etmekte müttefik iseler de, alıcı­nın -meyvalan yavaş yavaş ve taze taze satmak için- ağaçta bıraktığı zaman uğradığı afet hakkında ihtilaf etmişlerdir. «Meyvanın olgunlaşması nasıl matlup ise, taze kalması da matluptur» diyenler, «Ne zaman olursa olsun, meyva ağaçta iken uğradığı afet muteberdir» demişledir. Meyvanın olgun­laşması ile taze kalmasının aynı önemi taşımadıklarını düşünenler ise, bo­zum zamanından sonraki afetlerin muteber olmadığını söylemişlerdir [150]Sebzelerin afeti hakkındaki ihtilafın sebebi de, keza bu düşünce­dir. [151]

3. Satılan Malın Beraberindeki Şeyler:

 Bu babın meseleleri arasında meşhur olan iki mesele vardır: [152]

A- Meyvalt Hurma Ağacının Satışı:

1- Üzerinde meyva bulunan hurma ağaçlan satılırken, meyva da bera­berinde ne zaman satılmış olur, ne zaman satılmış olmaz?

Fukahanın cumhuru, eğer satış hurmaların aşılanmasından önce yapı­lırsa meyvalann alıcıya, sonra yapılırsa -alıcı kendisine ait olmasını şart koş­mazsa- satıcıya ait olduğu görüşündedir. Diğer meyvalar da bu hükümde hurma gibidir. Zira Abdullah b. Ömer (r.a.)’den rivayet olunmaktadır ki Pey­gamber Efendimiz,

«Kim ki meyvalan aşıladıktan sonra hurma ağaçlarını satarsa, üstün­deki hurmalar satıcıya aittir. Meğer ki alıcı, ürünün kendisine ait olmasını şart koşsun» [153] buyurmuştur. Derler ki: Peygamber Efendimiz’in aşılandık­tan sonra satılan hurmaların satıcıya ait olduğuna hükmetmesinden, aşılan-mazdan önce satılan ağaçlardaki hurmaların -alıcı kendisine ait olmasını şart koşmasa bile- alıcıya ait olduğunu DELÎLÜ’L-HİTAB yolu ile anlıyoruz.

îmam Ebû Hanife ile tabileri ise, «Hurmalar -ağaçlar satılırken aşılan­mış olsun olmasın- satıcıya aittir» demişlerdir. îmam Ebu Hanife ile tabileri, hadisten Delilü’l-Hitab yolu ile değil, evleviyet yolu ile mânâ çıkararak, «Hurmalar aşılandıktan sonra satıldığı zaman satıcıya ait olunca, aşıîanmaz-dan önce satıldığı zaman satıcıya ait olması evleviyetle lazım gelir» demiş­lerdir. Hanefîler ayrıca, hurmanın çiçeğinden çıkmasını canlıların doğumu­na benzeterek, «Nasıl bir kimse çocuklu bir cariyeyi sattığı zaman – eğer alıcı çocuğun kendisine ait olmasını şart koşmazsa- çocuk satıcıya ait ise, hurma­da da durum böyledir» demişlerdir.

îbn Ebî Leylâ da «Hurmalar -aşılanmış olsun olmasın- ağaç satıldığı za­man ağaç ile beraber satılmış olur. Alıcı ister kendisine ait olmasını şart koş­sun, ister koşmasın, alıcıya aittir.» diyerek hadisi kıyas ile reddetmiştir. Çünkü ona göre meyva da ağaçtan bir parçadır. Halbuki onun bu görüşüne -eğer hadisi sabit buluyorsa- mahal yoktur. îmam Ebû Hanife ise, hadisi reddetme-yip ancak hadisin DELÎLÜ’L-HıTAB yolu ile anlaşılan manasına muhalefet etmiştir

Buna göre îmam Ebû Hanife ile îmam Şafiî, îmam Mâlik ve bu iki ima­mın görüşüne uyanlar arasındaki ihtilafın sebebi, Delilü’l-Hitab ile ev­leviyet mefhumları arasında bulunan çatışmadır. Evleviyet yolu ile anlaşılan manaya FAHVA’L-HÎTAB denilmektedir. Fahva’l-Hitab her ne kadar -esa­sında- Delilü’l-Hitab’tan delalet bakımından daha kuvvetli ise de, burada za­yıftır, îbn Ebî Leyla’nın diğer ulemaya muhalefet etmesinin sebebi de, kıyasın hadis ile çatışmasıdır. Halbuki bu sebeb -yukarıda da söylediğimiz gibi-zayıf bir sebebtir.

Ulema, “Meyvanın satıcıya ait olmasını gerektiren sebeb, meyvanın bizzat aşılanması mıdır, yoksa -aşılanmasa bile- meyvayı aşılama zamanının gelmesi midir?” diye ihtilaf etmişlerdir. Meyvalann bir kısmı aşılanıp da, di­ğer bir kısmının aşılanmadığkzaman, aşılanmayanlar aşılananların hükmü­ne tabi olur mu, olmaz mı diye edilen ihtilaf da, bu ihtilafa dayanır.

Zannedersem ulema, aşılanma zamanı geldiği halde aşılanmamış olan meyvalann, satıldıklan zaman aşılanmış meyvalann hükmüne tabi oldukla­rında müttefiktirler. [154]

B- Kölenin Mali;

Ulema, “satışta ve azatlamada kölenin malı da köleye tabi midir, değil midir?” diye üç çeşit görüşte bulunmuşlardır:

1-  Kölenin malı, köle satılırken de, azatlanırken de efendisine aittir. Efendisi ile kitabet akdini yapan köle de halis köle hükmündedir. îmam Şafiî ile Küfe fukahası bu görüştedirler.

2-  Kölenin malı satışta da, azatlanmada da köleye tabidir. Bu da Ebû Sevr ile îmam Davud’un görüşüdür.

3- Kölenin malı azatlanmada köleye tabidir. Fakat -eğer alıcı kendisine ait olmasını şart koşmazsa- satışta köleye tabi değildir. Bunu da îmam Mâlik ile Leys-b. Sa’d söylemişlerdir.

«Kölenin malı -eğer alıcı kendisine ait olmasını şart koşmazsa- satışta efendisine aittir» diyenlerin delili, îbn Ömer (r.a.)’in «Peygamber Efendimiz,

‘Kim malı bulunan bir köleyi satarsa, kölenin malı ona aittir. Meğer ki satın alan kimse, kendisine ait olmasını şart koşmuş olsun’ buyurdu» [155] me­alindeki meşhur hadisidir.

Kölenin malını azatlamada da efendisine verenler ise, azatlamayı satışa kıyas etmişlerdir,

«Kölenin malı satışta da, azatlamada da köleye tabidir» diyenlerin gö­rüşü de, kendilerince «Köle mal sahibi olabilir» görüşüne dayanmaktadır. Halbuki bu konu, yani kölenin mal sahibi olup olmayışı, ulemanın büyük ölçüde ihtilaf ettikleri bir konudur. Akla öyle geliyor ki, bunlar kıyası hadise tercih etmişlerdir. Çünkü bu hadisi, Salim, İbn Ömer tarikiyle Peygamber

Efendimiz’den Nâfî de İbn Ömer tarikiyle Hz. Ömer’den rivayet ettiği için hadis olması şüphelidir.

imam Mâlik ise, azatlamada kıyası, satışta da hadisi tercih etmiştir. İmam Mâlik, Muvatta’da «Üzerinde ittifak ettiğimiz görüş şudur ki: Alıcı kö­lenin malını kendisine şart koştuğu zaman -kölenin malı ister para, ister eşya, ister başkalarında alacağı olsun- alıcıya aittir»»demİştir. Peygamber Efendi­miz’den,

«Kim ki bir kaleyi azat/arsa, kölenin malt -eğer efendisi kendisine ait olmasını şart koşmazsa- köleye aittir» [156] buyurduğu rivayet olunmuştur.

İmam Mâlik’e göre kişi, köleyi malı ile birlikte -kölenin malı tamamen veyahut kısmen para da olsa- para ile satın alabilir. İmam Ebû Hanife ile İmam Şafiî ise, «Kölenin mala para olduğu zaman, köle malı ile birlikte para ile satın alınamaz. Çünkü köle ile malı, birbirinden ayrı şeyler olduğu için, parayı para ile -miktarları eşit olmadığı halde- değiştirmek kabilinden olur» demişlerdir.

Mâlıkîler, herhangi bir kimsenin bir köleyi satın alırken kölenin malın­dan bir kısmının kendisine ait olmasını şart koşmasının caiz olup olmadığın­da ihtilaf etmişlerdir. Ibnu’l-Kasım «Caiz değildir», Eşheb «Caizdir» kimisi de ayırım yaparak «Eğer köleyi para ile sann alıyor ve kölenin malında para bulunuyorsa caiz değildir. Eğer köleyi eşya ile satın alıyor veyahut kölenin malı içinde para bulunmuyorsa caizdir» demiştir.

«Caiz değildir diyen Ibnu’l-Kasım, «Çünkü bu da, aşıdan sonra satılan hurmanın satışı gibidir», «Caizdir» diyen Eşheb de, «Çünkü malın bir kısmı ile hepsi arasında fark yoktur» demiştir.

Bu babın şeriatta meskût geçen birçok meseleleri varsa da, bizim aradı­ğımız meseleler değillerdir. [157]

C- Anlaşma Fiyatını Arttırma veya İndirme:

Ulemanın -bu babtan olmak üzere- meşhur meselelerinden biri de, satış akdi yapıldıktan sonra satış bedelini arttırmak veyahut onda indirim yap­mak, yani satıştan sonra alıcının, satış esnasında üzerinde anlaşılan saöş bedelini saücı lehine arttırması veyahut sancının alıcı lehine onda indirim yap­ması halinde, arttınlan veyahut indirilen miktarın satış bedelinden sayılıp sayılmadığı mes’elesidir. Bu iki görüş arasındaki farkın faydası şudur ki, eğer aıttınlan şey satış bedelinden sayılırsa -satılan malın, satıcısından baş­kasına ait olduğu anlaşıldığı veyahut kusurlu görüldüğü için geri verildiği  zaman- satış bedelinde arttınlan şeyin geri verilmesi gerekir. Ayrıca eğer sa­tış bedelinden sayılırsa -Şarap ve domuz eti gibi- satılması caiz olmayan bir şey olduğu zaman satış fesada gider. Halbuki, eğer satış bedelinden sayıl­mazsa bunlardan hiçbiri lazım gelmez.

İmam Ebu Hanife, satış bedelinden sayıldığı görüşündedir. Ancak o da -diğerleri gibi- şuf a hakkı talebinde ve murabaha, yani yüzdelik kârla yapı­lan satışlarda satış bedeline dahil olmadığı, eski bedeline ise onun üzerinden muamele görmek gerektiği görüşündedir, ki İmam Mâlik de buna katılır.

İmam Şâfıî ise «Ne arttınlan, ne de indirilen şey, saüş bedelinden sayıl­maz. Bunlar birer hibeden başka bir şey değillerdir» demiştir.

Satış bedelinden sayanlar «Kadınlara -mehirlerinden başka- karşı­lıklı rıza ile herhangi bir şeyi vermekte sizler için günah yoktur» [158] ayet-i kerimesi ile istidlal etmişlerdir.

Derler ki: Kadının mehrinden fazla olarak kadına verilen herhangi bir şey mehre dahil olunca, satış bedelinden fazla olarak verilen şeyin de satış bedeline dahil olması lazım gelir.

İkinci grup da, satış bedelinden fazla olarak verilen şeyin, şuf a hakkı ta­lebinde satış bedeline dahil olmadığında ulemanın ittifakı ile ihticac etmiş­lerdir.

Kısacası: Birinci akdin kesinleşip bittiği görüşünde olanlar, «Satış be­delinden fazla olarak verilen şey hibedir» demişlerdir. Satış bedelinden fazla olarak verilen şeyin birinci akdin feshi ve yeni bir ak^d olduğu görüşünde olanlar da, fazla olarak verilen şeyin satış bedelinden sayıldığını söylemiş­lerdir. [159]

4. Ahm-Satım Anlaşmazlıkları:

Ulema, her ne kadar alıcı ile satıcı satış bedeli miktarında ihtilafa düş­tükleri zaman -eğer şahitleri yoksa- ikisi de yemin eder ve saüş bozulur, diye müttefik iseler de, ne zaman ihtilaf ederlerse ikisi de yemin ederler diye ihti­laf etmişlerdir.

İmam Ebû Hanife ile bir cemaat, «Eğer satılan mal daha duruyorsa, ye­min ederler ve satış bozulur. Eğer durmuyorsa, söz -yemin ettiği takdirde-alıcınm sözüdür» demişlerdir. İmam Şâfıî ile, İmam Ebû Hanife’nin arkadaş­larından Muhammed b. Hasan ve İmam Mâlik’in arkadaşlanndan Eşheb de «Mal elden çıkmış olsa bile, ikisi de yemin ederlei» demişlerdir. İmam Mâlik’den ise, iki rivayet gelmiştir.

Bir rivayete göre İmam Mâlik, «Eğer alıcı henüz malı teslim almamış ise, yemin ederler ve satış bozulur. Eğer teslim almış ise, söz alıcının sözü-düD> demiştir.

İkinci rivayete göre, imam Mâlik tmam Şafiî gibi söylemiştir. Birinci rivayetin sahibi Îbnu’l-Kasım, ikincisinin de Eşheb’dir.

imam Mâlik’e göre mal, pazarların değişmesi ve satılan malın çoğalıp azalması ile elden çıkmış sayılır, imam Davud, Züfer ve Ebu Sevr de, «Her halu-kârda söz alıcının sözüdür. Ancak eğer ihtilafları satılan malın veyahut satış bedelinin cinsinde ise, ikisi de yemin eder ve satış bozulur» demişler­dir.

«Sancı ile alıcı ihtilaf ettikleri zaman her ikisi de yemin eder ve satış bo­zulur» diyen ulemanın delili, Ibn Mes’ud (r.a.)’ım «Peygamber Efendimiz (s.a.s),

«Alı§ – veriş yapan herhangi satıcı ile alıcı bir satış akdini yaptıktan sonra anlaşmazlığa düşerlerse söz, ya satıcının sözüdür, ya da satışı bozup her biri diğerinin malını geri verir’buyurdu» [160]hadisidir.

Bu hadisi umuma hamledenler, «Ne zaman olursa olsun, satıcı ile alıcı anlaşmazlığa düşünce, ikisi de yemin eder ve satış bozulur. Çünkü ikisi de hem davacı, hem davalıdırlar» demişlerdir. Hadisi, satıcı ile alıcının, davala­rında haklılık ihtimali bakımından aynı derecede oldukları zamana hamlet­mek gerektiğini söyleyenler ise «Alıcı, malı teslim aldığı veyahut mal elden çıknğı zaman, durum alıcının haklı olduğuna şahitlik ettiği için alıcının haklı olma ihtimali daha kuvvetlidir. Yemin de, davalaşan taraflardan hangisinin haklı olduğu ihtimali daha kuvvetli ise, ona düşer» demişlerdir, imam Mâlik’e göre bu bir kaidedir. Bunun içindir ki imam Mâlik, yemin hakkını bazı yerlerde davacıya,,bazi yerlerde davalıya verir. Çünkü ona göre yemin hakkının davalıya -davalı olduğu için- ait olduğunu bildiren bir nass yoktur. Eğer yemin hakkı davalıya verilmiş ise, davalı olduğu için değil, çoğunlukla haklı olma ihtimalinin daha kuvvetli olduğu içindir. O halde eğer bazı yerler­de davacının haklı olma ihtimali daha kuvvetli ise, yemin hakkı ona aittir. «Söz, alıcının sözüdür» diyenler de, «Çünkü satıcı alıcı lehine satışı ik­rar etmiştir» demişlerdir.

İmara Dâvûd ile onun görüşünde olanlar ise, Ibn Mes’ud’un hadisini -munkatı’ olduğu için- reddetmişlerdir. Bu hadis munkatı1 olduğu içindir ki Buharı ile Müslim’de yer almamış ve yalnız imam Mâlik tarafından nakledilmiştir.

İmam Mâlik’den satıcı ile alıcının ikisi de yeminden çekinmeleri hali için iki rivayet gelmiştir.

Bir rivayete göre İmam Mâlik, «Satış bozulur», bir rivayete göre «Söz Satıcının sözüdür» demiştir.

Satıcı ile alıcıdan hangisine, önce yemin verilir konusunda da Mâlikî uleması ihtilaf etmişlerdir. En meşhur olan rivayete göre, önce -hadiste geç­tiği üzere- satıcıya verilir.

İmam Mâlik’in mezhebinde, satıcı ile alıcıdan biri, satışın bozulmasına hükmedildikten sonra davasından dönebilir mi, dönemez mi diye keza ihti­laf vardır. [161]

100. Fasit Saüşların Sonucu

Ulema, fasit olan bir satış akdi ile satın alman ve alıcının elinden çıkma­yıp, olduğu gibi duran malı sahibine geri verebilmesi gerektiğinde müttefik iseler de (azatlamak, başkasına satmak, hibe etmek, rehin olarak vermek gi­bi) herhangi bir tasarrufla alıcının elinden çıkan veyahut (artmak veya eksil­mek gibi) bir değişikliğe uğrayan malın hükmü hakkında ihtilaf etmişlerdir. İmam Şâfıî «Fasit bir satış akdi ile satın alınan malda her türlü tasarrufun fasit olduğu ve uğradığı değişikliğin hiçbir hukukî değer bulunmadığı için, sa­hibine geri verilmesi gerekir» demiştir. İmam Mâlik «Malda edilen her türlü tasarruf veyahut malın uğradığı değişiklik, malın alıcı elinden çıkmış olması demektir. Şu halde malın kendisi geri verilmez. Ancak kıymeti lazım gelir» demiştir. Yalnız İbn Vehb, İmam Mâlik’ten, «Riba ile artan mal, değişikliğe uğramış sayılmaz. Bunun için eğer fasit bir satış akdi ile satın alınmış olan mal, riba ile artarsa kıymeti değil, kendisinin geri verilmesi gerekir» dediğini rivayet etmiştir, ki İmam Ebû Hanife de buna katılır.

İmam Mâlik’e göre fasit olan satışlar -haram ve mekruh olmak üzere- iki kısımdır. Haram olan satışlarda eğer mal alıcının elinden çıkarsa, malın kıy­meti lazım gelir. Mekruh olan satışlarda ise, malın alıcı elinden çıkması ile, satış sıhhat kazanır. İmam Mâlik’e göre mekruh olan satışlarda çoğu kez ma­lın alıcıya teslimi ile de -kerahet hafif bir sebeb olduğu için- satış sıhhat kaza­nır.

Şâfiîler, riba veyahut garar yüzünden satışı caiz olmayan şeyleri -şarap ve domuz eti gibi- lizatihi (doğrudan) haram olduğu için satışı caiz olmayan şeylere benzettiklerinden, onlara göre fasit olan satışlarda, satılan mal alıcı elinden çıksa da, geri verilmesi gerekir. İmam Mâlik ise, «Riba veyahut ga-rarh satışlar -bu satışlarda adalet bulunmadığı için- yasak edilmiştir. O halde mal, alıcının elinden çıktığı zaman adaletin gereği malın kıymetini geri ver­mektir. Zira bazen mal, alıcıya teslim edildiği zaman kıymeti bin dirhem iken geri verilmesi gerektiği zaman beşyüz dirhem kıymetinde veyahut -ter­sine olarak- teslim edildiği zaman kıymeti beşyüz dirhem iken geri verilmesi gerektiği zaman bin dirhem kıymetinde olur» demiştir. Bunun içindir ki imam Mâlik’e göre, fasit olan satışlarda, mal, kıymeti değiştiği zaman alıcı elinden çıkmış sayılır.

imam Mâlik’e göre, satıcı ile alıcıdan birinin diğerine borç vermesi şartı ile yapılan satışlarda -eğer borcu veren, satıcı ise- mal, alıcının elinden çıktı­ğı zaman, alıcı malın kıymetini -eğer satış bedelinden çok değilse- geri verir. Çünkü bu durumda alıcı, satıcıdan borç yardımı gördüğü için ona, malın de­ğerinden zaten fazla bir fiyat vermiştir. Eğer satıcıya ondan da fazla bir kıy­met verirse adalete aykırı düşer. Eğer alıcı satıcıya borç vermiş ise, o zaman satıcı, malın değerinden daha az bir bedeli alıcıdan aldığı için, alıcı malın kıymetini -eğer satış bedelinden daha az değilse- geri verir. Çünkü bu satışlar -menfaat karşılığı borç vermeye vasıta oldukları için- yasak edilmiştir. Zira borç verme akdi, insanların birbirlerine yardım etmeleri gayesini güden bir akidtir. İmam Mâlik bu meselede hepsinden daha kavrayışlıdır.

Ulema, malın alıcı tarafından teslim alınmasından önce borç verme şar­tından vazgeçildiği takdirde satış sıhhat kazanır mı, kazanmaz mı diye ihtilaf etmişlerdir. İmam Ebû Hanife, İmam Şafiî ve diğer ulema, «Sıhhat kazanmaz», İmam Mâlik ile tabileri ise «Kazanır» demişlerdir. İmam Mâlik’in ta­bileri nden yalnız İbn Abdilhakem, «Sıhhat kazanmaz» demiştir, ki bu görüş İmam Mâlik’ten de rivayet olunmuştur. Cumhur, «Çünkü bu satışın yasak­lanması, satışın fasit olduğunu ihtiva eder. Fasit olunca da, fesadına sebeb olan şartın ortadan kalkması ile sıhhat geri dönmez. Nasıl ki gözle görülen şeyler de herhangi bir sebeble yıkıldıktan sonra o sebebin ortadan kalkması ile, yıkılmazdan önceki durumlarına dönmezler» demiştir. Rivayet olundu­ğuna göre Muhammed b. Ahmed b. Sehl el-Bermekî bu meseleyi Mâlikî ule­masından İsmail b. İshak’a sorarak, «Taraflardan birinin diğerine borç ver­mesi şartı ile yapılan bu satışla, bir köleyi yüz dinar ve bir tulum şaraba sattık­tan sonra: ‘Ben şaraptan vazgeçerim’ diyen kimsenin satışı arasında ne fark vardır? Halbuki bu satış ulemanın icma’ı ile fasittir. Şu halde borç verme şartı ile yapılan satışın da fasit olması gerekir» demiş, İsmail b. îshak da ona kana­at verici bir cevap verememiştir.

Gerek sahih ve gerek fasit olan satışların müşterek kaide ve hükümleri hakkındaki konuşmamız burada sona erdiğinden, bundan sonra bu her dört şeyin her birine has olan bahislere -yalnız ana kaideleri mesabesinde olan meseleleri anlatmak üzere- başlıyoruz. [162]


[1] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/147.

[2] Dârakutnî, 3/71, no: 269; Hâkim, 2/57; Beyhâkî, 5/290.

[3] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/149.

[4] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/149-150.

[5] Buhârî, Buyu\ 34/112, no: 2236; Müslim, Musâkât, 22/13, no: 1581.

[6] Müslim, Musâkât, 22/12, no: 1579; Mâük, E$ribe, 42/5, no: 12.

[7] Buhârî,Buyu,34/111,no: 2237; Müslim,Musâkât,22/9,no: 1567;EbûDâvûd,Buyu1 .   17/65, no: 3481.

[8] Buharı, Hars, 41/3, no: 2323; Müslim, Musâkât, 22/10, rto: 1574; Malik, Isti’zâr, 54/5 no: 12.

[9] Buhârî, no: 2322; Müslim, no: 1203,1575; Ebû Dâvûd, Sayd, 11/1, no: 2844.

[10] Müslim, Musâkât, 22/9, no: 1569; Beyhâkî, 6/10; Ebû Dâvûd, Buyu\ 17/64, no: 3480. ,

[11] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/151-154.

[12] Müslim, Hacc, 15/19, no: 1218.

[13] Buhârî, Buyu’ 34/79, no: 2178; Müslim, Musâkât, 22/18, no: 1596.

[14] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/155-156.

[15] Müslim, Musâkât, 22/15, no: 1587; EbûDâvM, Buyu’, 17/12, no: 3349.

[16] Buhârî, Buyu’, 34/76, no: 2174; Müslim, Musâkât, 22/15, no: 1586; Ebû Dâvûd, Buyu’ 17/12, no: 3348.

[17] Müslim, Musâkât, 22/15, no: 1587; Ahmed, 5/320.

[18] Müslim, Musâkât, 22/18, no: 1592; Ahmcd, 6/400.

[19] Buhârî, î’tisâm, 96/20, no: 7350; Müslim, Musâkât, 22/18, no: 1593.

[20] İbn Adî, el-Kâmil fi Duâfâi’r-Ricâl, 2/831; İbn Hazm, Muhaîlâ, 8/479; Bcyhâkî, 5/286.

[21] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/156-161.

[22] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/161.

[23] ebu davud ,buyu ; 17/16, no 3357;darikutni,3/70, no:263.

[24] Ebû Dâvûd, Buyu’, 17/15, no: 3356; Tirmizî, Buyu’, 12/21, no: 1237.

[25]  Tirmizî, Buyu’, 12/21, no:. 1238.

[26] Müslim, Musâkât, 22/23, no: 1602; Ebû Dâvûd, Buyu’, 17/17, no: 3358.

[27]  Buhârî, Buyu’, 34/78, no: 2177; Müslim, Musâkât, 22/14, no: 1584.

[28] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/161-164.

[29]  Aynı anlamda bkz. Müslim, Musâkât, 22/15, no: 1587; Ebû Dâvûd, Buyu’, 17/12 no: 3349.

[30] Tirmvâ, Buyu\ 12/23, no: 1240.

[31]  Müsüm, Musâkât, 22/18, no: 1592; Beyhâkî, 5/283.

[32] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/164-165.

[33] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/165-166.

[34] Mâlik, Buyu\ 31/27, no: 64; Şafii, Muhtasaru’l-Müzenî, 8/176; Ebû Dâvûd, Merâstt, 21.

[35] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/166-167.

[36] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/167-168.

[37] Mâlik, Buyu’, nf\2, no: 22; Ebû DâvÛd, Buyu’, 17/18, no: 3359; Şafii, Müsned 2/159.

[38] Tahâvî; Şerhu Meâni’i-Âsâr, 4/6.

[39] Tahâvî, a.g.e., 4/6; Ebû DâvÛd, Buyu’, 17/18, no: 3360.

[40] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/168-170.

[41] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/171.

[42] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/171-172.

[43] İmam  Abdürrezzak, 8/184-5, no: 14812; Dârakutnî, 3/52, no: 211-2; Bcyhâkî, 5/330-331.

[44] Beyhâkî, 5/331; Taberânî (Hcysemî), Mecmâü’z-Zevâid, 4/130.

[45]  Mâlik, Buyu’, 31/19, no: 40; Buhârî, Buyu’, 34/51, no: 2126.

[46] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/172-175.

[47] Ebû Dâvûd, Buyu\ 17/70, no: 1234; Nesâî, 7/288; Dârimî, 2/253.

[48] Tayâlisî, s. 187; Beyhâkî, 5/313.           

[49] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/175-177.

[50] Mâlik, Buyu1 31/23, no: 54; Sahnun, Mfldcvvene, 3/162; Âbdürrczzak, 8/49.

[51] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/177-178.

[52]  Mâlik, Buyu’, 33/19, no: 42; Müslim, B/o< 21/8, no: 1527..

[53] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/178-180.

[54] BuhM,Buyu’ 34/61, no: 2143; Müslim,.Buya1, 21/3, no: 1514; MSâik, Buyu’, 31/26, no: 62.

[55] Bczzâr Heyscmî, Ketfü’l-Estâr, 2/91; Beyhâkî, 5/341.

[56] Buhârî, Buyu’, 34/87, no: 2198; Müslim, Musâkât, 22/3, no: 1555.

[57] Buhârî, Buyu’, 34/62, no: 2144; Müslim, Buyu’, 21/1, no: 1512.             :

[58] Müslim,Buyu’, 21/2,1513; Ebû Dâvûd, Buyu1, 17/25, no: 3376.,

[59] Müslim, Buyu’, 21/16, no: 1536; Ebû Dâvûd, Buyu’, 17/34, no: 3404,

[60] TmnizlBuyu’, 12/18, no: 1231; Nesâî, 7/295.

[61] Hattâbî, Mealim, 5/154; İbn Hazm, Muhatla, 8/415.

[62] EbûDâvûd,5u>-u’, 17/70, no: 3504; Tirmizî^^u1, 12/19, no: 1234.

[63] Müslim, Buyu’, 21/13, no: 1535; Ebû Dâvûd, Buyu’, 17/23, no: 3368.

[64] Ebû Dâvûd, Buyu’, 17/23, no: 3381; Tirmizî, Buyu’, 12/15, no: 1228.

[65]  Bezzâr (Hcysemî),KeSful-Estâr,2/87.

[66] Bahân, Buyu’, 34/85, no: 2194; Müslim, Buyu’, 21/13, no: 1534.

[67] Buhâr\Buyu\ 34/87, no: 2198; Müslim, Musâkât, 22/3, no: 1555.

[68] Buhârî, Buyu’, 34/85, no: 2193; Ebû Dâvûd, Buyu’, 17/23, no: 3372; Tahâvî, Şerhu Meâni’l-Âsâr, 4/28,

[69] Ahmed, 2/341; Bezzâr [Heysemî), Ketfü’l-Estâr, 2/97.

[70] Müslim, Buyu’, 21/13, no: 1535.

[71] Ahmed, 2/432, 71, 398,475, 503; Tmmzi,Buyu\ 12/18, no: 1231.

[72] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/181-189.

[73] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/189.

[74] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/189-191.

[75] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/191.

[76] tbn Ebî Şcybc, Musannef, 6/131, no: 547; Ahmed, 3/42; İbn Mâce, Ticârât, 12/24, no: 2196; Zcylâî, Nasbu’r Râye, 4/14-15.

[77] İbn Mâce, Ticârât, 12/31, no: 2228; Dârakutnî, 3/8, no: 24; Ecyhâki, 5/316.

[78] Mâlik, Buyu1, 31/13; Buharı, Buyu1, 34/82, no: 2185, 2187; Müslim, Buyu\ 21/17, no 1545; Ebû Dâ\üâ,Buyu\ 17/19, no: 3361; Tahâvî, ŞerhuMeâni’l-Âsâr, 4/33.

[79] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/191-194.

[80] Buhârî, Şurût, 54/4, no: 271.8; Müslim, Musâkât, lifli, no: 715.

[81] Mâlik, Itk, 38/10, no: 17; Buhârî, Buyu’, 34/73, no: 2168; Müslim, //*, 20/2, no: 1504; Ebû Dâvûd, //*, 23/2, no: 3929-3930.

[82] Müslim,5«y«’,21/16,no: 1536.

[83] Hattâbî, Meâlimü’s-Sünen, 5/154-155; Îbn Hazm, Muhallâ, 8/415-416, no: 1445.

[84] Müslim, Buyu\ 21/16, no: 1536.

[85] Ebû Dâvûd, Buyu1, 17y70, no: 3504; Tirmizî, Buyu’, 12/19, no: 1234.

[86] Nesâî, 7/299.

[87] Ebû DâvûdtBuyu’, 17/70, no: 3504.

[88] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/195-201.

[89] Buhârî, Buyu\ 34/58, no: 2140,2150; Müslim, Buyu\ 21/4, no: 1515.

[90] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/203-204.

[91] Ebû Hanİfe’ye göre, köylü kervanını karşılamak mekruhtur.

[92] Buhârî, Buyu’, 34/71, no: 2162; Ebû Dâvûd, Buyu’, 17/45, no: 3437.

[93] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/204.

[94] Müslim, iman, 1/23, no: 55; Ebû Dâvûd, Edeb, 35/67, no: 4944.

[95] Müslim, Buyu’, 21/6, no: 1522; Ebû Dâvûd, Buyu\ 17/47, no: 3442.

[96] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/204-205.

[97] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/206.

[98] Buhârî, Musâkât, 42/2, no: 2353; Müslim, Musâkât, 22/8, no: 1566; Tirmizî, Buyu’, 12/44, no: 1272.

[99] Ebû Ya’Iâ, Müsned, 3/140, no: 1570; Dârakutnî, 3/26, no: 92; Beyhâkî, 6/100.

[100] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/206-207.

[101] Tirmizî, Buyu\ 12/52, no: 1283; Dârimî,

[102] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/207.

[103] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/207-208.

[104] Cum’a, 62/9.

[105] NÛr, 24/37.

[106] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/209-210.

[107] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/211.

[108] Buhârî.fîuyH1, 34/44, no: 2111; Müslim, Buyu’, 21/10, no: 1531; Ebû Dâvûd, Buyu’ 17/53, no: 3454; Mâlik, Buyu’, 31/38, no: 79.

[109] Mâlik, Buyu\ 31/38, no: 80..

[110] Mâide,5/l.

[111] Nisa, 4/130.

[112] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/213-215.

[113] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/217.

[114] Buhârî, Menâkıb, 61/28, no: 3642; Ebû Dâvûd, Buyu’, 17/28, no: 3384.

[115] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/219-220.

[116] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/221.

[117] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/221.

[118] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/223.

[119] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/223-224.

[120] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/224.

[121] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/224.

[122] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/224-225.

[123] Buhârî, Buyu’, 34/64, no: 2150; Müslim, Buyu\ 21/4, no: 1515; Ebû Dâvûd, Buyu1, 17/48; no: 3443.

[124] Ebû Dâvûd, Buyu\ 17/73. no: 3508.

[125] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/225-226.

[126] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/226.

[127] Ebû Dâvûd, Buyu’, \1P2, no: 3506; Dârimî, 2/251.

[128] Ahmed, 4/152; Hâkim, 2/21; Beyhâkî, $n2

[129] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/226-228.

[130] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/228-230.

[131] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/230-232.

[132] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/233.

[133] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/233.

[134] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/233-234.

[135] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/234-235.

[136] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/235-236.

[137] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/236-237.

[138] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/239-240.

[139] Ebû Dâvud, Buyu117/73, no: 3508.

[140] İmam Muhammed, Âsâr, ?. Ayrıca benzeri için bkz. İbn Mâce, Ticârât, 12/20, no: 2189.

[141] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/240-242.

[142] Müslim, Musâkât, 22/3, no:1554; Ebû Dâvud, Buyu’ 17/60, no: 3470.

[143] Müslim, Musâkât, 22/3, no: 1554; Şafiî, Müsned, 2/151,152.

[144] Müslim, Musâkât, 22/4, no: 1556; Ebû Dâvud, Buyû\ 17/60, no: 3469.

[145] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/242-243.

[146] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/244.

[147] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/244.

[148] Buharı, Vesâyâ, 5/2, no: 2742; Müslim, Vasıyyet,25/1, no: 1628.

[149] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/244-245.                                                                                                                                         

[150]Hanefi ve Şâfiilere göre meyva, satılacak duruma gelmiş ve satılmış; müşteriye de usûlü­ne göre teslim edilmişse, bundan sonra ağaç üzerinde iken olsa da, meydana gelecek za­rardan satıcı sorumlu değildir, zarar tamamen alıcıya aittir.

[151] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/245.

[152] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/245.

[153] Buharî, Buyû\ 34/90, no: 2204; Müslim, Buyu, 21/15, no:1543, Ebû Dâvûd, Buyu. 17/44, no: 3434.

[154] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/246-247.

[155] Buharî, Musâkât, 42/17, no:2379; Müslim, Büyü’, 21/15, no: 1543; Ebû Dâvûd, Buyu’. 17/44, no: 3433.

[156] Ebû Dâvûd, /At, 23/11, no: 3962.

[157] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/247-248.

[158] Nisa, 4/24.

[159] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/248-249.

[160] Mâlik, Buyu’, 31/38, no: 80.

[161] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/249-251.

[162] İbn Rüşd Kadı Ebu’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/253-254.

Bidayetul Muctehid” kitap hakkında daha fazla bilgi edinmek için Ücretsiz pdf olarak almak için aşağıdaki indirme düğmesini tıklayın

Bozuk bağlantıyı bildirin
Siteyi Yardim Et


for websites