el-İhtiyar Şerhi

  • Kitap başlığı:
 El Ihtiyar Serhi
  • Yazar:
İmam El Mavsili
  • Kitap Sayısı
594
  • Dil:
Türkçe
  • Görünümleri:
  • PDF Doğrudan  
İndirme için tıklayın
  • Satın al  
Kağıt Kapak için

EL IHTIYAR SERHI – Kitap örneği

18- VEKALET KİTABI

Vekâlet; bir işi başkasına havale etmek, dayanıp itimad etmek mânasmdadir. Bir âyet-i kerîmede bununla alâkalı olarak şöyle buyurulmuştur:

“Kim Allah (cc) a güvenip dayanırsa; O, ona yeter. “(Talâk: 3). Yani kim Allah (cc) a itimad edip, işini O’na havale ederse; O, ona yeter. Bir adam güçsüz, kuvvetsiz ve hareketleri zayıf ise, ona araplar arasında Vekl adam’ derler.

Bir görüşe göre   lügatte iron/ma^rmânasındadır. Bir âyet-i kerîmede bu mânada şöyle buyurulmuştur:

“Allah (cc) bize yeter. O ne güzel koruyucudur. “(Âl-i İmrân: 173). Arkadaşlarımız dediler ki; bir adam bir başkasına; ‘seni bu işe vekil tayin ettim1 derse; onun sözünün hükmünce o şeyi korumakla vazifeli olmuş olur. Bunun üzerindeki fazlalık ancak başka bir lâfızla sabit olur. Bu birinci mânaya daha yakındır.

Bir kimse bir işde bir başkasına itimad edip işi ona havale ederse, o şahsı o işi muhafaza etmekle vazifelendirmiş olur. Sırf o hususda en faydalı olanı yapsın diye ona vekâlet vermiştir. Bir şey için en faydalı iş, o şeyin aslım korumaktır. Çünkü tasarruflar bu esasa dayanırlar, işte bu mânalar Şer’î vekâlette mevcutturlar. Doğrusu müvekkil işini vekile havale etmiş, ona dayanıp itimad etmiş ve onun görüşüne güvenmiştir ki, onun için en iyi tasarrufda bulunsun. Bütün bunlar koruma esasına dayanırlar.

Vekâlet Kitab ve sünnet ile meşru kılınmıştır. Kitab’daki delili şu âyet-i kerîmedir;

“İçinizden birini şu gümüş paranızla şehre gönderin. “(Kehf: 19).

Sünnetteki delile gelince; sahih rivayette anlatıldığına göre, Hz. Peygamber (sas) Urve el-Barikî’yi, başka bir rivayette ise, Hakim b. Hüzzam’ı koyun satın alması için kendisine vekil tâyin etmişti. Rasûlullah (sas) müminlerin annesi Ümmü Habîbe (ra) yle evlenirken de, Amr b. Ümeyye ed-Damrî’yi kendisine vekil tayin etmişti.

Ayrıca ilk zamanlardan günümüze dek insanlar vekâletle muamele etmişler ve bu hususda hiç bir itirazla karşılaşmamışlardır. Çünkü insanlar bazan bir takım işleri şahsen yapamazlar. O zaman bir başkasına vekâlet verme ihtiyacı hissederler. Şu halde ihtiyacı gidermek için vekâletin meşru kılınması gerekli olmuştur.[1]

Vekâletin Sıhhat Şartı:

Vekâletin sahih olabilmesi için müvekkilin tasarruf ehliyetine sahip olması ve tasarruflarından doğan hükümlerin kendisine bağlayıcı olması gerekir. Vekilin de yaptığı akde aklı eren ve o akdi yapmaya kastı bulunan bir kimse olması gerekir: Çünkü vekâlet vermek; kişinin bir başkasını kendisine nâib tayin etmesi ve ondan yardım istemesidir. Müvekkilin salahiyet vermesiyle vekil tasarrufda bulunma hakkına sahip olur ve yaptığı  tasarruflardan doğan hükümler onu bağlar. Vekile verdiği tasarruf salahiyetinin sahih olabilmesi için, müvekkilin de tasarrufda bulunma ehliyetine sahip olması gerekir. Vekil icab ve kabulde müvekkilin yerine geçer. Şu halde vekilin de icab ve kabul ehliyetine sahip olması mecburidir. Bir kimse aklı ermeyen bir çocuğu veya bir deliyi vekil tayin ederse, bu vekâlet geçersizdir.

Bir kimse akıllı ve tasarrufa izinli bir çocuğu ya da böyle bir tasarrufa sahip bir köleyi yahut efendisinin izniyle kısıtlı bir köleyi kendisine vekil tayin ederse, caiz olur. Keza bir müslüman bir zımmîyi veya bir zımmî bir müslümam yahut bir müslüman müste’men bir harbîyi vekil tayin ederse; -açıkladığımız sebepden dolayı- caiz olur.

Sözünü ettiğimiz ihtiyaçtan dolayı, müvekkilin bizzat kendi başına yaptığı akidlerde bir başkasını \ekil tayin etmesi caizdir. Her çeşit hukuk dâvalarının ve haklarının alınması, verilmesi için vekil tayin etmek, anlattığımız ihtiyaçdan dolayı, caizdir: Çünkü bunu herkes bilmez. Bunun delili de şu meşhur hadîs-i şerîfdir:   “Muhtemeldir ki, biriniz hüccetini diğer bazılarından daha iyi anlatır. ” [2]

Hz. Ali (ra) kardeşi Akil ile kardeşinin oğlu Abdullah b. Cafer’i kendisine vekil tayin etmiştir. [3]

Vekil Tâyin Edilemeyecek Durumlar:

Ancak hadd (Ebû Yûsuf) ve kısas cezasını gerektiren dâvalarda vekil tayin etmek caiz değildir. Çünkü müvekkil olmadan hadd ve kısas cezalarına âit hakkın istenmesi caiz değildir: Çünkü yapılacak dâvate icabet etmesi ve hemcinsine şefkat duyması ihtimaline binâen, hak sahibi kişi suçluyu affedebilir. Bu ihtimal bir şüphedir. Hadler ise, şüphe sebebiyle sakıt olurlar. Ama müvekkil hazır olursa, böyle   bir   ihtimal söz konusu olmayacağından dolayı, hüküm bunun

hilâfına olur ve vekil tayin edebilir.

Ebû Yûsuf dedi ki; haddleri ve kısasları ispatlama işinde başkasına vekâlet vermek caiz değildir. Çünkü bu niyabettir. Şehâdet üzerine şehâdet gibi, bu babda bundan da sakınmak gerekir.

Ebû Hanîfe merhuma göre; cinayet vücub ve zuhur sebebi olup, mes’ûliyet şehâdete yüklenir. Burada husumet şarttır. Diğer hukuk dâvalarında olduğu gibi, bunda da vekâlet vermek caizdir. Ama hadd ve kısas cezasını tatbik etmede -açıkladığımız sebepden dolayı- caiz değildir.

Müvekkilin hasta ve yolcu olması müstesna; hasmın rızası olmadan bir dâvaya vekil tayin etmek caiz değildir: İmameyn dediler ki; hasmın rızası olmadan bir dâva için vekil tayin etmek caizdir. Bunu mânası şudur; Ebû Hanîfe’ye göre hasma değil, ancak kendi yanında bulunan vekile vâcib olur. İmameyn dediler ki; hasma da vâcib olur. Zira rivayet edildiğine göre; Hz. Ali (ra) mutlak bir dâva için vekil tayin etmiştir. Çünkü bu bir hak için bir başkasına vekâlet vermektir. Bu tıpkı bir alacağı tahsil için birini vekil tayin etmek gibi caizdir.

Ebû Hanîfe’nin bu hususdaki görüşünün dayanağı şu hadîs-i şerîfdir;      “Ey Ali! Diğeri de (mahkemede) hazır bulunmadıkça; iki hasımdan biri lehinde hüküm verme [4] Başka bir rivayete göre ise, şöyle

buyurmuştur;    “Diğerinin   sözlerini dinlemeden, ikisinden biri lehinde hüküm verme.”

Şu halde diğer hasmm da hüküm meclisinde hazır bulunması ve ifadesinin alınması şarttır. Zira husumet, çağrılanı hüküm meclisine gelmeye mecbur eder ve oraya gelip iddialara cevap vermesi vâcib olur. Vekil belki de daha sert müdafaa veya taarruzda bulunur, daha fazla delil ileri sürer; bu yüzden hasım zarar görür. Şu halde hasmın rızası olmadan vekil tayin etmek caiz değildir ve onun rızası olmadan tayin edilen vekilin husumeti onu ilzam etmez. Ama duruşmaya katılamayan hastanın hali buna benzemez. Onun mahkemeye gelme mecburiyeti yoktur. Seferî de böyledir. Zira yolculukda iken onu duruşmada bulunmaya mecbur kılmak, onu büyük sıkıntıya sokar. Onun da mahkemeye gelme mecburiyeti yoktur. Öyle ise hasta ve yolcular dâvalarda yerlerine başkalarını vekil tayin edebilirler. Zâhirü’r- rivâyede bu mes’ele açısından erkekle dul ve bakire kadın arasında fark yoktur. Müteahhirîn ulemâsı, örtünme çağma gelmiş kızın da -hasmın rızası olmadan- yerine başkasını vekil olarak mahkemeye göndermesini müstahsen görmüşlerdir. Zira bu kız utanıp sıkıldığından dolayı, mahkemeye gelip duruşmalara katılamaz.

Vekil alış- veriş, kira ve edilen ikrardan sulh olmak gibi akidleri kendine izafe ederse, bu işlerden doğan bütün haklar kendisine taallûk eder. Satılan malı teslim etmek, para almak, bir kusurdan dolayı malı geri vermek ve diğer işler gibi… Ancak kısıtlılık altına alınmış çocuk ve köle böyle değildir. Bunların yaptıkları akidler caizdir ve bu akidlerle ilgili haklar müvekkillerine taallûk eder: Çünkü akdi yapan vekildir. Bu akidleri yaparken müvekkilden bahsetmeye ihtiyacı yoktur. Akdi yapan karşı taraf hakların kendisine döndüğüne itimad eder. Şayet dönmezse, mutazarrır olur. Meselâ müvekkil müflis ise veya alacağı ondan talep edemeyecekse, sattığı malın bedelini ondan tahsil edemeyecekse, mutazarrır olur. Ama nikâh ve benzeri akidlerde hüküm bunun hilâfmadır. Bu akidleri yaparken vekilin müvekkilden bahsetmesi ve akdi ona isnad etmesi mecburidir. Böyle olursa, bir zarar söz konusu olmaz.

Elçi de böyledir. Çünkü o akdi yaparken, akdi kendisini elçi olarak gönderene isnad eder. Vekil kendi konuşmasıyla yaptığı için, akdi hakikaten yapandır. Akdi başkasına izafe etmediği için de, akdi hükmen yapandır. Böylece o hukukda asıl olur. Sonra bu akidle meydana gelen mülk, evvelce verilmiş olan vekâlete nazaran temsil yoluyla müvekkilin hesabına geçip sâbitleşir. Meselâ köle, hibe kabul edip hayvan avladığında elde ettiği mal efendisinin olur.

Köle ve çocuğun tasarrufları geçerlidir. Çünkü bunlar tasarruf ehliyetine sahiptirler. Kısıtlılık bahsinde de anlatıldığı gibi; bunlar tasarrufda bulunmaya izinli iseler, tasarrufda bulunmaları caiz olur. Ancak yaptıkları akidlerden doğan haklar kendilerine taallûk etmez. Çünkü bunlar teberru ehliyetine sahip kimselerden değillerdir. Çocuğun tasarruf ehliyeti kusurlu olduğundan; kölenin üzerinde de efendisinin hakkı bulunduğundan dolayı, mes’ûliyeti yüklenmek müvekkili ilzam eder.

Ebû Yûsuf dan naklolunduğuna göre; karşı taraf akid yapıldıktan sonra akdi yapanın kısıtlı olduğunu öğrenirse, ayıp muhayyerliği sebebiyle akdi bozabilir. Çünkü o, akidden doğan hakkın akdi yapana döneceğine inanıyordu. Ama bu haklar zayi olduğu için muhayyer olur. Dilerse akdi kabul eder, dilerse bozar.

Vekil satın aldığı malı müvekkiline teslim ederse, müvekkilin izni olmadan maldaki kusur yüzünden malı geri veremez: Çünkü müvekkilin hakkı o mala taallûk etmiştir ve o malın mülkiyeti müvekkile intikal etmiştir de, o malı sanki başkasından satın almıştır. Müşteri satın aldığı mahn bedelini müvekkile vermemek hakkına sahiptir: Zira açıkladığımız gibi, haklar vekile dönerler. Müvekkil akde yabancıdır. Ama müvekkile ödemesi de caizdir: Çünkü bu onun hakkıdır. Vekilin bedeli talep etmeye hakkı yoktur. Bedeli müşteriden almasının bir faydası da yoktur. Çünkü alsa da sonra onu müvekkiline verecektir. Şayet müşterinin her ikisinden veya sadece müvekkilden alacağı varsa, -beyan ettiğimiz gibi, bedeli almak müvekkilin hakkı olduğundan dolayı-müvekkilin borcuna karşı ödeşmiş olurlar. Kendisi yalnız olsa, vekilin borcuna karşılık da ödeşmiş olurlar. Çünkü vekil müşteriyi satın aldığı malın bedelinden ibra edebilir. Ancak bu takdirde o bedeli müvekkile ödemesi gerekir.

Vekilin müvekkili adına yaptığı her akidden doğan haklar müvekkile âit olur. Nikâh, hulû, kasten adam öldürme cezasından sulh olmak gibi. Kocanın vekili nikâhı kocaya izafe ederek akdettiği için, kendisinden mehir talep edilemez. Kadının vekili de mehri ve hulû bedelini kadına teslim etmekle mükellef tutulamaz. Çünkü vekil elçidir. Bu sebeple vekilin akid  yaparken müvekkilden bahsetmesi ve akdi ona isnad etmesi mecburidir. Öyle ki, akdi kendi nefsine izafe ederse, kıyılan nikâh müvekkili için değil de, -elçi ve hul’ gibi- kendi nefsi için kıyılmış olur. Kasden adam öldürme cezasından sulh olmak, bedeli iskat etmek, ortadan kaldırmaktır. Şu halde bir fiili bir kimsenin işlemesi, o fiilden doğan hükmün başka bir şahıs için sabit olması mümkün değildir.

Bu noktadan hareketle mal karşılığında köleyi azad etmek, kitabet, inkâr edilen bir hakdan sulh olmak, hibe, sadaka, ödünç vermek, emanet bırakmak, mal ortaklığı kurmak gibi akidler de böyledirler. Çünkü bu şeylerde hüküm malı kabzetmekle sabit olur. Ve hüküm müvekkilin mülkiyetindeki bir yere rastlamakta ve dolayısıyla vekil de bir elçi gibi olmaktadır. Vekilin, akdi yapan karşı tarafın vekili olması halinde de aynı hüküm söz konusudur. Çünkü vekil yaptığı işi mâlike izafe etmektedir. Ancak istikraz bu hükmün dışında olup, onda vekâlet vermek geçersizdir. Çünkü vekilin aldığı borç para müvekkil için bir mülk olarak sabit olmaz. Ama istikrazda elçi tavzif edilebilir. [5]

Vekâlette Belirsizliğin Nevileri Ve Vekil Ve Müvekkile Düşen Şeyler

Vekâlette belirsizliğin nevileri üçtür;

1- Fahiş miktardaki belirsizlik,

2- Az miktardaki belirsizlik,

3- Miktar bakımından bunlar arasında kalan belirsizlik.

Fahiş miktardaki belirsizlik: bu cins belirsizliğidir. Meselâ bir adamı elbise veya binek hayvanı satın almak üzere vekil tayin etmek durumunda bedel belirtilse bile, vekâlet sahih olmaz. Çünkü elbiseden elbiseye, hayvandan hayvana çok fark vardır. Bu sebeple vekil vazifelendirildiği işi tam olarak ifa edemez.

Az miktardaki belirsizlik; cins ve vasıf belirsizliğidir. Meselâ bir adamı eşek, at, bir ölçek buğday veya Herat kumaşından yapılma bir elbise satın almak üzere vekil tayin etmek durumunda bedel belirtümese bile, vekâlet sahih olur. Çünkü vekil maksadı gerçekleştirme imkânına sahiptir. Alınacak nesnenin vasfı da müvekkilin durumuna göre belirlenir. Niteliğin değişik olması, maksadın değişik olmasını gerektirmez. Bu durumda müvekkil onu -hangi vasıfda olursa olsun-normal fiatla Herat kumaşından yapılma bir elbise satın almak üzere vekil tayin etmiş gibi olur.

Sahih bir rivayette anlatıldığına göre; Hz. Peygamber (sas) kendisine kurbanlık bir koyun satın alması için Hakim b. Hüzzam’ı vekil tayin etmiştir.

Fâhis ile az miktar arasında kalan belirsizlik; bir köle veya cariye veya ev satın almak üzere bir adamı vekil tayin eden bir kimse, eğer bedeli belirtmişse, vekâlet sahih olur; aksi halde sahih olmaz. Çünkü güzellik insanda amaçlanan bir menfaattir. Hindli veya Türk bu bakımdan farklıdırlar. Ama satın alınacak nesnenin bedeli belirtilmişse, biz bunu cins belirsizliğine katarız. Belirtilmemişse, cins belirsizliğine katarız. Çünkü bedel belirtmekle alınacak nesnenin cinsi âdeten belirlenmiş olur. Çünkü âdete göre her cinsin bedeli bellidir.

Bir malı satın almaya vekil tayin eden kimsenin, o malın vasfını, cinsini veya ödenecek bedelin miktarını söylemesi gerekir:

Çünkü satın alınması istenen nesne böylece belirlenmiş olur. Vekil de onu bulup satın alabilir. Ancak vekile; ‘uygun gördüğünü al’ denilirse, bir açıklama yapmak gerekmez: Çünkü bu durumda müvekkil işi onun görüşüne havale etmiştir. O da neyi alırsa, onu almakla vazifelendirilmiş sayılır.

Belirli bir malı satın almaya vekil tayin edilen kimsenin o malı kendisine almaya hakkı yoktur: Çünkü o malı satın alma işinde müvekkil ona güvenmiştir. Vekil o malı kendisine satın almakla -vekâleti o malı kendisine satın almak için kabul ederek- müvekkili aldatmış gibi olmaktadır ki, bu caiz değildir.

Vekil, satın almakla görevlendirildiği malı dinar ve dirhemden başka bir parayla veya müvekkilin söylediği paradan başka bir parayla satın alırsa, ya da  o malı satın alması için vekil başka birini vekil tayin ederse; alış veriş kendi adma yapılmış olur:

Müvekkilin emrine muhalefet ettiği için alış veriş kendi adına geçerli olur. Bir şeyler satın almak üzere vekil tayin edilen şahsın -bilinen paralar oldukları için- ancak dinar ve dirhemle satın alınması caiz olur. Zira bilinir olan para, şart koşulmuş gibidir.

İmam Züfer dedi ki; ölçeklik veya tartılık bir nesne karşılığında satın alırsa, o şeyi müvekkil adına satın almış olur. Çünkü bu dinar ve dirhemler gibi zimmetine taalluk ettiği için, satın alınan şey müvekkil adına alınmış olur. Ama zimmette sabit olmayan bir şey ile satın alırsa, hüküm bunun hilâfmadır. Çünkü bu bir bakımdan satmak, bir bakımdan da satın almaktır. Bizim görüşümüze göre; bu alış- veriş kayıtsız bırakıldığında bilinen paraya (dinar ve dirheme) göre hüküm alır ve o paralarda satm alma işinin yapılması kaydı konulmuş kabul edilir. İkinci vekil birincinin huzurunda alış- verişi yaparsa, bu akid müvekkili bağlar. Çünkü vekil onun görüşüne uygun hareket etmiştir. Muhalefet de etmemiştir.

Eğer satın alınacak mal belirtilmemişse, vekil bunu kendi adına satın almış olur. Ancak parasmı müvekkilin malından öderse veya müvekkil için satın almaya niyyet etmişse; mal müvekkil için satın alınmış olur: Bu satın alma mutlaka şu iki şekilden biri ile olur: Vekil satm alma akdini ya müvekkilin dirhemlerine izafe eder, ya da satın aldığı malın bedelini müvekkilin malından öder. Ve yapılan satın alma akdi zahirle amel olunarak müvekkil adma yapılmış olur. Akdi kendi dirhemlerine izafe ederse, bu akid mûtad ile amel olunarak vekilin kendisi adına yapılmış olur. Satın alması ve akdi kendi dirhemlerine izafe etmesi mûtad olup, Şer’an anormal karşılanan bir davranış değildir. Akdi; kendisinin veya müvekkilin demeyip, mutlak olarak dirhemlere izafe ederse; şayet müvekkili için niyyet etmişse, müvekkilin kendi şahsı için vâki olur. Çünkü vekil hem kendi şahsı ve hem de müvekkili hesabına çalışabilir. Niyyet hususunda vekil ile müvekkil birbirlerini yalanlarlarsa, akdin bozulması esas alınır. Çünkü burada bozmak delildir. Akid yapılırken her hangi biri için niyyet edilmediği hususunda vekil ile müvekkil birbirlerini doğrularlarsa, İmam Muhammed’e göre bu akid aslında akdi yapan için vâki olur.

Ebû Yûsuf dedi ki; her iki şekil de muhtemel olduğu için, ödenen para esas alınır. Para kiminse, satın alman mal da onun olur. Belli bir şeyi almak üzere vekil tayin edilen bir kimse o şeyi satın alınca; akdi müvekkile izafe etmese de, akid ve mülk müvekkil adına vâki olur. Ancak bir mes’ele bundan hariçtir ki, o da şudur; bir kimse bir başkasının kölesine; ‘kendini efendinden benim için satın al’ der de, köle efendisine; ‘beni falana sat’ derse ve efendisi de onu satarsa; o köle kendisini bu işe vekil eden müvekkilin malı olur. Köle kendi maliyetine yabancı olduğu için, vekil sıfatıyla kendisini başkası için efendisinden satın alabilir. Yeni sahibi onda bir kusur görse, -köle bunu bilse bile- onu bu kusuru sebebiyle geri veremez. Çünkü vekilin o kusurdan haberdar “olması, müvekkilin haberdar olması gibidir. Eğer köle kendisindeki bu kusurdan haberdar değilse, geri vermek kölenin hakkıdır. Kendisini başkası için satın almak üzere vekil tayin edilen köle efendisine; ‘falana’ demeksizin, sadece; ‘beni sat’ der, efendisi de onu bu şekilde satarsa, azad olur. Çünkü köleyi kendi şahsına satmak, azad etmek demektir.

Bir kimse vekiline, falan köyden kendisi için bir ölçek buğday satın almasını emrederse; örf ve âdete göre taşıma masrafını da müvekkilin vermesi gerekir.

Sarf ve selem akidlerinde vekilin ayrılmasına itibar edilir. Müvekkilin ayrılmasına itibar edilmez: Evvelce de açıkladığımız gibi haklar müvekkile döner. Burada kastedilen vekâlet; teslim etme vekâletidir, kabul vekâleti değildir. Zira vekilin, bedeli başkasının olmak üzere bir şeyi kendi zimmetinde satması caiz değildir.

Bir kimse diğerine yiyecek alması için para verirse, bu; buğday ve ununu almaya vekâlet sayılır: Örfe göre bu böyledir. Bir görüşe göre de para çoksa buğday almaya, az ise ekmek almaya, orta ise un almaya vekil kılınmış olur: Bu da örfe göre böyledir. Alış-veriş buğday ve buğday ekmeğinden başka şeylerin yenmesinin âdet haline getirildiği bir mıntıkada yapılıyorsa, o zaman âdeten yenen gıda maddesini almaya vekâlet verilmiş olur.

Vekil     aldığı     malın    bedelini    kendi   parasıyla    öderse, müvekkilden    parasını    alıncaya   kadar   malı   yanında   alıkoyma hakkına sahib olur: Çünkü o müvekkile karşısında malı satan bayi hükmündedir. Bu hüküm kusur sebebiyle müvekkilin o malı vekile geri vermesine kadar geçerli olur. Malın bedeli hususunda anlaşmazlığa düşerlerse, yeminleşirler. Mal hapsedildikten sonra zayi olursa, parasını vekilin vermesi lâzım gelir (Ebû Yûsuf, İmam Züfer): Bunun sebebini söylemiştik. Ebû Yûsuf dedi ki; bu mal vekilin yanında rehin gibidir. Çünkü o, bedelini tahsil etmek maksadıyla o malı -daha evvel alıkonulmuş değilken- alıkoymuştur ki, bu da rehin mânasındadır.

Bir dirheme on kilo et almaya vekil tayin edilen kimse bir dirheme on kilo alınabilen etten yirmi kilo alırsa, müvekkilin yarım dirhem karşılığında on kilo et alması lâzım gelir: İmameyn dediler ki; müvekkilin yirmi kilo et alması lâzım gelir. Çünkü on kilo etin fıatınm bir dirhem olmasına binâen, bir dirhem et alması emrini vekile veren odur. Vekil de ona aynı para ile iki misli et alarak daha fazla fayda sağlamış olmaktadır. Bu tıpkı ona kölesini bin dirheme satması için vekâlet vermesine, vekilin de köleyi iki bin dirheme satmasına benzer.

Ebû Hanîfe’nin bu mes’eledeki görüşünün gerekçesi şudur; maksat ettir, dirhemi çıkarmak değil… Müvekkilin kastı on kilo ete taallûk etmektedir. Fazlası vekilindir. Ama köle mes’elesinde hüküm bunun hüâfınadır. Çünkü maksat köleyi satmaktır. Bin dirhem fazlalık onun mülkiyetinin bedeli olarak hâsıl olmuştur ve bu para müvekkilin olur. Bir dirheme on kilo değil de, yirmi kilo gelen etten alması durumunda müvekkilin maksadı hâsıl olmadığından vekil müvekkile muhalefet etmiş olur. Çünkü o tavlı et satın almasını istemiş, vekil ise, cılız et satın almıştır. Bu alış- veriş müvekkili bağlamaz. [6]

Malı Satmya Vekil Olan Kimsenin Salahiyetleri:

Bir malı satmaya velkil olan kimse o malı noksan fıatla (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed), vâde ile (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed) ve yine bir mal karşılığında (Ebü Yûsuf, İmam Muhammed) satabilir. Veresiye sattığı malın bedeli karşılığında rehin (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed) ve   kefil de alabilir: İmameyn dediler ki; ancak o esnadaki değeri pahasına  ya da normalde insanların aklanabileceği kadar eksiğine satması caizdir. Satış paradan başka bir şey karşılığında yapılırsa, caiz olmaz. Çünkü müvekkilin kayıtsız olarak verdiği satış emri, mûtad satış mânasında telakki edilir. Tıpkı kömür satın alma emrinin kış mevsimiyle, buz satın alma emrinin de yaz mevsimiyle kayıtlı olması gibi. Vekile satma emri verildiğinde örfe göre o malı emsal değeriyle ve dirhem ya da dinarla satması gerekir.

Ebû Hanîfe’ye göre müvekkil onu sırf satışa vekil kılmıştır. O da satmış olduğuna göre, satış -töhmet hali dışında- caizdir. Şu da var ki, paraya ihtiyaç duyulması halinde de aldanarak bir malı ucuza satmak örfen kabul edilir bir durumdur. Satılık malın keraheti halinde aldanarak bir malı bir miktar eksik fıatla satmakda da aynı hüküm geçerlidir. Ebû Hanîfe’ye göre İmameyn’in anlattıkları mes’elelerdeki satışlar memnudur. Çünkü bu bir bakıma satıştır. Öyle ki, satış yapmayacağına yemin eden bir kimse böyle bir akid yaparsa, yeminini bozmuş olur. Ancak satış olmasıyla birlikte vâsi ve baba bu akdi yapamazlar. Çünkü onların velilikleri teoriktir. Aldanarak eksik bedelle yapılan satış nazar-ı itibara alınmaz.

Müvekkilin, malın parasını müşteriden almaya hakkı yoktur:

Çünkü haklar müvekkile döner. Bu durumda o hem talep eden hem de kendisinden talep edilen şahıs olur ki, bu mümkün değildir.

Bir malı satın almaya vekil kılınan kimse o malı ancak emsallerinin değeri ve herkesin aldanabileceği bir fazlalıkla satın alabilir: Aksi takdirde töhmet söz konusu olduğu için caiz değildir. Belki de vekil o malı kendi şahsı için satın almış, sonra onu bulmuştur ya da fiatım yükselterek müvekkilinin hesabına katmıştır. Ama satmada böyle bir durum söz konusu değildir. Çünkü satışda vekilin malı kendisine satması caiz değildir ve töhmet de söz konusu değildir. Bir kimse bir adamı belli bir şeyi satın almak üzere vekil tayin ederse, caizdir. Vekilin o malı kendisine satması caiz olmadığından, töhmet de söz konusu değildir.

Bir kimse kendisini bir kadınla nikahlamak üzere birini vekil ederse, vekil onu o kadınla emsal mehirden fazlasıyla evlendirirse, caiz olur. Vekilin bu durumda  o kadınla evlenmesi caiz olmayacağına göre, bunda bir töhmet söz konusu değildir. Ama mutlak satın almaya vekil tayin edilen kişi malı emsal değerinden fazla fıatla satın alamaz. İmameyn’e göre bütün bu akidlerde emsal değer, emsal mehir kaydı -söylenmiş olmasa bile- hükmen vardır.

Bu bahsi geçen az aldanma; ticaret malları için on dirhemde yarım dirhem, hayvanlarda yarım dirhem, akarlarda ise, iki dirhem fazlasına almaktır: Zira aldanmanın azlığı veya çokluğu, tasarrufun azlığı ve çokluğu iledir. Eşyalarda tasarruf daha çoktur. Eşyalardan sonra hayvanlarda, sonra da akarlarda tasarruf çokluğu gelir.

Bir köleyi satmaya vekil tayin edilen o kölenin yarısını satarsa caiz olur (İmam Züfer): İmameyn dediler ki; caiz olmaz. Çünkü yansım satmakla ortaklık olur. Ortak olması ise, köle için kusurdur. Ebû Hanîfe’ye göre ise, kölenin tamamı bu kadara satılırsa caiz olur ve bu daha iyi olur. Fakat vekil husumetten evvel diğer yansını da satarsa, İmameyn’e göre caiz olur. Zira kölenin bir kısmının satılması -tamamını satın alacak bir kimse bulunamayacağından dolayı- kalan kısmının da satılmasına vesile olur.

Satın alma işinde ise müvekkilin iznine bağlı olur. Fakat husumetten evvel diğer yarısını da satın alırsa, caiz olur: îmam Züfer dedi ki; malın yansını alırsa; alınan mal her hal ü kârda vekilin olur. Çünkü o yanyı satın almakla müvekkile muhalefet etmiş ve dolayısıyla satın aldığı malı kendine almış olur. Malın ikinci yarısı da onun olur.

Bize göre malın tamamını bir defada satın almak -meselâ bir kaç kişinin müşterek malı ise- bazan mümkün olmaz. Bu sebeple de böyle bir mal hisseler halinde pey der pey alınır. Müvekkilin alış- verişi reddetmesinden evvel vekil kalan kısmını da satın alırsa, o zaman vekilin, malın geri kalan hisselerine ulaşabilmek için bir kısmını satın almış olduğu ortaya çıkar ve vekilin müvekkilin emrine muhalefet etmediği anlaşılır ve bu alış- veriş müvekkile karşı geçerli olur.

Müvekkil fasid bir satışla bir malı satın alması için birini vekil eder de o vekil o malı caiz bir satışla satarsa, satış caiz olur. İmam Muhammed dedi ki; müvekkilin emrine uymadığından dolayı bu satış caiz  değildir. Çünkü müvekkil ona satış emrini vermiştir. Bu akdi bozma salahiyetine   sahiptir. Bu akid sebebiyle mal onun mülkiyetinden çıkmaz.

Ve   bu   durumda   müvekkil   sanki   vekile    şart muhayyeriiğiyle satış yapmasını   emretmiş    de, o bu satış akdini kesin olarak yapmış gibi olmaktadır.

Ebû Hanîfe ile Ebû Yûsuf a göre müvekkil vekile satış emrini ve fasid bir şart koşulması talimatını vermiştir. Satış emri sahilidir ama, fasid şart koşma talimatı bâtıldır. Bu durumda müvekkil mutlak satış emri vermiş gibi olmakta ve verilen emir sahih olan hususla alâkalı hale gelmektedir. Müvekkilin fasid satışı mutlak surette bozabileceğini biz kabul etmiyoruz. Çünkü vekil satmakla emrolunduğu köleyi bir yakınma satsa, yakını da onu teslim alsa; köle onun rağmına azad edilmiş olur. Satılan mal müşterinin elinde bulunmakla, satıcının o maldaki mülkiyeti artık sona erer.

Vekil lehlerine şehâdet edemeyeceği kimselerle alış veriş akdi yapamaz. Ancak malı kıymetinden daha fazla bir parayla onlara satarsa, caiz olur: İmameyn’e göre o malı emsal değeri olduktan sonra kölesi ve mükâtebi dışında kalan lehlerine şehâdet edemeyeceği kimselere satabilir, onlardan satın alabilir. Aralarında emlâk münasebeti kopuk olduğundan, töhmet söz konusu olmaz. Kölesine satamaz; çünkü ona sattığı takdirde kendisine satmış olur. Mükâtebi için de aynı hüküm geçerlidir. Çünkü mükâteplik halindeki kölenin sağladığı kazanç, efendisinin hakkıdır. Hakikatte de o çalışma ve kendi şahsı için kazanç sağlama hakkına sahip değildir. Ebû Hanîfe’ye göre lehlerine şehâdette bulunamayacağından dolayı, burada töhmet meydana gelebilir. Töhmetli mevzular vekâlet haricinde kalır. Bunların aralarında menfaat birliği olduğundan dolayı, bu satış vekilin o malı kendi kendine satmasına benzer. Bu ihtilâf çerçevesine icar akdi de girer. Ama vekil satmakla emrolunduğu malı lehlerine şehâdette bulunamayacağı kimselerden birine değerinden fazla bir fiatla satarsa, -bunda bir töhmet olmadığı için-satış caizdir. [7]

Bir İş İçin İki Vekil Olması:

 

Bir iş için tayin edilen iki vekilden biri diğeri olmadan (Ebû Yûsuf) husumete (İmam Züfer) bakmak  dışında tek başına hareket

edemez: Çünkü müvekkilin ikisinin de uygunluk görüşü olmadan kendisine vekâleten bir akid yapılmasına razı olmaz. Vekillerin görüş birliği etmeleri çıkarın çoğalmasına tesir eder. Ama görüş birliğinin etkilemediği ve üzerinde görüş birliği etmenin mümkün olmadığı husumet, yani dâva duruşmasına katılma vb. işlerde vekillerden birinin tek başına hareket etmesi caizdir.

Boşamak, bedelsiz azad etmek, emaneti geri vermek ve borç ödemek de böyledir: Çünkü vekillerin görüş birliği etmelerinin veya etmemelerinin bu işlere bir tesiri olmaz. [8]

Vekilin Vekil Tayin Etmesi:

Vekil müvekkilin izni olmadan yahut ‘bildiğin gibi yap’ demeden başkasını vekil tayin edemez: Çünkü müvekkil ancak onun görüşünü beğenmiştir. İnsanların görüşleri birbirlerinden farklıdır. Müvekkil başkasını tevkil için vekiline izin verir veya ona; ‘bildiğin gibi yap1 derse, işi mutlak olarak ona havale etmiş ve başkasına vekâlet vermesine razı olmuş olur. Bu hususda izin verir de, vekil başka bir şahsı daha vekil tayin ederse; bu ikincisi de müvekkilin vekili olur. Çünkü bu da onun hesabına çalışır. Birincisinin azledilmesi veya ölmesiyle ikincisi vekâletten düşmüş olmaz. Bu bir kadı’nın başka bir kadıyı yerine halef tayin etmesine benzer ki, bu daha evvel anlatılmıştı.

Müvekkilin emri olmadan bir başkasını vekil tayin eder ve bu ikinci   vekil birincinin huzurunda bir akid yaparsa, geçerli olur:

imam Züfer dedi ki; geçerli olmaz. Çünkü ikinciye verilen vekâlet sahih değildir ve bu ikinci vekil onun gıyabında akid yapmış gibi olur. Bize göre bu akid birinci vekilin uygun görmesiyle geçerli olur. Çünkü müvekkil birinci vekile razıdır. İkincisi birincisinin gıyabında akid yapar da müvekkil bunu tasdik ederse, yine geçerli olur. Bedelli akidlerin hepsi böyledir.   Nikâh ve boşama gibi bedelsiz akidleri yapması birincinin tasdikiyle de caiz ve geçerli olmaz. Çünkü bunların geçerli olması vekilin tasdikine bağlı değildir. Bu gibi akidlerde o bir elçi olup akdin haklan onu alâkadar etmez. Aksine bunlar müvekkilin tasdikine bağlı olarak geçerlilik kazanırlar ki, bu bilinen bir şeydir. [9]

Vekilin Azli:

Müvekkil vekilini azletmek hakkına sahiptir: Vekili tayin etme hakkına sahip olduğu gibi, onu azletme hakkına da sahiptir. Ancak rehin satışı ve benzeri akidlerde olduğu gibi şartlı vekâletlerde, yani başkasının hakkını alâkadar eden vekâletlerde azletme hakkına sahip değildir. Çünkü bu durumda vekili azleden müvekkil başkasının hakkını iptal etmiş olur.

Vekilin, azledildiğini öğreninceye kadar yaptığı tasarrufları geçerli olur: Bu Şeriat sahibinin yasağının nazar-ı itibara alınmasından dolayıdır. Zira vekil kendi bilgisi olmaksızın azledilmiş olursa, bundan mutazarrır olur. Zira akidlerden doğan haklar kendisine dönmektedir. O, kendisine verilen vekâlete binâen müvekkilin malında tasarrufta bulunmakta; parayı ödeyip satın aldığı malı teslim alıyor, sonra da bunun için tazminat Ödüyor. Bu, ona verilmiş bir zarardır. Vekâletten azletmek, tasarruf iznine sahip bir kimseyi kısıtlılık altına almaya benzemektedir.

Aynı şekilde vekil de kendini vekâletten azlederse, müvekkilinin bilgisi olmadan azledilmiş olmaz. Zira vekâlet ancak ikisi ile tamamlanan bir akiddir. Buna her birinin hakkı taallûk etmektedir. İkisinden birinin bilgisi olmadan vekâletin iptalinde ona zarar verilmiş olur. [10]

Vekâletin Bâtıl Oluşu:

Vekil ve müvekkilden birinin Ölümü, devamlı delirmesi ve mürted olarak dâr-ı harbe intikal etmesiyle vekâlet bâtıl olur: Ölüm sebebiyle kişideki tasarruf ehliyeti ortadan kalktığı ve verilen emir geçersiz hale geldiği için taraflardan birinin ölümü sebebiyle vekâlet bâtıl olur. Delirmek de böyledir. Keza ölümü halinde müvekkilin mülkü mirasçılarına intikal eder. Mürted olarak dâr-ı harbe intikal etmek de hükmen ölümdür.

Bir kimse bir gün delirir, bir gün kendine gelirse; bu bayılma mânasına geldiğinden dolayı vekâlet bozulmaz. Zira bu durumda şahıs uyku ve bayılma acziyeti gibi sona ermesi muhtemel bir acizliğe müptelâ olmuştur. Ebû Yûsuf dan gelen bir rivayette anlatıldığına göre senenin çoğunda deli kalmadıkça vekâletten azledilmiş olmaz. Çünkü delilik hali bu şekilde senenin çoğunda devam ettiği takdirde umumiyetle düzelme olmaz ve bu ölüm gibi olur.

İmam Muhammed’den gelen bir rivayette anlatıldığına göre; bu müddet bir senedir ki, sahih olan görüş de budur. Çünkü delilik eğer bir illetten veya hastalıkdan ötürü ise, bir senede yok, tam yok olur ya da bir değişikliğe uğrar. Çünkü bir senede havanın sıcaklığına, soğukluğuna, rutubet ve kuruluğuna göre değişen dört mevsim vardır. Eğer bu müddet zarfında delilik hali ortadan kalkmazsa, kuvvetli görüşe göre demek ki, hiç ortadan kalkmadan devam edecektir.

Müvekkil ya da vekili irtidad ederek dâr-ı harbe gider, sonra geri dönerse, vekâlet geri dönmez. Çünkü onun bozulmuş olduğuna hükmedilmiştir. İmam Muhammed dedi ki; hasta vekil iyileştiğinde, deli vekil kendisini toparladığında vekillikleri nasıl geri geliyorsa; dâr-ı harpden dönüp tekrar müslüman olanın da vekâleti geri döner.

Mükâtep köle borcunu ödemekten acze düşerse, alış verişe mezun olan şahıs kısıtlılık altına alınırsa yahut ortaklar ortaklığı kaldırırlarsa; vekilin haberi olmasa dahi, vekâlet kalkar: Çünkü bu gibi arızalarla karşılaşan müvekkilin mal varlığı kalmaz, hepsi başkalarına intikal eder. Bu durumda vekil sahibinin emri olmaksızın başkasının malında tasarrufda bulunmuş olur ki, caiz ve geçerli olmaz. Bu tıpkı ölüm gibi bir durumdur. Müvekkil ona vekâlet verip; ‘seni her azlettiğimde sen vekilimsin’ derse, bu sahih ve bağlayıcı olur. Bu statüdeki bir vekili azletmenin yolu ona şöyle demektir; ‘seni her vekil tayin ettiğimde azlettim.’ Bir görüşe göre ona böyle demekle de azledilmez. Zira şarta bağlı vekâletten azletmek sahih olmaz. Esahh olan ona şöyle demesidir; ‘şarta bağlı vekâlet vermekten geri döndüm ve seni kesinleşmiş vekâletten azlettim. Müvekkil vekil tayin ettiği bir işde tasarrufda bulunursa, vekâlet ortadan kalkar: Bundan kastedilen, vekili satış yapmakdan âciz bırakan bir tasarruftur. Çünkü bu durumda vekil hükmen azledilmiş olmaktadır. Buna da satmak, teslim ile birlikde hibe etmek, azad etmek, köleyi müdebber kılmak, mükâteplik sözleşmesi yapmak, cariyeyi ümmü veled kılmak misal olarak gösterilebilir. Ama müvekkilin vekili satış yapmakdan âciz bırakmayan bir tasarrufda bulunmasıyla vekil azledilmiş olmaz. Efendinin kölesine ticaret yapma izni vermesi veya onu rehin bırakması ya da onu işçi olarak kiraya vermesi gibi. Çünkü bu tasarruf onu müşteriye mülk kazandıracak bir akid yapmakdan âciz bırakmaz. Müvekkil vekilini bir köleyi satmak üzere vazifelendirir de müvekkil o köleyi satarsa, vekâlet bozulur. Ama her ikisi beraberce o köleyi satarlarsa; İmam Muhammed dedi ki; o köleyi müşteriye müvekkil satmış olur. Çünkü bu durumda müvekkil kendi mülkünü satmıştır. Bu çok normal bir satıştır. Ebû Yûsuf a göre bu köleyi müşteriye ikisi satmıştır. Çünkü vekilin satışı müvekkilin satışı gibidir. Görmez misin ki böyle bir durumda evvelâ vekil satarsa müvekkilin satışı, evvelâ müvekkil satarsa vekilin satışı bâtıl olur. Eğer ikisi aynı anda satarlarsa, birbirlerine tercih edilemeyeceklerinden dolayı, ikisi satmış olur.

Bir borcu almaya vekil olan, o hususda dâva açmaya da vekildir (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed): İmameyn bu görüşe muhaliftirler. Aynı teslim almakla kişi o aynla ilgili dâva açmaya vekil olmaz. Bu hususda icmâ vardır. İmameyn’in bu mes’eledeki görüşlerinin gerekçesi şudur; bir aynı teslim alabilen herkes, o aynla alâkalı dâva açmayı ve mahkemeye nasıl baş vuracağını bilmeyebilir. Teslim almaya rıza, davalaşma hususunda da rıza demek değildir.

Ebû Hanîfe’nin (r. aleyh) bu mes’eledeki görüşünün gerekçesi şudur; müvekkil vekilini, borcu borçlunun malından almakla vazifelendirmiştir. Çünkü borcun kendisini almak düşünülemez. Bu sebeple biz; ‘borçlar emsalleriyle ödenirler’ dedik. Zira kabzedilen, hakikaten talep edilen mülktür. Vekil onu kabzetmekle borcun bedeli olarak ona mâlik olur. Dolayısıyla mülketme hususunda ona vekil olur. Bu da ancak davalaşmakla olur. Bu vekil şuf a yoluyla bir malı alan vekil gibidir.

Bu ihtilâfın semeresi şudur; dâvâlı borcunu müvekkile ödediğine veya müvekkilin onu borçdan ibra ettiğine dâir beyyine getirirse, bu beyyine îmameyn’in hilâfına Ebû Hanîfe’ye göre kabul edilir. Bir aynı teslim almakla vazifelendirilen vekil o aynın taşıyıcısı olacaktır. Çünkü o ayn, kendisinden talep edilen kişinin elinde emanet olarak bulunmaktadır. Bu kişi eğer müvekkilin bu aynı kendisine sattığına dâir beyyine getirirse; bu beyyine o aynı vekilin satması değil de teslim alması hususunda dinlenir. Çünkü vekil hasım değildir. Ancak o aynı teslim alma hakkını düşürmeyi tazammun etmiştir. Vekâlet sırf bu noktada geçerlidir.

Bu mes’eleye benzer olarak; müvekkil bir kimseyi, zevcesini veya kölesini bir yerden başka bir yere nakletmek üzere vekil tayin eder de, bunlar boşandıklarına veya azad edildiklerine dâir delil getirirlerse, bu delil müvekkilin onlardan el çekmesi hususunda dinlenir. Ama bununla o kadının boşandığı veya o kölenin azad olduğu sabit olmaz. Zira demiştik ki, şufa talebinde bulunmak satın alınan malı kusuru sebebiyle geri vermek, ortak malı taksim etmek üzere tayin edilen vekil dâva açmaya salahiyetlidir. Çünkü dâva açmadan bu hedeflere ulaşılamaz.

Dâva açmaya vekil olan -İmam Züfer’in hilâfına olarak-dâvahdan mah kabzetmeye de vekildir: Çünkü müvekkil onun o malı kebzetmesine değil, dâva açmasına razı olmuştur. Dâva açmaya elverişli olan herkesin malı kabzetmede muvaffak olacağına güvenilemez.

Bizim görüşümüze göre dâva açmaktan maksat; alçağın tahsil edilmesidir. Vekâletten maksat da tahsil etmektir. Şu halde dâva açmaya vekil olan, dâvâlıdan malı kabzetmeye ve tahsil etmeye de vekildir. Buna salahiyeti vardır. Fetva ise, İmam Züfer’in görüşüne göre verilmiştir: Çünkü zaman bozulmuş, insanlar arasında hıyanet çokça zuhur etmiştir. Mal için dâva açmaya vekil olan o malı kabzedip teslim almaya salahiyetlidir. Bu hususda icmâ vardır. Çünkü mal teslim alınamadıkça o mal için dâva açmanın bir faydası yoktur.

Bir husumet dâvasında hâkim huzurunda vekilin müvekkili aleyhinde   ikrarda   bulunması   geçerli   olur. Hâkimin huzurunda olmazsa, geçerli . olmaz (Ebû Yûsuf, İmam Şâfıî): Önceleri Ebû Yûsuf; ‘bu ikrar asla geçerli olmaz’ demişti -ki bu İmam Züfer’in de kavlidir-. Ancak daha sonra bu kavlinden dönerek; ‘bu ikrar hakimin meclisinde de olsa, başka yerde de olsa, geçerli olur’ demiştir. İmam Züfer’in görüşüne göre ikrar husumete zıttır. Bir şey kendi zıddına kavuşamaz. Tıpkı husumetin sulh ve ibraya kavuşamaması gibi…

Ebû Yûsufa göre vekil müvekkilin yerine kâimdir. Tıpkı müvekkil gibi, onun da hâkimin ve başkasının yanında edeceği ikrar geçerlidir. Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed’e göre müvekkil husumet dâvasında cevap vermesi için vekili kendi yerine koymuştur. Şu halde vekilin ikrarı ancak hâkimin meclisinde olursa, geçerlidir. Başka bir yerde ikrarda bulunursa, vekil olmadığı bir konumda ikrarda bulunduğundan dolayı bu ikran geçerli olmaz.

İmam Züfer’in buna cevabı şöyledir; müvekkil ona cevap vermek için vekil tâyin etmiştir. Cevap inkâr biçiminde olduğu gibi ikrar biçiminde de olur. Mutlak vekâlet salahiyetiyle vekil ikrarda bulunma salahiyetine sahip olduğu gibi, inkâr etme salahiyetine de sahiptir. Bu durumda o müvekkilinin hakkını bizzat teslim aldığını ikrar etmiş gibi olur. Hâkimin huzurunda bulunulan ikrar mecazî mânada bir husumettir. Çünkü husumet bu ikrarın sebebidir. İkran sahih olmaz diyenlere göre bu durumda vekilin vekâleti bozulur. Zira ikrar müvekkilin hakkını iptal etmeyi içerir ki, vekilin buna hakkı yoktur. Husumetteki hakkını iptal etmekle vekil uhdesindeki husumette bulunma salahiyetini iptal etmiş olmaktadır. Baba ile vâsinin vesayetleri altındaki küçük çocuk aleyhinde ikrarda bulunmalarının sahih olmayacağı hususunda icmâ edilmiştir. Zira küçük çocuğun ikrarı sahih olmadığı gibi, onun naibinin ikran da sahih olmaz. Bunlann velayetleri nazarî olduğundan dolayı, nazar-ı itibara alınmaz.

Ziyadât adlı eserde İmam Muhammed dedi ki; müvekkil bir kimseyi kendisi aleyhinde ikrarda bulunmamak kaydıyla vekil tayin ederse, bu vekâlet mutlak surette caiz ve geçerli olur.

İbn. Semmaa’mn İmam Muhammed’den naklettiği bir görüşe göre müvekkil talip durumda ise, vekilini böyle   bir kayda tâbi tutması caiz olur. Çünkü bu takdirde o husumete zorlanamaz ve dilediği şartlarda vekil tayin edebilir. Ama müvekkil matlup durumunda ise, caiz değildir. Çünkü o husumette bulunmaya zorlanır. Talibe zarar verecek şartlarla bir kimseyi vekil tayin edemez.[11]

Bir kimse gâib olan birisinin alacağını tahsil etmeye vekili olduğunu iddia edip borçlu da onu doğrularsa, borcunu ona vermesi emredilir (İmam Şâfıî): Çünkü bu kişinin kendi aleyhine ikrarda bulunmasıdır. Evvelce yaptığımız; ‘borçlar kendi misilleriyle ödenirler’ şeklindeki açıklamamızdan dolayı, alacaklıdan tahsil ettiği şeyi kendi malından tahsil etmiş olmaktadır.

Alacaklı gelir de, vekilin vekilliğini kabul ederse, müşkilat yoktur. Kabul etmezse, ikinci defa ona ödemede bulunur: Müvekkil onun vekilliğini inkâr edince, ödeme yapılmış sayılmaz. Ve vekile verdiğini -eğer elinde mevcutsa- ondan geri alır: Zira ödemeyi ona yapmakla zimmetini borçdan anndırma maksadını gerçekleştirmiş olmamaktadır. Zayi olmuşsa, artık onu geri alamaz: Zira tahsilat yapanın vekilliğini tasdik ederse, onun tahsilatı haklı olarak yaptığını ve ikinci defa talepde bulunanın ona zulmetmiş olduğunu itiraf etmiş olur.

Ancak vekili tasdik etmediği halde borcunu ona vermişse, bu durumda yine verdiğinin bedelini vekilden alır: Çünkü alacaklının ona tahsil salahiyeti verdiğini umarak ödemeyi ona yapmıştır. Alacaklı onun vekil olduğunu doğrulamazsa, verdiğini ondan geri alır. Onu yalanlamakla beraber borcu ona öder veya onu doğrulamakla beraber ödeme esnasında birini ona kefil tutarak öderse, yine verdiğini ondan geri alır. Çünkü ikinci kez alman para alacaklı ile borçluya vekil tarafından tazmin edilmesi gereken bir paradır. Bunu o tazmin eder. Anlattığımız bu mes’elelerin hepsinde -gâipdeki alacaklı gelmedikçe- ödemeyi yapmış olan borçlunun parayı vekilden geri almaya hakkı yoktur. Çünkü ödenen para kesin veya muhtemel olarak gâipdeki alacaklının hakkı olmuştur.

Bir kimse emanet olarak bırakılan malı almaya sahibi tarafından vekil kılındığını iddia ederse; emaneti elinde bulunduran onu tasdik etse bile, yine emaneti ona vermekle emrolunmaz: Çünkü bu başkasının malıdır. Bu hususda onun tasdiki bir kıymet ifade’ etmez. Malı ona teslim etse, tazmin etmekle mükellef olur. Eğer emanet sahibinin öldüğünü ve o malı kendisine miras bıraktığını söyler de o tasdik ederse, emaneti ona vermesi emredilir: Zira emanet sahibinin öldüğüne dâir iddiasını doğrularsa, onun malı mirasçılarına intikal eder. İddia sahibinin de onun tek mirasçısı olduğunu iddia ederse; o zaman iddia sahibinin emanet malın mâliki olduğu ortaya çıkar ve emaneti elinde bulundurana, emaneti iddia sahibine vermesi emredilir.

Fakat emanet sahibinden o malı satın aldığını iddia eder ve emeneti elinde bulunduran da onu doğrularsa, yine malı ona vermez:

Çünkü mal sahibi hayatta oldukça emanet mal üzerindeki mülkiyeti devam eder. O mülkiyetin satış veya başka bir sebeple başkasına intikal ettiğine dâir iddiada o iki şahsın birbirlerini tasdik etmeleri bir değer ifade etmez. [12]


[1] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta’lîlî’l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/261-262.

[2] Bu hadîsi Buharî, Müslim, Ebû Dflvud, Tirmizî, Neseî, îbn. Mâce, Mâlik ve Ahmed rivayet etmiştir

[3] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta’lîlî’l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/262-263.

[4] Bu hadîsi Ebû Dâvud, Tirmizî, Ahmed, İbn. Medînî ve İbn. Hibban rivayet etmiştir

[5] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta’lîlî’l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/263-267.

[6] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta’lîlî’l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/267-271.

[7] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta’lîlî’l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/271-274.

[8] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta’lîlî’l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/275.

[9] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta’lîlî’l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/275-276.

[10] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta’lîlî’l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/276.

[11] Dâva vekili veya bugünkü ismiyle avukat; Hanefîlerin cumhuruna göre kısas ve haddler dışında, müvekkili (kendisini vekil olarak tayin eden) aleyhine ikrarda bulunabilir. Çünkü dâva için vekâlet verilen kimse; bir hakkı açıklamak ve ispat için, davacının dâvasına cevap vermek için vekildir. İddiaya karşı verilecek cevap ise; inkâr da olabilir, ikrarda… Ancak Züfer, Şâfıî ve Mâlik; dâva vekilinin müvekkili aleyhine ikrarda bulunması görüşüne muhaliftirler. (Bkz. El- Fıkhu’l- İslâmî ve Edilletuhu, Dr. Vehbe ez-Zuhaylî, Vekâlet Bahsi).

[12] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta’lîlî’l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/276-282.

El Ihtiyar Serhi” kitap hakkında daha fazla bilgi edinmek için Ücretsiz pdf olarak almak için aşağıdaki indirme düğmesini tıklayın

Bozuk bağlantıyı bildirin
Siteyi Yardim Et


for websites