FAIZ
  • Kitap başlığı:
 Faiz
  • Yazar:
Ebu'l Ala Mevdudi
  • Kitap Sayısı
84
  • Dil:
Türkçe
  • Görünümleri:
  • PDF Doğrudan  
İndirme için tıklayın
  • Satın al  
Kağıt Kapak için

Faiz MEVDUDİ – Kitap öneği

ÖNSÖZÜ- FAİZ- MEVDUDİ

Ebul-A’la el-Mevdudi’nin ele aldığı iktisadi mevzular iki kısımda toplanır.

Birinci kısımda, Çağdaş iktisadi sistem ile İslam Ekonomi sisteminden bahseder. İkinci kısımda da Faiz meselesini inceler, Faiz hakkında İslami görüşleri açıklar ve maliye nizamının uğrayacağı güçlükleri belirtir.

Birinci kısmını “Çağdaş Nizamlar ile İslam” Arasında Ekonomik Esaslar” adı altında Arapçaya çevirmeye 1375 hicri yılında Allah’ın yardımıyla muvaffak oldum. Bu kitabın Önsözünde ikinci kısmı da tercüme etmeğe azimli olduğumu yazmıştım. Çok şükürler olsun ki ikinci kısmı da tercüme ettim ve bu suretle vaadimi de yerine getirmiş oldum.

Tercüme ettiğim bu kitap, muhterem hocam Mevdudi’nin “Kur’an-ı Kerim’in Tercümanı” adlı kendi dergisinde daha önce iki defada yayınladığı yedi bölümü de içine almaktadır. Dördüncü, beşinci ve altıncı bölümleri 1937 yılında Haydarabad şehrinde ikamet ettiği sırada yazmıştır. Birini, ikinci, üçüncü ve yedinci bölümleri de ilk hapse girdiği günlerde 1948 Ekim’inden, 1950 Mayıs’ına kadar Pakistan Devleti’nin kuruluşundan sonra yazmıştır.

Beni bu bahisleri tercüme etmeğe muvaffak ettiği için Allah’a hamd ve sena eder, diğer tercümelerim gibi bunun da faydalı olmasını dilerim.

Muhammed Asım El-Haddad

ÖNSÖZ

“Çağdaş Nizamlar ile İslam Arasında ekonomik Esaslar” adlı kitabımızın altıncı bölümünde de kısa fakat toplu olarak açıkladığımız gibi ölçülü ve adil ekonomi sistemini dört esas bölüme ayırmıştık:

  1. Kanun ve Yönetmelik sınırları dahilinde (Kısmen) serbest ekonomi,
  2. Zekat ödeme mecburiyeti,
  3. Miras kanunu,
  4. Faizin yasaklanması,

1) Bugün, sınırsız kapitalizm ile Komünizm ve Faşizm’in zararlarını görebilen herkes, birinci bölümün doğruluğunu hiç değilse prensip olarak kabul ediyorsa da zihinlerinde hala açığa çıkmamış müphem taraflar kalmıştır. Fakat yukarıda adı geçen kitabımızda etraflıca açıklanan, Arazi ve Üretim araçları ile ilgli İslam

 Ahkamı’nın iyi anlaşılması zihinlerden bu tip istifhamları sileceğine kanaatimiz vardır. Hem “İslamda arazi Mülkiyeti Meselesi” adlı kitabımızın da bu konuda yardımcı olacağına inanıyoruz.

  • Bu ikinci bölümün doğruluğu ve faydalı oluşu ise, bugün geniş ölçüde dünyanın gözü önüne açık olarak serilmiştir. İyi bir tetkikçi gözlemci’nin gözünde; toplumu teminat altına almak, kalkındırıp mutlu bir seviyeye yükseltmek için, zekat usulünün İslam’a getirdiği şümullü sistemin yanında, Komünizm, Faşizm ve demokratik kapitalizmin çağımızda, aynı maksat ve gayeler için getirdiği geniş sistemlerin, kayda değer hiç bir ehemmiyeti olmadığı aşikardır.

Böyle olmasına rağmen insanlar İslam’ın zekat kurallarını bütün detaylariyle birlikte kavramadıklarından olacak ki bu konuda daima şüpheye düşerek medeni bir devletin çağımızda zekat usulünü, onda bir (öşür) beşte bir (humüs) prensibini nasıl uygulayabileceğini az da olsa idrak edememektedirler. Bu konuda duyulan eksikliği “İslam’da Zekat Kuralları” adlı kitabımız giderecektir inşallah.

  • Fakat üçüncü bölümde ele alınan miras konusunda İslamın tuttuğu yol dünyanın diğer bütün miras kanunlarına ayıkrıdır. İnsanlar, İslam miras kanununun bir çok hikmetlerini anlamadıklarından olacak ki bir sürü tenkit ve itirazlarda bulunuyorlar. Halbuki dünya şimdi kendiliğinden İslam miras kanunlarına doğru yavaş yavaş dönüş yapmaya başlamıştır. Hatta Rusya Komünizm’i bile İslam miras kanunlarından faydalanmaktan ve adapte etmekten başka çare bulamamıştır.
  • Fakat en çok güçlüğe, insanlar dördüncü bölümü anlamakta düşünüyorlar, doğru olabileceğine inanmakta zorluk çekiyorlar.

Asırlardır geleneksel basit ekonomi ilimleri insanların kafasına yer ederek faizin yasaklanması işinin yalnız “duygular” la ilgili olduğu, hakikatle hiç bir ilişiği bulunmadığını beyinlere iyice işlemiş ve kişinin başkasına faiz istemeden borç vermesinin bağıştan başka bir şey olmadığı kanısını uyandırmıştır.

Bu iktisat bilimlerine göre, güya dinin insanlardan faizi terk etmelerini bu kadar bir şiddet ve kat’iyetle istemesi haksızlık olup insanlık için faydalı ve kaçınılmaz bir ihtiyaç olan şeyi bırakmalarını emretmesi fıtratın sınırları dışına çıkmakmış.

 Hem faiz akıl ve mantık yönünden çok makul olup iktisadi yönden itiraz edebilecek bir tarafı da yokmuş. Öteden beri yayılarak zihinlere yerleşmesi için gayret sarfedilen, burjuva sınıfının bu yanlış nazariyesinin tesiriyle, yeni kapitalistik sistemi tenkit edip zarar ve kusurlarını açıklarken bu günün insanları bu nizamın esas kusuru olan faizi görememektedirler. Görseler bile sözü kısa keserek yazılarında ve konferanslarında bunun üzerinde durmamaktadırlar.

Halbuki bu nizamın başta gelen kusuru faizdir. İnsanlığa en çok felaket getirende odur.

Bugün Rusya’daki komünistlerin dahi, her fesatlığın başı olan faizcilik işini ilerletmek, geliştirmek için İngiltere ve Amerika gibi (kapitalist devletlerin) sarfettiği gayretten geri kalmıyan bir gayret sarfederek çalışmakta olduklarını görüyoruz. (Halbuki bu meselede komünistler kapitalizm ile mücadele ederler.)

En çok hayret ettiğimiz bir husus da, faiz düşmanlarının en kuvvetlisi ve en fazla düşmanı müslümanların olması gerekirken Batının yanıltıcı propagandası onları da tesiri altına almış, içlerinde zayıf karekterde ve akıldan uzak olan din adamları: “Faiz tenkit edilmeye müstahak, kötü bir şeyse, muhakkak şahsi ihtiyaç ve nafakaları için borç olan insanlardan alındığı takdirde öyledir” demeye başlamışlardır.

 Yoksa bunlarca ticaret ve diğer iktisadi işlerde kullanmak üzere borç olan insanlardan faiz almak ahlaka da, insanlığa da, aykırı değildir. Hiç bir iktisat prensibiyle de çelişmez. Bu tip faiz helaldir. Allah’ın insanlara bir lütfudur, demekte de hiç tereddüt etmezler.

Çok daha hayret edeceğimiz diğer bir husus, günümüzde bazı sözde müslümanların kendilerini birtakım hileli ve dolanbaçlı yollarla kandırarak ve çürük esaslara güvenerek, eski zamanların faizciliğini ayırdetmeye, arada bir fark olduğunu göstermeye uğraşmaları ve zamanımızda bankalar yolu ile dönen faizli mali işler iyidir, hiçbir kirli tarafı yoktur, bundan faydalanmak tamamen caizdir ve haram değildir, demeleridir.

Bu yanıltmalara ve sapık görüşlere düşmekten yana bahtiyar olanlar ise faizi iptal edip kaldırdıktan sonra, mali işleri zamanımıza uyacak şekilde yürütmenin nasıl mümkün olacağını idrak edememektedirler.

İşte bu kitapta ele alacağımız konular, açıklamaya çalışacağımız problemler bunlar olacaktır inşallah.

(Faiz ile ilgili problemleri görüşürken) ilk olarak ele almamız ve öncelikle işleyip sonuca varmamız gereken sorular vardır. Bunlar: Gerçekten faiz makul bir şey midir? Aklen insanın borcu üzerine bir de faiz istemesi hakkı mıdır? Acaba adalet başkasından borç alan kişinin borç aldığı adam anlaştıkları kadar fark ödemesini iktiza eder mi?

Sorularıdır. Şayet biz bu soruları cevaplandırıp kesin bir sonuca bağlıyabilirsek kitabımızın ele aldığı mevzuların yarısından çoğunu aynı görüş birliğiyle kabul etmiş oluruz. Ancak faizin makul bir şey olduğu bize kesinleşecek olursa, faizi yasaklıyanların ve haramdır diyenlerin elinde kuvvetli bir delil kalmaz. Fakat, faizin makul bir şey olduğunu ispat etmek mümkün olmazsa, o zaman faiz gibi makuliyeti olmıyan bir şeye ısrarla sarılmanın sosyal hayatta bunu yaşatmak için gösterilen gayretlerin nedenlerini araştırmak, derin derin düşünmek icabeder.

FAİZİ TEMİZE ÇIKARAN DELİLLERİN İLKİ:

Karşımızda bulacağımız, faizi temize çıkaran ilk delil şu olacaktır: Başkalarına borç veren insan parasını tehlikeye maruz bırakmış sayılır, hem borç verdiği insanı da kendi nefsine tercih etmiş, öncelikle onun ihtiyacını gidermiş, kendisinin pekala faydalanabileceği parayı ona teslim etmiştir. Şayet borç alan adam aldığı bu parayı şahsi ihtiyaçlarından birini gidermek için aldıysa “ev kirası, taşıt kirası, mobilya kirası” gibi, bu paranın da kirasını vermelidir ki parayı kazanmakta bütün gücünü, kuvvetini kullanan, borç verme tehlikesini göze alan ve bu uğurda zarara katlanan borç verenin de hakkını korumuş ve zararını karşılamış olsun.

Borç alan adam bu parayı şahsi ihtiyaçlarında kullanmak üzere aldığında durum böyle olursa, ticari sahalarda ve karlı bir işte, gelir sağlayacağı bir sanayide çalıştırmak için borç aldığı takdirde, borç veren haklı olarak bu adamdan verdiği borç için bir fark (faiz) isteyebilir. Çünkü:borç alan adam aldığı borç para ile bir kazanç elde etmektedir. Bu kazançta borç verenin elbette bir hakkı vardır. Borç alan adam borç verenin bu hakını ödemekten niçin imtina etmelidir?

Bu kanaatin başında belirtilen borç verenin parasını tehlikeye maruz bıraktığı, borç alan adamı da kendi nefsine tercih ettiği iddiasının doğruluğundan ve samimiyetinden şüphemiz yoktur. Ancak “Parayı tehlikeye maruz bırakmak” veya “Başkasını kendi nefsine tercih etmek” gibi daha ziyade ahlaki olan unsurları borç verenin kendisine ticaret ve kazanç yolu yapmaya ne hakkı olabilir?Hangi esas ve prensiplere göre de bu sözde kazancı yılda, ayda, yarım yılda % 5 veya % 10 olarak değerlendirebilir?

Borç verenin, parasını tehlikeye maruz bıraktığı iddiasına dayanarak isteyebileceği hak -Akıl ve mantığa göre- borçludan borç verdiği paraya eşit değerde bir rehin vermesini istemekten öte gitmez. Prensip olarak da parasını tehlikeye maruz bırakmak istemiyen adam hiç borç vermez. Muhakkak olan şey

 ise “Tehlike” üzerinde değer ve fiat tartışması yapılabilecek bir mal veya kira ücreti alınacak bir ev bir taşıt ve herhangi bir eşya değildir.

“Tercih” e gelince: Tercih kazanca alet edilmediği takdirde tercih sayılır, “Tercih” i isteyen mukabilinde yüksek ahlakın vereceği manevi hazlarla yetinmelidir. Bu ahlaki unsuru ticaret ve kazanç vasıtası olarak kullanmak isteyen dilini tercih iddiasından geri almalı ve açıkça “Yalnız kazanç istiyorum” demeli, bize de alacağı farkın -Faizin- hukuki nedenlerini belirtmeli. Ayrıca faiz adıyla aylık veya yıllık olarak böyle bir miktarı almaya hak tanıyan sebepleri de bize açıklamalıdır:

Acaba zararına mukabil bir karşılık mıdır? Cevap: Hayır.. Çünkü borç verenin verdiği borç para, ihtiyacından fazla olup kendisinin kullanmadığı bir paradır. Ayrıca, zarar uğramıyacağı için de karşılık almayı haketmemiştir.

Acaba bir ücret midir? Cevap: Hayır… Çünkü ücret insanın tamirinde, yapımında ve müstecire elverişli hale getirilmesinde, gücünü, parasını ve vaktini harcadığı şeyler için alınır. Bu şeyler mesken, taşıt, ev eşyaları v.b. gibi, zamanla yıpranan, eskiyen, kırılan ve kullandıkça kıymeti azalan şeylerdir. Ücret haklı olarak bunlar için alınır. Ancak bu ücret tarifine tüketilen, tahıllar, meyveler ve para gibi şeyler uygun değildir. Hangi akıl prensibine dayanarak tüketilen şeylerden kira alınması düşünülebilir?

Nihayet borç veren iddiasını haklı göstermek için:“Ben başka bir şahısa kendi paramdan faydalanmasına fırsat veriyorum, bunun için de bu faydadan bir pay almak hakkımdır” diyebilir. Bu sözün biraz makul bir tarafı olduğunda şüphe yoktur.

Fakat Allah için doğruyu söyle: Açlıktan kıvranan, evlatlarının açlığını gidermek  için, senden  bir miktar borç tahıl olan adamın,  yahut hasta eşini, yavrusunu veya annesini tedavi ettirmek için, senden biraz borç para tahıl alan kişinin, tahılından veyahut parandan, sana kendisinden aylık, senelik gibi belirli ve garantili bir karı alma hakkını verecek kadar faydalandığına inanıyor musun?

Şüphesiz ki bu adam senin tahılından ve parandan, faydalanmıştır, bu şekilde faydalanmasına fırsat veren de sen olmuşundur. Ancak hangi adalet veyahut akıl?… Hangi ekonomi kuralı?… Hangi ticaret anlayışı?.. Verdiğin bu “fırsat” ın mahiyetini niteler, hududunu belirtir ve sana da maddi değerini tayin etmen için, keyfine göre ve borç alanın felaketinin şiddetiyle: süresiyle orantılı bir artış yapman içinde hak verebilir? Senin en fazla yapabileceğin şey şayet felakete uğramış muhtaç kardeşine fazla parandan biraz sadaka verecek kadar geniş kalpli değilsen belli bir süre içinde paranın eksiksiz iadesini garanti edecek bir rehin veya kefil mukabilinde borç verirsin. Ama garanti mukabilinde dahi borç vermekten sakınırsan, hiç borç vermemek senin için en akıllı ve dürüst yol olur.

Ancak kardeşinin felaketini kendisine ticaret sahası edinmen aç karınların, ölümle pençeleşen hastaların durumlarını sömürülecek maddi kaynak yapman ve bu felaketzedelerin şiddetli ihtiyaçlarını kendin için bir kar artırma fırsatı bilmen bütün ticaret prensiplerine adalet ve insanlık esaslarına tamamen aykırıdır.

“Faydalanma fırsatı verme” nin şayet maddi bir değeri varsa, bu da ancak borç alanın aldığı parayı ticarette, sanayide veyahutta kazanç sağlıyacak bir sahada kullandığı taktirde doğru olabilir. Bu gibi durumlarda borç veren “Verdiğim borç parayla borç alan adam kendine bir kazanç sağladığına göre, benim de bu kazançtan bir nasibim olmalıdır” diyebilir.

Madem ki, borç veren adam muattal faydalı ve gelir sağlayıcı bir işte, kullanmak amacındadır, bunun içinde en doğru yol -parasını borç verecek yerde- başka biriyle ticarette yahut sanayide muayyen bir kar nisbetiyle ortaklık kurarak kara da, zarara da iştirak etmesidir. Fakat -kar veyahut zarara katılmaksızın- başkasına bir miktar borç para vererek:“Benim paramdan faydalandığına göre senden, paramı kullandığın müddetçe her ay – diyelim- bir lira almak hakkımdır.”Demesi hiç bir surette makul değildir.

Bu hususta akıla gelecek olan ilk soru şayet borç alan adam zarar ettiyse, yahut ta ettiği karın hepsi de ayda bir liradan az olursa hangi esasa göre borç veren bu adamdan ayda bir lira almakta haklı olur?Şayet borç alan adamın ettiği karın hepsi ayda bir liradan ibaretse hangi adalet şekli, uğrunda vaktini, gücünü ve kabiliyetini kullanarak elde ettiği bu kardan kendisi faydalanmadan, hepsini borç verene ödemesini doğru bulur?Borç veren adam sadece borç verdiği için bütün bu karı haksızlıkla nasıl alabilir?Bir çiftçinin toprağını süren öküzün bile akşam olunca çiftçiden en az bir kucak ot istemesi hakkıdır. Ancak, faiz dünyası, insanoğlundan bütün bir gün boyunca sahibine çalışan ve akşam olunca otuna kavuşacak yerde, karnını doyurmak için başka yere gitmeye mecbur olan bir öküz olmasını istemektedir.

Ticaretle uğraşan insanın,  aldığı borç paradan edindiği karın dediğimiz miktardan fazla olduğunu kabul edelim, bu durumda bile, toplumun ihtiyaçlarını gidermek için çalışan, maddi manevi bütün güçlerini bu uğurda sarfeden kıymetli vakitlerini harcıyan hakiki üreticilerini, çiftçilerin, tüccarların, gerçek iş adamlarının,  kazanma ve kar etme imkanları teminat altına alınıp garantiye bağlanmadığı halde, yalnız muattal parasından bir miktarını borç verdiği için, evinde rahat rahat oturan bir faizcinin, karının belirli olması ve teminat altına alınması, hiç bir ekonomi kanununa, ticaret anlayışına ve adalete göre makul olabileceği ispat edilemez.

Çünkü:bütün gücüyle çalışan zümre devamlı bir şekilde “zarar etme” tehlikesiyle karşılaşırken, faizci arkadaşımızım karı, teminat altına alınmış durumdadır. Çalışan zümrenin karı borsası durumuna göre çoğalıp azalırken evinde yatan faizci anlaştığı gibi aylık, yıllık,  karını boçlusundan noksansız almaktadır.

FAİZİ TEMİZE ÇIKARAN DELİLLERİN İKİNCİSİ:

Tenkitlerimizden açıkça anlaşıldığı gibi, faizi temize çıkarmak için öne atılan kanaatlar ilk bakışta, faizin olumluluğunu, akla yatkınlığını ispata yeterli gibiyse de, dikkatli bakacak ve tetkik edecek olursak, ne kadar zayıf ve asılsız olduklarını gözümüzle görürüz.

Tüketimde ve şahsi ihtiyaçlarda kullanılmak üzere olınan borçlarda, faizi olumlu kılan hiçbir delil bulunmadığı muhakkaktır. Faizi koruyanlar ve olumluluğunu savunanlar bile iddialarını itiraf etmişler, esasında çürük olan davalarını bu yönden savunmaktan vazgeçmişlerdir.

Ticari amaçlarla alınan borçlar hususunda, faizi savunanlara şu soru sorulmaktadır: Faizi, kendisine mukabil bir değer veyahut paha saydıran şey nedir? Başka bir deyişle, faiz hangi şeyin, karşılığı veya pahasıdır? Borç veren adamın verdiği borç para ile birlikte, borç alan adama verdiği cevher iksir nedir ki, bunun maddi değerine göre borç veren adamın muntazam bir ödenek almaya hakkı oluyor? Bu maddi değeri de aydan aya veya yıldan yıla istiyebiliyor?…

Faizi savunanlar işte bu “şeyi” belirtip göstermekte ecel teri dökmektedirler. bunlardan bazıları bu meçhul şeyin “faydalanma fırsatını vermek”olduğunu söylemektedirler. Fakat bu “firsat verme” daha önce de belirttiğimiz gibi borç veren adama, zamanla üreyen garanti ve kesin bir geliri hak ettirecek nitelikte değildir. Ancak, borç verenin kendisinden borç alan adamın karına-Ortada bir kar varsa-belirli bir nisbette ortak olma hakkı vardır.

Bir başka grup da, bilinmiyen şeyin “Erteleme veya mühlet” olduğunu, borç alan adamın aldığı borç parayla birlite bunu da aldığı iddia etmektedirler. Bunlara göre “mühlet” in özünde bir maddi değer vardır ve bu değer mühletin sürekliliğiyle artar. Yine bunlarca, borç alanın parayı aldığı andan itibaren geçen her saatin de maddi bir kıymeti vardır..

 Bu zaman içerisinde aldığı parayı ticarette yahut sanayide kullanmakta veyahut ta ticari malları piyasaya getirerek satış yapmaktadır. Şayet kendisine bu mühlet verilmemiş olsaydı yahut işini tamamlamadan para geri alınsaydı, muhakkak ticaretini de, işini de yürütemezdi.

İşte bu yüzden “Zaman” aldıkları borç parayı ticarette ve gelir sağlayıcı işlerde kullanacakları için maddi değeri de ehemmiyeti olan bir şeydir. Gerçek bu olduğuna göre, niçin kendisine borç vermek suretiyle bu fırsatı sağlıyan adama, edindiği kardan bir miktar vermesi makul ve akla yatkın olmasın? Hem yine bunlarca “Zaman” süresinin uzunluğuna ve kısalığına göre borç alan adamın kar etme imkanını çoğaltır yahut azaltır. Bunun böyle olduğunu, parasının zaman süresine göre kar getirdiğini idrak edip bildikten sonra borç verecek adam parasını karşılıksız verir mi?

Evet ama bu hususta karşımıza daha çok zor sorular çıkacaktır: Borç veren adam, nasıl ve hangi usullerle kendisinden aldığı borç parayı ticarette işleten insanın muhakkak insanın muhakkak kazandığı ve hiçbir türlü zarara uğramadığını bilebilir? Bu kazancın yüzde kaç olacağını nasıl kestirir, bu meçhul kazanca göre de yüzde faizini nasıl tayin edebilir? Hangi imkan ve ölçülerle, borç alan adama verdiği mühletin her ay yahut her yıl bir kazanç getirdiğini bilerek aylık yıllık faizini nasıl isteyebilir?

Bu sorulara ve daha birçok benzerlerine faizi savunanlar cevap vermekten acizdirler. Daha önce de belirttiğimiz gibi, ticaret ve iş alanlarında gerçekten bir anlaşma yolu varsa o da iki tarafın da zarar ve kara belirli bir nisbetle ortalık kurmalarıdır.

FAİZİ TEMİZ ÇIKARAN DELİLLERİNİN ÜÇÜNCÜSÜ:

Diğer bir zümrenin dediğine göre“Menfaat celp etmek” kapitalin içinde bulunan ayrılmaz bir özelliğidir. Kişinin bir başkasının kapitalini ödünç olarak işletmesi faiz ödemesini gerektirir. Bu faizi de, ödünç veren adamın isteğine göre aydan aya veya yıldan yıla ödemelidir. Bilinmektedir ki kapital tüketim maddelerini hazırlamaya ve yetiştirmeye yardımcı esastır.

Çünkü üretim kapitalin yardımiyle yüksek kalitede ve bol miktarda mal ihraç etmek mümkün olup beynelmilel pazarlara kadar sürüm yapılabilir. Fakat kapital az olursa ihraç edilen mal az ve kalitesiz olur, dünyanın büyük pazarlarına eriştirilemez. Bundan açık olarak anlaşıldığı üzere, kar celp etmek kapitalin ayrılmaz (zımni) bir özelliği olmuştur. Bu yüzden sadece kapitalini başkasına ödünç verdiği için kapitalistin faiz istemesi hakkıdır.

Esas olarak “kar celp etmek kapitalin ayrılmaz özelliğidir” iddiası doğru değildir. Çünkü, bu özellik kapitalde yalnız ve ancak, faydalı ve karlı işlerde kullanıldığı zaman görülmektedir. Bir de “Ödünç, alan adam kazancından bir kısmını ödünç veren adama ayırmalıdır.

Çünkü onun parasını gelir sağlıyacak bir işte kullanmakta ve kar elde etmektedir.” diyebilirsiniz. Bu halde borç aldığı parayla hasta eşini tedavi ettiren veya akrabalarından birisinin cenazesini kefenleyip kaldıran insanın aldığı kapitalden ne gibi ekonomik bir kar elde ettiği iddia edilebilir?

Kapital, bu zavallıya hangi maddi menfaati celp etmiştir ki dolayısiyle kapitalist bu sözde menfaatten payını istemekte haklı olsun? Sonra kapital gelir sağlayıcı iş sahalarında kullanıldığı taktirde bile her zaman için kar getirmektedir mi ki “Menfaaat celp etmek kapitalin ayrılmaz özelliğidir” sözünün doğruluğunu kabul edelim. Halbuki iş sahalarında kapital miktarı arttığı taktirde, kar imkanları azalmakta hatta sahiplerine zarar bile getirmektedir.

Ticaret dünyasını sık sık tehdit eden sekteler kapitalistlerin külliyetli miktarda ve devamlı bir şekilde iş sahalarına yatırım yapmalarından doğmaktadır. Çünkü bu yatırımlar neticesinde üretim ve ihraç fazlalaşarak mallar, çarşı, ve pazarlarda dökülü kalmakta, bu durumda alıcısız kalan fazla malların fiatları düşmekte, iş adamlarının kar etme ümitleri iyice kırılmaktadır.

Hem menfaat celp etmek kapitalin ayrılmaz özelliğiyse dahi, bu özelliğin meydana çıkması kuvvetli dış etkiler bağlıdır. Bunlara kapitali işleten adamların güçlerini, zeka ve tecrübelerini ilave etmek lazımdır. Bu adamların zamanına göre malları afetlerden korumak, müsait şartları yaratmak için nasıl mücadele ettikleri herkesce bilinmektedir.

Bunlar ve benzeri çalışmalar kapitalin kar celp etmesi için gerekli olan şartlardır. Bu şartlardan birisi tam vaktinde tamamlanmayacak olursa kapital kar celp etme özelliğini kaybeder. Çok zamanlar tersine dönerek zarar bile celp eder.

Kapitaliste gelince, faizcilik kurallarına göre ödünç alan adama gerekli olan bu şartları hazırlamak ve getirmek hususunda hiçbir külfete katlanmıyacağı için ondan faiz istemiye hakkı da olamaz. Fakat faizcilikte kapitalistin bilinen esas iddiası bu değil. Ona göre; Borç alan adam madem ki kapitalini işletmektedir, ister kazansın ister kaybetsin, faizini vermeye mecburdur. Kapital ona ister menfaat celp etsin ister etmesin durum onun için yine aynıdır.

Münakaşayı kısa kesmek için, “Kapital kar celp etme özelliğine haiz olduğundan kapitalistin bu kardan faydalanması hakkıdır.” iddiasının doğruluğunu kabul etsek bile kapitalin şu veya bu gibi belirli bir müddet içerisinde ne kadar kar edeceği önceden peşin olarak nasıl kestirebilir? Bu meçhul kara göre de borç alan adamın ayda veya yılda kapitaliste ödemesi gereken faziz nasıl kesin olarak belirtilebilir?

Karın da, faizin de önceden peşin olarak, herhangi bir aritmetik yolu ile hesaplanmasının mümkün olacağını kabul etsek bile; 1955 yılında ticari bir kuruma on yıl vadeyle, aynı yılda başka bir ticari kuruma yirmi yıl vadeyle, o yılın geçer faiz fiatları üzerinden yatırım yapan kapitalistin; faiz fiatlarının 1965 yılında 1955 yılınkinden bir hayli farklı olduğu mülafazası ile ve bu farkın 1975 yılında gittikçe artacağı ihtimali karşısında sayın kapitalistin, kapitallerinin bu an veya yirmi yıl içerisinde celp edeceği kar’ın değişmiyeceğini aynı olarak devam edeceğini nasıl bildiğini biz bir türlü anlıyamıyoruz.

Acaba kapitalini 1955 yılında bir ticari kuruma da yirmi yıl vade ile yatıran adamın, bu on veya yirmi yıllık süre içerisinde olacak değişiklikle itibar etmeden, belki de zarar edecek olan her iki ticari kurumun da zararına karışmadan 1955 yılında tayin edilen kesin miktar faizini muntazam almaya hangi akıla ve mantığa göre hakkı vardır?…

FAİZİ TEMİZE ÇIKARAN DELİLLERİN DÖRDÜNCÜSÜ:

Bu dördüncü delili insanlara doğru göstermek, kabul ettirmek için, sarfedilen gayret, gösterilen çaba diğer kanaatlara gösterilen gayret ve çabalardan çok daha fazla olmuştur. Bu kanaate, göre: Yaradılışı itibariyle insanoğlu hemen şimdi olabilecek faydayı ve zevki geleceğin muhtemel olan birçok faydasına ve

10

 zevkine tercih eder. İstikbalde gelecekleri beklenen faydalar ve zevkler zamanın uzaklığı kadar şüpheli olurlar. Aradaki günlerin sayısı çoğaldıkça da bunlar kıymetlerini kaybederler. Böyle olmanın da birçok sebebleri vardır:

  1. İstikbalin karanlık ve mühpem olması yanında hayatın garanti olmaması sebebeyile istikbalde gelecek olan faydalar ve zevkler kat’i değildirler. İnsanoğlunun muhayyilesinde de bunların birer örnekleri yoktur. Şimdiki zamanda hemen nasıl olacak faydaların ve zevklerin kat’iyyeti olduğu gibi insan onları gözleriyle de görmektedir.
  • Bugün için herhangi bir şeye muhtaç olan insanın nazarında bu şey az faydalı da olsa onu elde etmek, ihtiyacını gidermek istikbalde gelmesi muhtemel olan belki de o zaman için ihtiyacında olmıyacağı çok faydalı şeylerden daha kıymetlidir, nazarında tercihe şayandır.
  • Bugün, insanın elde ettiği para faydalı ve hemen kullanılmaya elverişli olduğu için yarın elde edeceği paradan daha üstün değerdedir.

Bu sebepler yüzünden insan şimdiki zamanın kat’i faydasını istikbalin müphem karından daha çok üstün tutar. Buna göre de borç alan adamın şimdi aldığı para yarın borç verene ödeyeceği paradan daha üstün kıymettedir. Faiz aradaki bu fark kadar olup, borçlunun borç aldığı adama parasını geri öderken eşitliği sağlamak için verdiği bir paradır.

Mesela: Yüz lira borç para veren bir insan borç verdiği adamla anlaşarak bir yıl sonra yüz üç lira geri ödemesini isterse hazır yüz liraya karşılık gelecekteki yüz üç lira arasında bir değişim veya alışveriş yapmış olurlar. Aradaki üç liralık fark yüz liranın şimdiki hazır değeriyle uzak gelecekteki -Maddi değil- manevi değeri arasındaki fark kadardır. Şayet bu üç lira bir yıl sonra yüz liraya katılmıyacak olursa, bir yıl önce borç alan adama geri ödenen yüz lira arasında eşitlik sağlanmamış olur.

Evet… Halkın gözüne haklı göstermek için bu kanaati meydana getirmekte, savunmakta gösterdikleri dehayı layık olduğu kadar takdir etmemek haksızlık olacaktır. Ancak iddia ettikleri şimdiki zaman ile gelecek zaman arasındaki değer farkının yanıltmadan başka bir şey olmadığı da açık bir gerçektir.

Acaba insanoğlu (yaradılışı itibariyle) yaşamakta olduğu şimdiki zamanın gelecek zamandan, yani istikbalden daha değerli olduğuna inanmakta mıdır? İnandığını kabul etsek bile, niçin insanlar bugün kazandıklarını bugün harcamıyorlar da birazını gelecek için artırmaya çalışıyorlar?

Geleceğini düşünmekten vazgeçerek varını yoğunu günlük zevkine sarfetmeyi tercih edecek acaba yüzde bir kişi bilmem çıkar mı? İnsanların % 99’u (günlük zevklerini gidermek şöyle dursun) geleceğin endişesiyle ihtiyaçlarından bir kısmını kısıtlıyarak artırım (tasarruf) yapmak suretiyle tedbir almaya, bu muhtemel ihtiyaçları karşılamak için hazırlık yapmaya uğraşıyorlar.

 Çünkü insanlar geleceğin (bilinmeyen) ihtiyaçlarını, muhtemel zor durumlarını kafalarında olduğundan daha çok büyütürler ve şimdi -nasıl olsa geçmekte olan- zamanlarından daha korkunç görürler. Hem insanoğlunun bütün gayret ve çabası istikbalini teminat altına almak huzur ve rahata kavuşmak için değil midir? Gençliğinde bütün gücüyle çalışan insanın gayesi de bundan başka bir şey midir?

Gününü gün ederek istikbalini tehlikeye düşüren ve geleceğinin pahasına bugün zevk eden insan muhakkak düşük bir aptaldır. Böyle bir şey ya cahil bir adamdan ya da serserilerden beklenir. Belki de geçici azgın bir şehvete kapılan insan da olabilir. Bundan başka, böyle bir şey akıllı bir insandan beklenemez.

Bu dördüncü delilin doğruluğunu bilgiden ve düşünceden yana biraz nasibi olan bir insan asla müdafaa etmez. Hem “İnsan şimdiki hayatının müreffeh olması, rahata erişmesi için gelecekte terettüp edecek mahzurlara katlanmakta zarar görmez” diyen görüşlerine katılsak bile, bu görüşe dayanarak yapacakları hüccetlenmenin doğru olacağına hiç bir surette ihtimal yoktur. Çünkü “Elde hazır olan yüz lira bir yıl sonraki yüz üç liraya eşittir -faizin anlayışına göre-” desek bile, bu bir yılın sonunda ortaya çıkacak olan gerçek durum ne olacaktır?

Borç veren adama borcunu ödemeye giden borçlu,  geçen yılın yüz lirasına karşılık şimdiki zamanın yüz üç lirasını verirken yahutta iki yıl sonra -ilk yılda ödeyemediği borcunu- yüz altı lira hazır parayı geçmişte alınan yüz liranın eşit karşılığı olarak vermiyecek midir (!), geçmiş, ile şimdiki zaman arasındaki değer oranı sizce bu mudur?

Sizin nazarınızda -Prensip yönünden- geçmiş zaman ara uzadıkça, eskiyip günler geçtikçe, yollar çoğaldıkça, şimdiki zamana göre daha mı değerli olmaktadır? Size geçmişte giderilen ihtiyaçların değeri şimdiki ihtiyaçların değerinden daha fazla, değerde mi ki bir zamanlar verdiğiniz belki de unuttuğunuz paranın değeri her saat başı biraz daha artmakta ve günün cari paralarından daha çok kıymetli olmaktadır?Sizce bir yıl önce verdiğiniz iki yüz lira, bugünün -mesela- 250 lirası var mıdır?

FAİZ FİATININ MAHİYETİ

İşte faizi, adalet ve mantık karşısında temize çıkarmak için müdafaa edenlerin ileri sürdükleri kanaatlar bunlardır. Teknik ve açıklamalarımızdan anladığmız gibi, ne adaletin ne de mantığın bu kötü işte ilgisi yoktur. Faizin alınmasının ne de verilmesinin doğru olacağını ispat etmek- En kuvvetli delillerle dahi- gerçekten mümkün değildir.

En çok hayret edilecek bir şey, gerçeğin böyle olmasına rağmen batılı bilginlerin ve düşünürlerin faizi hiç münakaşasız kabul edilebilecek bir şey, gerçeğin böyle olmasına rağmen batılı bilginlerin ve düşünürlerin faizi hiç münakaşasız kabul edilebilecek bedihi (ispatsız kabul edilen) şeylerden saymış olmalarıdır. Bunlar faizin olumluluğunu sabit bir gerçek görerek üzerinde durmaksızın, faiz fiatının “mukalliyetini” münakaşaya koyulmuşlardır. Çağdaş batı yazarlarının kaleme aldıkları yazılar arasında faizin müsbet bir alışveriş tarzı olup olmadığına dair bir bahse pek az rastlanır. Ama, faiz fiatı hakkında bir sürü tenkit ve itirazlar mevcuttur. Batılı fikir adamları yok efendim “şu” faiz fiatı çok yüksek kabul edilmiyecek derecede sınırı aşkındır da “bu” faiz fiatı akla daha yatkın, daha elverişli daha kabule şayandır; gibi, tartışmalara girişmişlerdir.

Faiz için hakikaten akla yatkın (makul) denebilecek bir fiat mevcut mudur? Esas itibariyle kendisinin makuliyeti ispat edilemiyen bir şeyin fiatının makul olup olmıyacağı, söz konusu olamaz. Fakat biz -şimdilik bu gerçekten sarfı nazar ederek- hakikaten (batılıların iddia ettikleri gibi) faiz fiatı için fıtri ve makul bir fiat var mıdır sorusu üzerinde durup gerçeği öğrenmeye çalışalım!Hem sonra bu faiz fiatının makulolacağını ve kabul edilebileceğini belirten, şu fiatın da makul olmayıp itiraz edileceğini gösteren ölçek ve tartı nedir?

Bugün dünyada makuliyeti kabul edilerek yürütülen cari faiz fiatları akla dayanan rasyonel esaslara göre mi tayin edilmiştir? Bu soruları iyice tetkik edecek olursak sabit bir gerçek olarak anlarız ki dünyada daha bugüne kadar “makul” bir faiz fiatı tespit edilememiştir. Muhtelif fiatların muhtelif zamanlarda faiz için “makul” bir fiat olacağına karar verilmişse de aynı fiatlar başka zamanlarda gayrimakul ilan edilmişlerdir. Hatta, bir yerde makul sayılan fiat başka bir yerde gayrimenkul (olumsuz) sayılmaktadır. –

Mesela- Hinduki zamanının büyük filozoflarından Kuotilya’nın açıkladığına göre yılda % 15-60 makul faiz fiatı sayılmakta idi, bazı hallerde daha da yükseltilebilirdi. 18. yüzyılın ikinci yarısıyla 19. yüzyılın ilk yarısında Hindistan Birleşmiş Devletleri’nin bir taraftan yerli faizcilerle diğer taraftan İngilizlerin Doğu Hindistan Kumpanya’sı ile yaptığı mali anlaşmaların faiz fiatı genel olarak % 48 idi.

Hint hükümeti Birinci Cihan (1914-1918) Savaşı’nda, savaş yardımlarını % 3,5 yıllık faizle almıştı. 1920-1930 yılları süresince kooperatifler arasında cari genel faiz fiatı % 12-15 arasındaydı. Ülkenin mahkemeleriyse 1930-1940 yılları arasında % 9 civarında olan faiz fiatlarının makul oluşuna binaen hüküm verirdi. Hindistan İhtiyat Bankasında (Reserve Bank of india) yıllık faiz fiatını % 3 olacağına karar verildi ve harp yılları boyunca da uygulandı. Hükümet ise savaş yardımlarını % 2 yıllık fiat üzerinden almaya devam etti.

Bizim Hindistan kıt’amızda vaziyet böyle idi. Bir de Avrupa devletlerinin bu zamanlarda ne durumda olduklarına bakacak olursak kayda değer bir fark göremeyiz. 16. yüzyılın ortalarına doğru İngiltere’de % 10 yıllık faiz tutarının makul olduğu kanaatine varılmıştı. 1920 yılında bile Avrupa’da bazı merkez bankaları % 8-9 yıllık fiat üzerinden işlem yapmaya devam ediyordu. Yine bu yıllarda Avrupa devletlerinin Birleşmiş Milletlerden aldıkları istikrazların yıllık faiz fiatı yaklaşık olarak bu civarda idi. Fakat şimdi Avrupa ve Amerikalılara bu fiatlardan söz edecek olursan yüzüne haykırırlar ve bunun faiz fiatı değil, halkın parasını soymak olduğunu iddia ederler.

Bugünkü duruma da dönüp bir bakacak olursak cari faiz fiatlarının yılda % 2,5-3 arasında olduğunu görürüz. Zamanımızda en çok faiz fiatı % 4 ü geçmemektedir. Çok kere durum % 1/2-1/4 gibi küsurata ihtiyaç gösterir. Halbuki 1927 yılı kanunlarının halka ödünç para veren faizcilere tanıdığı normal yıllık faiz fiatı % 48 idi. Bu devirde Amerika’da, mahkemelerde faizcilerin müşterilerinden hakettikleri yılık faiz fiatı % 30-60 arasında olurdu. Şimdi Allah için doğruyu söyleyin:Bu fiatların hangisi fıtri ve makuldür? Biraz daha düşünün ve cevap verin: Acaba hakikaten yeryüzünde faiz için fıtri ve makul fiat diye bir şey var mıdır?Doğruyu söylemek gerekirse, siz bu konuda ne kadar derin düşünürseniz düşünün aklınız size, borç alan adamın aldığı paradan edeceği kar kesin olarak tayin edilmedikçe, makul bir faiz fiatını tesbit etmenin mümkün olmıyacağını gösterir.

Ödünç alan adamın -Mesela- 100 lirayı bir yıl çalıştırarak 25 lira kazanacağı kesin olarak bilinseydi belki o zaman bu karın 4 yahut 5 lirası fıtri ve makul bir fiat olarak parasının bir yıl kullanılmasına razı olan adamın payı olurdu. Açıkça bilinmektedir ki işletilen parayla elde edilecek karı önceden kestirmenin mümkün olmıyacağı gibi faiz fiatı da tayin edilirken borç alan adamın aldığı borç parayla ne kadar kar edeceği yahut hiç edemiyeceği de nazarı itibara alınmaz.

Hakikatte faizciler faiz fiatını ödünç alan adamın ihtiyaç şiddetine göre tayin ve tesbit ederler. Ayrıca, adalet ve insafla hiç ilgisi olmıyan daha başka esaslara dayanarak faiz fiatında yükseltme ve alçaltma yaparlar.

FAİZ FİATININ SEBEPLERİ:

Faizcilerin faizcilik işinde göz önünde bulundurdukları şeyler genel olarak borç isteyen adamın ihtiyaç şiddetiyle fakirlik durumudur. Borç para isteyen adamın şayet istediği parayı temin edemezse negibi müşkül durumlara düşeceğini bilmek onlar için ön planda gelir. Çünkü borç isteyen adamın durumunun vehimetine göre faiz isteyebilirler.

Ödünç para isteyen adamın istediği para pek külliyetli değilse, durumunda da öyle bir fakirlik görülmüyorsa paraca sıkışık bir vaziyeti yoksa istenecek faiz nisbeti düşük olur. Fakat aksine, ödünç isteyen adam fakir ve çok muhtaç durumdaysa o zaman faiz fiatı bu adamın durumuna göre artırılır. Hatta ölüm döşeğinde sekerat yatan evladının hayatını kurtarabilmek için faizciye koşup gelen parasız adamdan istenecek hiç bir faiz fiatı “Gayrimakul”olamaz. Bu fiat

% 400 veya % 500 ün üstünde olsa bile.

İş ve ticaret sahalarında faiz fiatlarının yükselip alçalmasını tayin eden esasların ne olduğu hakkında ekonomi uzmanlarının iki ayrı görüşleri vardır:

1- Bir kısım iktisatçılara göre faiz fiatının yükselip alçalmasına arz ve talep

kanunu esastır. Buna göre faiz vermekle elde edilebilecek mallar veya kapital piyasada çoğalacak olursa bu çoğalmaya mukabil ters orantılı olarak alıcı da azalırsa faiz fiatları alçalmaya devam eder. Faiz fiatlarının iyice düştüğünü gören işlerini geliştirmek için bol miktarda borç almaya başlarlar. Bu sefer de fazla istek karşısında piyasadan faizle elde edilebilecek mallar ve kapital gitgide çekilir. Azalan kapital ve fazla istek karşısında faiz fiatları tekrar yükselmeye başlar. Yükselir… yükselir… taki insanların almaktan kaçınacağı bir seviyeye çıkar.

Bunun da manası, kapitalist tüccar ve iş adamlariyle normal şekilde, makul olan tarzda ortaklık kurmaktan kaçınmakta, kapitelinden elde edilecek gerçek kardan nasibini almaktan imtina etmektedir. Çünkü düşündüğüne göre, kendisinden biraz ödünç para olan adam bu parayla ticaret yapacağı ve (tahminen) şu kadar kar edeceği için verdiği borç para mukabilinde kendine karından şu kadarını faiz olarak vermelidir iddiasındadır.

Diğer taraftan ödünç alan adam da kafasını çalıştırır ve tamamen tahmine dayanarak kapitalistten aldığı borç paranın  kendine en fazla “şu” kadar kar getirebileceğini buna göre de kapitaliste ödeyeceği faizin “bu” kadardan fazla olmaması gerektiğini düşünür. Çünkü her ikisi için de tahmine dayanmaktan başka çare kalmamıştır. Kapitalist tahminlerinde daima ödünç alan adamın kapitalinden elde edeceği karı kabarık görür. Tüccar ve iş adamı da başına gelecek zararı, ticari tehlikeleri, felaketleri aklından çıkarmadan az buçuk kar tahmininde bulunur. Her ikisi de aralarında yardımlaşacak el ele verip çalışacak yerde birbirlerini kollamaya ve gözetmeye başlarlar. Faiz fiatlarını müsait gören iş adamları kar edebiliriz ümidiyle biraz ödünç para alarak ticarette çalıştırmaya başladılar mı, kapitalist hemen parasının faiz fiatını arttırmaya başlar… artırır… artırır… ta ki iş adamlarının bu fiatlar üzerinden alacakları ödünç paralarla kar etme ümitleri iyice kırılır ve ödünç kapital alarak iş yapmaktan vazgeçerler.

Faiz fiatlarının yüksekliği yüzünden ticaret ve iş sahalarından kapitalın çekilmesiyle piyasada duraklama olur. Kalkınma hamlesi topyekun geriler, ticaret alemi nöbet geçirmeye başlar. Bu müddet içerisinde iş adamlarının almakta imtina ettikleri kapital, kapitalistin elinde kalıp isteyeni bulunmayınca faiz fiatlarını yeniden düşürür. Zaten uçurumun kenarına gelmiş olan iş adamları kapitalin faiz fiatının iş yapabilecekleri, ticaretlerinde çalıştırabilecekleri bir seviyeye düştüğünü görünce tekrar ödünç almaya başlarlar. Kapital yeniden piyasaya ve iş sahalarına intikal eder. Böylece iş adamıyla kapitalist arasında mücadele devam eder gider. Halbuki ticaretle kapital arasında makul esaslar çerçevesinde dayanışma ve yardımlaşma olsaydı, dünya ekonomisi kalkınma ve gelişme yolunda emniyetle ilerliyebilirdi. Fakat kanunlar kapitaliste faiz kapısını açık bırakınca, kapital ile ticaret arasındaki alakaya kumar ve içki sirayet etti…

Kitap “Faiz” hakkında daha fazla bilgi edinmek için Ücretsiz pdf olarak almak için aşağıdaki indirme düğmesini tıklayın

Bozuk bağlantıyı bildirin
Siteyi Yardim Et


for websites