Skip to content
Home » fetvalar mevdudi pdf indirin

fetvalar mevdudi pdf indirin

FETVALAR MEVDUDİ

fetvalar mevdudi
  • Kitap başlığı:
 Fetvalar Mevdudi Pdf Indirin
  • Yazar:
Syed Abul Ala Maudoodi
  • Kitap Sayısı
1642
  • Dil:
Türkçe
  • Görünümleri:

Loading

  • PDF Doğrudan  
İndirme için tıklayın
  • Satın al  
Kağıt Kapak için

fetvalar mevdudi – Kitap örneği

FETVALAR MEVDUDİ (1)

Sunuş

Önsöz

BİRİNCİ BÖLÜM

AYETLERİN TEFSİRİ VE HADİSLERİN YORUMU

Hz. Musa (A.S) Ve İsrailoğullarıyla İlgili Bazı Sorular

Arapça Kurana Arap Olmayanlar Niye İman Etsinler?

Peygamberlerin Bi’set Öncesi Tefekkürde Bulunmaları

Peygamberlerin Masumluğu (İsmeti) Meselesi

Peygamberliğin Son Bulması

Rasullerin Gayb İlmi

Ateizm (Dehrilik), Materyalizm Ve Kuran

Lehu Ma Selef’ İbaresinin Yorumu

Alimlere Ve Salihlere Tabi Olma Meselesi

Kuran, Hadis Ve Bilimsel Gerçekler

Deccal Hadisinin Tahkiki

Bahane Bulmak İçin Rivayetlerden Destek Aramak

Mehdinin Alâmetleri Ve Dindeki Yeri

Mehdi Meselesi

Hilafet İçin Kureyşlilik Şartının Aranması

Hz. Alinin Hilafete Adaylığı Meselesi

Bazı Hadislere İtirazlar Ve Cevapları

Ahlâki Açıdan Ayıp Sayılan Konulardaki Hadisler

Bilime ve Akla Aykırı Hadisler

Peygamberlere Saygısızlık İfade Eden Hadisler

Adalete Aykırı Hadisler

Çeşitli Konular

Gücü Yettiği Halde Oruç Tutmayanlar Fidye Verebilir Mi?

Hadisi İnkâr Edenlerin Bir İtirazı Daha

Balığın Kesilmeden Helal Olmasının Delili

Mürtedin Öldürülmesi Meselesine Bir İtiraz

Sihrin Gerçeği Ve Muavvezeteyn Surelerinin Sebebi Nüzulü

Hadisin Bazı Hükümlerini Kuranı Kerime Aykırı Görme Yanlışlığı

Kuranda Hırsızlığın Cezası

Kur’an’da Zinanın Cezası

Tefhimul Kuranla İlgili Sorular

Tefsir Ve Fıkıh İle İlgili Bazı Meseleler

Kader Meselesi

İnsanın “Fıtrat” Üzere Doğmasının Anlamı

Mukattaa Harfleri (Hurüf-U Mukattaa)

Kur’an’da Nesh

Ev, At Ve Kadında Uğursuzluk Var Mı?

İKİNCİ BÖLÜM

FIKHİ MESELELER

Müeccel (Süreli) Olmayan Mehrin Hükmü

Ateşli Silahla Yapılan Helal Veya Haram Olması Meselesi

Küfür Ve Fısk Düzenlerinde Geçim Sorunu

Rüşvet Ve Hıyaneti Helal Etme Bahanesi

Rüşvet Ve Hıyanetle İlgili Birkaç Mesele Daha

İslâm Nezdinde Avukatlık

Alimlik Görüntüsü Altındaki Cehalet

Haram Kazanç Sahibi İle Ekonomik İlişkilerin Sınırları

Ebeveynin Mal Varlığı Ve Kazancından İstifade

Yavuz Hırsız Ev Sahibini Bastırır

Emanet, Borç Alma, Sıla-İ Rahim

Zenginliğin Zekat Nisabı

Dar’ul Küfürde Faiz Yeme (Alma)

Mahrem Olmayan Yakın Dostlara Karşı Hicab

Hicabla İlgili Bazı Pratik Sorular

Örf Ve Âdetlerin Şeriatın Yerini Alması

Kılık-Kıyafet Ve Dış Görünüş Meselesi

Sakalla İlgili Bir Soru

Sakalın Ölçüsü Meselesi

Fotoğraf Meselesi

Abdesti Bozan Şeyler

Aletler Aracılığıyla Çocuk Sahibi Olmak Ya Da Tüp Bebek Meselesi

Aletlerle İmamlık

İslâm Ve Mûsikî Aletleri (Enstrümanlar)

Zorunlu Bir Mazeretle Allah’tan Başkasına İtaat

Allah’ın Huzurunda Dua Ederken Ellerin Kaldırılması

Dayanılmaz Hastalıkları Ölümle Tedavi

Yolculukta Namazın Kısaltılması

Hindistan’da İnekleri Kurban Etme Meselesi

Zorla Engelleme Durumunda Mubahların Vacib Olması

Nefis Tezkiyesinin Hakikati

Alkollü İlaçların Kullanımı

Mihraceye Gıyabında Saygı Duruşunda Bulunmak

Hikmete Dayanmayan Tebliğ

Zekatın Özü Ve Usulüne İlişkin Bükümler

Zekatın Nisabı Ve Oranları Değişebilir Mi?

Şirket Hisselerinde Zekat Konusu

Mudarebe (Kâr-Zarar Ortaklığı) Durumunda Zekat

Dâr’ul İslâm Ve Dârul Küfr Müslümanları Arasında Miras Ve Nikah (Evlenme) İlişkileri

Sözkonusu Mesele Üzerinde Mevlânâ Zafer Ahmed Osman İle Mektuplaşmalar

Mevlânâ Zafer Ahmed’in Mektubu:

Mevlânâ Zafer Ahmed’in İkinci Mektubu:

Cevap:

Yetişkin Bir Kız Kendi Arzusuyla Kendisini Nikahlayabilir Mi?

Evlenme Konusunda Küfüv (Denklik) Meselesi

Takas Yoluyla Nikah

Nişanlanmanın Seri Hükmü

Şeriatın Mastürbasyonla İlgili Hükmü

Peçe(L) Takmakla Tesettürün Gayesi Gerçekleşiyor Mu?

Kadın Ve Hac Yolculuğu

Mirasta Aynı Anadan Doğma Üvey Kardeşlerin Payı

Dede Yetimi Erkek Torunun Mirastan Mahrum Kalması

Ramazanda Teravih Namazı Nasıl Kılınmalı?

Duada Din Büyüklerini Vesile Yapmak

Kısas Ve Diyet

Yanlışlıkla Öldürme Ve İlgili Hükümler

Rüşvet Verme Mecburiyeti

Dârul Küfrde Yaşayan Müslümanların Problemleri

Kutuplara Yakın Bölgelerde Namaz Ve Oruç Vakitleri

İngiltere’de Bir Müslüman Öğrencinin Karşılaştığı Problemler

Ehveni Şerri Tercih Etmede İsâm’ın Ölçüsü

Otopsi, Göğüs Açılması Ve “Kalb” Kelimesinin Kurandaki Anlamı

Otopsi Ve Çeşitli Tıbbî Konular

Alkolün Çeşitli Dereceleri Ve Kullanım Biçimleri Hakkında Hükümler

Haramı Helal Yapma Hilesi

İslâm Ve Sinema Sanatı

Adak Adamak Ve Sevabını Bağışlamak

İslama Göre Saç Uzatma Ve Traş Şekillerinin Hükmü

İslâm’a Göre Kiracı İle Ev Sahibi Arasındaki Hukuk

İhtiyaç İçin Avlanmakla Avlanarak Eğlenmek Arasındaki Fark

İslâm Hukukunun Kaynağı İctihad Ve Yorum

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

EKONOMİK MESELELER

Resmî Fiyat Ayarlamaları Üzerine Birkaç Soru

Resmi Fiyat Ayarlamaları İle İlgili Bir Başka Soru

Satış Vergisi

Ev Kiraları Üzerine Karaborsacılık

İslâmî Prensiplere Uygun Bankacılığa Dair Bir Tasarı

İş Hayatında İslâmî Ahlâk Prensiplerine Uyulması

Ticaretle İlgili Bazı Meseleler

Resmî Fiyatlarla Satın Alıp Karaborsa Fiyatına Satmak

Peşin Ödemeye Ayrı Veresiyeye Ayrı Fiyat

Vergiden Mal Kaçırmak

Rüşvet Verme Mecburiyeti

Komisyonculuğun Bazı Caiz Olmayan Yolları

Toprak Ağalığının İğrençlikleri

Oyuncağın Hükmü

İlanlarda Kullanılan Resimler

Soru:

Ticarette Örfün Yeri

Kamu Mülkiyeti

Bir Toprak Ağasının Kendi Rızasıyla Yaptığı Reformlar

Faiz Ve İcar Arasındaki Fark

İslâm’ın Arazi Hukuku Konusunda Birkaç Soru

Sözde Şeriatın Hükümlerini İsteyenler

İş Hayatına Dair Birkaç Mesele

Açık Artırma Ve Komisyon

İşçi Ve Memur Hakları

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

SİYASİ MESELELER

İslâmi Devlette Zımmî Vatandaşlar

Zımmîler Konusunda Daha Geniş Bir Açıklama

Müslim Lig’le İhtilafın Keyfiyeti

Pakistan! Kurma İsteği

Cemaati İslâmî Ve Şube Serhatte (Sevir Eyaleti) Referandum

İlâhî Devletle Papalığın Temel Farkı

Bâtıla Dayalı Devletlerde Millet Meclisine Müslümanların Girmesi Meselesi

Dini Görüş Açısından İslâmdışı Meclislerde Üyelik Ve Memurluk

Barışçı İnkılap Yolu

Ülke Düzeni Ve Güvenliğin Korunması

Gayri İslâmi Bir Hükümet Aracılığıyla Zekat Toplamak

Dini Hayata Hakim Kılma Hareketi Hakkında Birkaç Soru

Karşı Çıkış Ve Engellemeler

Duygusal Olan Ve Hikmete Dayanmayan Tebliğ

İslâm’ı Pratiğe Dökmek Ve Uygulamaktan Kaçınmak

Cemaatsiz İslâm

Cemaati İslâmî İle İlgili Birkaç Şüphe

Geniş Kapsamlı Devlette İslâmî Hareket Metodu

Günümüz Siyasi Sorunları Ve Cemaat-İ İslâmî’nin Tavrı

İşçi Grevlerinde Cemaati İslâmî’nin İzlediği Politika

Ülkedeki Karışıklıklar Ve Vazifelerimiz

Filistin Meselesi Ve Cemaatin Tavrı

İslâm Nizamını Kurmanın Doğru Yolu


FETVALAR MEVDUDİ (1)

Sunuş

Yaşamak, her canlı için karşılaşılan problemleri aşmak demektir. Düşünen, akıl ve şuur sahibi, iradeli ve özgür bir varlık olarak insan için de hayat, önüne çıkan mesele­leri kavramak, tanımlamak ve çözüme kavuşturmaktan ibarettir. Bu yüzdendir ki tarihin, en kaba görüntüsüyle belli bir dönemin özel şartlarında ortaya çıkan problemler ve çözüm yollarından oluştuğunu söyleyebiliriz. Yirminci yüzyıl tarihi insanlık açısından modern şartlara mahkûm edilmekten doğan yapay problemler ve sahte çözümlerden oluşmaktadır. Ülkeler, emperyalist dünya sistemi içindeki konumları doğrultusunda vaziyet ve istikamet alırlarken, toplumlar egemen dünya düzeninin dayatması sonucu dış dinamiklerle değiştirilerek modernize edilmeye çalışıl­makta ve insan teki de bu süreç içinde karşılaştığı prob­lemlerle boğuşurken, yine onu emperyalizmin kabul ettir­diği bir zihniyetle kavramaya ve çözmeye çalışmaktadır. Müslüman halklar, Batılılaşma politikalarının doğurduğu problemlerle yüzyüze geldikçe ve egemen dünya düzeni karşısında teslimiyet gösterdikçe sözkonusu problemleri aşmanın mümkün olmadığı zannıyla bir çıkış yolu bula­mamaktadır. Oysa İslâm, insanın her türlü probleminin kaynağını, mahiyetini ve çözüm yollarını ortaya koyan bir hayat dinidir. Çünkü, İslâm’ın yaşanan hayatın dışına atılmaya çalışılan bir din oluşuyla, insanların yaşamaya mecbur edildikleri hayattan kaynaklanan problemleri ara­sında doğrudan bir ilginin olduğu halk kitleleri tarafından farkedilmiyor olsa bile, en azından Kitap, Sünnet ve bü­yük alimlerin görüşlerinden hareketle günümüz meselele­rine İslâm’ın ışığında çözümler arayan bir grup insan ta­rafından anlaşılmıştır. İlk cildini sunduğumuz elenizdeki bu eser, işte böyle bir çözüm arayışının ürünüdür.

Mevlânâ Ebu’l Alâ el-Mevdûdî, Cemaat-i İslâmî’yi kur­madan önce yayınlamaya başladığı ve günümüze kadar devam eden “Tercüman ul-Kur’an” adlı aylık derginin “Resâil ve Mesâil” başlıklı bölümünde okuyucularından gelen sorulara cevaplar vermekteydi. Bu bölümde, yıllarca müslüman halkın kendisine arzedilen dertlerini dinledi, sorunlarına yer verdi ve bu sorunları doğuran sebepleri ve çözüm yollarını araştırarak onlara rehberlik etmeye çalış­tı. “Fetvalar” ismiyle Türkçe’ye kazandırdığımız bu eser, müslümanların yüzyılımızda genel olarak sık sık karşılaş­tıkları temel meselelerin ele alındığı, kaynağının ve mahi­yetinin tartışıldığı ve müslümanların bütün bu sorunları­na en uygun çözümlerin önerildiği sağlam bir zemin oluş­turmaktadır.

Mevdûdî bu kitabında hayatın bütün alanlarını tek tek yoklamakta, Tevhid itikadı ile insan hayatı arasındaki ilişkiyi bütün açıklığıyla ortaya koymaya çalışmakta, pra­tik hayatın bütün damarlarını İslâmî bakış açısıyla ve en­gin bir kavrayışla taramaktadır. Böylece evlilikten ticaret hayatına, eğitim kurumlarından devlet dairelerine, çarşı pazardan sanayi ve banka-şirket kuruluşlarına, mehdilik meselesinden parti ve siyasî hayata varıncaya kadar ferdî ve sosyal hayatın temel meselelerini tek tek sıralayarak karşılaşılan problemler karşısında İslâmî çözümler öner­mektedir.

Mevdûdî’nin yaklaşımı, hem geleneksel birikime, hem de güncel gerçekliğe dayanmaktadır. Ele aldığı meselelerle ilgili olarak bir yandan mezheplerin görüşlerini delille­riyle ortaya koymakta, diğer yandan da günümüz ortamını göz önünde bulundurarak kendi görüşlerini açıklamak­tadır. Bu nedenle meseleler karşısında, mevcut ortam ve gündemden etkilenmeyecek kadar uzak, değiştirebilecek kadar ona yakın bir konum almaktadır. Böylece gerçek bir hayat dini olan İslâm’ın bütün zamanların sorunlarına tek çözüm yolu olduğu gerçeği daha iyi anlaşılmaktadır.

Mevdûdî’nin bu kitaptaki görüşlerinin büyük bir kısmı, İslâm’ı anlama, yaşama ve tebliğ etme sürecinde ortaya çı­kan meseleler hakkındadır. Bu meselelerin bütün müslümanları ilgilendirdiği gibi, bütün insanları ela ilgilendirdi­ği bir gerçektir. Fakat Mevdûdî’nin kimi görüşleri Pakis­tan ve Hind yarımadasının kendine özgü şartları ve yapı­sal özgünlüklerinden kaynaklanan meselelere ilişkindir. Bu tür bölümleri daha anlaşılır kılabilmek için gerekli yerlere dipnotlarla açıklık kazandırmaya çalıştık.

Ayrıca Mevdûdî’nin kimi görüşleri ancak ilim ehlinin müzakere edebileceği, tartışıp karara bağlayabileceği konuları ihtiva ettiğinden eserde olduğu gibi yer almasına dikkat edildi. Şunu özellikle belirtmeliyiz ki, mütercimle­rimiz “Tercüme bir emanettir” ilkesinden hareketle eserin Türkçe’ye kazandırılmasında gerekli titizliği göstermişler­dir.

Bununla birlikte gerek mütercimlerimiz, gerekse de­ğerli arkadaşımız Dücane Cündioğlu tarafından lüzumlu yerlere ilave edilen dipnotlarla eserin okuyucularımıza da­ha yararlı olmasını sağlamaya çalıştık. Özellikle Dücane Cündioğlu tarafından düşülen dipnotlarla işaretiyle be­lirtilmiştir. Çevirenler tarafından düşülenler dışındaki dipnotlar da Mevdûdî’ye aittir.) müphem noktaların ay­dınlatılması, bazı kavramların açıklanması ve birbirine zıt gibi görünen meselelerin daha iyi anlaşılabilmesi için “Tefhim’ul-Kur’an’la. karşılaştırmalar yapılmış ve başka alimlerin görüşlerine de yer verilmiştir.

Özellikle Fıkhî konularla ilgi olan ayet ve hadisler daha yararlı olacağı düşüncesiyle Arapça metinleriyle birlik­te verildi. Bu şekilde Mevdûdî’nin görüşlerine esas aldığı ayet ve hadisler ile yaklaşım biçimi daha bir netleşmektedir. Aynca ayet ve hadisleri yorumlarken ortaya koyduğu kendine özgü görüşleri de Arapça metinleri koymamızın başlıca etkenlerinden biri oldu. Eserin Urduca baskısında isimleri ve numaraları verilmeyen ayet numaralan ve su­re isimleri tesbit edilerek ilgili yerlere eklendi.

Son olarak şunu da belirtmekte fayda var: Kitabın Ur­duca baskısının değişik her cildinde konular hemen he­men aynı başlık adı altında verilmiş. Bu durumun konular arasında bir kopukluk oluşturduğu düşüncesiyle yayınlayacağımız her ciltte yer alan konulann aynı başlık altında olanlarını, bir başlık altında toplamayı tercih ettik. Eliniz­deki birinci ciltte bir ve ikinci ciltlerin “Ayetlerin Tefsiri ve Hadislerin Yorumu”, “Fıkhı meseleler”, “Ekonomik Me­seleler” isimli bölümleri aynı başlık altında birleştirilerek verildi. Birinci cildin “Siyasî Meseleler” bölümü de bu cilde alındı. Konu bütünlüğünü korumak amacıyla birinci cilde alınamayan bölümler de üçüncü ve dördüncü ciltlerin ilgili bölümleriyle birlikte ikinci ciltte verilecek. Bu uygulama bütün ciltler tamamlanıncaya kadar sürdürülecek.

Merhum Mevdûdî’nin bu büyük eserinin kusursuz ve güzel bir şekilde okuyucularımıza ulaşması için biz yayınevi olarak elimizden gelen gayreti gösterdiğimize inanı­yoruz. Elimizde olmayarak işlenmiş hatalar olmuşsa oku­yucularımızın anlayışına ve hoşgörüsüne havale ediyoruz.

Yararlı olması ümidiyle…

Önsöz

Uzun zamandan beridir “Tercüman’ul Kur’an”da okuyucularımızın bize yönelttiği soruları ve benim o sorulara verdiğim cevapları kapsayan yazılar, “Resâil ve Mesâil” başlığı altında yayınlanıyordu. Şimdi bu soruları ve cevap­larını herkesin faydalanması için belirli bir düzen ve ter­tip içinde toplu bir halde neşrediyoruz. Okuyucularımız kitapta sosyal, siyasî, iktisadî, ilmî ve fıkhî meseleler hak­kında genellikle halkın kafasında dolaşan kuşku ve prob­lemlerin kısa, net ve ikna edici çözümlerini ve cevaplarını bulacaklardır.

Bazı soru ve cevaplar görünürde daha çok geçmişte olup bitenlerle ilgili gibi gözükse de, herşeye rağmen bunların tarihi kadir ve kıymetleri de inkâr edilemez.

Bütün bunlara ilaveten soru ve cevaplar içerisinde müslüman toplumların her an karşılaşabilecekleri birçok önemli (asli) mesele de açıklığa kavuşturulmuştur.[1]

Okuyucuların, meseleleri tarihi geçmişi de göz önüne alarak değerlendirebilmeleri için her konunun sonuna yayın tarihleri ilave edilmiştir. Dolayısıyla konuların “Tercüman’ul Kur’an”dan olduğu gibi nakledildiği zannedilmemelidir. Çünkü ben bu konuların hepsini yeniden göz­den geçirdim. Yazıları konularına göre bölümlere ayırdım ve sıraya koydum. İbarelerde gerekli düzeltmeler ve yeni­lemeler yaptığım gibi yeni açıklamalara da başvurdum. Kimi yerlerde de ilavelerde bulundum.

Ebu’l Âlâ El-Mevdûdî

BİRİNCİ BÖLÜM

AYETLERİN TEFSİRİ VE HADİSLERİN YORUMU

Hz. Musa (a.s.) Ve İsrailoğullarıyla İlgili Bazı Sorular

Soru:

Siz “Siyasi Buhran”[2] adlı kitabınızın 95. sayfasında şöyle diyorsunuz: “Birincisi, bütün insanlar, Allah’ın hakimiyeti ile O’nun yüksek iktidarını kabul etmeye ve O’nun göndermiş olduğu yasaları kendilerine hayat tarzı olarak benimsemeye davet edilmelidirler. Bu davet (esaslar bakı­mından) umûmi olmalı ve özellikle davetle doğrudan ilgisi olmayan hususlar söz konusu edilmemelidir.”

Acaba Hz. Musa’nın (a.s), kavmini Tevhide davet etmesi yanında, İsrailoğulları’nın esaretten kurtarılmasını da iste­mesi, Tevhid’e davet ile ilgisi olmayan bir husus değil mi­dir?

Siz, devamla yine şöyle yazıyorsunuz: “İkincisi; Cemaa­tin, bu davayı canım dişine takıp anlayarak sırtlayacak, kul­luk ve itaati sırf Allah için yapacak kimselerden oluşturul­ması gerekir.”

Acaba İsrailoğulları’nın tümü belirttiğiniz kimselerden mi oluşuyordu? Acaba onların kulluk ve itaati tam olarak yaptıkları, amellerinden mi anlaşılıyordu? Acaba Firavun boğulmadan önce, İsrailoğulları içerisinde Hz. Musa’nın ge­tirdiği dini inkâr eden hiç kimse yok muydu? Eğer var idiyse inkarcılıklarının sebebi neydi? Kur’an-ı Kerim’de, İsrailo­ğulları’na mensup bilen-bilmeyen herkesin, müşrik güçlerin baskısı altında hayat sürmelerine rağmen hep beraber ve topluca iman ettiklerine dair bir çalışma ve gayret içinde ol­dukları görülmemektedir. Yahudilerin Hz. İsa’ya (a.s) yap­tıkları gibi, o dönemde İsrailoğulları’na mensup bazı kimse­ler hükümet gücünü harekete geçirerek, Hz. Musa’ya (a.s) karşı da aynı şeyi yapabilirlerdi. İsrailoğulları içerisinden bazı kimseler eğer Hz. Musa’nın getirdiği dini inkâr etmiş­lerse, onlar da Firavun ile boğuldular mı? Boğulmadılar mı?

Ben senin, ‘İsrailoğulları içerisinde ayrılık çıkardın, sö­zümü tutmadın’ diyeceğinden korktum (da onun için idare yoluna gittim).”[3]

Kur’an-ı Kerim’de Hz. Harun’a (a.s) ait olan bu ifadeler ne anlama gelmektedir? Hz. Harun’un (a.s) böyle söylemesine rağmen Hz. İsa (a.s), İsrailoğulları’na hitaben: “Ben barış değil, fakat kılıç getirmeye geldim.” Diyebiliyordu.[4]

Cevap:

Hz. Musa’nın (a.s) kıssası Kur’an-ı Kerim’in çeşitli sure­lerinde zikredilmektedir. Öncelikle Kur’an-ı Kerimin son bölümündeki Mekki surelerde Hz. Musa’nın, Firavunu Allah’a kulluğu kabul etmeye davet ettiğini bildiren ayetlere rastlıyoruz. Örneğin, Nâziât Suresi’nde:

Firavuna git. Çünkü o azdı. De ki: Arınmağa gönlün varmı? Sana Rabbinin yolunu göstereyim de O’ndan kork.” [5] diye buyrulmaktadır. Bu ayetlerde İsrailoğulları’nın kurtuluşuyla ilgili olarak herhangi bir husus söz konusu edilmemektedir. İsrailoğulları’nın kurtuluşu sonraki Mekki surelerde anlatılmaktadır. Bundan, Hz. Musa’nın nü­büvvet makamına seçilmesinin iki amacı olduğu anlaşılıyor: Birincisi, Firavun ve kavmini İslâm’a davet etmek. İkincisi, Bu da­veti kabul etmedikleri takdirde, Hz. İbrahim (a.s) zamanından beri müslüman olarak kalmış ve Hz. Yusuf’tan (a.s) sonraki 4-5 asırlık bir zaman içerisinde de kafirlerin hakimiyeti altı­na girmiş bulunan müslümanları, kafirlerin tasallutundan kurtarmak için çaba sarfetmek. Hz. Musa (a.s) önce ilk hede­fini gerçekleştirmek için çalıştı ve ikincisini gerçekleştirme­yi daha sonraya bıraktı. İkinci maksadı birincisinden ayrı düşünmek için hiçbir sebep göremiyorum. Her nebinin göre­vinin ikinci merhalesi, mutlaka, iman ehlini kendi davetini kabul etmeyen insanların tasallutundan kurtarmaya çalış­maktır.

“Acaba İsrailoğulları’nın tümü, Hz. Musa’nın getirdiği di­ni kabul etmiş miydi?” diye sormanızdan, sizin büyük bir ih­timalle İsrailoğulları’nı kafir olduklarına inandığınız ve Hz. Musa’nın (a.s) belki de onları İslâm’a ilk davet eden kim­se olduğu fikrine sahip olduğunuz anlaşılıyor. Oysa gerçekte durum bu değildi. İsrailoğulları peygamberlerin çocukların­dan başkaları değildirler. Onlar Hz. İbrahim (a.s), Hz. İshak (a.s) ve Hz. Yakub’un (a.s) varisiydiler. Hz. Yusuf da onların büyüklerindendi. Hz. Musa’dan önce, onların son peygambe­ri olan Hz. Yusuf un (a.s) üzerinden daha henüz 4-5 asır bile geçmemişti. Bu süre zarfinda onlar ne kafir oldular, ne onla­rı küfürden İslâm’a çağırmak gibi bir mesele oldu ve ne de iç­lerinden herhangi biri Hz. Musa’nın davetini inkâr etti. Ama ne varki onların hiçbiri Hz. Musa’nın (a.s) önderliğinde, güç­lü Firavun ve kavmine karşı çatışmaya cüret edemiyordu. Bazılarında işte böyle bir zaaf da vardı. Bu yüzden gençlerin büyük bir bölümü, Hz. Musa (a.s) önderliğinde İslâmi hare­keti her ne pahasına olursa olsun yürütmeye hazır olsalar da, yaşlılar ve düşkünler Hz. Musa’ya (a.s) destek olmayı, dünyalarım yıkmakla eş anlamlı görüyorlardı. Nitekim Kuran-ı Kerim’e baktığımızda bu durum tüm açıklığıyla gözle­rimizin önüne serilmektedir. [6]

Kur’an-ı Kerim’de bu zayıf itikadlı müslümanlardan her­hangi birisinin bizzat Firavun’a destek olup Hz. Musaya (a.s) muhalefet ettiğine dair hiçbir emareye rastlamıyo­ruz. Aksine Kur’an ve İncil’in mütalaasından Hz. Musa’nın (a.s), İsrailoğullarının herkesçe kabul edilmiş lideri olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Dahası, Hz. Musa (a.s) İsraloğulları’nı Mısır’dan alıp çıkardığı zaman geride onlardan hiç kimse kalmamıştı.

Hz. İsa (a.s) zamanındaki İsrailoğulları’nın durumunu, Hz. Musa’nın çağdaşı olan İsrailoğulları’nın durumuyla mu­kayese etmek doğru değildir. Eğer o zaman onlar, Hz.İsa (a.s) zamanındaki gibi aşırı bir ahlakî düşüklük içerisinde olsalardı, Allah Teâlâ onları kendi dini için seçmezdi.

Hz. Harun’un (a.s), Hz. Musa’ya (a.s) söylemiş olduğu sözlerin hakikati ise şudur: İsrailoğulları’nın asıl önderi ve ce­maat düzeninin asıl sorumlusu Hz. Musa (a.s) idi. Hz. Harun (a.s) ise O’na yardımcılık yapıyordu.[7]

Hz. Harun (a.s), Hz. Musa’nın (a.s) yokluğunda asıl so­rumlu şahsın siyasetine muhalif bir işin kendi eliyle olmasını istemediğinden, fevkalade öneme sahip herhangi bir mua­melede, neticeye götüren bir girişimde bulunmaktan korku­yordu. Bu yüzden de Hz. Musa (a.s) O’nun mazeretini kabul etmiştir.

Hz. İsa’nın (a.s) naklettiğiniz sözüne gelince, bu tamamen başka bir durumla alakalıdır. O durumda yahudilerin İslamî cemaat düzeni gibi bir düzenleri yoktu ki biz Hz. İsa’nın (a.s) sözlerine, O’nun bu cemaat düzenini bozmakla onları tehdit ettiği manasını verebilelim. Bunun aksine Hz. Ha­run’un (a.s) önünde mükemmel bir İslamî cemaat düzeni vardı.

Bu nedenle O, kendisinden cemaat düzenini allak bullak edecek bir iş sadır olmaması için oldukça fazla ihtiyat göster­mişti.[8]

Arapça Kurana Arap Olmayanlar Niye İman Etsinler?

Soru:

Biz, her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gön­derdik ki (emrolundukları şeyleri) açıklasınlar[9] ayetini okuyunca, bizim ve atalarımızın dili Arapça olmadığı halde ve Kur’an da Arapça olduğuna göre, niçin Hz. Peygamber’e (s.a) ittiba ile mükellef olduğumuzu düşündüm!

Cevap:

Siz büyük ihtimalle: “Her kavim sadece kendi diliyle ya­pılan davete ittiba ile mükellef olmalı. Başka bir dille gelmiş davet hak ve Allah (c.c) tarafından indirilmiş olsa da, tercü­meler, tefsirler, şerhler ve pratik örneklerle size kadar ulaş­mış bulunsa da, ona uymanın vacip olmaması gerekir. Çün­kü o sizin kendi dilinizle gönderilmemiştir.” demeye getiri­yorsunuz.

Eğer sizin söylemek istediğiniz bu ise, bu sizin yukarıda zikredilen ayeti yanlış anlamanızdan başka birşey değildir.

Ayetin asıl anlatmak istediği şudur: Allah Teâlâ herhan­gi bir kavme bir peygamber gönderdiği zaman -o peygambe­rin belli bir kavme mi, yoksa tüm insanlığa mı gönderilmiş olduğu bir yana- herşeyden önce o kavme ancak kendi diliyle hitap etmiştir ki indirilenleri güzel bir şekilde anlasınlar ve onlara, “Yarimin dili Türkçe ama ben Türkçe bilmiyorum” [10] diye bir bahane fırsatı verilmiş olmasın. Bu ayetin mânâsı, eğer bir kavmin iman ehli, başka bir kavme ilâhî öğ­retiyi anlaşılacak bir yolla ulaştırsa bile, o kavim sırf kendi nebileri Allah’ın Kitabı’nı doğrudan kendi dillerinde getir­medi diye onu reddetmekte mazurdurlar demek de değildir.

Böyle birşey ne bu ayette söylenmektedir, ne de ayetin lafız­larından böyle bir netice çıkarılabilir. Kuran öğretisi bir ki­şiye kendi ana diliyle oldukça açık hır biçimde ulaştıktan sonra, ona iman etmemiş olmasını hangi mazeret makul gös­terebilir.

Soru:

Bir Sih dosta okuması için bir takım kitaplar verilmişti. Ancak o, kitapları mütalaa ederken şöyle bir itirazda bulun­du: “Siz Allah’ın peygamberlerle konuştuğunu ve O’nun bu has kulları vasıtasıyla insanlığa evrensel bir hayat nizamı gönderdiğini iddia ediyorsunuz. O halde böylesine önemli bir nizam niçin belli bir toprak parçası ürerinde konuşulan bir dille sunulmuştur? Kâdir-i Mutlak denilen bu Tanrı neden evrensel bir dil yapıp da onun sözlerinden herkesin aynı se­viyede istifade etmesini sağlamamıştır? Bu bakımdan Arap­ça olan Kur’an-ı Kerim sadece Araplar için faydalıdır.”

Cevap:

Bu itirazı yapan Sih dostunuz düşünme gücünü biraz da­ha kımıldatıp zorlasaydı, daha ileri gidip “Allah (c.c) Kur’an’ı her insana bir nüsha şeklinde neden doğrudan göndermedi? Kâdir-i Mutlak olduğuna göre bunu da yapabilirdi.” diye bir soru da sorabilirdi.[11]

Gerçekte bu tür insanlar Allah Teâlâ’nın, insanların hi­dayeti için dünyanın yaradılışına uygun olarak işleyen düze­ni değiştirmeye zaruret hissetirecek yolları seçmediğini an­lamak istemiyorlar.

Konuşulan dillerin farklılığı sebebiyle insanoğlunun bü­yüklü küçüklü halkalar oluşturması, Allah Teâlâ’nın isteğiyle vücuda gelmiş olan ve kendisinde Allah Teâlâ’nın zayi etmek istemediği sayısız maslahatlar bulunan fıtrî bir hadi­sedir. O, Kâdir-i Mutlak olmakla birlikte Hâkim olandır da.

O’nun hükümranlığı değişmez yasalar üzerinde yürümekte­dir. İşte bu yasalara uygun olarak ulusların dillerinde ve âdetlerinde farklılıklar ortaya çıkmaktadır. Eğer Allah Teâlâ tarafından “Esperanto,” gibi bir dil yaratılsaydı bile, bu dil, ne kavimlerin ana dili olabilir, ne bu dilin edebiyatın­dan kalpler etkilenebilir ve ne de halk bu dilin edebî incelik­lerini hissedebilirdi. Bu, ancak Allah Teâlâ’nın kavimlerin ana dillerini ntrat dışı yollarla yok etmesi ve yine fıtrat dışı yollarla, bu esperantavâri dili zorla kavimlerin dili yapması ile mümkün olurdu. Çünkü Allah Teâlâ’nın bir işi, diğer bir işini yok etmek için değildir. Bu yüzden Allah Teâlâ, insan dillerinin eski fıtrî nizamım koruyarak insanların hidayet ve irşad işini gerçekleştirmiştir.

“Kur’an-ı Kerim sadece Araplar içir. faydalıdır.” şeklinde­ki itiraz, Allah Teâlâ’nın sadece Kur’an-ı Kerim’i indirmesi durumunda geçerli olabilirdi. Ama şu bir gerçektir ki Allah (c.c), Kitabı’yla birlikte bir önder de göndermiştir. Bu önder öncelikle Kitab’ın kendi dillerinde indirildiği kavmi muhatab almış ve bu kavme eğitim öğretim nefis terbiyesi ve mü­kemmel bir sosyal inkılâb vasıtasıyla Kitab’ın amacına uy­gun bir şekil vermiştir. Daha sonra Allah Teâlâ bu kavmi, Nebi’nin yardımcısı sıfatıyla dünyadaki diğer kavimleri muhatab alıp, eğitim- öğretim, nefis terbiyesi ve mükemmel bir sosyal inkılâb vasıtasıyla -O Nebi kendilerine nasıl şekil ver­diyse- onların da diğer kavimleri şekillendirmeleri için gö­revlendirmiştir. Yine aynı şekilde, bu mesajı kabul edenler çoğaldıkça, onların da diğer kavimlere aynı mesajı götürme­leri isteniyordu. Bu, daveti yaygınlaştırmanın fıtrî yolu idi ve dünyada hangi hareket evrensel bir daveti yüklenmiş ise -ilahî bir davet olsun veya olmasın- doğal olarak bu yolu seç­miştir.

“Herhangi bir kitabın sadece yazılmış olduğu dili konu­şan kavme faydalı olduğu” tezini bir esas olarak kabul eder­sek, o zaman dünyadaki ilmî tarihin yanlış olduğunu da ka­bul etmemiz lazım gelecektir. Dahası insanoğlunun meyda­na getirmiş olduğu kültürel eserleri de dillerinden dolayı ka­vimlerle sınırlamamız gerekecektir. Sonunda tercümenin ve uluslararası diğer tüm evrensel iletişim araçlarının faydasını inkâr etmek durumunda kalacağız. Oysa bu gibi araçların gücü sayesinde koca koca hareketlerin daveti, büyük inkı­laba şahsiyetlerin mesajları, dünyanın bir köşesinden öbü­rüne yayılıp durmuştur. O halde bu durum, sadece Hz. Muhammed’in (s.a.v.) sunduğu Kitaba has bir kusur mudur ki sırf Arapça olduğu için Araplarla sınırlandırılıp onlara mahsus edilsin?

Eğer herhangi bir şahıs bütün bunlardan sonra tatmin ol­mayıp, Allah Teâlâ’nın illa da kendi istediği gibi yapması ge­rektiği fikrinde aynı şekilde ısrar ederse, kendi görüşünde diretme seçeneğine sahiptir. Ancak bu taktirde, “Eğer bir şa his bu gibi sorularla önüne bir duvar örerek bir kitap ve me­sajdan istifade etmek istemezse bu kimin zararına olacak­tır?” sorusu gündeme gelmektedir. Böyle bir davranış hak ve hakikate talip olanların davranışı değildir. Gerçeğin peşinde olanlar doğruluğun aydınlığı nerededir, nerede bulunur diye bölge bölge araştırıp gezen kimselerdir. Eğer bir insan dün­yadaki her kitap, her mesaj ve her öğretiye karşı kalbinin ve kafasının kapılarını herhangi bir şekilde kapalı tutarsa, ar­tık o hayatın doğru yolunda bir adım bile atamaz.[12]

Peygamberlerin Bi’set Öncesi Tefekkürde Bulunmaları

Soru:

Siz Tefhim’ul-Kur’an’da En’am Sûresi’nin 9. rükün ile il­gili bir açıklama notunda şöyle diyorsunuz.:

Hz. İbrahim, (yıldız, ay ve güneş için) bu benim Rabbimdir.”[13] demekle şirke düşmüş değildir. Çün­kü hakkın arayıcısının kendi arayışı yolunda sefer ederken arada bir, bir çok makamda düşünme ve tefekkür için takıl­dığı noktalar değil, asıl ilerlemekte olduğu hedef itibara alı­nır. [14]

Sorumuz şu: Eğer nübüvvet vehbî (Allah’ın doğrudan ih­sanı) olsaydı, Hz. İbrahim (a.s) normal insanlar gibi Tanrı’nın ilah olup olmadığı meselesinde şüphe etmez veya araş­tırma zarureti duymazdı. Eğer peygamberler diğer insanlar gibi zihnî araştırmalarla, mantık ve felsefe yoluyla Allah’ın uluhiyetini idrak etmiş iseler, nübüvvet kesbî (sonradan ka­zanılma) olur ve bir nebî ile bir filozofun gerçeğe ulaşması arasında herhangi bir fark kalmaz!

Cevap:

Nübüvvet’in vehbî olması meselesi yeterince kavranılmadığından dolayı bu sorunun ortaya çıktığı anlaşılıyor. Yi­ne aynı şekilde ilâhî ayetin kılavuzluğunda hakkı aramakla, filozofça fikir yürütmeler eş anlamlı zannedilmiş ve doğal olarak bu da, soru soranın meseleyi yanlış anlamasına sebep olmuş!

Kur’an-ı Kerim, peygamberlerin (a.s) vahiy gelmeden ön­ce sahip olduğu ilim nev’inin, diğer insanların sahip olduğu ilimden hiç bir şekilde farklı olmadığını bildiriyor. Vahiy in­meden önce onlar diğer insanlardan farklı bir ilim kaynağı­na sahip değillerdi. Şöyle ki: Kur’an’da:

Sen kitab nedir, iman nedir bilmezdin”[15] yine aynı şekilde:

Seni şaşırmış bulup da yol göstermedi mi?” [16] buyurulmaktadır.

Bununla birlikte Kur’an yine bize, peygamberlerin nü­büvvetten önce diğer insanların da sahip olduğu ilim ve ma­rifetin genel kaynakları vasıtasıyla, gayba iman menzille­rinden geçmiş olduklarını bildiriyor. Vahyin gelmesiyle yap­tığı şey, sadece önceden onların kalplerinin şahadet ettiği hakikatlerin gerçekten hak olduğunu daha kati ve yakîn bir şekilde kendilerine göstermek oluyor. Peygamberlere vazi­felerini tam bir güven içerisinde yerine getirebilmeleri için gerçeklerin açık müşahedesi yaptırılıyordu. Bu konu Hûd Suresi’nde tekrar tekrar beyan edilmiştir. Nitekim İlk Nebî (a.s) ile ilgili olarak:

“Rabbinden gelmiş (aklî ve fıtrî hidayet üzerine) açık bir delile dayanan ve kendisini Rabbinden bir şahidin izlediği (Kur’an), ayrıca kendisinden önce, bir önder ve bir rahmet olarak Musa’nın kitabı (elinde) bulunan kimse (inkarcılar gibi) mi dir?”[17] buyurulmaktadır.

Bundan sonra aynı mânâ, Hz. Nuh’un (a.s) diliyle ifade edilmektedir.

“(Nuh) dedi ki: Ey kavmim! Eğer ben Rabbimden (doğru­luğumu tasdik eden) açık bir delil üzere isem ve O bana ka­tından bir rahmet (Vahy ve nübüvvet) vermiş de siz onu göre­miyorsanız (buna ne dersiniz?) Siz onu istemediğiniz halde biz sizi, ona zarlayacak mıyız?[18]

Aynı mânâyı 63. ayette Hz. Salih (a.s) ve 88. ayette Hz. Şuayb (a.s) tekrarlamaktadır. Bundan, vahiy vasıtasıyla ha­kikatten doğrudan ilim hasıl etmeden önce, peygamberlerin gözlem ve tefekkürün fıtrî kabiliyetlerini doğru yolla kulla­narak (yukarıdaki ayetlerde “Rabbimden bir beyyine” ola­rak tabir edilen) Tevhid ve öldükten sonra dirilmenin haki­katlerine kadar ulaştıkları açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Onların bu olgunluğa erişmeleri vehbî değil, kesbî olmakta­dır. Bu merhaleden sonra Allah Teâlâ onlara ilim ve vahiy bağışlamakta ve bu bağış kesbî değil, vehbî olmaktadır.

Varlıkların bu tarzda gözlemlenmesi, tefekkürü, umûmi aklın kullanılması; filozofların kullandığı mantık yürütme­lerden ve tahminlerde bulunmalarından tamamiyle farklı bir şeydir. Bu, tamamen Kur’an-ı Kerim’in her insanı hazır­lamaya çalıştığı ve ona sık sık gözlerim açıp Allah’ın kudreti­nin izlerini görmesini ve bundan doğru bir netice çıkarmasım öğütlediği bir durumdur. Soruyu soran şahıs eğer soru­sunda şüphe ettiği ayetin tefsiriyle ilgili bölümün öncesi ile sonrasını okursa, orada da sözün amacının ilâhî ayetleri göz­lemlemek konusunda mutaassıp olmayan hak arayıcısının hakikate nasıl ulaştığının anlatılmaya çalışıldığını görecek­tir.[19]

Peygamberlerin Masumluğu (İsmeti) Meselesi

Soru:

Peygamberlerin masum olduğu bilinen bir husustur. An­cak Hz. Adem ile ilgili olarak Kur’an-ı Kerim:

Bu ağaca yaklaşmayın yoksa zalimlerden olursu­nuz.[20] gibi lafızlarla açık clarak O’nun (a.s) gü­nah işlediğini ve itaatsizlik ettiğini anlatmaktadır. Bu konu­daki araştırmalarınızdan bizi de müstefid eder misiniz?

Cevap:

Peygamberlerin masum olması demek, melekler gibi kendilerinden hata imkanının kaldırılmış olması demek değildir. Aksine masumluğun asıl mânâsı; nebinin öncelikle bilerek itaatsizlik yapmadığı ve eğer herhangi bir hataya dü­şerse Allah Teâlâ’nın onun bu hata üzerinde sabit kalmasına müsaade etmediğidir.

Yine, Hz. Adem’den (a.s) sadır olan o itaatsizliğin kendisi­nin nübüvvet makamıyîa şereflenmesinden önceki bir hadi­se olması ve herhangi bir nebinin nübüvvetten önceki isme­tinin, nübüvvetten sonraki ismeti gibi olmadığı meselesi de burada zikre şayandır.

Nebî olmadan önue Hz. Musa’dan da bir insanı öldürmek gibi oldukça büyük bir günah, sadır olmuştu. Nitekim Fira­vun O’nu yaptığı bu işten dolayı kınayınca O, pişmanlık için­de “Onu yaptığım zaman ben cahillerdendim.” diyerek bunu ikrar edecektir. [21]

Kısaca asıl olarak nebinin masumiyetinin meleklerinki gibi hata, yanlış ve günah işleme kudretinin bile verilmediği bir masumiyet olmadığını anlamalısınız. Aksine onu şu şe­kilde anlamamız lazım: Allah Teâlâ bir nebiyi, nübüvvetin sorumluluk taşıyan makamıyla şereflendirdikten sonra özel bir şekilde gözetim ve korumaya almakta, hatalardan sakındırmakta ve eğer ufak tefek herhangi bir ayak kayması (zelle) olursa onun hatasının bütün bir ümmetin dalâletine se­bep olmaması için, onu vahiy yoluyla hemen düzeltmekte­dir.[22]

Peygamberliğin Son Bulması

Soru:

Benimle devamlı tartışan bir dostum var. Bir talihsizlik eseri olarak onun bir akrabası Mirzai [23] olup bu dostumu kendi cemaatlerine katılmaya davet ederek bir soru sormuş ancak bu dostum ona gerekli cevabı vermekten aciz kalmış ve bu meseleyi bana açmıştı.

Ben de kendisine ikna edici bir cevap veremedim. Tabiiki bir ilim erbabından bu meseleye cevap istedim. Ancak beni tatmin edebilecek bir cevap bulamadım. Bundan dolayı şim­di size soruyorum. Meselemiz şu: Zikri geçen Mirzaî Bey, Peygamberimizin son peygamber olduğunu bildiren ayetteki “Hatem” kelimesinin mânâsını “Nefy-i Kemâl” olarak alı­yor, “Nefy-i Cins” olarak değil. O, “Hâtem” kelimesinin hiç­bir zaman “Nefy-i Cins” ile birlikte kullanılmadığını söylü­yor ve eğer kullanıldı ise kendisine misal olarak gösterilme­sini istiyor. O kendisine Arapçada “Hatem” kelimesinin mânâsım Nefy-i Cins” olarak gösterebilecek kişiye mükafat vereceğini de iddia ediyor. Nefy-i Kemal’e şöyle misal veri­yor: Bir kimseye “Hâtemül-Evliya” demekle Velayetin bu kişiyle sona erdiğini söylemek istemeyiz. Aksine bunun asıl mânâsı “Velayet’in Kemali” nin bu kişi ile sona erdiğidir. İk­balin “Cihanabad’ın son şairi suskundur.[24] beytini de ken­disine delil olarak getiriyor. Ona göre bu beyit bundan sonra Cihanabad’dan hiçbir şair çıkmayacak anlamına gelmiyor. Bunun anlamı “Cihanabad’ın şiirde kemâle erişmiş son şai­ri” şeklindedir. Buradan hareketle O,”Hatem’un-Nebiyyin” deyiminin Nebimizle birlikte nübüvvetin kemâlâtınm sona ermiş olduğu mânâsına geldiğini, ancak bunun nübüvvetin sona erdiği mânâsına gelmediğini iddia ediyor.

Cevap:

3 Mart 1950 tarihli mektubunuz Nisan’da elime geçti. Cevabımın gecikme nedeni ise yanımda mektup yazacak ka­ğıdın bulunmamasıydı. [25] Bazı zorunluluklarımı gözönüne alarak cevap vermekte gecikmemi bağışlayacağınızı uma­rım.

Kur’an-ı Kerimin herhangi bir ayetiyle ilişkili herhangi bir mesele ortaya çıktığında herşeyden önce Kuranın kendi­sinden bu meselenin mânâsını ortaya çıkarmaya çalışmak lazımdır. Bundan sonra herhangi bir sahih hadisin bu mese­leyi açıklayıp açıklamadığına bakmamız gerekir. Bu iki kay­naktan herhangi bir cevap alamadığımız takdirde -ki bu ol­dukça az bir ihtimaldir- başka bir kaynağa yönelmemiz doğ­ru olacaktır.

Peygamberliğin son bulması Ahzab Suresi’nde bildirilmektedir. Bu hadisenin geçmişi şu şekildedir: İslâm öncesi Arap toplumunda evlâtlıklar aynı öz evlât gibiydiler ve öz evlâtlar gibi miras alırlardı. Evlâtlık, babalığının karısı ve kızlarıyla sanki ana oğul ve bacı kardeşmiş gibi samimi iliş­kide bulunurdu ve evlât edinme işi gerçekleşir gerçekleşmez evlâtlıkla babası arasında evlenmeyle ilgili tüm yasaklar ge­çerli olurdu. Allah Teâlâ

“… Evlâtlıklarınızı da öz oğulları­nız olarak kılmadı. Bunlar sizin dillerinize doladığınız boş sözlerdir.”[26] hükmünü verdi. Ancak yüzyıllardır re­vaç bulmuş ve kalplerde yer etmiş bir yasağı kolaylıkla sö­küp atmak o kadar kolay değildi. Bu yüzden bu âdetin fiili olarak yıkılması gerekiyordu. Tevafuken o zamanda şöyle bir hadise söz konusu olmuştu: Rasûlullah’ın evlatlığı Hz. Zeyd kendi nikâhı altındaki Hz. Zeynebi boşamıştı.

Bu hadise dolayısıyla Rasûlullah (s.a) bu çeşit cahiliye âdetlerinin yıkılma zamanının geldiğini ve O bizzat, kendi evlâtlığının boşanmış karısını nikâhlamadıkça evlâtlığın aynı öz evlât gibi kabul edildiği cahiliye âdetinin yıkılamayacağını hissetmişti. Ama O (s.a), Medine münafıklarının, Me­dine çevresindeki yahudilerin ve Mekke kafirlerinin bu fiil üzerine büyük bir firtına koparacaklarım ve Rasûlullah’ı kö­tülemek, İslam’ı alaya almak için hiç vakit kaybetmeyecek­lerini de biliyordu. Bu yüzden fiilî girişimde bulunmayı iste­mesine rağmen tedbirli davranıp düşünüyor, bir girişimde bulunmuyordu. Sonunda Allah Teâlâ O’na (s.a) Hz. Zeyneb’i nikahlaması yolunda emir verdi. Bunun üzerine beklendiği gibi bir itiraz, bühtan ve iftira tufanı yükseldi ki müslümanların kendi kalplerinde bile çeşit çeşit vesveseler cirit atma­ya başladı. İşte o vesvese ve itirazları savmak için Ahzâb Suresi’ndeki 37-40 arası ayetler nazil oldu.[27]

Bu ayetlerde Allah Teâlâ öncelikle bu nikâhın kendi emriyle olduğunu ve müminlerin kendi evlâtlıklarının boşan­mış karılarını nikâhlamada bir güçlükle karşılaşmamaları için böyle bir uygulama getirdiğini ifade ediyor. Yine Allah Teâlâ kendi emrini yerine getirmekle herhangi birisinin korkusuyla duraksamanın bir Nebinin şanına yaraşmadığı­nı bildiriyor.

Daha sonra bu meseleyi, şu şekilde sona erdiriyor:

“Muhmmed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değil­dir. Fakat Oy Allah’ın Rasûlu ve peygamberlerin sonuncusu­dur.[28]

Bu ayeti kerimelerde işaret buyurulduğu üzere burada, Allah Teâlâ’nın itirazcılara cevaben üç delil göstermek iste­diği açıkça anlaşılıyor:

  1. Nikâhın kendisine itiraz mümkün değildir. Çünkü bo­şanmış karısıyla nikâh yapılan şahıs Hz. Muhammed’in (s.a) gerçek oğlu olmadığı gibi, O da onun babası değildi.
  2. Eğer nikâhın caiz olduğunu kabul ediyor da nikâh yap­manın ne derece gerekli olduğu üzerinde şüphe ediyorsanız şöyle cevap veririz: Rasûlullah’ın (s.a) bu caiz işi yapması zo­runlu idi. Çünkü O Allah’ın Rasûlü’dür ve Allah’ın Rasûlü’nün O’nun kanunlarını bizzat uygulamaya koyması, ge­reksiz yere âdet şeklinde (örfen) haram kılman şeylerin haramlığını ortadan kaldırması gerekirdi.
  3. Hz. Muhammed’in (s.a) sadece peygamber olmayıp ay­nı zamanda son peygamber olması dolayısıyla bu işin yapıl­ması daha bir önem arzediyordu. Eğer O’nun eliyle bu cahili­ye âdeti kaldırılmasaydı kıyamete kadar da ortadan kaldırı­lamayacaktı. Ondan sonra başka bir nebî gelmeyecektir ki O’ndan arta kalan noksanlar tamamlanabilsin!

Şimdi siz kendiniz bu açıklama silsilesi içerisinde “Hatemu kelimesinin asıl anlamının ne olduğuna iyi dikkat edin. Eğer onu “nefy-i kemal” mânâsında alırsak, bu kelime burada tamamen mânâsız bir şekil alacaktır. Burada mevki ve mahal bu kelimenin mânâsının, nübüvvet silsilesinin kesin­likle kesildiği şeklinde alınmasını gerektirmektedir. Bu si­yak ve sibak dahilinde, Hz. Muhammed’in (s.a) bu evliliği, nübüvvetin kemâlatının kendi üzerinde tamamlandığını göstermek üzere yaptığını söylemenin ne gibi bir mânâsı ola­bilir? Eğer böyle bir şey söylenmiş olsaydı, İslâm düşmanları “Bu ne biçim bir nübüvvet kemâli ki, onun kemâlatı bir ka­dınla evlenmeye bağlı oluyor.” diye alay edeceklerdi.

Bundan sonra hadis-i şeriflere bakınız. Rasûlullah (s.a) bizzat kendisi “Hatm-i Nübüvvet “i şöyle açıklıyor: “Benim ve enbiyanın misali oldukça sağlam yapılmış bir bina gibi­dir. Ancak o binada bir tuğlalık gedik vardı. Şimdi o gediği ben gelerek doldurdum ve bina tamamlanmış oldu.[29]

Siz bu hadisi “Mişkat’ul-Mesâbih” adlı eserin “Seyyid’il-Mürselîn” babında da bulabilirsiniz. Bu açıklamaya binaen nübüvvet binası tamamlanmış ve son tuğlanın yeri de artık doldurulmuştur. Şimdi sorun yeni bir tuğlanın getirilip ne­reye konacağıdır. Binanın içine mi yoksa dışına mı?

Artık biraz da işin dil yönüyle ilgilenelim. Herhangi bir güvenilir Arapça sözlüğü alıp “hatem” kelimesinin karşılığı­na bakarsanız, benim yukarıda Kur’an ve Hadîs in aydınlı­ğında yapmaya çalıştığım yorumu Arap dilinin de teyid etti­ğini göreceksiniz. “Hatem” kelimesinin asıl mânâsı mühür­lemek, bağlayıp kapatmak ve herhangi bir şeyin silsilesini kesmek şeklindedir.ise ‘mektup yazıp onu mühürledi” şeklindedir. Kur’an-ı Kerim’de hakkı inkar edenler hakkında:

Allah onların kalplerini mühürledi[30] buyuruluyor. Yani onların kalpleri hakkı kabul etmeye kapatıl­mıştır: Ne iman onun içine girebilir ve ne de küfür onun için­den çıkabilir. Öyleyse Efendimize “Hatem’un-Nebiyyîn” denilmesinden maksat şudur: Allah Teâlâ nebiler silsilesini ta­mamlayıp (kemâle erdirip) O’nu (s.a) mühür gibi onların üzerine nasbetmiştir. Artık bu silsileye yeni bir peygamber dahil olmayacaktır.[31]

Rasullerin Gayb İlmi

Soru:

Bir din alimi kitabında, “Rasûl’e gayb aleminden ancak Allah Teâlâ’nın O’nun aracılığıyla göndermek istediği şeyler bildirilmiştir” diye yazıyor. delil olarak ise:

O bütün gaybı bilendir. Gaybına kimseyi muttali kıl­maz. Ancak razı olduğu peygamberler bunun dışındadır. Çünkü O bunun önünden ve ardından gözcüler salar ki böy­lece onların (peygamberlerin) Rablerinin gönderdiklerini hakkıyla tebliğ ettiklerini bilsinler.”[32] ayeti keri­melerini gösteriyor. Yazarın bu sözlerinden rasullerin gayb aleminden sadece kullara ulaştırılması gerekeni kadar bir bilgiye sahip oldukları, onlara bundan daha fazla hiçbir şey bildirilmediği manası çıkıyor. Acaba bu görüş doğru mu? Yi­ne yazarın delil olarak getirdiği ayetler bu konuda kesin be­lirleyici mi?

Cevap:

Yazar halk arasında mevcut olan “Rasûl, ne olmuş ve ne olacaksa bilir, Allah Teâlâ Ona gayb ilmini tamamen vermistir. Hatta Allah (c.c) ne biliyorsa Rasül de bilmektedir.” gibi bir yanlış fikri reddetmek istemiştir. Bu inancın yanlış olduğu açıktır ve bu inancın reddedilmesi noktasında yazar haklıdır. Ancak “Rasûllere, kullara iletilmesi gerektiği ka­dar gayb ilmi verilmiş olduğu” şeklindeki yazarın görüşü doğru değildir. Bu görüş Kur’an ve Sünnet’in açıklamalarına da terstir. Dahası, yazarın delil getirdiği ayetin kendisinden bile böyle bir anlam çıkmamaktadır. Kur’an-ı Kerimde Hz.Yakub’un (a.s) oğullarına şöyle buyurduğu bildirilmiştir.

Ve ben sizin bilemeyeceğiniz şeyleri Allah tarafından (vahy ile) biliyorum.[33]

Buna ilaveten bazı kavimlere azap gönderilmeden önce, peygamberlerine bildirilmesine rağmen onların azabın vak­tini ve keyfiyetinin ayrıntılarını kavimlerine açıklamadıkla­rı Kur’an-ı Kerim’in birçok bölümünde zikredilmektedir.

Hz. Nuh’a (a.s), tufan gelmeden gemi yapabilecek kadar bir zaman önce, azabın geleceği haber verilmişti. Ama O, kavmine üzerlerine bir sel azabının gelmek üzere olduğunu bildirmemişti. Yine hadis-i şeriflerden anlaşıldığına göre Peygamber Efendimize (s.a), ümmetine bildirilmeyen birçok durumlar bildirilmişti. Şöyle ki: Bir defasında Peygamber Efendimiz (s.a) hutbede iken:

Ey Muhammed Ümmeti Allah’a yemin olsun ki bildik­lerimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız.[34] buyurmuşlardır.

Yine başka bir yerde:

“Ben sizi önden gördüğüm gibi arkadan da görüyor.” [35] buyurmuştur.

Buna benzer birçok ayet ve rivayet olunan birçok hadis, Allah’ın kullarına ulaştırması için nazil etmiş olduğu gayb ilminden daha fazlasını rasûllere verdiğine delâlet etmekte­dir ve akıl da bunun böyle olmasını gerektirmektedir. Çünkü kullara sadece inanç esaslarıyla ilgili meselelere ait gayb il­mi verilmesi zarureti vardır. Halbuki rasûllerin, risaletin gereklerini yerine getirebilmelerinde onlara yardımcı olabi­lecek daha birçok malumata sahip olmaları gerekir. Nasıl ki saltanat siyasetinden ve sırlarından vezirlerin veya valile­rin bir noktaya kadar haberdar olmaları gerekiyorsa ve bu sırların halka bildirilmesi faydalı olacağı yerde zararlı oluyorsa, aynı şekilde ilahi sırların da Allah’ın has kullarının ve rasûllerinin bilip de diğer kulların bilmediği bir çok yanları vardır. Bu gayb ilmi rasûllerin vazifelerim yerine getirmele­rine yardımcı olmaktadır. Ancak normal bir kulun ne bu ilimleri bilmesine ihtiyaç vardır ve ne de zaten buna taham­mül edebilir. Oldukça sıhhatli bir şekilde kısaca diyebiliriz ki; peygamberin ilmi Allah’ın ilminden az, kulların ilminden çoktur. Geriye peygamberin bu ilminin ne kadar olup olma­dığı kalıyor ki bunu ölçmek bizim imkanımız dışında olan bir şeydir.[36]

Ateizm (Dehrilik), Materyalizm Ve Kuran

Soru:

Sizin “Kur’an’da Dört Terim” adlı kitabınızda açıkladığı­nız gibi o dört terimin anlamlarından hiçbirinde; “Dünyada kendilerine nebî gönderilen hiçbir kavmin o nebi tarafından, Allah’ın varlığını kabul etmeye veya Allah’ın İlah ve Rab olu­şunu Hâlık ve Râzık olarak anlamaya davet edilmediği” gö­rülmekte ve bunun sonucu olarak da “Her kavmin Allah’ın Fâtır ve Hâlık (yaratıcı) olduğuna inandığı” neticesi çıkmak­tadır.

Buradan zahiren o kavimlerde Alah’ı inkâr edenlerin, ya­nı materyalist ve ateist kimselerin (Dehrî) olmadığı şüphesi ortaya çıkıyor.

Halbuki bazı ayetlerde bu gibi kirdelerden bahsedildiği­ne rastlıyoruz. Örneğin; Casiye Sûresi 24. ayette:

Dedilerki; hayat ancak bu dünyana yaşadığımızdır. (ki­mimiz) ölürüz, (kimimiz) yaşarız. Bizi ancak zaman helak eder.” buyurulmaktadır.

Aynı şekilde Hz.Musa (a.s) ile Firavun ve Hz. İbrahim (a.s) ile Nemrud’un arasında geçen konuşmaların yer aldığı bazı ayetler bu ikisinin materyalis/ateist olduklarına açıkça delâlet etmektedir. Mesela; İbrahim Sûresi 10. ayette:

Peygamberleri dedi ki; gökleri ve yeri yaratan Allah hak­kında şüphe mi var?” denilmektedir. Yine Tûr Sûresi

Acaba onlar, hiçbir şey olmadan mı yaratıldılar? Yoksa yaratanlar kendileri midir?” denilmektedir. Sizin ikinci ayet üzerinde akıl yürüterek yaptığınız yorum ise tartışıla­bilir. Çünkü kendileriyle delil getirilen o ayetlerin daha fark­lı yorumlan da yapılabilir!

Cevap:

Kur’an-ı Kerim üzerinde yaptığım çalışmalara ve tarihi bilgilerime dayanarak dünyada tümüyle Allah’ı inkar eden ve dehriye (ateist) diye bilinen bir toplumun yaşamamış ol­duğu sonucunu çıkarıyorum. O toplumlarda fertler ya da ba­zı küçük felsefeci gruplar mutlaka vardı, ama doğrudan doğ­ruya kendilerini muhatap alan bir nebinin gönderilmesini veya bir kitap indirilmesini gerektirecek denli bir önemi haiz değillerdi. Bu yüzden Kur’an-ı Kerim’de bu güruhla ilgili ola­rak zaman zaman bazı kısa hatırlatmalar yapılmakla birlikte, davet direkt olarak müşrikleri muhatap almaktadır. Ge­nelde Tevhid’le ilgili olarak verilen deliller; şirkin iptali ile birlikte tanrıtanımazlığı da iptal edecek ve ayrıca onun aley­hine delil getirmeye ihtiyaç bırakmayacak bir tarzda verilmiştir.

Firavun ve Nemrud’la ilgili yazdıklarınızı sadece kıyasa dayalı olarak yazmışsınız. Oysa muteber bilgiler bunun hilafinadır.

Bugün Eski Babil ve Eski Mısır’la ilgili tarihi kalıntıların kazılarla ortaya çıkarılması sonucu oldukça ayrıntılı bilgiler elde edilmiştir. Bu bilgilerden Babil ve Mısır hükümdarları­nın aynı zamanda birer din adamı (priest kings) oldukları, onların kendi kavimleri tarafından tapılan ilahları sadece mabud olarak kabul etmekle kalmayıp; bu hükümdarların, ilahların temsilcisi olarak tanınan dini bir kesimi da yanla­rında bulundurdukları anlaşılmıştır. Kur’an-ı Kerim’in be­yanı da bu hususu tasdiklemektedir. Ayrıca o insanların bu­günkü mânâda söylendiği gibi ateist olmadıkları da açıkça anlaşılmaktadır.[37]

“Lehu Ma Selef” İbaresinin Yorumu

Soru:

Tefhim’ul-Kur’an’da faizin haramlığı konusundaki:

Kime Rabbinden bir öğüt gelir de (o öğüte uyarak faiz­den) vazgeçerse, geçmişte olan kendisinindir…” [38] ayeti üzerine yazdığınız dipnotta getirdiğiniz deliller beni ikna etmiyor. Siz, “Önceden kazanılmış bir maldan aynı şekilde istifade eden bir kişinin bu haramı yemesine karşılık cezasını görmesi uzak değildir.” diye yazıyorsunuz.

Sorum şu: Faizin haram kılınması üzerine ashab-ı kiram (r.a) ne yapmıştır? Eğer ahlâkî yüceliklerinden dolayı hak sahiplerine mallarını geri vermişlerse sizin istidlaliniz doğ­rudur. Yine eğer sahabe (r.a) böyle bir şey yaptı ise sizin Tefhim’de bunu belirtmeniz gerekmez miydi?

Cevap:

Siz, bu konuda Kur’an’da zikredilen “felahuma Selef” ibaresinden hemen sonra buyrulan “Ve Emruhu İlallah” lafzının mânâsının ne olabileceği konusuna belki de dikkat etmediniz. Bunun manası şöyle de verilebilir: Dünyevî adaletle ilgili olduğu kadarıyla faizin haram kılınmasından önceki davalar gündeme getirilmeye­cek; ancak uhrevî adaletle ilgili olduğu kadarıyla Allah Teâlâ, yenilmiş olan faizin affını ilân etmemiş olup, bunun mahkemesini karar safhasında bırakmıştır. Faizden elde et­tiği serveti; yaşamı, lüksü, şan ve şevketi için vesile yapan kimsenin durumu, pek tabii ki önceki günahları için hiçbir pişmanlık duymayan kimsenin durumu gibi olacaktır. Bu yüzden Allah Teâlâ’nın bu kimseye karşı davranışı; eski gü­nahlarından pişman olan, zorbalık ve zalimlikle elde etmiş olduğu malı kendi yaşamı için harcamak yerine, cahiliye üzerinde iken yapageldiği cürümlerini bir noktaya kadar te­lafi edebilmek kasdıyla Allah’ın kullarına sarfeden bir kişiye olan davranışından daha değişik olacaktır. Tarihte bu ko­nuyla ilgili misaller bulamasak bile bu, Kur’an-ı Kerim’in açıkça işaret ettiği hükmün kastettiği mânâya gözlerimizi kapamamız anlamına gelmez.[39]

Alimlere Ve Salihlere Tabi Olma Meselesi

Soru:

Bir din alimi kitabında “şirkin bir başka şekli ise salihleri ve alimleri kurtarıcı (Mededkâr) olarak görüp onların sözle­rini Allah’ın sözü gibi delilsiz olarak kabul etmektir.” Diye yazıyor. Yine “Selefin imamlarının, din büyüklerinin ilim ve yaşayışlarından ilmî ve tarihî faydalar elde edilebilir. Ama onların sözlerim Kur’an’a dayalı bir delil olmadan din say­mak şirktir.” diyor.

Yine başka bir bölümde, “Kitabullah’ı bırakıp büyüklere ittiba sapıklıktır.” diye yazıyor. Daha da ileri giderek “Kur’an’da Rasûl ve Emir’in dışında herhangi birine itaat ol­madığı gibi engellenmiştir de.” diyor. Başka bir bölümde ise “Kur’an-ı Kerim genelde insanlara itaati (boyun eğmeyi) tehlikeli olarak belirtmektedir.” diye kaydediyor.

Yazarın bu sözleri ne derece doğrudur?

Cevap:

Bu kavillerde doğru ve yanlış, iki türlü söz içiçedir. Genel olarak, zikredilen şahıs doğru söz söylemekle birlikte bir çe­şit yersiz aşırılığa da kaçmıştır. Müslümanlar arasında cahil şeyhleri ve kötü alimleri cahilce taklidle ilgili göze çarpan tüm işler hakkında insan ne kadar kızsa yeridir ve doğrudur da. Ancak üzülecek taraf müellifin ıslah aşkıyla, gerçek ule­maya, ümmetin salihlerine, doğru yola yönlendirici imamla­ra itaati da sapıklık olarak görmesi, bununla da yetinmeyip işi şirke kadar dökmesidir. Halbuki eğer o kendisinin delil olarak getirdiği ayetler üzerinde dikkatlice düşünseydi, hak sınırlarından epeyce dışarı çıktığının farkına varabilirdi. Şirk, herhangi bir şahsın Allah’tan başka birisini hakiki an­lamda hüküm koyma ve men etme hakkına haiz görmesi ve­ya Allah’ın emir ve yasaklarıyla birlikte veya hilâfına, bir başkasının emir ve yasakların itaati gerektirir olarak gör­mesi dışında gerçekleşmeyen bir davranışın adıdır. Halbuki cahil bir müslümanın bile böyle bir inanca sahip olmadığı ca­hillerden dahi gizli değildir ve herhalde müellifin kendisi de bunu bilmektedir. Bu yüzden bu meselede şirk hükmünü vermek aşırılıktır. Harhangi bir büyüğü doğru yolda bilip, başkalarına nisbetle Allah’ın şeriatını ve ahkâmını daha fazla bildiğine inanan ve buna dayanarak ona ittibanın Al­lah’ın rızasına ittiba olduğunu düşünen bir kimse nasıl olur da şirkle itham edilebilir?

Geriye kime ittiba etmenin caiz ve kime ittiba etmenin olduğu sorusu kalıyor. Kur’an-ı Kerim açıkça:

“Kafirlere ve münafıklara itaat etme”[40]

“Kalbini bizi anlamaktan gafil kıldığımız, kötü arzuları­na uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye itaat etme” [41]

“O halde (hakikâti) yalan sayanlara itaat etme” [42]

Onlardan hiçbir günahkâra yahut hiçbir nanköre itaat etme[43] buyurmaktadır.

Yani kafirlere ve müna­fıklara, Allah’tan gafil olanlara, nefislerine uyanlara, aşırı gidenlere ve halkı yalanlayanlara, günahkârlara itaat etme denilmekte, hiçbir zaman salihlere ve ilim ehline itaat etme diye bir şey buyurulmamaktadır. Aksine; bilmiyorsanız, zikir (ilim) ehline sorun.[44]

Onlar Allah’ın hidayet ettiği kimselerdir. Sende onların yoluna uy.[45] buyurulmaktadır.

Yukarıda işaret edildiği gibi yazar doğru ve yanlışı birbi­rine karıştırmış, ifrat ve tefrite düşmüştür. Alimleri ve salihleri hidayete irşad eden kimseler olarak kabul etmek hiç de günah değildir ve bilakis alim ve salih olmayan kişilerin on­ların sözlerini kabul etmesi ve onların izinden gitmesi gere­kir. Onların sözlerini Allah’ın sözleri gibi görmek ise hiç şüphesiz günahtır. Aynı şekilde Kitabullah’ı bırakıp büyüklere uymanın sapıklık olduğu da doğrudur. Ancak bir kimse, ken­disinin Allah’ın kitabını bilememesi, kavrayamaması sebe­biyle selefin büyüklerinin seçmiş olduğu yolun Kitabullah’a uygun olduğunu düşünerek onlara uymakla hiçbir günah veya cürüm işlemiş olmayacaktır. Siz en fazla, uyma niyetiy­le seçilen büyüklerin seçiminin doğru olmadığını söyleyebi­lirsiniz.

Siz kurukuruya taklit ve körükörüne baş eğmeyi istediği­niz kadar kötü görebilirsiniz, hepsi doğrudur. Sizin velayet, imamet, içtihat, ilim ve faziletin o büyüklerle bitmediğini söylemeye de hakkınız var. Bugün de bütün bu mertebeler kazanılabilir ve bu mertebeleri kazanmak için çalışmak da gerekir ama, taklide muhalefet ve içtihad aşkı; selefin bü­yükleri aleyhine bir zıtlıktan oluşacak, onların yaptığı bina­ların tahribi ister istemez zorunlu görülecekse, sırf yeni şey­ler meydana getirmek için yenilikçilik yapılacaksa, halk eh­liyeti olmadan içtihada başlayacak, Kitabullah ve Rasûl’un Sünneti çocuk oyuncağına dönüştürülecekse bu çeşit sapık­lık körükörüne taklidin sapıklığından defalarca daha kötü, dine defalarca daha fazla zarar vericidir. Mukallidlerin yap­tığı, seleflerinin yükseltmiş olduğu duvarları zamanın zaru­retlerine göre daha fazla onarmamaktan ibarettir. Ancak on­lar önceki binaları şöyle veya böyle ayakta tutmaktadırlar. Buna karşılık yenilikçi beyler önceki duvarları da yerle bir etmekte ve kendi arzularına göre yeni bir bina yapmak için çalışmaktadırlar. Eğer bu zihniyet yayılırsa dinin bütün çehresinin değişeceği ve hangi şekle gireceğinin bilinmemesi endişesi vardır.[46]

Kuran, Hadis Ve Bilimsel Gerçekler

Soru:

Günümüzdeki bilimsel araştırmalar Kuran ve Hadis’le bildirilen bir çok meselenin yanlış olduğunu gösteriyor. Bu durumda biz, Kuran ve Sünnet’e mi inanalım yoksa bilimsel araştırmalara mı? Örneğin:

  1. Kur’an insanlığın Hz. Adem’den türediğini söylemesi­ne rağmen, çağımızın bilim adamları insanın hayvan cinsiy­le ilgisinin olduğunu, maymun ve gorillerin evrimi ile şimdi­ki halini aldığını söylüyorlar.
  2. Kur’an güneşin hareket ettiğini iddia ederken, bilim buna hayır diyor ve onun hareketsiz olduğunu söylüyor.
  3. Aynı şekilde İslâm gökgürültüsü ile şimşeğin melekle­rin kamçısının parıltısı ve sesi olduğu görüşünde iken, çağımızdaki bilimsel araştırmalar şimşek ve gökgürültüsünün bulutların çarpışmasından meydana geldiğni söylüyor.
  4. Tek gözlü Deccal’in bir yerde bağlı olduğu haberi çok yaygın olmasına rağmen o nerede olabilir ki? Bugün insanlık dünyayı köşe bucak araştırdığına göre neden Deccal’in izine rastlanmıyor?

Cevap:

Ben bugüne kadar yirmi beş senelik ilmî çalışma ve araş­tırmalarım süresince insanın bilimsel metodlarla bulduğu herhangi bir bilimsel hakikatin Kur’an’la tezat halinde oldu­ğuna şahit olmadım. Elbette bilim adamlarının ve felsefeci­lerin varsayımlar yoluyla ortaya atmış oldukları bir takım teori tarihinin kendisi, bir zamanlar bilimsel birer gerçek­miş gibi inanılan teorilerin bir başka vakitte yanlış çıktığına ve insanların birinci teori yerine ikinci teoriye hakikatmiş gibi inanmaya başladıklarına şahittir. Bu teoriler Kur’an’la çatışıyor diye biz Kur’an ı bırakıp bu teorilere inanmaya baş­layacak değiliz Bu teoriler o denli bir önemi haiz değillerdir. Tecrübe ve gözlemle kesinleşmiş bir gerçekle Kur’an-ı Kerim’in herhangi bir beyanının yanlış olduğu ortaya çıkarıl­mış olsa, böyle bir durumda bizim imanımız sarsıntıya uğra­yabilir. Ancak, yukarıda zikretmiş olduğum gibi, böyle bir şeye şimdiye kadar rastlamadım.

Şimdi sizin örnekler vererek sıralamış olduğunuz mese­lelere tek tek cevap vermeye çalışalım.

  1. Darwin’in evrim teorisi şimdiye kadar sadece bir teori olarak kalmış olup, kesinleşmiş (ispatlanmış) bir gerçek değildir. Sizin mektup yazmakta olduğunuz Aligar’da[47]bir ilim merkezi[48] var. Orada bu nazariyeye inanan azımsanamayacak sayıda bir grup bulacaksınız. Siz kendiniz bunun teori mi yoksa kesin gerçek mi olduğunu onlardan sorunuz. Eğer onlardan herhangi bir bey bu teoriye kesin gerçek derse lütfen o beyin ismini bana da yazın.
  2. Aligar’da astronomi bilenler de az değildir. Zahmet edip onlardan güneşin gerçekten hareketsiz mi olduğunu so­runuz. Eğer güneşin gerçekten hareketsiz olduğunu iddia eden herhangi bir bey varsa, o beyin adım tüm dünyanın da duyması gerekir. Büyük bir olasılıkla siz, şimdiye kadar gü­neşin hareket halinde olmadığnı söyleyen 19. yüzyılın bili­mini, bilim olarak kabul etmeye devam ediyorsunuz. Günü­müz biliminin güneşi ise, hiç de fena olmayan bir hızla hare­ket etmektedir.
  3. Kur’an-ı Kerim’de, bulutlardaki gökgurültüsü ve şim­şeğin elektrik akımı olmayıp, meleklerin kırbaçlarını şaklat­malarından meydana gelen bir ses olduğu şeklinde bir açık­lamaya şimdiye kadar rastlamadım[49]Bunun aksine Kur’an-ı Kerim’de beyan buyurulan yağmurun yağma süre­ci, bugünkü bilimsel araştırmalara tıpa tıp uygun ve o kadar yenidir ki, geçtiğimiz asrın ortalarına kadar insanların yağmurla ilgili yanlış bilgileri sebebiyle, yağmurun keyfiyetinin beyan buyurulduğu ayetlerin tefsirleri yapılırken oldukça fazla sıkıntılar sözkonusu oluyordu. [50]
  4. d. “Tek gözlü deccal” ve diğerleri şer’î hiçbir önemi bulun­mayan birer efsanedirler. Bu gibi şeyleri aramaya bizim bir zorunluluğumuz da yok. Halk arasında meşhur olan bu gibi şeylerin mesuliyeti İslâm’ın değildir. Eğer bu gibi şeylerden herhangi birisinin yanlış olduğu ortaya çıkarsa, İslâm’a her­hangi bir zararı da sözkonusu olamaz.[51]

Deccal Hadisinin Tahkiki

Soru:

Tercüman ‘ul Kur’an’da, bir şahıs “Tek gözlü Deccal” in bir yerde bağlı olduğu meşhur olmasına rağmen o nerede ola­bilir ki? Bugün insanların dünyayı köşe bucak araştırmala­rına rağmen neden Deccal’in izine rastlanmıyor?” diye bir so­ru sormuş, buna cevap olarak ise siz, Tek Gözlü Deccal ve di­ğerleri şer’î hiçbir önemi bulunmayan efsanelerdir.” diye yazmıştınız. Ancak benim bildiğim kadarıyla Buhari, Müs­lim, Ebu Davud, Tirmizi ve Beyhakî’nin Şerh’us Sünen’inde tasdik edilen en az otuz rivayette “Deccal” zikredilmektedir. Öyleyse, sizin cevabınız hangi delillere dayanmaktadır?

Cevap:

Benim “efsane” olarak belirttiğim şey Deccal’in herhangi bir yerde bağlı olması meselesidir. Geriye kendisiyle ilgili olarak hadislerle haber verilen ve çıkmak üzere olan büyük bir fitneci (Deccal) meselesi kalıyor. Ben kendim buna inanıyorum ve her zaman dualarımda diğer taavüzat (şerrinden Allah’a sığınılan çeşitli şeyler) ile birlikte “(Allahım) Deccal’in fitnesinden sana sığınırım” duasını da içine alan me’sur bir dua okuyorum.

Deccal hakkında Rasûlullah’tan rivayet edilen hadisi şe­riflerin tamamını topluca bir gözden geçirirsek oldukça açık bir şekilde şunu görürüz: Efendimiz’e (s.a) Allah Teâlâ tara­fından bu konuda verilen ilim, Deccal’in çıkmak üzere oldu­ğu, sıfatlarının keyfiyeti ve hangi özelliklere sahip olduğu ile sınırlıydı. Onun ne zaman çıkacağı, kendi döneminde mi çık­mış olduğu Peygamberimize (s.a) bildirilmemişti.

Bu meselelerle ilgili olarak Peygamberimizden (s.a) nak­ledilen hadislerin mânâlarındaki değişikliklerden ve Rasûlullah’ın ifade tarzından, kendisinin (s.a) bunları vahye da­yalı olarak değil de zan ve tahmine dayanarak irşad buyur­muş oldukları anlaşılmaktadır. Rasûlullah (s.a), Deccal’in bazen Horasan’dan, bazen İsfahan’dan bazen de Irak ve Su­riye arasındaki bir bölgeden çıkacağı görüşünü bildirmişler­dir. Bazen de Medine’de doğmuş olan (büyük ihtimalle 2. ve­ya 3. Hicri yılda) “İbni Sayyad” adlı yahudi çocuğunun “Dec­cal” olabileceğinden şüphelenmişti.

Son bir rivayet ise şöyle: 9. Hicri yılda Filistinli bir hıristiyan rahip (Temim ed-Darî) gelip İslâm’ı kabul etmiş ve Rasûlullah’a şöyle bir hikaye nakletmiştir: Bir defasında de­nizde (büyük ihtimalle Akdeniz veya Kızıldeniz) seyahat ederken kimsenin bulunmadığı bir edaya ulaşmış, orada kendisinin “Deccal” olduğunu söyleyen acaip bir kimse ile karşılaşmıştı. Rasûlullah (s.a) bu hadiseyi yalanlamak için bir sebep görmemiş ve bunun üzerine bu konuyla ilgili tered­düdünü; “Bu açıklamaya göre Deccal Akdeniz veya Kızılde­niz’dedir. Ancak ben onun doğudan zuhur edeceğini zanne­diyorum” diyerek dile getirmiştir.

Bu çeşit rivayetleri, hadis ilminder ve din usûlünden bi­raz olsun anlayan herhangi bir kişi, şöyle bir gözden geçir­mesiyle, Peygamberimizin bu konudaki irşadlarının iki bölümden oluştuğunu anlamakta zahmet çekmeyecektir.

Birinci Bölüm: Deccal gelecektir, şu şu sıfatları taşıya­cak ve şöyle bir fitneye sebep olacaktır. Bütün bunlar, Allah (c.c) tarafından Rasûlullah’a bildirilmiş kesin haberlerdir. Bu konuda hiçbir rivayet başka bir rivayetten farklı değil­dir.

İkinci Bölüm: Deccal ne zaman, nerede zuhur edecektir ve o kimdir? Bununla ilgili rivayetler sadece farklı olmakla kalmayıp birçok rivayetlerde de şek, şüphe ve tahmine delâ­let eden lafızlar bulunmaktadır. Mesela; İbn Sayyad’la ilgili olarak Peygamberimiz Hz. Ömer’e:

Eğer Deccal bu ise, onun katili sen olmayacaksın. Eğer bu Deccal değilse, kendisiyle anlaşma yapılmış [52] birini öl­dürmeye senin hakkın yoktur.” buyurmuştur. Başka bir ha­diste de Rasûlullah (s.a):

Eğer o benim zamanımda gelirse ben hüccetle ona karşı çıkacağım. Aksi taktirde benden son­ra Rabbim her müminin koruyucusu ve yardımcısıdır.” bu­yuruyor.

Bu ikinci bölümün din ve usûl açısından önemi birinci bö­lüm gibi değildir ve olamaz da. Bu bölümdeki tafsilatı İslâm akaidinden sayan kimseler yanılgıya düşmüş demektir. Hatta bunun her bölümünün doğruluğunu iddia etmek bile doğru değildir. Peygamberimiz (s.a) İbn Sayyad’m “Deccal” olabileceğinden şüphelenmişti. Ve Hz. Ömer (r.a) O’nun Dec­cal olduğuna dair yemin bile etmişti. Ancak o daha sonra müslüman oldu. Harameyn’de yaşadı, İslam üzere öldü ve müslümanlar cenaze namazım kıldılar. Öyleyse, şimdiye ka­dar İbn Sayyad’ın Deccal olduğu şüphesinin devamı için ihti­mal kalmış mıdır? Temim ed-Darî’nin anlattıklarım o za­man Rasûlullah (s.a) takriben doğru görmüştü. Ancak Hz. Temim’in adada mahpus olarak gördüğü şahsın 13.5 asırdır ortaya çıkmaması, onun Hz.Temim’e kendisinin Deccal ol­duğu hakkında verdiği haberin doğru olmadığna yeterli de­lil değil midir? Peygamberimizin (s.a) “Deccal”in kendi za­manında veya kendisinden sonraki yakın bir zamanda çıkabileceğinden kuşkusu vardı. Ama 13.5 asır geçmesine rağ­men şimdiye kadar Deccal’in gelmediği bir gerçek değil mi­dir? Öyleyse bu gibi şeyleri sanki İslâm akaidindenmiş gibi nakil ve rivayet etmek ne İslâm’ı doğru dürüst temsil etmek­tir ve ne de buna, bu hadislerin sahih anlaşılması denilebilir. Önceden de arz ettiğim gibi, bu tür meselelerde herhangi birşey eğer Nebî’nin zan, tahmin ve kuşkularına mutabık gerçekleşmemişse bu ne O’nun nübüvvet makamını zedeler, ne Nebilerin masumluğuna bir zarar getirir ve ne de bu gibi şeylere iman etmekle şeriat bizi mükellef kılmıştır. Bu meto­dolojik gerçeği Rasûlullah (s.a) hurma aşılamakla ilgili ha­diste kendisi açıkça bildirmişlerdir.[53]

Bahane Bulmak İçin Rivayetlerden Destek Aramak

Soru:

Ben bazı dostlarımıza ve büyüklerimize din’in hayata ha­kim kılınması farizasının önemini açıklama çalışmalarına başladım. Bu yolda belli bir ilme sahip bir yakınımla fikir te­atisinde bulunduk. Dini hayata hakim kılma farzının önemi­ni de inkâr etmiyor. Ancak farzın edasını yerine getirmek için hazırlanmak yerine cahiller gibi mazeret uyduruyor.

Halkı kendi kasvetlerinin uşağı, arzularının esiri ve kendi görüşlerinin mübtelası olarak görünce kendi kurtuluşunu düşün” hadisini de delil olarak gösteriyor. Bununla de­lil getirerek kendi kendisini farzın edasından beri sayıyor. Dahası bu hadisi, tüm Kur’an ve Hadis hazinesinin delilleri­ni önemsiz kılacak nitelikte geniş bir delil olarak görüyor. Örneğin ben:

“Sizden her kim münker görürse eliyle değiştirsin…” ha­disini,

Hataya düşen kimsenin elinden mutlaka tutun...” hadi­sini, de

Her kim bir sünnetimi ihya ederse:” hadisini, aynı şekil

Siz insanlar için çıkarılmaş en hayırlı ümmetsiniz.” [54]

Sizden iyiliğe çağıran bir ümmet bulunsun.[55]

“(Öyle) bir fitneden sakının ki, aramızdan yalnız haksız­lık edenlere erişmekle kalmaz (iyiliği emir, kötülükten nehiy hususunda kusur ettiğinizden dolayı Stepinize ulaşır). Bilin ki, Allah’ın azabı çetindir.[56] ayetlerini onu ikna etmek için arz edip onun dile getirdiği hadisin, kendisini di­nin ikamesi farzını yerine getirmekten muaf tutmaya hamledilemeyeceğini anlatmaya çalıştım. Elmri bil maruf ve nehyi anil nıünkerle uğraşanların tarihi, “kasvetlerin esirleri” ve “heva ve heveslerinin takipçileri” ile dolu olmasına rağmen, enır-i bil maruf ve nehyi anil münkerle uğraşanların ümit kesmeyi günah bilip çalıştıklarına şahittir. Öyleyse -haşa- onlar hata mı yapmışlardı? Ben şimdi sizden bu hadi­sin gerçeğini öğrenmek istiyorum.

Cevap:

Tüm ülkede veya dünyanın her yeıinde kasvetlerin esirleri’nden ve arzularının peşinde koşanlardan başka kimsenin kalmadığı kararına varmak için, rahat rahat oturmaya değil de araştırmayı ihtiyaç vardır. Eğar herhangi bir kimse hakka davet eder ve hak olanı tebliğ edip de tecrübeyle hiçbir kimsenin hevayı nefsini bırakmaya yanaşmadığını ve herke­sin bâtıla tapmakta ısrarlı olduğunu ispatlarsa, işte o zaman bu hadisin amacına uygun olarak, o kişi için halkı kendi hali­ne bırakıp kendi kurtuluşu yolunda çalışması uygun olur. Ancak fiilen gayret göstermeden, peşinen davet, tebliğ ve tezkirden hiçbir şey kazanılmayacağını söylemek, farzı eda etmekten kendini kurtarmak için, bir bahanedir. Hz. Peygamber’e (s.a), bunun mesuliyetini yüklemek büyük bir ce­saret ve oldukça büyük bir haksızlıktır. Eğer biz bugün bu hadisi delil olarak alıp mümin olmamız hasebiyle üzerimize düşen farzı eda etmeye çalışmazsak dünyada kendimizi avu­tabiliriz, ama kıyamet gününde Allah Teâlâ’nın sorgusuna cevaben bu hadisi mazeret gösterdiğimiz zaman Hz. Pey­gamber:

Ben bunu kasdetmedim, bu kimseler benim hadi­simden yanlış mânâ çıkartıp, sahtekârlık yapmaya kalkış­mışlardır” diye bunu yüzümüze çarparsa, O’na hangi yüzle cevap verebiliriz?

Gerçekte hadisin asıl maksadı, genel olarak herhangi bir toplumun tamamı kasvetlerinin uşağı, heva ve heveslerinin esiri olduklarında nasihat ve uyarılar onlara hiçbir fayda vermez demek değildir. Hadisin asıl maksadı, güzel güzel hakka davet edildikleri halde, hâl ve hareketlerinden nefis­lerinin esiri oldukları anlaşılan insanlara uyarıda bulun­mak için daha fazla vakit kaybedilmemesi şeklindedir. Kur an-ı Kerim’de zaman zaman karşılaştığımız:

Cahillerden yüz çevir[57]

Öğüt ver, doğrusu öğüt inananlara fayda verir.[58] şeklindeki ayetler de aynı anlamdadır.

Soru:

Din ilmine oldukça vakıf bir bey bir cuma hutbesinde Peygamberimiz’in (s.a): “Benden sonra 30 sene hilafet olacak, daha sonra saltanat başlayacak ve en sonunda nesebi şu şekilde olan İmam Mehdi gelip hilafeti yeniden kuracak” ha­disine şöyle bir şerh getirdi: “İmam Mehdinin gelmesinden önce hilafetin kurulması için çalışanlar milleti dolandırmak­ta, çıkar hesabı yapmaktadırlar.” Bu açıklamayla ilgili gö­rüşlerinizi öğrenebilir miyiz?

Cevap:

Hadisten bu gibi bir sonuç çıkaran kimselerin ilimden na­sipleri olmadığı ve kalplerinde de Allah korkusunun kalma­dığı anlaşılmaktadır. Nebî’nin (s.a) önceden bildirdiği haber­lerden bu gibi sonuçlar çıkarmaya başlanırsa insan sapıklı­ğın en son noktasına ulaşmadan duramaz. Örneğin, bir ha­diste Rasûlullah (s.a) şunu önceden haber veriyor: “Müslü­manlar sonunda yahudiler ve hıristiyanları taklid etmeye başlayacaklar ve onlar nereye adım koymuşlarsa müslümanlar da koyacaklar. Öyle ki onlardan bir şahıs annesiyle zina etse müslümanlardan da herhangi bir şahıs kalkıp bu fiili işleyecek.” Şimdi, bu hadisi kanıt göstererek herhangi bir kimse yahudi ve hıristiyanlara uymaya başlarsa ve Pey­gamberimiz (s.a) böyle buyurduğu için O’nun sözü herhâlükârda başımıza gelecek diye de bir mazeret gösterir­se, böyle bir kişinin cahilliğinden şüphe edilir mi? Böyle bir kimsenin Allah korkusundan uzaklığı ve sapıklığı şüphesiz gerçek değil mi? Rasûlullah (s.a) her ne kadar gelecekle ilgili kötü durumlardan haber verdiyse de O bu haberi, halkın bu kötü durumlara razı olmaları ve ıslah çalışmalarını bırakmaları amacıyla değil, aksine önceden uyanık olmalarını, dikkatli davranmalarını ve ıslah için düşünmelerini sağla­mak amacıyla vermiştir.

Soru:

Siz fırkacılığın[59] karşısındasınız. Ancak bunun başlan­gıcı Rasûlullah’ın “Çok yakında benim, ümmetim 72 fırkaya ayrılacak. Bunlardan sadece biri, bana ve benim ashabıma ittiba eden Fırka-ı Naciye [60] olacaktır” (Şiiler ise “ashab’ kelimesi yerine “ehl-i beyt’i alıyorlar) hadisiyle olmaktadır. Şimdi siz kaç fırka olduğunu bir düşünün. Her fırka kendisi­ni Fırkay-ı Naciye ve diğerlerini de sapık fırkalar olarak gö­rüyor. Bu durumda onları bir düzlemde nasıl toplayabili­riz?

Eğer bunu yapmak mümkün değilse, bu hadisin, Al­lah’tan gayrı bazı kimselerin hakimiyetinin garantisi olduğu açıktır. Nitekim bir çok kimse bu yüzden Rasûlulah’ın (s.a) hadisini iptal mânâsına gelen fırkacılığın kaldırılmasının karşı sındadır!

Cevap:

Siz soru üzerinde düşündüğünüz gibi bu meselenin ceva­bı üzerinde de düşünseydiniz makul bir sonuca kolaylıkla ulaşabilirdiniz. Hadislerde müslümanlar arasında çıkacak birçok fitnenin Rasûlullah tarafından önceden haber veril­mesinin sebebi, ehl-i imanı bu fitnelere karşı uyarmak ve on­ların bu tür fitnelerden uzak durmalarını sağlamaktır.

Sırf hadislerde bildirilen şeylerin mutlaka doğrulayıcısı olmak amacıyla fitne çıkaran veya fitnelere mübtela yaşa­mayı bir zaruret olarak gören kimse büyük bir sapıklık içeri­sindedir. Bu aynı şuna benziyor: Kur’an-ı Kerim’de birçok in­sanın cehennemlik olduğu bildirildiğine göre, neden insan­ların bir bölümü, bu haberin kendi haklarında doğru çıkma sini sağlamak amacıyla canlarını dişlerine takarak cehen­nemlik olmak için çalışmasınlar?[61]

Mehdinin Alâmetleri Ve Dindeki Yeri

Soru:

Mehdi’nin ortaya çıkışı ile ilgili olarak “Dinin Tecdid ve İhyası” adı altında yazdığınız kitapçıkta Mehdi’nin üstün ve özel alâmetlerini kabul etmemeniz bizim için bir ihtilaf ko­nusu olmuştur. Sizin böyle demenize rağmen hadislerde açık olarak Mehdi’nin alâmetleri üzerine bahisler vardır. Öyleyse bu rivayetler zinciri nasıl görmezlikten gelinebi­lir?

Cevap:

Hadis tetkikçileri Mehdi’nin zuhuruna dair rivayetlerle ilgili olarak o derece yoğun ve uzun araştırmalarda bulunmuşlardır ki bunlardan bir kısmı İmam Mehdi’nin zuhuru­nu dahi kabul etmemişlerdir.[62] Mehdi ile ilgili hadis ricali­nin isimlerinin tetkikinden de çoğu ravilerinin Şii oldukları anlaşılmaktadır. Tarihî bilgilerden her toplumun siyasî ve mezhebi amaçlarla bu hadisleri kullandıkları ve Mehdi için zikredilen alâmetleri içlerinden birine yakıştırmaya gayret ettikleri anlaşılmaktadır. Bu sebeple ben bu rivayetlerin Mehdi’nin zuhuruyla sınırlı olanlarım sahih, ayrıntıların ço­ğunun uydurma ve kötü niyetli kişiler tarafından sahih ha­dislere ilave edildiği kanaatına vardım. Çeşitli dönemlerde beklenen Mehdi’nin kendisi olduğu iddiasıyla ortaya çıkan kişilerin yazdığı kitaplar incelenirse, onların çıkardıkları fitnelere zikredilen bu uydurma rivayetlerin gerekli malze­meyi temin ettiği rahatlıkla görülebilir.

Ben Rasûlullah’ın gelecekle ilgili verdiği bilgiler üzerinde araştırdım, düşündüm. Rasûlullah’ın hiçbir konuda Meh­di’nin zuhuruyla ilgili hadislerde olduğu gibi ayrıntılı bilgi­ler verdiğini görmedim! Efendimiz büyük ve esrarlı alâmet­leri elbette beyan buyurmuşlardır. Fakat cüzi ayrıntıları açıklamak O’nun usûlü değildir.

Soru:

“Dinin Tecdid ve İhyası”nda Mehdi’nin geleceği ve gelme­sinin gerekliliği kabul edilmiş, ama Mehdi’nin ne iş yapacağı konusu, naklî delillere dayandırılmadım, sırf kendi görüşle­rinizle açıklanmaya çalışılmıştır. Hadis-i şeriflerin aydınlı­ğında bu meselenin ayrıntılarına girilirse daha uygun olur. Yine gelecek Mehdi’nin mertebeleri, özellikleri, Mehdi’ye itaat ve diğer konular üzerinde hiç duı-ulmamış, sadece nor­mal müceddidlerden biri olarak sayılmıştır. Büyük bir ihti­malle “Müceddid-i Kamil” ve “Müceddid-i Nakıs” diye yapı­lan taksimde “Müceddid” lafzının ıstılah anlamında değil de, lügat anlamında kullanıldığı anlaşılmaktadır. Halbuki müceddid hatadan masum değildir. Oysa geleceği va’dolu-nan Mehdi’nin hatadan masum olması gereklidir. Konu bu kadar açıkken geleceği va’dolunan Mehdi nasıl oluyor da “Müceddidler” cümlesinden nasıl sayılabiliyor?

Cevap:

Öncelikle hadiste kullanılmış bulunan “Mehdi” kelimesi üzerinde düşünmek gerekir. Rasûlullah (s.a), “hidayet bul­muş” mânâsında “Mehdi” lafzını kullanmış, “Hadi” (hida­yet eden) lafzını kullanmamıştır. “Mehdi” doğru yolda olan her bir başkan, lider ve emir için kullanılabilir. “El-Mehdi” ise olsa olsa gelenin özel imtiyazlı bir şan sahibi olduğunu açıklamak maksadıyla kullanılabilir. İşte o imtiyazlı şan, hadiste şu şekilde açıklanmıştır: Mehdi; nübüvvet, hilafet esasları üzerine olan nizamın karmakarışık olması ve dün­yanın zulüm ve sitemle dolmasından sonra hilafeti yeni baş­tan nübüvvet esasları üzerine kuracak ve yeryüzünü adalet­le dolduracaktır. İşte sadece bu yüzden onu özelleştirmek ve mümtaz kılmak için “Mehdi” üzerine belirlilik takısı olan dahil edilmiştir. Ancak bundan ona iman etmenin ve onun hakkında bilgi sahibi olmanın nebilere iman etmekle aynı olduğu anlamı çıkmaz. Mehdiye iman etmeyi peygam­berlere imanla aynı tutmak, onu İslâm’ın ve imanın şartlarından biri saymak, ona itaati “kurtuluş” olarak addetmek ve ona özel makam oluşturulduğunu düşünmek tamamen yanlıştır. Yine Mehdinin masum bir imam olacağına dair hadislerde hiçbir kanıt yoktur. Aslında nebilerden başkası­nın masumiyeti fikri, Kur’an ve Sünnet’te hiçbir kanıtı bu­lunmayan şiîliğe ait bir düşüncedir.

Küfür ve İslâm sınırlarının çizilmesi ve insanın kurtulu­şunun bağımlı olduğu şeylerin beyan edilmesi sorumluluğu­nu Allah Teâlâ’nın kendi üzerine aldığını iyice anlamamız gerekir. Bütün bunlar Kur’an-ı Kerim’de beyan buyurulmuştur. Üstelik bu beyanlar biraz işaret, biraz kinayeyle de­ğil, tüm açıklığıyla ortaya konmuştur. Allah Teâlâ:

“Doğru yola iletmek münhasıran bizim işimizdir.[63] buyuruyor. Bu yüzden dinde bunun gibi özelliği olan her bir meselenin sübutunun mutlaka Kur’an-ı Ke­rim’de bulunması gerekir. Küfür ve iman dairesinde karar kıldırılacak bir şey sadece hadisler üzerine bina edilemez. Hadisler birkaç insanın birkaç insana ulaştırması (rivayeti) ile gelmiştir. Bundan herhangi bir şeyler elde ediliyorsa o ilm-i yakın olmayıp, sadece güçlü zanlardır. Ayrıca Allah Teâlâ’nın, kullarını dinlerinde küfür ve imanın farkını belli edecek ölçüde önemli meselelerde, sadece birkaç kişinin ri­vayetlerine münhasır kılacak kadar tehlikeye atmayı asla benimsemiyeceği açıktır. Bu çeşit meseleler, dindeki konum­lan itibariyle, Allah’ın Kitabında açık açık beyan buyurulmaktadır. Peygamberler de Allah’ın Kitabı nda açık açık be­yan buyurulan bu gibi gerçekleri, peygamberlik misyonları­nın asıl vazifesi bilerek, hiçbir kuşkuya mahal bırakmaya­cak yöntemlerle insanlara ulaştırmak zorundadırlar.

Her ne kadar Mehdi ile ilgili çekişmeler sürüyorsa da, yi­ne de herkes, bu meseleyi bilme ve inanmanın bir kimsenin müslüman olmasında ve kurtuluşu bulmasında doğrudan bir öneme sahip olmadığını görmektedir. Eğer bu mesele bu derece önemli olsaydı, Kur’an’da tüm açıklığıyla zikredilirdi. Hz. Peygamber de (s.a) bu hususu iki-üç kişiye açıkla­makla kalmaz, ümmetin tamamına ulaştırmak için açık bir gayret sarfederdi. Tevhid ve ahiret inancının tebliğinde gös­terdiği çabayı bu meselenin tebliğinde de gösterirdi. Gerçek­te dinî ilimlerde birazcık bilgi ve basireti olan kimselerin, dinde buderece öneme sahip bir meselenin sadece ahad ha­berlere bırakılabileceğine bir an olsun inanması mümkün değildir. Üstelik İmam Malik, İmam Buhari ve İmam Müs­lim gibi muhaddislerin hadis mecmualarına almaya bile ge­rek duymadığı cinsten ahad haberlerdir bunlar!…[64]

Mehdi Meselesi

Soru:

Oldukça dindar, samimi fakat cahil birkaç kişinin “Dinin Tecdid ve İhyası” adlı kitapta Mehdi ile ilgili yazdıklarınıza, hadislerin ışığı altında yapmış oldukları itirazları size arzediyorum. Bunu yazmamın sebebi, dinin ikâmesine davet işinde şeriata bağımlı kalmanın zorunlu olmasındandır. Si­zin kaleminizden çıkan herşeyin şeriata uygun olması gere­kir. Eğer herhangi bir hata sözkonusu ise o görüşten dön­mekte hiç bir duraksama olmaması icabeder.

  1. “İmam Mehdi” ile ilgili olarak sizin 31. sayfadan 33. sayfaya kadar yazdıklarınız, bizim anlayışımıza göre, hadis­lere muhaliftir. Bu konuyla ilgili olarak ben Tirmizi ve Ebu Davud’daki tüm rivayetleri mütâlâa ettim. Bazı rivayetle­rin ravilerinin Haricî veya Şiî oldukları açıkça görülüyorsa da Ebu Davud, Tirmizî ve diğerlerine göre ravileri doğru ve güvenilir olan sahih hadisler de vardır. Bu hadisler sizin gö­rüşünüzü tasdik değil, tekzip etmektedir. Örnek olarak Ebu Davud’un rivayetlerini gözden geçirelim: “Bize Peygambe­rimizin zevcesi Ümmü Seleme’den (r.a)… Muhammed b. el-Müsenna şöyle bildirdi:

“Rasûlullah buyurdu ki; Bir halifenin ölümü sırasında ihtilaf olur, Medine ehlinden Mekke’ye doğru koşan bir kişi çıkar ve kendisine Mekke ehlinden bir grup insan çıkarak ge­lir istemediği halde onu ortaya çıkarırlar ve ona Rükn’le Ma­kam arasında biat ederler.[65]

Bu rivayetin senedi başından sonuna kadar incelendiğin­de tüm ravilerin sika (güvenilir) olduğu anlaşılır. Aynı şekil­de Beyhakî’nin bir rivayeti “Mişkat’ul-Mesabih”in, “Kitab’ul-Fiten” bölümünde şu şekilde dercedilmiştir:

Sevban’dan (r.a), O şöyle dedi: “Horasan yönünden ge­len siyah bayraklar gördüğünüz zaman onlara doğru koşun; zira onların içinde Allah’ın halifesi el-Mehdi vardır.”

Bu rivayet, sizin el-Mehdi’nin kendisinin Mehdi olduğu­nu bilmediği şeklindeki açıklamanızı reddetmektedir. Özel­likle şu lafızlara dikkat edilmelidir:

“Her mümine, ona yardım etmek (veya icabet) vacip olur.”

Tirmizî’nin bir rivayetindeki şu lafızlara bakınız:

“Dedi ki: Kendisine bir adam gelir ve “ey Mehdi! Bana ver, bana ver, der, elbisesinin altında taşıyabileceği kadarı­nı verir’

  1. Geleceği va’dolunan Mehdi’nin modern tarzda bir lider olacağını buyurmuşsunuz. Sizin bu sözlerinizin hadislerde hiybir delili yok. Varsa buyurun yazın Aksi görüşlere sahip kimselerin fiili hayattan delilleri, ümmetin şimdiye kadar gelmiş geçmiş müceddidlerinin daha çok mutasavvıflar ara­sından çıkmış olmasıdır.
  2. Mehdi’nin modern tarzda bir lider olacağını belirttiği­niz satırlardan sizin Mehdilik iddiasına kalkışacağınız şüp­hesi uyanmaktadır.
  3. “Kıyamet Alâmetleri[66]adlı kitapta İmam Mehdi ile il­gili Buhari ve Müslim’den birkaç rivayet yazılmıştır. Ancak tahkik edince Buhari ve Müslim’de bu şekilde hiçbir hadis bulamadıım. Bu kitapta şöyle bir rivayet de var: “Mehdi’ye biat vakti gökten: “Bu Allah’ın halifesi el-Mehdi’dir. O’nu dinleyin ve itaat edin” nidası duyulacak” Bu rivayetle ilgili olarak sizin tahkikleriniz nelerdir?

Cevap:

  1. İmam Mehdi ile ilgili çeşitli hadis kitaplarında rivayet edilmiş hadislerle ilgili araştırmalarımı daha önce arzetmiştim. İmam Mehdi ile ilgili rivayetlere inanan kişiler, o hadisin herhangi bir hadis kitabında zikredilmiş olmasını yeterli sanıyorlar. Aynı şekilde, hadisin ravilerinin sika olup olmadığını öğrenmenin tahkik için yeterli olduğu kanaatini taşıyorlar. O rivayetlerde bulduklarını bir inanç haline ge­tirmeleri onlar için doğrudur. Ancak, rivayetleri toplayıp karşılaştırmalı tahkik edenler ve bu rivayetlerde çoğunlukla çelişki bulanlar için, bu rivayetleri kabul etmek güçtür. Yine Fâtimi, Abbasi ve Beni Ümeyye tarihim bilenler ve çekişme halindeki bu fırkaların herbiri hakkında çeşitli rivayetlerin varlığını ve Mehdi konusundaki hadislerin ravilerinin bu fırkalardan biriyle açık ilişki içerisinde olduğunun farkına varanlar için, bu rivayetlerin tüm ayrıntılarını sahih kabuletmek oldukça zordur. Sizin kendi naklettiğiniz hadiste de “Siyah Bayraklarım zikri geçmektedir ve tarih bize siyah bayrakların Abbasılerin sembolü olduğunu göstermektedir.” Yine tarih bize bu gibi hadisleri gündeme getirmenin Abbasi halifesi Mehdi’nin “Mehdi Mev’ud” olduğunu ispatlama gay­retlerinden kaynaklandığını öğretiyor. Buna rağmen eğer bir kimse bu gibi şeylere inanmada ısrar ederse, inanabilir ve “Dinin Tecdid ve İhyası’nda benim belirttiğim görüşü reddedebilir. Tarihî, ilmî, fikhî her meselede herkes benim sözlerimi kabul etmek zorundadır diye bir kural da yok­tur. Yine bu meselelerde benim herhangi bir tahkikimin her­hangi bir kişiye hoş gelmemesi yüzünden, dini ikameye ça­lışmak gayretlerinde onun bana yardımcı olmasının haramlığı da sözkonusu olamaz. Zaten hadis, tefsir, fikıh ve diğer ilimlerde ilim ehlinin görüşleri her zaman değişik olmuştur.
  2. Benim “Mehdi Mev’ud, modern tarzda bir lider olacak” şeklinde sarfettiğim söz, onun sakalını tıraş edeceği, kot pantolon giyeceği, modaya uyacağı mânâsına değil, o ne za­man ortaya çıkarsa çıksın, zamanın ilimlerini, durumlarını ve gereklerini tamamen bilecek, kendi asrına uygun olarak fiilî tedbirler alacak ve kendi devrindeki bilimsel araştırma­ların ürünü olan her türlü araç ve gereçten istifade edecek anlamındadır. Bu söz herhangi bir delile zaruret bırakma­yan, açık, makul bir sözdür.

Hz. Peygamber, kendi devrinin hendek, deve, mancınık v.b. imkanlarını kullandı diye, gelecek herhangi bir devirde Rasûlullah’ın (s.a) halifeliğinin hakkım eda etmek isteyen bir kişinin tank ve uçaktan, bilimsel verilerden ve kendi za­manının şartlarından uzak kalarak faaliyet göstermesi için hiçbir sebep yoktur. Cemaatin amacının gerçekleşmesi ve herhangi bir hareketin başarıya ulaşmasının fitrî yolu, tüm modern araçların kontrol altına alınması ve nüfuz sahasının genişletilmesi için modern ilim ve fennin metodlarıylâ bir­likte öğrenilmesinden geçmektedir.

  1. “Sizin Mehdilik iddiasına kalkışacağınız şüphesi uyan­maktadır.” cümlesine cevaben, bu tür şüphelerde bulunmak Allah’tan korkan, Allah önünde kendi sorumluluğunu müdrik ve Allah Teâlâ’nın:

Zandan çokça kaçının. Çünkü zarının bir kısmı günah­tır.[67] buyruğuna muhatap bir kimsenin işi ola­maz” sözünden başka bir şey söyleyemiyorum. Bu tür şüphe­ler uyandırarak insanları Cemaat-i İslâmî’nin hakka davetinden soğutmak isteyen kimselere, onların hiçbir şekilde kurtulamayacakları, tehlikeli bir ceza vermeyi kararlaştırdım. O ceza şudur: İnşaallah ben her çeşit iddiadan paçamı sıyırıp Rabbimin önünde hazır olacağım ve bu gibi kimsele­rin Allah Teâlâ önünde bu şüphelerini ve bunları yayarak in­sanları haktan engellemelerini nasıl haklı gösterebilecekle­rini seyredeceğim.

  1. Mehdi ile ilgili rivayetlerin zikredildiği “Kıyamet Alâ­metleri” adlı kitap hakkında menfi ya da müsbet birşey söy­leyemem. Eğer bu rivayet doğru ve Rasûlullah (s.a) Efendi­miz gerçekten:

“Mehdi’ye biat vaktinde gökten ‘Bu Alah’ın halifesi Mehdi’dir, O’nu dinleyin ve itaat edin” diye haber vermişse, be­nim “Dinin Tecdid ve İhyası” kitabında belirttiğim görüşüm elbette yanlıştır. Ancak ben Rasûlullah’ın (s.a) böyle birşey söylediğini sanmıyorum. Kur’an-ı Keiim’in mütâlâasından anladığım kadarıyla, herhangi bir nebinin gelişinde bile böy­le bir nida gelmemiştir. İnsanoğluna, kendisinden sonra iman ve küfrü tanımada ikinci bir fırsatın gelmeyeceği son nebi Hz. Muhammed’in (s.a) gelişinde bile göklerden böyle bir nida işitilmedi. Mekke müşrikleri, Peygamberimizle bir­likte O’nun Allah’ın Elçisi olduğunu bildirecek bir meleğin de olmasını istediler. Efendimizin peygamberliğinin onlara şüphe götürmez bir tarzda malum olabileceği herhangi bir açık delili talep edip durdukları halde, Allah Teâlâ onların tüm isteklerini geri çevirdi. O’nun (c.c) bu istekleri geri çevir­mesinin sebebi, Kur’an-ı Kerimin çeşitli surelerinde, aklî imtihana yer bırakmayan hakikati tamamen belli etmenin Allah’ın hikmetine ters olduğu şeklinde açıklanmıştır. O halde Allah Teâlâ’nın bu sünnetini sırf İmam Mehdi mesele­sinde değiştireceği ve ona biat edilirken: “Ey insanlar, bu bi­zim halifemiz Mehdi’dir. Onu dinleyin ve Ona itaat edin” di­ye göklerden nida ettireceğine nasıl inanılabilir.[68]

Hilafet İçin Kureyşlilik Şartının Aranması

Soru:

İslâm, tüm dünyaya, bütün insanların insan olmaları ha­sebiyle eşit olduklarını, beyazın siyaha, Arabın aceme her­hangi bir üstünlüğünün olmadığını, İslâm dairesine girer girmez tüm sosyal, aşağı ve yukarı sınıfların denkleştiğini bildiriyor. Tek farkın:

Muhakkakki Allah yanında en değerli ve en üstün olanı­nız O’ndan en çok korkanınızdır.”[69] âyetiyle açıklanmış olduğunu söylüyor.

Öyleyse “Hilafetin Kureyş’te kalması gerekir.” diyen, ve­ya aşağı yukarı bu mânâda olan bir hadis ne anlam ifade ede­bilir? Eğer bu doğru ise, kendi ırkını dünyadaki tüm ırklar­dan üstün gören ve yönetim hakkının sadece onlarda oldu­ğunu iddia eden Hitler’in ne kabahati vardı? Yine eğer bir Kureyşli’nin sadece acemler üzerinde değil, Araplar üzerin­de de böyle bir üstünlük hakkı varsa, Batılı milletlerin diğer milletleri küçük ve aşağı görmeleri neden haklı olmasın? İslâm’ın daveti rivayet edilen bu tür hadislerle birlikte, nasıl mutabık kılınabilir?

Cevap:

Bir insanın kendine has bir çevrede ve kendine özel bir mevkide söylediği bir söz, o yer ve mevkide çok defa tama­men doğru olmasına rağmen, bir başka yerde nakledildiğin­de bambaşka bir şekil almakta ve o sözü söyleyenin maksadı­nın tam tersi bir mânâ ortaya çıkmaktadır. Aynı şey sizin zikrettiğiniz hadisler için de sözkonusu olmuştur. Öyle ki, İslâm fakihlerinin büyük bir kısmı aynı yanlışa düşerek Kureyşli olmayı hilafetin şartlarından saymışlardır.[70] Halbu­ki Rasûlullah’ın amacı başkaydı.

Aslında Efendimiz (s.a) bir taraftan İslâm’ın esaslarını açıkça tebliğ edip halkı davet ederken, öbür taraftan tecrübeli bir idareci sıfatıyla zaman, toplum ve çevrenin gerçek şartlarını inceden inceye gözönünde bulunduruyordu. Kendi yerinde doğru olsa bile o şartlar dışında uygulanmasımn bü­yük fitnelere sebep olabileceği ihtimali bulunan tedbirleri uygulamaya koymaktan kaçmıyordu. Rasulullah Kureyş kabilesinin, iş yapma kabiliyeti ve yüzyıllardır ülkede per­çinlenmiş olan nüfuzları yüzünden çok güçlü olduğunu gör­müş, kendisinden sonra Kureyş’in dışında bir kimse emir ya­pılırsa onun Kureyş’e rağmen başarılı olamıyacağını anlamış, hem de çok iyi anlamıştı. Rasûlullah’ın (s.a) müslümanlara aşılamış olduğu ruh sebebiyle, müslümanlar kendisin­den sonra azad edilmiş herhangi bir köleyi bile halife seçebi­lirlerdi. Hiçbir nüfuzu olmayan herhangi bir kabile reisini de halife yapabilirlerdi. Ancak ülkenin o zamanki sosyal düzeni böyle bir tedbirin oldukça yanlış olduğunu ilk bakışta göste­riyordu. Bu yüzden Rasulullah, insanlara kendi halefinin herhangi bir Kureyşli olması gerektiğini işaret etti.

Rasûlullah’ın (s.a) bu sezgisi tarihin kendisini yüzyıllar boyu tasdik edeceği ölçüde doğru idi. Kureyş kabilesi öyle güçlü insanlar yetiştiriyordu ki, Raşid halifelerin dördünü de bu kabile hazırlıyordu. O zamanki Araplar içerisinde bu dördünün bir benzeri gerçekten yoktu. Yine azametli Emevi saltanatını bu kabile kurdu. Abbasi saltanatını onlar tarih sahnesine çıkardı, İspanya’da güçlü bir hükümeti onlar kur­dular. Yine Mısır’da Fatımî devletini onlar tesis ettiler. Böy­lesine güçlü kabileyetlere ve nüfuza sahip bir kabilenin var­lığına rağmen, eğer pratik siyaset gözardı edilip sırf teorik si­yaset gösterisi yapmak amacına yönelinseydi, netice hilafe­tin başarısızlığı olarak ortaya çıkardı. Hz. Peygamber, bu mesele hakkında söylediklerini “Şeriata göre halifenin Kureyş’ten olması gerekir. Kureyşli olmayanların hilafet hakkı yoktur” anlamına gelen bir kanun koymak için buyurmamıştır,”[71] Bu pratik siyaset açısından bir yönlendirme idi. Bununla birlikte Rasûlullah (s.a) Kureyş’in ahlâkını muha­faza ederek dinin bayraktarlığını yaptığı, içlerinde iki tane işbilir insan bulunduğu müddetçe başkanlığın onların olaca­ğım da önceden haber vermişti.

Şimdiye kadar arzedegeldiklerimi hadisleri takip ederek tamamen açıklığa kavuşturabiliriz:

Ahmed b. Hanbel’in “Müsned”inde Amr İbn As, Rasûlullah’ın (s.a.):

Kureyş Arapların lideridir”[72] buyurduğunu rivayet ediyor. Beyhaki’de bulunan Hz. Ali’nin rivayeti bu mânâyı biraz daha açıklığa kavuşturmaktadır. Bu hadiste Rasûlul­lah (s.a):

Önceden Arapların önderleri Himyerilerdi[73] Daha sonra Allah Teâlâ bu işi onlardan alıp Kureyş’e verdi.” buyurmuştur.

Başka rivayetlerde mesele daha da açıklığa kavuşuyor. Örneğin; “iyilikte olsun, kötülükte olsun, Araplar Kureyş’in peşinden gider.[74] buyuruluyor. Yine:

İyi insanlar Kureyş’in iyiliklerine, kötüler ise Kureyş’in kötülüklerine uymaktadır. [75] ve:

Araplar Kureyş’in önderliğini kabul etmekte; müslümanlar Kureyş’in müslümanlarına, kafirler ise Kureyş’in kafirlerine ittiba etmektedir. [76] diye rivayet edilmiştir. Bu­nu Sakife-i Beni Saide’de yaptığı konuşmada Hz. Ebu Bekir de belirtmektedir:

“Araplar, Kureyş kabilesi dışından bir kimsenin önderli­ğini tanımazlar.”

Bu açıklamalar birer gerçektir. O zamanki Arapların fiilî durumları ve yüzyılların tarihinin oluşturduğu ortamdır bu rivayetlerde bildirilen. Bu rivayetlerde Hz. Peygamberin Kureyş’in önder olmasını istediğine dair bir mânâ çıkarılabi­lecek hiçbir kelime yoktur. Tam aksine bu sözler ülkenin ön­deri olmuş Kureyş’in ülke içindeki konumunu tesbit ve bir gerçeği ifade etmek anlamını taşır. Bu, Rasûlullah’ın (s.a) dünyaya teşrif etmelerinden önce ortaya çıkmış bir durum­dur.

Tüm milletin psikolojisine bu insanlar hakimdi. Hayatın her safhasında bunlar önden, halk onların peşinden gidiyordu. Küfürde olduğu gibi İslam’da da öncüydüler. Onların et­kisiyle Araplar bu dini kabul etmişlerdi. Onların bu fiilî ve tarihî önderlikleri aleyhine savaş açmaya, bu durumu değiş­tirmek için kuvvet kaybetmeye, hiçbir sebep yoktu. Bu yüz­den Rasûllullah (s.a) bu gerçeğin kabul edilerek islam dev­rinde de Kureyş’in önderlik mertebesinin olduğu gibi kalma­sını irade buyurdular:

Kureyş’i öne çıkarın, ona karşı çalışmayın,[77] Yine Peygamber Efendimiz çeşitli münasebetlerle Kureyş’in bu mertebesinin, önderlik yetkisini taşıdığı ve dini ayakta tuttuğu müddetçe devam etmesini de açık olarak bildirmişlerdir:

Bu önderlik dinî ayakta tuttukları müddetçe Kureyş’te kalacak ve Allah Teâlâ ona düşmanlık edenleri kahredecektir: [78]

Hükümlerinde insaflı, ahidlerine vefakâr ve Allah’ın kullarına merhametli oldukları müddetçe imamlar Kureyş’tendir. [79]

Bu önderlik Kureyş’te iki tane bile işbilir kaldığı müd­detçe onlarda kalacaktır. [80]

Peygamberimizin bu hadislerinde Kureyş’in ehliyetini kaybettiği an önderliğin elinden gideceğine, Kureyş dışından birinin, hatta Arapların dışından birinin önder ve öncü olacağına zımnen işaret vardır. Eğer İslam şeriatında hila­fet bir yasa olarak sadece Kureyş’in hakkı olup Kureyşli ol­mayanlar bu haktan hiçbir şekilde faydalanamasaydı böyle bir söz nasıl söylenebilirdi?[81]

Hz. Alinin Hilafete Adaylığı Meselesi

Soru:

Cemaat-i İslâmî üyelerinin günümüzdeki demokratik prensipler ile ilgili olarak yaptığı tenkitlerden birisi de:

“Kim kendisini bir mevki ve makama aday gösterir veya o makam için çekişirse, İslâm’a göre o kimse seçilmeye müstehak değildir” şeklindedir. O halde, “Hz. Ali, (r.a.) hilafet için adaydı veya iddialıydı.” şeklindeki görüşe nasıl cevap veri­lebilir?

Cevap:

Hz. Ali’nin hilafete adaylığı veya iddialı olmasının hika­yesi aslında bazı kasıtlı rivayetlerden oluşan uzun bir kıssa­nın bir bölümüdür. Bu bölümü kıssanın tamamından ayırıp, sadece onun üzerinde tartışmak doğru değildir. Eğer bu bö­lümü kabul ediyorsanız, bu bölümün ait olduğu tüm kıssayı da kabul etmeniz gerekecektir. Ancak böyle bir kabulden sonra tartışmaya girebiliriz.

Bu kıssanın rivayetleri oldukça meşhurdur. Yakubî’nin “Tarih”inde zikrettiği “Sakife-i Beni Saide’den sonra hadi­seler, İbn Kuteybe’nin [82]“el-İmame ve’s-Siyase”sinde orta­ya koyduğu durum ve yine bu meseleler hakkında diğer alimlerin naklettikleri rivayetlerin hepsi gözünüzün önün­dedir. Eğer siz bu tarihe inanırsanız sizin Kur’an mübelliği, İslâm davetçisi, nefisleri temizleyici Muhammed Rasulullah ve O’nun talim terbiyesinin tüm etkileri üzerine bir çarpı işa­reti çekmeniz lazımdır. Bu en temiz insanın yirmi üç senelik tebliği ve yönlendirmeleriye hazırlanan, önderliği altında Bedir, Uhud, Ahzab, Huneyn savaşlarını kazanarak İslâm bayrağını tüm dünyada yücelten cemaatin ahlak, fikir, gaye, irade, arzu ve metodlarının, dünyaya tapanlarınkinden en küçük bir farkının bile olmadığını kabul etmeniz gerekecek­tir.

Bu tarih kitaplarının verdiği bilgilere bakarsak gözleri­mizin önünde aşağı yukarı şöyle bir manzara canlanıyor: Tahammüllü bir kişi bir kaç sene dişini sıkıp savaşıp-didişerek bir ülke fethedip bileğinin gücü ile bir saltanat kurar. Daha sonra kaza-i ilahi gelip vefat eder. Onun gözleri kapanır ka­panmaz hepsi kendi yetiştirmesi olan ve tüm ömrü boyunca . itimad ettiği arkadaşları ve dostları tek tek gözlerim iktida­ra çevirirler. Onun ev halkı daha teçhiz ve tekfin işleriyle meşgulken, arkadaşları iktidarı nasıl ele geçirebilecekleri kaygusuna düşerler. Nitekim toplanıp aralarında didişmeye başlarlar. Herkes bu yağlı lokmayı kendisi yutmak istemek­tedir. Sonunda büyük kavga ve gürültülerden sonra arala­rından birini padişahlığa seçerler. Bu iş henüz bitmiştir ki, bu haber saltanatın kurucusunun akrabalarına ulaşır, ama talih kuşu elden uçmuştur bir kere. Merhumun zaten oğlu yoktur, bir damadı vardır. O, “Benim varlığımda taht va ta­cın varisi kim olabilir?” diye galeyana gelir. Kızı da babası­nın yıllarca didinip uğraşarak kurduğu saltanat üzerine başkalarının konmaya ne hakkı var, diyerek yanıp yakınma­ya başlar. Önce akrabalar başbaşa verip aralarında istişare yaparlar. Daha sonra merhum padişahın eski dostlarına merhumun ihsanlarını hatırlatarak itiraza ve onun ardın­dan halkın içine çıkıp haklarını istemeye başlarlar. Damad, merhumun kızını alıp onu saltanat başkentinin mahallele­rinde dolaştırır ve belki feryadlarından kalpleri yumuşayıp acırlar diye bir bir nüfuzlu kabilelere götürür. Belki isteği­nin gerçekleşmesinde işe yarar diye merhum padişahın kab­rine gidip konuşur, tütsü yakar(!) ama kimse onu dinlemez. Zavallı sonunda yorulup kaybeder ve yerine oturur. Ne za­man ki kendi iddiasının asıl dayanağı merhumun kızı da dünyaya gözlerini kapatır; bu garip gidip kırık gönülle tah­tın gasıbının itaatim kabul eder. Ama kalbi aynı şekilde ya­nıp tutuşmaya devam eder. Bu yanıp tutuşmasını zaman za­man şöyle veya böyle izhar eder.

Acaba Hz. Muhammedin (s.a) ehl-i beytinin ve O’nun yü­ce ashabının gerçek tasviri bu mudur? Acaba Allah’ın Rasulü de diğer saltanat kurucuları gibi bir saltanat kurucusu muydu? Acaba Allah Rasulu’nün yirmiüç senelik eğitim, öğ­retim ve sohbetinden böyle bir ahlâk, davranış ve gidişat mı meydana gelmişti? Bu manzaranın, Kur’an-ı Kerim ve onun temiz öğretileriyle, Hz. Muhammed’in (s.a) yaşayışı ve O’nun hadislerde ifadesini bulan en yüce ahlakî prensiple­riyle, Hz. Ali ve Hz. Fatıma’nın (bu kıssa dışında) dünyayı is­tediklerine dair bir şaibenin bile göze çarpmadığı hayat hi­kayeleriyle, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in dünyalık peşinde koşan insanların yaşama biçimlerine hiçbir yönüyle benze­meyen yaşantılarıyla ne münasebeti vardır? Ve nihayet sahabe-i kiramın bu kıssada tasvir edilen manzarası bir kena­ra bırakılıp bakıldığında, hiçbir şekilde benzerinin görülme­diği yüksek seciyeleriyle bu manzaranın ne gibi bir alâkası mevcuttur?

Yine bu insanlarla ilgili sağlam bilgi birikimine dayalı güvenilir tarihi eserler bunların ahlakı, sireti, zihniyeti ve psikolojileri hakkında önümüze çok farklı bir manzara su­narken, sadece bu birkaç rivayet bu manzaranın tam tersi bir tablo çiziyorsa, akıl buna ne der? Acaba deniz tesadüfen ateş mi almıştı? Yoksa denizde hiç su yoktu da her taraf ateş miydi? Yoksa ateş alma hikayesi yalan mıydı? Tüm şahitler onun deniz olduğunu doğruladığına göre, elbette orada su­dan başka birşey olamazdı!

Yine de eğer herhangi bir kimsenin canı bu kıssaya inan­mak istiyorsa biz onu engelleyemeyiz. Çünkü tarih sayfaları bu gibi hikayelerle bulanmıştır. Bu bulanık hikayelere göre -hâşâ- risalet iddiasının sırf bir hile, Kur’an-ı Kerim’in şairce yazılmış bir kitap, kutsallık destanlarının riyakârlık des­tanlarından başka birşey olmadığını, herhangi bir şahsın bir takım kurnazlıklarla tüm dünyayı kendi saltanatını kur­mak amacıyla dolandırdığını, dünyayı seven hilebazların etrafında toplanan yağcılar gibi onun etrafında da bazı yağcı­ların toplandığını, kutsallık perdesi altında hangi amaç için çalıştıklarının sırrını, işin sonunda ancak kendi ev halkının ortaya koyduğunu kabul etmek gerekecektir mâzallah!

Buna karşılık tarih başka rivayetler de nakletmektedir. Birazcık onları da görünüz, Allame Ebu Ca’fer İbn Cerir et-Taberi tüm senediyle birlikte şunu rivayet ediyor: Hz. Said b. Zeyd’den (r.a) Peygamberimizin vefatı soruldu, o da şöyle de­di:

Ali (r.a) evinde idi. Bir kişi ona gelip Hz. Ebu Be­kir’in biat almak için oturduğunu haber verdi. Bunu işitir işitmez Hz. Ali biat etmek için izar ve ridasını almadan gömleğiyle dışarı fırladı. Biat etmek için elbise giyinecek kadar bile geç kalmayı istememişti. Biat etti ve evden elbisesini ge­tirterek giyindi ve mecliste oturdu.[83]

Beyhaki’nin rivayeti bundan biraz farklıdır. O, Ebu Said el-Hudri’den (r.a) şöyle rivayet etmektedir:

“Hz. Ebu Bekir minbere çıkarak cemaatta toplanmış olanlara şöyle bir göz gezdirdi. Hz.Zübeyr’i göremeyince ça­ğırtmaya adam gönderdi. O gelince “Ben Rasulullah’ın (s.a) halaoğlu ve havarisi nerede diye soruyordum. Yoksa sen müdümanların cemaatinden ayrı kalmak mı istiyorsun?” diye sordu. Hz. Zübeyr “Ey Rasulullah’ın halifesi bağışla” diyerek kalktı ve biat etti. Ebu Bekir (r.a) cemaate bir kere daha göz gezdirip Hz.Ali’yi (r.a) göremeyince çağırtmak için adam gönderdi. O gelince “Ben Rasulullah’ın amcaoğlu ve damadı nerede diye soruyordum. Yoksa sen müslümanların cemaatinden ayrı kalmak mı istiyorsun?” diye sordu. O de ce­vaben “Bağışle ey Rasululah’ın halifesi” diyerek kalktı ve bi­at etti.”

Bu iki rivayette zahiren göze çarpan fark sadece ayrıntı­daki ufak bir farktır. Gerçekte ise biri diğerini teyid etmekte­dir. Bu rivayetlerin daha güçlü bir teyidini Musa b. Ukbe’nin güvenilir bir senetle “Mega”sinde Hz. Abdurahman b. Avf’tan naklettiği rivayette buluyoruz:

Daha sonra Hz. Ebu Bekir (r.a) (biattan sonra) hutbe irad etti. Hutbesinde orada toplanan halka mazeretini sunup (Hiçbir zaman kalbimden emirlik hevesi geçmedi. Hiçbir za­man açık ya da gizli bunu istemedim.) dedi. Muhacirlerin hepsi, Hz. Ebu Bekir’in bu konuşmasını suskunluk içerisin­de dinlediler. Sadece, Hz. Ali ve Hz. Zübeyr şikayetlerinin meşvereye kendilerinin de katılmamasından kaynaklandı­ğım söylediler. Yoksa onlar da Hz. Ebu Bekir’in bu işe (hali­feliğe) herkesten daha layık olduğunu bildiklerini, onun Kasûlullah’a mağara arkadaşlığı yaptığım, şeref ve tecrübe­sini itiraf ettiklerini, yine Rasulullah’ın (s.a) hayattayken onu kendi yerine imamlığa geçirdiğim ifade ettiler.”

Yine Allame İbn Kesir “el-Bidaye ve’n-Nihaye”deki kendi araştırmasını şöyle sunuyor: “Hz. Ali (r.a) Hz. Fatıma’nın hatırı için bağevinde uzlete çekildi. Çünkü Hz. Fatıma (r.a) mirasın ayrılması meselesinde Hz. Ebu Bekir’e küsmüştü. Hz. Ali, onun Nebî’nin (s.a) vefatı dolayısıyla kalbindeki gam yükünde herhangi bir sebeple artış olmasını münasip görmüyordu. Daha sonra Hz. Fatıma (r.a) dünyasını değiş­tirdiğinde Hz. Ali yeniden gidip Hz. Ebu Bekir’e biat tazele­yerek meselelerle ilgilenmeye başladı. Allame İbn Abdilberr “İstiab” adlı eserinde Abdullah b. Mübarek’ten naklen şu ri­vayeti zikrediyor:

“Hz. Ebu Bekir’e hilafet için biat edilince: Ebu Süfyan, Hz. Ali’nin yanına gelip ona; “Ne oluyor? Kureyş kabilelerin­den en küçüğü size rağmen bu makama mı ulaştı? Ey Ali! Eğer sen istersen Allah’a yemin olsun ki, bu vadiyi süvariler ve piyadelerle doldururum” dedi. Hz. Ali cevaben:

“Siz tüm ömrünüzü İslâm’a ve müslümanlara düşman­lıkla geçirdiniz. Ancak sizin düşmanlığınız ne İslâm’a ne de müslümanlara bir zarar verdi. Biz Ebu Bekir’i bu makama ehil görüyoruz” dedi. Biz herhangi bir kimse ile tartışmada sıkışıp kalmak istemiyoruz. Biz her iki tabloyu da sunduk. O halde bunlardan hangisinin Kur’an mübelliğinin, O’nun ehl-i beytinin ve yüce ashabının siretlerine daha uygun olduğu­na karar vermek her akıl sahibinin kendisine düşer. Her­hangi bir şahıs birinci tabloya rağbet edebilir. Fakat sadece iddia etmek ve aday olmak meselesi değil, bununla birlikte bunu kabul eden kişilerden bütün din ve iman meselesinin halli taleb olunacaktır. Herhangi bir kimsenin ikinci mesele­yi kabul etmesi durumunda ise, Hz. Ali’nin hilafet makamı için adaylığı veya iddialı olması diye birşey sözkonusu değil­dir.[84]

Bazı Hadislere İtirazlar Ve Cevapları

Soru:

Hz. Peygamberin hadisi şerifleri hakkında kalbimdeki saygı, Ehl-i Hadis’inkinden hiç de az değildir. Dolayısıyla sü­rekli, hadisi reddedenlerin şerrinden beni koruması için Al­lah’a dua ediyorum. Fakat bazı hadisler hakkında zihnimde devamlı kuşkular uyanıyor. Aşağıda size bildireceğim hadis­leri ve bunlar hakkındaki kuşkularımı inceleyip tereddütle­rimi gidermenizi rica ediyorum. Bu arzumu yerine getirirse­niz size çok minnettar kalacağım.

Ahlâki Açıdan Ayıp Sayılan Konulardaki Hadisler

  1. Peygamberimizin nasıl guslettiği sorulduğunda; Hz. Aişe, leğen getirttirerek aralarına bir perde asıp, arkasında erkek kardeşi ile bir yabancının da bulunduğu bir anda gusletti.[85]
  2. Mut’a hakkında Hz. Sabra, iki arkadaş Beni Amir’in bir kadınına gittiklerini ve ona hizmetlerini sunduklarını anlatmıştır.[86]
  3. Hz. Cabir, “Biz, Peygamberimiz ve Hz. Ebu Bekir zama­nında, bir avuç un karşılığında kadınları kullanırdık. Hz. Ömer bizi bu hareketimizden menetti.” demiştir.[87]
  4. Yine Hz. Cabir, “Biz Zilhicce ayının beşinde ihramdan çıktık ve kadınlarla o kadar çok seviştik ki, beşinci gününden sonra Arefe için yola çıktığımızda (zekerimizde) hâlâ meni damlaları vardı.” demiştir.[88]

Bilime ve Akla Aykırı Hadisler

  1. Hz. Ebu Zer, “Peygamberimiz (s.a) bana güneş hakkın­da: “Güneş, battıktan sonra Allah’ın huzurunda secdeye ka­panır ve yeniden doğmak için sabaha kadar yalvarır durur“buyurdu demiştir.[89]
  2. Hz. Ebu Hüreyre: “Cehennem, Allah’a nefesinin daral­masından şikayet etmiş ve nefes almak için izin istemiş. Al­lah Teâlâ da cehenneme bir yılda iki defa nefes alması için izin vermiş. Bu nedenle de yaz ve kış diye iki mevsim doğmuş­tur.” hadisini rivayet etmiştir.[90]
  3. 7. “Erkeğin menisi beyaz, kadınınki ise sarıdır. Boşalma­dan sonra bu ikisi birleşince, eğer bu birleşim beyazımsı olursa erkek, aksi halde kız çocuğu doğar.[91]
  4. 8. “Sevişme sırasında erkek kadından daha önce boşalırsa, çocukları babasına; aksi takdirde annesine benzer.[92]

Peygamberlere Saygısızlık İfade Eden Hadisler

  1. Hz. Ebu Hüreyre, Hz. Peygamberin “Hz. İbrahim (a.s) seksen yaşındayken sünnet olmuştur” buyurduğunu rivayet etmiştir.[93]
  2. 10. Hz. Ebu Hüreyre’den rivayet edilen bir hadis de şu şe­kildedir: “Süleyman (a.s) bir gün şöyle dedi: Ben bu gece (doksandokuz veya yüzbir) karılarımla sevişeceğim ve her biri bir kahraman doğuracak ve onlar Allah yolunda cihad edecektir” demişti. Birisi Hz. Süleyman’dan inşaallah deme­sini istemiş, fakat o buna kulak asmamıştı. Bu nedenle de Hz. Süleyman kanlarıyla sevişmiş olmasına rağmen biri dı­şında hiçbiri hamile kalmamıştı.[94]
  3. Hz. Huzeyfe: “Bir defasında Peygamberimiz (s.a) bir çöplüğe doğru yürüdü ve gözümün önünde küçük abdest yaptı” demiştir.[95]
  4. 12. Buhari’de, Allah’ın Sıddık Nebi olarak nitelediği Hz. İbrahim’in (a.s) söylediği üç yalandan bahsedilmiştir. Bu ya­lanların üçü de o kadar ağırdır ki o, hesap gününde, şefaat etti inekten utanacaktır.[96]

Bu yalanlardan ikisi Kur’an-ı Kerim de de zikredilmiştir. Fakat üçüncüsüne Kur’an-ı Kerimin hiçbir yerinde rastlan­mamıştır. Bu yalana göre Hz. İbrahim (a.s), korkusundan zâni bir padişaha, karısını kız kardeşi olarak tanıtmıştır.

Adalete Aykırı Hadisler

  1. Ümmü Şerik; “Peygamberimiz (s.a.v) kertenkelenin öldürülmesini emretmiştir. Çünkü kertenkele, Hz. İbrahim’in (a.s) atıldığı ateşi üfleyerek alevlendirmişti” diyor. Sorum şu: Bir kertenkelenin nefesi ateşi nasıl alevlendirebilmektedir? Bu güç ona nereden gelmiş? Ayrıca bir tek ker­tenkelenin suçu yüzünden bütün kertenkele neslinin ceza­landırılması adaletle bağdaşır mı?[97]
  2. Bir rivayete göre namaz kılarken önden kadın, eşek veya köpek geçerse namaz fasid olurmuş.[98]

Çeşitli Konular

  1. “Bir sinek içecek bir şeyin içine düşerse, tamamı içece­ğin içine batırılıp çıkartılmalıdır. Çünkü kanatlarının bi­rinde hastalık, diğerinde şifa vardır.”[99]

Söz konusu hadislerin çoğu Buhari’den alınmıştır. Bize göre Kur’an-ı Kerim’den sonra en doğru kitap Buhari’dir. Acaba Buhari’nin de Kur’an-ı Kerim gibi kelimesi kelimesi­ne doğru ve değişmemiş olduğunu söyleyebilir misiniz?

Cevap:

Sorunuzu cevaplandırmadan önce hakkınızdaki bir şika­yetimi belirtmek istiyorum. Bütün hadislere referans olarak Buhari ve Müslim’in cilt ve sayfa numaralarını vermişsiniz. Halbuki bu kitaplar dünyanın yüzlerce matbaasında, deği­şik boylarda ve defalarca basılmışlardır. Sizdeki baskının di­ğerleriyle aynı olup olmadığından emin olamayız. Bu tür ki­tapların referansını verirken her zaman kitabın adı ve bölümün başlığının verilmesi gerekir ki, istenen hadis kolayca bulunabilsin.

Sorularınız, bende sizin bu kitapları gerektiği kadar oku­madığınız izlenimini uyandırıyor. Belki de hadis inkarcıları tarafından nifak amacıyla “İtiraz Edilebilir Hadisler” ismi altında yayınlanmış listelerden biri gözünüze çarpmıştır. Siz de bu kadar araştırma zahmetiyle yetinerek bu listedeki hadislerin Buhari ve Müslim’in herhangi bir nüshasında olup olmadığına üstünkörü bakıp tatmin olmuşsunuzdur. Nitekim, bu hadisler orada bulunmaktadır. Fakat belirttiği­niz hadislerin yer aldığı bölümlerin tamamını okusaydınız, şüphelerinizi giderebilecek cevaplan kendi kendinize bula­bilirdiniz.. Belki de siz bazı hadislerin metinlerini bütünüyle okumadan bu yıkıcı grubun yazdığı yanlış açıklamaları ba­na aktarıyorusunuz. Bu tür kişilerin cahil halkı aldatabilmesi bir yana, sizin gibi yüksek eğitim görmüş kişileri de ko­layca etkileyebilmesi çok üzücüdür.

Dünyanın hiçbir bilim ve sanat dalına, bir kimsenin böy­lesine az incelemeyle herhangi bir eleştiri getiremeyeceğini bilmiyor muydunuz?

Yoksa siz böyle bir incelemeyi hadis konusunda yeterli mi görüyorsunuz? Siz hadisin bazı kısımlarını esas konulardan o denli soyutlayarak ve tamamen önemsizleştirerek bize ile­tiyorsunuz ki, bu yöntemle bilim ve sanat üzerinde yazılmış dünyanın herhangi bir kitabından yapılacak alıntılar, ancak sırf alay konusu olarak sunulabilir.

Bu kısa tenbihten sonra, sizin ve hadisi inkar edenlerin fitnesine aldanan diğer kişilerin araştırmanın gerçek yönte­mini öğrenmeleri açısından, yazdığınız hadislerin herbiri üzerinde detaylı olarak duracağım.

  1. Hz. Aişe’nin yıkanmasıyla ilgili hadis, Buhari, Kitab’ul Gusl’ün “Sa’[100]ve Benzerleri ile Gusletme” bölü­münde vardır. Burada Hz. Ebu Seleme şöyle buyuruyor: “Ben ve Hz. Aişe’nin kardeşi, Hz. Aişe’ye gittik. Ve Hz. Aişe’nin kardeşi kendisinden Peygamberimizin guslü (nasıl yaptığı) hakkında sordu. Bunun üzerine Hz. Aişe aşağı yu­karı sa’ya eşit bir kap getirtti, gusletti ve başına su döktü. Öyle ki aramızda bir perde vardı,” Bu hadise itiraz edenlerin ilk hatası Hz. Ebu Seleme’yi yabana birisi olarak görmeleri­dir. Halbuki Hz. Ebu Bekir’in kızı Ümmü Gülsüm, Ebu Sele­me’ye sütünü emzirdiği için Hz. Aişe’nin de süt yeğeni ol­maktadır. Gerçekten de bu meseleyi Hz. Aişe’ye sormaya gi­den sözkonusu iki kişi de o’nun mahremiydiler ve aralarında yabancı kimse yoktu. İtiraz edenlerin yaptıkları ikinci hata, bu meseleyi abartmalarıdır. Çünkü rivayette yalnızca perde olarak geçmesine rağmen, bunlar tarafından perdenin çok ince olduğu eklenmiştir. Bu ilave için “Eğer o perde ince olmasaydı Hz. Aişe yıkanırken nasıl gözükecekti ve aksi halde perde asarak yıkanmasının ne faydası olacaktı?” diyorlar. Halbuki eğer bunlar (hadis inkarcıları) o iki kişinin hangi meseleyi araştırmak için teyzesi ve ablasına gittiklerini bil­selerdi, kendiliğinden cevaplarını alabileceklerdi ve perde­nin ince olup olmadığım düşünmelerine gerek kalmayacak­tı. Aslında öğrenilmek istenen şey gusül yöntemi değildi. Gusül için ne kadar su gerektiği tartışılıyordu. Bazı kişilere ula­şan rivayete göre Hz. Muhammed, (s.a) bir sa’ dolusu suyla gusül yapardı. Bazı kişiler de bu kadar suyu yetersiz görüyor ve cenabet guslüyle, temizlik amacıyla yapılan gusül arasın­daki farkı göremedikleri için yanlışlığa düşüyorlardı. Hz. Ai­şe onlara (mahremi olan iki kişiye) guslü öğretmek için aralarına, başını ve yüzünü o iki şahsın görebileceği şekilde, bir perde asmış ve suyu getirtip başından aşağı dökmüştü. Hz. Aişe böyle yapmakla iki şeyi anlatmak istemiştir: Birincisi, cenabet guslü için sadece vücudun üstüne su dökmek yeterli­dir, ikincisi, bu amaç için bir sa’ dolusu su yeterli bir miktar olmaktadır.

Bu açıklamadan sonra, siz de, itiraz edilecek bir şeyin olup olmadığını yeniden düşünebilirsiniz. Hatta bir karara da varabilirsiniz. Böyle birşey için boşu boşuna sağlam senedli bir hadisi inkar etmeye gerek var mı? Ve bütün hadisle­rin geçersiz olmasına bu hadis delil olarak gösterilebilir mi?

2-3. Hz. Sabra el-Cüheni ve Hz. Cabir’den aktarılan ha­disler Müslim’in Mut’a nikahı babında mevcuttur. Fakat öyle görünüyor ki itiraz edenler, sırf itiraz etmek için hadisleri taramaya başlamış ve bunu yaparlarken bu iki hadisi de listelerine eklemişlerdir.

Yoksa onlar, mut’an’ın gerçeğini anlamaya çalışsalar ve bunun hakkında fikıh imamları arasında doğan tartışmalar ile bu tartışmaları sonuçlandırmak için muhaddislerin, mut’an’ın caiz veya haram olması hakkındaki butun rivayet­leri ne amaçla kitaplarında topladıklarım öğrenselerdi, bel­ki de hadisi inkar amacıyla bu hadisleri de listelerine almaya kalkışmazlardı.

Gerçek şudur: İslam’dan önce cahiliye zamanındaki ni­kah yöntemleri arasında “Mut’a nikahı” da vardı. Yani bir kadınla, bir miktar ücret karşılığı, belli bir süre için nikah kıyılabilirdi. Hz. Muhammed’in (s.a) metodu ise şuydu: Al­lah’tan bir şeyin menedilmesi emri gelmedikçe yürürlükte olan hiçbir adeti yasaklamazdı. Hz. Muhammed (s.a), bunlar hakkında ya susardı ya da, bazen gerektiği takdirde, bunla­ra uymaya izin verirdi. Nitekim aynı durum mut a nikahı için de sözkonusu oldu. Başlangıçta Hz. Muhammed (s.a), mut’a geleneği için susmayı tercih etmiştir. Sonra, herhangi bir savaş ya da yolculuk sırasında, cinsel ihtiyaçlarının fazla olduğunu söyleyenlere izin de vermiştir. Fakat bu durum, yasak emri geldikten sonra, kesin olarak yasaklanmıştır. Bu hüküm herkese ulaşamadığı için bazı kişiler bilmeden mut’a’ya devam etmiştir. Nihayet Hz. Ömer (r.a) kendi hila­feti döneminde bu hükmü dört bir yana duyurmuş ve bütün gücüyle mut’a geleneğini engellemiştir.

Mut’a konusuyla ilgili olarak fıkıh imamlarının karşısın­da araştırmaya açık birçok soru vardı. Mesela Hz. Muham­med (s.a) açıkça mut’a’ya izin vermiş miydi? Verdiyse ne za­man vermişti, ya da menmi etmişti? Men etmişse ne zaman ve hangi sözleriyle men etmişti? Mut’a, bizzat Hz. Muhammed (s.a) tarafından mı men edilmişti? Yoksa Hz. Ömer (r.a) kendi yetkisiyle mi bu geleneği yasaklamıştı?

Bu ve buna benzer birçok sorudan dolayı fikıh imamları ve muhaddisler bütün rivayetleri toplamak zorunda kaldı­lar. İmam Müslim’in sırf bu nedenlerle kitabında naklettiği söz konusu iki rivayeti hadis inkarcıları özellikle seçmişdir:

Birincisi, Hz. Cabir b. Abdullah’ın; “Biz Hz. Muhammed (s.a) ve Hz. Ebu Bekir (r.a) döneminde mut’a yapardık ve son­ra Hz. Ömer (r.a) kendi döneminde bunu yasakladı” şeklin­deki rivayetidir.

İkinci hadis, Sabra El-Cüheni’den aktarılmıştır: “Mekke fethi sırasında Hz. Muhammed (s.a) bizzat mut’a’ya izin verdi. Nitekim ben bir çarşafa karşılık bir kadınla mut’a yaptım. Fakat aynı savaştan sonra Hz. Muhammed (s.a) Al­lah’ın (c.c) kıyamet gününe kadar mut’a’yı haram kıldığını ilan etti.” Bu hadislerin dışında Müslim ve diğer muhaddis­ler bu meselenin çeşitli yönlerini aydınlatan daha birçok ha­dis toplamıştır. Şimdi şu soruyu sorabiliriz: Eğer muhaddis­ler bu hadisleri toplamasaydı, İslami kanunların tedvininde mut’a’nın caiz veya haram olmasına nasıl karar verilebilir­di?

  1. Hz.Câbirin (r.a) bu rivayeti, Müslim’in, ihrama girme ve çıkma yöntemlerini içeren rivayetleri toplamış olduğu Kitab’ul Hac’cın ihramla ilgili bölümündedir. İmam Müs­lim, Hz. Cabir’den birçok rivayet aktarmıştır. Hz. Cabir di­yor ki: Biz sadece hac niyetiyle Medine’den yola çıkmıştık. Dört Zilhicce’de Hz. Muhammed (s.a.) Mekke’ye vardığında bize buyurdu ki:

Aranızda yanlarında kurbanlık getirme­yenler ihramlarını açsınlar ve hanımlarının yanına gitsin­ler.

Hz. Muhammed (s.a), bunu kesin bir emir olarak söyle­memişti. O’nun asıl amacı, ihramı açıp böyle yapabileceği­mizi söylemekti. Nitekim biz Kabe’yi tavaf, Safa ve Merve arasında sa’y[101] yaptıktan sonra ihramlarımızı çıkardık ve hanımlarımıza gittik. O sırada ihramlarını çıkarmaktan çe­kinenlere Hz. Muhammed (s.a) buyurdu ki:

“Aranızda Al­lah’tan en çok korkan benim. Eğer ben kurbanlığımı yanım­da getirmeseydim, sizinle birlikte ben, de ihramdan çıkar­dım. Bunun üzerine onlar tatmin oldular ve söylediğine uy­dular.”

Hz. Cabir’in bu olayları anlatmaktaki gayesi, ihrama gi­rerek hac’dan önce Mekke’ye ulaşan bazı kişilerin tavaf ve sa’y yaptıktan sonra ihramdan çıkmalarının helal olup olmadiği kuşkusuyla ilgiliydi. Bu gibi kişilerin, hac zamanı geldiğinde, Harem’den ihrama başlanmasının caiz olup ol­madığı kuşkusunu gidermek için bu hadisi aktarmıştı.

Bu hadisin asıl metninde “Biz çok seviştik ve Arefe için yo­la çıktığımızda menimiz akıyordu” diye birşey kesinlikle yoktur. Halbuki söz konusu durumu açıklığa kavuşturmak için sahabiler,”Kadınlarımıza gittikten sonra, menimiz ak­tığı halde Arefe’ye gitmek için bize emir mi veriliyor” diyerek taaccüblerini dile getirmişlerdir.

  1. Hz. Ebu Zer’in (r.a) rivayeti olan bu hadis, Buhari’de “Rid’ül Halk” babının “Güneş ve Ay’ın Sıfatları” bölümünde yer almaktadır. Özetini vermiş olduğunuz hadis, o şekliyle doğru değildir. Hadisin doğru çevirisi şöyle: “Rasûlullah (s.a): “Güneşin battıktan sonra nereye gittiğini biliyor mu­sun?” diye sordu. “Allah ve O’nun Rasulü daha iyi bilir”diye cevap verdim. Rasûlullah: “Güneş, Arş’ın altında secde eder ve yeniden doğudan doğmasına izin ister ve ona izin verilir. Bir zaman olacak, güneş secde edip izin isteyecek ama veril­meyecek, tersine gitmesi emredilecek ve güneş batıdan doğa­caktır. ” buyurdu ve daha sonra şu ayeti okudu:

“Güneş de konulmuş olduğu yerde (müstekarrında) akıp gider. Bu, üstün ve bilen Allah’ın takdiridir.”[102]

Burada sadece şu anlatılmak istenmektedir: Güneş her zaman Allah’ın emrindedir. Onun doğması ve batması Allah’ın emriyle gerçekleşir. Güneşin secde etmesinin, bizim namazda ettiğimiz gibi secde etmek anlamına gelmediği açıktır. Bilakis bunun anlamı Kur’an’da tanımlanan dünya­daki her şeyin Allah’ın huzurunda secde etmesi, yani tama­men Rab’lerinin emrine tabi olmasıdır. Sonra güneşin batısı da tek değildir. Kur’an’a göre birçok batı vardır. Çünkü gü­neş her an dünyanın bir yerinde batıp diğer bir yerinde do­ğar. Bu nedenle izin isteyip doğması ve batmasının anlamı, her zaman Allah’ın emrine tabi olması demektir. Güneşin batıdan doğmasına gelince; bu imkansız bir şey değildir, yerçekimi kanununun aniden değişmesi ve gezegenlerin hareket ettiği yönün her an tersine dönmesi imkân dahilinde­dir. Fizik ve Astronomi uzmanlarından hiçbiri yerçekimi kanununu değişmez görmemekte ve bunda bir değişme olması­nın veya tamamen bozulmasının imkansız olduğuna inan­mamaktadır.

Bu hadiste doğma ve batmanın dünyanın değil de, güne­şin dönmesinin sonucu olarak görülmesi meselesine gelince, buna itiraz edenler, şu iki noktaya çok iyi dikkat etmelidir­ler: Birincisi; Peygamberler, fizik, astronomi ve kimya mese­lelerini anlatmak için bu dünyaya gelmemiştir. Onlar irfani hakikati tebliğ etmeye, düşünce ve eylemi tashih etmeye gel-miştir.Onlarm işi dünyanın veya güneşin nasıl hareket etti­ğini izah etmek değildir. Onların mesajı şudur: “Dünya ve güneşin sahibi ve hükümdarı sadece Allah’tır. Herşey, her zaman O’na ibadet eder.”

İkinci nokta ise; bir tebliğci, kendi döneminin bilimsel araç ve gereçlerini bırakıp binlerce yıl sonraki şeyleri haki­kati öğretmede eğitim aracı olarak kullanırsa, bu iş tebliğin hikmetine ters düşer. Onların anlatmak istediği şeyler ken­di dönemlerinin bilgi birikimini kullanarak gerçekleşebilir. Peygamberler, yüzlerce yıl sonrasının bilgilerini anlatmaya kalkışsaydılar, insanlar onların esas eğitim alanlarını bıra­kır, bu adamlar hangi zamandan bahsediyor, diyerek bunu tartışmaya başlar ve neticede hiç kimse onların tebliğinden etkilenmezdi.

Şimdi siz düşünün: Eğer bir peygamberin anlattıklarım kendi çağdaşları bile anlamasaydı, sonraki nesillere onun öğretisi nasıl ulaşabilirdi? Bundan bin beşyüz yıl önce, eğer bu hadis, duyanların güneşin doğuşu ve batışının güneşin değil de dünyanın hareketinden dolayı olduğunu anlayacak­ları bir şekilde söylenmiş olsaydı, bugün bu olay ilmin bir mucizesi olarak anılacaktı. Ancak acaba size göre o dönemin insanları bu mucizeyi nasıl karşılayacaktı? Sonra, bu hadis vasıtasıyla anlatılmak istenen asıl şey başka türlü nasıl anlatılabilirdi? O devrin insanları böyle “İlmi Mucizeler” yü­zünden imandan mahrum kalsaydı, bu mucizeler size ulaşa­madığı için onları nasıl takdir edebilecektiniz?

  1. Hz. Ebu Hüreyre’nin bu rivayeti, Buhari’de “NamazVakitleri” bölümünün “Elebrad bizzuhurfi şiddetilharr” babındadır. Siz bu hadisin özetini bile doğru vermemişsiniz. Hadisin doğru tercümesi şu şekildedir. Rasûlullah (s.a): “Yaz mevsiminde öğle namazını serinlikte, geciktirerek (sı­cağın etkisi azalınca) kılınız. Çünkü sıcağın şiddeti cehenne­min üflemesindendir. Cehennem Allah ‘a halinden şikayet edip benim parçalarım birbirini yiyor, dediğinde; Allah Teâlâ cehennemin iki kez nefes almasına izin verdi. Yani kı­şın ve yazın birer kez olmak üzere. Yazın aldığı nefes, sizin en şiddetli sıcaklarınıza ve kışın aldığı nefes, sizin en şiddetli soğuklarınıza benzer” buyurmuştur.

Bu hadise itiraz etmeden önce, Rasûlullah’ın bundan asıl amacı ne olabilir, diye iyice düşünün. Kendisi bir fizikçi gibi mevsimdeki değişmelerin nedenlerini mi anlatmak istiyor­du? Yoksa bir nebi olarak sıcağın şiddetini hissedenlere ce­hennemi mi tasvir etmek istiyordu? Kur’an ı ve Hz. Muhammed’in (s.a) hayatını okuyan birisi, hiç tereddüt etmeden O’na birinci hususu değil de, ikinci hususu uygun görecektir. Hz. Muhammed’in (s.a) yazın öğle namazının serinlikte kı­lınmasını emretmesinin amacı, cehennemden korkutmaktı ve cehennemi hak edecek işlerden men etmekti. Tebuk Gaz­vesi sırasında Rasûlullah’ın (s.a) söylediği bu sözler Kur’an-ı Kerim’in söyledikleriyle eş anlamlıdır:

Onlar bu şiddetli sıcakta cihada çıkmayın dediler. Ey Peygamber! Onlara de ki, cehennem ateşi bu sıcaktan daha sıcaktır.”[103]

Burada Kur’an bir fizik meselesini açıklamayı hedefle­mediği gibi, Hz. Muhammed’in (s.a) hadisi de bir fizik dersi verme amacı taşımıyor. Kuranın dünya sıcağıyla cehennem sıcağını mukayese etmesinin arkasındaki amaç, sıcaktan dolayı cihad etmekten kaçınanları cehennemden korkut­maktı.

Hz. Muhammedin (s.a), dünyanın en şiddetli sıcağı ve en şiddetli soğuğunu cehennemin sadece iki nefesine denk tut­ması, kışın sabah namazlarını ve yazın öğle namazlarını eda etmek için dışarı çıkmaktan çekinenleri uyarmak içindir.

Nitekim Âhmed b. Hanbel’in Müsnedinde Zeyd b. Sabit’in şöyle bir rivayeti vardır;

Rasûlullah’ın (s.a) sahabileri için öğle namazından da­ha zor bir namaz yoktu.” Yaz aylarında Arabistan’ın öğle sı­cağını görenler bu rivayeti daha iyi anlarlar. Şimdi hadisin asıl metnine gelelim:

“Sıcağın şiddeti cehennemin üflemesindendir” cümlesi­nin anlamı, kesin olarak dünya sıcağının cehennemin üflemesiyle meydana geldiği şeklinde değildir. Bunun anlamı şu olabilir: Sıcak, cehennemin üflemesinin bir benzeri veya onun cinsindendir. Çünkü Kur’an’da “Min” kelimesi cins be­yan etmek için çokça kullanılmıştır ve Kur’an’da bunun bir çok örneği vardır. Mesela;[104] ayetlerinde de “min” kelimesi cins için kullanılmıştır.

Son cümlede yaz ve kış mevsimlerinin cehennemin bu iki üflemesinden meydana geldiği gibi birşey söylenmemiştir. Hadis-i şerifin tercümesi şöyledir: “Rabbi ona kış ve yaz için birer kez olmak üzere iki kez nefes alması için izin verdi. Onun nefesleri sizin gördüğünüz en şiddetli sıcağa ve en şid­detli soğuğa benzer.”

7 ve 8. hadisler Müslim, Kitab’ul Mahid’in “Erkek ve Ka­dının Menisinin Tarifi” bölümünde ve Buhari “Kitab’ul İlim”, “Kitab’ul Gusl”, “Kitab’ul Edeb” ve “Kitab’ul Enbiya”nın değişik bölümlerinde yer almaktadır. Fakat siz bun­ların anlamını bile yanlış nakletmişsiniz. Çeşitli rivayetler­de asıl anlatılmak istenen esas şudur: Ümmü Süleym gelip, Rasûlullah’a (s.a): “Rüyasında kadın da erkeğin gördüğü­nü görürse (yani ihtilam olursa) ne yapmalıdır?” diye sordu. Rasûlullah’a (s.a): “Gusül yapsın.” buyurdu. Bunun üzerine Ümmü Süleym(r.a) taaccüble: “Kadına da aynı şey olur mu? İnzal ve ihtilam kadınlar için de sözkonusu mu?” diye sorun­ca, Rasûlullah’a (s.a): “Evet”, buyurdu. “Değilse çocuk an­nesine nasıl benzer? Erkeğin suyu koyu ve beyazımsı, kadınınki ince ve sarımtırak olur. Bunlardan galip gelene ya da öne geçene de çocuk benzer.”

İkinci bir rivayete göre, bir kadının sorusuna Hz. Aişe de şaşırmıştı ve bunun üzerine Rasûlullah (s.a) şöyle cevap ver­mişti:

Çocuğun annesine benzemesinin bundan başka bir nede­ni var mı? Kadının suyu erkeğinkine galip gelince çocuk da­yılarına ve erkeğin suyu kadınınkine galip gelince çocuk am­calarına benzer.”

Bir başka rivayete göre yahudi bir alimin evlat hakkında­ki sorusu üzerine Hz. Peygamber (s.a) şu cevabı verdi: “Erke­ğin suyu beyazımtrak ve kadınınki sanmtrak olur. Bu ikisi­nin birleşmesi sırasında erkeğin menisi kadınınkine galip gelirse, Allah’ın emriyle oğlan doğar. Kadının menisi erke­ğinkine galip gelirse Allah’ın emriyle kız doğar.”

Bilmiyorum, siz hangi kelimelerden, “Eğer bu bileşim be­yazımsı olursa erkek, yoksa kız çocuğu doğar” anlamını çı­kardınız. Sizin hangi ibarenin tercümesini, “Eğer birleşme sırasında erkek kadından daha önce boşalırsa çocuk babası­na, yoksa annesine benzer” şeklinde yaptığınızı da bilemiyo­rum.

Bu hadislerde ifade edilen asıl konunun ilme ve ahlâka aykırı düştüğünü ortaya koyan bir delil varsa, lütfen yazınız.

  1. Bu mânâya gelen hadisler, Buhari’nin “Kitab’ul-En-biya” “Kitab’ul-İstizan” ve ‘Kitab’ul Akika” bölümlerinde vardır. Fakat her yerde “ihtetene” kelimesinin açık anlamı, Hz. İbrahim’in, kendi sünnetini kendi eliyle yapmış olduğu ihtimalini taşımaktadır. Eğer bir kimse kendi işini yapabili­yorsa, neden bir cerrahı çağırıp seksen yaşındayken bu işi yaptırsın? Sonra, Müsned-i Ebi Ya’la’mn rivayetine göre, kesin olarak biliniyor ki, Hz. İbrahim bu işi kendisi yapmış­tır: Allah’tan sünnet olma emri gelince, Hz. İbrahim bir ber­ber aleti alıp sünnet olmuş, sünnet olduktan sonra çok ağrıçekmişti. Bunun üzerine Allah’tan vahiy geldi: “Ey İbrahim sen acele ettin, yoksa biz sana bunun aletini söylerdik.” Hz. İbrahim ar etmişti; “Ey Rabbim! Ben, Senin emrine uymakta gecikmeye tahammül edemedim.”[105]
  2. Bu anlamdaki hadisler Buhari’nin “Kitab’ul Enbiya”, ‘Kitab’ul Cihad” ve “Kitab’ul İman ve’n Nüzur” bölümlerin­de vardır. Söz konusu çeşitli hadislerde, Hz. Süleyman’ın ha­nımlarının sayısı 60, 70, 90, 99 veya 100 olarak geçmektedir. Her hadisin senedi değişiktir. Muhaddislere ulaşan bunca senedin asılsız olduğunu söylemek çok zordur.

Fakat Hz. Ebu Hüreyre’nin Rasûlullah’ın (s.a) sözlerini tam olarak anlayamamış veya dinleyememiş olabileceğini söyleyebiliriz. Rasûlullah (s.a), Hz. Süleyman’ın çok hanımı­nın olduğunu, hatta yahudilerin bu sayıyı 60,70, 90, 99 veya 100 olarak bildiklerini söylemiş ve Hz. Ebu Hüreyre (r.a) de bunu, Rasûlullah’ın (s.a) söylediği bir söz sanmış olabilir.

Rasûlullah (s.a), Hz. Süleyman’ın sözünü, “Ben zevceleri­me gideceğim ve her zevcemdem bir mücahid doğacak” şek­linde de nakletmiş olabilir. Hz. Ebu Hüreyre (r.a) de bu sözü “bir gecede hepsine gideceğim” şeklinde anlamış olabilir. Bu tür yanlış anlamalar birçok rivayette bulunmaktadır. Bu ri­vayetlerden bazıları daha sonra nakledilen rivayetlerle açık­lanmış, bazıları da olduğu gibi kalmıştır. Sözlü rivayetlerde bu tür karışıklıkların olmasını normal karşılamak gerekir. Yukarıda zikredilenler gibi birkaç örneği alarak bütün hadis birikimini itibarsız kılmak makul bir insamn işi değildir.

“İnşaallah” lafzını söyleyip söylemediğine gelince: Hiçbir rivayette Hz. Süleyman’ın kasdi olarak ‘inşaallah’ demek­ten kaçındığı zikredilmemiştir. Dolayısıyla bunun peygam­berlere saygısızlık ifade edecek hiçbir tarafı yoktur. Siz, “bi­risi “inşaallah” demesini istemiş, fakat Hz. Süleyman buna kulak asmamış.” ifadesini nerede gördünüz? Hadisin asıl metni aynen şöyledir: “Arkadaşı, O’na (Hz. Süleyman’a) “inşaallah” de dedi, fakat O söylemedi.” “Bunun anlamı şudur: Hz. Süleyman’ın ağzından bu söz çıkınca, yanında oturan birisi “inşaallah” demiş, Hz. Süleyman da onun demesini ye­terli bularak, kendi diliyle bunu tekrarlamamıştır.

Bu hadis Buhari’de, “Kitabu’l-Vud’nun birçok bölümün­de yer almıştır. Diğer hadis kitaplarında da vardır. Fakat hiçbirinde Hz. Huzeyfe’nin “Rasûlullah gözlerimin önünde, ayakta küçük abdestini yaptı” anlamında bir söz söylediği görülmemiştir. Siz bu sözleri nerede gördüğünüzü söyleyebi­lir inisiniz? Hz. Huzeyfe’nin rivayetinin aslı şöyledir; “Rasûlullah ile beraber yolda yürüdüğümüz bir sırada, duvarın arkasındaki bir çöp yığınına doğru gitti ve sizden herhangi birisi gibi, ayakta durarak küçük su dökmeye başladı. Ben yanından ayrılıp uzaklaşmak istedim ama bana arkasında durmam için işaret etti ve ben de arkasında durdum, işini bi­tirinceye kadar öylece ayakta kaldı”. Rivayetin aslından da, Rasûlullah’ın (s.a) duvar ve çöp yığını arasında durarak, ya­ni her iki taraftan da kendisini perdeleyerek küçüksu dök­müş olduğu ortaya çıkmaktadır. Hatta gözükme imkanının hiç kalmaması için Hz. Huzeyfe’yi de arkasında durdurmuş­tur.

Müstenid rivayetlere göre Rasûlullah’ın (s.a) hep otura­rak küçük su döktüğünü öğreniyoruz. Bunu özellikle belirt­meliyim. Fakat bu sefer, bir özürden dolayı, O (s.a) burada böyle bir yola başvurmuştur. Hz. Huzeyfe (r.a) yukarıda ge­çen rivayeti, o zaman bazı kişilerin ayakta küçük abdest yap­mayı kesinlikle yasak olarak nitelemeleri üzerine aktarmış­tır.

  1. Bu rivayetler Buhari’nin “Kitab’ul Ehadis’il-Enbiya” ve Müslim’in “îsbatü’ş Şefaat” bölümünde mevcuttur. Ayrıca diğer hadis kitaplarında da vardır. Bütün bu rivayet­lerin senetlerine ve yollarının çokluğuna bakacak olursak, bunların Hz. Ebu Hüreyre’den aktarıldığına hiç şüphe kal­mıyor. Çoğu sika (güvenilir) olan bu kadar çok ravinin bile bile bir sahabinin adını kullanarak, bir hadisi uydurabilece­ğini düşünemeyiz.

Hz. Ebu Hüreyre’ye gelince: Onun Rasûlullah’a (s.a) yan­lış bir söz nisbet etmeyeceğinden hiç şüphemiz yoktur. Bizim için bu ravilerin yalan söylemiş olabileceklerini düşünmek­ten daha zoru ve kesinlikle mümkün olmayanı, bir nebinin yalan söylemiş olabileceğine veya Allah esirgesin Rasûlul­lah (s.a) bir peygamberi yalan söylemekle suçlamış olabile­ceğine inanmaktır. Dolayısıyla biz, bu konuda kesinlikle bir yanlış anlama olduğunu ve bundan dolayı da Rasûlullah’ın (s.a) sözünün doğru olarak aktarılamamış olduğunu düşün­mek zorundayız. Böyle düşünmeye mecbur oluşumuzun ne­deni de, Hz. İbrahim’in sözde “yalanından” ikisinin kesin­likle yalan olmadığıdır. Üçüncü sözde yalanı ise esasen Be­ni İsrail’in uydurması ve yalanıdır. Onlar İncil’de bunu, yani yalanı, bir kez değil, iki kez Hz. İbrahim’e nisbet etmişler­dir.

İlk iki olay, Kur’an-ı Kerimde vardır, fakat bunlardan hiç birini Allah yalan olarak nitelememiştir. Gerçekte de bunla­rın yalan olduğunu gösteren hiçbir delil yoktur.

Birinci hadise şöyledir: Hz. İbrahim’in kabile fertleri müşrikçe bir festivale katılmak üzere şehir dışına çıkarken kendisinin, “Ben hastayım” diyerek, geride kalmasıdır. Bu­nu yalan olarak niteleyebilmek için müstenid bir yoldan Hz. İbrahim’in tamamen sağlıklı olduğunun kanıtlanması gere­kir. Fakat bunu ne Allah, ne de O’nun Rasûlü bildirmiştir. O halde buna neye dayanarak yalan diyebiliriz ki?

İkinci olay şudur: Hz. İbrahim kendi kavminin puthanesine girerek büyük put hariç bütün putları kırdığında halk kendisinden şüphelenmiş ve çağırıp sormuşlar: “Bizim put­larımızı sen mi kırdın?” diye. Hz. İbrahim cevaben: “Hayır dedi, (büyük putu göstererek) işte şu büyükleri yapmış, onla­ra sorun, eğer konuşurlarsa(!)”[106] buyurmuş. Bu ayetin ifadelerinden de açıkça anlaşılmaktadır ki, Hz. İbra­him bunu, bir yalan olarak değil de, şirke karşı bir delil ola­rak söylemiştir. Esas amacı, soranlara şunu anlatmaktı: “Sizin ilahlarınız felaketlerinin hikayesini bile söyleyemeye­cek kadar biçaredirler ve sizler de aslında bu büyük ilahını­zın hiçbir şey yapamayacağını biliyorsunuz.” Karşısındaki­nin ne söylediğini anlayan sıradan bir kişi bile bu sözlere ya­lan diyemez. Bizim, Rasûlullah’ın (s.a), bu sözleri yalan ola­rak niteleyebileceğim düşünmemiz mümkün değildir.

Üçüncü “yalana” gelince: Esasen bu, İncil’de peygam­berler adına uydurulmuş anlamsız efsanelerden birisidir.

İncilin “Doğuş Kitabında bu olay bir kez değil, iki kez yer al­maktadır. İlk olay Mısır’da geçmekte ve İncil’in kendi diliyle şöyle anlatılmaktadır: “Abraham karısı Sare’ye: “Sengüzel bir kadınsın ve Mısırlılar seni görünce benim karım olduğu­nu bilecekler. Beni öldürecek, ama seni sağ bırakacaklar. Bu nedenle benim kız kardeşim olduğunu söyle” dedi. …Mısırlı­lar baktılar ki kadın çok güzel……Kadını hemen Firavunun evine götürdüler… Fakat Tanrı, Firavun ve onun ailesini Abraham’ın karısı yüzünden büyük belalara uğrattı. Bunun üzerine Firavun, Abraham’ı çağırıp: “Bana ne yaptın? Ne­den onun karın olduğunu söylemedin’? Ben onunla senin kız kardeşin diyerek evlenmek istemiştim” dedi.[107]

İlginç olan şudur: İncil’in kendi beyanına göre o zaman Hz. İbrahim’in hanımı Hz. Sare’nin yaşı 65’ti. İkinci olay da Güney Filistin’de geçer: ‘Abraham, karısı Sare hakkında: “O benim kız kardeşimdir” dedi. Cerar padişahı Ebi Melik, Sare’yi yanına çağırdı. Fakat o gece Tanrı, Ebi Melik’in rü­yasına girdi ve buyurdu ki: “Bak sen şu aldığın kadından do­layı helak olacaksın. Çünkü o’nun kocası var… Ebi Melik Abraham’ı çağırıp: “Sen bana ne yaptın? Ben sana ne yaptım ki, sen bana ve saltanatım üzerine büyük günah getirdin?” dedi.[108]

İncil’in kendi beyanına göre o zaman Hz. Sare’nin yaşı doksandı. Bu hikayelerin ikisinin de yalan oldukları anlaşı­lıyor. Hz. Muhammed’in (s.a) bu yalanları onaylayacağına biz hiçbir şekilde inanmayız.

Şimdi normal olarak, “Bu üç olay akli açıdan yanlışsa, neden raviler bu hadislere kitaplarında yer vermişlerdir?” şeklinde bir soru çıkıyor ortaya. Bu soruyu şu şekilde cevap­lamak mümkündür: Hadislerin içeriği ile ilgisi vardır. Riva­yet tamamen senede bağlıdır. Ravilerin sorumluluğunu al­dığı husus, sağlam kaynaklardan Hz. Muhammed’in (s.a) dönemi ile ilgili mümkün olduğu kadar çok bilgi toplamaktı. Nitekim onlar bu hizmeti gerçekleştirmişlerdir. Bundan sonraki iş, dirayet ehlinin işidir. Onlar hadislerin içeriğine bakarak işe yarayan şeyleri almalıdırlar. Ehli rivayet eğer kendi anlayışlarına göre dirayet işini de yapsaydı ve içerikle­ri eleştirerek reddetseydi, biz bugün çoğu şeyden yoksun ka­lırdık. Dolayısıyla şunu söylemek yerinde olur: Ehli rivayet, işlerinin çoğunu senetleri eleştirmekle sınırlamış ve içerik­leri eleştirenlerin işini kolaylaştırarak gerekli malzemeyi toplamıştır.

  1. Bu hadis Buhârî’de “Kitab’u Bid’il Halk” bölümünün “Müslümanın En Hayırlı Malı Dağda Otlatılan Koyundur” babında ve “Kitab’u Ehâdîs’il Enbiyâ” bölümü “Allah Teâlâ’nın ‘Vettehazellâhü İbrahîme Haille’ Buyurması” ba­bı “nda zikredilmektedir. Bununla ilgili bütün hadisleri top­ladığımızda görülüyor ki Hz. Muhammed (s.a) keleri (Vezeg)[109]zararlı hayvanlar arasında saymıştır.[110] Bazı riva­yetlere göre, diğer zararlı hayvanlar gibi bunun da öldürül­mesini buyurmuştur. Nitekim Hz. Aişe’den bu konuda gelen en doğru rivayet Buhari’dedir. Bu rivayete göre Hz. Aişe şöy­le buyurmaktadır: “Rasûlullah (s.a), keleri zararlı hayvan olarak saymıştır. Fakat ben bunun öldürülmesiyle ilgili hükmü duymadım.” Müsned-i Ahmed ve İbn Mâce’de ki Hz. Aişe’nin rivayetinde “öldürülmesi” lafzı da vardır. Hz. İbra­him’in ateşine üflemesi de. Fakat Hâfiz İbn Hacer’in Fethül-Bâri’de yazdığı gibi, “Buharî’nin rivayeti daha doğrudur.” Sonra Buhari’nin bu rivayetinde şu kelimeler de vardır: “Hz. Sa’d b. Ebi Vakkas’ın iddiasına göre Rasûlullah (s.a) bunun öldürülmesini emretmişti”. F’akat bu rivayette, Hz. Sa’d b. Ebi Vakkas’tan bunu kimin duyduğu açık değildir. Dârekutni’de bu rivayet: “İbn Şihab’tan, o’da Hz. Sa’d b. Ebi Vakkas’tan” şeklindedir. Fakat İbn Şihab Hz. Sa’d’i gör­memiştir. Onun için bu bu rivayet munkatı’dir.

Daha sonraki Ummü Şerik’in rivayetine göre, öldürülme­sinin nedeni de açıkça belirtilmiştir. Bunun nedeni, kelerin Hz. İbrahim’in ateşine üflemesidir. Burada iki şeyin birbirine karıştırılmış olması mümkündür. Birincisi; en doğru ri­vayete göre, Peygamberimizin bu hayvanın zararlı bir hay­van olduğunu söylemesidir. İkincisi; Hz. İbrahim’in ateşine üflediğine dair halk arasında meşhur olan hikayesidir. Eğer Ümmü Şerik’in rivayeti doğruysa, bunun anlamı, yalnızca biri Hz. İbrahim’in ateşini alevlendirmeye çalışmıştı diye kelerin bütün neslinin öldürülmesi gerektiği şeklinde değil­dir.

Bu olay şöyle yorumlanmahdır: O bir zararlı hayvandır ve diğer zararlı hayvanlar gibi insana düşmanlığı vardır. Do­layısıyla bütün hayvanların içinden sadece bu hayvan, Hz. İbrahim ateşe attmldığında ateşi üflemeye çalışmıştı. Bura­da önemli olan, hayvanın insan karşısındaki tutum ve tavrı­dır. Kelere ateşi alevlendirecek gücün nereden geldiği üze­rinde durulacak bir konu değildir. Çünkü bu hadisin hiçbir yerinde ateşin kelerin üflemesiyle alevlendiği kesinlikle söy­lenmemiştir.

  1. Bu rivayet Müslim’in, Kitabu’s Salât” babının “Sütretü’l-Musalli” bölümünde vardır. Burada İmam Müslim, kendisine ‘sütre’ hakkında ulaşan muteber senetleri topla­mış ve tüm yönlerini gözlerimizin önüne sermiştir. Herhangi bir rivayetten bir netice alıp, bununla yetinmek doğru değil­dir. Ancak bütün rivayetlere kapsamlı olarak baktıktan son­ra bir sonuca varılabilir. Bu hadislerden anlaşılan esas hu­sus, Rasûlullah’ın (s.a) namaz kılanların önüne sütre[111]koy­masını emretmesidir ve “Bir şahıs sütre koymadan açık bir yerde namaz kılmaya başlarsa, önünden kadınlar, köpekler ve eşekler geçer” buyurmasıdır. Bunu duyan bazı kişiler, şu­nu söylemeye başladı: Kadın, köpek ve eşeğin namaz kılanın önünden geçmesiyle namaz fasit olur. Bu sözler, Hz. Aişe’ye ulaşınca dedi ki:

“Öyleyse siz kadını kötü bir hayvan yerine koydunuz. Siz­ler bizi eşek ve köpeklerle eş tutmuşsunuz. Halbuki Hz. Muhammed (s.a) gece namazı kılarken ben onunla kıble arasın­da bir cenaze gibi yatardım.”

  1. Bununla ilgili rivayetler Buhari, “Kitab Bid’ul-Halk’ ve “Kitab’ül-Tıb” da vardır. İbn Mâce, Nesâi, Ebu Davud ve Barekutnide de mevcuttur.

Bazı sarihler bu hadisteki kelimelerin lügat mânâsını alıp gerçekten sineğin bir kanadında zehir, öteki kanadında ise panzehir olduğunu sanmışlardır. Onlara göre yiyecek bir şeye sinek düştüğünde batırıp çıkarılmalıdır.[112] Bazılarının anladığına göre Rasûlullah’ın (s.a) amacı böylece yersiz bir kibiri tedavi etmekti. Çünkü bazı kimseler sinek düşünce sü­tü ya da bütün yemeği bırakıp içmez ya da yemezlerdi ve ye­meği ya atarlardı ya da hizmetçilerine yedirirlerdi. Bunun içindir ki Rasûlullah (s.a) yemeğe bir sinek düştüğünde onu yemeğin içine batırıp yemeğin yenmesini buyurmuştur. Çünkü “sineğin bir kanadında hastalık vardır” demek, sine­ği görünce içinizde kibir hastalığı doğmaktadır demektir. Diğer kanadında şifa vardır demek ise, onun yüzünden yiye­cek ve içeceklerinizi döktüğünüz ya da hizmetçilerinize ye­dirdiğiniz gurur ve kibir hastalığının ilacı vardır demektir. Bu manayı başka hadisler de teyid ediyor. Bu hadislerin bi­rinde rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a) tabakta yemek bırakılmasını sevmezdi. Peygamberimiz (s.a) tabağı iyi­ce temizledikten sonra sofradan kalkmayı emretmiştir. Bu emrin sebebi, tabağında yemek bırakan kişinin geri kalan yemeğinin ya atılmasını ya da bir başkası tarafından yenil­mesini istemiş olmasıdır.

Son sorunuz, Buhari’nın, Kur’an-ı Kerim’den sonra en doğru kitap olup olmadığı hakkındaydı. Bunun kısaca ceva­bı şöyle: Dünyada en güvenilir yoldan bize ulaşan kitap Kur’an-ı Kerim’dir. Çünkü Kur’an-ı Kerim’i bize binlerce ki­şi mütevatir olarak nakletmişlerdir. Fakat bundan sonra en güvenilir yollardan bize ulaşan kitap Buhari’dir. Çünkü diger kitaplara nazaran bunun hazırlayanı senetleri daha çok araştırmıştır. Doğrulukla ilgili hüküm, sadece senedler için geçerlidir ve senetlerin sahih olduğu kesin olarak doğrudur. Dirayet yönünden hadis metinlerinin eleştirisine gelince da­ha önceden de söylediğim gibi, bu işin rivayetinin, uzmanlık sahasıyla büyük ölçüde alakası yoktur. Bu yüzden Buhari’deki bütün hadislerin eleştirilmeksmn, olduğu gibi kabul edilmesiyle ilgili iddia doğru değildir.

Çok iyi bilinmelidir ki, bir rivayetin senedinin sahih ol­ması, onun her yönden doğru ve aynen kabul edilmesini ge­rektirmez. Günlük hayatımızda da böyle olaylarla karşılaşı­yoruz. Bir başkasının konuşmasını aktaran kişi meseleyi ol­duğu gibi aktarmaya çalıştığı halde çeşitli eksiklikler söz ko­nusu olmaktadır. Mesela, konuşmanın bütünü hatırlanma­yınca, onun bir bölümü aktarılıyor veya iyi anlayamaymca yanlış anlam veriliyor. Konuşmanın ortasına doğru oraya varan kişi, önceki şeyleri bilmez. Böyle eksikliklerden dolayı çoğu zaman rivayet edenin iyi niyeti ve dürüstlüğüne rağ­men hadise aynen aktanlamıyor. Aynı şey olaylar ve eylem­lerin beyanında da söz konusu olabiliyor.

Bazen bu eksiklikleri diğer başka rivayetler giderirler ve hepsini bir araya getirince herşey anlaşılmış olur. Bazen sa­dece tek bir rivayet mevcut olduğu için (Hadis ilmi ıstılahın­da “garib” diye adlandırılan hadisler gibi) böyle bir eksikliği rivayet ilmine dayanarak gidermek mümkün olmayabilir. Bu durumda dirayet yoluyla esas konunun ne olduğu hak­kında bir yorum yapılır. Yani o rivayet olduğu gibi kabul edi­lebilir mi? Veya o rivayet Rasûlullah’ın’in (s,a) mizacına ve konuşma üslubuna uygun düşüyor mu? Bu hususlar araştı­rılır.

Yukarıda belirttiğimiz vasıflar dahilinde hadisi araştır­ma yeteneği olmayanlar ya hadisi hiç okumamalı, ya da oku­dukları zaman en azından kendi kendilerine bir hüküm ver­memelidirler.[113]

Gücü Yettiği Halde Oruç Tutmayanlar Fidye Verebilir Mi?

Soru:

Burada, Kembelpur’da [114] bir alim geçen Ramazan ayın­da büyük bir fitneye neden olmuştu. O, Bakara Suresinin Ramazanla ilgili bütün ayetlerinin aynı zamanda nazil oldu­ğunu iddia etmektedir. Dolayısıyla “Oruç tutacak güçte olanlar, tutmadıkları zaman fidye ödesinler’ diye Allah’ın verdiği kolaylıktan kesin olarak şimdi de yararlanılabilinir. “Eğer oruç tutarsanız ne ala, yoksa fidye verin” diyerek bu görüşünü desteklemek için yüz seksen üçüncü ayetin son kısmını delil olarak göstermektedir. Bu alime göre yüz sek­sen dördüncü ayet de ilk ayetlerle birlikte nazil olmuştur. Bu nedenle bu ayetin ilk iki ayette verilen kolaylığı yok edeme­yeceğini iddia ediyor.

Sizin tefsirinizi okuduğumda yüz seksen ikiyle, yüz sek­sen üçüncü ayetlerin Bedir Savaşı’ndan önce, yani Hicri 2. yılda ve yüz seksen dördüncü ayetin bundan bir yıl sonrasın­da nazil olduğunu öğrendim.

Eğer sizin bu ayetlerin nüzulleriyle ilgili iddianız ispatlalanabilirse, bugün bile çok sağlıklı bir insanın fidye vererek oruçtan kaçmasına olanak sağlayan bu alimin görüşünü çü­rütebiliriz.

Sözkonusu alim kendisini hadis üstadı ve müfessir zan­nediyor. Her iki ilim dalındaki görüşlerini durmadan çevre­ye yayıp duruyor. Eğer araştırma zahmetine katlanıp da, 182 ile 183′ üncü ayetlerin Bedir Savaşından önce ve 184’üncü ayetin bir yıl sonrasında nazil olduğunu kitap referanslarıyla ispatlarsanız, bize bir dayanak vermiş olacaksınız. Biz de böylece onun fitne çıkaran görüşlerinin yayılmasına en­gel olacağız. Bu, İslam’a bir hizmet olacaktır. Değerli düşün­celerinizi bize aktaracağınızı ümid ediyoruz.

Cevap:

Bu soruda ifade edilen fitnenin amacı, konunun ele alınış tarzından bellidir. Böyle bir iddiası bulunan kişinin amacı gayet açıktır. Hem kendisini ve hem de kendisiyle aynı meşrebteki dostlarını oruç belasından(!) kurtarmak istemekte­dir. Sıradan bir tanrıtanımaz, açıkça itaatsizlik yolunu seçer ve korkusuzca bunu yapar. En azından o, Allah’a itaatsizlik ederken O’nun kitabım delil olarak kullanma hilekarlığına gitmez. Fakat dinsizlerin çok acaip bir kısmı var ki kendi fiskına Kur’an-ı Kerim’den delil gösterir. Ayrıca yalnızca Kur’an’dan istifade edilmesi gerektiğini söyleyerek hadisin dinle bağlantısını keser. Amaçları Kur’an’ın ayetlerine iste­dikleri anlamı vermektir. Bugün bu kişiler serbesttir ve Al­lah’ın Kitabı’nı istedikleri gibi kullanarak halkı O’nun di­ninden uzaklaştırmaktadırlar. Onlar ilk önce “İki Kur’an” telif ettiler, daha sonra “İki İslam” ortaya koydular. İleride “İki Allah” iddiasında da bulunurlarsa, kimse onları durdu­racak değildir ya. Oruç hakkında verdiği delilin yanlışlığını göstermek için önce Kur’an’ın şahadetini sunuyorum. Söz konusu ayetlerin tercümesi şöyle:

Ey inananlar! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi, Allah’a karşı gelmekten sokmasınız diye, size sayılı günler­de farz kılındı. İçinizden hasta olan veya yolculukta bulu­nan, tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde tutar. Oruca dayanamayanlar, bir düşkünü doyuracak kadar fid­ye verir. Kim gönülden iyilik yaparsa, o iyilik kendisindendir. Oruç tutmanız -eğer bilirseniz- sizin için hayırlıdır. Ra­mazan ayı ki onda Kur’an insanlara yol göstererek -yol göste­rici ve doğruyu yanlıştan ayırıcı belgeler olarak- indirildi. Sizden bu ayı idrak eden, onda oruç tutsun; hasta veya yolcu­lukta olan tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde tut­sun.”[115]

Bu ayetleri ön bir bilgisi olmadan okuyan bir kişinin kafa­sına takılabilecek ilk soru şu olabilir: Eğer bütün bu ibare tek bir zamanda indirilmiş ise, o zaman Ramazan ayında bu nimetin verildiği ve işte bu yüzden Ramazan ayına yetişen­lerin oruç tutmaları gerektiği meselesi neden daha ayetin ilk başında zikredilmemiştir?

Bu ne biçim bir beyan üslubudur ki önce “sayılı birkaç günde oruç tutmak” tan bahsediliyor. Sonra üç dört cümlede oruç hakkında bazı hükümler belirtiliyor. Daha sonra da o sayılı birkaç günden Ramazan günlerinin kasdedildiği açıklanıyor ve Ramazanın oruç için seçildiği, bu ayın bütün gün­lerinde oruç tutulması gerektiği belirtiliyor. Acemi birisi bile bölümleri birbiriyle irtibatlı bir konuşmada şöyle demeyi tercih ederdi: “Sizden öncekiler gibi size de oruç farz kılındı. Çünkü Ramazan ayında size Kur’an nimeti verilmiştir. Do­layısıyla farz olan oruçları bu ayda tutun.” Bundan sonra da diğer beyan edilmesi gereken hükümleri söyleyebilirdi.

Ön bir bilgisi olmayan bir okuyucunun zihnine gelen ikin­ci bir soru da şu olabilir: “Ayetin ilk bölümünde içinizden has­ta olan veya yolculukta bulunan, tutamadığı günlerin sayı­sınca diğer günlerde tutar” ibaresi olduğu halde bu ibare da­ha sonra neden yinelenmektedir? Eğer gerçekten tekrarlan­ması icap etmişse, neden “Oruca dayanamayanlar, bir düş­künü doyuracak kadar fidye verir” ibaresi de tekrarlanma­dı? Aslında, her ikisinin de tekrarlanmasına gerek yoktu. Fakat birini tekrarlayıp ötekini tekrarlamamak, bir muam­ma gibi gözükmektedir.

Üçüncü sorusu şöyle olabilir ibaresinden önceki ve sonraki ibarenin içeriği, birbiriyle açıkça çelişkili gibi gelmektedir. Birincisinde: “Oruç tutabilecek güçte olan kimse oruç tutmazsa fidye versin, fakat oruç tutarsa, onun için daha iyidir” diye açıkça söylenmiştir. Bunun aksine ikincisinde, Ramazan ayını idrak eden herkesin, mutlaka oruç tutması gerektiği emredilmiş ve bu kesin emri takviye eden hükümde, hasta ve yolcu için verilen ruhsat tekrarlan­mış ve fakat oruç tutabilecek güçte olanlara yukarıdaki iba­rede tanınan ruhsat ise düşürülmüştür. Kıt akıllı bir yasa hazırlayıcıdan bile, aynı zamanda iki değişik emir vermesini bekleyemeyiz. Bu fiil Allah’a nasıl yakışabilir ki?

İlk iki soru, sadece sorudur. Fakat son soru, bu ibareye şiddetli bir itirazdır. Hadis’ten yardım almaksızın herhangi bir şahsın bunu giderebileceğini hiç zannetmiyorum. Hadi­sin yardımını almadan Kur’anı anlamanın mümkün oldu­ğunu iddia edenlere ve hadîsin, dini hükümlerin kaynağı ve Kur’an’ın müstenid tefsiri olduğunu inkar edenlere, yukarı­daki gibi sorulara ve itirazlara yalnızca Kur’an da hangi ce­vaplar vardır sorusunu sormak gerekir.

Hadisin, Kur’an’ı anlamakta bize nasıl yardıma olduğu­na bir bakalım: Vahyin geldiği toplumda yaşayanlar, ayetle­rin “Ey insanlar!” dan başlayıp “eğer bilirseniz” de biten bö­lümünün, ilk başta nazil olduğunu ve ikinci bölümünün bir yıl sonra indirildiğini bize bildirmektedirler.

İlk yılında oruç farz kılınırken bu kolaylık verilmişti. Oruç tutabilecek güçte olan, tutamadığı takdirde fidye vere­bilirdi. Fakat ikinci yıl, bu ruhsat kaldırıldı. Elbette ki, yolcu ve hasta için olan ruhsat aynen bırakıldı.

Bu ifadeyle bütün zorluklar giderildiği gibi, ikinci yıl son ve kesin hükümde, neden “Ramazan,Kur’an gibi bir nime­tin indirildiği aydır” dendiği de, anlaşıldı. Artık bu konu iyi­ce anlaşılmıştır; Allah, önce nimetini hatırlattı ve sonra bu nimetine şükür etmemiz için bu ayda mutlaka oruç tutulma­sını emretti.

Muhaddis ve müfessirler bu açıklamayı birçok sahabi ve tabiînden aktarmışlardır. Mesela; İmam Ahmed b. Hanbel, Hz. Muaz b. Cebel’den uzun ve açıklayıcı bir rivayet aktar­mıştır:

“Namaz ve orucun mevcut şekli, kademeli olarak gerçek­leştirildi. Namazda, önce Kudüs kıbleydi, sonra Kabe olarak değiştirildi. Önce halk namaz vakitlerini birbirine hatırla­tırdı, sonra ezan okuma yolu benimsendi. Daha önceki uygu­lamaya göre; cemaatin arasında namaza katılan birisi, önce kılamadığı rekatları kılar ve sonra imama uymaya başlar­dı. Sonraki uygulamada; namaza katıldığından itibaren imama uyulması, selamdan sonra kalkıp namazını tamam­laması gerektiği belirtildi. Aynı şekilde orucun hükümleri de tedricen geldi.”

Rasûlullah (s.a) Medine’ye geldiği zaman, her ay üç gün oruç tutardı ve Muharrem ayının onuncu günü, oruç tutardı. Sonra Allah, Ramazan ayının oruçlarını farz kıldı fakat oruç tutamayana da bir düşkünü doyuracak kadar fidye verme ruhsatı verdi. Daha sonra Ramazan ayının oruçlarının mut­laka tutulması emredildi ve sağlıklı bir kişi için fidye verme ruhsatı mensuh kılındı. Halk, daha önce, iftardan sonra uyu­yana kadar yeme, içme ve cinsel ilişkiyi caiz görürdü. İkinci günün orucunun uyuduktan sonra başladığım düşünürdü. Halbuki bu bölümde açık bir hüküm yoktu, ama halk bunu böyle algılamıştı.[116] Sonra şu hüküm geldi ve konu açıklan­dı.

“Size oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmanız helal kılın­dı”, sonra orucu tamamlayınız geceye kadar…”

Buhari, Müslim, Ebu Davud ve diğer muhaddisler bu ri­vayeti teyid eden birçok rivayet aktarmışlardır ve bunlar Hz. Aişe (r.a), Hz. Abdullah b. Ömer (r.a), Hz. Abdullah b. Mesud (r.a) ve Hz. Seleme b. Akvâ (r.a)’dan rivayet edilmiştir. Meş­hur müfessir İbn Cerir Taberi (310 Hicri’de vefat etti)’nin bu rivayeti teyid eden ve tüm senetleriyle birlikte rivayet ettiği sahabi ve tabiin’in isimleri şöyle: Muaz b. Cebel, İbn Ömer, İbn Abbas, Seleme b. Akva, Alkame, İkrime, Hasan Basri, Şa’bi, Ata, Zühri. Bunlardan Hz. Muaz b. Cebel’in (r.a) bir ri­vayetine göre, Araplar daha önce oruç tutmaya alışık olma­dığı ve oruç onlara çok zor geldiği için onlara oruç tutamadıkları gün için, bir düşkünü doyuracak fidye verme ruhsatı ve­rilmişti. Daha sonra hastalık ve yolculuk dışında kesin ola­rak oruy tutma emri geldi.

Bir başka rivayette, İbn Abbas’ın şöyle bir açıklamasına yer verilmiştir: Allah, orucun ilk yılında fidye verme ruhsatı getirmişti, ama ikinci yıl bu ruhsat sadece hasta ve yolcuya tahsis edildi. Fakat mukim birisi için fidye sözü edilmiyor ve bu ruhsat mensuh kılınıyordu.

Bu açıklamadan da anlaşıldığı gibi, hadisi göz ardı edip, hadisleri hakaret ve alay edercesine terkedenler, Kur’an’dan istedikleri gibi hükümler çıkaranlar, nasıl yolla­rından sapıyorlar ve müslümanları nasıl yollarından saptınyorlar.[117]

Hadisi İnkâr Edenlerin Bir İtirazı Daha

Soru:

Hadis’i inkar edenler Müslim’den şu hadisi naklediyor­lar:

“Rasûlullah (s.a), çocuk doğurmuş olan hanımlarından Mariye Kıbtiye’nin bir kişiyle zina ettiği iftirası yapıldı. Rasûlullah (s.a), Hz. Ali’ye (r.a) söz konusu kişinin katledil­mesini emretti. Hz. Ali (r.a) öldürmek üzere gittiğinde, o kişi­yi guslederken buldu, Hz. Ali (r.a) adamın muhannes (ha­dım) olduğunu gördü. Bu durumda geri döndü ve bu olayı Rasûlullah’a (s.a) anlattı.” Bu hadisten aşağıdaki sorular akla gelmektedir:

  1. Rasûlullah (s.a) sadece bir iftira yüzünden adamı yargı­lamadan ve onun savunmasını dinlemeden, öldürülmesini nasıl emretti? Halbuki bu, İslam’ın ruhuna ve hadislerde ifa­de edilen İslami adalet anlayışına aykırıdır.
  2. 2. Zinanın cezası kırbaç mıdır? Recm inidir? (Her ne ka­dar hadis inkarcıları recini kabul etmeseler de.) Hz. Muhammed (s.a) niçin bu suçun cezasının ölüm olduğuna hükmet­ti?
  3. Hz. Ali (r.a), suçlu çıplak iken niçin bakmıştır? Halbuki Rasûlullah (s.a) bunu birçok hadisinde menetmiştir.
  4. Bu hadis konusunda, Hafiz İbn Hacer, îbn Cevzi, Molla Aliyyül Kari ve diğer hadis tenkidçilerinin cerh ve ta’dil kri­terine göre, bu hadisin sıhhat derecesi nedir? Eğer, öncekiler bütün titizliklerine rağmen, beşer olmalarından dolayı bu konuda yanılmışlarsa, sonrakilerin ehliyetli olsalar da bunu düzeltmeye hakları yok mu?
  5. Bu hadisin metnini incelediğimizde öyle görünüyor ki; bu metin Rasûlullah’ın (s.a) kelamı değildir. Bir ravi, yargı­lamayı anlatıyor ve galiba bazı ayrıntıları unuttuğundan tüm hadiseyi kendi anlatımıyla izah edemiyor.

Cevap:

Bu hadis inkarcıları, aslında kompleks bir cehaletin içeri­sinde yüzmektedirler. Bilmedikleri şeyleri bir bilene sora­caklarına, kendileri bir karara varmakta ve onları yayıp halki saptırmaktadırlar.

Onların saptırıcı yazıları, çoğu zaman gözümüzün önün­den geçiyor. Delille reddedilemeyecek hiçbir itirazları yok aslında. Mecburen susuyoruz. Susmamızın nedeni, bu tür âsilerin tartışırken, zorba ve sokak serserileri gibi davran­malarıdır. Onların yazıları okunurken; yazarın elinde pisli­ğe batmış bir süpürgeyle durduğu ve okur okumaz okuyucu­nun yüzüne bu süpürgeyi vuracağı hissediliyor. Böyle kişi­lerle başa çıkmaya uğraşmanın, şerefli bir kişinin işi olmadı­ğı ve böylelerinin ilmi bir tartışmaya girilmeye layık sayıla­mayacağı bir gerçektir.

Fakat, bu fitneci kişilerin yazılarından şüpheye düşen iyi niyetli insanların kuşkularını gidermeye biz her zaman ha­zırız. Şu da var ki, şerefli ve makul insanların böyle batıl id­dialardan etkilenebileceğini hiç ummuyoruz.

Sorunuzla ilgili olay şu şekildedir: Medine münafıkları, Hz. Mariye Kıbtiye (r.a) hakkında, amcasının oğluyla gayrı meşru bir ilişkisi olduğu söylentisini yaymışlardı. Giderek bu söylenti, Rasûlullah’a (s.a) ulaşmış ve kendisi Hz.Ali’ye (r.a):

“Git, eğer onu Mariye ‘nin yanında bulursan, öldür” diye emretmişti. Rasûlullah’a (s.a) bu haberi ulaştıran kişi, “O, şu anda oradadır. Siz kendiniz birini yollayıp bunu anlaya­bilirsiniz” demiş olabilir. Bu durumda da Rasûlullah’a (s.a), “Onu uygunsuz bir durumda bulursan öldür” diye bir emir vermiş olabilir.

Hz. Ali (r.a) oraya gittiğinde, Mariye’nin amcasının oğlu bir havuzda yıkanıyordu. Hz. Ali (r.a) varır varmaz ona ba­ğırdı ve elinden tutup havuzdan çıkardı. Suyla dolu bir ha­vuzda yıkanan kişinin çıplak olup olmadığının bilinemeye­ceği bir gerçek. Hz. Ali (r.a) sudan çektiğinde, tabii olarak birden onu çıplak görür ve böylece onun maktu’uzzeker oldu­ğunu öğrenir. Sonra da gelip gerçeği Rasûlullah’a (s.a) anla­tır.

Şimdi söyleyin, bu olaya nasıl bir itiraz yapılabilir ve bu itiraz hangi yönden mümkün olabilir? Şunu da belirtmek gerekir ki, üstelik bu rivayet senet itibariyle de zayıf değil­dir.

Bazı muhaddisler, bunun nedenini şöyle beyan etmişler­dir: Rasûlullah (s.a) o şahsın muhannes olduğunu biliyordu. Öldürülmesi için Hz. Ali’ye (r.a) emretmesinin amacı, Hz. Ali (r.a) ona Peygamberimizin bu emrini bildirdiğinde, muhannesin kendisi bu sırrını ortaya vuracaktı. Böylece söylentile­rin uydurmaya dayalı iftira olduğunu herkes duymuş ola­caktı.

Fakat bana öyle görünüyor ki, böyle bir şey olmasa bile bu, itiraz edilebilecek bir olay değildir. Rasûlullah’a böylesine büyük bir saygısızlık edeni gören birisinin, o şahsı öldürmeye hakkı yok mudur? Kendi annesi, karısı veya kız kardeşi için dahi böyle birşey söz konusu olduğunda bu, bu­gün bile makul bir parlama sebebi sayılıyor. Rasûlullah’ın (s.a) namusuyla ilgili böyle bir durum söz konusu olduğun­da, öldürülmesini emretmesini normal karşılamak gerekir. Buna itiraz edene, karısı hakkında böylesine korkunç bir ha­ber duyarsa tepkisinin ne olacağı sorulabilir.[118]

Balığın Kesilmeden Helal Olmasının Delili

Soru:

Tercüman’ul Kur’an’ın eski bir baskısında, İngiltere’de okuyan bir öğrencinin et yemesiyle ilgili problemleri yayın­lanmıştı ve siz ona, yahudilerin kestiği eti veya balık eti ye­mesini tavsiye etmiştiniz. Tekbirsiz kesilen balığın helal ol­ması konusunu sormak istiyorum. Çünkü galiba siz de dün­ya müslümanlarının çoğu gibi balığın yenmesini helal ola­rak niteliyorsunuz.

Kanımca helal ve haram hakkında karar vermek bir insa­na değil, sadece Allah’a mahsus bir haktır. Çünkü Allah Teâlâ buyuruyor:

Dillerinizin yalan yere nitelendirmesinden ötürü “şu he­laldir, şu haramdır” demeyin. Sonra Allah’a karşı yalan uy­durmuş olursunuz. Allah’a karşı yalan uyduranlar ise iflah olmazlar.”[119] Fakat, tekbirsiz kesilen balığın eti Kurana göre haramdır. Bazı hayvanlar dışında, (domuz, köpek, kedi vb. dört ayaklılar.) bütün hayvanların tekbirle kesilmesinin açık bir hükmü mevcuttur. Balık da bir hay­vandır.

Leş, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına boğazla­nan, boğulmuş, vurularak öldürülmüş, yukardan düşmüş, boynuzlanmış ve canavarın parçalamasıyla ölmüş hayvan­lar, henüz canları çıkmadan kesmeniz dışında, dikili taşlar üzerine boğazlanan hayvanlar ve fal oklarıyla kısmet ara­manız size haram kılındı[120] Balık da leşe (meyte) dahildir.

Sana kendilerine neyin helal kılındığını soruyorlar. De kî, size iyi ve temiz şeyler helal kılındı. Allah’ın size öğretti­ğinden öğreterek yetiştirdiğiniz avcı hayvanların, sizin için tuttuklarını yeyin ve üzerine Allah’ın adını anın. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir[121] Burada, helal olan bütün hayvanların tekbir getirerek kesil­mesinin açık bir emri vardır. Balık istisna edilmemiştir, edil­seydi zikredilmesi gerekirdi.

Allah’ın ayetlerine inanıyorsanız üzerine Allah’ın adı anılmış olan şeyden yiyin[122]

Bu meselenin müspet yönden ifade edilişidir. Buna göre; “Sadece, Allah’ın ismi anılıp kesilen hayvanları yeyin” deni­yor. Balık için de bir istisna yoktur. Dolayısıyla diğer hay­vanlar gibi, onu da tekbir getirerek kesmeliyiz ve öyle yeme­liyiz.

Kesilirken üzerine Allah’ın adı anılmayan (hayvanlar­dan yemeyin. Çünkü o(nu yemek) yoldan çıkma (fısk)dır.”[123]

Burada da mesele menfi yönden ele alınmıştır. Ayrıca bu­rada ayetlerin kullanımının en güzel örnekleri bulunuyor. Birincisiyle anlaşılmazsa, ikincisiyle anlamak mümkün olu­yor. Kur’an’ın genel üslubuna göre bir meseleye müsbet ve menfî olmak üzere her iki yönden de yaklaşmak bu konuda da gerçekleşiyor. Bir yerde tekbirle kesilmemiş hayvanın yenmesine fısk (itaatsizlik) denmiştir. Oysa bu ayette de, “balık ve çekirge” istisna edilmemiştir. Dolayısıyla, tekbirle kesilmemiş balığın etini yemek, kesinlikle haramdır.

Ricam şudur: Balığın tekbirle kesilmeksizin helal olması Kur’an-ı Kerim’de bildirilmişse lütfen Tercuman’ul Kur’an vasıtasıyla bana iletin. Çoğu gelenekçi alimler “Atalarımızı ne yol üzere bulduysak” cinsinden bir mazerete yakalarını kaptırıyorlar. Fakat Kur’an’ın böylesine açık hü­kümleri karşısında, bu türden delillerin bir işe yaramayaca­ğı aşikardır. Hiç şüphesiz, hadislerde balığın kesilmemiş şe­kilde helal olduğu bildirilmiştir, ama Kuranın bir delili kar­şılığında yine Kur’an’dan bir delil sunulmalıdır. Kur’an’a uygun olan hadisleri biz baş üstüne deyip kabul ediyoruz. Fakat, Kur’an’m açık bir emrine karşı olan hadis için, “Bunu Rasûlullah (s.a) söylememiştir ve mevzudur, Kur’an’ın ha­dislerle yargılanması söz konusu olamaz” diyebiliriz.

Bu yüzden, ben size Kur’an’dan deliller sunduğum için, sizden de sadece Kur’an’dan delil getirmenizi istiyorum. Be­nim arzettiğim dört delile karşı ortaya koyacağınız bir delil

Ayetlerin Tefsiri ve Hadislerin Yorumu 1105 dahi yeterli sayılacaktır.

Cevap:

Kur’an’ın ayetleri üzerinde düşünmeniz sevindirici bir olandır. Fakat sorunuzdan bunu yaparken yanlış yola girmiş olduğunuz anlaşılıyor. Kur’an’ın ayetleri üzerinde düşün­menin anlamı Rasûlullah’ın (s.a) şerh ve açıklamalarını, O’nun öğrencisi olan sahabilerin izahlarını, bugüne kadar gelmiş geçmiş alim, fakih, muhaddis ve müfessirlerin araş­tırmalarım, ümmetin mütevatir hale gelmiş amellerini hiçe sayarak sadece Kur’an’ın ibareleri üzerinde düşünmek ve anlayabildiğiniz şeyi hak olarak görüp, sizin söylediğinizin dışında ne söylenmişse reddetmeye layık görmek demek de­ğildir. Bu yaklaşım bağışlanamaz, sizin için hidayetinize de­ğil, sapıtmanıza yol açar.

Allah bu misalle neyi murad etti?” derler. (Allah) onunla bir çoğunu saptırır ve yine onunla bir çoğunu yola getirir.[124]

Siz alınmayın ama, bu yönteminizle, Allah’ın Kitabı’yla hadisler arasındaki bağlantıyı kesiyorsunuz.Oysa, bu bağ­lantıyı Allah’ın kendisi kurmuştur:

Biz sana Kitab’ı indirdik ki, hakkında ayrılığa düştükleri şeyi onlara açıklayasın[125] Onun için siz kendinizi Kur’an’dan, hidayet alma yerine sapıtma alacak bir tehlikeye atıyorsunuz.

Kur’an’ı anlamak için hadislere, âsâr’a ve din büyükleri­nin araştırmalarına başvurmak, “Atalarımızı bu yol üzerinde bulduk” gibi bir espri ile hareket etmek demek değildir. , Kur’an’ın ayetlerini Kur’an’ın isteğine karşı kullanmanın en kötü bir örneğidir. Çünkü Kuran bu ibareyi hidayet üzerine olmayan atalarının geleneklerine körükörüne uyan­ları kınamak için kullanmıştır. Bunu, Kur’an’ı bilen kişilere, Kur’an’ın belli meselelerde görüşünü öğrenmek için başvu­ranlara yakıştırmak, mantık olarak yanlış olduğu gibi, Kur’an’ın açıklamalarına da aykırıdır. Eğer siz, alimlere başvurmayı “Atalarımızı bu yol üzerine bulduk” diyerek kı­nanmaya layık görüyorsanız, Kur’an’ın ayetlerinin amacı nedir?

Bilmiyorsanız zikir ehline, kitab ehline sorun.[126]

İşte onlar, Allah’ın hidayet ettiği kimselerdir. Onların yoluna uy.” [127]

Sizin bu; “Kur’an’ın dışındaki herşey veya Kur’an’ın be­yanına muhalif olarak hadislerde görülen herşey kesinlikle Kur’an’ın aleyhinedir. Onun için, reddedilmelidir.” sözünüz de doğru değil. Kur’an’da ifade edilmiş olan genel bir hük­mün uygulanmasının özel şartları hadiste söylenmişse, bu, Kur’an’ın hükmünün yadsınması anlamına değil de, hük­mün açıklanması anlamına gelmektedir. Eğer siz, bu açıkla­mayı Kur’an’a aykırı diyerek reddederseniz ve bunun genel bir hüküm olarak kalmasında ısrar ederseniz, birçok tutar­sızlıklar doğacaktır. Bunun örneklerini size sunarsam, siz de kabul edeceksiniz ve bunda ısrar etmenizin gerçekten yanlış olduğunu anlayacaksınız.

Siz, ısrarla tekbirsiz kesilmemiş olan balığın helal ol­masının delilini istiyorsunuz. Cevap vereceğim, fakat başlangıçta, bu cevabı, sizin isteğinizi prensip olarak doğru ka­bul ettiğim için vermediğimi hemen söyleyeyim. Bunun amacı, sizin Kur’an bilginizin ne kadar yüzeysel olduğunu belirtmek, böylesine yüzeysel bilginize dayanarak hadis, tef­sir, fıkıh ve ümmetin mütevatir amelini reddetmeye meyletmenizin ne kadar büyük bir cesaret olduğunu size göster­mektir. Bu uyarımdan sonra, hadis inkarcılarının fesatla­rından sıyrılabilmeniz ve Kur’an üzerinde düşünmenin doğ­ru yolunu tutmanız için Allah’a dua edeceğim.

Birinci husus, tefsirin usulüyle ilgilidir ve siz, bunu çok iyi bilmelisiniz. Kur’an-ı Kerim’in üslubu, hukuk üslubu de­ğildir. O’nun üslubu daha çok hitabete benziyor. Hitabet üs­lubunda ne muhatapların mevki ve mahal bakımından anla­yabilecekleri şeyler açıkça söylenmekte ve ne de kanun mad­delerini hazırlarken gösterilen ihtimama riayet edilmekte­dir. Çünkü, genel dinleyicilerden, kelimeleri abartıp azalta­rak, kanunun hudutlarına uydurmalarını bekleyemeyiz. Bu prensibi anladıktan sonra “her hayvanın kesilmesi” ve “kes­meden hiçbir hayvanın helal olmaması” külli kanunlarını istinbat ettiğiniz ayetleri incelerseniz mevki ve mahalden, siyak ve sibaktan, umumi örften o ifadelerin gerçekte su hayvanlarıyla değil de hava ve kara hayvanlarıyla ilgili ol­duğunu göreceksiniz.

Bu husus, genel anlayışla ilgili olduğu için, hiçbir makul insan “kesmeden hiçbir hayvanı yememe” genel emrini du­yup bunu balıklara kadar uzatmayacaktır. Dolayısıyla hu­kuki olmayan bir üslupta balığın istisna edildiğini belirtme­ye hiç gerek yoktu.

Şimdi, Kur’an’da özellikle sudaki hayvanlarla ilgili hük­me bir göz atalım. Mâide Suresi’nde:

Deniz avı ve onu yemek sizin için helal kılındı[128] buyuruluyor. Burada iki husus incelenmeye değer: İlki; “deniz avı helal kılındı” derken, avlanmak değil de avlanmış olan hayvan kasdedilmektedir. Çünkü sadece avlanmanın helal kılınması anlamsızdır. Böyle bir av için özel bir helal ol­ma şartı ifade edilmediği için, sudan avlanan hayvanların kullanımının, dünyanın her yerindeki gibi olacağı açık ola­rak anlaşılmaktadır. Şimdi siz söyleyin, dünyada ne zaman ve nerede balıklar kesilerek yenmiştir? Ki siz saydulbahr anlamına, genel örf açısından avlanmış balığın kesilmesini de dahil ediyorsunuz. Burada açık olarak görünüyor; dünya­da kesilmemiş şekilde yenilen bir şeyin kesilmesi şart oldu­ğu takdirde, muhakkak olarak onun açıklanması gerekecek­tir. Fakat bunun kesilmesi şart olmadığı halde belirtilmesi­nin gereği yoktur.

İkinci olarak; avın yanında bir şeyin daha helal kılındığı söylenmiştir ki, o da deniz yiyeceğidir. Sorumuz şudur: Bu deniz yemeği nedir? Taamuhu’daki “hu” zamirinin denize değil de ava atfedildiğini ve bunun anlamının da deniz avını yemek olacağını söyleyemezsiniz. Çünkü bunun anlamı böy­le olsaydı “taamuhu” yerine “ta’muhu” denecekti. Dolayı­sıyla bu zamir, denize matuftur ve bundan, deniz avıyla de­niz yemeğinin de yenmesi helaldir manası çıkmaktadır. Siz, deniz yemeğinin başka bir tefsirini yapmakta serbestsiniz. Fakat, ben size şunu söyleyeyim: Hz. Ebu Bekir (r.a), Hz. Ömer (r.a) ve Hz. İbn Abbas (r.a) bunun tefsirini şöyle ifade etmişlerdir: Bunun anlamı avlanmış hayvan değil de, deniz tarafından sahile vurmuş hayvandır. Hz. Câbir’in (r.a) bizzat Peygamberimizden yaptığı rivayete göre:

“Denizin attığını veya suyun çekilmesinden sonra sahilde kalanları yeyin” buyurulmaktadır. Bunun açıklanması için hadisler de vardır: “Allah deniz hayvanlarını Ben-i Adem için kesmiştir.[129] ve “Denizin ölüsü helaldir. “[130] vb. Siz isterseniz bu tefsirlerin hepsim reddedebilirsiniz. Fa­kat lütfen şunu da kesin olarak belirtin. Siz, deniz avı ile bir­likte zikredilen “taamuhu”nun helal edilmesinden ne anlı­yorsunuz?

İbn Kayyım, Zâdül-Meâd’de balıkla ilgili güzel bir tartışma yapmıştır. Lütfen, onu da okuyun. Kendisi bu tartışma içerisinde nakli delillerle birlikte, akli delillerle de balığın kesilmesine hiç gerek olma­dığını ispatlamıştır. Çünkü, onun sudan çıkması bile kesilmesi için yeterlidir.[131]

Mürtedin Öldürülmesi Meselesine Bir İtiraz

Soru:

Onlar ki inandılar, sonra inkar ettiler; daha sonra (tek­rar) inandılar, yine inkar ettiler, sonra inkarları arttı; işte Allah onları ne bağışlayacak, ne de doğru yola iletecektir.”[132]

Benim Kadiyani bir arkadaşım, bu ayetin açıklamasına karşı bir itiraz öne sürmüştür. Seyyid Ebul Âlâ Mevdûdî “İs­lam Kanununda Mürtedin Cezası” adlı kitabında, “Bir defa İslam’ı kabul edip dönen birisinin, İslam’ın hükmüne göre öldürülmesi lazım” diyor. Fakat, Kur’an’da ikinci kez iman etmesinin mümkün olduğu yukarıdaki ayetle ispatlanmış­tır, demektedir.

Lütfen bu sorunu bir çözüme kavuşturun.

Kötü kadınlar, kötü erkeklere… yakışırlar.”[133] Bu ayetin anlamı nedir?

Cevap:

Söz konusu ayetten hareketle Kadiyani arkadaşınızın yaptığı itiraz, onun anlayış eksikliğinin bir sonucudur. Arkadaşınız mürtedi öldürme hükmünün İslam hükümetinin olduğu yerde geçerli olduğunu bilmiyor. Fakat bir nıüslüman, İslam hükümetinin olmadığı ve irtidad cezasının veri­lemediği bir yerde de bulunabilir. Dolayısıyla, söz konusu ayetten, herhalukarda; İslam kabul edildikten sonra defa­larca kâfir olunabileceği görüşü istinbat edilemez. Bu, mür­tedi öldürme kanunu varken düşünülemez. Sonra, Kadiyani arkadaşınız, İslam hukukunun, irtidaddan hemen sonra öldürmeyi emretmediğini; aksine hatasını anlamasına ve töv­be etmesine fırsat tanıdığını da bilmiyor. Tövbe ettiğinde o affedilir. Arkadaşınız bu ayetin, irtidadın ahiretteki cezasını ifade ettiğini düşünememiş olsa gerek. Bir suçun ahiretteki cezayı ifade etmesi, dünyevi cezasının olmadığı anlamına gelmez. Kur’an’da, beyan edilmiş günahların çoğunun dün­yevi cezalarının yanısıra ahiretteki cezaları da anlatılmıştır. Bir müslümanı bilerek ve kasden öldürmek, buna örnek ve­rilebilir. Çünkü çoğu durumlarda, suçlu kişi dünyevi cezadan kurtulabiliyor. Şu irtidad meselesinde de, şahsın irtidadı aleni ise, hükümetin bundan haberi varsa ve mahkemece de suçlu bulunmuşsa, ancak bu durumda cezalandırılabilir. Halbuki, irtidad vakalarının çoğu gizli olabilir ve bu suçu iş­leyen defalarca tövbe ettikten sonra tekrar irtidat edebilir. Dolayısıyla, dünyevi cezanın yanında ahiretteki cezayı da beyan etmek lazım gelir. Herhangi bir yerde sadece ahirette­ki cezanın belirtilmesi, kesinlikle dünyevi cezanın olmaması anlamında değildir.

Bu konuda ben şunu anlayamıyorum: “Mürted’in cezası söz konusu olduğunda acaba Kadıyaniler neden bu kadar te­dirgin oluyorlar? Ben kitabımda yazıp söylediklerimde, Kadıyanilerin adını bile anmadığım halde bu meselede de, ar­kadaşınız bu ölüm cezası kendisi için önerilmiş gibi, niye o kadar sinirlenmiş ki. Acaba kendi hakkında bir şüphesi mi var?

Kötü (zinakar)erkekler için, ancak kötü kadınlar uygundur ve kötü kadın­lar için, ancak bedkar erkekler uygundur. Böyle insanlarla akrabalık kurmak takva sahibi ehli imanın işi değildir.”[134]

Sihrin Gerçeği Ve Muavvezeteyn Surelerinin Sebebi Nüzulü

Soru:

Muavvezetyn’in sebeb-i nüzulü hakkında bazı müfessirler, Rasûlullah’ın (s.a) yahudi kızlarının sihrinden etkilenmeşini ve bu sureleri okuyunca bu etkinin giderilmesini, ha­dis referanslarıyla yazmışlardır. Bu nereye kadar doğrudur? Sihrin gerçeği nedir? Bazı kişiler Hz. Muhammed’e (s.a) sih­rin etki etmesini, nübüvvet makamına aykırı görüyorlar.

Cevap:

Sebeb-i nüzul hakkında önce şunu bilmeliyiz: Müfessirlerin bir ayetin hangi olaydan sonra indirildiğini belirtmeleri; o ayetin, olayın olduğu anda indirildiği mânâsına gelmez. Onlar sadece, olayın ayetle ilgili olduğunu ifade etmek ister­ler.

Muavvezeteyn’in, kesin olarak Mekke’de nazil olduğu bi­liniyor. Hadislerde beyan edilen sihir olayı ise, Medine’de vuku bulmuştur. Dolayısıyla, bu surelerin, sihir olayı yaşan­dığında nazil olduğunu söylemek yanlış olur. Aslında bunun anlamı, böyle bir olay yaşandığında Allah Teâlâ’nın Rasûlullah’a (s.a) sözü edilen sureleri okumayı emretmesidir.

Sihrin gerçeğini anlamak istiyorsanız, Kur’an-ı Kerim’den Hz. Musa’nın (a.s) karşılaştığı olayı okuyun. Sihirbazlar tarafindan yılan yapılan sopalar ve ipler, gerçekte yı­lan olmamıştı. Ancak orada bulunanlar sopa ve iplerin yıla­na dönüştüğünü zannetmişlerdi. Hatta peygamber olduğu halde Hz. Musa’nın (a.s) gözleri de o kadar etkilenmişti ki, o dahi sopalan yılan olarak gördü. Kur’an-ı Kerim’in ifadesine göre, sihirbazlar marifetlerini ortaya koyunca, insanların gözlerini sinirlediler ve onları ürküttüler:

Sihirbazlar: ‘Ey Musa! Marifetini ya sen ortaya koy veya biz koyalım’ dediler. Musa: ‘Siz koyun’ dedi. Sihirbazlar marifetlerini ortaya koyunca insanların gözlerini sinirledi­ler ve onları ürküttüler, büyük bir sihir yaptılar.[135]

Bir de ne görsün büyülerinden ötürü onların ipleri ve sopalan hakikaten koşar gibi görünüyor.”[136]

Bundan da anlaşılacağı üzere, sihir aslı değiştirmez, ak­sine, özel bir psikolojik etkiyle insanın duyularını etkiler. Bundan sihrin sadece sıradan insanları değil, peygamberleri de etkileyebileceği isbatlanmıştır. Şu da var ki hiçbir sihir­baz, bu yöntemle ne bir peygamberi yenebilir, ne de onun misyonunu başarısızlığa uğratabilir. Onu vazifesine aykırı bir harekete götürecek kadar da etkileyemez. Fakat sihrin bir peygambere dahi tesir edeceği Kur’an’da da sabittir.

Rasûlullah’a (s.a) sihrin etkisi hakkındaki hadislerde akıl, tecrübe ve gözleme uymayan hiçbir şey yoktur. Ayrıca yukarıda açıkladığım, Kur’an’da bildirilen gerçeğe de aykırı değildir. Bir peygamber yaralanıp şehit olabiliyorsa, neden sihirden de etkilenmesin? Rivayetlerden anlaşılan o ki, Hz. Rasûlullah’ta (s.a) birkaç gün biraz unutkanlık hâsıl olmuş­tu. Bu da bütün konularda değil, sadece bazı konulardaydı.[137]

Hadisin Bazı Hükümlerini Kuranı Kerime Aykırı Görme Yanlışlığı

Soru:

Kur’an’dan öğrendiğimize göre, namaza hazırlandığımız zaman abdest almalıyız. Bunun anlamı, her namazdan önce abdestimizi yemlemeliyiz demektir. Namaz kıldıktan sonra abdestin miadı dolmakta ve ikinci namaz için, kesinlikle ye­niden abdest almak gerekmektedir. Buna rağmen, bazıları­nın bir kere abdest aldıktan sonra, defalarca namaz kılmala­rını anlayamıyorum. Ağıza ve buruna su vermek, Kur’an’da beyan edilen abdest şartlarında yoktur. Abdesti bozan hare­ket ve hallerin bir listesi de verilmemiştir. O halde, abdest alırken ağıza su vermek vb. bazı şeyleri şart görmek, bazı şeyleri de abdesti bozucu saymak Kuran öğretilerine aykırı değil midir?

Kur’an’da açıklandığına göre namazda kasr (kısaltma) yalnız tehlikelerle dolu cihad seferinde yapılabilir. Acaba, normal barış zamanındaki yolculukta kasr yapmak Kur’an’a aykırı değil midir?

Cevap:

Kur’an’ın emri şüphesiz, “Namaza kalktığınız zaman, abdest alın[138] şeklindedir. Fakat, Rasûlullah (s.a) bu emirle ne kasdedildiğini bize bildirmiştir. Aynı şekilde Kur’an’da sadece yüzün yıkanması emredilmiştir. Rasûlul­lah (s.a) ise yüzün yıkanmasının doğru yöntemini göstermiş­tir ve yüz yıkamaya ağız ile buruna su vermenin de şamil ol­duğunu fiilen belirtmiştir. Kur’an’da yalnız başın meshedilmesi emir buyurulmuştur. Fakat Rasûlullah (s.a) kulağın meshinin de buna dahil olduğunu bildirmiştir. Rasûlullah (s.a) bize, abdest almaya başlamadan önce onunla abdest alacağımız ellerimizi temizlemeyi de öğretmiştir. Halbuki bunlar Kur’an’da belirtilmemiştir. Kur’an’ın hükmünü Rasûlullah (s.a) açıklayarak bize göstermiştir.

Kur’an’la birlikte Peygamberimizin (s.a) gönderilmesi­nin amacı da zaten, O’nun bu kitabı açıklayarak ve hükümle­rini tatbik ederek bize göstermesi idi:

Ey Peygamber! Biz, bu kelamı doğrudan insanlara gön­dereceğimize, sana nazil ettik ki; sen, onlara gönderilen emri açıklayasın.[139] ayeti de bu gerçeği açıklamakta­dır.

Eğer siz, bunu iyice anlarsanız, neden aynı abdestle bir­den fazla namaz kılmabilir, şeklindeki sorunuzun cevabını da anlamakta hiç güçlük çekmezsiniz. Aslında, Rasûlullah (s.a) bize bir abdestin süresini bildirmiştir. Bu surenin bit­mesinin hallerini de. Eğer Rasûlullah (s.a) bunları bildirmeseydi, birisi abdest aldıktan hemen sonra küçük su döke­bilir veya abdesti bozucu başka bir harekette bulunabilir, sonra da namaza kalkalabilirdi. Mesela; namaz kılarken yellenmesine rağmen namaza devam edebilirdi. Kur’an’da sadece namaz için abdest almanın zarureti bildirilmiş, ab­destin süresi ve abdesti bozucu şeyler hakkında bilgi verilmemiştir. Bir şahıs kendi başına, daha yeni abdest alan biri­nin yellenmesiyle onun abdestinde ne gibi bir noksanlık vü­cuda geldiğini anlayamazdı.

Rasûlullah’ın (s.a) abdesti bozacak şeyleri açıkça anlat­mış olduğu şu durumda abdest, bu nedenlerden birisi söz ko­nusu olmadıkça üzerinden saatler geçse de bozulmaz. Bu ne­denlerden birinin vuku bulmasıyla da, yeni alınmış olsa su­yun ıslaklığı abdest alanın organlarından da tamamen geç­memiş de olsa, abdest bozulur.

Kur’an’da emredilen “Namaza kalktığınız zaman abdest alın” ibaresinden, her namaz için yeni bir abdest alma zo­runluluğunu istinbat edersek, meseleye aynı mantıkla yak­laşan herhangi birisi Kur’an’a dayanarak şöyle istidlallerde bulunabilir: “Gücü olan kimse her yıl hacca gitmelidir.” “Ömrü boyunca bir defa zekat veren biri Kuranın emrini ye­rine getirmiş olmaktadır.” vs.

Peygamberimizin (s.a) açıklamalarını göz ardı ederek, herkes istediği ayetten istediği anlamı çıkarırsa, herkes ayrı ayrı görüşlere sahip olur ve kimsenin görüşünün kimseyi bağlamadığı bir karışıklık ortaya çıkar.

Namazda kasr konusunda da, abdest konusunda yaptığı­nız hatayı tekrarlamışsınız. Kur’an’ı açıklamak üzere gönderilen Peygamberin (s.a) izah ve şerhlerini gözardı etmek birkaçını yukarıdaki satırlarda ifade ettiğim sayısız tutar­sızlıklara yol açan büyük bir temel hatadır. Kur’an’da, kas­rın sadece korku halindeki şekli açıklanmıştır. Bu durumda imam haricindeki herkesin, bir rekat kılması yeterlidir. Bu hükümde, hiçbir yerde, barış zamanında (güvenlik hali) kasr menedilmemiştir. Bu ikinci emir, Hz. Muhammed’in (s.a) vesilesiyle bize ulaşmıştır. Buna göre, yolculukta sabah ve akşam namazının farzları tamamen kılınmalıdır, fakat öğle, ikindi ve yatsı namazları ikişer rekat eda edilmelidir. Bu şekildeki kasrın yanlış olduğunu söyleyen şahıs, iki bü­yük hata işliyor: Birincisi; Kur’an’da olmayanı ve Kur’an’a aykırı olanı aynı görüyor. Halbuki bu ikisi arasında büyük fark vardır, ikincisi; Peygamberimizin (s.a) aracılığını orta­dan kaldırıp, doğrudan Kur’an’ı ele almak istiyor. Halbuki, Kuran doğrudan kendine gelmemiştir. Hz. Muhammed (s.a) vesilesiyle gelmiştir. Allah Teâlâ’nın Kur’an’ı böyle nazil et­mesinin anıacı Peygamber Efendimizin (s.a) Kur’an’ı insan lara açıklaması idi. Aksini düşünenler, acaba Allah’ın ara­cı seçmesini boş bir iş mi sanıyorlar?[140]

Kuranda Hırsızlığın Cezası

Soru:

Mektubumla birlikte “Kur’an’da Hırsızın Cezası” adlı bir yazı gönderiyorum. Bunu, mümkünse, derginizde yayın­layın. Amacım, değişik insanların görüşünü almaktır. Şayet çoğunluk benim gibi düşünüyorsa, zina suçu için de aynı açıklama yapılmalıdır.

Pakistan Anayasa Meclisi’nin gündeminde, zina ve hır­sızlık konulu iki suç vardır. Bunların Şeriattaki cezası, mev­cut eğilimlere aykırıdır. Yazımın amacı Meclis’in, kanunları Kur’an’daki cezalara göre yaparken, aynı zamanda halkın görüşlerini de göz önünde bulundurmasıdır. Mümkün oldu­ğu kadar, bu suça hapis cezası verilmesin de kırbaç, para ve sürgün cezaları verilsin. Böylelikle, tam Kur’an’ın isteğine uygun hareket edilmiş olacaktır.[141]

“Mâide Sûresi, 38 ve 39’uncu ayetlerde hırsızlığın cezası anlatılmıştır. Buna göre; “hırsızın elleri kesilmelidir”. “Essârik” ile birlikte “Essârika’nın da zikredilmesini bütün müfessirler, kadın hırsız olarak anlamışlardır. Soru şudur: Allah Teâlâ insanlar için bir mükâfat ya da cezayı ifade eder­ken, ender durumlar hariç, hep erkekleri muhatap alıyor ve kadın otomatik olarak buna dahil edilmiş oluyor.

Burada, “sârika”nın anlamının, hırsızın yardımcısı oldu­ğu bir gerçektir. Çünkü dünyada iki çeşit insan vardır. Birin­cisi, işi yapanlar ikincisi de onların yardımcılarıdır.

Erkek ve kadın arasında genelde erkek iş yapar ve kadın da onun yardımcısı olur. Dolayısıyla, Allah Teâlâ yardımcılar için müennes sigasını kullanmıştır. Kur’an’da genel ola­rak bir iş veya netice için müzekker sigası ile birlikte kulla­nıldığı zaman böyle durumlarda yardım eden kadın da olsa erkek de olsa murad edilen yardımcı olan kişidir. Zina fiilin­de, erkeğin ilk yardımcısı kadın oluyor ve ikincisi de araalık yapan ve işi bağlayan aracı oluyor. Dolayısıyla, “zâniye” keli­mesine onların hepsi dahildir. Hırsızlık da genelde hırsızı saklayan, çalınan malı alıkoyan yardımcılar olmadan ger­çekleşmez. Allah Teâlâ “sârika” kelimesinin kapsamına bunların hepsini almıştır. Bunların her biri için el kesilme cezası belirlemiştir. Burada “sârika”nın yardımcı manasına geldiğini “sârik” ve “sârika” arasında vav” kullanılmış olması dolayısıyla daha iyi anlarız. Eğer amaç kadın olsaydı, “vav” yerine “ev” kullandırdı. “Burada düşünmeye değer bir başka husus da Allah’ın hırsızlara gerçek bir tövbe için mühlet vererek suçu affetmesidir. Halbuki fakihler, Al­lah Teâlâ’nın verdiği bu muafiyet hakkından hiç bahsetme­mişlerdir”. (Burada tevbe ile ilgili birkaç hadis nakledilmiş­tir.)

Kanımca, Kur’an’a göre; hırsıza, gerçek tövbe için bir de­falığına şans tanınmalıdır. Tevbeye rağmen ikinci kez hır­sızlık yaparsa, muhakkak cezalandırılmalıdır. “Kur’an bir yandan hırsızın affinı ifade ederken, diğer yandan da onun elinin kesilmesini emrediyor. Bunun amacı hırsızlığın en az cezasının af, en fazla cezasının elin kesilmesi olduğunu be­lirtmektir. İslam’da hırsızlığın cezası, sadece elin kesilmesi­dir demek, Kuranın prensibinin eksik ve yanlış tabir edil­mesidir.” “Kur’an’a göre; hakim, hırsız ve yardımcıları konu­sunda tam yetkiye sahiptir. Hakim illa ellerini kesecek diye bir şey yoktur. Yalnızca tevbe ettirebilir ve cezalandırmayabilir. Kırbaç, hapis veya para cezası da verebilir. En fazla ce­za el kesilmesidir. Böyle bir uygulamadan sonra, Kur’an’ın cezalarının vahşice olduğu ve uygar bir dünyada kabul edile­meyeceği hakkında kimse bağırıp çağıramaz.”

Cevap:

Ben, hırsızın cezası hakkındaki istidlalinize katılmıyo­rum. “Sârika ve zâniye” den hırsızlık ve zinada “yardım edenler” gibi bir anlam çıkarmak Arapça’da hiçbir yeri olma­yan basit bir çabadır. Ben, Kur’an’ın kelimelerine zorla yeni bir anlam yüklenmesine de karşıyım. “Sârik” ile birlikte “sârika”yı açıklamanın Allah Teâlâ nezdinde ne gereği var­dı ki meselesine gelince, bunun açık cevabı şudur: El kesilme cezası düşüncesi zaten insanları perişan ediyor. Fakat, erke­ğe nazaran kadın için bu düşünce, daha da perişan edici ola­bilir. Dolayısıyla, ister erkek, ister kadın olsun, bu cezanın verilmesi açıkça emredilmiştir. Aynı şey, zina eden erkek ve kadın için de göz önünde bulundurulmuştur.

Arapçadaki atıf “vav” ından çıkarmak istediğiniz mânâ da yanlıştır. Arapçada atıf “vav” sadece maiyyet maânâsıyla gelmemektedir ki siz mecburi olarak bunu “matuf ve “matuf ilkeyhi”n her ikisi üzerine beraberce aynı hükmü uy­gulayın. Bu “vav” mutlak çoğul için de kullanılır ve bunun anlamı, beyan edilen hükmün mâ’tuf ve matuf ileyhi için ay­nı olmasıdır. Bu durumda bu anlam ev edatının mânâsı gibi­dir. Yani; ister matuf olsun, isterse matuf ileyhi, ikisinden hangisi olursa olsun, beyan buyurulmuş olan hüküm söz ko­nusu olacaktır. Bu yüzden siz, ayetinin anlamı “ikişer veya üçer veya dörder” olarak alı yorsunuz, hepsi birden değil. “Sârik ve sârika” nın anlamı da, hırsız ister erkek olsun ister kadın, ikisi de el kesilme ce­zasına tabi tutulmalıdır, şeklindedir.

Hırsızın tevbe etmesinden bahsetmişsiniz. Fakat, hangi hırsız affedileceğini bile bile tevbe etmeyecektir diye soraca­ğımızı düşünmemişsiniz. El kesme cezasının uygulanması için siz, hangi sınırlamayı getireceksiniz? Yani sınır olarak hırsızın kaç defa tevbe etmesini kabul edeceksiniz?

Hırsızlık ve zina suçlarında yardımcı olanlar için Kur’an’da nasıl bir ceza belirlendiği şeklindeki sorunuz da yanlıştır. Yalnız bu değil, Kur’an’da tazirat kanunlarının maddeleri hakkında da görüş belirtmemek tercih edilmiştir. O halde sen ve ben her suçun cezasını Kur’an’da mı aramalı­yız? Ya da Kur’an’da belitilen suç ve cezalar dışındaki suçlarda ceza vermemeli iniyiz? Kur’an sadece hudutları belirler. Şeriatta “gereklere göre hükümler tasarlanabilir” prensibi kabul edilmiştir.[142]

Kur’an’da Zinanın Cezası

Soru:

“Kuranda Hırsızın Cezası “ile ilgili yazım için görüşü­nüzü bildirdiğinizden dolayı teşekkür ederim. “Kur an da Zinanın Cezası” başlığı altında, yeni bir yazı gönderiyorum. Görüşlerinizi belirtmenizi rica ediyorum. İnşallah, her iki eleştirinize de aynı anda cevap vereceğim.

Burada genel olarak sadece şunu belirtmek istiyorum: Siz Kur’an’da ağır cezanın belirtildiği ve en hafif cezanın da yargıcın temyiz kuvvetine kaldığı hakkındaki açıklamama eleştiri getirmemişsiniz. Dünyada verilen cezadan sonra, ahiretteki cezanın atfedilebileceği hakkında da bir şey yazmamışsınız.

(Aşağıda cevap vermek için soranın mektubundan bazı alıntılar yapıyoruz.) (Mevdudi).

“Bir önceki yazımda (Kur’an’da Hırsızın Cezası) belirtti­ğim gibi, “sârika’nın anlamı hırsızın bütün yardımcılarıdır, ister erkek olsun ister kadın. Eğer hırsız kadınsa, o da “sârik” kelimesine dahildir. Burada da aynı durum söz ko­nusudur. Ayette zâniye ve zâni denmiştir. Zâniye kelimesi zinada yardıma olan herkesi kapsamaktadır. İster aracı olsun (kadın veya erkek), ister mesaj getirip götüren olsun, is­ter zina için kolaylıklar sağlayan olsun, isterse zina fiilini iş­leyen olsun.” “Hırsızın cezası ifade edilirken, “sârika”, “sârik”ten sonra söylenmiştir. Burada ise “zâniye”nin “zâni”den önce söylenmesinin mutlaka bir nedeni vardır. Bildiğimiz şey, hırsızın büyük suçlu olması ve yardımcıları­nın ondan sonra gelmeleridir. Fakat, zina konusunda yar­dımcılar, yani zâniye önce gelir. Çünkü, onların yardım ve rı­zaları olmadan zina gerçekleşemezdi. Bunun için onlar önce ifade edilmiştir.”

Kur’an’da zinanın iki cezası ifade edilmiştir. Birincisi yüz kırbaç, ikicisi ise;

Onları cemaatten ayırıp, tevbe etmeksizin, müminler içinde nikah kıymalarına izin verilmemelidir.[143] aye­tine göre zanileri mü’minlerin cemaatından ayırmaktır. ‘Kur’an’ın diğer hükümlerine göre; bir müminin müşrike ile nikahı caiz değildir. Fakat burada durum bunun aksinedir. Dolayısıyla bunun cevabı şudur: Burada müşrik ve müşrike kelimeleri sözlükteki anlamlarına uygun olarak kullanıl­mıştır. Yani kocasından başka bir erkeği de cinsel haz için dahil eden bir kadın, müşrike; karısından başka bir kadını da cinsel haz için dahil eden bir erkek ise müşriktir.”

O halde “zâniye” ve “müşrike”nin mânâları farklıdır. Müşrike, kocası olan zâniye’dir. Zâniye ise zinada yardımcı olan erkek veya kadındır. Zâni ve müşrik arasında da fark vardır. Zâni, karısı olan veya olmayan herhangi bir erkektir. Müşrik ise, karısı olan bir zanidir.” Bizim bu sözümüzü ka­bul etmeyen alimler, zinanın cezasının sadece yüz kırbaç ol­duğunu söyleyeceklerdir. Onlara göre, tecrid gibi ikinci bir ceza şekli yoktur.

Yüz kırbaç vurulması cezası en fazla cezadır. “Kur’an’da Hırsızın Cezası” konulu yazımızda, el kesilmesini en büyük ceza olarak söylemiştik ve en az cezanın, yargıcın temyiz kuvvetine bağlı olduğunu belirtmiştik.

“İslam’ın ta’zirat kitabı olan Kur’an, bu prensibe aykırı olan bütün suçlar için aynı cezayı naşı! önerebilir? Oysa, her suçlunun içinde bulunduğu şartlar değişik olmakta ve suçun ağırlığı ve hafifliği cezasına etki etmektedir. Hz. Muhammed (s.a) ve Raşid Halifeler, zinanın aşırı şekillerinde yüz kırbaç cezayı yetersiz görerek, suçlular için recm (ölüm) ce­zası fetvasını, işte bu yüzden vermişlerdir.”

“Günümüzde recm caiz midir? En azından Kur’an’da recm hakkında ayetlerin olmadığım biliyoruz. Durum böyleyken, okunması neshedilmiş ama htıinaü câri olan bir aye­ti neden göz önünde bulunduralım?” “Elbette kızı veya kar­deşinin kızıyla zina eden birisinin, hayatta kalmasına izin verilmesine akıl isyan ediyor! Dolayısıyla, bazı özel durum­larda zâniye ölüm fetvası verilmesinde bir sakınca yoktur. Yalnız bu fetva, ölüm cezası için olmalıdır, recm için değil.

Çünkü recm, günümüz uygarlığına aykırıdır ve hiçbir insan yaratılışı itibariyle recmi kabul edemez.”

“Şu husus göz ardı edilmemelidir ki, zina ve hırsızlık suç­ları arasında temel bir fark vardır. Hırsıza tevbe için ceza­dan önce firsat tanınmıştır, fakat zâni için böyle bir şey, an­cak cezayı çektikten sonra söz konusudur.

Ancak bundan sonra tevbe edip uslananlar hariç“. [144]

Burada ile cezaya işaret edilmiştir. Bu durum, zâninin hiçbir zaman cezadan kurtulamayacağını gösterir. Oysa hırsız, hakimin kabul etmesi halinde, tevbeden sonra cezadan kurtulabilir.”

Cevap:

“Kur’an da Zinanın Cezası” başlıklı yazınızla birlikte bir mektubunuzu aldım. Gönderdiğiniz her iki yazıyı da dikkat­lice okuduktan sonra şu kanıya vardım: (Görüş belirtme tar­zıma alınmayın.) Yazılarınızın ikisinden de anladığıma gö­re, siz, Kur’an’ın ayetlerinin tefsirini ve Şeriat hükümlerini açıklarken, Allah Teâlâ’dan korkan bir kişinin göstermesi gereken titizliği göstermiyorsunuz. Şayet kabul ederseniz ve ciddiye alıp üzerinde düşünürseniz, benim size iki tavsiyem olacak:

İlki; siz kendi görüşlerinizi desteklemek için Kur’an ve Sünnet’ten delil aramayı bırakın; bunun yerine, Kur’an ve Sünnet’ten öğrendiklerinize göre görüşlerinizi düzeltin.

İkincisi; Kur’an ve Sünnet’ten yola çıkarak, bir meseleyi çözüme bağlarken, geçmişteki müctehid, müfessir ve muhaddislerin izahlarını, tamamen göz ardı etmeyin. Bunlar­dan birinin görüşünü terkedip, diğerininkini benimsemekte serbestsiniz. Kendinize ayrı bir mezhep oluşturacağınıza, bu alimlerden birinin görüşlerini paylaşmanız daha iyi olacak­tır. Şahsî kanaat, sadece Kur’an ve Sünnet’i geniş kapsamlı mütalâadan sonra, basiretle yapılmış bir araştırma içinde caiz olabilir. Ben, yazılarınızda böyle bir durumla karşılaş­madım. Ayrıca kişisel görüş belirttiğiniz meseledeki delilleriniz çok güçlü olmalıdır. Eğer bu iki tavsiyeme kulak verir­seniz, umarım yazılarınızda yaptığınız hatalara düşmekten kurtulursunuz. Yazılarınızı detaylı olarak eleştirmek benim için zordur, ama bir bakışta görebildiğim açık hataları söyle­mek istiyorum:

  1. Kuranda hırsızlık ve zina suçlarına verilmesi gereken en büyük ve en az cezanın hakimin takdirine bağlı olduğu hakkındaki düşünceleriniz bir noktaya kadar doğrudur. Fa­kat, bundan büyük bir yanlış anlaşılma doğabilir. Bununla birlikte şunun da açıklanması gerekir; Zina ve hırsızlık için istenilen şahitler bulununca Kur’an’da belirtilen cezanın ve­rilmesi gerekir. Bu durumda yargıç az bir ceza vermeye yet­kili değildir. Nitekim küçük ve basit hırsızlıklar az cezalara uygun olacaktır. Zinanın ispatlanmaması durumunda, kari­nelerle ispatlanan küçük çaptaki fuhuş hareketleri için de küçük cezalar verilebilir.
  2. Bu yazınızda da aynı hatayı tekrarlamışsınız. Siz,”zâniye”nin mânâsını “zinada yardımcı olanlar” olarak almışsınız. Halbuki Kur’an açıkça bu mânâdan çok farklı şeyler söylüyor. Söz konusu ayette zani’den önce, zâniye zikredilmiştir ve sonra her ikisi için de aynı ceza belirlenmiş­tir.

Her ikisine yüzer kırbaç vurun.[145] Fakat siz, kendi görüşünüzü Kur’an’a göre değiştireceği­nize Kur’an’ı kendi görüşünüze göre değiştirmeye çalışmış­sınız. Bu büyük ve yersiz bir cesarettir. Bundan sakınmanız vaciptir.

  1. Müşrik ve müşrike için ifade ettiğiniz manalar (yani kocasından başkasını cinsel haz için dahil eden bir kadın müşrike ve aynı şeyi yapan bir erkek ise müşriktir) ne lügatte ne ıstılahta yeri olmayan tamamiyle uydurma şeylerdir. Ve ne de böyle bir mana çıkarabileceğiniz bir karine vardır.ayetinde nunmânâsı[146] bYani, o namuslu bir mü’mine ile evlenmeye layık olmayan zinakar birisidir. Onun için ancak bir zâniye ve müşrike ka­dın uygun olabbilir. Yani zâniye de ismet sahibi bir mü’min için uygun olmayan günahkar bir kadındır. Böyle bir kadın ancak zânî veya müşrik bir erkeğe uygun olabilir. Bu ayetin amacı zinanın kötülüğünü açıklamaktır. Bununla birlikte salih müslümanlara bir uyarıdır ki, zina eden erkek ve ka­dınlarla nikah bağlarını kurmasınlar.
  2. Yazılarınızda şöyle bir acâiplik var: Siz, Rasülullah’ın (s.a) ve dört halifesinin, zinanın aşın şekillerinde recm ceza­sı vermiş olduklarım kabul ettiğiniz halde, “recm bugünkü uygarlığa aykırıdır ve hiçbir insanî mizaç recme dayana­maz” demekte hiç tereddüt göstermiyorsunuz. Bu cümlenizi iyi bir düşünürseniz, yazdıklarınızdan pişmanlık duyacak­sınız. Herhangi bir insanî mizaç Hz. Peygamber’den (s.a) da­ha pâk daha merhametli ve daha şefkatli olabilir mi? Biz müslümanlar için bugünkü uygarlık (atom bombalı uygar­lık) bir hak ölçüsü müdür?

Ben bu söylediklerimi, siz kendiniz beni yazılarınızı eleş­tirmeye davet ettiğiniz için arzediyorum. Eleştirmeye davet ettiğinize göre benim bu sözlerimi soğukkanlılıkla okuyacak ve doğru bulduğunuz takdirde bunları kabul edeceksiniz.

Tefhimul Kuranla İlgili Sorular

Soru:

Aşağıdaki soruları cevaplayınız:

1.Tefhim’ul Kur’an’dabir yerde Nuh Tufanının genel ol­madığını belirtmişsiniz. Fakat, zahiri karineler bunun hilafinadır. Birincisi; gemi niçin yapılmıştı? Hz. Nuh (a.s) neden hicret etmekle emredilmedi? ikinci olarak hayvanlardan bi­rer çift almak da tufanın genel olduğuna şahittir. Hz. Nuh’un (a.s) bedduasında bu genelliğe bir işaret mevcuttur:

Nuh dedi ki: Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden tek kişi bı­rakma.”[147]

  1. Sizin görüşünüze göre, bugünkü insan nesli Nuh Tufanı’nda, Hz. Nuh’la (a.s) birlikte gemiye binenlerin soyundandır.

Ey Nuh ile beraber (gemide) taşıdıklarımızın çocukla­rı.[148] ayetinden de bu görüşünüze delil çıkarmışsı­nız. Fakat bu, doğru değildir. Çünkü, Hz. Nuh (a.s) ile birlik­te onun üç oğlu da gemide bulunuyordu. Bundan da anlaşıla­cağı gibi bunun anlamı, sadece Hz. Nuh’un (a.s) oğullarıdır, başkaları değil. Bir başka yerde bu ayetin tefsirim yine Kur’an-ı Kerim:

Yalnız onun zürriyetini kalıcılar yaptık onlardan başka hepsini helak ettik”[149] ayetiyle yapmaktadır ve bu ayet haşr’a delalet etmektedir.

  1. Yusuf Sûresi’nin tefsirinde belirttiğinize göre Hz. Yu­suf (a.s), Züleyha ile nikahlanmamıştı. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de, bu kadının kötü huylu olduğu belli olmaktadır. Hal­buki, Hz. Lut (a.s) ile Hz. Nuh’un (a.s) karıları kâfir değil miydiler? Eğer onlar kâfir idiyseler, bu kötü huyluluktan da­ha fena değil midir? Ayrıca Hz. Yusuf’un (a.s) hikayesinde, Züleyha nikahlandığı zaman, geçmişteki kötü huyundan tevbe etmiş ve müslüman olmuştu deniyor.

Cevap:

  1. Nuh Tufanı’nın bütün dünyayı kapsamayan bir tufan olduğunu tam olarak söyleyemem. Ne var ki, tarih ve arkeo­lojinin inceleme ve araştırmalarına dayanarak, tufanın sa­dece Hz. Nuh’un (a.s) kavminin yaşadığı bölgeyi kapsadığını tahmin edebiliyorum. Kur’an-ı Kerim’de ne bu görüşe karşı, ne de bunun lehinde bir şey söylenmiştir.

“Neden hicret değil de gemi yapma emri verildi?” sorunu­zun cevabına gelince; o zamana kadar insan nesli yeryüzü­nün her tarafına yayılmamıştı. İnsan topluluğu Hz. Nuh’un (a.s) kavminin yaşadığı bölgeyle sınırlı idi. Bu yaklaşım, di­ğer sorularınıza da bir cevap mahiyetindedir.

  1. Hz. Nuh (a.s) ile ilgili olarak, Kur’an’da açıklandığına göre, ona inananlar arasında sadece aile fertleri değil, kav­minden de insanlar vardı. Fakat kavminden olanlar, sayıca azdı. Ayrıca, gemiye yalmz inananlar bindirilmişti.

“Nihayet emrimiz gelip de tandır kaynayınca (iş ciddileşip sular kaynamaya başlayınca, Nuh’a) dedik ki: “Herşeyden ikişer çifti ve (boğulması) hakkında (ezeli) sözümüz ge­çenler hariç olmak üzere aileni ve inananları gemiye yükle!” Zaten onunla beraber inanan pek azdı.”[150] Ayette zikredildiği gibi, bu kişilerin neslinin yok olduğu hiçbir yerde belirtilmemiştir. Aksine, Kur’an’da, sonraki nesillerin Hz. Nuh (a.s) ile gemiye bindirilen kişilerin evlatları olduğu iki yerde açıklanmıştır;

İsra Sûresinde; “Nuh ile beraber (gemide) taşıdıklarımı­zın çocukları...” ve Meryem Sûresi’nde “Adem’in neslinden Nuh ile beraber gemide taşıdıklarımızın neslinden[151] denmiştir. Buna cevap olarak siz, Saffat Sûresi’nden şu ayeti örnek vermişsiniz:

Yalnız onun zürriyetini kalıcılar yaptık.[152] Ve bu ayeti sınırlamaya (hasr) delil olarak sunmuşsunuz. Bu­nun cevabı şudur: Burada kasdedilen, sadece Hz. Nuh’un (a.s) evladının geride kalmasını açıklamak değil, Hz. Nuh’a (a.s) büyük sıkıntı çektirenlerin yok edilmesiyle birlikte, on­ların yok etmek istediklerinin evlatlarının hayatta kalması­nı anlatmaktır.

  1. Zeliha ile Hz. Yusuf un (a.s) nikahlandıkları konusunda ne Kur’an’da, ne sahih bir hadiste ve ne de Beni İsrail’in güvenilir bir rivayetinde herhangi bir delil vardır. Yine Kur’an’da bu kadının tevbe ettiğine dair bir delil de yoktur. O halde bu hikayenin sıhhatinde ısrar etmeye ne lüzum vardır, îmreetülaziz’in (Zeliha) gösterdiği kötü huyluluğu, Hz. Lut (a.s) ile Hz. Nuh’un (a.s) karılarmm da yapmış olduğuna da­ir bir delil yoktur. Siz, kâfir olmaktan daha büyük bir kötü huyluluk mu olur diye soruyorsunuz. Biraz düşünürseniz, bu sözünüzün ne denli zayıf olduğunu anlayacaksınız. Zina ve onu hazırlayıcı davranışlar, bütün insanlık alemi tarafın­dan görüş birliğiyle, çok büyük namussuzluklardan ve aşa­ğılıklardan sayılıyor. Fakat bu fiillere bulaşmakla kafir ve müşrik olmak ayrı ayrı şeylerdir.

Peygamberlerin ataları ve bazı peygamberlerin aileleri, küfür ve şirke düşmüşlerdir, fakat namussuzluğa düşmemişlerdir. İtikadi açıdan küfür ve şirk çok ciddi olabilir ama kötü ahlâk ve zina, kâfir ve müşriklerin bile kötü gözle bak­tıkları aşağılık ve ahlâk dışı bir durumdur.

Soru:

“Ben, bitkiler hakkında pek birşey bilmem, fakat Tefhim’ul Kur’an’ı okurken birkaç soru aklıma geldi. Beni tatmin edebileceğinizi ümid ederek size sunuyorum.

Tercüman’ul Kur’an’m 35. cilt, 3. ve 4. sayısı, sayfa 143’te şöyle yazılmıştır: “Aynı ağacın meyveleri şekil, boy ve tat olarak birbirinden farklıdırlar.” ve “Aynı kökten çıkan iki ayrı gövdenin verdiği meyveler birbirinden farklıdır.”

Meyvenin tadıyla ilgili görüşünüzü, tecrübenize dayana­rak mı, yoksa bilime dayanarak mı yazdınız. Eğer gerçek buysa, birkaç ağacın örneğini vermeniz daha iyi olurdu. Öyle sanıyorum ki, aynı ağacın meyvelerinin tatlan pek farklı ol­masa gerek. Bir ağacın fazla güneş alan kısmındaki meyve­ler erken olgunlaşır. Meyvelerin şekil ve boyları farklı olabi­lir, fakat tatlarının farklı olmasını anlayamadım.

Cevap:

Her ağacın meyvelerinin boy, renk ve tatları, o ağacın kö­kü vasıtasıyla aldığı gıdaya bağlıdır. Ayrıca gece ve gündüzün soğuğu, sıcağı, güneşi ve havasının etkisine de bağlıdır. Bütün bu faktörler, meyveleri aynı ölçüde etkilemez ve bun­ların etkisi meyveden meyveye değişir. Bu yüzden, boy ve renkte olduğu gibi tatta da az çok farklılık olabilir. Bu farklı­lık çok belirgin olmayabilir.

Kainatta bütün özellikleriyle aynı olan iki şeyin bulun­madığı da evrensel bir gerçektir. Allah Teâlâ, her varlığa öy­le bireysel özellikler vermiştir ki, bir ikincisinde kesinlikle bulunamamaktadır. Hatta bir kişinin bir elindeki çizgiler di­ğer elindekinden farklıdır. Aynı şekilde yüzün sağ kısmı so­lundan farklıdır. Ve aynı başın iki saç teli bile birbirinin aynı değildir. Böylece kâmil yaratıcı Allah, kendi sanayiinin mü­kemmel derecede çeşitlendiricisi olduğunu göstermiştir. İn­san bu şaşırtıcı yaratıcılığı incelerse, Allah’ın bu sınırsız kai­natın her köşesindeki her şeye, her zaman ilgi göstermekte olduğuna inanacaktır. Onun yaratıcılığı ve tedbiri, bütün kainatta devam etmektedir.

Allah Teâlâ’nın bu kainatı yaratıp, sonra da bir köşeye çe­kildiğini düşünenler, çok ama çok cahildirler. Onlar, kaina­tın belli yasa ve kurallara göre kendi kendine çalıştığını sa­nıyorlar. Böyle olsaydı, kainattaki bu çeşitlilik ve sanattaki mükemmel gelişme nasıl olurdu?[153]

Tefsir Ve Fıkıh İle İlgili Bazı Meseleler

Soru:

Aşağıdaki sorularıma cevap vermenizi rica ediyorum.

  1. Allah işi(ni) gökyüzünden yeryüzüne kadar düzenler. Sonra sizin saydığınızdan bin yıl kadar süren bir günde O’na çıkar.[154]

Ben bu ayetin tefsirini anlayamıyorum. Şu anda önümde sadece Keşşaf Tefsiri var ve ben bu kitaptaki konuyla ilgili açıklamalara katılamıyorum. Çünkü Kur’an ayetleri bu açıklamaları tasdik etmiyor. Bunları yeniden yorumlatarak vaktinizi boşa geçirmek niyetinde de değilim. Size göre, bu ayetin doğru anlamı nedir? “Ya’rucu ileyhi” kelimesinin sözlük anlamının göz önüne alınması lazımdır. Ayrıca, “el-emr” kelimesi Kur’an ıstılahında hangi anlam­larda kullanılmıştır?

  1. Mevlânâ Ebu’l-Kelam Azâd’ın[155]kendi tefsiri Tercüman’ul Kur’an II. cilt, sayfa 540’tan 544’e kadar olan bölümünde şu ayetlerin tefsiri yapılıyor:

Andolsun biz insanı çamurdan bir süzmeden yarattık. Sonra onu bir nutfe olarak sağlam bir karar yerine koyduk. Sonra nutfeyi alaka’ya çevirdik. Alakayı bir çiğnemlik ete dönüştürdük. Bir çiğnemlik eti, kemiklere dönüştürdük. Ke­miklere et giydirdik. Sonra onu bambaşka bir yaratık yap­tık. Yaratanların en güzeli olan Allah Teâlâ ne yücedir!

Sonra siz, bunun ardından öleceksiniz.

Sonra siz kıyamet günü muhakkak diriltileceksiniz.”[156]

Bu ayetlerin tefsirinde Ebu’l-Kelâm Azâd, insan oluşu­munun ceninle ilgili bilgilerden faydalanarak altı kademede Kur’an’ın ifadeleriyle açıklamıştır. Buna çok şaşırdım. Mevlânâ Ebu’l-Kelam Azadın ilminin büyüklüğünü elbette itiraf ediyorum. Fakat sahabi ve selef- i salihin’den hiç kim­se, bu altı kademeden bahsetmemiştir. Acaba yanılıyor mu­yum? Siz, bu konuyu inceleyip, “modern anatomi” ile ilgili görüşünüzü bizlere bildirebilir inisiniz? Mevlânâ Ebu’l-Kelâm Azâd’la aynı görüşte değilseniz, bu ayetin doğru anlamını bi­ze yazar mısınız? Eski tefsirlere, Alim Azadın itirazları var. Bu itirazlara cevabınız nedir?

  1. Müfredat’ul Kur’an[157]ve Esâs’ul Belağa[158] hakkında sizin görüşünüz nedir? Kur’an’ı anlamak için tavsiye edebi­leceğiniz yararlı ve kaynak olabilecek bir sözlük varsa bildi­riniz.
  2. Şeriatta, erkekler için altın ve gümüş kullanmak ya­saktır. Altın veya gümüş pandan[159]bu yasağın kapsamına girer mi? Saatin bazı bölümlerinde altın kullanılmaktadır. Bazı parçaları altın olan saatleri kullanmayla ilgili görüşle­riniz nedir?
  3. Rahim Yar Han’daki[160]Amerikan Sabun Fabrikası’nın İngiliz müdürü, sabunun yapımında kullanılan maddelerle ilgili bir söyleşisinde: “Avrupa’dan gelen kokulu sabunda, hayvansal yağın kullanılması kaçınılmazdır. Bu da domuz veya sığır yağı olabilir” diye bir açıklama yapmıştı. Bu açık­lamadan sonra ben Lüx ve benzeri sabunları kullanmıyo­rum. Bu meselede siz ne düşünüyorsunuz? Siz, Avrupa’dan gelen kokulu sabunları kullanıyor musunuz?

Cevap:

  1. Bu tür ayetlere müteşabih ayetler denir. Bunların za­hirdeki anlamları anlaşılsa da, detayına inmek ve derinlerdeki anlamını çıkarmak zordur. Çünkü bu konuda herhangi bir bilgi kaynağımız yoktur. Üzerinde olup bitenlerin düzen­lemesi dünyada yapılmıyor. Bütün kainatın yöneticisi ve tedbircisi, aynı zamanda kainatın nizamını da yürütmekte­dir. Dünyamızın düzeni, kainatın düzenine bağımlıdır. Al­lah katında kainatın çeşitli yönleriyle ilgili plânlar yapılır. Kaza ve kader melekleri, bu plânları uygulamak üzere memur olur ve zaman zaman bu plânların her kademesiyle ilgi­li raporlar düzenlerler ve Allah’a sunarlar. Bu plândaki her kademe, çoğu zaman bin ilâ elli bin yıla kadar bir süreyi kapsar. Bize göre bu uzun bir zamandır. Fakat Allah Teâlâ nezainde bu iş, bir günlük bir iştir.

“Ya’rucu ileyhi”den benim anladığım, kaza ve kader me­leklerinin Allah Teâlâ’ya işlerin raporunu sunmalarıdır. Di­ğer bir deyişle, onlara verilen görevin sonuçları bir rapor ha­linde bildiriliyor. El-emr’in anlamı, bu durumda “kainatın düzeni” oluyor.

  1. Mevlânâ Ebu’l-Kelâm’ın, Mu minûn Sûresi’nin ayetleriyle ilgili açıklamasının çoğu doğrudur. Bu konularda eski müfessirlerle farklı görüşte olmak itiraz edilecek bir şey de­ğildir. Eşyaya ilişkin bilgimiz arttıkça ve insamn bilgisi ge­liştikçe, Kuranın anlamının daha çok anlaşılır hale geleceği bir gerçektir. Bunlar, şeriat ve itikad hükümleri değildir. Bu yüzden de geçmişteki büyüklerimizin anlayışı eksik ya da yanlış bilgilere dayanıyorsa, zamanla geçersiz hale gelebilir. Fakat Darwin’in evrim teorisine yer verdiği bölüme güven­mek mümkün değildir. Mevlânâ Ebu’l-Kelâm, Darwin’in gö­rüşlerinden, teorisini çürüten delilleri onu ispatlayan ger­çekler sanacak kadar etkilenmiştir.
  2. İmam Ragıb’ın Müfredat ve Esas’ul Belağa kitapları, Kuranı anlamak için bir yere kadar yardımcı oluyor. Ne var ki çoğu zaman insanı yanılgıya düşürebiliyorlar. Çünkü bu kişiler, Kur’an’ın te’vilinde, kişisel görüşlerini sözlük araş­tırmalarına katmaktadırlar ve eserlerinde çoğunlukla kişi­sel görüşlerine yer vermektedirler. Bu nedenle, yalnızca bu kitaplarla kendim sınırlayanlar, Râgıb ve Zemahşeri’nin te­vilde kelimelere yüklediği lügat manalarını yeterli görmüş oluyorlar. Dolayısıyla Lisan’ül Arap, TâculArus, İbn Esîr, Nihâye, Kamus, Cemheretü İbn Düreyd ve İbn Cerîr’in lügat araştırmaları daha güvenilirdir. Çünkü bunlar, sadece keli­melerin lügat anlamlarım almakta ve kendi görüşlerim me­seleye karıştırmamaktadırlar.
  3. Altın ve gümüşün yalnızca takılması değil, bunlardan yapılmış tabak ve benzeri eşyaların kullanılması da haram­dır. Bu nedenle de pandanın kullanılması da haramdır. Saatin içinde, herhangi bir parça bu metallerden yapılmışsa, bir sakınca yoktur.Ancak dış tarafında zînet için altın ve gümüş kullanılmışsa kesinlikle caiz değildir.
  4. Kimyasal işlemlere girdikten sonra, haram şeylerin esas özelliklerini koruyup korumadıkları araştırılması gere­ken bir konudur. Kimyasal işlemlerden sonra bunlar yeni bir şekil alıyorlarsa da, ayrıca bunların haram olup olmadığını araştırmak gerekir. Bu konu çok incelik isteyen bir mesele­dir. Bu yüzdendir ki, önce bileşim özelliklerinin iyice anlaşıl­ması zorunludur. Ayrıca bu bileşimde, bitki ve hayvanların aldığı gıdalarda, sindirim esnasında olan değişikliğe benzer değişikliklerin olup olmadığı da araştırılmalıdır.

Meselenin bu yanı anlaşıldıktan sonra, sabunun ne tür bir bileşim olduğu uzmanlara sorulmalıdır. Yani sabundaki katkı maddeleri, birleştikten sonra da esas özelliklerini ko­ruyorlar mı? Yoksa, bu özellikler kaybolup gidiyor da, yeni bir şey mi çıkıyor ortaya? İkinci türden bir kimyasal bileşim­de bu katkı maddelerinin kullanılmasının hükmünü vermek ise ulemanın üstüne düşen bir iştir.

Ülkemizde genelde hammaddeler üretilip ihraç edilmek­te ve karşılığında da helal haram kaygusu güdülmeden üre­tilmiş maddeler ithal edilmektedir. Dolayısıyla, özellikle it­hal edilen bu tür maddeler hakkında araştırmalara epey ih­tiyaç vardır. İthal ettiğimiz bir üründe haram madde kulla­nıldığını sık sık duyuyoruz. Böyle şeyleri duyunca, acaba gü­nah mı işliyoruz düşüncesiyle hayatımız zehir oluyor.

Bu sorun, ancak bu tür malların şeriattaki niteliğinin be­lirlenmesi ve açık hükümlerinin halka duyurulmasıyla çözü­me kavuşturulabilir.

Ben de bu konuda tereddüt içindeyim. Kesin bir kanaata varamadım. Bu endişeyi sizinle paylaşıyorum. Sabunla ilgili haberiniz, kuşkulandığım konular arasına bir yenisini ekle­di.[161]

Kader Meselesi

Soru:

Mişkat’ın, “Kadere İman” bölümünde:

Şüphesiz her birinizin yaratılması ananızın karnında olur. Sonra Allah Teâlâ bir melek aracılığıyla dört şey gönderir. Melek doğacak kişinin amel, ömür, rızık, asiliği ve saidliği hakkında bir yazı yazar. Sonra da ona melek ruh üfler.” şeklindeki muttefekun aleyh hadis yer almaktadır.

Bütün bunlardan sonra şu soru kafamızı kurcalıyor. Bü­tün bunlar ana karnındayken belirleniyorsa ameldeki özgürlüğün ve sorumluluğun ne işlevi vardır?

İnsanlar böyle hadisleri duyduktan sonra, genellikle, herşeyden elini eteğini çeker, bir kenarda miskin miskin otururlar.

Cevap:

Sizin, kader meselesindeki tereddüdünüzü birkaç keli­meyle gidermek zordur. Bunu iyice anlamak istiyorsanız, “Cebir ve Kader Meselesi” adlı kitabımı okuyunuz.

Bir meselenin bütün boyutlarım tek bir hadiste bulama­yacağınızı iyi bilmelisiniz. Bu yüzden, bir veya iki rivayeti alarak bir sonuca varmaya çalışmak doğru değildir. Birkaç hadisle meselenin bütün boyutlarını anlamak mümkün de­ğildir. Bu tavır kişiyi büyük açmazlara düşürür. Bundan da­ha büyük açmazlara, meseleyi Kur’an’ın bir ayetiyle çözme­ye kalkıştığınızda düşersiniz. .

Kur’an, kader meselesinde, bir ayetiyle cebir yanını su­nar, ikinci bir ayetle de insanın kendi ihtiyarının önemini vurgular. Cebir ve ihtiyar, insan hayatının her döneminde, birbirinden ayrılınca her ikisinin de hiçbir haysiyetinin kal­mayacağı bir şekilde mevcuttur. Oysa bir gerçeğe birisi açı­sından baktığımız zaman, ötekinin yerini sabit olarak görmemiz gerekir.

Kader meselesinin bir boyutunu, ötekinin inkarı için ele alacak her yaklaşım yanlıştır. Dolayısıyla alimler şer’i bir meselede kapsamlı bir görüşe sahip olmak için, o mesele hakkındaki bütün ayet ve hadisleri göz önünde bulundur­mayı gerekli görmüşlerdir.

Söz konusu hadisi bir de şu açıdan ele alıp üzerinde düşü­nün: Allah Teâlâ her gün sayısız varlığı yaratıyor. Allah her şeyin potansiyelini ve kainattaki görevlerini bilmezse, herşeyden habersiz olarak kainatın düzenini nasıl sağlar ve yü­rütebilir? Dünyamn yaratıcısı ve sahibinin, kendi yarattık­larının şimdiki ve gelecekteki durumlarından habersiz ol­masına nasıl inanabiliriz? Allah Teâlâ’nın kendi saltanatın­da nelerin olacağını bilmemesi, iyi kötü iradeleri sonradan tanıması gibi bir durumun sonuçları üzerinde düşünürseniz, kaderin önceden yazılması endişelerinden doğan sonuçtan daha vahim bir açmazla karşı karşıya kalırsınız. Allah Teâlâ’nın “ne oldu ve ne olacaksa” hepsinden haberdar oldu­ğu apaçık bir gerçektir.

Allah Teâlâ’nın ilmi; kudretinin inkarını gerektirmez. Al­lah Teâlâ’nın kudreti, her insana, iyilik ve kötülükten istedi­ğini seçme hakkı tanımıştır. Kimin neyi seçeceğini de bil­mektedir. Onun ilmi hatasızdır. Kudretinde bir eksiklik ke­sinlikle yoktur.

Halkın kaderle ilgili inanç esaslarım yanlış anlaması ve bunun kötü sonuçlar doğurması, gerçeği değiştiremez. Ger­çekler, insanların yanlış anlamalanyla değişmez. Hata, ger­çekte değil; onu yanlış anlayanlardadır. Bu yüzden, yanlış anlayanların yanlışlarını düzeltmeleri gerekir.[162]

İnsanın “Fıtrat” Üzere Doğmasının Anlamı

Soru:

“Her doğan, İslam fıtratı üzerine doğar, sonra anası babası onu yahudi veya hristiyan veya mecusi yapar.”

Bu hadisin anlamı nedir? “Hutabât”[163] isimli kitabınız daki bir yazı nedeniyle size bu soruyu yöneltiyorum. Söz ko­nusu yazınızda, insanın İslam’ı ana karnından getirmediği­ni belirtiyorsunuz. Bu hadisten genellikle çıkarılan anlam ise, her çocuğun islam dini üzerine doğduğu şeklindedir. Oy­sa sizin yazınız, bununla çelişiyor.

Bu yazınıza başkaları da itiraz etmektedir. Ben, gerçeği başkalarından değil, sizden öğrenmek istiyorum. Genellikle itiraz edene inanıveriliyor. Fakat siz açıklama yapınca, sizin haklı olduğunuz ortaya çıkıyor.

Cevap:

Bu hadiste beyan edilen gerçek; insanın küfür, şirk veya dinsizlik üzerine doğmadığıdır. Doğal fıtratı, onun Allah Teâlâ’dan başka bir tanrıyı tanımasına müsaade etmiyor ve şeriatın doğal ilkelerinden başka bir şeyi sevemiyor. Eğer in­san, bu fitratı kaybetmezse, kötü çevre onu şirke ya da küfre dayanan fikir ve amellere yöneltmezse, o, peygamberlerin sunduğu talimatı aynen kabul edecektir. Bunu kabul eder­ken, bu talimatı kendininmiş de başkası ona veriyormuş gibi alacaktır.

Bu, gerçeğin sadece bir boyutudur. İkinci boyutu, İs­lam’ın doğrudan insana verilmediği, peygamberler aracılığıyla verildiğidir. Bir insan, ancak peygamberlerin sunduğu dini içtenlikle kabul ettiği zaman müslüman olur.

Hatta kişi bilinçleninceye kadar fıtrata bağlı kalsa bile, ancak peygamberler aracılığıyla gönderilen dini kabul edin­ce müslüman olacaktır. Bu gerçeği kabul etmeyen birisi, as­lında insamn anadan doğma sahip olduğu fıtratın bütünüyle İslâm olduğunu ve bunun insanın hidayette olması için kâfi olduğunu söylemektedir. Başka bir deyişle, şeriatlar ve pey­gamberlerin gönderilmesi bu durumda gereksizdir. Halbuki Kur’an, ısrarla insanın her halükarda Allah tarafından bir yönlendirmeye ihtiyacı olduğunu ve bunun herkese doğrudan değil, peygamberler aracılığıyla verildiğini bildirmekte­dir. Allah katından gelen şeylere uymak insanın kurtuluşu­nu sağlar. Yeryüzünde insanlar teşkilatlanmış bir toplum oluşturmadan önce;yahudilik, hristiyanlık ve mecusilik de din olarak henüz ortada yokken Allah Teâlâ bütün insanlara hitaben:

“Yalnız (iyi bilin ki) size katımdan bir hidayet geldiği za­man, kimler benim hidayetime uyarsa artık onlara bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”[164]

Bu yüzdendir ki, Allah Teâlâ’nın insan fıtratına verdiği ilahi marifetlerin sabit kalması, kişinin fitratıyla doğru yolu bulması için yeterli değildir. Vahyin klavuzluğu bu nedenle kaçınılmazdır.

Fıtratın kabiliyeti, yalnızca vahiyle bildirilen doğru yolu tanıyıp tasdik etmekle sınırlıdır. Fıtratın vahiysiz, kendi ba­şına doğru yolu bulması mümkün değildir. Kimin fıtratı Hz. Muhammed’inkinden (s.a) daha sağlamdır?

Sağlam bir fıtrata sahip olmasına rağmen, Hz. Muhammed (s.a) vahiy nazil olmadan önce şaşkınlık içerisindeydi. Doğru yolu bilmiyordu.

“O (Allah) seni yetim bulup barındırmadı mı? Seni şaşır­mış bulup doğru yola iletmedi mi? Seni fakir bulup zengin et­medi mi?”[165]

İşte sana da böyle emrimizden bir ruh (kalblere can ve­ren bir kitab) vahyettik. Sen Kitab nedir, iman nedir bilmez­din. Fakat biz onu (vahyettiğimiz o Kitab’ı), bir nur yaptık. Kullarımızdan dilediğimizi, onunla hidayete iletiyoruz. Ve şüphesiz ki sen, doğru yola götürüyorsun.”[166]

Bu durumda müslüman bir ailede doğan herkese doğru­dan İslâm’ın verildiği ve bunu aldıktan sonra hiçbir ilim, şuur ve iradi tasdike gerek kalmadığı nasıl söylenebilir?[167]

Mukattaa Harfleri (Huruf-u Mukattaa)

Soru:

Tefhim’ul Kur’an”da, mukattaa harfleriyle ilgili olarak, Kur’an’ın nüzulü döneminde böyle temsili harflerin kullanıl­masını dildeki beyan ve belagatı göstermeye bağlamışsınız. Bunların anlamlarının o zamanlar da tamamen bilindiğini yazmışsınız. İslam’a karşı olanların hiçbir zaman bunların kullanımına itirazda bulunmadığını hatırlatmışsınız. Daha sonra bu harflerin açıklamasının hiçbir önemi kalmadığını, hidayetin bu harflere dayanmadığını yazmışsınız. Benim so­rum şu: “Eğer bu harfler, ilk dönemde yaygınsa, şiir ve edebi­yatta bunların kullanımı neden terkedildi? Bu harfler, zi­hinlerden niçin tamamen silindi?”Arap aleminde bugün kullanılan ve Kuranda yazılı olan bazı kelimeleri de herhangi bir nedenle terk edersek, o kelimelerin anlamı da ileride bilinmeyecektir mi demek istiyorsunuz? Hidayet ve kurtuluş bu harflerin anlamlarını bilmeye dayanmadığı için, bunla­rın açıklamalarına hiç gerek olmadığı tarzındaki istidlaliniz acâiptir. Öyleyse, Kur’an’m günümüzde kullanılmayan keli­meleri ve dolayısıyla anlayamadığımız bölümleri için de hi­dayetle ilgisi yoktur diyebiliriz. Zamanla bazı ayetler göz ar­dı edilebilirler. Bu teoriye göre reformist beyler, Kur’an’m bazı bölümlerine önem verebilecekleri gibi bazılarını da önemsemeyebilirler.

Lütfen görüşünüzü açıklayınız.

Cevap:

İtirazda bulunmadan önce, eğer eski ve yeni tefsirlerde mukattaa harfleriyle ilgili tartışmaları okumuş olsaydınız, sözümü kolayca anlardınız.

Belki siz de bu tartışmaları öğrenince benimle aynı kana­ati paylaşırdınız.

Bir dilde bazı üslupların yok olması veya yaygınlığını yitirmesi, o kadar acâip birşey değildir. Asıl şaşılacak şey, Arapça’da bin dört yüz yıllık bir geçmişe rağmen çok az bir değişme olmasıdır. Oysa bu kadar uzun sürede diller deği­şip, bambaşka şekiller alırlar.

Mukattaa harfleri, genellikle nutuk ve şiirde kullanılırdı. Bunların anlamları düzenli bir sözlükte toplanacak kadar belirli değildi. Bu, kullanıldığı anda, konuşan ve dinleyenle­rin anlayabilecekleri bir üsluptu. Dolayısıyla bunların kul­lanımı azaldıkça anlamak da güçleşti. Nitekim üçüncü ve dördüncü yüzyılın müfessirleri mukattaa harflerinin an­lamlarını uzun uzun tartıştılar. Fakat, tatmin edici bir şey ortaya koyamadılar. Bir beyan üslubunun ne zaman terk edileceğini veya tamamen terkedildiği tarihi kesin olarak bi­lemezsiniz. Yalnızca bir müddet sonra halkın onları anlaya­madığını hissedersiniz. Bu üslubun yaygın olduğu zaman bunları açıklamaya gerek duyulmamıştı. Kullanımları terk edilince, bazı açıklamalara ihtiyaç duyularak bu tefsirler ya­pıldı. Daha önce de söylediğim gibi, bu açıklamaların hiçbiri tatmin edici olamadı.

Kur’an’ın bazı kelimelerinin kullanımı terk edilirse onla­rın anlamlarının da kaybolacağı kuşkusu doğrusu yersizdir. Kelimeyle beyan üslûplarını birbiriyle karıştırmayın. Keli­melerin bütün maddeleri sözlüklerde yazılıdır. Kelimeler; tanımları, müştaklarıyla birlikte, deyimleri ve kullanımları detaylı bir şekilde bu sözlüklerde yer almaktadır. Bu kelime­ler, konuşulan Arapça’da kullanılmazsa, bundan Kur’an hiç­bir zarar görmez. Fakat beyan üslupları konusu farklıdır. Bunların anlamları hiçbir yerde yazılmış bulunmuyor ve sa­dece konuşulunca anlaşılıyor. Bunlar terk edilince, o döne­min edebiyatını iyi bilen uzmanlardan başkası anlamıyor. Bu da, o okuyucunun zevkinin o dönemin üsluplarına uygun olmasıyla mümkün.

Mukattaa harfleriyle ilgili olarak anlamlarını kavrayamayınca büyük bir yanlış olmuyor şeklindeki yazdıklarıma gelince; siz, bunun mânâsını çekip uzaklara götürmüşsü­nüz. Benim anlatmak istediğim, bu harflerin kelam kabili­yetini gösterdiği ve bunlarda özel bir hüküm ve eğitici anla­mın olmadığı, bu nedenle de birisi bunları anlayamazsa bir zarara uğramayacağıydı. Çünkü o kişi mukattaa harflerini kavramayınca bir mükellefiyetten habersiz kalmış olmu­yor.

Bu harflerin mânâlarını belirlemek için hiçbir kaide yok­tur ve hiçbir sağlam kaynağa dayanan açıklama da yoktur. Boş yere bir anlam vermeye uğraşmayın. Asılsız şeylerin or­taya atılmasına ne gerek vardır? Bunların esas anlamlarını Allah Teâîâ’ya bırakın ve bizim anlayabileceğimiz ayetleri düşünmeye başlayın.[168]

Kur’an’da Nesh

Soru:

Neshle ilgili aşağıdaki sorularımı lütfen cevaplayınız;

  1. Kur’an’daki nesh hakkında bir araştırma yaptınız mı? Kur’an’da tilavet edilen (okunan) fakat, hükmü iptal olan bir ayet var mı?
  2. Kur’an’da okunması mensuh olan, fakat hükmü geçerli olan bir ayet var mı? Muhaddisler ve fakihler recm ayetini buna örnek olarak göstermişlerdir. Bu konuda ne diyorsu­nuz?
  3. Fıkıh usulü kitaplarında; hadis, Kur’an’ı nesh (iptal) edebilir şeklinde belirtilen bir görüş vardır. Bu görüş fıkıh imamlarından sadır olmuştur. Bunun aslı varsa, delilleri ne­dir?

Cevap:

Sorularınız kısa, fakat cevapları detaylı açıklama isteyen konulardandır. Buna zamanım olmadığı için kısa cevaplarla yetineceğim:

1-Kur’an’daki nesh, hükümlerdeki tedricilikle ilgili olup, sürekli değildir. Neshedilen hükümlerin çoğu o hükümleri gerekli kılan durumlarla karşılaştığımız zaman tekrar ge­çerli olabilir. Toplumda bunları gerektiren durumlar ortaya çıktığında bu hükümler yürürlüğe girer. Durum ortadan kalkınca da mensuh olur ve bunlardan sonraki uygulamaya geçilir.

  1. Bana göre; Kur’an’da lafzı mensuh, fakat hükmü geçerli olan bir ayet yoktur. Bazı rivayetler de gelmiş bulunan recm ayeti aslında başka bir Kitabullah olan Tevrat’ın bir ayetiydi, Kur’an’ın değil. Bu ayetin neshedilmesinin anlamı ait olduğu kitabın hükmünün kaldırılmış olması, fakat ken­dindeki recm hükmünün geçerli kalmış olmasındandır.
  2. Şüphesiz fakihlerin bir grubu, Sünnet’in Kur’an’ı nesh edebileceği ve onun üzerinde bir şer’i delil olduğu kanaatin­dedir. Fakat ilk anda akla geliveren anlamda değil. Bu, Hz. Muhammed’in (s.a) bir açıklamasıyla, Kur’an’ın özel bir hükmünün, genel bir hüküm olabileceği anlamındadır. Aynı şekilde O’nun sözlü veya ameli açıklaması, herhangi bir aye­tin hükmünün artık geçerli olmadığını belirtebilir. Bu konu­da bu anlamın dışında bir yorum anlaşılır ve yapılırsa yan­lıştır.[169]

Ev, At Ve Kadında Uğursuzluk Var Mı?

Soru:

Ben, oturmak için bir ev satın almak istiyorum. Ölmüş ve hiç varisi olmayan birinin evi satılıktır. Merhumun uzaktan akrabalarına miras kalan bu evi satın almaya kalktığım za­man, ailemin itirazıyla karşılaştım. Ailem, bu evin uğursuz olduğuna inanmaktadır. Çünkü bu evde daha önce oturanla­rın neslinin kalmadığı gibi, evin asıl sahibinin de neslinin burada sona erdiği biliniyor. Ailem, ev, at ve kadının uğur­suzluğunu ifade eden bazı hadisleri görüşlerine kaynak gös­teriyorlar. Ben de, bunlarla ilgili rivayetleri ve açıklamaları hadis kitaplarında okudum, fakat beni ikna edecek kadar belirgin bir açıklamaya rastlamadım. Bu konuyla ilgili gö­rüşleriniz nedir?

Cevap:

Sizin bahsettiğiniz hadisler hadis kitaplarında bulun­maktadır. Ancak, Hz. Aişe’nin (r.a) rivayet ettiği bir hadiste bu konunun bir başka boyutuyla karşılaşıyoruz:

“İmam Ahmed, Ebu Hassan A’rac’dan rivayet etmekte­dir. Hz. Aişe’ye iki adam gelip Ebu Hureyre’nin “Rasûlullah (s.a) ‘uğursuzluk sadece kadın, at ve evde vardır’ buyurdu” dediğini bildirdi. Bunun üzerine Hz. Aişe (r.a): “Ben Kur’an’ı Ebu’l-Kasım’a vahyeden Allah’a yemin ederim ki, Hz. Muhammed (s.a) böyle birşey söylememiştir. O, ehl-i cahiliye kadın, at ve evi uğursuz sayarlardı” buyurdu” dedi. Sonra, Hz. Aişe (r.a) şu âyeti okudu:

“Başınıza gelecek olayları önceden bir kitaba yazdık ki, elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve (Allah’ın) size verdiğiyle sevinip şımarmayasınız.”[170]

Hz. Aişe’nin (r.a) açıklamasından anlaşılacağı üzere Ebu Hureyre (r.a) rivayeti doğru aktarılmamıştır. Eğer bunu doğru kabul etsek bile, bunun makul bir açıklaması olabilir. bir mânâsı da evhamperestliktir (batıl inançtır) ve bunun İslâm’la hiçbir alakası yoktur. Bunun ikinci, bilimsel bir anlamı daha vardır: Bu anlamı, bir şeyin uygunsuz olmasıdır. Bu anlam makuldür ve şeriatta da ge­çerlidir. Dolayısıyla, hadiste geçen uğursuzluğun anlamı, evde kaderi bozan bir şeyin bulunması değildir. Fakat tecrü­be ve inceleme, bu evin oturmaya uygun olmadığım göster­miştir.

Çoğu zaman peşpeşe aynı evde oturan bir cok kişinin hastalığa yakalandığı ve o hastalığın olumsuz etkilerinin o yerde sürekli artarak yerleştiği tecrübeyle sabit olursa, bu ev oturmaya uygun sayılmaz. Özellikle taun ve dıkk (verem hastalığı) konusunda bu defalarca ispatlanmıştır. Hadişlerde, “Taunun yaygın olduğu yerleden kaçmayın ve bile bile oralara gitmeyin.” hükmünün yer aldığı bilinmektedir. Aynı şey kadın ve at için de söz konusudur. Eğer birçok kişi aynı ata bindikten sonra onu uygunsuz bulmuşsa ve birçok erkek aynı kadınla evlenip bir hastalık kapmışsa; bütün bunlar o at veya kadında bilinmeyen bir uğursuzluk olduğu­nu gösterir.

Şimdi, satın almak istediğiniz evde bâtıl inanç türünden mi, yoksa uygunsuzluk türünden mi bir uğursuzluk olduğunu araştırmak sizin işinizdir.[171]

İKİNCİ BÖLÜM

FIKHİ MESELELER

Müeccel (Süreli) Olmayan Mehrin Hükmü

Soru:

Nikah zamanı sadece mehir olarak verilen altının adedi belirtilmiş olup mehrin muaccel mi yoksa müeccel mi olduğu hakkında bir bildirim yapılmamış olsa: bu mehir muaccel mi sayılır müeccel mi?[172] Bu meselede ulemadan fetva istenmiş olmakla birlikte çeşitli cevaplar verilmiştir. Birkaç cevabı misal olarak verelim:

Mevlânâ Muhammed Kifayetullah ve diğer Delhi ulema­sı şöyle demektedir: “Mehrin müeccel olduğu tasrih edilmiş olsa bile, süre kesin olarak bilinmiyorsa (belirtilmemişse) mehir muaccel olur, hemen verilmelidir. Halbuki muaccel veya müeccel lafzı kullanılmayıp “Vacib’ul-Eda” lafzı yazdırılırsa bu da muaccel olacaktır. Çünkü sürenin zikri olma­dan müeccel olmaz.”

Redd’ul Muhtar’da. ise şöyle demliyor: Şayet sürenin miktarının belirtilmesi kesin olarak unutulmuşsa, mehrin hemen verilmesi gerekir.[173]

“Eğer süre; rüzgarın esmesi, yağmurun yağması gibi fa­hiş bir cehaletle tesbit edilirse, sürenin belirtilmesi şartı ye­rine gelmiş olmaz ve mehrin hemen verilmesi gerekir.[174]

Azimgar’daki Medreset’ul Islah Saraymir’in müderrisi Mevlana Said Ahmed şöyle diyor: “Mehr-i müeccel; nikah ak­di yapılırken mehrin edası için süre ve tarih belirtildiği za­man olur. Aksi takdirde muaccel’dir. Tüm meselelerin halli budur. Nitekim bir kimse bir dükkandan birşey satın almış ve konuşma sırasında paranın veya erteleme süresinin be­lirlenmesinin zikri geçmemişse bu muamele de muaccel hükmünde olur. Müşteri parayı hemen verse de, daha sonra vermeyi taahhüd etse de bu böyledir. Her halükârda “muac­cel” de karşılığın hemen verilmesi zorunlu olmayıp, hak sahibinin isteğine bağlıdır. Hemen talep edebileceği gibi iste­diği zamana da erteleyebilir. Müeccel meselesinde süre ve tarihten önce isteme hakkına sahip değildir. Bu tafsilattan da anlaşılacağı gibi söz konusu meselede altın olarak verilen mehir muacceldir ve bu yüzden kadın istediği zaman hakkı­nı talep edebilir.”

Mevlânâ Seyyid Süleyman Nedvî de şöyle demektedir: “Altın olarak verilecek olan mehirde, muaccel veya müeccel olup olmadığına dair bir ayrıntı yoksa örfe itibar edilir. Nite­kim Vikayede “Eğer, mehir muaccel ve müeccel olarak belir­tilmişse, bildirildiği şekilde olur. Aksi halde örfe itibar edi­lir” buyurulmaktadır.

Pityale müftü yardımcısı Mevlânâ Abdurrahman Sahib ve diğer ulema da: “Bu halde örfe itibar edilir. (Muhtasar-ı Vikaye referans gösteriliyor). Şayet örf; kadının belirtilme­miş mehrinin, ancak kocasının ölümünden ya da boşamasın­dan sonra kendisine verileceği şeklinde ise, o kocasının ölü­münden ya da boşanmadan önce mehrini alma hakkına sa­hip değildir” demektedirler.

Bu ihtilafların çözümünün nasıl olacağım ayrıntılarıyla açıklar mısınız?

Cevap:

Kur’an ve Sünnet’e göre mehir, aslında bir erkeğin hanı­mına zevceliği karşılığında vermesi gereken bir haktır. Nite­kim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır:

“Bunlardan başkasını namuslu ve zina etmemek üzere mallarınızla (mehirlerini vererekjistemeniz size helal kılın­dı.”[175]

“Onlardan faydalanmanıza karşılık kararlaştırılmış olan mehirlerini kendilerine bir hak olarak verin.”[176]

“Vaktiyle birbirinizle haşır neşir olduğunuz halde (mehir olarak verdiğiniz) malı nasıl geri alırsınız?” [177]

Bu ayetlerden mehrin; karşılığında erkeğe, kadın üzerinde kocalık hakkı sağlayan şey olduğu açıkça anlaşılıyor. Bu konunun daha geniş izahını, konu ile ilgili olarak Rasûlullah’tan (s.a) rivayet edilen hadisler yapmaktadır.

Kütüb-ü Süte, Dârimî ve İmam Ahmed’in Müsned’inde Peygamber Efendimizin şu buyruğu naklediliyor:

“Yerine getirmeye en fazla müstehak olan şart kendisiyle kadınların avretlerini helal kıldığınız şart (mehir)dir.”

İbn Ömer Rasûlullah’ın (s.a) karı ve kocayı ayırdığı meş­hur “Han” mahkemesini zikrederek, ayrılma gerekçeleştikten sonra kocanın “Ya Rasûlallah! Benim malım bana geri verilsin” demesi üzerine Rasûlullah’ın şu cevabı verdiğim rivayet ediyor:

“Eğer sen doğru suçlamada bulunduysan mal almaya hakkın yok. O (mal) (yani mehir) senin onun avretini helal kılman karşılığındadır. Eğer yalan bir suçlamada bulundu isen mal alma hakkı senden daha da uzaklaşmıştır.”[178]

Daha fazla açıklama ise îmanı Ahmed’in Müsned’inde ri­vayet ediliyor:

“Bir kadını, vermemek niyetiyle belli bir mehirle nikahlayan kimse zâni’dir.”

Bütün bu nasslardan mehrin göstermelik herhangi bir merasim olmadığı, onun karşılığında bir kadının bir erkeğe helal kılındığı açıkça anlaşılmaktadır. Bu nasslar, avretin helal edilmesiyle birlikte bütün mehrin derhal ödenmesinin vacib olmasını gerektirmektedir. Ancak kan koca arasında­ki bir anlaşmayla bu ertelenebilir.

Bu yüzden altın olarak verilen mehirde asıl olan “tecil” değil “tacil’dir. Mehrin hakkı avretin helal olmasıyla birlik­te ödenmesidir. Bunun eda edilmesinde mühlet verilmesi ise sadece bir kolaylıktır. Mühlet hakkında karı-koca arasında herhangi bir anlaşma olmadığı takdirde kolaylığa (tecile) de­ğil, asıla (tacile) itibar edilir. Tecilin asıl alınması ve tacilin ya da tecilin açıkça belirtilmemesi durumunda mehrin se­bepsiz yere müeccel hesap edilmesinin Şâri’nin maksadına tamamen ters olduğu anlaşılmaktadır. Hanefi hukukçuları arasında bu meselede başlıca iki grup göze çarpmaktadır. Bu gruplardan birinin görüşü, bizim yukarıda beyan ettiğimiz gibidir.” Gayet’ul Beyanda:

“Eğer mehir muaccel ise veya muaccel veya müeccel olaca­ğı hakkında herhangi birşey denmemişse derhal verilmesi gerekir ve kadının mehir alıncaya kadar kendisini kocasın­dan sakınma hakkı vardır” denilmektedir

Şerh’ul înaye ale’l-Hidaye’de ise: “Eğer mehir belirlenip, muaccel mi, yoksa müeccel mi olduğu hususunda susulmuşsa bunun hükmünün ne olacağı soruldu ve “Derhal verilmesi gerekir ve bunun hükmü tacil şartı konmuş mehir gibi olur dedim” şeklinde bir nakil vardır. İsbihabi’de de “Eğer mehir muaccel ise veya ne olacağı hakkında susulmuşsa hemen ve­rilmesi gerekir. Çünkü nikah karşılıklı bir akiddir. Zevce üzerinde kocanın hakkı belirlendiğinde, kadının hakkının da belirlenmesi gerekir. Ve bu da ancak mehrin eda edilme­siyle mümkündür” denilmektedir.

İkinci gruba gelince: Onlar bu meselede örfe itibar edileceğini söylemektedirler.

Fetâvâyi Kadı Han’da: “Muaccel mehrin miktarı belirtil­memişse kadının hangi tabakadan olduğuna ve mehrin mik­tarına bakılır. Bu durumda kadına böyle bir mehirden ne ka­dar muaccel olarak verilebilecekse o kadar miktar muaccel kılınır. Dolayısıyla 1/4 veya 1/5 gibi bir belirleme yapılmayıp örfe itibar edilmesi gerekir” denilmektedir.

Bu görüşü Allame İbn Hümam Feih’ul Kadir adlı kita­bında teyid etmektedir. Kendisi şöyle demektedir :

“Mehrin herhangi bir kısmının tacili şart koşulmayıp, ta­cil ve tecil hakkında susulmuşsa örfe bakılır: Eğer örfte meh­rin bir kısmı muaccel kılınıp, geriye kalan kısım, ölüm, duru­mun iyileşmesi veya boşanmaya kadar bırakılıyorsa bu kıs­mı alana kadar kadımn kendisini kocasından sakınma hak­kı vardır.”

Usul yönüyle meseleye bakılırsa ilk grubun görüşü Kur’an ve Sünnet’in maksadına daha fazla mutabıktır. Fa­kat ikinci grubun görüşü de dayanaksız değildir. Onların mehir konusundaki görüşlerinin maksadı; tecilin asıl olduğu ve tecille tacilin açık olmadığı durumlarda meselenin asıl, yani tecil tarafına çekilmesi şeklinde değildir. Böylelikle on­lar fetvalarında hukukun kabul ettiği başka bir kuralı göz önüne alıyorlar. Bu kural ise şudur : “Genel olarak, herhangi bir toplumda muamelatla ilgili revaçta olan usul, fertler ara­sında yazılmamış bir antlaşma sıfatını taşıyorsa ve o toplu­mun iki kesimi beraberce meseleyi halledip herhangi bir ay­rıntı için açık olarak anlaşmamışlarsa, bundan onların bu ayrıntıda revaçtaki usul üzerine razı oldukları mânâsı çı­kar”.

Hiç kuşkusuz bu kural hukukça müsellemdir. Bu bakım­dan fakihlerin ikinci grubunun da görüşleri yanlış değildir. Yalnız, bu kuralı muayyen bir toplumda yürürlüğe koyma­dan önce şunu iyi bilmemiz gerekir: İslâm hukuku örf adına ne varsa onu doğru bulup, kanun kaynağı olarak almaz. Ak­sine muttaki olmayan toplum ile onun haksız örflerini kabul etmek yerine onları değiştirmek ister ve sadece ıslah olmuş bir toplumda şeriatın ruhu ve esasları üzerinde vücuda gel­miş örfleri kabul eder. Bu nedenle, örfü yazılmamış anlaşma olarak kabul edip, kanun gibi yürürlüğe koymadan önce, o toplumun gerçekten muttaki bir toplum olup olmadığına, ör­fünün şeriatın ruhuna ve esaslarına uyup uymadığına bak­mamız gerekir. Araştırmanın sonucu menfi çıkarsa bu kai­deyi kanun gibi uygulamak adalet değil, kesinlikle zulüm olur.

Bu görüş açısından biz şimdiki müslüman toplumumuza baktığımızda, karı koca ilişkilerinde toplumun, nefsin arzu­larına uyarak İslam’ın koymuş olduğu dengeyi oldukça sars­tıklarım ve genellikle toplumun eğiliminin İslam’ın ruhuna ve esaslarına açıkça muhalif yönlerde olduğunu görüyoruz. Üzerinde durduğumuz mehir meselesini alalım. Bu ülkenin müslümanları genellikle mehiri sırf resmi bir formalite sa­nıyorlar. Onların gözünde mehirin Kur’an ve Sünnet nezdindeki önemi kesinlikle bilinmemektedir. Nitekim nikah za­manı mehir şartı, tamamen bir gösteriş (formalite) olarak eda edilmekte ve fakat bu anlaşmanın yerine getirilmesi ge­rektiği fikri zihinlerde bulunmamaktadır. Mehir görüşmele­rinde defalarca kendi kulaklarımla “Kim veriyor, kim alıyor?” sözlerini işittim. Sanki bu iş sadece bir form doldurmak içinmiş gibi yapılıyor. Bildiğimiz kadarıyla nikahların % 80’ninde mehir tamamen ödenmemektedir. Mehir miktarı belirlenirken halkın en çok göz önünde tuttuğu husus, sade­ce mehirin boşanmanın engellenebilmesi için bir vesile ola­rak kullanılmasıdır. Böylece pratikte kadınların şer’i bir hakkı feshedilmiş olmaktadır. Sayesinde kadınların erkek­lere helal kılındığı mehirin şeriat tarafından avret yerinin helal edilmesinin karşılığı olarak görüldüğüne ve eğer karşı­lığı eda etmek gibi bir niyet olmazsa, Allah katında kadının erkeğe helal olmadığına hiçbir şekilde dikkat edilmemekte­dir.

Bu denli bozulmuş, İslâm’ın ruhuna ve esaslarına bu de­rece ters düşmüş bir toplumun örfünün, İslam açısından na­sıl caiz olabileceğini anlamak bizim için oldukça güçtür. Kendilerinden örfün teyid edilmesi ile ilgili sözler nakledilen fakihler, ne bu bozulmuş toplumu ve ne de İslam’a muhalif olan örfü göz önüne alarak bu sözleri sarfetmişlerdir. Onlar ne yazdılarsa ıslah olmuş bir toplumu ve örfünü göz önüne alarak yazmışlardır. Bir müftü yalnız bu sözleri nakletmek­le sorumluluktan kurtulmuş olamaz. O müftünün, fetva ver­meden önce şer’i esasların aydınlığında bu sözleri güzelce anlaması, fakihlerin hangi durum ve şartlarda bu sözleri sarfettiklerini araştırıp, bugün tatbik edilmek istenen duru­ma uygun olup olmadıklarını kontrol etmesi gerekir.[179]

Ateşli Silahla Yapılan Helal Veya Haram Olması Meselesi

Soru:

Siz Tefhim ul Kur’an’da tekbir alarak atılan bir ateşli si­lahla öldürülmüş avın helal olduğunu yazarak yeni bir şey icad etmişsiniz.[180] Bu yazdıklarınız üzerine ortaya çıkan aşağıdaki sorularımızı cevaplarsanız memnun kalırız.

  1. Dört mezhebin imamı da silahla öldürülmüş avın çarp­ma/darbe sebebiyle ölmesinden dolayı caiz olmayıp haram olduğunda ittifak etmişken, siz hangi delillere dayanarak buna caiz diyebiliyorsunuz?
  2. Silahın mermisinde kesici bir kenar yoktur. Hayvan onun şiddetli darbesinden ölmektedir. Genellikle mermile­rin kutuları üzerinde “Bunun kenarı şu kadar keskindir” di­ye yazmaz. “Bunun gücü şu kadardır ” diye yazar. Darbeyle öldürülmüş av kesin olarak caiz değildir ve bunun üzerinde ittifak vardır.
  3. Tefsir-i Hokkanı de Kadı Şevkâni’nin silahla vurul­muş avm haramlığında ihtilaf ettiği bildirilmekle birlikte, Kadı Efendinin ihtilafı hüccet olamaz. Çünkü o tenkide uğ­ramış “mecruh” hadisler nakletmekle bilindiği gibi, şiî eği­limlidir de.
  4. Bu mesele “furuattan”, yani ikinci dereceden demek halkı aldatmak demektir. Harama helal demekte mi füruattandır?

Cevap:

Öncelikle sizin dört numaralı sorunuzda göze çarpan yanlış anlaşılmayı ortadan kaldırmak istiyorum. Siz “Harama helal demekte mi furuattan?” diye soruyorsunuz. Bir ta­kım haram ve helaller vardır ki usuldendir. Açık bir nassla bildirilmiş bu tür haram ve helallerde herhangi bir değişikli­ğe gitmenin küfür olduğunu biliyor olmalısınız. İkinci bir kı­sım haram ve helal ise nassların delaletinden, işaretinden veya muktezatmdan istinbat edilmiş haram ve helaldir. Bu ise furuattan bir mesele olup bunda ulema, ümmetin fakihleri hatta sahabe ve tabiîn arasında ihtilaf olagelmiştir. Aynı şeyi biri helal görürken diğeri haram görmüştür ama, hiçbir zaman bu çeşit istinbata bağlı tahlil (helal kılma) ve tahrim (haram kılma) üzerinde tartışmaktan daha ileri gidip biri diğerine “senin dinin değişti veya sen Allah’ın haram kıldığım helal kılıyorsun” diye suçlamamıştır.

Asıl üzülünecek şey ise şudur: Bugün sadece bizim ülke­mizde değil, tüm dünya müslümanları arasında bir süredir şer’î meseleleri özgürce araştırma süreci durmuştur. Her­hangi bir fıkhi mezhebe bağımlılıkta, her topluluk sadece kendi mezhebini şeriatın aslı olarak görecek derecede atıl bir duruma gelmiştir. Bu yüzden insanların karşısına kendi aşina olduğu mezhebten ayrı bir tahkik gelince sanki dinde bir tahrif yapılmışcasına öfkelenmektedirler. Halbuki öz­gürce tahkik kapısının açık olduğu selef döneminde, alimler arasında helal ve haramdan, farz olan ve farz olmayan mese­lelere kadar bir çok ihtilaflar olmuştur. Ancak onlar, sadece biribirlerine tahammül etmekle kalmamışlar, aynı zaman­da her grup şer’î gördükleri hükümle amel etmekle birlikte, başkalarına da onların şer’î gördükleri hükümlerle, amel et­me hakkını vermişlerdir.

Yeme içme meselesinde selef uleması arasında gerçekle­şen ihtilaflardan bir kaçını burada aktarıyor ve sizden bun­lardan hangisini, haramı helal ya da helâli haram kılmakla suçlayabileceğinizi soruyorum:

Hz. Aişe’den rivayet edildiğine göre, kendisi yırtıcı hay­vanların eti ve damarların üst tarafında kalan kanın kullanılmasında bir sakınca (halel) görmüyor ve bunu da:

“De ki; Ben, bana vahyolunanda, yiyen kimse için haram edilmiş birşey bulamıyorum. Ancak.[181] ayetine dayandırıyordu. Yine bu ayete dayanarak Abdullah b. Abbas (r.a) Kur’an-ı Kerim’de haram kılınmış dört şeyden başka (yani; domuz, murdar (leş), akmış kan, Allah’tan başkası adına kesilenler dışında) birşeyi haram olarak görmüyordu.”[182]

Evcil eşekle ilgili olarak bir grup, Hz. Peygamberin (s.a) Hayber gazvesi sırasında bazı özel sebeplerden dolayı bu­nun etinin yenmesini men ettiği ama bu engellemenin eşeğin etinin mutlak olarak haram olduğuna delil teşkil etmediği görüşündedir. [183]

Yırtıcılar ve avcı kuşlar meselesinde İmam Ebu Hanife ve ashabı, mutlak haramlığa kaildirler. İmam Malik yırtıcıları haram görmekte ve fakat akbaba kartal vb. avcı kuşları, murdar et yeseler de yemeseler de helal görmektedir.

İmam Evzai sadece kartalı mekruh görmektedir. Geriye kalan her çeşit kuş ise ona göre helaldir. Leys, kediyi helal, porsuk’u mekruh görmektedir. İmam Şafiî’ye göre sadece in­sanlara veya evcilleşmiş hayvanlara saldıran avcı kuşlar ha­ram olup porsuk ve tilki bu tanım içinde yer almamaktadır.îkrime’ye karga ile ilgili sorulduğunda o ” iri tavuktur” porsukla ilgili sorulduğunda ise “iri koyundur” demiş­tir. [184]

Aynı şekilde yer haşereleri hakkında da ihtilaf olmuştur. Hanefiler yerin tüm haşerelerini mekruh görmektedirler, İbn Ebi Leyla, yılanın yenilmesinde herhangi bir sakınca görmemekte, ancak kesilmesini şart koşmaktadır. Aynı gö­rüşe İmam Malik de sahiptir. İmam Evzaî ise kesme şartını bile kaldırmaktadır. Leys’e göre kirpi caizdir. İmam Malik’e göre kurbağa caizdir. İmam Şafii sadece Arapların kerih gör­dükleri şeylerin “habais” olduğunu, nitekim Arapların por­suk ve tilki yemelerinden dolayı bunun her ikisinin de helal olduğunu söylemektedir.[185]

Bu birkaç misalden, sarih nassın olmadığı yerlerde istin-bata dayalı helal ve haram ihtilaflarının furuata, yani ayrın­tıya dair ihtilaflar olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Fıkhı mezheplerde herhangi birşeyin ictihad esasları üzerine ha­ram addedilmesi, hiçbir zaman onun ilahî şeriatın aslında da haram olduğu mânâsına gelmemektedir. Eğer herhangi bir şahıs böyle birşeyi kendi istinbatına dayanarak helal ad­dederse bu mesele üzerinde elbette tartışılabilir. Ancak bu, üzerinde ayak diretilecek, dinin tahrif edildiği veya Allah’ın haram kıldığının helal kılındığı suçlamalarım gerektirecek bir şey değildir.

Şimdi sizin sorduğunuz asıl meseleye gelmek istiyo­rum.

Sizin silahla vurulmuş avın haramlığı hususunda Dört İmam’ın ittifak ettiğine dair bilgiyi nereden öğrenip yazdığı­nıza hayret ediyorum. Acaba Dört İmam’dan herhangi biri­sinin zamanında silah icad edilmiş miydi? Dört İmam’a bağlı mukallid ulemadan herhangi bir grubun veya hepsinin bu imamların istinbatı olan bu meselelerden herhangi bir me­seleyi tahriç edip hüküm çıkarmaları ayrı bir şey, imamların kendilerinin bir hüküm beyan etmeleri ise daha ayrı birşeydir. Her halükârda silah sonraki fukaha zamanında icad ol­muştu. Silah yapımında ise yeni ve asıl değişiklik 19.yy.da gerçekleşti. Bununla ilgili olarak fakihler herhangi bir hü­küm vermiş olsalar bile selef imamlarının içtihadı hükümle­rinden çıkarak tâlinin tâlisi; ikinci derecenin ikinci derecesi bir hüküm beyan etmiş olacaklardır. Öyleyse nasıl Dört İmam’ın bu gibi şeylerin haramlığı hakkında ittifak ettikle­rini rastgele iddia edebiliyorsunuz?

Ben, açıklamış bulunduğum silahla vurulmuş avın helal­liği meselesini Kadı Şevkâni ‘den değil, doğrudan Kitap ve Sünnet’ten aldım. Şeriatta hayvanların şer’î yolla kesilmeleriyle ilgili ahkâm usulen ikiye ayrılmıştır:

Bunlardan birinci bölümü bizim kontrolümüz altında olup, kolaylıkla belirlenmiş usullere göre kesebildiğimiz hayvanlardır. Bunların kesim şartları değişiktir ve buna fı­kıh ıstılahında zekat-i ihtiyari[186] (seçenekli veya seçmeli ke­sim) denilebilir.

İkinci bölüm hayvanlar ise orman hayvanı veya kaçmış ve vahşi hayvanlar hükmüne girmiş olan evcil hayvan ya da herhangi bir yerden düşüp belirlenmiş kesim şartları yerine getirilmemiş hayvan veyahut herhangi bir sebepten ölmek üzere olan ve kesmek için bıçak aranırsa ölme ihtimali olan hayvan misallerinde olduğu gibi bizim kontrolümüz dışında­ki hayvanlardır.

Bütün bu hayvanların kesim şartı ise daha değişiktir ve bunu fıkıh istilahmda “zekat-i iztırarı (zorunlu kesim) tabi­riyle anabiliriz.

Birinci bölümdeki hayvanların kesim yeri boyundur. Bu gibi hayvanları kesmek için keskin kenarlı herhangi bir alet­le gırtlağa kadar kesmek lazımdır ki, boyun damarı açıl­sın.

İkinci bölümdeki hayvanlara gelince, onların tüm vücut­ları kesim yeridir. Ne olursa olsun herhangi bir şeyle böyle bir hayvanın bedeninde kan akıtacak kadar deliğin açılması kafidir.

Bu konuda Kitap ve Sünnette karşılaştığımız deliller dü­zenli bir şekilde şöyledir:

1-Size temiz olan şeyler helâl kılındı. Allah’ın size öğret­tiğinden öğreterek yetiştirdiğiniz avcı hayvanların sizin için tuttuklarını yiyin ve üzerine Allah’ın adını anın…”[187]

Bu ayetten; terbiye edilmiş av hayvanı Allah’ın ismi anı­lıp bırakılırsa, bu hayvanın pençeleri ve dişleriyle yaralanan evcilleşmemiş hayvandan akan kanla “ıztırari zekat” şartı­nın yerine geldiği, böyle bir hayvanın canlı ele geçmeyip düz­gün bir şekilde kesilmese bile helal olduğu anlaşılmaktadır.

  1. Hz. Adiy b. Hatem, Rasûlullah’tan kendilerinin mi’raz fırlatıp, av yaptıklarını ve bunun hükmünün ne olduğunu sorunca, O:

“Deşilmiş olanı ye ama mi’razı’n atılmasından dolayı hayvan yaralanarak ölmüşse, o hayvan sopayla vurularak öldürülmüş sayılır. Onu yeme” buyurmuştur.

“Mi’raz” ucuna sivri bir kesici konulmuş ya da kendi ucu sivriltilmiş ağır bir değnek ya da âsâya denilmektedir. Bu­nun darbesiyle gövdenin herhangi bir bölümünde kan aka­cak kadar delik açılması kesim şartını yerine getirmeye ye­terlidir.

  1. Rafı b. Hudeyc, Rasûlullah’a şöyle sorduğunu bildiri­yor.

“Ya Rasûlallah! Bizim yarın düşmanla karşılaşmamız (savaşımız) var ve yanımızda hayvanları kesmek için bıçağı­mız yok, keskin bir kamış parçasıyla kesim yapabilir miyiz?” Efendimiz cevaben şöyle buyurdu:

Allah’ın adı anılıp tır­nak ve dişle olmadıktan sonra, ne ile olursa olsun kanı akıtı­lan hayvanı ye”.

Buradan asıl meselenin kesme işinin gerçekleştirildiği alet olmaktan öte kesim şartını yerine getirmek için kanın akıtılmasının muteber olduğu anlaşılmaktadır. Bu durum şu hadisle teyid ediliyor: Adiy b. Hatem “Ya Rasûlullah, eğer bizden birine bir av rastlar da kesmeye bıçak bulamazsak, acaba taşın keskin tarafi ya da sivriltilmiş sopayla kesebilir miyiz?” diye sorunca Allah Rasülü:

“İstediğin birşeyle kanı akıt ve Allah’ın adını an” buyurdu.

  1. Ebu’l Uşera babasından rivayet ediyor: Babası Rasû­lullah’a: Ya Rasûlallah! Kesim yeri sadece gırtlak ve boğaz/boyun değil midir? diye sorduğunda Rasûllulah (s.a) şöy­le cevap verdi:

“Onun dizine birşey batırmak bile sana yeterlidir.[188] Ebu Davud bunun herhangi bir çukura vs.’ye düşmüş bir hayvanın kesim şekli olduğunu söylerken, Tirmizî zaruri tüm haller için olduğunu söylemektedir. Buna göre kendi kontrolümüzde olmayan hayvanın gövdesinin her bölümü­nün kesim yeri olduğu ipatlanmış oluyor. Yine aslolanın kendisiyle kesim yapılan alet değil, kanın akabilmesi için de­lik açmak olduğu da kesinleşmiş oluyor.

  1. Ka b. Malik diyor ki: “Keçilerimiz Sila denen yerde ot-luyordu. Birden bizim çoban bir keçinin ölmek üzere olduğu­nu farkedince acele bir taş kırıp onunla hayvanı kesti. Rasû­lullah (s.a) onu yemeye müsaade etti.[189]

Ata b. Yesar diyor ki:

“Beni Harise’den bir şahıs Uhud yakınlarındaki bir dağ yamacında dişi bir deveyi otlatıyordu. Aniden devenin ölmek üzere olduğunu gördü, ancak onu kesebilecek bir şey bula­madı. Sonunda çadır kazıklarından birini alıp devenin boy­nuna kan getirecek şekilde batırdı. Daha sonra bu durum Rasûlullah’a (s.a) haber verildiğinde Rasûlullah (s.a) deve­nin yenmesine müsaade etti.”[190]

Haydi “kırılmış taşın keskinliği, keskinliğin tanımı içeri­sindedir” diyelim, ama odunun ucundaki sivri çivinin ne ka­dar keskin alet tanımına sokulabileceği malumdur.

Yukarıda zikredilen ayet ve hadisleri göz önüne aldıktan sonra silah meselesi üzerinde iyice düşününüz. Silahın mer­misini elle atılan bir taşın süratiyle kıyas etmek ve bu sebep­ten meseleyi, ölen hayvanın aslında taş ve odunun keskin olmayan tarafının gelmesi gibi darbe yiyerek öldüğü şeklinde anlamak doğru değildir. Merminin silahtan kuvvetle çıkma­sı ve silah ile hedef arasındaki yolu hızlı bir şekilde (yaklaşık saniyede 400 m) katetmesinden dolayı, o artık soğuk bir taş parçası (çakıl taşı) gibi kalmayıp, yeterince yumuşamakta ve hemen hemen sivri uçlu olarak cismi delip geçmek sure­tiyle kan akıtarak hayvanı öldürmektedir. Bu iş avcı hayva­nın tırnak ve dişleri, mi’raz veya tahtanın ucundaki çividen çok daha farklı birşey değildir. Üstelik kan akıtmada onlar­dan daha iyi işe yarayacağı da uzak bir ihtimal değildir.

Bu sebeplerden dolayı kanaatimce Allah’ın adı anılarak atılan silahtan çıkan mermi ya da parçayla hayvan ölürse onun helal olmaması için hiçbir sebep yoktur. Ancak bir kim­se bununla ikna olmaz ve onu haram kabul ederse, bunu mutlaka helal kabul edip yemesinin kendisine vacib olduğu şeklinde bir ısrarım da yoktur. Benim görüşüm benim için uygulanabilir bir şeydir. Başkalarının görüşü ya da herhan­gi bir müctehide uymaları da onlar için uygulanabilir bir şey­dir. Bu ictihad farklılıkları sebebiyle her ne kadar benimle onlar arasında haram ve helal konusunda ihtilaflar oluyorsa da iki tarafta aynı dinde kalmakta ve iki ayrı dinin takipçile­ri olmamaktadırlar.[191]

Küfür Ve Fısk Düzenlerinde Geçim Sorunu

Soru:

Sizin yazdıklarınızı okudukça şimdiki geçim kaynağım­dan daha fazla rahatsız oluyorum. Küfür düzeni ve medeni­yeti altında helal rızık kazanmak neredeyse tasavvuru mümkün olmayan birşeydir. Memurluk, ziraat, ticaret gibi tüm işlere haram karışmış durumdadır. Öyleyse bizim için çıkış yolu nedir?[192]

Cevap:

Sizin de işaret ettiğiniz gibi inkarcı bir içtimai yapı ve si­yasi düzen içerisinde halis helal ekmek yemek hemen hemen imkansızdır. Ancak rızık elde etine meselesinde helal ve ha­ramın ayırdedilmesi üzerinde dururken yazdığım yazılarda­ki amaç, helal kazanç yollarının burada bir yerde var olduğu, halkın haram yolları bırakıp bunlara yönelmesi şeklinde birşey değildi. Aksine bunları söylemekten kasdım şu idi: Gerçek bir müslüman ancak helâl ve haramı birbirinden iyi­ce ayırdıktan sonra araştırırsa, küfrün tasallutu altında dört tarafından ne gibi pisliklerle sarıldığının tam olarak farkına varacaktır. İşte o zaman eğer o gerçekten temiz ola­nın talibi ise, hiç kuşkusuz kalbinde bu pislik dolu düzeni or­tadan kaldırmak ve değiştirmek için şiddetli bir cazibe oluş­tuğunu hissedecek ve her an bu düzenden iğrenecek ve on­dan nefret edecektir.

Bu temel noktayı kavradıktan sonra pratikte bizim için herhangi bir şey yapmak mümkünse eğer, o da şudur: Fazla haramı bırakıp daha az haram veya harama bulaşmış rızka mecburen tahammül etmek. Hâlis, helâl şartıyla birlikte bu düzen içerisinde hayat sürdürmek mümkün değildir. O hal­de şimdi pratikte harama daha az bulaşmış kaynaklar bula­bilmek ve böylece mevcut sistemin bekası ve güçlendirilme­sine daha az katkıda bulunmak sizin durumunuz, gücünüz ve yetkilerinize bağlı birşeydir. Pratikte bu işin başarılı ol­masının bir diğer şartı ise, sizin kendi yaşam stilinizi değiş­tirmek için hazırlanmanızdır. Ben içlerinde helal ve haramı ayırma kaygısı taşıyan kimseler gördüm. Ama onlar hem he­lal rızkı bulmayı arzuluyorlar, hem de yaşam stillerim ha­ram yenilen dönemdeki şekliyle devam ettirmek istiyorlar. Bu şart onları ister istemez haram yemeye mübtela ediyor. Bir kimse yenilen helal olsun da ister pirinç olsun, ister kuru fasulye, giyilen helal olsun da ister en lüks elbise olsun ister­se yamalı şuuruna erdiği zaman helal rızık yemekte ayak di­retebilir.[193]

Rüşvet Ve Hıyaneti Helal Etme Bahanesi

Soru:

Memurlar, devlet dairelerinde çalışanlara onların isteği ve zorlaması olmaksızın işadamlarının kendi isteğiyle verdi­ği hediyeleri caiz görüyorlar. Üstelik bunun rüşvetin tanımı­na girmediği için helâl olması lâzım geldiğini de söylüyorlar. Aynı şekilde devlet memurları, kendi yetkileri altındaki malları kendi şahsi ihtiyaçları için kullanmayı da caiz sayı­yorlar. Ben sohbet halkalarında bu gibi kimselere bu işin doğru olmadığını anlatmaya çalışıyorum ama, onlar benim sözlerimle ikna olmuyorlar.

Cevap:

Bir şahıs veya şahıslardan, diğer şahıs veya şahıslara bir malın mülkiyetinin geçmesi için caiz olan dört şekil vardır:

  1. Rıza ve istekle; hibe ya da bağış olarak.
  2. Aradaki anlaşma suretiyle; alışveriş olarak
  3. Toplu anlaşma (sözleşme) ile ; herhangi bir hizmetin karşılığının verilmesi (maaş) olarak.
  4. Kanuni olarak; birinden bir başkasına düşen mirasşeklinde.

Bunlardan başka herhangi bir yolla malın mülkiyetinin intikalinin (devredilmesinin) var olan tüm şekilleri haram­dır. Şimdi bir bürokratın veya memurun işi olan herhangi bir kişiden aldığı paranın veya aslında halkın malı olan ya da halkla ilgili işlerde kullanılmak üzere memurların yetkisine verilen mallardan ettiği istifadenin keyfiyetinin ne olduğu­na bakmak gerekir. Bunun alışveriş ve mirasın tanımına girmediği açıktır. O zaman bu hibe ya da bağış mıdır? Buna karar vermek için bir soruya cevap vermek yeterlidir. Acaba bu hibe ya da bağış, o memur bu makamda olmasa veya göre­vinden ayrılmış olsa yine de verilir miydi?

Cevap ‘hayır’ ise bu hibe veya bağış değildir. Çünkü bütün bunlar herhangi bir şahsî ilişki, dostluk veya yardımlaşma­dan dolayı değil, onun makamı dolayısıyla verilmektedir.

Geriye, bunun memurun kendi makamıyla ilgili herhangi bir işte yaptığı hizmetlerin bir karşılığı olup olmadığı kalı­yor. Aslında bunun bir karşılık olmadığı da açıktır. Çünkü karşılık sadece kişiye memur olması sıfatıyla verilen maaş­tır. Onun dışında bir memurun makamının gerektirdiği işle­ri yaparken elde ettiği herşey, ya halk fonuna yapılan bir hı­yanettir, ya memuriyet şartları aleyhine iş yapma mukabi­linde ele geçen ve caiz olmayan bir şeyin karşılığıdır. Çünkü memurluk şartlarının sınırları içerisinde kalarak iş yapma­sının karşılığı zaten maaş şeklinde kişinin eline geçmekte­dir. Bundan daha fazla karşılık elde etmek açık bir şekilde

haram yemektir.

Bu usulle ilgili bir tartışma idi. Şimdi bir de bu meselede­ki şer’i hükümlerin ne olduğuna bakalım:

Ebu Humeyd es-Saidi’den şöyle rivayet ediliyor: Rasûlul­lah (s.a) şöyle buyurdu.

Devlet memurlarının aldığı hediyeler hıyanettir[194] Yine Ebu Humeyd1 den şöyle rivayet ediliyor; “Rasûlul­lah (s.a) İbn’ul Lutbiyye adında bir şahsı Ezd kabilesine zekât memuru olarak gönderdi. O oradan devlet mallarını alıp geldiğinde malları Beyltülmal’e teslim ederken, “Bu devletindir, bunlar da bana verilmiş hediyelerdir” dedi. Bu­nun üzerine Rasûlullah (s.a) Allah’a hamd ve sena ettikten sonra şöyle dedi:

Ben sizden birisim Allah’ın bana emanet etmiş olduğu bu hükümetin işlerinden birisi için memur ola­rak gönderiyorum da, o da bana “Bu Beytülmal’e, bu da ba­na verilmiş hediyelerdir” diyor. Eğer doğru söyleyenlerden ise, ana-babasının evinde otursaydı da kendisine para veya hediye gelseydi ya! [195]

Büreyde’den; Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurdu:

“Biz bir kişiyi devlet işi için tayin edip de maaşını verdiği­miz halde eğer o bu maaştan başka birşey alırsa işte o hıya­nettir (rüşvettir).”[196]

Ruveyfi b. Sabit el-Ensarî rivayet ediyor: Rasûlullah (s.a) söyle buyurdu: “Allah’a ve ahiret gününe inanan bir kimse müslümanların fey’inden (ammeye ait mallar) bir hayvana binerek o işte yaramaz hale getirinceye kadar kul­landıktan sonra onu getirip devletin ahırına geri bağlaya­cak şekilde bir iş yapmasın. Yine Allah’a ve ahiret gününe inanan bir kişi müslümanların fey’inden bir elbise giyinip, onu eskitince getirip geri verecek şekilde bir iş yapmasın. [197]

Abdullah b. Ömer şöyle rivayet ediyor: “Rasûlullah (s.a) rüşvet alana da verene de lanet etti.” [198]

Adiy b. Amîrat’ul Kindî’den; Rasûlullah (s.a)şöyle buyur­du: insanlar, her kim hükümetimize herhangi bir iş için tayin edilir ve sonra bizden bir iplik veya ondan daha hakir birşeyi gizlerse, işte o hıyanettir ve kıyamet günü onu sırt­lanmış olarak (hesaba çekilmek üzere) gelir. [199]

Bu meselede Rasûlullah’ın (s.a) söyledikleri bunlardı. Ve bunlar herhangi bir izah ve şerhe ihtiyaç duyulmayacak ka­dar açıktır. Yedikleri haramlar için çeşitli hile ve bahanelere başvuran ve bunu kelime oyunlarıyla helâl göstermeye çalı­şanlara şunu deyiniz: “Haram yeseniz bile hiç değilse, gün olur, belki Allah bundan kurtulmayı nasip eder, düşüncesiy­le bunu haram olarak kabul ediniz.” Haramı helâl sayarak yemeye devam ederseniz kalbiniz iyice kararacak ye böylece hiçbir zaman kalbinizde haramdan kurtulma isteği oluşmayacaktır, Allah Teâlâ’nın katında hesap vermek üzere geti­rildiğinizde hakikâtin sizin değiştirmenizle değişmeyeceği­ni anlayacaksınız. Siz haramı ne kadar helâl kılmaya uğra­şırsanız uğraşın, haram ancak haramdır.”

Onlara yine şunu söyleyiniz: “Size göre Allah, ahiret, he­sap, kitap, ceza ve mükâfat gibi kavramlar efsaneden başka birşey değilse, o zaman helal ve haram üzerinde durmak bo­şunadır. Hayvanlar gibi, nerede yenilecek birşey varsa “caiz­dir, değildir” tartışmasına girmeden hemen atılıp istediğiniz kadar yiyebilirsiniz. Ama eğer yüce bir Allah olduğundan ve gün gelip O’nun önünde hesap vereceğinizden şüpheniz yok­sa, o zaman haram kazana niçin kazandığınız hususunda bi­razcık düşününüz. Bedeniniz ve canınızın bakımı için mi? Ama bedeniniz ve canınız da bu hizmetinizden hoşlarını aksine Allah katında sizin aleyhinize şehadet edip diyeceklerdir ki: “(Yarab!) Sen bizi bu zalime emanet vermiştin ama o bize haram yiyerek baktı. Yoksa hanım ve çocukları­nız için mi kazanıyorsunuz bunu? Ama onlar da kıyamet gü­nünde sizin düşmanınız olacaklar ve sizin aleyhinize döne­rek Allah Teâlâ’ya şöyle diyeceklerdir:

“Bu zalim kendisini de berbat etti bizi de” Öyleyse kendi­nizi neden bu ilahi azap tehlikesine atıyorsunuz? Sizin bu ca­iz olmayan hizmetinize kim minnettar kalacaktır? Bu yersiz uğraşınızın mükafatını kimden alacağınızı umuyorsunuz? Sizin bir parçası olarak iş yaptığınız o siyasi organizasyon ve düzenin kendisi habistir. Bu İslam dışı organizasyon tıpkı haramın iliklerine kadar işlediği domuz gibidir. Siz bu düze­nin parçası olmakla zaten büyük bir günaha mübtelasınız. Şimdi bir de buna hıyanet, rüşvet ve batıl işlere başvurmayı ekleyerek neden kendinizi daha fazla tehlikeye atıyorsunuz? Acaba bir gün ölüm gelmeyecek mi? Yoksa öldükten sonra Allah’ın hesabından kurtulmayı ümid ettiğiniz bir sığınak mı buldunuz?[200]

Rüşvet Ve Hıyanetle İlgili Birkaç Mesele Daha

Soru:

Rüşvet ve hıyanetle ilgili olarak Tereüman’ul Kur’an’ın geçen sayılarından birinde “Resâil ve Mesâil” başlığı altında tartıştığınız meseleler bağlamında birkaç soru da ben sor­mak istiyorum. Bu soruları delillere dayalı olarak cevapla­yıp, benim ve bazı dostlarımın şüphelerini yok etmeniz dile­ğiyle…

  1. Hükümetin herhangi bir işi araştırmak için geçici ola­rak tayin ettiği kişi veya gruplara ziyafet vermek de rüşvet sayılır mı? Bu kimseler genelikle ıstılahtaki memur sıfatım haiz değildirler, öyleyse onların gönlünü almakta ne gibi bir sakınca olabilir?
  2. Toplumun büyük bir kesiminin şöyle bir görüşü var. Mevcut İngiliz hükümetinin[201]elinde bulunan mallar özel­likle halkın faydasına değildir. Bu hükümetin kendi faydası ve korunması için harcanan malları ne suretle olursa olsun ele geçirmek caizdir. Yani ister hıyanetle, ister rüşvet vasıta­sıyla ya da bir başka yolla. Bu görüş şu delile dayandırılıyor: Alınması kesinlikle haram olan faizin, ulemanın çoğunluğu­nun fetvalarına göre, resmî bankalardan alınması caiz ol­maktan öte zorunludur. Çünkü, eğer bu paralar bankada bı­rakılırsa hristiyan misyonerleri aracılığıyla İslam’ın aleyhi­ne kullanılacaktır. Öyleyse, herhangi bir bâtıl devlet düzeni­ni güçlendirmeye harcanan ve hükümetin kendisine ait ol­mayan vatandaşlardan gasbettiği malın her ne yolla olursa olsun geri alınmasında ne gibi bir sakınca vardır, söyler mi­siniz?

Cevap:

Sorduğunuz soruları cevaplamadan önce şunun zihinle­rimize yerleşmesini zorunlu görüyorum. Bizim helal ve ha­ramın, caiz olan ve olmayanın birbirinden ayrılması konu­sunda ısrarla durmamızın sebebi, halka ahlakî mesuliyetlerini anlama ve buna dikkat etme düşüncesini iyice yerleştir­mektir. Yoksa maksadımız kesinlikle mevcut bâtıl düzen karşısında en az huzursuzluk çıkaracak sadık bir kitle oluş­turmak değildir. Aslında bâtıl düzenin tabii ve gerekli gör­düğü sonuç, halkın ahlâki sorumluluklarına boşvermesi, ar­zu ve ihtiyaçlarını karşılarken kanunun pençesinden başka her türlü kayıttan azade olmasıdır. Memurların rüşvet ye­mesi, hain olması, vatandaşların varlığının geniş mânâda yağmalanması, bu nizamın tabii bir neticesidir. Düzen bu tohumları kendi elleriyle ekmiş ve sonuçta meyvelerinin bu şe­kilde boy vermesine nıüstehak olmuştur. Hain, hırsız, ahlâ­ksız kişilerin öncülüğünde temiz ahlâka sahip kimselerin yetişemeyeceği açıktır. O halde ahlâktan söz etmekle biz hiç­bir zaman kötü huylu ve ahlâksız idarecileri habis tarlaların zehire bulanmış meyvelerinden kurtarmak ve onlara temiz meyveler hazırlamak amacım gütmüyoruz. Bizim bütün dü­şüncemiz kendi ahlâkımız ve kendi gidişatımız içindir. Biz bu düzenin kötü etkilerinden kardeşlerimizin büyük çoğun­luğunu kurtarmak istiyoruz. Allah’ın izniyle, biz onların içe­risinde, ahlâksız memur ve idarecilerden daha temiz olacak­ları ve Allah Teâla nın dünyanın liderliği için onlardan daha ehil göreceği yüksek bir ahlâkın neşvünema bulmasını isti­yoruz. Bu yüzden biz insanımıza, irtikab edilmesi mevcut ni­zama göre kötülük olmayıp aksine belki de iyilik tanımına girebilecek ve fakat ahlâk ve şeriat gözünde zemmedilmiş olan kötülüklerden sakınmaları öğüdünü veriyoruz.

Şimdi ben sırasıyla sorularınızın cevaplarına geçiyo­rum:

  1. Bildiğim kadarıyla, ister resmî memurların kendi şef­leri ile, isterse herhangi bir kurumdaki başka kişilerle olsun işinin araştırılmasını isteyen kişi arasında samimi muhab­bet ve şahsî saygıya dayalı ilişkiler belki binde bir bile değil­dir. Büyük bir ihtimalle menfaat bağı olmasa kimse onların gönlünü hoş etmeyi aklına bile getirmeyecektir. Bu ziyafet­ler ve çay partileri hep herhangi bir menfaati, kollanmayı ya ua en azından göz yumulmasını temin amacıyla olmaktadır. tür davranışlar da genel ve bilinen rüşvetin tanımı içerisine girmektedir. Ancak, usulle ilgili açıklamamda da belirttiğim gibi, İslâmdışı mevcut hükümetteki bu uygulamalara karşı çıkışımızın sebebi şudur: Ziyafet vermek veya bu tür zi­yafetleri kabul etmek bizim kendi kardeşlerimizde, caiz ol­mayan yollarla iş bitirme, halktan caiz olmayan yollarla çı­kar sağlama gibi hastalıkları güçlendirmektedir. Yoksa bu düzen bütünüyle haramdan oluşmakta; haram yemekte, ha­ram kusmaktadır.
  2. Bu sorunuzun üslubunda temel bir yanlışlık var: Siz ya da bu görüşe sahip kimseler sadece bir kimsenin kontrolün­deki malın hangi türden olduğunu dikkate alıyorsunuz, ama ikinci grubun bunu hangi hakka dayalı olarak elde ettiği noktasını gözden kaçırıyorsunuz. Farzedin ki, ben bir şahsın hırsız olduğunu ve tüm malının çalıntı olduğunu bilmekte­yim. Öyleyse bunun mânâsı, benim bu adamdan mal çalma­mın veya yankesicilikle parasını cebinden almamın caiz ol­duğu mudur? Bir adamın elindeki herhangi bir şeyin sahibi olduğum maldan çalıntı olduğunu öğrenirsem gücüm yettiği takdirde ilk fırsatta onu ele geçirmek hiç kuşkusuz bana ca­izdir. Hırsızın elindeki çalıntı malın hırsızdan çalınmasının her halükarda herkese helâl olduğu şeklindeki genel kanıysa doğru değildir.

Verdiğiniz faiz örneği, bu noktada uygun bir örnek değil­dir. Faizde bankerden veya bankadan zorla alma veya çalın­tı söz konusu değildir, O kendi kaidesine uygun olarak bu fai­zi koymaktadır. Biz onu mecburen alıyoruz. Şöyleki: Faizi bankada bırakmak, haydutların cephanesine, daha çok maz­lum kesebilmeleri için birkaç kılıç daha bırakmaya benzer. Dahası, bu faizi alıp kendi işinde kullanmak helal değildir; onu yoksullar arasında bölüştürmek gerekir. Çünkü bütün bu faiz, aslında, bu belayı başka birisi üzerine atamayan ga­riplerin ceplerinden çıkmaktadır.

Burada şunu bilmelisiniz ki, biz devlet mallarına el uzat­maya bu devletin herhangi bir doğru davranışı hak etmesi sebebiyle değil, içimizde hakkımız olmayan birşeyden her­hangi bir faydalanma hastalığının gelişmesine meydan ver­memek için karşı çıkıyoruz.[202]

İslâm Nezdinde Avukatlık

Soru:

Şu anda avukatlıkla uğraşıyorum. Bu meslekte göze çar­pan bir başarı elde etmekle birlikte şu husus da gözümden kaçmıyor: Bir avukatın hergün kesin doğrular yerine, doğru­luğu tartışılabilir kanunlara dayalı olarak mahkemelerde uğraşması gerekiyor. Avukat tüm gücünü, doğru olsa da ol­masa da, beşeri yasalarca doğru olarak kabuledilen şeyleri ispatlamak için sarfediyor. Yine aynı şekilde, kesin doğru nezdinde hak olsa bile, uygulamadaki kanunlarca bâtıl ola­rak görülen şeyleri batıl olarak göstermek için uğraşıyor. En ihtiyatlı bir avukat bile adliyenin kapısına ayak basar bas­maz eksik insan aklının arzu ve isteklerine uygun olarak be­lirlediği hak ve mesuliyet ölçülerini doğru-yanlış oluşuna bakmaksızın kabul etmek durumundadır.

Kısaca bir avukatın zaman zaman haksız davaların tem­silciliğini de yaptığını anlatmak istiyorum. Öte yandan insa­nın bütün bu yanlışlıklardan tam olarak korunabileceği bir iş de gözüme çarpmıyor. Bu karmaşık problemin çözümü ne­dir? Ben soruyu tıpkı ayakkabılarını ayağına geçirmek üze­re olan bir yolcunun hazırlığı içerisinde soruyorum.

Cevap:

Kendi mesleğiniz hakkında ortaya koyduğunuz görüşü­nüz tamamen doğrudur ve bu sizin mizacınızın saflığına de­lalet ediyor. Mutlak gerçeğe taban tabana zıt bir sistemin herhangi bir toprak parçası üzerinde tamamiyle hakim ol­ması durumunda, onun sultası altında yaşayan herhangi bir kimsenin hâlis helâl rızık kazanması ve hakikate uygun bir hayat sürmesinin hemen hemen mümkün olmayacağını an­lamak sizin gibi saf mizaçlı insanlar için zor birşey değildir. Geriye isyandan kaçınmaya çalışarak fazla haramdan kaçıp; az harama ve kaçınılmaz olan, kaçınılması mümkün ol-nıayan haram ve masiyete tahammül etmek kalıyor. Buna karşılık, harama bulaşmış olsa bile herhâlükârda daha az derecede sakıncası ve vebali olan ticaret, ziraat, sanatkarlık, işçilik, özel firmalarda memuriyet gibi insanın en az masiyet sınırlarında kalabileceği diğer işler bulunabilmektedir. Bu gibi işler, en azından avukatlık gibi büyük bir sorumluluk ve dikkat istediği için yanlış yaparak günaha girme riski yük­sek olan işlerden, daha az sakmcalıdır.[203]

Alimlik Görüntüsü Altındaki Cehalet

Soru:

Din alimi ve gönül adamı bir büyük zat “Hitabeler” ve “Siyasi Buhran” üzerinde değerlendirme yaparken memuri­yetin gayrullah’a itaat tanımı içerisine girmediğini söyledi. Delili ise, bunun insanın kendisine ve kendi ülkesinin insan­larına hizmet olduğu şeklindedir. O, dünya hazinelerine sihlerle, hinduların hakim olup müslümanların adeta köleler gibi kalmasının doğru olmayacağını, müslümanların me­murluk yaparak da olsa gelir sağlamalarının haranı görül­mesinin çok yanlış olduğunu söylüyor. Ona ne cevap verece­ğimi bilemiyorum.

Cevap:

İtirazını zikrettiğiniz efendi ile ilgili olarak onun din ali­mi ve gönül adamı olduğunu yazmamış olsaydınız onun iti­razlarını okur, bu itirazların yanlışlığını ortaya koyan karşı görüşlerimi serdeder ve sabrederdim. Ancak sizden onun hem gönül hem de din adamı olduğunu öğreniyorum. Bu du­rum benim için oldukça şaşırtıcı oldu. Böyle sözler sarfeden ilim sahibi kimselerden kilometrelerce uzaklaşmak gerekir. Şaşırmış cahillere laf anlatılabilir ama şaşırmış alimlere laf anlatmaya çalışmak boşunadır.

Yazdıklarımdan daha fazlasını yazmak gücümün dışın­dadır. Bu gibi kimseler yazdılanmı okudukları halde ikna ol­muyorlarsa artık yürüdükleri yola devam etsinler, öldükten sonra gerçekler onlara da malum olacak, bana da.[204]

Bir tarafta modern eğitim görmüş, dürüst ve saf bir müslüman, öbür tarafta din alimi ve gönül adamı bir büyük zat! Bu karşılaştırmadan, bir tarafta üstünlük alâmetinin takva olması gereken sınıfın bugün nasıl düşündüğünü, diğer ta­rafta da dehriyet ve ilhad (ateizm) fezasında Allah tanımaz bir eğitim ve öğretim alarak yetişenlerin hangi fikre sahip ol­duklarını öğrenebilirsiniz. Bu dindar büyüğe oranla kendi yanlış yolu için sayısız örfe sahip olan insanlar arasında bu­gün şuurlanma belirtilerinin hangi boyutlarda olduğunu siz hesap edin.[205]

Haram Kazanç Sahibi İle Ekonomik İlişkilerin Sınırları

Soru:

  1. Şarap tüccarı faizci v.s gibi facirterin de içlerinde bu­lunduğu ortaklara salih kimselerin de katılması, diğer bir deyişle salih ve facir ortaklığı hakkındaki görüşünüz ne­dir?
  2. Haram kazanç sahibinden ödünç alman parayla ticaretyapmak doğru değil mi dir?
  3. Haram kazanç sahibinin evinde işçi olarak çalışmak veya onun evinde yiyip içmek caiz midir, değil midir?

Cevap:

  1. Eğer, ticaret kendi içinde helal cinsinden bir ticaret ise ve caiz yollarla yapılıyorsa, diğer ortakların gelirlerini ha­ram yollarla kazanıp buraya katmalarından dolayı, haram­dan sakınan bir kimsenin buna katılmasında bir sakınca olmaz.­ Eğer sizin kendi sermayeniz helâl ise ve ticaretyollarla yapılıyorsa, sermayenize tekabül eden kazanç size helâldir.
  2. Haram kazanç sahibinden borç alıp iş yapmada bir mahzur yoktur. Bu paraların o adama (haram kazanç sahibine) haram olduğu doğrudur, fakat size helâl yollarla gel­mektedir.
  3. Haram kazanç sahibi iki çeşittir: Biri, “fahşâ” (en kötü, en çirkin) tanımına uyan haram kazanç sahibi. Genelev ka­zancı gibi. Değil onun evinde işçi olmak, yanına yaklaşmak bile caiz değildir.

Diğeri, mesleği haram tanımına uymayan ama işi hara­ma dayalı olan haram kazanç sahibi. Faiz yoluyla kazanan gibi. İnsanın kendisinin de harama bulaştığı bu gibi işlerde (faiz yiyenlerin faiz tablolarını hazırlamak veya yazıcılığını yapmak gibi) çalışmak da haramdır. Ancak haram kazanç sahibinin yanında yapılacak iş bizatihi helâl bir iş ise (ekmek pişirmek, seyislik, şoförlük veya onun evini yapmak gibi) bunda herhangi bir sakınca yoktur. Onun evinde yemek ye­meye gelince, yememek daha evlaâdır.[206]

Ebeveynin Mal Varlığı Ve Kazancından İstifade

Soru:

Bir süredir Cemaat-i İslami teşkilatına girmek için ken­dimi hazırlıyor, ama haram rızıktan kendimi kurtarıp helâl ve temiz yollarla ihtiyaçlarımı elde etmede bir türlü başarılı olamıyorum. [207] Bizim geçim yolumuz dededen kalan arazi sahipliğidir (zemindarlık) Topraklarımızın uzun bir zaman­dır mirasçılar arasında şer’i kanunlara uygun olarak dağıtıl­madığını ve bu toprakların şer’i hukukuna riayet edilmedi­ğini biliyorum. Sorum şu: Ben kendi giderlerimi karşılamak üzere ebeveynimden para alıyorum. Bu paranın kullanılma­sı caiz midir, değil midir? Gelecekte bana kalacak olan mira­sı almam uygun mudur, değil midir?

Cevap:

İslâmdışı toplumsal bir düzende ele geçirilen, kazanılan ve bir şahıstan diğerine İslâmdışı yollarla intikal etmiş olan cahiliye dönemi arazisi (mal varlığı, gayri menkul), usulen tamamen şüpheli ve uygunsuz bir mal varlığıdır. Bununla birlikte müslümanlara âbâ ve ecdaddan miras olarak kalmış mal varlığını telef etme veya el çekme izni verilmemiştir. Herhangi bir malı alırken onun öncesini, aslını araştıma zahmeti de yüklenmemiştir: Aksine sadece şu hüküm veril­miştir. Siz İslam’ı kendi hayat tarzınız olarak kabul ettiğiniz andan itibaren bir malı caiz olmayan herhangi bir yolla elde edemez ve caiz olmayan herhangi bir yola harcamayamazsınız. Gelecekte bu mal üzerinde bulunacağınız tasarrufların hepsinde İslam’a uğurduk şartı aranmalıdır. Geriye eski hak sahipleri kalıyor ki, eğer onlar biliyorsa ve hisseleri de belirli ise haklarının onlara verilmesi gerekir. Eğer hak sahibi mevcut değilse, bu malları kontrol altında tutup, hak sahip­leri ortaya çıkınca onlara hakları geri verilmelidir.[208]

Yavuz Hırsız Ev Sahibini Bastırır

Soru:

Köyümüzde namaza, oruca, zekata ve İslam’ın diğer ahk­âmına bağlı olan, büyük günahlardan sakınan, ama bazı acâip halleri de bulunan bir şahıs var. Örneğin: Her ne kadar ana babasına hizmet ediyor, onlara işlerinde yardımcı olu­yorsa da onların sahip olduğu şeylere dokunmuyor, dahası onların yemeğini bile yemiyor. Sebebi: babasının, işlerinin yolunda gitmesi için yalan söylemesi. Aynı şekilde kazancı­na haram bulaşma şüphesi olan dost ve akrabalarının evin­de yemek ve içmekten de kaçınıyor. Rüşvet yiyenlere, devlet memurlarına, faizle alım satım yapanlara, makamının ge­reklerini yerine getirirken kötü muamelede bulunanlara da aynı şekilde davranıyor. İşi o raddeye vardırdı ki, haksız iş yapan bazı kimselerin maaş verdiği bir mescidin imamının evinde de yemek, çay vs.ye iltifat etmiyor (katılmıyor). Her­hangi bir seyahatte zorunlu olarak yemek yeme durumunda kalırsa, yediği yemeğin fiatını tahmin ederek, yediğinden daha fazla değerde bir hediye gönderiyor. Yine eğer haksız kazanç sahibi bir kişinin evinde mecburen birşeyler yiyip, iç­mesi gerekirse bunun tahmini karşılığını hayır fonunda top­layıp “Ey Allah’ım bunun sevabını evinde yemek yediğim, fi­lan kişiye ulaştır” diye dua ediyor. Olanlardan diğer şahısla­rın hiçbir haberi olmuyor.

Bu müslüman, muttaki beyefendinin geliri ise, kazanır­ken hiç yalan söylemediği, kesinlikle caiz bir ticaretten hasıl oluyor. Bu kazancıyla dost ve arkadaşlarına ekseriya yemek ve çay davetleri veriyor. Onun bu takvasından ebeveyni ve diğer dostları oldukça fazla şikayetçiler. Komşularda da bir sıkıntıdır başladı. Köyde bu kişi aleyhine hoşnudsuzluklar başgösterdi.

Lütfedip bize muttaki efendinin doğru yol üzerinde olup olmadığım yazar mısınız? Onun bu davranışı Kur’an ve Sün­net sınırları içerisinde midir, yoksa haddi aşmış mıdır? Onun bu takvası gerçekten İslâm’ın temel prensiplerinden inidir, yoksa teferruattan mıdır?

Cevap:

Sorunuzu okuyunca büyük hayretler içerisinde kaldım. Sizin köyün seçkinlerinin, helal kazanç yiyen, başkalarına da iyiliği telkin eden, başkaları haram ya da şüpheli rızık yerken kendisini bu pislikten kurtarmaya çalışan salih bir kulun kendi aralarında olmasından dolayı Allah’a (c.c) hamdedecekleri, bu kişinin yaşantısından ders almaları gerekir­ken, bu şahsın kendi anne-baba ve akrabalarının kendi evle­rinde böylesine muttaki bir Allah (c.c) adamı olduğundan do­layı Allah’a (c.c.) şükretmeleri icap ederken tam tersine an­ne-baba, akrabalar da dahil bütün köy halkı ondan şikayetçi oluyor, onun bu takvasınla nasıl bir takva olduğunu soruyor­lar. O itidalden ziyade katılık yapmış olsa da, onun bu aşırılı­ğı kötülük için değil iyilik içindir. Sizlerin, onun takvası hakkında sormanız yerine, ticaret gibi teiniz bir rızık kayna­ğını yalanla kirleten, rüşvet, zulüm gibi diğer haram yollarla kazanç sağlayan kişilerin takvasızlıklarının nasıl olduğunu sormanız gerekirdi. Kimin kusuru daha fazladır: Bu gibi pis­liklerden hem kendisini sıyıran, hem de başkalarını kurtarinak isteyen mi? Yoksa bu pisliklere mübtela olup da, kurtul­muş olanı ayıplayan mı? Müslümanların yaşadıkları coğraf­yalarda Allah’ın (c.c) kanunlarını çiğneyen kişiler ortalıkta keyiflerince cirit atarken; Alemlerin Rabbi’nin kanunlarına bağlanan ve bu kanunları başkalarına da telkin eden şahıs­ları kötüleyecek derecede, müslümanların ahlâk zaafîyeti içerisinde olduklarını görmek beni oldukça incitiyor.

Kokuşmuş bir atmosferde herhangi bir yerden güzel ko­kunun hafif bir esintisi de gelse sağlam kafa, hemen o tarafa döner. Onun gönlü tüm atmosferin bu kokuyla dolmasını is­ter. Lakin, güzel kokunun bu esintisine burnunu tıkayıp, havada bu kadarcık bile güzel kokunun olmasını istemeyen hasta kafaların halleri ne kadar da üzücüdür! Bu şuna dela­let eder: Havanın kokuşmuluğu bu kafaların içlerini de o de­rece kokuşturmuştur ki, artık onlar kötü kokudan hoşlanır­lar da iyi kokudan hoşlanmazlar.[209]

Emanet, Borç Alma, Sıla-i Rahim

Soru:

  1. Emanet alıp-veren kimselerin hangi hususları göz önünde bulundurmaları gerekir?
  2. Karz-ı hasen alıp vermede hangi noktalara dikkat et­mek lazımdır?
  3. Sıla-ı rahim’in mânâsı nedir? Bunun şeriattaki önemi nedir?

Cevap:

  1. Emanet aslında iki kişi arasında karşılıklı itimat esas­ları üzerine bina edilen bir iştir. Herhangi bir kimseye ema­net bırakan kişi, sanki emaneti verdiği kişinin kendi gücü nisbetinde tüm doğruluğuyla emaneti muhafaza edeceğine itimat etmektedir. Bu emaneti koruması altına almayı ka­bul eden kişi de, emanet bırakan kişinin caiz bir emaneti kendisine teslim ettiğine, herhangi bir hırsızlık malı yada kanun hilafına bir şey emanet edilmediğine veya bu emanetvasıtasıyla emaneti verenin kendisine hile ve dalavere ile herhangi bir zarar verdirme amacı gütmediğine güvenmek­tedir. Öyleyse bu iki kişi üzerine (emaneti veren ve alan ) bu itimada tamı tamına sadakat göstermekten başka birşey la­zım gelmemektedir.
  2. Borç alış ve verişte şunlara dikkat etmek zorunludur: İmkanlar dahilinde iki taraf arasında borç şartları açık açık kararlaştırılmalı, müddet tayin edilmeli, yazılı ve ahitli ol­malı. Borcu veren bu borca dayalı baskıyla herhangi bir menfaat sağlamaya çalışmaman. Borçluya borcunu başına kakarak eziyet etmemeli. Eğer vakti geçtiği halde borçlu ger­çekten borcunu geri verebilecek durumda değilse, mümkün olduğu kadar mühlet vermeli, borcun geri alınmasında fazla güçlük çıkarmamalıdır. Öte yandan borç alanın da, borcunu ödeyebilecek duruma geldiğinde borcunu vermesi, kasıtlı olarak borçta kolaylık ve uzatma istememesi gerekmekte­dir.
  3. Sıla-ı rahim’in mânâsı: Akrabalık bağlarına dayalı ola­rak karşılıklı dertleşmek, yardımlaşma, güzel ahlâk ve ha­yır istemek, caiz olduğu kadar himaye etmektir. Bunun ne sınırı tayin edilmiştir ve ne de edilebilir. Aslında bu halkın kendiliğinden bildiği genel bilgilerdendir. Sila-ı rahim’i ak­satmak veya tamamen kesmek Kur’an ve Hadisle şiddetli bir şekilde kınanan büyük günahlardandır.[210]

Zenginliğin Zekat Nisabı

Soru:

Tüm fıkıh kitaplarında gümüşün zekat nisabının 200 dir­hem (52,5 tola)[211] altınınsa 20 dinar (7,5 tola) olduğu zikre­diliyor. Ulemanın görüşü şöyle: Eğer bir kişide hem altın ve hem de gümüş birlikte bulunur ve ikisi de nisap miktarından az olursa, bu durumda altının kıymetini gümüşe göre hesaplayarak veya gümüşün kıymetini altına göre hesaplayarak iki durumdan hangisi fakirlere daha faydalı ise onun topla­mını alırız. Buraya kadar anlaşılmayacak birşey yok. Ancak onlar şunu da diyorlar: Eğer sadece gümüş olursa gümüşün nisabı ve eğer sadece altın olursa altının nisabı esas alına­caktır. Buna göre bir kimsenin 60 rupisi [212] olursa onun ze­kat vermesi gerekecek ama 6 tola altım olan zekattan muaf olacaktır.Halbuki zengin olma noktasından bakılırsa bu kimse şimdiki[213] rayiçlere göre yaklaşık 600 rupiye sahiptir. Her halükârda, ulemanın fetvasına göre birinci şahsın zekat vermesi farz olurken, ikinci şahsın zekat vermesinin farz ol­madığı söylenmektedir. Fakat az mala sahip kimseden ze­kat alıp da çok mala sahip olanı bırakmak şaşırtıcı birşeydir.

Kanaatıma göre altın ve gümüşün maliyetinde bugün var olan oran eski devirlerde yoktu. Bugün (bu ikisi arasındaki) oran bire yetmişbeş veya bire seksendir. Bu oran Peygambe­rimiz zamanında bire yedi idi. Zekatın farz oluşunda maliye­te itibar edilmiştir. 140 miskal gümüş, zenginliğin zekat için temel nisabıdır. Peygamber Efendimiz (s.a) zekatın nisabını belirlerken bu kadar gümüş miktarını zikretmiştir. O za­man da 140 miskal gümüşün maliyeti 20 miskal (7,5 tola) al­tının maliyetine geldiği için bu nisap belirlenmişti. Bu, kıya­mete kadar altının zekatı için yalnız 7,5 tola altın tayin edil­miş mânâsına gelmez. Aksine 52,5 tola gümüşün kıymetine denk altın miktarı, zekat nisabı olmalıdır. Yani altım bulu­nan kişi, onun kıymetini belirleyip bakar, eğer bu kıymet 52,5 tola gümüşün kıymetine yetişiyorsa veya bundan fazla ise zekatını ifa eder.

Benim bu görüşümü ne herhangi bir fikıh kitabının ibare­si teyid ediyor, ne de günümüz uleması bunu kabule yanaşı­yor. Bu yüzden benim kendi görüşüme itimadım yok. Siz hangi görüşü tercih ettiğinizi bildirirseniz memnun kalırım.

Cevap:

Görüşünüz şu noktaya kadar doğru: Peygamber Efendi­miz (s.a) zamanında gümüş ve altının kıymetleri nisabın miktarında bilinen oranda idi. Yani 52,5 tola gümüş, 7,5 tola altın. Ama sizin , “zamanımızda oranlarda meydana gelen büyük farktan dolayı, altının nisabını değiştirip gümüşün kıymetini nisab olarak almalıyız” şeklindeki görüşünüze ka­tılmıyorum. Bunun sebeblerine gelince:

  1. Gümüşün mü yoksa altının mı asıl alınacağını ve altı­nın nisabının gümüşün kıymetine göre mi, yoksa gümüşün nisabının altının kıymetine göre mi eksiltilip çoğaltılacağını belirlemek zor bir iştir. Bunlardan herhangi birisi asıl ve öl­çü olarak belirlense de bu gayr-i şer’î bir fiil olacaktır. Çünkü Şâr’i her ikisinin hükmünü ayrı ayrı, müstakil olarak beyan eylediği halde, işaret veya kinaye ile de olsa altın ve gümüş­ten herhangi birisini diğeri için asıl ve miyar olarak belirle­menin Sârinin isteği olduğu neticesini çıkarabilecek hiçbir söz söylememiştir.
  2. Sadece “enfa’lil fukara” (fakirlere en faydalı) olmak, üzerinde itimad edilip Sârinin nassla gelmiş bir hükmünü yenilemek cüreti gösterilebilecek kadar kati ve sabit bir asıl değildir.
  3. Altın ve gümüş arasındaki oranda her geçen gün deği­şiklikler olmaktandır.

Eğer bunların miktarlarından ayrı ayrı müstakil nisab almaz ve birinin nisabı, diğerinin her geçen gün değişen kıy­meti üzerinden hesaplanırsa, bu sürekli değişiklik sebebiyle geride hiç bir müstakil şer’î hüküm baki kalmayacak, halk arasında hükümleri uygularken pratikte zorluklar da söz konusu olacaktır.

  1. Sizin, altın ve gümüş meselesinde gündeme getirdiği­niz güçlük, keçi, deve, inek, manda ve atların nisabında da söz konusu olmaktadır. Bu zikredilen hayvanların kendi aralarındaki fiyat oranlarında değişik zaman ve dçğişik böl­gelerde (ülkelerde) büyük farklılıklar gözlenmektedir. Bun­lar hakkında da diğer nevilerin nisabının kendisine uygun olarak değiştirileceği cinsin hangisinin kıymetinin asıl ola­rak alınacağını belirlemek de müşkül bir iştir.

Bunun için farklı şeylerin zekatında; Şârî’in kendisinin belirlemiş olduğu nisabın, ortaya koymuş olduğu miktar ve adedin olduğu gibi bırakılması uygundur.[214]

Dar’ul Küfürde Faiz Yeme (Alma)

Soru:

Üniversitede din dersleri hocalığı da yapan mütedeyyin bir büyük zat bir makalesinde şöyle yazıyor:

“Hükümete vergi veren, tacir ve toprak sahibi, eğer posta-hane ya da İmperial Bank’da[215] mevduat açtırıp hükümet­ten faiz alırsa, bu faizin ödemiş olduğu vergi kadarı caiz­dir.”

Bir başka meşhur ve maruf din alimi bundan da ileri gide­rek şöyle diyor: “Kur an, hadis, icma ve kıyas velhasıl her­hangi bir seri delile dayanarak her kim harbî’nin[216] malları­nın mubah olmadığım ispatlayabilirse, ispatlasın. Üzülerek söylemek gerekir ki, İslam âlimleri bu kıymetli görüş üzerin­de hakkıyla durmamışlardır. Aksi takdirde müslümanların burada bir buçuk asırdır mübtela oldukları problemler bü­yük ihtimalle bu durumda olmazdı. Ülke sakinlerinden bir kısmı devamlı faiz aldı, bir kısmı da devamlı faiz verdi.[217] Bu yüzden ortaya çıkan iktisadi dengesizliğin sorumlusu İs­lam değil, alimlerdir. Çünkü ekonomik sistemlerinde bu du­rumun tedavisi olmasına rağmen, bunun bir kısmını uygula­dılar, ama bir diğer kısmını terkettiler.”

Alimlerin bu çeşit tartışmalara girmesi üzerine şimdiye kadar faizden uzak durmak şeklindeki tavrımızın yanlış olup-olmadığı hakkında bende bir kararsızlık peydan oldu. Bir taraftan,yalnız ahiret sevabı ümidiyle dünyada zarara uğrayıp, diğer taraftan ahirete gidince; “sizin faizden uzak durmanız herhangi bir şer’î hükme uygun değildi, bu sebeple herhangi bir ecre müstehak değilsiniz” cevabını almak ol­dukça acaip bir şey olacaktır.

Cevap:

Faizin haramlığı Kur’an ve Sünnet’in kat’î nasslarıyla açıkça sabit olmuştur.

Fıkhın hiçbir ıstılahı tartışması, bu nassların nâsihi ola­maz. Bu yüzden siz ulemanın bütün bu söylediklerine rağmen, ecrinizin ahirette mahfuz olduğuna güvenebilirsiniz. Konunun karmaşık tartışmalarından sarfi nazarla, eğer biz, saf ve doğru bir müslümanın görüş açısıyla meseleye ba­karsak açık olarak şunu kavrayacağız: Müslüman olmamız hasebiyle bizim işimiz, Allah’ın Kitabı ve Rasûlü’nün Sünneti’nde “hak” denilmiş olan din ve ahlâk, medeniyet ve uygar­lık usullerinin bayraktarlığım yapmak, Kur’an ve Sünnetin bâtıl olarak gösterdiği fikir ve usulleri ise dünyadan silmek için gayret göstermektir. Batılın galebe çaldığı ve küfür hü­kümlerinin yürürlüğe konulduğu bölgelerde, bizim görevi­miz bâtıl yollara sapmak değil, orada kalarak Kur’an’ın ha­yat düsturlarını tebliğ etmek ve küfür nizamı yerine İslâmî bir nizam kurmak için çaba göstermektir. Biz kendimiz faiz yersek, kafirlerin faiz yemeleri aleyhine sesimizi nasıl yük­seltebiliriz? Siz düşünün.

Kâfirler eğer bizim malımızı haksızca alıyorlarsa veya in­kara devlet, bizim malımızın bir bölümüne haksız yere (yani Allah’ın deliline dayalı bir hak olmaksızın) el koyuyorsa, bi­ze de aynı şekilde davranmak nasıl caiz olabilir? Biz de bu malları geri almak için aynı şekilde haksız eylemlere mi gire­lim? Kendi hakkımızı geri almayı, haram kazanca bir vesile mi kılalım? Bu durumda faizcilikle birlikte; içki satmak, saz aletleri yapımı (mizmar), erotik filimler yapmak, ırz tüccar­lığı, dans ve şarkı ticareti, heykeltraşlık, çıplak şeylere bak­mak, kumar oynamak gibi bütün haram işlerin kapısı da açılmaktadır.

Şimdi söylemek gerekir ki, geriye kâfirler arasında, onun gücüyle, Dar’ul Küfr’ü, Dar’ul İslam’a dönüştürme mücade­lesi verebileceğimiz hangi ahlâkî fark kalmaktadır?

Aslında mesele şu şekildedir: Küfür düzeninin ilkelerine göre size bütün bunları yapmak yasak değildir. Eğer siz İslâmî esasların takipçisi iseniz, küfür düzeninin temel esaslarındaki gevşeklikten istifade etme hakkına da sahip değilsiniz. Eğer siz, bir taraftan insanları islâm’a çağırıyor, diğer taraftan bazı menfaatler elde etmek ya da bazı zarar­lardan korunmak için küfür kurallarının müsaade ettiği, ama İslâm kurallarının şiddetli bir şekilde kınadığı haram yeme boşluklarından istifade ediyorsanız, şehrin fakihi (müftü) sizin bu davranış tarzınıza cevaz fetvası verse bile, insanlar bütün bu yaptıklarınızdan sonra sizin tebliğimizin ahlâkî tesirini kabul edecek kadar ahmak değillerdir.

Aslında, “müslümanlara zalim sistemlerin sultası altın­da yaşamaktan dolayı isabet eden problemleri ve bu problemlerin yol açtığı zararları engelleyebilmek için bâtıl düzen içerisinde bir kısım şer’î vesileler bulunması lâzımdır” şek­lindeki düşünce tarzını İslâm fıkhında kullanmak yanlıştır. Bu düşünce tarzı müslümanları değiştirecek yerde islâm’ı değiştirmektedir. Yani “dinin tecdid’i yerine dini nizam için son derece yıkıcı olan “dinin teceddüdü kapısı açılmaktadır. Asıl üzülünecek taraf, küfrün galip geldiği zamanlarda buna benzer bir yolla fetvalar veriliyor olmasıdır. Bu usûl müslü­manlara bâtıl sistem içerisinde razı ve memnun bir hayat sürdürme huyunu aşılamaktadır. Halbuki bu, hak dinin is­teğinin tamamen dışındadır. Bunu destekleyen âlimler, ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, bizim bu düşünce tarzını desteklememiz hiç bir zaman mümkün değildir. Bâtıl niza­mın sultası altındaki müslümanlar için problem ve zarardan başka zaten ne olabilir ki?

Bu problem ve zararların gereği, müslümanın yaşamını belli ölçüde kolaylaştırmak için küfrün sultası altında İslam’ a uygun bir hal oluşturmaya çalışması değil; bu sistemin dı­şında bir hayat tarzı için çaba sarfetmesidir.[218]

Mahrem Olmayan Yakın Dostlara Karşı Hicab

Soru:

Herhangi bir adam, hanımını, mahremi olmayan herhan­gi bir akrabasının ya da dostunun yanına hicabsız (örtüsüz) gelmesi için zorlayabilir mi? Kadınların genellikle örtülü ol­madığı günümüz toplumunda kadının, kaynana ve kayın ba­basının mahrem olmayan yakınlarına karşı hicaba dikkat etmesi gerekir mi? Eğer gerekirse bunun ölçüsü nedir?

Cevap:

Kocanın, Allah ve Rasûlü’nün hükümlerini çiğneyecek şekilde karısına birşey yaptırma hakkı yoktur. Eğer böyle bir emir verirse, müslüman kadının üzerine farz olan ona itaat etmemesidir. Nur Sûresi’nin 4. rükû’unda Allah Teâlâ bir müslüman kadının zinetleriyle birlikte yanına gelebile­ceği akrabalarının listesini vermiştir. Onların dışında her­hangi bir kimseye zinetlerini gösterme emri vermek yetkisi hiçbir müslümana verilmemiştir. Kadınların mahremi ol­mayan kimseler yanındaki giyimleri, kaynana ve kayınbaba evinde de olsa, kadınlar yanındaki giyimleri gibi değildir.

Kadınlar, mahrem olmayan akrabalarının yanına zinet-siz sade elbiseleriyle, tam bir örtünme ile gelebilirler. Onla­rın yamnda ancak sosyal zorunluluklardan dolayı kaçınıl­maz olan sınırlar dahilinde kalabilirler. Günümüz toplu­munda oldukça fazla rastlanan aşırı dostluk, vurdumduy­mazlık, teklifsizce bir araya gelinen toplantılarda gülmek, espriler yapmak ve yalnız kalıp oturmak gibi hareketler şer’i hükümlerin kesinlikle hilafınadır. Kayınbiraderler vs. gibi bazı akrabalarla bu çeşit ilişkiler hadis-i şeriflerde açık bir şekilde yasaklanmıştır.

Bu mesele ile ilgili olarak bugün bizim toplumumuzda büyük bir kargaşa yaşanmaktadır. Ben, İslâm’ın hükmünü açıkladım. Müslümanlar arasında bu tür davranışların yay­gınlaşması sonucu ortaya çıkan durumun etkisiz hale getiri­lebilmesi için büyük bir cesaret ve gayrete ihtiyaç vardır. Müslümanlar, başkalarına karşı şeriatın isteklerinden da­ha fazla bir ölçüde örtünmeye özen gösterirken, kendi akrabaları söz konusu olunca tüm İslamî hudutları yıkarak yerle bir etmektedirler. Öyleki herhangi bir müslüman İslâm hü­kümlerine bütünüyle uymak istese, herhalde birçok ailevî ilişkiyi koparmadan bu işi beceremeyecektir[219]

Hicabla İlgili Bazı Pratik Sorular

Soru:

Sizin “Hicab” isimli kitabınızı okuduktan sonra ben ve ailem birkaç haftadır aile hayalımızı ilahî kanunlara uygun olarak sürdürmek için gayret etmeye başladık. Ancak bizim bu tavrımız yüzünden tüm akrabalarımız özellikle an­ne ve babamız çok kırgın. Bizim hicabı şer’i kanun ve sınırlar içerisinde uygulamamıza kızıyorlar. Ancak bazı meselelerde biz mi hata içersindeyiz diye düşünüyoruz. Bu yüzden aşağı­daki birkaç meseleyi açıklığa kavuşturursanız, bizi memnun

etmiş olursunuz.

  1. Ahzâb Sûresi’ndeki “Kadınların babaları ve oğulları önünde örtünmemelerinde bir günah yoktur[220]ayetinden kadınların, ayette adı geçenlerin dışındaki kimse­lerin yanında (zaruret olmadıkça) herhangi bir şekil ve du­rumda bulunmalarının günah olduğu açıkça ortaya çıkmak­tadır. Bu meselede mahrem olmayan akrabalarla, mahrem olmayan yabancılar eşittir. Acaba bu görüşüm doğru mu?
  2. Acaba mahrem olmayan akrabaların (amcaoğlu, teyze sağken teyzenin kocası gibi) yanma çıkmak caiz midir? Eğer caizse hangi durumlar ve ne şekilde caizdir?
  3. Eğer mahrem olmayan herhangi bir akraba ile birlikte bir yerde yaşama zorunluluğu varsa ya da mahrem olmayan bir dost misafir olarak gelirse örtünmenin keyfiyeti nasıl ol­malıdır? Aynı şekilde herhangi bir yakın akrabanın evinegitmeye, kadınlardan davet gelirse ne yapılabilir?
  4. Evlere herhangi bir iş için gelip giden genç hizmetçiler­den dolayı yaşlı kadınlara cevaz verilmiş olduğunu biliyorum. Ancak genç kadınların sırf “benim niyetim temiz” diye­rek, örtünmeden onların karşısına çıkmaları caiz midir?
  5. Allah ve Rasulü’nün (s.a) hükümlerine uyarak örtünmeye başlanır da, cennetin ayaklarının altında olduğu anne­lerden biri bu örtüye engel olmaya kalkışırsa reddedilebilir mi, edilmez mi?
  6. Acaba kadınların kadın erkek karışık toplantılarda pe­çelerini açarak konuşmaları caiz midir? Hadis-i şeriflere gö­re kadınların seslerini mahrem olmayan erkeklere duyur­ması beğenilen bir hareket değildir.
  7. Büyük büyük liderlerimizin halktan istekte bulunup kadınlarımızın tüm işlerde katkısının bulunması gerektiğini ve böylece geçmişteki eksikliklerin ve geri kalmışlığın te­lafi edilebileceğini söylemelerinde olduğu gibi, kadınlar ka­dın doktoru, hemşire veya öğretmen olabilirler mi?

İslamî bakış açısına göre kadınlar acaba bu gibi uğraşıla­rı seçebilirler mi? Seçebilirlerse hicablarıyla birlikte mi, yok­sa zorunlu olarak örtülerini çıkararak mı bu gibi işlerde çalı­şabilirler?

  1. Acaba kadınlar yüzlerini açarak ya da peçeleriyle bir­likte cihada katılabilirler mi?

Cevap:

  1. Siz Kur’an-ı Kerim’in asıl lafızları üzerinde düşünme­mişsiniz. Sizin atıfta bulunduğunuz ayetler Ahzâb değil, Nûr Sûresi’ndedir ve şu şekildedir: “Süslerini göstermesinlrr. Ancak…[221]

Başka bir deyişle süslenip püslenip mahrem olmayanla­rın yanına çıkmasmlar. Öte yandan, evden dışarı çıkma durumunda şu emir verilmiştir: “Örtülerini üstlerine salsın­lar.”[222] Bu iki ayet üzerinde düşününce erkeklerin üç bölüm olduklarını ve her bölümün de ayrı ayrı hükümlere tabi ol­duklarını anlıyoruz. Birinci bölümü Nûr Sûresi’ndeki ayette zikredilen mahrem akrabalar (ve diğerleri) oluşturuyor. Ta­mamen yabancı olanları kapsayan ikinci bölüm ise Ahzâb Sûresi’nde zikrediliyor. Üçüncü bölüm de bu ikisi arasında olup, ne mahrem ve ne de yabana olanlardır. Birinci; bölüm­deki erkekler karşısına kadın süs ve zinetiyle birlikte çıkabi­lir. İkinci kısım erkeklere yüzünü bile gösteremez. Geriye kalan üçüncü kısım erkekler karşısında uygulanacak hicab ise yukarıda zikredilen iki sınır arasında olacaktır. Onların yanında ne tamamen yabancılara karşı yapılan örtünme ya­pılacak ve ne de onlara zinetler gösterilecektir.

  1. Yanına çıkmanın iki mânâsı vardır. Birincisi babanın, kardeşin yanına çıkar gibi serbestçe süsleriyle birlikte orta­ya çıkmak, rahatça oturup laflaşmak, gülmek, konuşmak. Hatta yalnızca bir arada kalmak. Bu gibi şeylerin, gerek ya­bancı, gerekse akrabalardan olan; ama mahrem olmayan bir kimsenin yanında yapılması caiz değildir. İkincisi ise; kadı­nın zinetlerini çarşaf vb. şeylerle gizledikten sonra başı örtü­lü, yüzü ve elleri açık olarak herhangi birinin yanına çıkma­sı. Bu da kendini göstermek maksadıyla değil de, müşterek ailevî ilişkilerde ortaya çıkan kaçınılmaz zaruretleri yerine getirmek amacıyla olmalıdır. Yine de serbestçe oturup konu­şulan karışık bir halvet söz konusu olmamalı; sadece onun yanından geçecek ya da gerekli birşeyi soracak ya da anlata­cak şekilde bir karşılaşma olmalıdır.

Bu sınıra kadar, mahrem olmayan dostlarla karşılaşma­ya şer’an izin (cevaz) vardır veya en azından engelleme yok­tur. Her halükârda amcaoğulları ve teyzeoğullarının yanın­da gülmek, şakalaşmak ve oldukça serbest hareket etmek gi­bi günümüz müslümanlarının evlerinde yaygınca revaçta olan hareketlerin ve müslüman kızların bu gibi tanıdıklarıyla içli dışlı olmaları gibi dengesizliklerin İslam’da hiçbir ce­vaz sebebi yoktur.

  1. Bu gibi hallerde eğer İslâm’a bağlılık niyeti iki tarafta da var ise, yapılacak işin doğrusu şudur: Mahrem olmayan herhangi bir yakın eve gelirse şer’i kaideye uygun olarak izin istenmelidir.[223]Böyle bir ses geldiğinde kadının herhangi birşeyi alıp ziynetini örtmesi ve yüzünü biraz döndürmesi ya da sırtını dönmesi gerekir. Eğer tamamen mecbur kalınırsa, yüz ve ellerin mahrem olmayan yakının yanında açık olma­sının da herhangi bir sakıncası yoktur. Aynı şekilde; zaruret halinde, sadelik içerisinde konuşmakta da bir sakınca yok­tur. Tabiidir ki, senli benli olma, serbestlik, gülüşüp şakalaş­ma kesinlikle caiz değildir.
  2. Hizmetçiler meselesindeki araştırmalarımın neticesi şudur: Ev sahibinin hizmetçi hakkındaki görüşü “gayri irbeti”[224] tanımına yani; ev sahibinin hanımları hak­kında kalbinde hiçbir kötü düşünce besleme beklentisi bulunmayan hanımına uyuyorsa, onun eve gelip gitmesi ve iş yapmasına müsaade edilebilir, ama ev sahibinin hakkında bu görüşe sahip olmadığı hizmetçilerin eve gelip gitmeleri caiz değildir. Behemehal bu meselede evin reisinin göşrüşü muteberdir. Ancak bu, onun (aile reisinin) İslâm’a bağlılık niyetiyle hareket etmesi şartıyladır. Yoksa İslâmî sınırlan pervasızlık içerisinde çiğneyen birisi olmamalıdır.
  3. Cennet şüphesiz ki, annelerin ayakları altındadır. An­cak bu hüküm, sadece cennetlikler için; yani Allah’ın Rasûlü’nün hükümleri önünde eğilen, kendi nefsi ya da ailevi ge­leneklerine İslâm’ı kurban etmeyecek şekilde hareket eden anneler için kabul edilebilir. Bunun aksi bir durumdaki an­nenin hizmetinde kusur edilmeyecektir ama, şer’i olmayanmeselelerde ona itaat edilemez.[225] İslâm’a bağlılıktan ayrı­larak kendi nefsinin ya da akrabalığın hukukunu, Allah’ın (c.c.) hukukuna tercih etmekle zaten kendi ayağını kendisi cehenneme koymuştur. Öyleyse cennet böyle birisinin ayak­ları altında nasıl olabilir?
  4. Bazı durumlarda kadının hicaba tam bir özen göstere­rek konuşma yapması caizse de genel olarak caiz değildir. Bunun hangi hallerde caiz, hangi hallerde caiz olmadığını belirlemek ise, sadece konumlan ve durumlan şer’î açıdan değerlendirebilecek ehliyete sahip, aynı zamanda şeriatın isteğine uygun olarak hayat sürmeye çalışan kişi ya da kişi­lerin işidir.
  5. Liderlere atıf yaparak sorduğunuz sorunun kısa cevabı şudur: Eğer İslâm medeniyeti bu beylerin ve onların taraftarlarının günümüzde izlediği şeyin adı ise demek oluyor ki, İslâm medeniyeti ile Batı medeniyeti arasında hiçbir fark yoktur. Öyleyse bugün Avrupa’da ne yapılıyorsa müslüman-lann da bütün bunlan yapması gerekir. Eğer İslâm medeni­yeti, Hz. Muhammed’in (s.a) öğretmiş olduğu medeniyetin adı ise; o zaman müslüman kızları bugünkü tıp fakülteleri, hemşire okulları ve hastahanelere göndermekten yüz bin defa daha hayırlı olan, onları mezarlara gömmektir. Günü­müzde revaçta olan kız kolejlerine gidip eğitim görerek öğ­retmen olma meselesi de bundan çok daha farklı birşey değil­dir.

Eğitim sistemi kendi ellerimizde olsaydı, biz de kızlarımızı kendi usullerimizle hazırlar, onlardan medeniyetin zorun­lu işlerinde hizmet beklerdik. İşte o zaman biz, kesinlikle İslâmî sınırlara bağlı olarak kızlara doktorluk, operatörlük, dadılık, hemşirelik, çocuk terbiyesi dallannda eğitim verme düzenlemesine girişirdik. Ayrıca onlara diğer ilim ve fenlerde yüksek eğitim ve öğretim vererek onları öğretmen de ya­pabilirdik. Onlara, İslâmi medeniyete uygun yollarla, medeniyetin diğer gerekli birçok hizmetini de yaptırabilirdik. Bu noktada şunun da zımnen açıklanması gerektiğini düşünü­yorum: Biz müslümanlar, hemşireliğin kadınlara has bir meslek olduğunu öngören Batılı görüşlere katılmıyoruz. Kadın-erkek her çeşit hastahanede sadece kadın hemşire bu­lunması gerektiğini öngören Batılı görüşü tasvip etmiyoruz. Bize göre bu düşüncenin hiçbir ilmi ve akli temeli yoktur. Er­kek hastabakıcıların bile, erkek hastaları tedavi ederken utanç duyacakları bazı işlerin kadın hemşilere yaptırılması ahlakî yönden de oldukça utanç verici bir durumdur. Bu yüz­den, biz müslümanlar eğer kadınları tıbbî hizmetler için hazırlayacaksak kadınların tedavi ve bakımı için hazırlarız, tıbbî genel hizmetler için değil. Bize göre erkek hastalar için sadece erkeklerin hastabakıcı olmaları gerekmektedir.

  1. Savaş zamanında yaralılara bakmak, tedavi etmek, mücahidlere yemek pişirmek, silah ve mühimmat taşımak, mesaj ulaştırmak vb. hizmetlerde bulunmak kadınlara caiz­dir. Kadınlar hicab hükümleri gelmeden önce de bu hizmet­lerde bulunuyorlardı, geldikten sonra da bulunmaya devam ettiler. Bugün de bu hizmetleri verebilirler. Ancak bu cevaz şu şartlarla birlikte geçerlidir: Ordu ahlâkî kurallara ve Haklan koyduğu sınırlara bağlı kalmalı ve günümüzdeki gi­bi yüksek mevkilerde köşe kapmış ahlâksızlardan berî olma­lıdır. (W.A.C.H.)[226]gibi masum isimlerle kadınları silah al­tına alıp, daha sonra onları ahlâksız asker ve subaylara fahi­şelik hizmetinde kullanmak (peşkeş çekmek) İslâmî medeni­yette sözü bile edilemeyecek şeytanca bir iştir. [227]

Örf Ve Âdetlerin Şeriatın Yerini Alması

Soru:

Karşılaştığımız birkaç problemle ilgili olarak sizden beni yönlendirmenizi istiyorum. Aşağıdaki sorulara beni ikna edecek ve aydınlatacak cevaplar vereceğinizi ümid ediyo­rum.

  1. 1. Yoksul bir müslüman, kızım ya da oğlunu evlendirmeyi plânlıyor. Yoksul olmakla birlikte dünyayı isteyenlere de omuz vermek istemekte, yani düğünü biraz şaşaalı yaparak hayatın tadını çıkarmayı tasarlamaktadır. Ona ne şekilde

yol gösterebiliriz?

  1. Tüm eşyalarını satsa da borçlarını ödeyemeyecek du­rumda olan bir müslüman oğullarını ve kızlarını evlendirmek istiyor, her halükarda fazla harcamayı gerektiren karşı tarafın istekleri karşısında ne gibi bir yol izleyebilir?
  2. 3. Genellikle kızların evlendirilmesi meselesinde, evlen­me için karşı taraftan gelecek bir mesajın beklentisi söz konusu olmaktadır. Nitekim bazen uzun süren beklemeler se­bebiyle kızlar gençliklerini tüketip kocamaya yüz tutmakta ve evde kalmaktadırlar. Bu konuda îslâm ne buyurmakta­dır?
  3. 4. Günümüz müslümanlarının düğün, doğum ve ölüm münasebetiyle yapageldikleri, çocuğun altıncı günü, kırkının çıkması, nişan, çeyiz, ölünün kırkı gibi merasimlerin şer’î durumları nedir?

Cevap:

  1. Bu kadar harcama yapmaya gücü olmadığını gayet iyi bilen, sırf başkalarına göstermek ve kendi yanlış arzularını teskin ve tatmin etmek için, ayaklarım yorganından daha fazla uzatmak isteyen böyle bir şahıs, kendisini isteyerek gü­nah çukuruna atmaktadır.

Artık o, kendi yanlış arzularından dolayı ya faizle borç alacaktır ya da durumuna acıyan herhangi bir dostunun ce­bini yağmalayacaktır. Karz-ı hasen bulma imkânı olmadığı halde, belki bulabilirim ümidiyle, Allah bilir ne yalanlar söy­leyecek ve ne dolaplar çevirecektir. Hal böyleyken, nefsinidikte ettirdiği arzuların hatırına bunca büyük günahları bi­lerek ve isteyerek omuzlamaya hazır bir kişiye ne anlatılabilir ki…

  1. Böyle bir kişinin oğullarının ve kızlarının düğününü, mali yönden kendisi gibi olan ve ne ayaklarını yorganından fazla uzatan ve ne de başkalarını yorganından fazla uzatma­ya mecbur eden kişilerle yapması gerekir. Mali durumu ken­disinden daha iyi olan kimselerle düğün dernek yapmak ve yapmaya çalışmak kendi kendini bile isteye müşkilatlara mübtela etmek demektir.
  2. Bu durum, biraz da fıtrîdir ama evlenme çağma gelmiş bir kızı fazla bekletmek de uygun değildir. Eğer bir kimsenin kızı evlenme çağına gelmişse ve herhangi bir delikanlıyı gö­zü tutuyorsa veya münasip görüyorsa şahsın bizzat kendisi­nin mesaj vermeye başlamasında bir sakınca yoktur. Bunun örneğini sahabe-i kiram’da görmekteyiz. Eğer, bu gerçekten herhangi bir zelil (aşağılık) iş olsaydı Rasûlullah (s.a) men ederdi.
  3. Bütün bunlar halkın kendi elleriyle boyunlarına atmış oldukları kementlerdir. Bu gibi meseleler arasında sıkışıp kaldıklarından dolayı yaşantıları günden güne daha da da­ralmakta, hayata bizzat kendi elleriyle zorlaştırmaktadırlar. Üstelik halk, cehalet ve bilgisizlikten dolayı, bu adetleri her­hangi bir şekilde bırakmaya hazır da değildir. Bu tür hasta­lıkların tedavisi bu gibi kimselerin yapageldikleri adetleri­nin aleyhine birşeyler söylemek olmayıp, sırf Kur’an ve Sünnet’e çağrılmaları yeterlidir. Halk, Allah ve Rasûlü’nün yo­luna gelirse büyük aksaklıklar yok olacağı gibi, küçük ak­saklıklar da son bulacaktır.

Soru:

Ben bir müddetten beridir kendi içtihadım sonucu vardı­ğım bir karar sebebiyle uzlete çekildim: Bizim yörede, hak­kında fikhî inceleme yapıldığında “nâcaiz” ve “gayr-ı şer’i” adet denilmesi oldukça güç olan bazı usuller, merasimler ve törenler var. Örneğin; sözlü ve nişanlı için altın ve elbise iste­mek, bazı alışverişler, karşılıklı hediyeleşme, akraba ve ta­nıdıkları davet edip ziyafet verme… Bunlar ve bunlara benzer birçok şey görünüş itibarıyla ayrı ayrı ele alındığı takdir­de büyük ihtimalle bunlardan hiçbirinin caiz olmadığı söy­lenemez. Ancak bu merasimlere uymadan, bir kimsenin -hangi statüde olursa olsun- başarılı olamayacağı ve bu mera­simlere uymayı kabul etmeden evlilik hayatının dahi başlatılamayacağı gerçeğinden meseleye bakılacak olursa, bu gi­bi şeylerin artık sadece “mübah” derecesinde kalmayıp top­lumsal/sosyal ilişkilerin birer kuralı haline geldiği açıkça anlaşılır. Öyle ki, bu kuralları ihlal edenler suçlu olarak da­hi tasavvur edilebilmektedirler. Bu bakımdan, ne olursa ol­sun her bâtıl kuralın kırılmasını (çiğnenmesini) söylerken burada önümüze çıkan sorun, yukarıda zikredilen şeylerin de ihlal edilmeye ve terkedilmeye müstehak olup-olmadığıdır. Bu kural haline gelmiş âdetlere saldırmak uygun olsa bile -ki benim görüşüm de budur- ayrıntılarda farklılıklar ol­masına rağmen, artık Hindistan’ın, örf ve adetlerin şeriatın yerini almadığı hiçbir köşesinin kalmamış bulunduğunun farkındasınızdır.

Günümüzde “şer’i merasim” denilen merasimler de içle­rinde dans, sazlı, sözlü eğlenceler gibi hurafe ve uydurmalar olmadığı takdirde şer’idir. Ancak, yukarıda zikredilen âdet­lerle ilgisi olduğu kadarıyla onlar bu gibi merasimlerde de daha mükemmel bir şekliyle mevcuttur ve “mübah” örtü­süyle gizlenmektedir. Bu nedenle, Cemaat-i İslâmî’nin şer’i olmayan âdetler hakkında kendi üyelerini “mübahlık” kisve­sini parça parça edecek ve kendi merasimlerini tamamen sünnete uygun bir şekilde kutlayabilecekleri bir şekilde ay­dınlatması bir farz değil midir?

Eğer bu gibi âdetler aleyhine olan düşüncelerim doğru de­ğilse, o zaman şeriatın yerini almış örf ve âdetlerin gereklili­ğini, isyan edilebilir bâtıl kanunlardan bunları istisna etme­nin sebeplerini söyleyiniz. Eğer yazacaklarınız beni ikna ederse, uzlet musibetinden kurtulabileceğim. Eğer siz de be­nim bu görüşümü desteklerseniz görünüşe göre hiçbir başarı şansım olmayacak. Ancak bu beni oldukça fazla sevindire­cektir. Çünkü, böylece artık tüm gayretimiz gerçek mânâda Allah (c.c.) yolunda olacaktır.

Cevap:

Biz “el-akdem fe’l-akdem[228] usulü üzerine iş yapıyoruz. Bu bakımdan önce dinin köklerini kalplere yerleştirmek ge­rekir. Bundan sonra ayrıntıları bir tertip ve tedrîc sırasına göre hayatın çeşitli boyutlarında düzenleme fırsatı gelir. Eğer biz düğün, alış-veriş ve diğer meselelerle ilgili ayrıntı­ları açıklamaya soyunursak, asıl davet işimiz hiç kuşkusuz dağılacaktır. Bu yüzden biz dinin ana meseleleriyle olan iliş­kileri nisbetinde bu konulan ayrıntılarıyla birlikte beyan ediyor ve fakat teferruatla ilgili meseleleri topluca ele alıp geçiyoruz.

Düğün vb. merasimlerdeki âdetleri tamamiyle düzelt­mek; dini hayatı kendi sahih temelleri üzerine oturtup, bu gibi şeylerin ıslahının mümkün olduğu merhaleye yetişme­den zaten mümkün değildir. Sözünü ettiğiniz teferruat sayı­labilecek konulara gelinceye kadar bizim üyelerimizin daha çok şeriata aykın olduğu açıkça söylenebilecek şeylerden ka­çınmak hususunda ısrar etmeleri lazımdır. Geriye, müslüman toplumun ruhuna aykırı olan, ama müslümanların şimdiki toplumsal oluşumunda birer kanun ve şeriat haline gelmiş bulunan hususlar kalıyor. Bu gibi hususlar bizim îslâmî bakış açımıza ağır gelse de, tedricen ıslah edebileceği­miz ümidiyle, bunlara tahammül etmeliyiz. Ancak bu ta­hammül, göz yummak ile değil; aksine, karşı oluş ve ihtiyat­la olmalıdır. Her firsatta şu husus açıklanmalıdır: Şeriat, ezvac-ı mutahharat’ın[229] ve diğer sahabei kiramın uyguladığı şekilde bir nikah öngörmektedir. Sizler, kendinizi zora sok­mak dışında birşeyi kabul etmezseniz, biz mecburen taham­mül ederiz. Allah’tan sizin, Hz. Peygamberin (s.a) ve ashabı­nın yaptığı şekliyle nikah yapmayı, kendi şanınızdan daha aşağı görmeyeceğiniz vakti size göstermesini dileriz.

Bizim bu tavrımız, kendileriyle çeşitli şekillerde ilişki kurmak ve herhangi bir münasebetle de olsa dünyevî mese­lelerde ilişki içerisinde bulunmak zorunda olduğumuz kimselere karşıdır. Fakat Cemaat-i İslâmî’nin kendi üyeleri ara­sındaki bu gibi ilişkiler ne ölçüde olursa olsun; onlan bu tür âdetlerin kirliliğinden temizleyip, Peygamber Efendimizin (s.a) ve sevgili ashabının ulaşmış olduğu sadelik seviyesine ulaştırmak gerekir. Bizim ilişkilerimizde mubahların sırf mübahlık sınırında kalmaları ve bu mubahlardan hiçbirinin kural ya da şeriat derecesine getirilmemesi lazımdır. Gayr-i İslâmî örf ve âdet nehrinde başkalarıyla birlikte akmakta olan birçok kişi, içinde bulunduğu duruma isyan etmek iste­mekte, ancak bir başlangıç yapma cesaretini kendisinde bulamamaktadır. Öyle ki bu gelenek ve görenek zincirlerinden kurtulmak istemekte, ancak başkalarından önce davranıp onu kırmaya cüret gösterememektedir. Omuzlarına yüklen­miş bulunan hurafelerin ağırlığından beli çatırdamakta, ama onu omuzundan atma yolunda öncü olamamaktadır. Bu başlangıç veya öncülüğü şimdi bizler yapmak durumunda­yız. Bizim her kardeşimizin şimdi yapması gereken; hayatın günlük meselelerini ve merasimlerini çeşitli ayak bağlarından kurtarma yolunda korkusuzca bir başlangıca girmek ve halkın haysiyetini kurtarmak için, kendi adını kötüye çıkar­mak uğruna sosyal hayat içerisinde bir devrim (inkılab) yap­maktır, İslâmî ölçülere göre katıksız örnek toplantılar ve merasimler düzenleme, orada burada bir kez bile olsa yerleştirilirse, halk içerisinde hiç olmazsa bazı kesimler bu örnek­lere uymaya başlayacaklar ve böylece gitgide durumlar deği­şebilecektir.

Soru:

Bizim bölgemizde nikah için mehir genellikle 900 rupi[230] olarak belirlenmektedir. Bunun 300 rupisi hemen verilmek­te geriye kalan 600 rupi ise ödenmek üzere bırakılmaktadır. Ancak ödenmesi gereken bu 600 rupiyi ödeme sırası hiçbir zaman gelmemektedir.

Bir akrabamızın kızının nikahı bundan yaklaşık 6 sene önce olmuş ve mehir ise on bin rupi olarak kararlaştınlmıştı. Oğlan tarafının önceleri bu kadar fazla mehiri kabul etmek­te direnmelerine rağmen sonunda, “bütün bunlar gösteriş için yapılan âdetlerden başka birşey değil” denilerek zıtlaş­ma ortadan kaldırıldı ve evlilik gerçekleşti.

Şimdi yine aynı akrabanın başka bir kızına benim küçük kardeşimle söz kesildi. Yakında nikahları kıyılacak. Kızın velileri tarafından dana vaktinden önce, mehirin yine dokuz-on bin rupi olacağı haberi bize uçuruldu.

Eğer bu miktarda herhangi bir azaltmaya gidilirse doğal olarak bu ilk damadın hoşuna gitmeyecek ve “Bizimki on bin rupi oluyor da neden ikinci damada ayrıcalıklı davranılıyor?” diyecektir.

Bu kargaşada iki taraf şöyle bir çözüme gittiler: Yakınımızın birinci damadının da hazır bulunacağı nikah meclisinde mehir dokuz-on bin rupi olarak yazılacak ama daha sonra gizilice bu 900 rupiye çe’virilecek. Böylece ne önceki damat küsecek ne de benim küçük kardeşim ağır bir yük altında ka­lacak.

Teklif edilen bu çözüm tarzı sebebiyle evdekilerle çatış­maya girdim. Ebeveynime şer’i âlimlerden bu meselede gö­rüş almaları teklifinde bulundum. Onlarsa, bu meseleye ma­hallî bir müftünün fetva verdiğini ve iki tarafın da razı oldu­ğu bir meseleye şeriatın itirazının söz konusu olmadığı görü­şünü belirttiğini söylediler. Bunun üzerine ebeveynime ikna olmadığımı söyledim.

Bu meseleyi Cemaat-i İslâmî üyesi bir şahısla istişare edince o, teklif edilen çözüm yoluna göre birinci damadın al­datılacağını, halka on bin rupilik başka bir mehir örneği gös­terileceğini ve örf-adet zincirlerine yeni bir halka daha ilave edileceğini söyledi. Bu yüzden ben, bu çözüm yolunu doğru

bulmadım.

Sorun şu: Nikah meclisinde, oğlanın büyük kardeşi ol­mam hasebiyle benim de bulunmam gerekiyor. Belki de ve­kil ya da şahit olacağım. Kalbim bu işin doğru olacağına şa­hadet etmiyor. Ben bu nikah meclisinde vekil ya da şahit sı­fatıyla bulunursam, yakınlarımın düşünetaşma plânladık­ları yanlışlığa ister istemez bulaşacağım.

Öbür yandan, eğer katılmazsam, kardeşimin evliliğinden hoşlanmadığım mânâsı çıkacak. Yine, benden katılmama sebebim sorulursa, susmak zorunda kalacağını. Çünkü eğer hakikati açıklarsam, bütün işler allak bullak olacak.

Sizden ricam bana doğru İslâmî davranışı teklif etmeniz. İnşallah ben, dünyevî bağların ve menfaatlerin hakikati uy­gulamaktan beni alıkoymasına müsaade etmeyeceğim. Ben sadece şeriatın bu meseledeki hükmünü ortaya çıkarmak is­tiyorum ve ona ittibaya da hazırım. Kaçamak için herhangi bir tevil de istemiyorum.

Cevap:

Sizin yazmış olduğunuz mesele, müslümanların İslâm’dan ve ahlâktan uzaklaştıklarında mübtela oldukları yanlış işlerin bir nümunesidir. Şeriat, mehri kadının bir hakkı olarak kararlaştırmış ve kadınla erkek arasında ne kadar bir miktar üzerinde anlaşılmış ise, onu kadına vermek erkek üzerine farz olacak şekilde bir usul koymuştur. Ne var ki müslümanlar, şeriatın bu usulünü değiştirerek mehri örfe ait göstermelik birşey haline getirmişlerdir. Dahası, daha işin başından eda edilme niyeti olmayan ve aile anlaşmazlık­larında kadın ve erkek her ikisinin de başına bela olan büyük büyük göstermelik mehir anlaşmaları yapmaya başlamışlardır.

Şimdi bu gibi yanlışlardan kurtulmanın doğru ve açık yo­lu şudur: Kocanın vermeye güç yetirebileceği bir miktar ola­rak kararlaştırılan mehirin, tesbit edilen miktar üzerinden eda edilmesi niyeti olmalıdır. Mehrin tamamı hemen verilir­se ne iyi! Aksi takdirde, mehrin verilmesi için süreye dair bir antlaşma olmalı ve ödemesi kolay olan taksitler halinde tak­sit taksit ödeme tamamlanmalıdır .Eğer, doğru olan bu yol terkedilir, herhangi bir hileye sapılırsa, bunun neticesi bir yanlıştan kurtulayım derken, şer’i nokta-i nazardan kötü ve ahlakî açıdan çirkin olan onlarca hataya duçar olmaktan başka birşey olmayacaktır. Siz söz konusu ettiğiniz nikahta vekillik ya da şahitliği kabul etmeyerek iki tarafa da işin doğrusunu anlatmaya çalışınız. Yine de kabul etmezlerse, onları kendi hallerine bırakınız. Nikaha katılmakta herhan­gi bir sakınca yoktur, ancak, yalan ya da hilenin şahidi olmak, müslümanlara caiz değildir.[231]

Kılık-Kıyafet Ve Dış Görünüş Meselesi

Soru:

Gerçek mânâda müslüman olmak için insanın kılık-kıyafetini ve dış görünüşünü İslâm’a uydurması gerekir, denili­yor. Bu noktadaki İslâmî hükmü bildirirseniz memnun kalı­rım.

Cevap:

Kılık-kıyafet ve dış görünüşün kesin durumuyla ilgili sor­duğunuz soruya cevap vereceğim ama, herşeyden önce sizin öncelikle dış görünüşün düzeltilmesinin insanın iç dünyası­nın ıslah edilmesinin önüne geçirilmemesi gerektiğini iyice anlamanız gerekmektedir. Öncelikle kendi kendinizi Kur’anî ölçülere uygun, hakiki bir müslüman olarak uyarla­maya çalışmalısınız. Daha sonra, iç aleminizde (bâtında) yaptığınız gerçek değişiklik oranında, dış görünüşünüzde de değişikliğe devam edin. Aksi takdirde, sırf dinî kaide ve ku­ralları dikkate alarak dış görünüşünüzü hadis ve fikıh kitap­larında muttaki bir insanın zahirî kalıbı olarak sunulmuş bulunan kalıba sokar; ama iç aleminizde takva var olmazsa, sizin misaliniz bakır para üzerine Eşrefî[232] damgası vurma­ya benzer. Eşrefi damgası vurmak o kadar zor bir iş değildir. Oldukça kolay bir şekilde, çok ucuz da olsa, herhangi bir metal üzerine onu basabilirsiniz, ama hâlis altın elde etmek çok güç bir iş olup, uzun kimyasal işlemler sonunda ancak başa­rılabilir. Bir talihsizlik eseri olarak, bizim buralarda, bir sü­redir dış görünüş üzerinde olağanüstü bir ısrar gözleniyor. Bunun neticesi olarak Eşrefi damgası vurulmuş bakır, de­mir, kurşun ve her çeşit ucuz metal paralar geçmeye başla­mıştır. Yaşanan dünya pazarı, daha uzun bir süpe bu gibi sahtekarlıklara kanmayacak kadar uyanık bir sarraftır.

Bir süre için bizim sahte Eşrefîler geçti ama şimdi artık pazarda beş para etmez duruma geldiler. Bu yüzden İslâmî cemaatimizde Eşrefi damgası vurunmadan önce, altın lira olmak için çalışacak bir dindarlığı vücuda getirmemiz gerek­mektedir.

Kılık-kıyafet ve şekil-şemali gibi zahirle; yani dış görü­nüşle ilgili Peygamber Efendimizin (s.a) yaptığı tüm yönlen­dirmeler Medine döneminin son 5-6 yılma aittir. Bundan ön­ce Peygamber Efendimiz 15-16 sene kendi tabilerinde, takva ve ihsanın -Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde ayrıntılı kalıpları beyan buyurulmuş olan- sıfatlarını vücuda getirmek için uğraşmıştı. Bu tertip üzerinde düşününce, Allah Teâlâ’nın nefislerin tezkiyesi hizmetiyle tayin ettiği kişinin, tüm dikkatlerini öncelikle ham bakırı halis altına çevirmek için harcadığı gerçeği tüm açıklığıyla ortaya çıkmaktadır. O halis altını yaptıktan sonradır ki, üzerine Eşrefi damgasını vurmuştur.

Ama bu takdim ve te’hirin (öne alma ve sona bırakmanın) mânâsı, şer’i hükümleri uygulamama bahanesine yol açmak değildir. Aksine bu, içerisinde gerçek takva ve Allah korkusu bulunmayan ve derûnunda İslâmî ahlâk ruhu kaybolanların muttakîce bir tavır takınmaktan kaçınması manasınadır.

Kıyafetle ilgili olarak İslâm’ın tayin etmiş bulunduğu si­yaset (usûl); sizi gören her şahsın, sizin müslüman olduğu­nuzu anlayabileceği bir durumda bulunmanız şeklindedir. Genel olarak sizin kıyafetinizin, kesinlikle kâfirlere benzer olmaması gerekir.

Sakalla ilgili olarak Nebi (s.a) hiçbir miktar belirleme­miştir. Sadece bırakılmasını buyurmuştur. Eğer sakal bırakırken fasıkların şeklinden kaçınırsanız ve genel olarak örf­te sakal olarak tanımlanan miktarda sakal bırakırsanız (ya­ni onu gördüğünde herhangi bir şahısta sizin birkaç günden beri sakalınızı kesmediğiniz şüphesi uyanmamalı), fikıh eh­linin istinbat ettikleri şartlara tamamen uyup uymasa da Şârî’nin isteği yerine gelmiş olur.

Saçlarla ilgili ise şu yönlendirme vardır: Bir kısmını kesip bir kısmını bırakmak yasaklanmıştır. Günümüzde Pencab’da [233] “Budi” [234] ve “U.P” [235]de “İngiliz tipi saç” denilen saç tipine, “caiz değildir” diyebilecek bir delil bulamadım. Ama müslüman olmayan bir milletin icad etmiş olduğu bir stilin yaygınlaştırılmasının tabi ki kerahet yönü de vardır. Bu yüzden ben bu stili değiştirdim.[236]

Sakalla İlgili Bir Soru

Soru:

Ben sakal bıraktım. Din ilimlerinden yeterince anlayan bir kısım akrabalarım sakalın farz olmadığını söyleyerek, bana itiraz ediyor ve Kur’ân’da sakalla ilgili herhangi bir hükmün olmadığını, sakal bırakılmadığı taktirde hangi bü­yük günahın işlenmiş olabileceğini soruyorlar. Sakal bırak­mayı Rasûlullah’a karşı ucuz muhabbet olarak niteleyen bu kişilere ne gibi bir cevap verebileceğimi yazar mısınız?

Cevap:

Sakalla ilgili sormuş olduğunuz soru bana, İslâm’ı iyice mütalâa ettikten sonra bu yakınlarda müslüman olmuş bir İngiliz’in başından geçenleri hatırlattı. Bu şahıs İslâm’ı ka­bul eder etmez, sakalını kesmeyi bırakır. Sizin akrabaları­nız gibi “din ilimlerinden yeterince anlayan” (!) bazı kimse­ler, bu şahsa şöyle demeye başlar : “Sakal bırakmak İs­lam’da o kadar gerekli birşey değildir. O halde siz neden sa­kalınızı traş etmeyi bıraktınız?” Yeni müslümanın cevabı ise şöyledir: “Ben gerekli ve gereksiz diye bir sınıflandırma bilmiyorum. Ben sadece Hz. Peygamber’in (s.a.) bu hususta emir verdiğini biliyorum. Hz. Peygamber’e de itaati de kabul ettiğimden, O’nun emrini yerine getirmek benim üzerime farzdır. Herhangi bir astın, kendi üstünün bazı emirlerini gerekli, bazı emirlerini gereksiz diye bir ayırıma tabi tutma­sı mümkün değildir.”

Siz o yakınlarınıza sadece bu hadiseyi aktarın ve onlar­dan şunu da sorun: “Diyelim ki sakal bırakmak Rasûl’e (s.a) ucuz muhabbettir. O beyefendiler eğer herhangi bir pahalı muhabbet buldularsa, buyursunlar açıklasınlar. Eğer bir iş­çi patronunun yapmasını istediği kolay işlerden kaçarsa, önemli işleri nasıl yerine getirebilecektir. Biz ucuz veya pa­halı muhabbet farkı bilmeyiz. Bizim Peygamberimizin gitti­ği yolu bütünüyle izlememiz ve O’nun buyurmuş olduğu hü­kümleri hayatımızda uygulamamız lâzımdır.

Bu konuda bir başka meseleyi daha iyi kavramamız gere­kir. Önümüzde garbzede tabakalarla ilişki içerisinde bulu­nan bir şahsın sakal bırakması, Peygamberimizin (s.a) sade­ce bir emriyle amel etmek mânâsına gelmez. Bu aynı zaman­da bir çeşit cihaddır. Bununla da yetinmeyip az da olsa hicret sevabı da alınacaktır. Sakal bırakan kimsenin herşeyden önce, senelerin talim ve terbiyesi, çevre şartları gibi etken­lerle ruhuna sinmiş bulunan eski alışkanlıkları aleyhine günlerce mücadele etmesi gerekmektedir. Ondan sonra da kendi özel zevklerini kaldırıp atarak, yerine çehresinde sa­kal bitmeye razı olabilecek bir seviyede İslâmî zevk geliştir­diğinizde, dışarıda başka bir kargaşa başlamaktadır. Çevre­sindekiler “senin içinde ne biçim bir devrim oluyor?” diyerek kendisiyle çatışmaya soyunmaktadırlar. Tüm yakın akraba, dost ve tanıdıkları tarafından alaya alınmakta, dalga geçil­mekte, aleyhine fıkralar uydurulmakta ve evlenme pazarın­da kıymeti düşmektedir. Her taraftan, onlarla kendi arasın­da yükseltmiş bulunduğu bu duvarı yıkması için ricalar gel­mektedir. Bu peyderpey hamleler karşısında, sağlam bir mi­zaca sahip olamayan kimseler ile iç değişimim tamamlama­dan herhangi bir geçici cezbenin etkisi ya da herhangi bir dış baskıdan dolayı dış değişimi başlamış olanlar dayanamaz. Böyle bir kimse, az veya çok bir karşı koymadan sonra işin sonunda, çevresi tarafından yenilgiye uğratılmakta ve rol icabı giydiği elbiseyi çıkaran aktörler gibi, bırakma eğilimi gösterdiği o eski haline yeniden dönmektedir. Ama kuvvetli bir mizaca sahip olan ve iç değişimi sağlam temeller üzerinde yükselen bir kişi, tüm dayanıklılığı ve gücüyle dış çevreye karşı koymakta ve o, bu istikameti veya dayanıklılığı netice­sinde oldukça önemli iki kazanç sağlamaktadır:

  1. Mevcut dış çevreye karşı, içerisinde diğer alanlarda da başarılı bir savaş verme gücü oluşmaktadır.
  2. Göstermiş veya isbatlamış olduğu güçlü ve sağlam ka­rakterinin etkinliği çevresine hakim olmakta, yaptığı tebliğ ve ikna hareketleri, kendi toplumunda ıslahı kabule hazır diğer kimseleri de etkileyecek derecede bir ağırlığa sahip ol­maktadır.

Bugün birçok insan, günümüzde traş edilmiş sakalın sa­dece bir stil olmayıp, bir kültür ve yaşam tarzının oldukça belirgin bir şiarı olduğu hakikatinden habersizdir. Bu şiarı terk etmek, aslında bu kültürü ve bu şiara sahip yaşam tar­zını terk etmeyi ilan etmek demektir. Bunun yamnda sakal bırakmak, en azından günümüz şartlarında, fiili olarak İslâm’ı bir kültür ve bir yaşam tarzı olarak seçmekle aynı an­lama gelmektedir. İnsan nefsinden ve hayatından, bâtıl kül­tür ve hayat tarzını güzelce kazımadıkça ve onun yerine, İslâmî kültür ve yaşam tarzının kök salmasını güçlü bir şe­kilde gerçekleştirmedikçe bu seçme veya terketme, hakiki ve kalıcı olamaz. Bu yüzden sadece yüzeysel olarak, ahlâkî bir baskıyla modern tarzdaki gençlere sakal bıraktırmaya çalı­şan ve iç inkılâb (değişim) olsa da, olmasa da bir an önce dış değişimi gerçekleştirmek isteyen zavallı kimseler, gerçek­lerden habersizliklerini ısbatlamaktadırlar. Ama bu değişi­min, gerçekte oldukça köklü bir iç değişimin neticesi olduğu, mütevazi ve muttaki karakteri dış görünüşe de yansıdığı, çevrenin İslâmdışı etkilerine karşı açılan savaşta dayanıklı­lığın isbat edildiği bir yerde, bu inkılâba (değişime) sadece basit birşey gözüyle bakmak ve onu, “Rasûl’e ucuz bir mu­habbet” olarak nitelemek, yüz ve çenedeki kılların zahirin­den başka birşey idrak edemeyen zavallıların işinden başka birşey olamaz.[237]

Sakalın Ölçüsü Meselesi

Soru:

Sakalın miktarı ya da ölçüsünün tayin edilmediği hak­kında “Tercüman’ul-Kur’an”da yazılanlar beni endişelendirdi. Çünkü büyük büyük alimlerin, sakalın bir tutam uzunlukta olması gerektiği ve bundan daha az sakal bıraka­nın fasık olduğu hakkında ortak fetvaları var. O halde siz hangi delillere dayanarak bu üzerinde icma edilmiş fetvayı reddediyorsunuz?

Cevap:

Asıl sorulması gereken sakalın miktarının belirlenmesi için o alimlerin ne gibi delillere sahip olduğudur. Özellikle, onların belirledikleri uzunluktan daha kısa sakal bırakanla­rı fasık olmakla suçladıkları noktada, onlardan “fisk” nasıl tanımladıklarını sormak gerekir. Büyük büyük alimlerin (!) şer’î sınırları ihlal eden fetvalar vermelerinden dolayı olduk­ça üzülüyorum.

Sakalla ilgili olarak Sâri hiçbir sınır belirlememiştir. Ule­manın belirlemek için uğraştığı sınır behemehal istinbatla ilgili birşeydir. istinbatla ortaya konulmuş hüküm, nassın sahip olduğu dereceye sahip değildir. Eğer bir kimseye “fa­sık” denilecekse, nassla gelmiş bir hükmü ihlal etmiş olması sebebiyle denilecektir. İstinbat edilmiş bir hükmü ihlal et­mek -o istinbatı yapan alim ne kadar büyük olursa olsun- fiskın tanımı içerisine girmemektedir. Aksi takdirde bunu “fısk” olarak saymanın bir başka mânâsı, istinbat edenlerin şeriatta Şârinin sahip bulunduğu yere sahip oldukları şek­lindedir.

Soru:

Herhangi bir sahabinin sakalının bir tutamdan az oldu­ğunu söyleyebilir inisiniz?

Cevap:

Esmaür-Rical [238] ve siyer kitapları üzerindeki araştırmalarım neticesinde iki-üç sahabiden başkasının sakalının miktarı hakkında bir bilgiye sahip olamadım. Sahabenin şe­maili üzerinde sayfalarca yazılıp çizilmesine rağmen onların sakallarının ne kadar olduğu hakkında birşey yazılmamıştır. Bundan da selef uleması arasında sakalın uzunluğu me­selesinin ne kadar önemsiz ve dikkate değmez birşey olduğu anlaşılabilir. Bununla birlikte müteahhirîn uleması arasın­da bu mesele üzerinde oldukça fazla durulmuştur. Bundan da, sanki mü’minin hal ve hareketlerinde ilk önce araştır­mak zorunda olduğu şey sakalın uzunluğuymuş gibi bir an­lam çıkarılmaktadır.

Soru:

Cemaat-i İslamî’nin yaymakta olduğu sakalın miktarı­nın tayin edilmediği meselesi yüzünden bazı dostlarımız sakallarını daha da kısalttılar. Şimdi bu oldukça kısa sakallı­lara “Ahmedî Sakallı”[239] gibi bir grup lakabı verilmesinden ve bunun halk içerisinde bir fitneye sebep olmasından kor­kuluyor. Çünkü, ulemanın mütevatir uygulaması bir tutam sakal bırakmak şeklindedir ve biz de buna uyulması gerekti­ği kanaatindeyiz.

Cevap:

Kalbinizin tasdik ettiği şeyle amel etmeniz gerekmekte­dir. Buna göre herhangi bir kimsenin sakalının kısa ya da uzun olmasında kayda değer herhangi bir farklılık olma­maktadır. İnsanın imanının az veya çokluğuna delalet eden şey daha başkadır. Tabii ki, iman eksikliğim bazı zahiri şey­lerin çokluğuyla şimdiye kadar kapatmaya çalışanlar gibi, Cemaat-i İslâmî’den bazı kişilerin de bu hastalığa mübtela olmalarından endişelenmiyor değilim. Yeter ki herhangi bir kimsenin Allah yolundaki fedakârlıkları ve vefakarlıkları uzun olsun da, sakalları kısa olsa da, o kadar büyük bir zara­rı olmayacaktır. Ama fedakarlık ve vefakarlığı kısa olursa, inanın ki, sakalı ne kadar uzun olursa olsun fayda vermeye­cektir. Hatta Allah Teâlâ yanında hilekarlıktan dolayı hesaba çekilmesi de uzak bir ihtimal değildir.

Siz, bizim cemaatin üyeleri hakkında halkın ne gibi bir tavır takınacaklarını ve onların görünüşünden nasıl etkileneceklerini aklınıza takmayın. Sizin ve tüm dostlarımızın dış dünyalarından geçerek iç dünyalarını tefekkür etmeleri ve Allah’ın terazisinde ağır gelmelerini sağlayan kendi amelleri üzerinde düşünmeleri lazımdır. Çünkü eğer bu şe­kildeki ameller hafif kalırsa, tüy ağırlığındaki şeylerin nok­sanlığı veya fazlalığından dolayı ilahî terazide önemli bir fark meydana geleceğini zannetmiyoruz.[240]

Fotoğraf Meselesi

Soru:

Fotoğrafçı bir dostum, İslam’ın tasvir ya da fotoğraf ile il­gili verdiği yasaklama hükmünün, özellikle erotik pozlar çe­kilmedikçe fotoğrafı kapsamadığı fikrine sahip. Bu sınırları muhafaza ederek fotoğrafçılık bir meslek olarak seçilebilir mi? Ulusal liderlerin, miting ve yürüyüşlerin fotoğraflarını çekmekte ne gibi bir sakınca vardır?

Cevap:

Fotoğrafla ilgili olarak temelde şunu iyi anlamak gerekir: İslam canlı şeylerin müstakil benzerlerini bulundurmayı ge­nellikle engellemek ister. Çünkü insanlık tarihinin uzun tecrübesi, bunun çoğunlukla fitneye neden olduğunu isbatlamıştır. Bu yüzden, asıl fitne benzerin korunması ya da bu­lundurulması olduğu için onun ne gibi bir yolla korunduğu meselesine girmeyeceğiz. Bu heykeltraşlık yoluyla da olsa, kalemle çizerek yahut fotoğraf çekerek de olsa veya gelecek­te icad bilebilecek herhangi bir yolla da olsa behemehal nacaiz olarak kalacaktır. Çünkü bütün bu tollar fitneye sebep olmakta birdir. O halde fotoğrafçılık ve ressamlık arasında bir ayırım gözetilemez. Engelleme canlı şeylerin fotoğ­raflarına ya da tasvirlerine yönelik olduğu için erotik ya da çıplak olsa da olmasa da tüm fotoğraflar haram olarak kala­caktır. Tabii ki fuhuş fotoğraflarında haramlık sebebi bir derece daha fazlalaşmaktadır.

Bu umumi hüküm içerisinde herhangi bir istisna varsa o da sadece şudur: Fotoğraf çekmenin medeniyete herhangi bir faydası olduğu yerde, ya da fotoğraf çekme medeniyete yönelik büyük bir maslahat için kaçınılmaz olduğu zaman, sırf bu amaçları gerçekleştirme sınırlarında bu iş caiz olur. Mesela; pasaport, polisin suçluları tanımak için fotoğrafları­nı saklaması, doktorların tedavisi için veya tıp ilminin öğre­tilmesi için hastaların fotoğraflarının alınması, savaş amaç­lı fotoğrafların kullanılması[241] bu ve bunun gibi diğer kulla­nım alanları umumî hükümden şu şartlarda müstesna ola­caktır. Bu istisna helâl çerçevesinin içine dahil olmalıdır. Ama liderlerin fotoğrafları ya da posterleri, miting ve yürü­yüşlerin fotoğrafları hiçbir şekilde caiz değildir ve hakiki ge­reksinim ve zaruret tanımı içerisinde bulunmamaktadır. Özellikle liderlerin fotoğrafları Allah’ın kullarını, fotoğrafın haram kılınmasına neden olan tehlikeye oldukça yaklaştır­maktadır. Kongre[242] partisinin mitinglerinde Gandi’nin 28 metre uzunluğunda asılan posteri, Rusların Polonya’yı işga­linden hemen sonra Stalin’in posterlerinin Polonya’nın her yerleşim merkezine tek tek asılması, Rusya’nın her tarafinda Stalin ve Politbüro üyelerinin posterlerinin halkın başına musallat edilmesi; Alman askerlerinin Hitler’in fotoğrafını yakalarına takarak dolaşmaları ve hastanede ölüm döşeğin­de gözlerini onun fotoğrafına dikerek can vermeleri, sinema­da İngiltere kralının resminin (filminin) gözler önüne gelme­siyle birlikte halkın hemen ayağa dikilmesi, paralara şahla­rın ya da sultanların resimlerinin bir hakimiyet alameti ola­rak basılması, acaba bütün bunlar putperestliğin kökleri değil midir? İslâm, zaten insanların kafa ve kalplerinde Al­lah’tan (c.c) başka herşeyin büyüklük izlerini silmek için fo­toğrafı haram kılmıştır. Bu sebeple ben, çocukların fotoğra­fının çekilmesini de haram olarak görüyorum. Çünkü çocuk­ların fotoğrafları yüzünden bazı kimselerin aşırı giderek, on­ları tanrılaştırmayacakları ve bu fotoğrafların fitneye sebep olmayacağı malum değildir. Kenhayyaci’nin [243] çocukluk resmine günümüzde bile ihtiram gösterilmektedir. Bu yüz­den siz, dostunuza işinin şer’i açıdan caiz olmadığım anlatın. Eğer o, Allah’tan (c.c) korkuyorsa, bu işini tedricen bıraka­rak, başka bir geçim yolu temin etmeye baksın. Eğer bu işi yapmakta ısrarlı ise o zaman bunu gereksiz yere helâl gös­termek için çalışmasın. Ahlakî düşüklüğün en kötü mertebe­si, bir insanın mübtela olduğu günahı, asılsız tevillerle sevap diye göstermektir. Bu çukura düşüldükten sonra artık insa­nın geri çıkma imkanı kalmamaktadır.

Soru:

Liseyi dışarıdan bitirmek için imtihana katılırken dilek­çe ile birlikte fotoğraf göndermekte zorunlu oluyor. Bu du­rumda fotoğraf çektirmek caiz midir? Cemaat-i Ulemâ-i İs­lam’ın [244] eski başkanı Mevlânâ Müftü Kıfayetullah, bu du­rumda fotoğraf çektirmeye cevaz veriyor. Ben, bunun nasıl caiz olabileceğini anlayamadım.

Cevap:

Mevlânâ Kifayetullah’ın bu konudaki fetvasını destekli­yorum. Fotoğraf çektirmek her ne kadar caiz değil ise de, me­deniyete dair herhangi bir zarardan kurtulmanın, ya da me­deniyete dair herhangi bir zarureti yerine getirmenin fotoğ­raf kullanmayı zorunlu kıldığı bir yerde veya noktada, bu za­ruret sınırları çerçevesinde fotoğraf çektirmek caizdir, imti­hanlarla ilgili şöyle bir durum var: Birçok kimsenin hile ya­parak başka bir kimseyi kendi yerine imtihanı vermek üzere gönderdiği tecrübeyle sabit olduğundan dilekçeye fotoğrafın da ilave edilmesi zorunlu hale gelmiştir. Bu zarureti, fotoğ­raftan başka bir yolla yerine getirmek, çok zordur. Öte yan­dan, hile ve sahtekarlığın önünün alınması da zorunludur. Bu yüzden, bu amaçla fotoğraf çektirmekte hiçbir sakınca yoktur. Aynı şekilde bana göre pasaport, suçların teftişi, tıbbî tahkikler ve gereksinmeler, cihad ve zorunlu eğitim amaçları için de fotoğrafçılık sanatının kullanılması doğru­dur. Fıkıh usulünde “Zaruretler mahzurları mübah kılar” kaidesi vardır. Yani; insanın gerçek zaruretleri için bizatihi caiz olmayan şeyler, caiz olmaktadır.[245]

Abdesti Bozan Şeyler

Soru:

İslâm’ın beden ve elbise bakım ve temizliğine vermiş ol­duğu önemin kadir ve kıymetini insan aklının inkar etmesi mümkün değildir. Ancak bu konudaki bazı ayrıntılar, tama­men anlaşılmaz gibi gözükmektedir. Örneğin, hava çıkma­sıyla abdestin bozulması. Halbuki bedenin bir bölümünden sadece bir havamn çıkmasıyla, görünüşte abdestin bozulabileceği herhangi bir necaset yoktur. O halde, bu havadan ne­resi pislenmektedir? Su dökmekle (küçük abdest) abdestin bozulmasında da aynı şey geçerlidir. Halbuki eğer dikkatli bir şekilde su dökülürse ve iyi bir şekilde yıkanma olursa, herhangi bir yerde bir necaset kalmayacaktır. Aynı hal ab­destin bozulmasının ya da yenilenmesinin gerekliliğinin ya da sebebinin anlaşılamadığı, diğer abdesti bozan şeylerde de vardır. Bu anlaşılmazhğı beni ikna edebilecek bir şekilde açıklarsanız minnettar kalırım.

Cevap:

Aklınıza abdesti bozan şeylerle ilgili olarak gelen şüphe­leri eğer halletmek istiyorsanız, bunun tutarlı yolu şudur: Şeriatta abdestin bozulması ya da yenilenmesi hükmü veril­miş bulunan ne kadar şey varsa öncelikle onları aklınızdan sildikten sonra, sizin kendi kendinize insanların umumu için (alim ve cahil, akıllı ve az akıllı, temizliği seven ve gaflet gösteren her çeşit insanın farklı derecede ve hallerde mevcut bulunduğunu göz önünde tutarak aşağıdaki hususiyetlerin mevcut olduğu bir kural düşünmeniz lazım gelecektir:

  1. İnsanlar defalarca, temiz ve pak olmaya mecbur edil­sin ve onlardaki temizlik hisleri o derece duyarlı bir noktaya getirilsin ki, pislik ve necasetten kendileri korunsunlar.
  2. 2. Allah’ın huzurunda hazır olmanın önemi ve imtiyazlı durumu zihinlere yerleştirilsin; tâ ki insan gayri ihtiyari, kendiliğinden, kendi içinde namaz kılmaya hazır olma duru­munun, dünyalık diğer meşguliyetleri yapmaya hazır olma durumundan mutlaka farklı olduğunu hissedebilsin.
  3. İnsanlara kendi nefislerine ve onun çeşitli durumları­na dikkat edebilmeleri âdeti yerleştirilsin; öyleki o, bu âdeti sayesinde pak veya nâpak oluşu[246]gibi, kendisine arız olan durumlardan habersiz olmasın ve kendi varlığını bir çeşit kontrol altında bulundursun.
  4. Kuralın ayrıntıları, her şahsın kendi karar ve görüşüne bırakılmayıp, bir usûl ya da tarz belirlensin. Tâ ki insanlar, temizlik meselesinde ferdi olarak ifrat ve tefrite kaçmasın­lar.
  5. Kural; itidalle birlikte, temizliğin ya da taharetin hasıl olacağı bir şekilde konulmalıdır. Yani; ne yaşamı insana dar getirecek katılıkta ve ne de temizliği yok edebilecek bir yu­muşaklıkta olmalıdır.

Bu beş özelliği göz önünde bulundurarak kendiniz bir ku­ral teklif edin. Bu kuralda, sizin bana yazmış bulunduğunuz itirazlar nevinden itirazlara mahal verecek şeylerin bulun­mamasına oldukça özen gösteriniz.

Bunun gibi bir kural koymak çabasıyla, eğer sadece bir haftanızı sarfederseniz, bu özellikleri göz önünde bulundu­rarak, temizlik ve taharetle ilgili sizin yazmış olduğunuz iti­razlar nevinden itirazlar gelemeyecek bir kuralın belirlenemeyeceğini kendi kendinize anlayacaksınız. Her halükârda sizin, meydana gelmesiyle bir taharetin bitmiş farzedüeceği ve diğerinin zaruri kılınacağı bazı şeyleri kararlaştırmanız gerekecek. Sizin, bir taharetin hangi noktaya kadar kalıcı olduğunu ve hangi noktada sona erdiğini de belirlemeniz ge­rekecek. Bu amaçla, yani; bu kuralı belirlemek için nâpaklı ya da pisliğin görünür, açık ve hissedilebilir olmayıp, farazî ve hükmî olduğu durumları da teklif edeceksiniz. Yine bazı tartışılmaz hadiseleri de sınırları belirlemede mihenk taşı olarak kararlaştıracaksınız. Şimdi sizin teklif edeceği­niz sınırların, bana yazmış olduğunuz cinsten itirazlardan nasıl kurtulacağını yine siz düşünün.

Meseleye bu görüş açısından yaklaştığınız zaman Şâri’nin öngördüğü hüküm ve kuralların, bu amaçlar çerçevesinde en iyi ve oldukça mutedil kurallar olduğunu kendi kendinize anlayacaksınız. Bu kuralların her bir cüz’ünü ayrı ayrı ele alıp; illet ve malul, sebep ve müsebbip bağlantılarını aramak makul bir yol değildir. Asıl şuna bakılması gerekir: Acaba yukarıda açıklanan amaç ve maslahatlar için, genel­de, bundan (Allah Teâlâ’nın koymuş olduğu hüküm ve kural­lardan) daha iyi ve daha kapsamlı herhangi bir kural teklif edilebilir mi? İnsanların, abdest hükümleri konusundaki yanlış anlamalarının asıl sebebi; onların, hükümlerde genel­likle göz önünde bulundurulan temel hikmeti anlamaya ça­lışmak yerine, “filanca fiilin vukua gelmesiyle abdest neden bozuluyor?” diyerek, tek tek cüz’i hükümleri sebep-sonuç zinciri çerçevesinde anlamaya çalışmalarıdır.[247]

Aletler Aracılığıyla Çocuk Sahibi Olmak Ya Da Tüp Bebek Meselesi

Soru:

Kimyasal araçlar vasıtasıyla erkeğin spermi kadının rah­mine yerleştirilse ve neticede çocuk doğsa, bu iş, zarardan uzak olması dolayısıyla mübah mı, yoksa değil inidir? Bu işte kullanılan kadın zina etmiş sayılıp, had cezası uygulanacakmı, uygulanmayacak mı? Şunu göz önünde bulundurunuz ki, günümüzün moda tutkunu kadınları, erkeklere ihtiyacı­nın kalmamasını istemektedir. Eğer bu gibi kadınlar nesille­rini devam ettirmede üzerlerine düşeni, bilimsel yollarla ye­rine getirirlerse, onlardan hiçbir şekilde şikayetçi olmamak gerekir. Amerika’da bu şekilde doğan çocuklar kanunen meşru çocuklar olarak kabul edilmektedir.

Cevap:

Aletler aracılığıyla hamilelik, (spermin rahime konması) şurda dursun, kadının bir dişi at seviyesine düşürülmesi mânâsına gelen bu fiilin tasavvuru dahi, benim için dayanıl­mazdır. Hiç değilse, bırakın da insanların kadın sınıfıyla, hayvanların dişileri arasında bir fark bulunsun. Hayvanlar içerisinde bile, Allah Teâlâ’nın üreme için belirlemiş olduğu yol; ancak dişiyle erkeğin birleşmesi şeklindedir. Dişi atlara erkekleriyle çiftleşme lütfü bahşetmeyip, onlardan sadece üremede faydalanmaları, insanların kendi bencillikleri se­bebiyledir. Şimdi, eğer insan kendi “dişi”sine karşı da bu tu­tumu takınmaya başlarsa, bu; insanlığın son derece aşağı­lanması demektir.

Günümüzde erkeğe muhtaç olmaktan kurtulmak isteyen moda tutkunu kadının fitratını yapay düşünceler ve sınıfsal çevresi bozmuştur. Aksi halde eğer o (kadın) sahih insanî fıt­rat üzerinde olsaydı, bu çeşit aşağılık arzulara kalbinde yer vermesi bir yana; bu gibi teklifleri duymaya bile tahammül edemezdi. Kadın sadece üretmek için var değildir. Kadınla erkeğin ilişkisi medeniyetin doğal temelidir. Allah Teâlâ ka­dın ve erkeği aralarında sevgi ve rahmet olsun diye yarat­mıştır. Ki böylece aralarında güzel davranışlar gelişsin, bir­leşip yuva kursunlar, aileler, ailelerden toplumlar oluşsun. Bu asil amacı unutarak kadını sırf bir üreme organı haline getirmek, Kuranda şeytanca bir fiil olarak belirtilen:

Allah’ın yaratmış olduğu fıtratı değiştirmek” [248]ayetinin doğrulayıcısı olmak demektir.

Allah Teâlâ kadınla erkek arasında, nikah yolunu öngör­müştür. Bu yüzden ancak, nikah kaydıyla doğan evlat meşru evlattır.. Böyle bir evlat için veraset (miras), nesebin tahak­kuku söz konusudur. Eğer alet aracılığıyla çocuk doğurulursa, ona meşru çocuk denilemez. Şer’i açıdan ona ancak “vele­di zina” denilecektir. Yine bu çocuğun baba tarafından soy ağacı kopuk olacak ve o, baba mirasından mahrum kalacak: tır ki, bu kesinlikle onun hakkını telef etmektir.

Bir de babası olmayan bir çocuğun eğitiminin sorumlulu­ğunu kimin üstleneceğini düşününüz. Sadece annesi mi? Al­lah Teâlâ’nın insanoğlunun çocuklarını terbiyesi için belirle­diği anne-baba, amca-dayı, dede-nine vb. kimselerden yarı­sının düşmesi ve sadece anne silsilesiyle sınırlı kalması zu­lüm değil midir? Acaba dünyadan baba sevgisini, babaya ait sorumlulukları, ahlâkî yükümlülükleri kaldırmak, insanlı­ğa hizmet etmek midir? Kadının anne olma yükümlülükleri­nin devam edip, erkeğin sürekli bir şekilde baba olma yü­kümlülüklerinden azade kalması insaflıca mıdır?

Dahası, eğer bu durum devam ederse birgün kadın, çocu­ğun kendi rahminde gelişmesi yerine, bulunacak formülle deney tüplerinde yetiştirilmesini, yani çocuğun kimyasal laboratuvarda doğmasını talep edecektir. Bu şartlar oluştu­rulmadıkça, kadın kendisinin sadece çocuk doğurma vazife­sini yerine getirmeyi isteyecek ve bundan sonra, annelik yü­kümlülüklerini yerine getirmeye hazır olmayacaktır.

Böyle bir durum söz konusu olduğu zaman çocuklar fabri­kalarda, ayakkabı ya da mest üretilir gibi üretilecektir. Böy­le bir durum insanlığın düşüşünün son durağı, esfel-i sâfilin’i olacaktır. Bu ‘üreme fabrikaları’nda insanlar değil de, insanî şeref, insana yaraşır duygu ve his gibi hasletlerden sözde bile olsa yoksun, medeniyetin rengarenk gereksinim­lerini tamamlamak için kaçınılmaz olan mizaç farklılıkla­rından mahrum, iki ayaklı hayvanlar doğacaktır. Bu fabri­kalardan herhangi bir Aristo, İbn Sina, herhangi bir Gazâlî veya Râzi, Hegel, Kant gibi kimselerin doğması beklenti dışı­dır. Kanaatıma göre; gölgesi altında insan aklına bu gibi fi­kirlerin geldiği materyalist medeniyet, lanet edilmeye müs-tehaktır. Bu gibi fikirlerin insan aklına gelmesi bile bu medeniyetin, insanın kendi düşüncesinde insanlık tasavvuru­nu oldukça alçaltıp, zelil ettiğinin bir isbatıdır.

Aletlerle İmamlık

Soru:

Radyo, bir şahsın sesini yüzlerce kilometre uzağa ulaştı­racak özellikte bir alet. Aynı şekilde teyp kayıtları ile, insan sesi muhafaza ediliyor ve özel yöntemlerle kaydedilenler ay­nen tekrarlanabiliyor. Soru şu: Eğer herhangi bir imanı bin­lerce kilometre uzaklıktan imamlık yapsa, yahut herhangi bir imamın sesi teybe kaydedilerek tekrarlansa acaba bu aletlerden gelen seslere uyarak cemaatle namaz kılmak caiz midir?

Cevap:

Bir şahsın radyo ile uzak mesafelerdeki insanlara imam­lık yapması ya da teyp vasıtasıyla namazı kaydedip, daha sonra herhangi bir cemaatin ona uyarak namaz kılması İslâm’ın temel prensiplerine aykırıdır. Bunun sebepleri üze­rine düşünürseniz, meseleyi kendi kendinize kavrayabüirsinız. yerine teknolojiyi koymak, gerçekten namazın kadir ve kıy­metini zayi etmek demektir.

Buna ilaveten eğer herhangi bir merkezi yerden, herhan­gi bir şahıs, radyo ya da kayıt cihazları vasıtasıyla imamlık ve hatiplik vazifesi yerine getirilir de camilerdeki imamlık­lara son verilirse bu, İslâm’daki çoğunluk ruhunu sona erdi­ren ve onun yerine diktatörlüğü yücelten, yapay bir aynilik olacaktır. Bu, bütün bölgeleri bir merkezden kontrol eden ve bütün insanları bir liderin tartışmasız tabileri yapma usûlü üzerine kurulmuş bulunan faşist ve komünist sistemlere ya­pı olarak benzeyen bir şeydir. Halbuki İslâm, merkezdeki imam ya da emirin iktidarını, bölge halkının dizginlerini ta­mamen onun (imam veya emirin ) elinde toplayacak, onların kendi menfaatlarını gözetme, kendi meselelerini anlama ve halletme kabiliyetlerinin gelişmesini engelleyecek şekilde, geniş kapsamlı yapmak istememektedir.

Nebinin (a,s) asr-ı saadet’inde imam, tüm işi bir kaç dini âyini yönetmekten ibaret bir rahip gibi olmayıp; aksine böl­gesel önder sıfatıyla tayin ediliyordu. Onun vazifesi; eğitim, öğretim, medeniyet ve sosyal ilişkilerin ıslahı ve bölge cemaatlarini, büyük ve merkezi cemaatın sağlıklı ve sağlam olma­sında, kendi kapasitelerine uygun olarak katılıma hazırla­ma hedefini gözetmek idi. Bu gibi önemli amaçlar radyo ve kayıt cihazlarıyla nasıl yerine getirilebilir? Makineler hiçbir zaman insanın yerini tutamazlar, onlar sadece yardımcı ola­bilirler. Bu sebeplerden dolayı ben “aletlerle imamlık”ın İsl­âm’ın ruhuna tamamen aykırı olduğunu düşünüyorum.[249]

İslâm Ve Mûsikî Aletleri (Enstrümanlar)

Soru:

  1. Acaba mûsikî aletleri imal etmek ve ticaretini yapmak caiz midir?
  2. Acaba düğünlerde müzik aletleri kullanmak caiz değil midir? Yine, dinlemek için bunların kulanılması caiz midir?
  3. Eğer cevabınız menfi ise, bu gibi aletleri kendisi kullan­mayan ama ilişkilerin gerginleşeceği korkusuyla, müzik aletlerini kullananların evlerine gidenlerin hükmü nedir?
  4. Acaba bizim, bu gibi çalgılı düğünlere katılmamıza mü­saade var mıdır?
  5. Çalgı aletleri taraftarları şu düşüncedeler: Rasûlullah (s.a) zamanında Araplar içerisinde sadece def revaçta oldu­ğu ve Hz. Peygamber de sadece buna müsaade ettiği için, za­manımızda defin geliştirilmiş şekilleri kullanılıyorsa; onla­rın kullanımı niye doğru olmasın?
  6. Acaba def çalgı aletlerine dahil inidir?

Cevap:

  1. Bir hadiste Rasûlullah (s.a) şöyle buyuruyor: “Ben mü­zik aletlerini kırmak üzere gönderildim“. Öyleyse, bu iş için gönderilmiş bir Nebi’nin (s.a) tâbilerinin müzik aletlerini yapma, satma ve çalma için kendi güçlerini kullanmaları na­sıl doğru olabilir?
  2. Düğün veya başka bir vesileyle saz çalmak her halükâ­rda doğru değildir. Hadiste, ancak düğün veya bayram za­manlarında, defle birlikte bazı şeyler söylenebilecek kadar bir müsaade söz konusudur.
  3. Bir kimsenin, dostları ya da yakınlarının küseceği kor­kusuyla bir işe katılması, ancak iman zaafıyla ifade edilebi­lir. Rasûlullah (s.a) ve O’nun ashabı ile haşrolmak isteyenle­rin, şeriat hükümlerine önem vermeyen kimselerle alâka kurmamaları daha münasibtir. Bu gibi kimselerle ilişki kur­mayı daha değerli gören kimselerin, facirlerle ve salihlerle aynı anda ilişki kurulamayacağım iyi anlamaları gerekir. Dünyanız eğer facirlerle birlikte ise, ahirette de size onların beraberliği nasip olacaktır…
  4. Üçüncü cevabı gözden geçiriniz: Şu kadar var ki, nikâh meclisinde icab ve kabul olduğu zaman, münker ve fahşâ’dan herhangi bir iz yoksa, o nikaha katılmakta herhangi bir sa­kınca da yoktur. Hatta evlâ olan katılmaktır. Mûsikî başla­dığı zaman ise, oldukça yumuşak ve haysiyetli bir şekilde Şöyle söylenerek dost ve yakınlardan izin istenmelidir. “Caizişleriniz söz konusu olunca sizin mutluluğunuza kalben ka­tılıyoruz ama, caiz olmayan işler gündeme gelince ne kendi­miz katılmayı arzuluyoruz, ne de sizin bu gibi yanlışlara düş­menize taraftarız.”
  5. O zamanlar deften başka hiçbir müzik aleti olmadığını söylemek hatadan başka birşey değildir. İran, Roma ve Mısır medeniyetleri tarihini, hatta Arab’ın cahiliye dönemi mede­niyet tarihini bilmeyen cahiller ancak böyle birşey söyleyebi­lir. Birçok müzik aletinin ismi cahiliye şiirlerinde geçmekte­dir.
  6. Def müzik aletlerine dahil olsa bile, ne olur ki! Peygam­ber Efendimiz (s.a) düğün ve bayram münasebetiyle buna müsaade etmiştir. Ancak insanın bu meselede varabileceği sınırın en son noktasıdır. Bu son sının başlama noktası yap­mak isteyen şahsı, müzik aletlerini kırmak üzere gönderil­miş olan Nebi’nin (s.a) tabileri arasında şöyle veya böyle ken­di ismini de yazdırmaya kim mecbur etmiştir ki?

Zorunlu Bir Mazeretle Allah’tan Başkasına İtaat

Soru:

Bir kimse; padişah, bâtıl iktidar gibi Allah’tan başkasına itaat ediyor ve inanç olarak da onu hak görüyor. Başka bir kimse ise; itikaden ona kulluk yapmamasına rağmen, fiilde onun hükümlerine itaat ediyor ve bunun için zorunluluk ma­zeretini öne sürüyor. Acaba bu ikisinin amelinde herhangi bir ayırım yapılabilir mi? Sizin “İlah” ve “Rab” kavramlarım yorumlamanız açısından bakılacak olursa[250] ikisi de aynı derecededirler. Halbuki ikisi arasında doğu ile batı kadar fark vardır.

Cevap:

Ben yazdıklamda, tüm insanların aşağıda belirtildiği üzere dört kısma ayrıldıklarım birkaç yerde açık bir şekilde belirttim:

“Mü’min bi’l-ğayr ve müslim li’l-ğayr”: Allah’tan başka­sına itaati hak gören, Allah’tan başkasının emir alma kayna­ğı olduğuna inanan ve fiilen de ona itaat eden kişi. Bu kişi her yönüyle kafirdir.

“Mü’min bi’l-ğayr ve müslim lillâh”: Allah’tan başkasına iman eden, ancak ilahî kanunlara itaat eden kişi. Bu durum­dakiler ise zımmîler ve bir noktaya kadar da münafıklar­dır.

“Mü’min billâh ve müslim li’l-ğayr”: Allah’ı (c.c) itikaden itaat edilmesi gereken yegane varlık olarak gören, ancak Al­lah’tan başkasına itaat eden kişi. Bu kafirlerin fermanlarına tabi olan müslümanlarm durumudur. Müslüman eğer bu duruma düşerse, ne bu duruma razı olmalı ve ne de bu du­rumdan hoşnut olmalıdır. Aksine, ya bu durumu değiştirme­ye çalışması ya da oradan çıkıp gitmesi üzerine bir vecibe­dir.

“Mü’min billâh ve müslim lülâh”: Sadece Allah’a inanan ve sadece Ona itaat eden kişi. Bu müslümanların asıl ve ol­maları gereken bir durumudur. Kur’an-ı Kerim de bütün in­sanlığı bu durumu seçmek için uğraşı vermeye çağırmakta­dır. Böyle bir kimsenin İslâmdışı herhangi bir düzende kendi eksikliğinden değil de içinde bulunduğu ortamın zorbalığına duçar olmasından dolayı, durumunda bir çelişki söz konusu değildir. Onun durumu Mekke-i Muazzama’daki hicret ve fetihden önceki müslümanların durumuna veya birçok sa­habenin kâfirler elinde esir oluşuna ya da küfür nizamında ortaya çıkan enbiyanın durumuna benzer. Bu şekil zorunlu bağımlılıklar, Allah’tan başkasına itaat tanımına girme­mektedir. Çünkü; öncelikle, bu onun kendi isteği ya da kabu­lüyle olmayıp, onun üzerine musallat edilmiştir. İkinci ola­rak, herhangi bir şahıs Allah’a inanıp diğer otoriteleri inkar etmişse ve kendi gücü dairesinde Allah’a teslim olmuş ve diğer otoritelere karşı gelmede herhangi bir noksanlık göstermemişse, başka otoritelere teslim olmuş kişi damgasıyla damgalanamaz. Üçüncü bölümdeki insanların durumunun birinci ve ikinci bölümdekilerden tamamen farklı olduğu ke­sindir. Allah’a inandığı halde, diğer otoritelere teslim olan kişi, kesinlikle müşrik ve kâfir değildir. Ancak, eğer o bu du­ruma razı ise veya onu değiştirme ve bu durumdan kurtulma (hicret) imkanları aramıyorsa oldukça günahkârdır. Öyle bir günahkâr ki, tüm ömrü günahla geçen bir günahkâr!…[251]

Allah’ın Huzurunda Dua Ederken Ellerin Kaldırılması

Soru:

Mahallemizdeki insanlar arasında namazdan sonra el kaldırıp dua ettiğim için benim aleyhime atılıp tutuluyor. Buradaki insanların çoğunluğu, ayırdedici şiarı duada el kaldırmak olan bir meşrebin tabileri. Bu beyefendiler bana itiraz ederken:

Rabb’inize yalvararak ve gizlice dua edin[252] ayetini delil gösteriyorlar ve bu ayet mucibince duada gizlili­ğe son derece itina gösterilmesi gerektiğini iddia ediyorlar. Onlara göre bu ayet hilanna el kaldırmakla duada gizlilik kayboluyor. Bu yüzden duada el kaldırmak Kur’an-ı Ke­rimin emrettiğinin dışına çıkmak demektir. Yine, onlara gö­re hadislerde Peygamberimizin (s.a) duada ellerini kaldırdı­ğına dair açık bir işaret de yok! Şimdi halk delillerden birşey anlamıyor. Benden körü körüne uymam isteniyor. Nitekim, bana açık açık onların cemaatiyle birlikte namaz kılmaya hakkım olmadığı söylendi. Bu hükmü benim üzerimde uygu­layanlar arasında, eğitim-öğretim görmüş kişiler de var. Bü­tün bunlar bir cahiliye göstergesi olduğundan o kadar önem­li değil. Önceden zikrettiğimiz ayetin aydınlığında, bana asıl meseleyi açıklar mısınız?

Cevap:

O beylerden şunu sorunuz:

Rabb’inize acz içerisinde ve gizlice dua edin” ayeti eğer onların iddia ettiği gibi anlaşılacak olursa; namaz için yükek sesle ezan okumak, halkın açık mescidlerde toplanması, sonra cemaatle namaz kılma, daha sonra namazda açık Kur’an okumak, bütün bunlar ayet-i kerimeye aykırı düş­mez mi? Namaz da aslında bir duadır. Eğer dua sadece gizli yapılan, hiçbir şekilde açığa vurulmaması gereken bir niyaz, bir yakarış ise, o zaman cemaatle kılınan bütün namazlar bu ayetin anlamına zıt düşer.

Dahası o beyefendilerin söylemiş oldukları şeyler Sün­netin de hilafınadır. Hadiste biz, Rasûlullah’ın (s.a): “Allah’a dua edildiği zaman eller kaldırılarak dua edilsin ve dua bitirilince eller yüze sürülsün” buyruğuyla karşılaşıyo­ruz. Ebu Davud, Tirmizî ve Beyhaki’de bu mânâda birçok ri­vayet vardır. Bir hadiste Selnıân-ı Farisî (r.a) şöyle rivayet ediyor:

“Rabb’iniz büyük haya ve kerem sahibidir. Kul, önünde el kaldırdığı zaman onun elini boş çevirmekten haya eder.”

Hz.Ömer (r.a) ise başka bir rivayeti şöyle aktarıyor: “Nebî (s.a) dua ettiği zaman ellerini kaldırıp da dua ederdi ve daha sonra ellerini yüzüne sürerdi.”

Hakim Müstedrek’inde Hz. Ali’den (r.a) şunu aktarıyor: “Duada elleri kaldırmak Allah (c.c) önünde acizlik ve meşkenetin izharı içindir.”

Peygamber Efendimiz (s.a) zamanında, cemaat halinde kılman namazdan sonra, günümüzde olduğu gibi imam ve cemaatin toplu olarak ellerini kaldırıp dua etmeleri söz ko­nusu değildi. Buna dayanarak bazı alimler bu usulü bidat olarak tanımlamışlardır. Ama ben, eğer kesinlikle ellerin kaldırılması istenmiyorsa, ellerini kaldıranlar da ayıplan­mıyorsa ve zaman zaman kasden terkedilmesinde bir sakınca görülmüyorsa bu uygulamanın niçin bid’at olarak nitelen­dirildiğini anlamıyorum. Allah Teâlâ’ya dua etmek hangi şe­kilde olursa olsun, hiçbir zaman kötü bir fiil olamaz.[253]

Dayanılmaz Hastalıkları Ölümle Tedavi

Soru:

Eğer herhangi bir hastanın canlı kalması ümidi kesinlik­le kalmamışsa ve hastalığın şiddetinden dolayı hasta daya­nılmaz acılar içerisindeyse öyle ki; yediği yemeklerin ve kul­landığı ilaçların hiçbir faydası dokunmuyorsa, bu durumda güvenilir ve mesleğinin erbabı bir doktor onu bu dayanılmaz acılardan kurtarmak için hastaya zehir vererek hayatına son veremez mi? Doktor iyiniyetle böyle bir ölüme vesile ol­duğu için şer’an katillikle suçlanabilir mi?

Cevap:

Şüphesiz, doktor katillikle suçlanır. Bu meselede niyetin iyi olması diye birşey söz konusu olamaz. Maliki olmadığı ca­nı, aleyhine herhangi bir şer’î hakkın kaim olmadığı birisini, kasden yok ettiyse, o zaman doktor kesinlikle “katli anıd” (kasten öldürme) suçunu işlemiştir.

Allah Teâlâ tabibe ilmi, insanın canını koruması için gay­ret göstermesi amacıyla vermiştir. Onu öldürmek için değil. Bir şahıs can taşıdığı müddetçe doktorun yapması gereken, kurtarmak ve imkanları ölçüsünde onun zahmet ve acılarını hafifletmek için çalışmaktır. Kimin yok edilmeye daha müstehak olduğuna karar vermesi bir doktorun ahlâkî ve şer’î görev sınırları içerisinde değildir. Dahası kendi hayatına son vermeye karar vermesi hastanın da seçim dairesinin dı­şında kalmaktadır. Bu yüzden, hastanın kendi isteğiyle bile olsa, hastayı yok etmeye yönelik her fiil, doktor için kesinlik­le caiz değildir.

Buna ek olarak herhangi bir doktorun, bir hastanın ke­sinlikle öleceğini tam bir kararlılıkla bileceğini farzetmek de kesinlikle yanlıştır. Bir doktorun değil, birçok doktorun hep birlikte kurtulmayacağı görüşünü verdiği hastanın onların tahmin ve beklentilerinin tam aksine kurtulduklarının mi­salleri az değildir. Bu yüzden bir doktorun sadece tahminle­rine dayanarak bir hastanın canlı kalamayacağına karar vermesi ve onun acılarını dindirmek için öldürmesi gerçekte büyük bir zulmü omuzlama vebaline kucak açması demek­tir.

Kâfir bir doktor kendi ilmine böyle yersiz bir güven içer­sinde bulunabilir, ama bu müslüman bir doktorun yapacağı bir iş değildir.

Yolculukta Namazın Kısaltılması

Soru:

  1. İngiliz mili hesabıyla, ne kadarlık bir yolculukta nama­zı kısaltma farz olur?
  2. Acaba bu uzaklık tek taraflı bir yolculuk için midir yok­sa gidiş ve geliş mesafesi birlikte mi hesaplanmaktadır?
  3. Acaba belirli bir bölgedeki yolculukta da bu kısaltma geçerli midir?

Cevap;

  1. Fakihlerin bu meseledeki görüşleri farklıdır. Nitekim kasr-ı salat için en az 9 mil, en fazla 48 mil[254] miktarı belir­lenmiştir. Farklılığın sebebi Rasulullah’tan (s.a) bu mesele­de açık bir buyruğun nakledilmemesidir. Açık bir nass olma­ması sebebiyle istinbat edilen delillerde çeşitli görüşler için dayanak vardır. Sahih olan şudur: Namazın kısaltılması ge­rekli mesafenin belli bir noktayı geçer geçmez belirlenmesi ve ona göre seferilik hükmünün verilmesi kanun koyucunun emrettiği birşey değildir. Kanun koyucu (Şârî) sefer ya da yolculuk kavramını umumî örfe bırakmıştır. Herkes kendi­sinin ne zaman seferi olduğunu, ne zaman olmadığını kolay­lıkla bilebilir. Şehre gittiğimizde (şehri dolaştığımızda) aklımızda yolcu olduğumuz hissi kesinlikle olmamasına rağ­men, gerçek yolculuk söz konusu olunca yolculuğun keyfiye­tini biz kendimiz hissederiz. Bu hisse uygun olarak kasr (kı­saltma) ya da itmam (tamamlama) yapılabilir. Tabii ki şer’î meselelerde bahane arayanların değil, ancak şeriata bağlı­lık niyeti taşıyan şahısların kalbî fetvasının muteber oldu­ğunun iyice anlaşılması lazımdır.
  2. Bu bölümün cevabı yukarıdaki satırlarda mevcuttur. Fakihler yolculuk miktarını belirlemeye çalışırken tek taraf­lı mesafeyi göz önünde bulundurmuşlardır.
  3. Evet belirli bir bölge dışına yolculuk yapmak durumun­da kasr-ı salat yapmak gerektiği gibi, bölge içi yolculuklarda da yapmak gerekir.[255]

Hindistan’da İnekleri Kurban Etme Meselesi

Soru:

Müslümanlar Hindistan’da inek kurban etmeyi durdururlarsa, İslam’a göre, bundan kıyamet kopmaz. Özellikle bu işte faydanın az, zararın fazla olduğu göz önüne alınırsa!.. Üstelik komşu bir milletle birliğin söz konusu olduğu böyle bir ortamda neden aşağıdan alınmasın ki? Büyük Ekber, Ci­hangir, Şahcihan[256] ve Haydarabad’daki mevcut düzenin uygulamaları bu bağlamdaki en güzel fiilî örneklerdir.

Cevap:

İsimlerini andığınız büyük “imamlar”dan (!) hiçbirini taklid şerefine sahip değilim. Bana göre müslümanların Hindistan’da hinduları razı etmek için inek kurban etmeyi terketmesiyle -her ne kadar Kur’an-ı Kerim’de zikri geçen tüm dünyayı kapsayan kıyamet kopmasa da- Hindistan ba­zında İslam üzerine gerçek kıyamet mutlaka kopacaktır. Si­zin bu meseledeki görüşünüzün, İslâmî görüşe tamamen zıt olduğunu üzülerek belirtmem gerekir. Size göre bu meselede asıl önemli olan nokta iki millet[257] arasındaki ihtilaf ve çe­kişmelerin ne şekilde ortadan kaldırılacağıdır. Ama İslam’a göre asıl önemli olan husus, tevhid akidesini seçmiş bulu­nanların, şirkin muhtemel her tehlikesinden kurtarılması meselesidir.

İneğin tanrı olmadığı, mabudlardan sayılmadığı ve kut­sallığına inanan var olmadığı bir ülkede ineği kurban etmek caiz bir iştir. Kurban edilmemesinde herhangi bir sakınca yoktur. Ama ineğin mabud addedildiği ve kutsal bir mevkiye sahip olduğu bir yerde, Ben-i İsrail’e buzağıyı kesme emri ve­rildiği gibi, ineğin kurban edilmesi hükmü vardır. Eğer böyle bir ülkede müslümanlar belli bir müddet için maslahat icabı inek kurban etmeyi bırakırlar ve inek eti de yemezlerse, ile­ride hindu milletinin inekperest inançlarından etkilenirler ve ineği kutsallaştırırlar. Dolayısıyla inekperestlerle birlik­te yasaya yasaya, “buzağı sevgisinin kalplerine sindiği”[258] Mısır’daki İsrailoğulları’nın düştükleri duruma düşmeleri tehlikesi doğar.

Yine bu çerçevede, İslam’ı kabul eden hindular İslam’ın diğer inanç esaslarını kabul etseler de ineğin kutsallaştırılması içlerinde aynı şekilde var olmaya devam edecektir. Bu yüzden ben Hindistan’da inek kurban etmeyi vacip olarak görüyor ve bununla birlikte yeni müslüman olan herhangi bir hindunun müslümanlığını en azından bir kere inek eti yemedikçe muteber saymıyorum. Buna Rasûllullah’ın (s.a) şu hadisi delalet etmektedir:

“Bizim kıldığımız gibi namaz kılan, bizim yöneldiğimiz kıbleye yönelen ve bizim kestiklerimizi yiyen bizdendir,” Bu “bizim kestiklerimizi yiyen” ibaresi başka bir deyişle şu mânâya gelmektedir: Herhangi bir şahsın müslümanlara katılabilmesi için cahiliye döneminde bağlı olduğu vehimle­ri, sınırlamaları ve bağımlılıkları parçalayıp bir kenara at­ması gerekir.[259]

Zorla Engelleme Durumunda Mübahların Vacib Olması

Soru:

Mahallemizdeki caminin hatibi bir vaazında, herhangi bir ülkede inek kesmek cebren yasaklanırsa, bu durumda, o ülke müslümanlarına bu engelleme emrini ihlal etmelerinin gerekli (vacib) olduğunu söyledi. Bu fetva bana biraz acaip geliyor. Şeriatın helâl olarak gösterdiği şeyler elbette helâldir. Vacip nasıl olur? Örneğin; deve eti yemek helaldir ve fakat bir kimse yemediği takdirde günahkâr da olmaz. Bunun açık mânâsı bir şeyin helâl olmasının vücub ifade et­mediğidir. Öyleyse bu hoca efendi farz olma (vaciblik) fetva­sını neye dayanarak vermektedir? Yukarıda zikredilen fet­vanın sıhhat derecesini açıklar mısınız? .

Cevap:

Mübah olan herhangi bir şeyi, herhangi bir hükümet ya da başka bir güç zorla haram olarak ilan ederse, bunların be­lirledikleri haramlığı kabul etmenin günah olduğu ve bunu ihlal etmenin vacib olduğu doğrudur. Ama anlaşılamayan mesele şudur: Küçük mübahlar meselesinde şeriatın hük­münü gayet iyi bilen hocaefendiler, yönetimi altında yaşa­dıkları hükümetin namaz, oruç, nikah ve talak gibi bir kaç mesele dışında haram ve helal yapma yetkilerinin tümünü ellerinde bulundurduklarım, Allah’ın emir ve yasaklarını büsbütün değiştirdiklerini neden akıllarına getirmezler? İneklerin kesilmesinin engellenmesi durumunda inek kes­mek mübah iken vâcib oluyorsa, tüm şeriatın değiştirilmesi ya da bozulması üzerine de bazı farzlar gerekli olmayacak mıdır? Bunu o hocaefendiden sorunuz.

Başkalarının katılımı olmadan, hayata tümüyle hakim olmak İslâm Şeriati’nin fıtrî gereğidir. Allah’a ait olandan başka herhangi bir iktidar insanlar üzerinde etkisini yay­mak isterse, İslâm kendi müntesiplerini ona karşı itaatkâr ya da vefakâr olarak değil, âsi ya da bağı olarak görmek iste­mektedir. İneğin kurban edilmesi gibi basit bir meselede Al­lah’tan başkasının müdahalesine tahammül edemeyen hak nizam; siyaset, iktisat gibi sosyal hayatın önemli meselele­rinde Allah’a isyan eden harhangi bir gücün kendi arzu ve nevasını Allah’ın kulları üzerinde uygulamasına nasıl ta­hammül edebilir?

İşte, İslâm Şeriati’nin bu ruhudur ki, küfür ve cahiliye ni­zamları aleyhine hakkın taraftarlarını daima bir safta topla­mış ve Peygamber Efendimizin önceden bildirdiği şu haber her devirde gerçekleşmiştir: “Ümmetimde cihad kıyamete kadar devam edecektir. Ne herhangi bir âdilin adli, ne de herhangi bir zâlimin zulmü onu sona erdirebilecektir” Bu ruh daima İslâm’i tecdid hareketlerinin muharriki olarak kalmıştır. Yine bu ruhtur ki, salihleri çevrenin korkunç bas­kıları önünde boyun eğmekten korumuştur.

Ama bu ruhun müslümanlarda zayıfladığı yerde, müslümanlar İslâm’dan tavizler vererek her çeşit tağuti nizama sadece tahammül etmekle kalmamış; aksine, onu yürütme, güçlendirme ve korumada hizmetler vermek için te’viller ya­pacak derecede ileri gitmişlerdir.

Şu noktayı iyi kavramak gerekir: Tağutun engellemesi sebebiyle inek kesmek mubah olmak yerine vacib olursa, ön­ceden farz olan ve oldukça da büyük bir farz olan emr-i bil-ma’ruf ve nehy-i anil-münker (iyiliği emretmek ve kötülük­ten sakındırmak) nizamını kurmak ve yürütmek; bâtıl otori­teler tarafından engellenmesi durumunda, dinin her farzın­dan daha büyük bir farz olmaktadır. Bunu görmezlikten ge­len insan bin nafile ibadette de bulunsa anlamsızdır.

Aslında, ilâhî olmayan herhangi bir gücün dine müdaha­lesi, ne kadar basit bir meselede olursa olsun, müslümanın tevhid akidesiyle doğrudan çatışmaktadır. Buna benzer her müdahalenin mânâsı şudur: Müdahaleyi yapan kişi, müdahele yaptığı meselede kendi ilâhlığını ilân etmiştir. Bu ilâna rağmen emniyet ve sükûn içerisinde oturan müslümanın imanını şüpheye düşürmekte olduğu açıktır. Nerde kaldı ki, bu ilânı yapan kişi müslüman olsun ve o diğerlerine onu zor­la kabul ettirmek için kuvvetini bâtıl yollara harcasın.

Öyleyse asıl mesele ineğin kurban edilmesi olmayıp, tev­hid akidesini muhafaza etmektir. Onu korumada gevşeklik gösterdiğimiz sürece, biz nasıl bir uhrevî saadet beklentisi içerisinde olabiliriz?[260]

Nefis Tezkiyesinin Hakikati

Soru:

Buradaki mahalli ortam tasavvufla haşır neşir bir ortam. Bu sebeple çeşitli lüzumsuz meseleler ortaya çıkıyor. Şu an­da sizden iki şey öğrenmek istiyorum.

  1. Nefis tezkiyesinin açık tanımı nedir? Bu konuda Rasûlullah (s.a) nasıl bir yol izlemiştir? Mutasavvıflardan bize bu konuda hangi doğru ameller kalmıştır? Bir müslürnanın ta­savvufla ilgili olarak ne gibi bir yol izlemesi gerekir?
  2. Acaba sahabe-i kiram da (r.a) bu günkü sufiler gibi ne­fis tezkiyesi yapıyorlar mıydı? Ve gayb aleminden haberler veriyorlar mıydı?

Cevap:

Sorunuzun birinci bölümü için öncelikle şunu anlamanız gerekir: Arapçada tezkiye kelimesi iki mânâda kullanılmak­tadır: Birincisi, temizleme/paklama; diğeri ise, yaygınlaştır­ma ve geliştirme. Bu kelime Kur’an-ı Kerim’de de bu iki mânâda kullanılmıştır. O zaman tezkiye olayı iki bölümden mürekkebtir. Birincisi: İnsan, nefsini ferdî olarak ve toplu­mu, toplumsal olarak hoş olmayan sıfatlardan, kötü örf ve âdetlerden paklayıp temizlemek. İkincisi: İyi sıfatlar vasıta­sıyla bunu geliştirmek ve neşv ü nema ettirmek.

Eğer siz, Kur’an-ı Kerim’e bu görüş açısından bakarsa­nız, hadis kitaplarında -hiç birini bulamasanız bile sadece Mişkat’e bu düşünceyle bir göz atmakla bile- Allah ve Rasûlu’nün, hoş olmayan ne kadar sıfat varsa, bunları ferdi ve toplumsal hayattan uzaklaştırmak istediğini ve ne kadar iyi sıfat varsa onları da fertler arasında ve toplumda yaygınlaş­tırmak istediğini kendi kendinize görüp-anlayacaksınız. Yi­ne Kur’an ve Hadis üzerinde yapacağınız mütalâa ile Allah Teâlâ’nın ve O’nun Rasûlü’nün bu amaçla almış oldukları tedbirleri tüm ayrıntıları ile göreceksiniz.

Tezkiye-i nefsin, ehl-i tasavvuf arasında bir zamandır ya­yılmış bulunan ve onlar arasında bu amaçla sürdürülegelen biçimi Kur’an ve Sünnet’in öğretilerinden bir hayli sapmış­tır.

İkinci sorunuzun cevabına gelince: Sahabe-i kiram gayb âlemi ile ilgili meselelerde, sadece Rasûl’e (s.a) itimatla gayb ile ilgili tüm hakikatleri kabul etmişti. Bu yüzden onların ne müşahade gibi bir istekleri vardı ve ne de bunun için bir ça­lışma yapmışlardı. Onlar, gayb perdesini aralamak için çaba gösterecek yerde, tüm güçlerini önce kendilerini daha sonra ise tüm dünyayı tek bir Allah’a muti’ (itaatkâr) yapmak yo­lunda çaba gösterirler, kötülüklerin kökünü kazıyarak iyi­likleri yaygınlaştıracak bir hak nizamın yeryüzünde kurul­ması için gayret sarfederlerdi.[261]

Alkollü İlaçların Kullanımı

Soru:

İngiliz ilaçlarının[262] yaygın bir şekilde kullanıldığı günü­müzde, sıvı her ilacın bileşiminde alkol (şarabın ana madde­si) bulunmaktadır. Ben, bu gibi ilaçlardan sakınıyorum. Ama şunu da unutmamak gerekir ki, Kur’an-ı Kerim’de hamr’ın haram kılınmasıyla ilgili hükümdeki ” hamr” söz­cüğünün anlamı sarhoşluk verici şey olarak alınırsa ilaçtaki alkol sarhoşluk vermeyecek ölçüde az olmakta ve herhangi bir kimse ilacı, ne sarhoş olmak amacıyla kullanmakta ve ne de bu bileşimdeki alkolü kendisi için helal kılmaya çalışmak­tadır. Eğer bu şekilde ince elenip sık dokunursa tost ekmeği­nin[263] hamuru mayalanırken biraz alkol oluşmakta, şişeler­de satılan şerbetlerde de [264] ister istemez bir miktar alkol bu­lunmaktadır. Hatta iyice olgunlaşmış üzümlerde de alkol meydana gelmektedir. Bu gibi durumlarda hiçbir haramlık sebebi göze çarpmadığı halde, neden sadece ilaca alkol katıl­ması üzerinde bu kadar fazla duruluyor?

Yine “hamr”ın mânâsı eğer dil itibarıyla üzüm şarabı olarak alınırsa, alkol üzüm şarabı değildir. Bu yüzden İngiliz ilaçlarının nâcaiz olmaması gerekir. Lakin ulema böyle ilaç­ların söz konusu olmadığı bir zamanda öyle katı fetvalar ver­mişlerdir ki, bugün bu fetvaları bazı yerlerde ulgulamaya kalktığımızda büyük güçlüklerle karşı karşıya kalmaktayız. Şunu da unutmamak gerekir ki, bugün Yunan ilaçlarım doğru-dürüst bir şekilde bulmak da oldukça güçleşmiştir. En muttaki Yunan ilacı eczacısı bile inci şurubunun içine inci yerine sedef katmaktadır ve dahası; halk, daha fazla gelişti­rilmiş İngiliz tıbbı ve cerrahi uzmanlarına rağbet gösterir­ken, onlar itibarlarını korumak için Yunan ilaçlarını tavsiye ederek daha dindar gözükmek istemektedirler. Bütün bo­yutlarını göz önünde tutarak görüşlerinizi açıklayabilir mi­siniz?

Cevap:

“Hamr” her ne kadar üzüm şarabına deniyorsa da, bun­dan kasıt sarhoşluk veren herşeydir. Nitekim hararın tanımı; “aklı, kaybettiren herşey harardır’ şeklinde yapılmıştır. Yine şeriatta şu usul de belirlenmiştir: “Çoğu sarhoşluk ve­ren şeyin azı da haramdır.” Bu az miktarın haramlığı sar­hoşluk vermesinden dolayı değildir. Bunun asıl sebebi, o az miktarın kullanılması sebebiyle insanın içinde haramlara karşı mevcut olan iğrenme ve hassasiyetin ortadan kalkma­sından ya da en azından zayıflamasından dolayıdır.

Yine tüm içkilerde asıl sarhoşluk veren şeyin, sadece al­kol olduğu bilimsel açıdan doğrulanmıştır. Bu yüzden ne şe­kilde olursa olsun onun kullanılması caiz değildir. Tabii ki, tıp ilminin gelişmesinin bir süredir müslüman ülkelerde durmuş olduğu, modern zamanda bu ilmin tüm ilerlemesi­nin haram-helal farkı gözetmeyen kişilerin elinde bulundu­ğu ve bu kişilerin yeni devrin çoğu tesirli ilaçlarında alkolü iyi bir çözücü olarak keşfedip yaygın bir şekilde kullandıkla­rı bir durumda fertler için bir zorunluluk hali ortaya acık­mıştır.

Şeriat, herhangi bir kimseden sıhhatini ve hayatım koru­mada sadece belli bir zamana kadar üretilmiş ilaçları kullanmasını, o zamandan sonra üretilmiş ilaçlar ne kadar kullanışh ve faydalı olursa olsun, onlardan uzak kalmasını; kendini tehlikeye atmamasını ister. Bu yüzden fertler, bu gi­bi kaynaklan, zorunluluk üzerine haramlık sebebi var olma­sı halinde bile, kendi hayatlarını korumada kullanabilirler. Ne ki, müslümanların tamamı genel olarak tıb ilmi ve eczacı­lığın modern gelişmelerini İslâmlaştırmak yolunda topluca gayret göstermedikçe bu günahın sorumluları olarak kala­caklardır.

Modern tıb ilmini ve eczacılığı İslâmlaştırmak sözüyle şunu kastediyorum: Tıb ilminin halen mevcutolan ve gele­cekteki gelişmeleri İslâm ahlâkı usullerine bağlı kılınmalı ve eczacılığın şimdi mevcut olan ve gelecekteki gelişmelerini içeren kaynakları bütünüyle İslâmî kalıplara dökülmelidir. Bu iş toplumsal bir çalışmayla olmadığı takdirde fertler zo­runluluk ya da çaresizlik sebebiyle muaf olmaya devam ede­cekler ama cemaatin amel defterine sürekli günah yazılma­ya da devam edecektir. Toplumsal günahların şu özelliği vardır: Bu günah sebebiyle bireysel olarak fertler zorunlu­luk hali kapsamına girmekte ama toplumsal olarak tüm ce­maat günahkâr olmaktadır![265]

Mihraceye Gıyabında Saygı Duruşunda Bulunmak

Soru:

Okulda eğitimden sonra bando eşliğinde Mihrace’ye say­gı merasimi yapılıyor. Ben, bir kulu Allah’a ibadette ortak koşmayı söz ve fiille reddettim. Okul müdürü bana düşün­mem için mühlet vermiş bulunuyor. Bu durumda bana ne sa­lık verirsiniz.

Cevap:

Netice ne olursa olsun, behemehal siz saygı duruşunda bulunmayın, ama kendi gücünüz ölçüsünde bu meseleyi uy­gun bir şekilde geçiştirmeye bakın. Bunu şu şekilde yapabi­lirsiniz: Oldukça soğukkanlılıkla müdüre bu meseleyi uzat­maktan kaçınmasını anlatmaya çalışınız. Siz saygı duruşu maktan kaçınmasını anlatmaya çalışınız. Siz saygı duruşu yapılırken kaytanr ve okul müdürü de buna ses çıkarmadan göz yumarsa mesele büyümez. Fakat o, bu meselede ısrar eder ve sizin katılmamanızı sorgulamaya kalkışırsa mesele­nin boyutları genişler. Dolayısıyla olay sadece sizin okulu­nuzla sınırlı kalmaz, hem sizin okulda hem de bütün eyalette tepkiye neden olur. Bunu okul müdürüne anlatmaya çalışın. Eğer akıllı bir kişi ise bu işten kendiliğinden vazgeçecektir. Değilse, meseleyi oluruna bırakın. Belki de Allah Teâlâ sizin vasıtanızla bulunduğunuz eyalette bu mesajın yayılması için bir zemin hazırlamak istiyordur. Memuriyetten atılma­nız ya da eyaletten çıkarılmanız söz konusu olsa da zerre ka­dar bir zaaf göstermemek için kendinizi iyice tartın. Ben de Allah Teâlâ’nın size dayanma gücü vermesi için dua ediyo­rum.[266]

Hikmete Dayanmayan Tebliğ

Soru:

Bir kişiyi, bir medresede tebliğ için vazifeye getirdiler. Şu anda medrese yetkilileri kendiliğinden bu şahsın tebliğ faa­liyetlerini durdurmak istiyor. O, bazı ayetlerin çocuklara öğ­retilmesine engel oluyor. Aşağıya bununla ilgili birkaç ayet alıyorum:

Ey inananlar, yahudileri ve hiristiyanları dost edinme­yin.”[267]

“Allah yolunda savaşınız.”[268]

“Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler fasıkların… Za­limlerin…Kâfirlerin tâ kendileridir.”[269]

Bu şahısla ilgili olarak şeriatın hükmü nedir? Onun med­resede kalması gerekir mi gerekmez mi?

Cevap:

Soru soruşunuzdan hadisenin daha değişik olduğu ve si­zin meseleyi daha masum bir şekilde gündeme getirerek sor­duğunuz şüphesi uyanıyor.

Tebliğ, insanın mevki ve makam gözetmeden her yerde aynı şiddetteki üslûbu kullanması ve her muhatab önünde ilk merhalelerde çok az kişinin tahammül edebileceği söyle­necek son sözü başta söylemesi mânâsına gelmemektedir. İnsanların, tevhid, risalet ve ahiret kavramlarına mânâsını bilmeyecek derecede yabancı bulundukları bir yerde, bir an­da teorik plândaki inançla yetinilmeyip, amelî olarak yapıl­ması gerekenleri ortaya koymak ve insanlarda nefret uyan­dıracak derecede bunlar üzerinde ısrar etmek tebliğin hik­metinin aleyhinedir.

Size veya dostlarınız olan birisine herhangi bir avukat ya da hakimin evinde çocukları okutma firsatı doğmuş ama siz, sorunuzda naklettiğiniz ayetleri seçip seçip onlara ezberlet­meğe çalışmakla öyle bir yanlışlığa düşmüşsünüz ki, çocuk­ları ya Kur’an’ın hükümlerine karşı gelmeye ya da babaları­nı kâfir ve fasık olarak görmeye mecbur etmişsiniz. Böyle bir yol takip etmek yerine bu çocuklara, tedricen, önce İslâm akidesinin temellerini, müteakiben İslâm akidesinin ayrın­tılarını, daha sonra da onun gereklerini istek ve taleplerini iyi bir şekilde öğretseydiniz ve bunlarla birlikte Kur’an-ı Ke­rim aracılığıyla , bu şeyleri anlata anlata ilerleseydiniz, hem tehlike alarmları hemen çalmayacak ve hem de çocuklar iyi bir şekilde dini bir eğitim alacaklardı. En önemlisi, bu çocuk­ların babaları ne zihniyette olursa olsun çocukları iyi bir zih­niyete sahip olacaklardı. Sizler bunun aksine fazla bir şey bilmeyen çocuklara boylarından büyük şeyler öğretmeye kalkıştığınızdan dolayı herhalde onlar her yerde doğru yan­lış fetvalar vermeye kalkışmış olacaklar. Bu durum tehlike çanlarının çalmasına sebep olmuş ve sizin soruyu sormanızı gerektirecek bir boyut kazanmış. Şimdi o çocukların “Tanrı’nın hakkını Tanrıya, Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek” gi­bi bir din anlayışına sahip bir öğretmenin eline verileceği açıktır.[270]

Zekatın Özü Ve Usulüne İlişkin Hükümler

Soru:

  1. Zekatın tanımı nasıldır?
  2. Hangi kişilere zekat farzdır? Bu konuda kadınların, er­ginliğe ulaşmamışların, esirlerin, yolcuların, akıl hastaları­nın, gurbetçilerin durumu nedir?
  3. Zekat vermesi üzerine farz olabilmesi için bir kişinin kaç yaşında ergin sayılması gerekir?
  4. Zekat verilirken, kadının takılarının hükmü nedir?
  5. Şirketler (Company) zekat vermeli mi, yoksa her hisse­dar kendi payına göre mi zekat vermeye tabidir?
  6. Fabrikalar ve diğer iş yerleri için zekatın farz olması­nın ölçüsü nelerdir?
  7. Menkul hisseleri olan şirketlerde zekât belirlenirken, zekatı verecek kişi kimdir? Hisseleri satana mı, yoksa satın alana mı zekat farz olmaktadır?
  8. Hangi gayri menkullere ve eşyalara, mevcut sosyal du­rumlar göz önüne alınarak, hangi durumlarda zekat vermek farz olur? Özellikle aşağıda zikrettiğim şu eşyaların durumu ne olacaktır?
  9. Nakit, altın, gümüş, takı ve mücevherler.
  10. Metal sikkeler (altın, gümüş vs.) ve kağıt paralar.
  11. Bankalarda tutulan paralar, banka veya başka yerde saklanmış eşya, alman borç, rehin bırakılmış arazi ve paylaşılamayan gayri menkul, davalı olap geri alınabilecekmülk.
  12. Bağışlar, hibeler.
  13. Sigorta taksitleri ve sosyal fonlarda biriken paralar.
  14. Hayvanlar ve süt mamulleri, tarım ürünleri, tahıl, seb­ze, meyve, çiçek vs.
  15. Madenler.
  16. Çıkarılmış defineler
  17. Arkeolojik eserler.
  18. Yabanî ve evcil arıların balı.
  19. Balık, inci ve sudan çıkan diğer eşya.
  20. Petrol.
  21. m. İthalat ve ihracat.
  22. Rasûlullah (s.a) zamanında zekatı farz olan malların listesine Dört Halife herhangi bir eklem yapıldı mı? Yapıl­mışsa, hangi kurallara göre yapılmıştır?
  23. Alüminyum paralara, altın ve gümüşün dışındaki me­tallerden yapılmış paralara zekat düşer mi? Tedavülde ol­mayan veya bozulan sikkelerin zekattaki durumu nedir? Ya­bancı paraların durumu nedir?
  24. 11. Aleni ve gizli mal nedir? Bankalara yatırılmış parala­rın durumu nedir?
  25. Zekatı belirleme açısından “mal-ı nâmî”nin (büyümek­te, gelişmekte olan mal) sınırı nedir? Zekat, yalnız malnâmî’ye mi vacip olacak?
  26. Kiraya verilen ev, mücevher ve diğer eşyanın ve taksi gibi araçların zekatını belirleme usulleri nasıldır?
  27. Bir şahsın sahip olduğu hayvanlardan hangilerine ze­kat farzdır? İnek, tavuk ve diğer evcil hayvanların durumu nedir? Bunların zekatı nakit veya cins nevinden ödenebilir mi? Bu çeşit hayvanların sayısı ve şartları ne olmalıdır?
  28. Değişik mal ve eşyaya farz olan zekatın oranı nedir?
  29. Dört Halife zamanında, zekat oranlarında herhangi bir değişiklik yapıldı mı? Eğer yapıldıysa detaylı olarak açık­lar mısınız?
  30. Nakit olarak ikiyüz dirhem gümüş ve yirmi mıskal al­tına Pakistan parasıyla ne kadar zekat düşer? Tahıl olarak “sa ” ve “vaşak” Pakistan’ın değişik belgelerinde hangi ağır­lıklara eşittir?bir değişiklik yapılabilir mi?
  31. Çeşitli gayrı menkul ve mallara ne kadar zamandan sonra zekat vacip oluyor?
  32. Yılda eğer birkaç kez mahsul almıyorsa sadece bir mahsule mi, yoksa her mahsule mi zekat vacip olacak?
  33. Zekat, ay takvimine göre mi, yoksa güneş takvimine göre mi verilmeli? Zekat vermek ve zekat toplamak için bir ayın belirlenmesi gerekiyor mu?
  34. 22. Zekat paraları hangi yerlere harcanmalıdır?
  35. Kur’an’da, zekat parasının bazı değişik yerlerde har­canması emredilmiştir. Bu harcamada gözetilecek sınırlar nelerdir? Özellikle “fi sebîllülâh’ın anlamını açıklayınız.
  36. Zekat parası, Kur’an’da söylenen her değişik yere ayrı ayrı taksim edilerek mi, yoksa bunlardan herhangi birine ve­ya bir kaçma bölüştürülmeden harcanabilir mi?
  37. Zekatı toplumun hangi tabakasından, hangi şahıslar, hangi şartlarda alabilirler? Pakistan’ın çeşitli bölgelerinde yaygın olan zekat sistemini göz önüne alarak seyyidlere ve Ben-i Haşim’e bağlı olan kişilere ne Ölçüde zekat verilebi­lir?
  38. Zekat, sadece şahıslara mı verilir, yoksa okul, yetim­hane ve düşkünler yurdu gibi kurulaşlara da verilebilir mi?
  39. Zekat, hak sahibi; fakir, düşkün, dul ve özürlü kişilere ömür boyu maaş olarak verilebilir mi?
  40. Zekat parası din ve millet farkı gözetilmeksiniz herke­sin istifade edebileceği halkın refahı için yapılan cami, has­tane, yol, köprü, kuyu ve havuz inşasında kullanılabilir mi?
  41. Zekat parası, karz-ı hasen veya faizsiz borç olarak bir kimseye verilebilir mi?
  42. Zekat parasını, toplandığı veya alındığı yerde harca­mak şartı var mıdır? O bölge dışında veya Pakistan dışında müellefe-i kulûb’a veya doğal afetlerden etkilenenlere de ve­rilebilir mi? Bu konuda sizce bölgenin tanımı nasıldır?
  43. Ölen birisinin miras bıraktığı maldan zekat nasıl alı­nır?
  44. Zekat vermekten kaçmak yolunda yapılan hileleri
  45. Zekat vermekten kaçmak yolunda yapılan hileleri ön­lemek için nasıl bir tedbir almak lazımdır?
  46. Zekat tahsili merkezi yönetimde mi olmalıdır, eyalet yönetimlerinde mi? Eğer zekat, merkezi yönetim tarafından tahsil edilirse, eyaletlerin hisseleri nasıl belirlenecektir?
  47. Sizce, zekat sistemim en iyi şekilde yürütmenin yolu nedir? Zekatı toplamak için, ayn bir kurum mu teşkil edil­meli, yoksa mevcut resmi kurumlarla mı bu iş yürütülme­li?
  48. Zekat, herhangi bir dönemde devlet tarafından vergiolarak ilan edilip, tatbik edildi mi? Veya zekat hükümetin sadece toplanması ve sisteme bağlanmasından sorumlu ol­duğu bir vergi midir?
  49. Hz. Muhammed (s.a) ve Dört Halife zamanında halkın refahıyla ilgili işler için zekattan başka bir vergi tahsil edildi mi? Edildiyse, ne şekil ve hangi isim altında edildi?
  50. İslâm ülkelerinde günümüze kadar zekat tahsilinin ve dağıtımının yöntemi neydi, şimdi nedir?
  51. Zekatın tahsili, sadece hükümet tarafından mı yapıl­malıdır? Yoksa herhangi bir kurum bunu hükümet ve halkın denetiminde yürütemez mi?
  52. Zekatı tahsil etmek ve dağıtmakla görevli kadroların maaş, ikramiye, emeklilik maaşı, sosyal fonları ve çalışma şartları nasıl olmalıdır?

Cevap: [271]

  1. Zekatın lügatteki mânâsı; temizlik,çoğalmak ve büyü­mek demektir. Her iki sıfat açısından da, zekat; nisab sahibi her müslümana farz olan mali bir ibadettir.

Bununla Allah Teâlâ’nın ve kulların hakları ödenir ve böylece mal temizlenir. Zekat vermekle insanın nefsi ve onun yaşadığı toplum cimrilikten, egoistlikten ve kinden te­mizlenir. Ayrıca, toplumda sevgi, iyilik, cömertlik ve işbirliği gelişir.

Fakihler, zekatı çeşitli şekillerde tarif etmişlerdir. Mesela:

“Zekat, malda vacip olan bir haktır.”[272]

Şeriatta, zekat verilmesi yasak olmayan muhtaç birisine nisabın (malın) bir kısmını vermektir. [273]

Belirli bir malı, belirli şartlar altında hak edene vermek. [274]

  1. Akıllı ve ergin müslüman erkek ve kadınlardan nisap sahiplerine zekat vaciptir. Kendileri bunu ödemekle mükel­leftirler.

Erginliğe ulaşmamış çocuklar konusunda ihtilaf vardır. Bir görüşe göre yetime zekat vacip değildir. Bir diğer görüşe göre de, yetim erginliğe ulaştığı zaman velisi, yetimlik döne­mine ait zekatı verip vermemek kendine kaldığından malını teslim ederken, zekatın detayını söylemelidir. Üçüncü görü­şe göre, yetimin parasının işletildiği ve kâr ettirildiği du­rumda zekat vaciptir, aksi takdirde değildir. Dördüncü görü­şe göre, yetimin malına zekat düşer ve velisi zekatını verme­lidir. Bu dördüncüsü bize göre daha doğrudur.

Bir hadise göre:

Bir yetimin velisi olan, onun malını işletsin ve bütün ma­lını zekatın yiyip tüketeceği bir şekilde elinde tutma­sın.[275]

Bununla aynı anlamdaki bir hadisi İmam Şafiî mürsel olarak; diğer bir hadisi de Taberânî ile Ebu Ubeyd merfu ola­rak nakletmiş tir. Sahabe ve tabiînin birçok söz ve rivayeti bunları tasdik etmektedir. Bu hadisler, sahabeden Hz. Ömer (r.a), Hz. Aişe (r.a), Hz. Abdullah İbn Ömer (r.a), Hz. Ali (r.a), Hz. Cabir b. Abdullah (r.a) ve tabiînden Mücahid, Ata, Hasan İbn Yezid, Malik b. Enes, Zührî tarafından riva­yet edilmiştir.

Akıl hastası insanlar için de aynı ihtilaf söz konusudur. Bize göre; en doğrusu bu kişilerin mallarına da zekatın vacip olmasıdır. Zekatın verilmesi de o kişinin velisine düşer, İmam Malik ve İbn Şihab Zührî bu görüşü savunmuşlar­dır.

Hükümlüye de zekat farzdır. Onun işlerini ve malını işle­ten kimse, onun diğer vazifelerini yapabileceği gibi, zekatını da verecektir. İbn Kudame, Kitab’ül Muğni’de: “Eğer malın sahibi hüküm giyerse, ceza, onunla malının arasına girmiş olsa da olmasa da zekatın hükmü kalkmayacaktır. Çünkü, kendi malında onun tasarrufu kanunen uygulanır. Onun hi­be ve kullanma izni gibi her şey geçerlidir.”[276]

Yolcuya da zekat farzdır. Şüphesiz yolcu olan bir kimse zekat almayı hak edebilir; fakat, nisap sahibiyse zekat ver­meye de mükelleftir. Onun yolculuğu, zekat almasını hak et­tiriyor; mal sahibi olması da zekat vermesini farz kılıyor.

Pakistan’ın müslüman bir vatandaşı başka bir ülkede ikamet etmek durumundaysa, ona zekatın vacip olması ancak Pakistan’daki mal ve mülkünün nisabı nedeniyledir. Başka bir müslüman ülkenin müslüman vatandaşı da Pa­kistan’da ikamet ediyorsa ve nisab sahibiyse zekat verecek­tir. Bir gayri müslim ülkenin müslüman vatandaşı zekat vermeye mecbur edilemez. Eğer o şahıs, kendi rızasıyla ze­kat vermek isterse verebilir. Dolayısıyla, onun şer’i durumu, gayri müslim bir hükümetin halkından farksızdır:

İman edip de hicret etmeyenlere gelince hicret edinceye kadar onlara sizin hiçbir velayetiniz yoktur.”[277]

  1. Zekat vermek için belli bir yaş sınır yoktur. Yetim biri­si erginliğe ulaşıncaya kadar zekatından velisi sorumludur. Erginliğe eriştikten sonra kendi mükellef olur.
  2. Takılar için değişik görüşler vardır. Bir görüşe göre, bunlara zekat vacip değildir. Bunları başkasına ödünç ver­mek, zekatını da ödemektir. Enes b. Malik, Said b. Müseyyeb, Katade ve Şairi böyle demişlerdir. İkinci bir görüşe göre, takılar için, hayatta bir kez zekat vermek kâfidir. Üçüncü gö­rüşe göre, kadınların sürekli taktıkları takılara zekat yok­tur. Fakat, kullanılmadan duranlara zekat düşer. Dördüncü görüşe göre, takılara da zekat düşer. Bize göre de en doğrusu budur. Gümüş ve altına zekatın farz olmasının hükmünü içeren hadislerin ifadeleri çok açıktır. Mesela:

“Gümüşün zekat oranı yüzde iki buçuktur ve beş okka’dan daha az olana zekat düşmez.” Birçok hadiste de takılara zekatın şart olduğu açıkça belirtilmiştir. Nitekim Ebu Davud, Tirmizî ve Nesâî’de çok sağlam bir senetle: “Bir ka­dın elinde altın bilezikleri olan kızıyla birlikte Rasulullah’ın (s.a) huzuruna geldi. Rasûlullah (s.a): bileziklerin ze­katını verip vermediğini sordu. O kadın da zekatını verme­diklerini söyledi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a); “Kıyamet günü Allah Teâlâ sana ateş bilezikleri taktırırsa, iyi mi ola­cak?” buyurdu, rivayeti vardır.

Ayrıca Muvatta, Ebu Davud ve Dârekutnî’de:

“Zekatını verdiğin takılar hazine değildir.” İbn Hazm Muhatta adlı eserinde Hz. Ömer’in (r.a) valisi Ebu Musa Eş’ari’ye; “müslüman kadınlara söyle takılarının zekatını ödesinler” diye emir yolladığı bildirilmektedir. Hz. Abdullah İbn Mes’ud, takılarla ilgili fetva istenince: “Takıların değeri ikiyüz dirheme ulaşınca zekat farzdır,” cevabını verdi.

Bu konuda, sahabilerden İbn Abbas (r.a), Abdullah b. Amr b. As ve Hz. Aişe (r.a); tabiînden Said bni Müseyyeb, Sa­id ibn Cübeyr, Ata,Mücahid, ibn Şîrîn ve Zührî; fakihlerden

Sufyan Sevrî, Ebu Hanife ve arkadaşlarından aynı görüşler aktarılmıştır.

  1. Şirketler hakkında bizim görüşümüz şudur: Nisab miktarından daha az hissesi olanlar ve bir yıldan daha az bir müddetle hisse sahibi olanlar hariç, bütün hisse sahipleri­nin zekatı firmalarından topluca alınmalıdır. Bunda yöne­tim kolaylığı da vardır ve şeriat ilkelerine aykırı bir husus da yoktur. Bu görüşümüz, İmam Malik, İmam Şafiî ve birçok di­ğer fakihlerin görüşüne de uygundur.[278]
  2. Fabrikaların makine ve aletlerine zekat düşmez. Sade­ce yıl sonunda ellerinde bulunan hammadde, ürün ve nakit paralarına zekat düşer. İş adamları için de aynen bu geçerli­dir. Yani onların dükkanı, evi ve mobilyasına, büro demir­başlarına zekat düşmez. Sadece yıl sonunda ellerinde bulu­nan mal ve paraları zekata tabidir.[279] Bu konuda usul şu­dur: Bir mükellef şahıs, işlerinde kullandığı üretim araçları­nın zekatını ödemeye mükellef değildir. Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: “Bir kişi sulama işi için çalıştırdığı develer için zekat ödemez.”[280] Çünkü, onların zekatı çalışmaların­dan elde edilen tarım ürünlerinden zaten alınıyor. Buna kı­yaslayarak fakihler görüş birliğiyle üretim aletleri zekatın dışındadır demişlerdir.
  3. Şirketlerin satılabilir hisseleri yıl içerisinde satılırsa, bunları alan da satan da zekat ödemez. Çünkü hisseler, hiç birinde bir yıllık müddet için kalmayacaktır.
  4. Şeriatta zekata tabi olan şeyler şunlardır: Hasad so­nunda tarım ürünleri, üzerinden bir yıl geçen altın, gümüş ve nakit paralarn Neslini çoğaltmak üzere beslenen dört ayaklı hayvanlar, ticari mallar, maden ve defineler. Bütün bunların yıl sonunda nisaba uygun veya ondan fazla oluşu halinde zekatı gerekli olur.
  5. Nakit, altın, gümüş ve takılara zekat düşer. Takılar­dan, sadece altın ve gümüş ağırlığına göre hesab edilir. Diğer mücevherat, takı şeklinde de olsa başka bir şekilde de olsa,zekattan müstesnadır. Fakat mücevherat ticareti yapan bi­risi, diğer ticaret malları gibi zekatını verecektir. Yani mü­cevherlerin değerinin yüzde iki buçuğunu vereceklerdir. El-Mezâhibu’l Erbaa’da, pırlanta, yakut ve diğer değerli taşla­ra ticari amaçlı olmadıkları takdirde zekat düşmez. Bütün mezhepler bu görüş üzerinde müttefiktir.” (1/595) denilmek­tedir.
  6. Madeni ve kağıt paralar, zekata tabidirler. Çünkü on­ların değeri metal ve kağıt oluşları yüzünden değil, yasallaş­tırılmış satın alma güçlerinden dolayıdır. Bunlar altın veya gümüş olmasalar da, altın veya gümüş yerine geçmektedir. El-Mezahibu’l Erbaa’da: “Fakihlerin çoğu, para ve mal yeri­ne geçen kıymetli kağıtların, zekata tabi olduğunu söylüyor. Çünkü onlar gerçekte altın ve gümüş verine geçmekte ve ko­layca altın ve gümüşe çevrilebilmektedir. Bunun içindir ki, İmam Ebu Hanife, İmam Mâlik ve İmam Şafiî’ye göre bunla­ra zekat düşer.” şeklinde bir ibare vardır. (1/605)
  7. Bankalara yatırılan mevduatlara, da zekat düşer. Dev­let tarafından tanınmış diğer kuruluşlara yatırılan emanetler de bankalardaki gibi zekata tabidir. Eğer emanet verilen kuruluşların hesaplarının teftişi mümkün değilse, onlardan zekatı tahsil etmek hükümetin görevi değildir. Çünkü ora­daki emanet emval-i bâtına (gizli mal) tanımına girmekte­dir. Emanet sahipleri, zekatlarım hesaplamak ve vermekle mükelleftirler.

Alınan borçlar zorunlu ihtiyaçlar için kulanılmışsa, onla­ra zekat düşmez. Fakat yıl boyu bu borcu yanında tutarsa ve nisab miktarı kadarsa, zekat düşer. Eğer bu borçlar ticarete yatırılmışsa, borçlunun sermayesi sayılacaktır ve bu gibi borçlar ticari zekatından müstesna olmayacaktır.

Verilen borçlar kolayca geri alınabiliyorsa, onlara da ze­kat düşer. Bazı fakihlere göre, bunların zekatı her yıl verile­cektir. Bu, Hz. Osman (r.a), İbn Ömer, Câbir b. Abdullah, Tâvûs, İbrahim Nehâî ve Hasan Basri’nin de görüşüdür. Ba­zılarına göre, bu borçların geri alınmasında geçen tüm yılla­rın zekatı ödenecektir. Bu da Hz. Ali (r.a), Ebu Sevr, Süfyân-ı Sevrî ve Ebu Hanife’nin görüşüdür. Eğer borçların geri alın­ması kuşkuluysa bize göre geçerli görüş geri alındığı takdirde sadece bir yılın zekatının ödenmesidir. Bu, Hz. Ömer (r.a), İbn Abdülaziz, Hasan, Leys, Evzaî ve İmam Mâlik’in görüşü­dür. Bu görüşte hem beytü’l mâl’in hem de mal sahibinin menfaati göz önünde bulundurulmuştur.

Rehin bırakılmış mülkün zekatım, bunu halihazırda elinde bulunduran şahıs verecektir. Mesela; eğer rehin bırakılmış arazi rehin alanın elinde ise arazinin öşürünü, rehin alan verecektir. Paylaşılamayan mülkün zekatını, paylaşılıncaya kadar onu elinde bulunduran kişi verecektir. Davayı kazanan bundan sonra zekat vermeye mükellef olacaktır. Dava ile geri alınabilecek mülk için de aynı şey geçerlidir. Bu mülkü elinde bilfiil bulunduran kişi onun zekatını vermekle mükellef olacaktır. Çünkü bir şeyden istifade eden kişinin ondan doğan mükellefiyetleri de yerine getirmesi gerekir.

  1. Bağış, eğer nisab miktarı kadarsa; üstünden bir yıl geç­tikten sonra zekatı verilir.
  2. Sigorta ve sosyal fonlara yapılan ödemeler eğer zorunlu ise güçlükle geri alınabilen borç ve emanetler gibidir ve onlar için de aynı hüküm geçerlidir. Paralar geri alındığı takdirde bir yıllık zekatı verilir. Fakat bunlar ihtiyari ise, kanaatimi­ze göre, her yıl biriken paraya zekat vermek gerekir. Çünkü; her ne kadar vaktinden önce çekmesi mümkün değilse de, bu paraları o duruma kendi rızasıyla sokmuştur, onun için de zekatını vermelidir.
  3. Çiftlik ve mandıradaki hayvanlar, üretim araçları kap­samına girdiğinden onlara zekat düşmez. Ürünlere ise, diğer fabrika ürünlerinde olduğu gibi zekat düşer.

Stoku yapılabilen tarım ürünlerine öşür ve yarı öşür uy­gulanır. Bu stoku yapılabilen meyveler için de geçerlidir. Meselâ, kuru meyve ve kuru hurma gibi. Yağmura dayalı su­laması olan arazilere öşür düştüğü gibi, yapay sulama siste­miyle sulama yapılan arazilere de yarı öşür düşer.

Stoku yapılamayan sebze, meyve ve çiçeklere öşür yok­tur. Üretici onları pazarda satarsa, nisab miktarı mal için ti­cari zekat neyse o verilecektir. Bu muameledeki nisab diğer ticaret mallarındaki gibidir. Yani ticari sermayesi yıl başın­da ve yıl sonunda ikiyüz dirhem gümüş veya daha fazla ol­malıdır.

  1. Madenlerle ilgili en doğru görüş, bize göre, Hanbeli’lerin görşüdür. Yani; yerden çıkan bütün madenlere, ister katı olsun, ister likit (petrol, cıva vs.), yüzde ikibuçuk zekat dü­şer. Yalnız özel mülkiyete ait ve nisab miktarı kadar olmala­rı şartı aranacaktır. Hz. Ömer ibn Abdülaziz döneminde bu kural uygulanmıştır.[281]
  2. Bulunan definenin yüzde yirmisinin alınması emredil­miştir. Rasûlullah (s.a) defineler hakkında: “Bulunan defi­nelerin beşte biri zekat olarak alınır” buyurulmuştur.

ı. Antika olan eserlere (evde hatıra olarak saklanan eski eserler) zekat düşmez. Fakat, bunlar ticari amaçlı olarak kullanılıyorsa, bunlara da ticari zekat kaidesi uygulanır.

  1. Bal hakkında, “Balın bir bölümü mü zekat olarak veril­melidir, yoksa buna da ticari zekat kaidesi mi uygulanmalı­dır?” ihtilafı vardır. Hanefilere göre, balın kendisi zekata ta­bidir. Ahmed b. Hanbel, İshak Raheveyh, Ömer b. Abdüla­ziz, İbn Ömer ve İbn Abbas aynı görüştedirler. Hz. İmam Şa­fiî’nin bir kavli de bunu destekler niteliktedir. Halbuki, İmam Malik ve Sufyân-ı Sevri (r.a) balın kendisinin zekata tabi olmadığı görüşündedir. İmam Şafii’nin meşhur olan kavli de budur. İmam Buhari ise: “Balın zekatıyla ilgili sahih hiçbir hadis yoktur.” demektedir. Bize göre de en doğrusu,ticareti yapılan bala zekat uygulanmasıdır.
  2. Balık bizatihi zekata tabi değildir, fakat ticareti yapılı­yorsa zekata tabidir. İnci, amber ve denizden çıkan diğer şey­lere, madenlerle ilgili hükümdeki zekat kuralı uygulanır. Bu İmam Malik’in görüşüdür. Hz. Ömer b. Abdülaziz dönemin­de uygulanmıştır.[282]
  3. Petrol hakkında, madenler bölümünde gerekli açıkla­ma yapılmıştır.
  4. İhracata hiç bir zekat yoktur. İthalattan Hz. Ömer (r.a.) zamanında alman vergi, zekat değildi. O, komşu ülkelerin müslüman memleketlerinden ithal edilen mallara uy­guladıkları vergiye cevap mahiyetinde bir vergiydi.
  5. 9. Dört Halife zamanında, Peygamberimiz zamanındakizekat mallan listesine kendi başına ayrıcalık taşıyan bir mal ilave edilmemiştir. Yalnız, Hz. Muhammedin (s.a) zekatları verilmelidir dediği mallara kıyas yapılarak bazı şeyler ek­lendi. Mesela; Hz. Ömer bin Abdülaziz, mandayı sığıra kı­yasladı ve ona da sığırda olduğu gibi zekat koydu.
  6. Her çeşit paraya zekat düşer. Sekizinci cevabın “b” şık­kında detaylı olarak izah vardır.

Tedavülden kalkan, bozulan veya hükümet tarafından toplatılan sikkelerde altın veya gümüş bulunduğu takdirde o madeni paraların içindeki altın ve gümüşün miktarınca ze­kat verilecektir.

Diğer ülkelerin sikkeleri eğer ülkemizde kolayca bozduruluyorsa, onlara da nakitle ilgili hüküm uygulanır. Aksi halde, eğer onların içindeki altın veya gümüş nisab miktarı­na ulaşıyorsa zekat uygulanır.

  1. 11. Aleni mal, hükümetin müfettişleri tarafından teftiş edilebilen maldır. Gizli mal ise, teftişi yapılamayan maldır. Bankalara yatırılan paralar aleni mal kapsamına girer.
  2. 12. Mal-ı nâmî”; artma özelliğine sahip olan veya teşeb­büsle arttırılabilen maldır. Zekat, tarife göre sadece böyle mallara farz kılınmıştır. Bankaya yatırılan mallardan zekat alınmasının nedeni ise, o malların sahibi tarafından art­maktan alıkonmasıdır.
  3. Kiraya verilen eşyanın maliyeti mevcut usullere göre onların kârından hesaplanır ve yüzde ikibuçuk zekat uygu­lanır. Leys İbn Sa’d: “Medine’de kiraya verilen develere zekat uygulandığına şahit oldum.” demektedir.”[283]
  4. 14. Deve, manda sığır ve koyun cinsinden hayvanlar nesli geliştirmek için besleniyorsa ve nisab kadar veya bundan fazlaysa, onların da şeriatın dört ayaklı hayvanlar için belir­lediği miktar üzerinden zekatı verilir.[284]

Eğer bu hayvanlar ticaret için beslenmişse, ticari zekat kaidesi uygulanır. Yani; değerleri nisab miktarı olan ikiyüz dirhem gümüş veya daha fazlasına ulaşmışsa, yüzde ikibuçuk zekat verilecektir. Fakat, bu hayvanlar, kişisel amaçlar için beslenmişse, tarım ve yük taşıma işlerinde kullanılıyor­sa, sayılarına bakılmaksızın zekattan düşülür; yani, zekatı verilmez.

Bir hobi (zevk) aracı olarak beslenen tavuk, kuş ve diğer havyanlar zekattan müstesnadır. Ticaret içinse zekata tabi­dir. Tavuklar bir çiftlikte yumurta için besleniyorsa, mandı­ra ve diğer imalathanelerdeki zekat kuralı geçerlidir. Dört ayaklı hayvanların zekatı, nakit olarak veya hayvanların kendileri olarak verilebilir. Hz. Ali’nin (r.a) bu hususta fetva­sı vardır.[285]

  1. Zekata tabi olan malların oranları aşağıdaki şekilde­dir:

Tarım ürünleri: %10 (Yağmura dayalı sulama olan arazi­ler için), %5 (Yapay sulama yapılan araziler için)

Nakit, altın ve gümüş: %2,5

Ticari mallar: %2,5

Hayvanlar: Yukarıda söylendiği gibi detayları için Siyretü’n-Nebî’nin beşinci cildine bakılabilir.

Madenler: %2,5

Defineler: %20

Fabrika malları: %2,5

  1. Rasûlullah’ın (s.a) belirlediği nisab ve zekat oranların­da Dört Halife zamanında bir değişiklik yapılmadı. Şimdi de böyle bir değişikliğe gerek yoktur. Rasullullah’ın (s.a) belirle­diği miktarları değiştirmeye hiç kimsenin yetkili olmadığı kanısındayız.
  2. Nakit, gümüş, ticari mallar, madenler, defineler ve fabrika mallarında nisab miktarı ikiyüz dirhem gümüştür. Mevlânâ Abdulhayy Farangi Mahalli’mn araştırmasına gö­re ikiyüz dirhem gümüş 36 tola, 5 maşa, 4 ratti[286] ‘ye eşittir. Fakat daha çok, 52,5 tola gümüş, ikiyüz dirhem karşılığında kullanılmaktadır. Yirmi altın miskal hakkında Mevlana Ab­dulhayy diyor ki: Bu, beş tola, iki matsa ve dört ratti altına eşittir. Ama genellikle yedibuçuk tola olarak söyleniyor. Kitab’ul-Emval’de Ebu Ubeydin hesabına göre; on dirhemin ağırlığı 82.3 arpaya eşittir ve bu yedi altın miskale eşittir.
  3. Bunun cevabı on altıncı madde de geçmişti. Altının ni­sabında değişiklik mümkündür. Çünkü, bunun nisabını yir­mi miskal olarak belirleyen rivayet çek zayıftır.
  4. Maden, define ve tarım ürünleri hariç, bütün hallerde zekatın şartı; nisab kadar veya daha fazla bir miktardaki malın sahibinde bir yıl kalmasıdır.

Madenler ve define için bir yıl geçmesi şart değildir. Ta­rımda ise, mahsul alınır alınmaz zekat verilmelidir. Yılda iki veya daha fazla mahsul alındığı zaman da aynı kural geçer­lidir. Kur’an’ı Kerim’de:

Onun hakkını hasadgünü veriniz” buyurulmaktadır.

  1. Bunun cevabı on dokuzuncu maddede verilmiştir.
  2. 21. Günümüzde bütün mali konular ve hesaplar güneş takvimine göre yapıldığı için, zekat vermede güneş takvimi­nin kullanılmasında bir sakınca yoktur. Ay takviminin, ze­kat için esas alınacağına ilişkin hiç bir emir söz konusu değil­dir. Zekat tahsili için özel bir ay da belirlenmemiştir. İslâm devletinin zekat tahsili için belirli bir düzenlemeye gittiği ta­rih o zekat yılının başlangıcı sayılır.

22-23. Kur’an-ı Kerim’de zekatın verileceği kişiler sekiz sınıf olarak belirlenmiştir: “Fakirler, düşkünler, zekat işle­rinde çalışanlar, müellefe-i kulûb, Rikab (köleler), borçlular, cihad edenler, yolcular.”[287]

Fakirler: Geçinmek için başkalarına muhtaç olanlardır. Bu kelime genelde ihtiyaç sahipleri için kullanılır. Muhtaç duruma yaşlılıktan, bedensel özürden veya herhangi bir olaydan dolayı düşmüş olabilirler. Meselâ; yetim çocuklar, dul kadınlar, işsizler ve ani bir kazaya maruz kalanlar.

Düşkünler: Düşkünün mânâsı bir hadiste şöyle açıklan­maktadır.

“Kendi ihtiyacını giderebilecek malı bulunmayan, yar­dım edilebilecek bir durum göstermeyen, fakat gerçekte bunu hak eden birisi düşkündür (miskin). Böyle birisi yardım iste­mek için elini uzatmaz.”

Bu durumda olan birisi, kazanmak için çaba gösterir fa­kat ihtiyacına göre kazanamaz. Geçimini temin etmek üzere çalıştığı için kimse ona yardım etmez ve o da kendi vicdanına sindiremediği için başkalarından yardım istemez. İşte bu ki­şi düşkündür.

Zekat işlerinde çalışanlar: Zekatı tahsil edip dağıtan, he­sapları tutan kişilerdir. Nisab durumlarına bakılmaksızın buradan maaşlarını alırlar.

Müellefe-i kulûb: İslâm’a ve İslâm devletinin çıkarlarına karşı gelmelerini önlemek için zekat ödenen kişilerdir. İslâm’ın lehine çalışanlar ve bu maksat için paradan başka bir yolla gönülleri alınamayanlardır. Bu kişiler kâfir de ola­bilirler. İslâm’ın menfeatine hizmete razı edilemeyen sözde müslümanlar da bu sınıftandır. Bu kişiler İslâmî bir ülkenin vatandaşı da olabilir, bir başka memleketin de. Bunlara ni­sab sahibi oldukları halde bile zekat verilir. Fakat İslâm hü­kümetinin buna gerek duyması şarttır. Bu hissenin artık ge­çersiz olduğu görüşüne katılmıyoruz. Hz. Ömer’in (r.a) bu konudaki uygulaması[288] kendi zamanı içindi, gelecek bütün dönemler için değildi.

Rikâb: Köleler demektir. Kölelere serbest bırakılmaları için zekat vermek bu maddeye dahildir. Eğer bir devirde kö­lelik kalkmışsa, bu madde geçici olarak uygulamadan kalka­caktır.

Garimin: Borçlular demektir. Böyle kişiler borçlarını ödedikten sonra nisab miktarı malları olmayanlardır. Bunlar para kazanan veya işsiz kişiler de olabilir.

Fîsebilillâh: Allah (c.c) yolunda cihad edenlerdir. Cihadları kılıç, kalem, dil, el, ayak, emek ve gayretleriyle de olabilir. Selef büyüklerinden hiçbiri bunu halkın refahı anlamına almamıştır. Onlara göre bunun anlamı, Allah Teâlâ’nın dini­ni yaşatmak, yaymak ve korumak için verilen çabalarla meş­gul olanlardır.

İbnissebil (yolcu): Yolcu olan kişi evinde çok zengin oldu­ğu halde, yolculuğunda zekata muhtaç hale gelirse ona da ze­kat verilebilir.

  1. Kur’an’da ifade edilen bu kişilerden her birine zekatı vermek şart değildir. Hükümet isterse, birkaçına veya tek bir kişiye istediği kadar zekat verebilir.
  2. Zekat verilecek kişiler olarak zikredilen fakir ve düş­kün kimseler, ancak nisab miktarı mala sahip olmadıkları takdirde zekatı alabilirler. Zekat işlerinde çalışanlar ile mü­ellefe-i kulûb, nisab miktarı mala sahip oldukları halde ze­kat alabilirler. Kölenin köle olması, haddi zatında onun öz­gürlüğüne kavuşması için zekat verilmesini gerekli kılmak­tadır. Borçlular ise, borçlarını ödedikten sonra nisab sahibi olarak kalmıyorsa o zaman zekat alabilirler. Cihad edenler nisaba malik oldukları halde cihad masrafları için zekat ala­bilir. Yolcu ise yolculukta yardıma muhtaç olduğunda zekat almaya hak kazanır.

Ben-i Hâşim’in (Haşimoğulları) zekat alması haramdır. Fakat bugün, Pakistan’da kimin Hâşimî olduğunu araştırmak mümkün değildir. Dolayısıyla hükümet muhtaç olarak gördüğü herkese zekat verecektir. Zekat alan Hâşimî oldu­ğundan eminse almamalıdır.

  1. Zekat hazinede toplandıktan sonra gerek şahıs gerek­se kurumlar eliyle dağıtılabilir. Hükümet, zekat kurumları­nı zekat parasıyla kurabilir.
  2. Sürekli veya geçici olarak zekata muhtaç olanlara, ze­kattan sürekli veya geçici olarak maaş verilebilir.
  3. Zekatın verileceği yerlerden “fîsebilillâh” şeklinde ifade edilen madde, halkın refahı ile aynı mânâyı paylaşacak kadar genel bir mânâ taşımaz.
  4. Devlet hazinesindeki zekat paralarından muhtaç olan kişilere karz-ı hasen vermekte bir sakınca yoktur. Günümüz şartlarında bu amaçla beyt’ül mâl’de bir şube açmak bize göre hayırlı olacaktır.
  5. Zekatın, genel olarak, alındığı bölgede bulunan muh­taçlara verilmesi daha uygundur. Hz. Ömer b. Abdülaziz dö­neminde bir kez Reyin[289] zekatı Kufe’ye nakledildi de Hz. Ömerb. Abdülaziz geri gönderilmesini emretti.[290] Zekat alı­nan bölgelerden herhangi birinde ihtiyaç fazlası varsa, bu fazlalık ihtiyaç içinde bulunan diğer bir bölgeye gönderilebi­lir. Herhangi bir afetle karşılaşan bir ülkeye insani sebepler­le ve kalpleri ısındırmak için zekat gönderilebilir. Fakat, yurt içinde yaşayan kişilerin ihtiyaçlarını karşılamaya ön­celik gösterilmelidir.

Bölgenin anlamı, yönetim birimi olarak alınmalıdır. Bun­lar il, ilçe ve eyalet olabilir. Ülkeye göre bir bölge onun eyaleti olacaktır. Eyalete göre il ve ile göre de ilçesi onun bölgesi­dir.

  1. Ölen bir kişinin mirasından, önce borçları ödenmeli­dir. Sonra zekat bakiyesi veya vasiyetleri ödenir, arta kalan ise varisleri arasında bölüşülür. Mal sahibinin ölümü ile ze­kat farizası üzerinden kalkmaz; vasiyeti olsa da olmasa da malından zekat alınır. Ata, Zühri, Katâde, İmam Mâlik, Şa­fii, İmam Muhammed, İshak İbn Raheveyh ve Ebu Sevr he­men hemen aynı şeyi söylemişlerdir. Bazı fakihlere göre; mal sahibinin vasiyeti varsa zekat alınır, yoksa alımaz.

Fakat bu, bize göre, yalnız gizli mallarla ilgilidir. Çünkü mal sahibi ölmeden önce zekat vermiş olabilir, ama bu baş­kası tarafından bilinmeyebilir. Açık olan malın zekatını hü­kümet aldığı zaman böyle bir ihtimal kalmayacağı için zeka­tın bakiyesi alınacaktır. Bu yüzden zekatın geriye kalanı bu şahsm zimmetindeki bir borç gibidir. Onun malından önce kişilerin borcu, arkasından da Allah Teâlâ’nın ve cemaatin hakkı alınacaktır.

  1. Zekattan kurtulmak için yapılan hileleri önlemenin üç yolu vardır:

a.Yönetim: Yönetim, imanı olan ve rüşvet yemeyen kişi­lerin ellerinde olmalıdır. Böyle yetkililer, zekatın tahsilinde ve dağıtımında taraf tutmayacak, ihanet etmeyecek, zekatın büyük bir kısmını kendi maaş ve ikramiyelerine ayırmayacaktır. Tahsildarın doğruluğu halkın güvenini arttıracaktır. Böylece zekatın emin ellerce toplanıp, gerekli yerlere dağı­tıldığına kani olan halk, zekat vermekten kaçmaya çalışma­yacaktır.

  1. Toplumun ahlaki düzeltilmeye çalışılmalı, insanların hayatı ve karakteri, Allah sevgisi ve korkusu üzerine inşa edilmelidir. Hükümetin işi, yalnızca ülke yönetimi ve savun­masıyla sınırlı kalmamalı, halkı eğitme görevi de yerine ge­tirilmelidir.
  2. Zekattan kaçabilecek kişilere ve kaçış yolları için düşü­nülen hilelere karşı kanun yapılmalıdır. Meselâ; zekata tabi olan ancak mallarını yıl sonunda yakın bir akrabasına dev­reden kimseler yargılanmalı ve zekat vermemek için hile yaptığı ilan edilmelidir.
  3. Bize göre, zekat tahsil ve taksimi eyaletler tarafından yapılmalıdır. Merkezi yönetim, bir eyaletin zekatından ihti­yaç fazlası olan miktarı bir başka eyalete göndermeye yetkili olmalıdır. Merkezi hükümet, zekat paralarıyla bazı kuruluş­lar da kurmalıdır. Bu kuruluşlar, yurt içi ve yurt dışında Al­lah yolunda cihad edenlere yardım etmelidir. Yurt dışında tabii afetlere uğrayan ülkelere de yardım etmelidir. Bu amaçla, merkezi hükümet, eyaletlerden zekatlarının bir kıs­mım talep edebilmelidir.
  4. Kanaatimizce, zekat tahsili için ayrı bir kuruma ge­rek yoktur. Çeşitli vergileri tahsil eden kurumlar, ilgili dallardaki zekatı da tahsil edebilirler. Örneğin; tarım ve hay­vancılıkla ilgili zekatların toplanması mal müdürlüğüne, ti­caret mallarıyla ilgili zekatların toplanması gelirler müdür­lüğüne, fabrikalarla ilgili zekatların toplanması istihlak vergisi toplama müdürlüğüne havale edilebilir. Bütün zekat çeşitleri bu şekilde toplanabilir. Son olarak, zekatın devlet hazinesinde toplanmasını ve burada Sayıştay’ın kontrolün­de tutulmasını önerebiliriz.

Bu tavsiyelere göre, zekat yönetimi eyaletlerin elinde bu­lunur, bu tahsili yapan kurum da merkeze bağlı olursa, eya­letlerin zekatın tahsili sırasındaki masraflarını merkeze ödetmeleri için aralarında anlaşmalar için de bir engel yoktur.

Fakat, zekat parasının, zekat dağıtımı ve zekat masrafla­rında harcanması için ayrı bir kurum teşkil edilmelidir. Bu iş vakıflar veya din işleri gibi bir bakanlığın sorumluğuna ve­rilebilir.

  1. Zekatın bir “vergi” olmadığı, “mali bir ibadet” olduğu iyi bilinmelidir. Vergi ile ibadet arasında, temel düşünce ve ahlâkî ruh yönünden yerden göğe kadar fark vardır. Şayet devlet memurları ve zekat verenler, ibadet yerine vergi dü­şüncesinde olurlarsa, zekatın asıl amacı olan ahlâkî ve ma­nevi faydaları yok olacaktır. Bundan zekatın içtimai faydası da zarara uğrayacaktır. Zekatın tahsili ve dağıtımı hükümet elinde bulunuyor diye, onu bir vergi olarak kabul etmek yan­lıştır. İslâm’ın bu ibadetin düzenli bir şekilde yerine getiril­mesi işini hükümete vermesi, müslümanların bütün top­lumsal ibadetlerde disiplinli olmalarını temin maksadına yöneliktir. Namazın kıldırılması ve haccın yaptırılması da, zekatın tahsili ve dağıtımı gibi, İslâm devletinin görevlerin­dendir.
  2. Hadis-i şerifte:

İnsanın malında zekattan başka haklar da vardır” buyurulmuştur. “Bu hükümden sonra, İslâm hükümeti, zekattan başka bir vergi de alabilir mi?” diye bir soru söz konusu olamaz. Kur’an’da, zekatın verileceği belirli yerler zikredildiğine göre bundan hareketle doğal olarak şu sonuca varıyo­ruz: Bu masraflardan başka hükümetin yükümlülüğü altın­daki vazifeler için de hükümet vergi isteme hakkına sahip­tir. Ayrıca Kur’an’da şu talimat da vardır:

Sana Allah yolunda ne vereceklerini soruyorlar.” De ki “Afv”.[291] “Afv” kelimesinin İngilizce karşılığı “Economic surplus” yani fazlalık ve artık değer demektir. Burada “afv”m verginin yerine geçtiğine işaret vardır.

Ayrıca Dört Halife zamanında, diğer vergilendirme ör­neklerine de rastlanır. Mesela; Hz. Ömer (r.a) zamanında, it­halat vergisi konmuştur. Bu zekattan değil, “fey”den (hükü­metin genel gelirlerinden) sayılırdı. Ayrıca şeriatta, toplum­sal ihtiyaçları karşılamak için başka vergiler konmasını ya­saklayıcı bir talimat yoktur. Yasaklanmayan işler mubahtır. Dahhak b. Müzahim isminde tanınmayan biri hariç, hiçbir “Zekat, maldaki bütün diğer hakları iptal etmiştir.” görü­şünü kabul etmemektedir.[292]

  1. Asr-ı saadet’te hükümet tarafından tahsildarlar tayin edilmişti. Onlar, malların bulunduğu yere giderek zekatı tahsil ederlerdi. Zekat için ayrı hazineler yoktu; devletin ge­nel hazinesine yatırılır, ancak hesabı ayrı tutulurdu. Zekat dağıtımını, başka görevleri de olan devlet memurları yapar­dı. Zekat dağıtımı için ayrı bir kuruluşun olup olmadığı hak­kında fazla bilgimiz yoktur. İdare ile ilgili bu gibi konularda biz, günümüzün şart ve gereklerine göre uygun gördüğümü­zü yapabiliriz.

Mevcut müslüman devletlerde, zekat tahsili ve dağıtımı­nı düzenli şekilde yapan bir kuruluşu olan bir devletin varlı­ğından haberdar değiliz.

  1. Bizce, zekatın tahsil ve dağıtım düzenlemesini İslâmdevleti yapmalıdır.
  2. Zekatın tahsili ve dağıtımını yapan memurlar, maaş, ikramiye, emeklilik ve çalışma şartları açısından diğer dev­let memurlarından farklı olmalıdırlar. Şüphesiz bütün dev­let memurlarının maaş yönetmeliğinde hükümet, temel de­ğişiklikler yapmalıdır. Eğer günümüzdeki ifrat ve tefrit du­rumu devam ederse, ne zekatın tahsili ve ne de dağıtımı mümkün olacaktır.[293]

Zekatın Nisabı Ve Oranları Değişebilir Mi?

Soru:

Birisi, “Rasûlullah (s.a) kendi zamanındaki şartlara göre zekat oranını yüzde ikibuçuk olarak belirlemişti. Şimdi İslâm devleti isterse bugünün şartlarına göre bunu azaltıp çoğaltabilir” diye iddia etmektedir.

Dayandığı delili şudur: “Kur’an’da zekat, birçok yerde zikredildiği halde, bunun oranı hiçbir yerde belirtilmemiştir. Belli bir oran gerekli olsaydı, mutlaka söylenirdi.” Onun aksine ben, Rasûlullah’ın (s.a) koyduğu hükümlerin sürekli ve kesin olduğunu, bunları değiştirmeye bizim yetki sahibi olmadığımızı iddia ettim. Söz konusu şahıs ortaya sürdüğü delile dayanarak yarın namaz sayısını ve namaz kılma yön­temini de değiştirmeye kalkışabilir. Çünkü, ona göre zama­nın şart ve gerekleri çok önemlidir. O durumda Rasûlul­lah’ın (s.a) emirleri, emir özelliğinden çıkıp, bir oyun halini alacaktır. İkinci olarak söylediğim şey ise şuydu: Eğer İslâm devleti ihtiyaçlarına binaen zorda kalırsa “malda zekattan başka haklar da vardır” hadisine dayanarak gerekli olan meblağı vergi olarak tahsil edebilir. Aynı hadis, zekatın ora­nının kalıcı olduğuna da işaret etmektedir. Zekat oranı de­ğiştirilebilecek olsaydı, bu hadise ne gerek vardı? Fakat o zat, kendi görüşünün doğru olduğunda ısrar ediyor. Bu ko­nuyu lütfen açıklar mısınız?

Cevap:

Zekat konusunda getirdiğiniz delilleriniz doğrudur. Şeri­at sahibinin belirlediği oranlarda ve miktarlarda değişiklik yapmaya biz yetkili değiliz. Böyle bir kapı açıldığında, sade­ce zekatın nisabı zedelenmekle kalmayacak ardından na­maz, oruç, zekat, hac, nikah, boşanma ve miras gibi birçok konularda da bu değişiklik gereği ve bazılarının iptali bile düşünülecektir. Bu tarz bir değişiklik süreci ise belli bir nok­tada bitmeyecektir.

Ayrıca böyle bir şey başlayınca, Şârî’nin fert ve cemaat arasında adaleti sağlamak için koyduğu denge ve itidal yok olacaktır. Böyle bir durumda fert ve cemaat arasında çekiş­me başlayacaktır. Fertler, nisab oranındaki değişikliğin kendi çıkarlarına uygun olmasını isterken, cemaat da kendi çıkarlarına uygun olmasını isteyecektir. Seçimlerde bu konu bir sorun haline gelebilir. Nisabı azaltıp oranı yükseltince, çıkarları zedelenenler, bunu istekli olarak ödemeyecekler ve durum ibadetin esas ruhuna aykırı olacaktır. Onlar bunu vergi gibi birşey olarak ödeyeceklerdir. Böylelikle, hilekârlık (tactics) ve kaçamak (evasion) olayları başgösterecektir. Şimdi herkes, Allah ve Rasûlu’nün hükmüdür diye seve seve zekat veriyor. Fakat parlamentonun çoğunluğu tarafından keyfi olarak konulmuş bir vergi olursa, şimdiki durum hiçbir zaman söz konusu olmayacaktır. Yani kimse, yeni nisab ve oranları seve seve kabul etmeyecektir.

Şirket Hisselerinde Zekat Konusu

Soru:

Şirket hisselerinin zekatı meselesini anlayamadım. His­senin kendisi tek başına kıymetli birşey değildir, sadece bir kağıt parçasıdır.[294] Elindeki, sened yerine geçen bu kağıt yü­zünden hisse sahibi şirketin ortak mülk ve malına kendi his­sesi kadar ortak olmuş bulunuyor.

Şirketin emlak ve sahibi olduğu mal varlığının nitelikle­rini göz önüne almak lazımdır. Şirketin mülkü bina, arazi ve makina türünde ise, hissenin ortaklığı da aynı şeylerde ola­caktır ve sizin ifadenize göre bunlara zekat düşmeyecektir.

Ortağın hissesinin mutlaka bir maliyeti vardır. Ancak bu, bütün maliyetin sadece bir parçasıdır. Eğer bu gayri menkul bir emlak olarak şirketin mülkünde yer alıyorsa, bu ortağın hissesine niçin zekat vermek gereksin.

Cevap:

Şirketteki hissesinin değeri nisab miktarı kadar olan or­tak, nisab sahibi sayılır. Eğer bu şahıs, parasını şirketin işle­rine yatırmışsa; ondan, hissesinin maliyetine göre, kişisel olarak zekat alınmaz. Zekatın ticari kurallarına göre, zekat vermekle mükellef olan bütün ortakların zekatı toplu halde alınır. Şirketin zekatını belirlerken, makina, ev, mobilya vb. müstesna tutulur. Geri kalan ticaret malları, emlak ve sene sonunda kasadaki nakit para üzerinden zekat alınır. Eğer şirketin işi bu türden bir iş değilse, yani bunun mali durumu tesbit edilemezse, yıllık geliri üzerinden zekatı hesaplanır ve verilir.[295]

Mudarebe (Kâr-Zarar Ortaklığı) Durumunda Zekat

Soru:

İki kişi ortak olarak bir işe başlarlar da, birisi sermayesi­ni ve emeğini koyar, diğeri de sadece emeğiyle işe katılırsa, bu işte kâr şöyle paylaşılır: Önce kâr üçe bölünür, bir bölümü sermayeye ve geri kalan iki bölümü ortaklara ayrılır. Bu iş yerinin zekatıyla ilgili olarak iki sorum var;

  1. Eğer toplam sermayeden zekat çıkarılırsa, ikinci şahıs itiraz edebilir. Çünkü, işin sermayesi birinci şahsa aittir ve sermayeden kâr da almaktadır. Ancak kendisinin sermaye­de bir hakkı olmadığı için sermayenin zekatını, sermaye sa­hibinin vermesi gerektiğini söyler. Bu şahsın bu itirazı doğ­ru mudur?
  2. Ticari bir işte kâr ve zarar her iki ihtimal de vardır. Ze­katın ise kâr ya da zararla değil, sermaye ile ilgisi vardır. Za­rar halinde de, mevcut sermayeden zekat verilecektir. Zararedilmesi durumunda sermayeden çıkarılan zekatta, ikinci şahsın payına düşen hissenin zekatının 1/3’ü gelecek yılın kârında onun hissesinden kesilecektir. Halbuki ikinci şahıs gelecek yıl da zekat verecektir. Bu durumda ikinci şahsın verdiği para zekat olmaktan çıkmakta ve sermaye sahibinin sermayesinin bir çeşit vergisi olmaktadır. Bu durum zekatın esas ruhuna aykırı değil midir?

Cevap:

Sizin iki sorunuzun da cevabı şudur:

  1. İkinci şahsın itirazı doğru değildir. Zekat sadece işe başlarkenki sermayeye değil de toplam sermayeye uygulanır. En doğru yöntem evvela bütün işin zekatını çıkartmak­tır. Ondan sonra geriye kalan kâr, ortakların aralarındaki anlaşmaya göre, taraflar arasında dağıtılmalıdır.
  2. Ticari mallar için zekatın kuralı şudur: Ticari bir mal nisab miktarına ulaşmışsa, sadece emeğiyle işe katılan şa­hıs, kendi emeğiyle ticaretin mal varlığım arttırmak için katkıda bulunmuştur. Bu artış sadece işin başındaki serma­yeden dolayı değildir. Dolayısıyla bu zekatın iki hissesini mal sahibi ve bir hissesini emeğe ortak olan ödemelidir.[296]

Dâr’ul İslâm Ve Dârul Küfr Müslümanları Arasında Miras Ve Nikah (Evlenme) İlişkileri

Soru:

İslâm’da Cihad” adlı kitabınızı okurken şu ayete rastladım:

İman edip de hicret etmeyenlere gelince, onların hicret etmelerine kadar onların himayesi için sizin hiçbir sorumlu­luğunuz yoktur.”[297]

Bu ayeti izah ederken şöyle diyorsunuz: “Bu ayette nur müslümanlar ve köle müslümanlar arasındaki ilişkiler çok açık ve detaylı olarak ifade edilmiştir. Önce de şu söylenmiştir: Dâr’ul Küfr’de kalmayı kabul eden müslümanlar veya buna mecbur olanlar, Dâr’ul İslâm’daki müslümanlarla medeni ilişkilere giremezler, aralarında izdi­vaç bağlan kuramaz ve birbirlerinin mirasını da alamazlar.”

Şunu anlatmak istiyorum: Hindistan ve Pakistan Dâr’ul Küfr ve Dâr’ul islâm olarak iki ayrı ülke halinde kurulmuş­tur. Hindistan’daki müslümanların durumu açıktır. Onla­rın düşünceleri de değişmiştir. Hatta onlar köle bir millet için lazım gelen her şeyi kabullenmişlerdir. Onların bir kıs­mı orada kalmaya mecburdu çoğu da bile bile orada kalmış­tır. Bazıları hicret ederek; din ve namuslarının korunması için Pakistan’a geldiler. Bunların çoğunun anne ve babaları Hindistan’da kalmak isteyen ve ölünceye kadar da Pakis­tan’a gelmeyi düşünmeyen kişilerdir. Ama çocukları, Pakis­tan’a gelmiş ve Hindistan’a dönmeyi istemeyen müslümanlardır. Bu durumda sizce şu sorulara nasıl bir cevap verilebi­lir?

  1. Böyle bir durumda çocuklar, kendi anne ve babalarının veya akrabalarının mirasından mahrum mu olacaktır? Bu gibi kimselerin miras haklan için açacakları dava caiz olmaz mı?
  2. Mevcut durumda herhangi bir Pakistan’lı (muhacir[298] veya yerli) Hindistanlı bir müslüman kızla evlenebilir mi? Evlendiklerinde aralarındaki ilişki caiz olur mu?

Cevap:

Şahsi kanaatime göre, Kur’an, Dâr’ul İslâm ve Dâr’ul Küfr’deki müslümlanlar arasında evlenme ve miras gibi konularda bir bağ olmaması gerektiğini söyler. Akrabaları Hindistan’da kalmış olanlar hakkında ben şu fikirdeyim: Ne onlar Hindistan’dan miraslarını alabilir, ne de onların Hindistan’daki akrabaları Pakistan’dan miras alabililer. Nika­ha gelince; hicretle nikahın bozulmayacağı tabiidir. Eğer eş­lerden birisi Dâr’ul İslâm’a gelmişse ve diğeri buna razı de­ğilse, buna dayanarak nikahın feshi için mahkemeye başvu­rabilir. Bundan sonra Pakistanlı ve Hindistanlı müslümanlar arasında evlenme olmamalıdır.[299]

Sözkonusu Mesele Üzerinde Mevlânâ Zafer Ahmed Osman İle Mektuplaşmalar

Mevlânâ Zafer Ahmed’in Mektubu:

Sevgili dostum Seyyid Ebul Ala Mevdûdi, Allah Teâlâ iyiliklerinizi artırsın. Esselâmü Aleyküm ve Rahmetullahi ve Berakatühû.

Ben sizi görmediğim halde, gıyabınızda sevenlerdenim. Buna sizin vicdanınız da şehadet edecektir. Ben size daha önceleri zaman zaman Tana Bavan ve Dakka’dan[300] mek­tuplar yazmıştım. Bu mektubu da işte o gıyabınızdaki sevgi­min bir ifadesi olarak yazıyorum. Bugünlerde bazı alimlerin sizi tekfir etmeleri ve fasıklıkla itham etmeleri beni çok üz­dü. Onlar sizi,cemaat-ı ehl-i hak’tan ayırmaya çalışıyorlar. Allah sizi, ehl-i hak’tan ayırmasın. Bununla birlikte, onların hakkınızda yazdıklarım umursamadığımı bildirmek iste­rim.

“Kaybettiğin her şeyin vardır bir karşılığı Kaybedersen Allah’ı, yoktur onun karşılığı” Tercüman’ul Kur’an’â, mahdumzade bir büyüğün yazı­sını okudum. Çok üzüldüm. Kendileri, şeyhi rabıta etmek konusu üzerinde öyle bir şekilde duruyor ki, alimlerin bunu kabul edemeyeceği çok açıktır. Şeyhi rabıta etmenin gerçeği şudur: Allah Teâlâ’ya ulaşmak için kalbimizi dünya sevgi­sinden, daha doğru bir ifadeyle Allah sevgisinden başka şey­lerden temizlemek gerekir. Bunu başarmak için izlenecek yöntemlerden biri, her şeyin sevgisini birer birer ayırarak ayrı ayrı aradan çıkarmaya çalışmak. Bu yol hem uzun ve hem de bazıları için çok zor bir yoldur. Bunun için alimler tek bir şeyin sevgisini, her şeyin sevgisine galip gelecek bir şekil­deki yöntemi benimsemişlerdir. Tek bir sevginin üstünlü­ğüyle diğer şeylerin sevgisi mağlup ve zayıf olarak yok ola­caktır. Daha sonra bu tek sevgiyi mağlup etmek ve aradan çı­karmak zor olmayacaktır. Bunun için de önce şeyh sevgisi önerilmiştir. Bu yüzden isteklilere şeyhin muhabbeti öneril­miştir. Bu muhabbet Allah rızası için olduğundan şeyhe sev­ginin diğer sevgilere galip gelmesi, Hak’ka sevgiyi gerçekleş­tirmede yardıma olacak, onu engellemeyecektir. Şeyhin muhabbeti diğer şeylerin muhabettine galip gelince şeyhin sev­gisini mağlup etmek için Rasûl’ün (s.a) rabıtası talim edil­meye başlanır. Bundan sonra fenâfîllah süreci başlatılır.

Fakat bilgisizlerin, şeyhi rabıta etmeyi Mahdumzade bü­yüğünün söylediği anlamda almaları, bunun alimler tarafın­dan reddedilmesine sebebiyet vermiştir. Âlimler bunun:

Sizin şu karşısında durup taptığınız heykeller nedir[301] ayetiyle eş anlamlı olduğunu söylemişlerdir. Bu konuda derginizde yazılanlara ben de katılıyorum.

Fakat, ikinci meselede ben Mahdumzade’nin yazdığını destekliyorum. Çünkü siz ve cemaatiniz fertleri, Kur’an ve Hadis’ten doğrudan doğruya neticeye gitmeye çalışıyorsu­nuz. Ümmetin fakihlerinin bu konudaki kanaat ve düşünce­lerine pek aldırmıyorsunuz. Bunun en son örneğini Tercü­man’ul Kur’an XXXVI/ sayı 2, Şaban 1370, Haziran 1951’de okudum. Siz, Dârul-İslâm ve Dâr’ul-Küfr’ün müslümanlarının ilişkileriyle ilgili hükmü ifade ederken: “Benim bildiğim kadarıyla Kur’an Dârül-İslâm ve Dâr’ul-Küfr’deki müslümlanlar arasında evlenme ve miras gibi konularda bir bağ ol­maması gerektiğini söyler” diye yazmışsınız. Sonra, “akra­baları Hindistan’da kalmış olanlar hakkında ben şunu söy­leyebilirim ki, ne onlar Hindistan’daki akrabalarının miras­larını alabilirler, ne de onların Hindistan’daki akrabaları Pakistan’dan miras alabilirler.” diyorsunuz.

Sizin bu fetvanız Hanefi mezhebi ve diğer dört mezhebe aykırıdır.

Bu neticeye vardığınız ayet-i kerimedeki[302] “velayet” kelimesi “muvâlât” (dostluk ilişkisi) mânâsına de­ğil de “veraset” mânâsına alınırsa; bu hüküm Peygamber Efendimizin daha Medine’ye ilk gittiği zamanlara rastlamaktadır. Peygamberimiz (s.a) Medine’ye hicretinde Muha­cirler ve Ensar arasında uhuvvet (kardeşlik) gerçekleştirmiş ve bu kardeşliğe binaen Muhacirler, Ensar’a, Ensar da Mu­hacirlere varis olmaya başlamıştır.

Daha sonra Muhacir ve Ensar’ın birbiriyle varis olması Ahzab Sûresi’nin şu ayetiyle nesh edildi.

Peygamber, mü’minlere canlarından ileridir. O’nun eş­leri de onların anneleridir. Rahim sahipleri (Anne tarafından akrabalar da Allah’ın kitabında birbirlerine öteki müminlerden ve muhacirlerden daha yakındırlar. Ancak dostlarınıza bir iyilik yapmanız (bir vasiyet etmeniz) hariç (yaptığınız o vasiyet yerine getirilir). Bunlar kitapta yazıl­mıştır.”[303]

Böylece muhacirlerin Ensar’a ya da Ensar’ın muhacirlere varis olması şeklindeki hüküm kaldırılıp, miras ayetine uy­gun olarak miras alınmaya başlandı.

Siz, Mekke’de, Mümtehine Sûresi’nin şu ayetinin nüzu­lünden önceye kadar, gayri müslim kadınlardan Muhacirle­rin nikahı altında bulunanlar olduğunu da düşünmemişsiniz.

“Kafir kadınların ismetlerini (nikah, akrabalık veya her­hangi bir bağlarını) tutmayın. (Onlarla ilişkiyi kesin ve kâfirlere katılan kadınlara) harcadığınız (mehir)i isteyin.[304]

Bu ayetin nüzulünden sonra, Hz. Ömer (r.a.) ve diğer sahabi, kâfir olan kadınlarını boşadı. Onlar da Mekke’nin kâfirleriyle evlendi. Halbuki, Mekke o zaman sadece Dâr’ul Küfr de değildi. Mekke sakinleri müslümanlarla harb halin­de idi ve onlarla Hudeybiye Gazvesinde (Hicri VI. yılda) bir­kaç yıllığına sulh yapılmıştı. O halde, sakinleriyle harp ha­linde bulunulmayan bir Dâr’ul Küfrün müslüman kadınla­rıyla evlenmeyi ve oranın müslümanlarıyla miras alma bağ­larını koparmayı siz hangi delille men edebilirsiniz?

Bugünkü Hindistan, İngiliz Hükümeti zamanında oldu­ğu gibi yine Dâr’ul Küfr’dür. Bugünkü Pakistan’ın Dâr’ul İslâm olduğu kadar, bir zamanların Haydarabad’ı da[305] Dar’ül-İslâm’dı. Belki de Haydarabad, Pakistan’dan biraz daha fazla Dâr’ul îslâmdı. Çünkü; orada Diyanet İşleriyle il­gili bir kurum vardı ve bu kurum, Pakistan’da hala kurula­mamıştır. Siz, o zamanda Hindistan ve Haydarabad’m müslümanları arasında evlenme ve miras almayı yasak mı görü­yordunuz? Ya da o zaman, Hicaz Bölgesi’nde ölen bir hacının orada olmayan akrabalarının onun mirasından almamasına dair bir fetva verebilir miydiniz?

Eğer böyle bir fetva verseydiniz, herkes size karşı çıkardı.

Hicaz’a hakim olduklaı dönemde Türklerin de, bugünkü Hi­caz hükümetinin de şöyle bir davranış gösterdiklerini biliyo­ruz: Ölen bir kişinin terk ettiği mal, Hint hükümetinin vası­tasıyla onun varislerine iade edilmekteydi. Sadece o kişinin varislerinin olup olmadığının tesbit edilmesi mirasının iade­si için kafi idi. Hiç bir mezhep alimi bu mal Hindistan’daki varislerin değil; hükümetin hakkıdır şeklinde bir fetva ver­memiştir.

Eğer Enfâl Süresindeki söz konusu, ayette geçen velaye­tin anlamı ‘veraset’ değil de, ‘muvâlât’ ise bunun miras ve

nikâhla hiç alakası yoktur.

Bunun için de, içinde muharip ve gayri muharibin, eman verilenler ve verilmeyenlerin farkının gözetileceği muvâlât (karşılıklı sevgi, dostluk) ve terk-i muvâlât’tan da söz edilçektir. Bunun detayı Mümtehine Sûresi’nin şu ayetinde mevcuttur:

Allah sizi, ancak sizinle din hakkında savaşmayan ve si­zi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, on­lara adaletli davranmaktan menetmez. Çünkü Allah adalet yapanları sever.”[306]

Bu ayete dayanarak müfessir, muhaddis ve fakihler çok şey söylemişlerdir. İmam Muhammed İbn Hasan Şeybani’nin bu konudaki Şerhu Siyer’il Kebir’irâ okuyabilirsiniz. Son olarak sizin hayrınızı isteyen birisi olarak birkaç şeye dikkatinizi çekmek isterim.

  1. Kur’an’dan bir mesele ve hükmü istinbat ederken en azından Er’Razi’nin El-Ahkâm’ul Kur’ân’ına, İbn Arabi’nin Ahkam’ul Kur’an’ına Tefsir-i Rûh’ul Meâni’ye ve Tahânevi’nin Beyân’ul Kur’an’ına müracaat edeniz.
  2. Fetva vermeden önce Hanefi fakihlerinin kitaplarına ve ehl-i fetva alimlere müracaat ediniz, Çünkü fetva yazmak sadece kitap okumakla olmuyor. Bunun için ehl-i fetvâ’nın yanında yıllarca kalıp çalışmak lazımdır.
  3. Biz ve siz Hanefi mezhebinden başka mezhepleri tam manâsıyla bilmiyoruz. Çünkü, burada o mezheblerle ilgiliders veren araştırmacı âlimler yoktur. Sadece kitaplardaki diğer imamların sözlerini okuyup, o mezhebi tamamıyla bi­lemeyiz. Bizim bazı kitaplarımızda bazı meselelerle ilgili olarak mezheb imamlarının görüşlerinin yanlış olarak yazıl­mış olduğunu siz de bilirsiniz. Aynı şekilde diğer mezheblerin kitaplarında da bizim mezhebimiz yanlış olarak aktarıl­mıştır, Söylediği her sözü senetle söylediği halde, Hafız Ebu Bekir İbn Şeybe gibi bir muhaddis bile kendi kitabı El-Reddü ala Ebî Hanîfe nin bir bölümünde birçok meseleyi İmam Ebu Hanife’ye yanlış olarak atfetmiştir. Halbuki Hanefi mezhebi kitaplarında bu meselelerin izine bile rastlanmamaktadır. Bundan dolayı, bir mezhebin alimlerini okuma­dan o mezhebi tamamen tanımanın, anlamanın mümkün ol­madığını siz de takdir edersiniz. Bazen, bir mesele doğru ola­rak nakledilmesine rağmen bütün detay ve sınırlamalar mezhebin aslında olduğu gibi aktarılmamaktadır.

Nitekim ‘İmraet’ül-mefkud’ (kayıp kadın) meselesinde bizim kitaplarda İmam Malik’in görüşü oldukça mücmel ola­rak açıklanmıştır. Bu meseleyi Mâliki mezhebine mensup alimlere sorduğumuzda çok şeyi öğrendik ve bizim kitaplar­da hiç söz konusu olmayan bir çok sınırlama ve şartlar hak­kında bilgi sahibi olduk. Bu konuda, Hâkim-ül Ümmet Tahânevî’nin, Risalet’ül Hilet’un-Nâcize’sini okuyabilirsi­niz.

Dolayısıyla herhangi bir meselede, Hanefi mezhebini bı­rakıp, diğer dört mezhepten çıkmadık diye bir iddiada bu­lunmanız, diğer mezhep alimlerine müracaat etmeden mümkün olmaz.

  1. “Sûfilik (tarikata intisab) büyük bir ganimettir, ama sufilerin revaçta olan âdetlerinin hiçbir değeri yoktur.” Şah Veliyyullah’m bu sözünü göz önüne alarak sûfiliğe (tarikat) intisab için tüm güç harcanmalıdır. Çünkü bunu yapmadan imanın kemalinin bağımlı olduğu ihsan derecesini elde et­mek mümkün değildir. Bu intisab için sunlerin âdetleri ve revaçta olan meşguliyetlerine aslında zaruret yoktur, ancak intisab ehlinin sohbetinde bulunmak haddinden fazla gerek­lidir:

Kîl-u-kal’i bırak ehl-i hâl ol

Kâmil insan önünde pâmâl ol

Sizin yakınlarınızda……. Efendi ikamet buyurmaktadır­lar. Zaman zaman onu ziyarete gidiniz. Bu sözlerimi sizin iyiliğinizi istediğime hamletmeniz ve mektubuma da bu göz­le bakmanız dileğiyle. Ve’s-selâm…

Zafer Ahmed [307]

Cevap:

Muhterem Zafer Osmani Beyefendi,

Essalâmü Aleyküm ve Rahmetullahi ve Berakâtühû.

Mektubunuzu yirmi beş Temmuz’da aldım. Dolayısıyla cevabı geç yazıyorum. Bunda benim bir kabahatim yok. Ben ihlas ve sevginiz için size içtenlikle teşekkür ederim. Ayrıca ilmi öğütleriniz için de minnettarım. Allah Teâlâ size bunun mükâfatını versin.

Fetvalar için çok doğru buyurmuşsunuz. Benim de te­mennim, Allah Teâlâ’nın huzurundan çevrilmememdir, yoksa şu katı mezhebçi çevrelerden geri çevrilmeme hiç aldırmı­yorum.

Şeyhi rabıta etmek için ifade ettiklerinize itiraza mahal yoktur. Sizin dediğinizi, insanın niyetinin kastettiğiniz an­lamda olması şartı ile tedbir sınırına kadar kabul edebiliriz. Ama Hakim Abdurreşit’in ortaya koymuş olduğu yorum çok tehlikeliydi ve Mevlânâ Emin Ahsen’in yakaladığı nokta da zaten oydu.

Kur’an-ı Kerim’den mesele ve hükümlerin istinbat edile­bilmesi için Cessâs ve İbn’ül Arabi’nin Akkâm’ul Kur’anı ve Tefsir-i Rûh’ul Meânî ve Beyân’ul Kur’an adlı kitapların okunmasıyla ilgili sözünüz çok doğrudur. Allah’a şükür, ben zaten baştan beri bunu yapıyorum. Mevlânâ Tahânevî’nin kitabı Beyân’ul Kur’an bende yok fakat öbürlerini her za­man ayetlerin hükümleri için iyice incelerim. Sadece bunun­la kalmayıp, İbn Kesir, Îbn Cerîr ve Tefsir-i Kebiri de oku­rum ki meselenin tüm boyutları açıklığa kavuşsun. Dolayı­sıyla siz, benim okuma ve araştırma yapmadan bir görüş belirttiğim zannına kapılmayın.! Fakat kesin bir şey var ki, be­nim yöntemim sizlerden farklıdır ve ben hiç kimsenin araş­tırmasını son söz olarak görmüyorum. Başkalarının görü­şünden tatmin olmayınca, düşünüp taşındıktan sonra ken­dim bir görüş ortaya koyuyorum.

Fetva verme hatasına, bugüne kadar, hiç düşmedim. Fet­va için soranlara, hep buna yetkili olmadığımı söylüyorum. Fakat benim araştırmamı soranlara, kendi bilgime göre ce­vap veririm. Cevabı yazarken de fıkıh kitaplarına bakmayı ihmal etmiyorum. Okuma ve araştırma yapmadan bir görüş belirtmekten hep kaçınmışımdır. Fakat bazen görüşümü be­lirtmekle yetindiğim için delil ve kaynağım söylemeye fırsat bulamıyorum.

Kitaplarımda, genellikle kendi mezhebimden başka mez­heplerin görüşlerini dikkatli bir şekilde yazmam hususun­daki görüşlerinize katılıyorum. Bunu ben de hissediyordum. Dolayısıyla ben, Hanefi mezhebinden başka mezheplerin ka­villerini öğrenmek için sadece Hanefilerin yazdığı kitaplarla yetinmiyorum. Bilakis o mezheplerin kendi kitaplarını da mütalaa ediyorum. Mesela; Hanbeli mezhebi için İbn Kudame’nin El-Muğnîsi ve Maliki mezhebi için El-Müdevvene vs. gibi kitaplara başvururum. Benim tecrübem şudur: Dört mezhebin kavilleri El-Fıkhu ale’l Mezâhib’il Erbaa’da çok dikkatli bir şekilde yazılmıştır. Bidâyet’ül Müctehid de bu konuda çok güvenilir bir kitaptır. Şevkani de bu konuda çok dikkatlidir. Fakat bazı yerlerde, o da mezhepleri aktarmada hatalar yapmıştır. Neyse ki, bir meseleyi araştırırken birçok kaynaktan hemen hemen doğru bir bilgi elde etmek müm­kün oluyor.

Sûfilerin sohbet halkalarından ben hep yararlanmışımdır. Bir zaman öncesine kadar adını duyduğum her din büyü­ğünü (sûfi) görmeye gitmek benim adetimdi. Benim kendi ai­lem de ehl-i tasavvuftandır ve babam merhuma kadar mürit ve mürşitlik silsilesi devam etmiştir. Tasavvufu da az çok okudum. Tasavvuf büyüklerinin teveccühünü almaya ve al­dığım dersleri yerine getirmeye çalıştım. Dolayısıyla, tasav­vuf ve ehl-i tasavvuf hakkındaki görüş ve düşüncelerimden dolayı adımın çıkmasına bakarak, siz bunları, bu alanda bilgiye sahip olmayan birisinin görüş ve düşünceleri olarak görmeyiniz. Ben tasavvufu da gördüm, ehl-i tasavvufu da. Bunun iyi ve kötüsünü gördükten sonra belli bir neticeye vardım. Ulaştığım neticeyi herkesin kabul etmesini de istemiyorum. Yalnız, şunu kesin olarak belirtmek isterim: Kim­senin benim görüşümü sadece yüzeysel bir görüş olarak gör­me hatasına düşmesini istemem. Şu anda da kemal sahibi birisinden istifade etmekte tereddüd etmem ve her görüşü­mü yeniden gözden geçirebilirim. Ama, herkes tarafından kemal sahibi olarak bilinenleri, ben kendi tecrübelerimle, eksik buldum. Allah bana da kemal sahibi birisinden istifade etmeyi nasib eylesin.

Şimdi, sizin detaylı olarak de’ğindiğiniz meseleye geliyo­rum. Meseleyi beyan ederken yaptığım kısaltmadan, bu meselede fakihlerin ne dediğini bilmediğimi ve sadece Kur’an’daki bir ayete bakarak görüş bildirdiğimi zannetmişsiniz. Halbuki böyle değil. Aslında Dâr’ül Küfrün müslüman halkı ile Dar’ül İslâm’ın hükümeti ve halkı arasındaki ilişkiler konusu çok karmaşıktır. Ben bu konuda, fakihlerin beyanlarını oldukça yetersiz buldum. Selef böyle bir şeyle karşılaşmadığı için bu meseleyi tüm boyutlarıyla açıkça be­yan etmemişlerdir. Müteahharin uleması ise böyle bir mese­le ile mutlaka karşılaşmışlardır. Fakat seleflerimizden de­taylı olarak önderlik edecek bir bilgi bulamamışlardır. Ken­dileri de içtihada cesaret edememişlerdir. Şimdi biz, bağım­sız bir hükümete sahibiz. Üstelik bu meseleyle karşı karşıyayız. Her adımda, geçmişteki fıkıh kitaplarının bize yeteri kadar yol gösteremediğini görüyoruz. Lütfen, bu mesele üzerinde fıkıh kitaplarındaki hükümleri toplayınız. Acaba bu hükümler, günümüzün bütün meselelerine yeterli cevap vermekte midir?

Dâr’ul İslâm’ın hükümeti ve müslüman halkıyla, Dâr’ul Küfrün halkı arasındaki ilişkiler konusu sadece hukuki bir mesele değildir. Bunun içine siyasi ve uluslararası ilişkiler de karışmıştır. Dâr’ul İslâm’ın vatandaşı olan bir müslü­man, Dâr’ül Küfr’deki birisinin varisi olursa, onun geçimi bu mirasa bağlıysa, bu bağlantı onun için bir fitneye sebep ola­bilir. Bütün akrabası Dâr’ül Küfr’de olan bir kız evlendikten sonra Dar’ül İslâm’a geldiğinde, kolayca casusluk için kulla­nılır. Hicret edip Dâr’ül İslâm’a gelen bir kadının kocası Dâr’ül-Küfr’deyse ve hicrete razı değilse, biz o kadının nafa­kasını verdirtenleyiz ve hiçbir mahkememiz o şahıs aleyhine cezai bir işlem yapamaz. Dolayısıyla, bu kadım ya bütün haklardan yoksun bırakacağız ya da onu Dar’ül Küfre yolla­maya mecbur kalacağız. Bunun gibi birçok düğümler var ve üstelik bunlar sadece hukuki bir nitelikte de değildir.

Sonra bu konunun ekonomik yönleri de var. Dar’ül Küfr’un hükümeti kendi bölgesinde Dâr’ül İslâm’ın halkının mülk haklarını iptal edebilir. Ya da orJarı çeşitli yasaklarla sınırlayabilir. Dâr’ül İslâm tarafına mal naklini durdurabi­lir.

Fakat biz, Dâr’ul İslâm’da, Dâr’ul Küfrün bir müslüma­nın miras haklarını şeriata göre kabul ettiğimiz takdirde, nasıl iptal edebileceğiz? Dâr’ul İslâm’ın bir müslümanın Dâr’ul Küfrdeki karısına nafaka veya naehir ödemesini nasıl durduracağız? Böylece malın tek taraflı bir akını başlayacak ve bu Dâr’ul İslâm için zararlı, Dâr’ul Küfr için yararlı ola­caktır. Özellikle milyonlarca müslümanm Dâr’ul Küfr’de ya­şadığını ve bunların Dâr’ül-İslâm’daki müslümanlarla iliş­kide olduğunu düşünürsek, zararın boyutları çok geniş ola­caktır.

Ben bu karışıklığı çok düşündüm. Fıkıh kitaplarında bu­nun yeterli bir çözümünü bulamadığım gibi, ilk birkaç yılda Medine ve Mekke’nin müslümanlan arasındaki ilişkilerde de buna yeterli cevap bulamadım. Bunun için de Kur’an’a başvurdum:

“İnanıp hicret etmeyenlerle, hicret edene kadar sizin dost­luğunuz yoktur. Fakat din uğrunda yardım isterlerse, ara­nızda anlaşma olmayan topluluktan başkasına karşı onlara yardım etmeniz gerekir.”[308] ayetinin bunun mükemmel cevabı olduğunu anladım. Şimdi bu ayetten, hangi hükümlerin, ne şekilde istinbat edildiğini size anlatmaya ça­lışayım:

Bu ayette anlamının belirlenmesi lazım gelen önemli ke­lime “velayet”tir. Bunu sadece veraset veya başka bîr mânâ ile sınırlamanın hangi makul bir nedene dayalı olduğunu doğrusu anlayamadım Eğer kelimenin Arapça’daki anlamı­nı bütün kapsamıyla göz önünde bulundurursak bu, yar­dım, kefalet, destek, kollamak ve yakınlık anlamlarını bün­yesinde taşımaktadır. Bu anlamları göz önünde bulundura­rak bana göre; bir taraftan “velayetsin anlamı devlet ve va­tandaşları arasındaki ilişkidir ve diğer taraftan bir devletin vatandaşlarının kendi aralarındaki ilişkisidir. Bunun sınır­ları, lügattaki ‘velayet’ kelimesinin kullanıldığı bütün ilişki çeşitlerini kapsayacak kadar geniştir. Kur’an’ın isteğinin şu olduğunu böylelikle tespit ettim: Kur’an’ın bu ayetle anlat­mak istediği, bana göre; Dâr’ul İslâm’ın hükümeti sadece kendi vatandaşlarının velisidir ve Dâr’ul Küfr’ün müslümanlarının velayetinden azadedir. Böylece uluslararası ka­rışıklıklardan yakasını kurtaracak ve yerine getirilmesi fii­len çok zor olan görevleri üstlenmeyecektir. Bunun yamsıra Kur’an’m, Dâr’ul İslâm’ın müslüman halkının Dâr’ul Küfr’deki müslüman halkıyla bu çeşit bir ‘velayet’ ilişkisi içerisinde bulunmasını istemediği, bu ilişkinin Dâr’ul İslâm’ın müslüman halkıyla sınırlı olmasını istediği anlaşı­lıyor.

“Velayet”in mânâsını bu şekilde belirledikten sonra bu ayetten anlaşılması gerekenleri zikredebiliriz:

  1. Dâr’ul Küfr’ün müslüman halkının destek ve yardımı, velilik ve kollanması Dâr’ul İslâm hükümetinin sorumlulu­ğu altında değildir. Aynı anlamı şu hadiste de görüyoruz.:

“Müşrikler arasında yaşayan her şahıs benim sorumlu­luğum dışındadır. Fakat eğer onlar, din konusunda yardım isterlese, muktedir olmanız şartıyla kafir bir millete karşı onlara yardım edilebilir.”

  1. Dâr’ul Küfr’de yaşayan bir müslüman devamlı olarak oranın vatandaşı olursa, Dâr’ul İslâm’a gelerek, müslüman­larla aynı sosyal hakları paylaşamaz. Dâr’ul İslâm hükümeti tarafından böyle bir kişiye büyük sorumluluğu olan bir mevki verilmesi de caiz değildir. Bu gibi hak ve mevkiler an­cak o hicret edip geldikten sonra verilebilir.
  2. Dâr’ul Küfr ve Dâr’ul İslâm’ın müslümanları arasında miras bağı olamaz. Ancak iki hükümet ve iki millet arasında güvenilir dostluk ilişkileri varsa bu mümkündür:

“Allah sizi, din konusunda sizinle savaşmayan ve sizi yurdunuzdan çıkartmayan gayri müslimlerle ilişkilerde bulunmaktan menetmez. Onlara iyi davranın ve insaflı olun.”[309] Her iki devlet halkının birbirinin memleketlerinde emlak sahibi olabilmeleri için onlar ara­sında emlak ve mirasla ilgili eşitliğe dayalı bir anlaşma da yapılmış olmalıdır. Bu konuda siz:

“Aralarında akrabalık bağı olanlar birbirlerinin velile­ridir” deliline karşı çıkıyorsunuz ama bu doğru değildir. Bunun anlamı sadece “muvâhât” (kardeşlik) anlaşması yap­makla Ensar’la Muhacir birbirinin varisi olamayacak. Miras ancak neseb (aile) ve evlenme sonucu doğan akrabalıkla ola­caktır. Bu ayetten Dâr’ul İslâm’daki bir müslümanın mirası­nın Dâr’ul Küfr’de vatandaş olarak bulunan bir müslüman akrabasına verilmesi mânâsı çıkarılamaz. Kur’an’da açıkça:

İman edip (Dâr’ul İslâm’a) hicret edenler…..ve muha­cirlere (Dâr’ul İslâm’da) yer verip yardım edenler birbirlerinin velisidirler.”[310] kararı verildiği halde nasıl böy­le bir netice çıkarılabilir ki?

  1. Dâr’ul İslâm ve Dâr’ul Küfrün müslümanları arasındavelayet ilişkisi olmadığına göre eşitlik ve denklik ilişkisinin haydi haydi olmadığı açıktır. Bu yüzden bu konuda söylene­bilecek en hafif söz, onlar arasında evlenmenin hoş karşılan­mayan bir şey olduğudur. Yani Dâr’ul İslâm’daki bir müslü­man ile Dâr’ul Küfr’deki bir müslüman evlenince nikah ge­çerli olur ama en iyisi bundan kaçınmaktır. İslâm hükümeti böyle ilişkileri engellemek için idari hükümler aracılığıyla engeller koyma ve bazı özel durumlarda bunları durdurma hakkına sahiptir. Sadece “Dar” farklılığı yüzünden önceden gerçekleşmiş nikahların fesh olduğu söylenemez. Fakat, evli bir kadın Dâr’ul İslâm’a gelmişse, kocasının Dâr’ul Küfr’de yaşadığı ve hicret etmek istemediği gerekçesiyle boşanma davası açabilir. Bu onun dava açmasının makul bir nedeni olur. Çünkü İslâm hükümeti bu kadının sorumluluğunu ta­şımaktadır. Bunun için de bu kadının haklarını korumak onun görevidir. Fakat, bu kadının kocası bu hükümetin vela­yeti dışındadır. Dolayısıyla bu kadının hiçbir hakkını koca­sından alıp kadına veremeyecektir. Eğer hükümet bu kadını kocasının nikahından kurtaramazsa, ona karşı olan velayet görevini yerine tam mânâyısla getiremeyecektir.

Siz de düşünürseniz, velisi olmadığımız birinin haklarını korumanın ve velisi olduğumuz birinin hiçbir hakkını koru­yamamanın acaip birşey olduğunu göreceksiniz.

Bana göre bu konuda azami dikkatin gereği şudur: Nafa­kası olan ve bir fitneye karışması ihtimali olmayan bir kadın belli bir zamana kadar bekletilebilir. Bu süre içinde kocası hicret edip gelirse, o kadın onun olacaktır; aksi halde, nika­hım fesh ederek istediği kişiyle nikahlanabilmesi için kadını özgür bırakmak gerekir. Fakat nafakası olmayan ve bir fit­neye karışması ihtimali olan bir kadının nikahı derhal fesh edilmelidir. Biz Dâr’ul Küfr ün bir şahsı için Dâr’ul İslâm’ın bir kadınını ne aç bırakabiliriz, ne de onu kazf ve zina tehli­kesiyle karşı karşıya bırakabiliriz.

Müşrik kadınları nikahınızda tutmayın”[311] ayetini bu konu hakkında delil göstermeniz tutarlı değildar. Hicret esnasında Muhacirlerin nikahlarında olan gayri­müslim kadınları boşamamalarının sebebi o zamana kadar müşrik ve müşrikelerle nikahlanmayı yasaklayan hükmün gelmemiş olmasıydı. Dolayısıyla, müşriklerin nikahında olan ve hicret edip Medine’ye gelen müslüman kadınlar da müşriklerin nikahında kaldı. Sonra da iki memleket arasında savaş durumu ortaya çıktığından Muhacirlerin müşrik kadınları için harcadıkları malları müşriklerden alıp boşa­maları ve müşriklerin harcadığı malları onlara geri verip müslüman kadınları müşriklerin nikahlarından kurtarma­ları zorlaşmıştı. Dolayısıyla bu konu Hudeybiye sulh anlaş­masına kadar ertelenip durdu ve sulhtan sonra şu hüküm geldi:

“Kâfir kadınların ismetlerini (nikâh, akrabalık veya herhangi bir bağlarını) tutmayın. (Onlarla ilişkiyi kesin ve kafirlere katılan kadınlara) harcadığınız (mehr)i isteyin, onlarda harcadıklarını istesinler.”[312]

Böyle bir konudan dolayı tartıştığımız meseleye sizin ne gibi ve nasıl bir delil getirebileceğinizi doğrusu anlayamıyo­rum.

Haydarabad, Hicaz ve Türkiye’nin uygulamalarından verdiğiniz deliller sizin gibi ilim sahibi biri için beklenilme­yecek bir şey. Haydarabad hükümeti kendi Diyanet İşleri Kurumu olduğu halde Dâr’ul İslâm değildi. Onun statüsü Dâr’ul Küfr içinde zımmî (protected state: koruma altındaki devlet) bir devlet gibiydi. Hindistan müslümanları da İngi­lizlerin zımmileriydi. Haydarabad nizamı (kral, emir) da. Eğer Haydarabad nizamının hükümeti bazı İslâmî yöntem­leri devam ettirdiyse kendi başına, değil de İngilizlerin mü­saadesiyle devam ettirmişti. İslâmı tam uygulamaya teşeb­büs etseydi bile uygulayamazdı, çünkü İngilizler böyle birşeyi asla kabule yanaşmazlardı.

Böyle bir hükümeti nasıl olur da Dâr’ul İslâm sayarız?

Buna karşılık Pakistan’da İslâm’ın tam manâsıyla uygu­lanacağına dair anayasa ilan edildi. Bunun gerçekleştirilebilmesi için fiili bir engel yoktur. Eğer böyle bir engel varsa, Pakistan’daki iktidar sahiplerinin tembelliğinden kaynak­lanmaktadır; herhangi bir gayrimüslim devletin tasallutun­dan değil. Dolayısıyla Pakistan ile Haydarabad arasında bi­rinin durumunun diğeriyle kıyaslanabileceği hiçbir benzer­lik yoktur.

Türkiye ve Hicaz konusunda o ülkelerin alimlerinin gö­rüşüne göre uygulama yapılıyordu. Ben sadece onların görü­şünü kabul etmeye mecburmuyum ki? Sonra, sizin ve bu ül­kenin diğer alimlerinin görüşlerine aykırı olarak, ben zaten kendi araştırmamı sunuyorum. Siz benim delilime bakın, Türkiye ve Hicaz’da benim görüşüme aykırı olan uygulama­ya değil.

Benim getirdiğim bütün bu delillerin, “behemehal bu de­liller Kur’an ile Hadis’ten dolaysız olarak istinbat edilmiştir ve bu yapılırken ümmetin fakihlerinin istinbatlarına muva­fık ya da muhalif olduğuna aldırılmamışlar” denilerek redde­dilebileceğini biliyorum.

Ben biliyorum ki, benim delillerim doğrudur. Bu deliller doğrudan doğruya Kur’an ve Hadis’ten alındığı için reddedi­lecek ve görüşlerimin müctehidlerin ictihadlanna uygun olup olmadığına bile bakılmayacaktır. Eğer makul ve sıh­hatli bir delili reddedetmenin şeriata göre yeterli delili bu oluyorsa, bana bunun kaynağını gösterin. Yoksa ben affinızı dileyerek şunu söylüyorum: Donuk bir taklid uğruna, alim­lerin tenkit ve iftiralarına rağmen, niçin susmamız gerekti­ğini ben henüz anlayabilmiş değilim.

Âciz Ebu ‘l A’la el Mevdûdî

Mevlânâ Zafer Ahmed’in İkinci Mektubu:

Muhterem Seyyid Eb’ul A’la Mevdûdî Esselâmü Aleyküm ve Rahmetullâhi ve Berakâtühü Mektubun cevabını aldım, çok sevindim. Sizin için dua et­tim. Benim yazıma ihlas ve sevgiyle yaklaşmanızdan dolayı minnettarım. Çok detaylı mektup yazma zahmetine katlan­dığınız için müteşekkirim. Benim sizden beklediğim de buy­du. Mektubunuzla ilgili birkaç şey yazıyorum, umarım bun­ları da öncekiler gibi sizin iyiliğinize yorarak cevaplarsınız:

Tefsir kitapları[313] hakkında diyorsunuz ki: “Ben bunlar­dan hiçbirinin araştırmasını son söz olarak görmüyorum. (Bu durumda kendi araştırmamızı da son söz olarak görme­memiz gerekir.) Açık olarak şunu söylemek istiyorum: Ben hiç bir müfessirin ifadesinden tatmin olmadım. Bunları ken­di inceleme ve görüşlerime dayanarak yazıyorum. Siz, başka alimlerin görüşlerini de araştırabilirsiniz. Benim araştır­mamı bir fetva olarak görmeyiniz. Çünkü buna yetkili deği­lim.”

Şu ifadeler de sizin: “Ayrıca benim tecrübeme göre dört mezhebin görüşleri Fıkh’ul Mezahib’ul Erbaa’da çok dikkat­lice ele alınmıştır.” Fakat, benim tecrübeme göre, sadece ki­tapları okumakla diğer mezhepleri tamamıyla tanıyamazsı­nız. Onun için Hanefi alimlerinden ders aldığımız, fıkıh oku­duğumuz gibi diğer fikıh alimlerini de okumalıyız. Çünkü, fı­kıh kitaplarını yazanlar da genelde kendi mezhepleri dışın­daki mezheplerin kavillerini kitaplardan okuyarak aktarı­yorlardı. Buna rağmen, çok hata yapmışlardır. Anlaşıldığı üzere, bunun sebebi bu mezhepleri düzenli olarak okuma­malarıdır. Durum böyleyken, biz ve siz kim oluyoruz ki, sa­dece kitap okumakla bu mezhepleri anlayabilelim? Benim tecrübem şudur: İbn Kudame’nin El-Muğni’sinde birçok mesele Hanbeli mezhebine mal edilmiştir. Halbuki Hanbeli alimlerinin fetvaları bunların tam aksinedir.

Tasavvuf konusunda bilgisiz olmadığınıza da sevindim. Tasavvuf ve ehl-i tasavvuf hakkında bilginizin olması takdi­re şayan. Fakat:

İhsan O’nu görüyormuş gibi Allah’a ibadet etmendir cümlesinde işaret edilen ihsan derecesine ulaşmak lazımdır. Siz bunun gerekliliğini inkar edemezsiniz. Kur’an ve Hadis dünyada durdukça dünya ihsan sahiplerinden boş olmaya­caktır. Onları aramak lazımdır. Size göre kemâlin ölçüsü­nün ne olduğunu bilmiyorum. Sûnlerin asıl kemâli de bu ih­san bağlantılarıdır. Şah Veliyyullah: “Sûfilerin intisabı bü­yük bir ganimettir.” demiştir.

Buna hadiste şöyle işaret edilmektedir:

“Onlar görülünce Allah hatırlanır.” Böyle kişiler şimdi de mutlaka vardır. Fakat onlara boş kafayla gitmek gerekir. Eleştirmen olarak gitmemeliyiz. Çünkü, eleştirel gözle yak­laşınca veli şöyle dursun; Hz. Muhammedin (s.a) kemâli bile gözden kaybolmaktadır.

Dâr’ul İslâm’ın müslüman halkı ile Dâr’ul Küfr’ün müslüman halkı arasındaki ilişkiler konusunda İmam Muhammed İbn Hasan eş-Şeybânî’nin, Şerh’u Siyer’il Kebîr’ini okumak lazımdır. Bu kitap, inşaallah bu konuda yeterli ve tatminkar olacaktır. Söz konusu iki Dar’ın müslüman halk­ları arasında ifade ettiğiniz siyasi ve uluslararası, miras ve evlenme hakkındaki meseleler Dâr’ul Küfr’ün müslümanlarının hicretinde de mevcuttur. Bu kişilerin casus olmaları ih­timalini göz önüne alarak gelmelerim engellemeli midir si­zin görüşünüze göre? Özellikle, hindu olan Pakistanlı kişile­rin Hindistan’dan dönüşü tamamen durdurulmalı mıdır? Pakistan’da geriye kalan hindular da iç düşmanlar olduğu endişesiyle oradan çıkartılmalı mıdırlar? Pakistanlı tüccar­ların Hindistan’a mal şevki, Hindistanlı tüccarların da Pa­kistan’a mal şevki yasaklanmalı mıdır? Fakat böyle yapıla­maz ve böyle bir şey mümkün olmaz. Öyleyse miras ve evlilik konularında bu ihtimaller neden engel teşkil etsin? Bu sorunların çözümü Kur’an’da şöyle anlatılmıştır:

“Ey inananlar, mümin kadınları göç ederek size geldiği zaman, onları imtihan edin.”[314]

Her durumda bunu göz önünde bulundurmalıyız. Pakis­tan hükümeti dışarıya gidip gelenleri ve Hindistan’da miras ve nikah bağları olanları sıkı gözetim altında bulundurmalı­dır. Ancak, hicret ve karşılıklı ticaret durdurulmadıkça, ay­nı ihtimaller göz önüne alınarak nikah ve miras meseleleri yasaklanamaz. Ticaret kapıları açılınca, Pakistan’ın ihraç etmek istemediği mallarının da dışarıya çıkarıldığını ve müslüman muhacirlerle geri dönen hindularm casusluk yaptığım da umarım biliyorsunuzdur.

“İnanıp da hicret etmeyen (müşrikler arasında yaşa­yanlara gelince, onlar hicret edinceye kadar, onların velayetinden size bir şey yoktur.”[315] ayetindeki hüküm, hicretin farz ve İslâm’ı kabul etmenin şart olduğu bir zaman içindi.

“Müşrikler arasında yaşayan bu şahıs benim sorumlulu­ğum dışındadır” hadisi de o zaman içindi. O zaman, Medine hükümeti, muhacirlerin iskanından sorumluydu. Fakat, si­zin hükümetiniz hicret edenleri kabul edeceğine, onların ge­lişini engellemek istiyor. Pakistan’a hicret etmiş olanları bi­le Hindistan’a geri göndermek istiyor. Ayrıca Pakistan’dan göçmüş olan hinduları ise geri çağırmak istiyor. Bu durum­da, Dâr’ul Küfrün halkı durumunda kalmaya mecbur olan müslümanlara bu hükümleri uygulamak büyük bir haksız­lıktır. Dolayısıyla Hindistan’daki müslümanlara hicreti farz kılıp, Pakistan hükümetinin de bu kırk milyon (40.000.000) müslümanın iskanını kabul etmesine kadar, bu ayetin hü­kümlerinin onlara uygulanabileceğini ispat edemezsiniz.

Bu ayetin Dâr’ul İslâm ve Dâr’ul Küfr un müslümanları arasında miras ilişkilerinin kesilmesiyle ilgili olduğunu dü­şünen müfessirler, aynı zamanda Ahzab Sûresi’nin şu ayetiyle de bunun nesh edildiğim kabul etmektedirler:

“Rahim sahipleri (anne tarafından akrabalar) da Al­lah’ın Kitabı’nda birbirlerine öteki mıı’minlerden ve muhacirlerden daha yakındırlar.”[316]

Siz de bu ayeti miras ilişkilerinin kesilmesine delil gös­terdiğinize göre bu konuda diğer müfessirleri izlemelisiniz. Yani, Ahzâb Sûresi’nin ayetiyle bunun nesh edildiğini de ka­bul etmelisiniz. Bunu ben kafamdan söylemiyorum. Bilakis Hz. Abbas’ın (r.a) sözünü naklediyorum.

Siz, Dâr’ul Küfr’de yaşayan müslümanlara Dâr’ul İslâm’da vatandaşlık hakkı ve sorumluluk gerektiren ma­kamlar verilemeyeceğini söylüyorsunuz. Fakat, Pakistan hükümeti Dâr’ul Küfr’deki kafirlere bile vatandaşlık hakkı ve makamlar dağıtıyor. Galiba İngilizler Pakistan’da hala büyük mevkilere sahiptirler ve birçok Amerikalı ve İngiliz uzmanlar da iş yapmak üzere çağırılmaktadır. Belki de siz buna şer’an memnu demiyeceksiniz. Çünkü, bunlar olma­dan Pakistan ilerlemeyecek. Öyleyse Pakistan’a hicret etme­yip de Hindistan’da yaşayan müslümanların ne günahı var?

Dâr’ul Küfr ve Dâr’ul İslâm müslümanları arasındaki denklik ve eşitliği kaldırmak çok acaip bir tahkiktir. Hindistan’da yaşayan ve ‘seyyid’ olan birisi burada kaldığı için baş­ka bir soya mı geçmiş olacaktır? Velayetin sona ermesiyle (eğer kabul edersek), denklik neden ortadan kaldırılsın ki?

Hicret edip Dâr’ul İslâm’a gelen kadının kocası Dâr’ul Küfr’de kalmakta ısrarlıysa, o kadının ilk kocasından boşan­ması hükmü vardır. Eğer kocası boşamazsa, meseleyi haki­me götürür. Bir müddet sonra kadın kocasından boşanabilir. Bu meselenin söz konusu ayetle hiçbir ilgisi yoktur. Bu nok­tada fakihlerin ortaya attığı başka deliller de vardır. Bu ko­nuda Mevlânâ Tahânevî’nin El-Hîlet’ün Nâçize’sini okuya­bilirsiniz.

“Kâfir kadınların nikahlarını tutmayın”[317] ayetini delil getirmek için değil, sizin görüşünüzün yan­lışlığını ortaya koymak için yazmıştım. Çünkü siz,

“İnanıp da hicret etmeyen (müşrikler arasında yaşayan)lara gelince onlar hicret edinceye kadar onların velayetinden size bir şey yoktur.”[318] ayetine dayanarak müslümanlar arasında velayetin kesildiğine inanıyorsunuz. Halbuki, ilk olarak yazdığım ayetten, müslüman muhacirler ile kâfir ve hicret etmemiş hanımları arasında bile velayetin kesilmemiş olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü nikah da vela­yet anlamına gelir. Bu ayetin nüzulüne kadar müşrik erkek ve kadınlarla nikahlanmanın haram olmasına ilişkin hük­mün gelmediğine dair iddianızın delillerle ispat edilmesine ihtiyaç vardır.

Allah’a ortak koşan kadınlarla onlar inanıncaya kadar evlenmeyin. (Allah’a ortak koşan kadın) hoşunuza gitse da­hi, inanan bir cariye ortak koşan (hür) bir kadından iyidir. Ortak koşan erkekler de inanıncaya kadar, onlarla (kadın­larınızı) evlendirmeyin. (Allah’a ortak koşan hür bir erkek hoşunuza gitse dahi, inanan bir köle, ortak koşan bu adam­dan iyidir. (Zira) onlar ateşe çağırıyorlar. Allah ise izniyle cennete (girmeğe) ve mağfirete çağırıyor, insanlara ayetleri­ni (böyle) açıklıyor ki öğüt alsınlar[319] ayeti söz konusu meseleden çok önce nazil olmuştur. Yalmz şunu söy­leyebiliriz: Bakara Sûresinin bu ayetiyle, başlangıçta müs­lüman ve kafir arasında evlenme haram kılınmış, daha önce­ki nikahların feshedilmesi söz konusu edilmemişti. Bu, Mümtehine Sûresinin ayetiyle oldu. Dolayısıyla bu, benim iddiam olan müslüman muhacir ve muhacir olmayan kafir kadın arasında bile o zamana kadar velayetin mevcut olduğu tezini doğruluyor. O halde siz, müslüman bir erkek ve kadın arasında velayetin kesildiği neticesine nasıl varabiliyorsu­nuz?

Ben bir kez daha söylüyorum ki, Kur’an ve Hadis’ten doğ­rudan doğruya bir hükmü istmbat etmeyi menetmiyorum. Fakat bunun için geniş hadis bilgisi, nasih ve mensuh mari­feti olmalı, fakihlerin ve selefin kavilleri bilinmelidir ki, biz ve siz bu özelliklere sahip değiliz. Dolayısıyla biz çok büyük hatalar işleyebiliriz. Hata yapmamak için bir meselede fakihlerden ve seleften bir kavil bulamadığımızda zamanın alimlerine müracaat etmeliyiz. Belki de birisinden bir şeyler alabiliriz. Veya araştırmamızı son sez olarak görmeyip, o meselede fakih ve seleflerden birşey bulamadığımızı açıkça yazmalıyız. “Kur’an ve hadisten ben bunu anladım. Siz diğer alimlerden de araştırabilirsiniz. Benim araştırmamı fetva olarak görmemelisiniz” demeliyiz.

Ve’s-selâm…

Zafer Ahmed Osman

Cevap:

Muhterem Kardeşim Zafer Ahmed Osman.

Esselâmü Aleyküm ve Rahmetullahi ve Berâkatühû.

Mektubunu aldım ve çok sevindim. Kendi araştırmaları­mı, ne kendim için ne de başkaları için yeterli ve son söz ola­rak görmediğimden emin olabilirsiniz. Benim her görüşüm yeniden gözden geçirilmeye açıktır. Kendi inceleme ve araş­tırmalarımı, daha sonra yaptığım inceleme ve araştırmalar­la vardığım sonuçlara göre bazen değiştiriyorum. Daha ön­cekinin hatalı olduğunu açıklıyorum. Bazen, benim görü­şümde olmayan, fakat kendi görüşünü tatminkar ve kati bir şekilde delille ispatlayan kişiler karşısında hatamı kabul ediyorum. Fıkıh meselelerinde kendi araştırmalarım sonu­cu yazdığım herşey kesinlikle fetva değildir, diye defalarca belirtmişimdir. Bu, sadece bir görüştür ve ehl-i ilmin eleşti­rilerine açıktır. Eğer onlar benim araştırmamdan tatmin olurlarsa kabul ederler, yoksa delil göstererek reddederler. Her ilmi bahis veya her görüşle birlikte böyle bir açıklama yapmanın zor olduğu malumunuzdur.

Mevânâ Tahânevi’nin Beyân’ul Kur’an’ından zaman za­man istifade ettim. Patankot’ta [320] kaldığım zaman, bizim

kütüphanemizde bu kitap vardı. Fakat oradan Pakistan’a hicret edince kütüphanemiz orada kaldı. Şimdi yavaş yavaş bu zararı telafi etmeye, yeni baştan kütüphane dizmeye çalı­şıyorum. İlim konusunda hiç de taassup sahibi değilimdir. Geçmişteki alimlerden de, günümüzdeki alimlerden de ya­rarlanırım. Arapça gibi, Urduca yazılan ilmî eslerden de ay­nen istifade ediyorum.

Diğer mezhepleri tanımak için o mezhebin alimlerini de okumak lazım, şeklinde ifade ettiğiniz görüşünüze kısmen katıldığımı belirtmeliyim. Bir mezhebi tamamıyla tanıma­dan bahis ve araştırmaların tamamen durdurulmasına ka­tılmam mümkün değil. Dediğiniz doğru olsa, bizim dinî med­reselerde, hadis ve fıkıh konularında Hanefi mezhebini di­ğer mezheplere üstün tutarak yapılan tartışmaların bir an­lamı kalmaz. Ayrıca, İslâm ile diğer dinlerin veya İslâmî ka­nunlar ile diğer kanunların mukayesesinde bizim yazdığı­mız ve söylediklerimizin meşruluğunun hangi sebebe da­yandığını söyler misiniz? Halbuki biz bu dinlerin hocaların­dan hiç ders almadık. Kanımca, mümkün olan araştırmayı kitaplardan yapmalıyız ve ıslah için tenkide güvenmeliyiz. Sonra biz, Batı’ya ait bilim, sanat ve kanunlarla ilgili görüş­lerimizi de onların kitaplarını okuyarak belirtiyoruz. Herşeyi, ders alarak öğrenmiyoruz. Bizim yazılarımız da her çeşit ilim sahibine ulaşıyor. Bu yöntemle, bütün ilmi meselelerde gerçeklerin tasdiki, hataların İslahı mümkün olduğu gibi, bi­limsel gelişmemin devamı da mümkün oluyor. Fıkıh neden dokunulmaz oluyor ki? Tartışma ve araştırmalarımızda her­hangi bir mezhebe uymayan bir hata yapmamız endişesiyle bu işimiz neden durdurulsun ki? Eğer sizin dediğiniz gibi ha­tadan berî olmamalarına rağmen seleflerimiz böyle bir şeyi dikkate alarak araştırma yapsalardı, bugün onların değerli görüşleri bize nasıl ulaşırdı? Ayrıca hata yapmışlardır da. Bu meselede dikkat gereklidir, fakat bu işi kesintiye uğrata­cak kadar dikkat isteyen veya yerine getirilmesi mümkün ol­mayan şartlar ileriye sürülemez.

İhsan derecesinin ehemmiyetini ve bunu elde etmenin zaruretini inkar etmiyoruz. Bana göre esas isteğimiz de bu olmalıdır. Bu derecedeki insanlardan, yani ihsan sahiplerin­den dünyanın, geçmişte ve bugün boş olmadığına inanıyo­rum. Bunlar her bulundukları yerde, Allah Teâlâ’nın rahme­tinin bir nişanıdırlar. Bunların sohbet ve refakatlerinde bu­lunmak bizim için saadettir. Fakat uzun tartışmadan kaçın­ma kaydıyla, şunu söylemeden edemeyeceğim: Genelde bu kişilere, çokça bulunduğu sanılan yerlerde az rastlanır da bulunma ihtimalinin çok düşük olduğu sanılan yerlerde da­ha çok rastlanır. Bunlardan insanları tezkiye edenler olarak bilinenlerin çoğunda ben öyle eksiklikler buldum ki, bu ek­siklikler sıradan insanlarda bile bulunmamalıdır. Buna kar­şılık, dünya işleriyle meşgul olup, kendisini ihsan erbabı ola­rak görenler tarafindan hiç de tanınmayan Allah’ın öyle ku1 lan var ki, onlar, Allah korkusundan titrerler ve O’nun rızası için her çıkardan vazgeçip, her zararı kabul ederler. Onları, hakkı kabul etmek ve hakkı yerine getirmekten hiçbir nefsaniyet ve asabiyet alıkoyamaz.

Şerh-u Siyer’il Kebîr, İslâm’ın uluslararası hukuku üze­rinde, şüphesiz en iyi kitaptır. Ben bu kitabı okudum. Ayrıca, Mebsut ve diğer kitapların bu hususla ilgili bölümlerini de okudum. Bunlarda, Dâr’ul Küfr ile Dâr’ul İslâm ilişkilerinin boyutu çok iyi izah edilmiştir. Fakat üzülerek söylemem ge­reken bir şey var: Bu kitaplarda iki “Dar” müslümanları ara­sındaki ilişkiler yeterince tartışılmamıştır. Benim sizden bir kez daha rica edeceğim şey, selef âlimlerinin kitaplarında bu hususta yapılan tartışmaları bir daha okumanızdır. Oku­duktan sonra, onları değerlendirin ve günümüz şartlarına uyarlamaya çalışın. Umarım neticede siz de bu eksikliği his­sedeceksiniz. Bunun asıl nedeni, bizim ictihad yönüyle mümtaz addettiğimiz devirde yaşayan tüm müslümanların Dâr’ul İslâm’da yaşamış olmalarıdır. Büyük bir müslüman topluluğunun Dâr’ul Küfr’de yaşaması o devirlerde ender rastlanan durumlardandı. Müslümanların büyük çoğunluk­lar halinde Dâr’ul Küfr’un hakimiyetine girdiği sonraki za­manlarda ise ictihad kapısı hemen hemen kapanmıştı. Dola­yısıyla İslâm hukukunun bu bölümü çok eksik kaldt.Üstelik şimdiki evrensel, ulusal devletlerle müslümanlar önceden hiçbir zaman karşılaşmamışlardı. Böyle bir devlette, bütün nüfusu, tek bir millet farzederek; kafir bir çoğunluk, müslümanlar üzerinde kendi medeniyet ve hayat kurallarını zorla uygulamaya koymuştur. Müslümanların zımmî olarak bu­lundukları İslâmdışı ulusal devletlerdeki durumları, Dâr’ul Küfür’dekinden daha karmaşıktır. Ayrıca bu, sizin baktığı­nız açıdan daha derin bir gözle incelenmeye muhtaç bir ko­nudur.

Bu konuda çözüm isteyen esas şey, casusluğun ihtimalle­rinin bulunduğu yerler ve bunların nasıl kapatılacağı değil­dir. Burada söz konusu olan Dâr’ul İslâm ve Dâr’ul Küfr’ün müslüman halkları arasındaki ilişkilerle, iptal olan velayet­tir. Yâni; velayet ne anlamdadır ve bunun iptalinin fiili so­nuçlarının ne olacağıdır. Benim ifade ettiğim anlam ve sınır­ları kabul etmiyorsanız, bunun ne anlama geldiğini siz söyle­yiniz.

Dâr’ul İslâm tarafından muhaceret kapılarının kapalı tu­tulması halinde hicretin farz kılındığı zaman verilmiş hükümlerin şimdiki zamanda nasıl uygulanabileceği yolunda­ki itirazınız yerinde ve önemlidir. Fakat buna verilecek olan cevap şudur: Şüphesiz bu hükümler, hicret farz kılındığı za­man verilmişti, fakat velayetin (velilik) düşmesi hicretin farz kılınmasına değil, Dâr’ul İslâm ve Dâr’ul Küfr’ün farklı­lığına dayalıdır. Eğer siz bu dediğimi kabul etmiyorsanız, o zaman şunu demek istiyorsunuz; Eğer, Dâr’ul İslâm hükü­meti bütün kafir ülkelerin müslümanlarını hicrete davet edemiyorsa, o zaman bütün bu müslüman halkların velisidir. Böyle bir durumda Dar’ül İslâm’ın müslümanları da Dâr’ul Küfür’deki müslümanlarının velisi mi olacaktır? Hal­buki durum, bunun tam aksi olmalıdır. En yakın bir Dâr’ul Küfr’deki müslümlanlara bile sığınak vermekten aciz olacak kadar zayıf bir Dâr’ul İslâm’ın bu durumdaki müslümanların velayet hakkını da yerine getiremeyeceği çok açıktır.

İşin gerçeği şudur: Bu velayetin düşmesinin gerektirdiği maslahat ve gerçeklerin hicretin farz olup olmamasıyla hiç alakası yoktur. Aslında bunun esası şudur: Gayri müslim bir hükümetin halkı olan müslümanların velayet yükünü taşı­mak müslüman bir hükümet için mümkün değildir. Eğer müslüman hükümet bu müslümanların velisi olduğunu id­dia ediyorsa, bu velayet hakkım yerine getirmek için gayri müslim ülkelerin içişlerine karışıyorsa veya en azından gö­rünüşte böyle bir karışma hakkına kendini sahip görüyorsa, bunlardan dolayı bütün gayri müslim hükümetlerle başı derde girecektir. Yani, müslümanların yaşadığı gayri müs­lim devletlerle.

Belki siz, velayetin iptaliyle ilgili bu hükmün Dâr’ul Kü­für’deki müslümanların hicret etmemelerini cezalandırmak için verildiğini düşünüyorsunuz. Dolayısıyla şu itirazda bu­lunuyorsunuz: Biz onların hicret yolunu açmadığımıza göre neden onlara bu cezayı vermekteyiz? Fakat daha önce söyle­diğim açıklamayı düşünürseniz bu itirazınız bertaraf ola­caktır. Hicret üzerlerine vacip olup da hicret etmeyenler için verilen cezalar başkadır ve Kuranda çeşitli yerlerde beyan edilmiştir. Sadece hicretin farz olması durumunda söz konu­su olan bu cezaları, hicret farz veya mümkün olsa da olmasa da sırf “Dâr” ayrılığına dayalı olan uluslararası hukukun da­imi maddeleriyle karıştırmakla büyük yanlış anlaşılmalar doğabilir. Bunun için, hicretin vacip olduğu haldeki cezalar­la, farklı ülkelerde uygulanan yasaları karıştırmamak la­zım.

Yabancı ülkelerin uzmanlarının hizmetlerinden yarar­lanmak başka, birisine vatandaşlık hakları verip, sadece kendi vatandaşlarına mahsus olan sır ve sorumluluklara sa­hip görmek daha başka birşeydir. Gerektiğinde,dışarıdan uzman getirmek, şer’an caizdir. Fakat gayri müslim olan bir hükümetin halkı olan ve bütün çıkarları Dâr’ul Küfre ba­ğımlı olan bazı kişileri tutup da kendi ülkemizin sefir, bakan ve müsteşarı vs. yapmak benim bildiğime göre Kur’an’m tali­matlarına aykırıdır.

Velayetin kesilmesiyle ilgili olarak denkliğin de (küfüv) yok olduğunu iddia etmedim ki, Dâr’ul Küfür’deki seyyid bi­risinin seyyid olmaması gibi bir önermeyi de ileri sürmem söz konusu olsun. Söylemek istediğim, evlenme ve diğer bağ­ların sadece velayet bağları içerisinde olan kişi ve toplumlar arasında geçerli olacağı görüşüydü. Bu velayet bağının hiç bulunmadığı bir yerde, eğer soydan başka bir sebeple her­hangi bir bağ mevcutsa, böyle bir durum nikahın (evlenme­nin) esası olamaz. Dolayısıyla evlilik ile eşler arasında doğan hukuki bağların esası velayet üzerindedir, küfr üzerinde de­ğil. Eğer velayet olmazsa, bu hakların düzgün bir şekilde yü­rümesinde küfüvün hiçbir yardımı olamaz. Dâr’ul Küfr’ün seyyid bir erkeği ile Dâr’ul İslâm’ın seyyide bir kadını nesep yönünden denk oldukları halde, bu denklik (küfüv); seyyide kadımn mihir, nafaka ve diğer haklarının verilmesinde bir işe yaramayacaktır.

Yine de, daha önce de söylediğim gibi, benim bu dedikle­rimden.Dâr’ul İslâm ve Dâr’ul Küfr deki müslümanlar ara­sında evlenmenin haram olduğu, “Dar” farkından dolayı da­ha önce gerçekleşmiş nikahların fesh olacağı, gelecekte de iki “Dâr” müslümanları arasında evlenmenin mümkün ola­mayacağı mânâsı çıkarılmamalıdır. Benim sözlerimin anla­mı şudur: Eşler arasında “Dâr” farkı meydana gelmişse ve onlar bizim mahkememize nikahlarının feshi için başvurur­larsa, bunları dikkate almalıyız ve gelecekte böyle bağlara girmekten kaçınmalıyız.

Ve’s-selâm… Mevdûdî[321]

Yetişkin Bir Kız Kendi Arzusuyla Kendisini Nikahlayabilir Mi?

Soru:

Hanefi ve Ehl-i Hadis alimleri arasında, yetişkin bir kadı­nın nikahı meselesinde, genellikle bir görüş ayrılığı vardır. Hanefilere göre, yetişkin bir kız, velilerinin izni olmaksızın veya onların isteğine muhalefet ederek kendisini istediği er­keğe nikahlayabilir. Velileri, onun bu nikâhına itiraz etme hakkına sahip değildir. Bunun aksine Ehl-i Hadistiler böyle bir nikahı bâtıl ve geçersiz sayarlar ve velisinin izni olmadan nikahlanan bir kızın, tereddütsüz ikinci bir nikaha tabi tutulabileceği iddiasındadırlar.

Tarafların bende olan delillerinden bildiklerimi size nuyorum. Siz kendi araştırmalarınızdan yola çıkarak meseleye açıklık getirir misiniz?

Cevap:

Soru soran zât bu soruyla birlikte, çok detaylı bir biçim­de, tarafların delillerini sıralamıştır. Dolayısıyla biz de önce onları aktarıyoruz.

  1. Hanefilerin delilleri şu ayet ve hadislerden ibarettir:

İçinizden ölenlerin bırakmış olduğu eşler, kendi kendile­rine dört ay on gün bekler, iddetleri sona erdiğinde, onların kendi haklarında, uygun şekilde davranışlarından dolayı size sorumluluk yoktur.”[322]

Bundan sonra eğer (koca karısını) boşarsa, kadın başka birisiyle evlenmedikçe bir daha kendisine helal olmaz.”[323]

“Kadınları boşadığınızda, müddetleri sona ermişse, eski kocaları ile birbirleriyle güzellikle anlaşmışlarsa evlenme­lerine engel olmayın” [324]

Bu konuda dayandıkları hadisler de şöyledir: Nafi b. Cübeyr, İbn Abbas’tan şöyle rivayet ediyor:

“Rasûlullah (s.a) buyurdu ki: Dul bir kadın kendi hakkında karar vermeye velisinden daha çok hak sahibidir. Bakire kızın ise görüşü alınmalıdır ve onun susması kabul etmesi demektir.”

Başka bir rivayete göre; “koca görmüş bir kadın kendi ni­kahı konusunda velisinden daha fazla yetkilidir.”[325]

Ebi Seleme ibn Abdurrahman’ın rivayetine göre de:

“Bir kadın Rasûlullah’a(s.a) gelip: “Babam istemediğim bir erkekle beni nikahlamıştır.” dedi. Rasûlullah (s.a) babasına:

Senin buna hakkın yoktur”, kıza da:

“Git, istediğin ki­şiyle evlen.” [326] dedi.

Malik, İbn Abdurrahman’dan; Abdurrahman babasın­dan ve babası Hz. Aişe’den (r.a) rivayet etmiştir: Hz. Aişe Hafsa binti Abdurrahman ‘ı Manzur ibni Zübeyr’le evlendir­di. O zaman Abdurrahman Suriye’deydi. Dönüşünde: ‘be­nim görüşüm gözardı mı edilmeliydi?’ diye sordu. Bunun üzerine Hz. Aişe (r.a), Manzur ibn Zübeyr’e olup bitenleri nakletti. Bunun üzerine Manzur dedi ki: ‘Kararı Abdurrah­man’ın elindedir. Bunun üzerine Abdurrahman, Hz. Aişe’ye: “Sizin yaptığınız birisi ben reddedemem”dedi. Sonuç­ta Hafsa, Manzur’da kaldı ve boşanmadı. [327]

Ebu Davud ve Nesâî, İbn Abbas’tan şöyle rivayet etmiş­tir: Rasûlullah (s.a) buyurdu ki:

“Dul bir kadın üzerinde, velisi hiçbir yetkiye sahip değil­dir.”[328]

Nesâî ve Ahmed, Aişe’den rivayet etmiştir: Bir kız Rasûlullah’a (s.a) gelerek:

“Benim babam beni kendi yeğeniyle (erkek kardeşinin oğ­luyla) nikahladı. Amacı, onu benim vasıtamla zilletten kur­tarmaktır.” dedi. Rasûlullah (s.a) nikahın feshi veya deva­mını kıza bırakdı. Bunun üzerine, kız:

“Ben babamın yaptı­ğını onaylıyorum. Ancak benim istediğim şudur ki, kadınlar babalarının bir yetkisi olmadığını öğrensinler.” dedi. [329]

  1. Ehli Hadis’e mesup kişiler ise, kendi görüşlerini des­teklemek için şu hadisleri öne sürmektedirler:

Hz. Aişe’den rivayet edildiğine göre; Rasûlullah (s.a) bu­yurdu ki:

“Velisinin müsaadesi olmadan nikahlanan kadının ni­kahı batıldır. Eğer bir anlaşmazlık olursa, velisi olmayan kadının velisi sultan (devlet başkanı) olacaktır.” [330]

Ebu Musa, babasından şöyle rivayet etmiştir: Rasûlullah (s.a); “Velisiz, hiçbir nikah caiz değildir.” buyurdu. [331]

Ebu Hureyre’den rivayet edilmiştir: Rasûlullah (s.a):

Bir kadın başka bir kadının (velisi olup) nikah yapma­sın ve bir kadın kendi nikahını da yapmasın, (kendi başına nikahlanmasın)[332] buyurdu.

Hz. Ömer (r.a) şöyle dedi:

“Nikahını velileri veya hükümet yetkilileri yapmayan ka­dının nikahı bâtıldır.” [333]

İkrime b. Halid’in rivayetidir:

bir kadın, kendi nikahı meselesini velisi olmayan bir şahsa havale etti ve o şahıs bu kadının nikahını yaptı. Hz. Ömer (r.a) bunu duyunca taraflara kırbaç cezası verdi ve ni­kahı iptal etti.[334] Hz. Ali (r.a):

“Velisinden izinsiz nikahlanan kadının nikahı batıldır. Velinin izni olmayan hiç bir nikah olmaz.” dedi. [335]

İmam Şa’bi’den rivayet edildiğine göre; Hz. Ali, Hz. Ömer (r.a), Şureyh ve Mesruk dediler ki:

“Veliden izinsiz nikah olmaz. “[336]

Bu delillere bakıldığında her iki tarafin delillerinin de çok ağırlıklı olduğu anlaşılıyor. Taraflardan bir tanesinin görü­şünün tamamen yanlış olduğunu söylemek mümkün değil­dir. Öyleyse: “Acaba Şâri gerçekten birbiriyle çelişen iki de­ğişik hüküm mü koydu, yoksa bir hüküm ötekisini iptal mi etmektedir? Ya da iki hükmü birleştirip, Şârin’in isteği tam anlamıyla anlaşılabilir mi” gibi bazı ihtimaller akla geli­yor.

İlk şık tamamen bâtıl ve ihtimal dışıdır. Çünkü, şeriatın tüm sistemi, Şâri’nin kâmil hikmetine tanıklık etmektedir ve hâkimden çelişen hükümlerin verilmesini beklemek mümkün değildir. İkinci şık da bâtıldır; çünkü bu konuda neshe dair hiçbir delil yoktur. O halde geriye sadece iiçüncü şık kalıyor. Bizim, bunun üzerinde durmamız lazımdır. Ben tarafların delillerinin arasını bulup, Şeriat Sahibinin isteği­ni şöyle anladım.

  1. Nikah konusuna esas olan taraflar erkek ve kadındır; erkek ve kadımn velileri değil. Bunun içindir ki; icap ve ka­bul, nikah eden erkek ve nikahlanan kadın arasında gerçek­leşir.
  2. Nikahı düzenleyen anne ve babası da olsa yetişkin ka­dının (bakire kız veya dul) nikahı onun rızası olmadan veya isteğine aykırı olarak kıyılamaz. Kadımn rızası olmayan ni­kahta icab söz konusu olmadığı için, nikah daha baştan ge­çersiz olmaktadır.
  3. Fakat, Şâri, kadınların nikahları konusunda tamamen bağımsız olmalarını ve istediği her çeşit erkeği velilerinin is­teğine karşı olarak, kendi ailelerine damat olarak getirmele­rini de caiz görmemektedir. Dolayısıyla Şâri, kadının nikahı için, onun ve velisinin rızalarım elzem kılmıştır. Kadının, velisinin izni olmadan ve velinin de kadının rızasını alma­dan nikah kıymaları caiz değildir.
  4. Eğer bir veli, kadının nikahını ona danışmadan kendisi kıyarsa, o nikah kadının isteğine bağlı olarak askıda kalır. Eğer kadın kabul ederse, nikah geçerli olacak; yoksa, bu ko­nu mahkemeye intikal edecektir. Mahkeme, kadının bu ni­kahta onayının bulunup bulunmadığım araştırır ve kadının rızasının bulunmadığını tesbit ederse bu nikahı fesh eder.
  5. Eğer kadın velisinin izni olmadan kendi kendini nikah­larsa, bu nikah da velinin isteğine bağlı olarak askıda kalır. Veli kabul ederse nikah kabul olur. Velinin kabul etmemesi durumunda da bu konu mahkemeye götürülür ve mahkeme velinin itirazını araştırır. Eğer mahkeme velinin itirazının gerçekten makul bir sebebe dayandığını anlarsa, bu nikahı fesheder. Eğer velinin, kasıtlı olarak nikahı geciktirmesi ve­ya caiz olmayan bir amaçla nikahı oyalaması yüzünden ka­dın bunalıp, son çare olarak bu nikahı göze almışsa, velisi kötü niyetli kabul edilip bu nikah tanınır. Mahkeme tarafın­dan da bu nikah karar altına alınır.

Benim bildiğim budur. Doğruyu en iyi bilen Allah’tır.

Evlenme Konusunda Küfüv (Denklik) Meselesi

Soru:

Tercüman’ul Kur’an’ın, Zilkade ve Zilhicce, 1370 tarihli sayısında Mevlânâ Zafer Ahmed Osman’a cevap yazarken öyle bir hata yapmışsınız ki, dayanamadım. Söz konusu ali­min size: “Hindistan’da kalan bir seyyid orada kaldığından dolayı seyyidliği ortadan kalkar ve sıradan biri vaziyetine mi düşer?” şeklinde sorduğu soruya verdiğiniz cevaba çok ama çok şaşırdım. Çünkü siz de, dolaylı olarak, böyle gayri İslâmî bir ayırımı kabul etmiş gözüküyorsunuz. Bunu da şu söyle­dikleriniz teyid ediyor. “Dâr’ul Küfür’deki seyyid bir erke­ğin, Dâr’ul İslâm’ın sınırları içindeki seyyid bir kadınla ne­sep itibarıyla (soy bakımından) denk olduğu doğrudur.” Herşeyden önce ne söylemek istediğiniz anlaşılmıyor. Siz de mi soy meselesini İslâm’da caiz görüyorsunuz? Eğer cevabınız evet ise, Kur’an ve Hadis’ten delillerle beni tatmin ediniz. Ben, insanların mesleklerinden dolayı, neden aşağı veya yü­ce gösterildiklerini anlayamıyorum. İnsanların hepsi Hz. Adem’in (a.s) evladıdır. Hz. Davud (a.s) demircilik yapmış­sa, ona da bu mesleğinden dolayı “demirci” deyip aşağılaya­cak mısınız?

Cevap:

Küfüv (denklik) meselesindeki itirazınıza katılmıyorum. Üslûp ve ifade bakımından farklı görüşlere sahip olabiliriz. Fakat, küfüv meselesi hem akıl ve hem de nakille sabittir. Detaylar bir tarafa, ama nikahta bunun geçerli olduğu konu­sunda fıkhın dört imamı da görüş birliği içerisindedir.

Bu mesele ile ilgili birçok hadis vardır. Mesela:

“Kadınları ancak denkleri ile evlendiriniz.” [337]

“Ey Ali! Üç şeyi geciktirme: Zamanı geldiğinde namazı, hazır olduğu zaman cenazeyi (gömmeyi), dengi bulundu­ğunda bekar kadını evlendirmeyi.” [338]

“Kendi neslinizi sürdürmek için iyi kadınları arayın ve kadınlarınızı denkleri ile evlendirin.” [339]

İmam Muhammed, Kitab’ul Asâr’da Hz. Ömer’in (r.a) şu sözünü nakletmiştir:

“Ben, şerefli ailelerin kadınlarının nikahlarını onların denklerinden başka kimselerle yaptırmaya izin vermeyeceğim.”

Bunlar söz konusu meselenin aktarılmış naklî delilleri­dir. Akli delillere gelince; aklın açık bir gereği olarak bir kızı evlendirirken, erkeğin onun dengi olup olmadığına bakıla­caktır. Eğer dengi değilse, her ikisinin huzur içinde geçinebi­leceğini bekleyemeyiz. Nikahın aklî ve naklî amacı eşler ara­sında sevgi ve merhametin vücuda gelmesidir. Böylelikle on­lar birbirlerinden sükun bulacaklardır. Küfuv’ün söz konu­su olmadığı nikahlarda bu amaca ne kadar ulaşabileceğini siz kendiniz düşününüz. Hangi akıl sahibi oğlunu veya kızı­nı dengi olmayan birine vermeye çalışır?

Siz İslâmî eşitliğin anlamını, sırf müslüman oldukları için, herhangi bir erkeğin, herhangi bir kadınla; herhangi bir kadının herhangi bir erkekle evlendirilmesi olarak mı anlı­yorsunuz? Onlar arasındaki denkliği göz önünde bulundur­maz mısınız?

Fakihler, küfüvün anlamını belirlemeye çalışmış ve her biri kendi yöntemleriyle erkek ve kızda bulunması gereken benzerlikleri ortaya koymuşlardır. Bu detaylarda biz bazı fakihlerin görüşüne katılıp, diğerine katılmayabiliriz. Fa­kat, sağduyunun gereği, ömürleri boyunca beraber olacak olan kişiler arasında, ahlâk, din, aile, sosyal gelenekler, sos­yal şeref, mali durum ve herşeyde bir benzerlik veya denklik bulunmasıdır. Bunların tamamında denklik sağlanamamış olsa bile, hiç olmazsa eşleri birbirinin sevgi ve birlikteliğin­den uzaklaştırabilecek bir farklılık da olmamalıdır.

Bu, insan toplumunun pratik bir meselesidir ve bu konu­da isabetli olmayı gözönünde bulundurmalıyız. Eğer Hz. Âdem’in (a.s) bütün evlatlarının eşit olmasının gerektiği teo­risini burada uygulamaya kalkarsanız, yüzbinlerce yuva yı­kılacaktır. Fakat, sadece neslî ve nesebi bakımdan bazı esas­lara dayanan kast[340] sebebiyle aşağılık ve yücelik gibi şeyleri cahilane bir kavram olarak niteliyorsanız, ben de bu mevzu­da size katılıyorum. Küfüv gibi fikhî bir meseleyi çarpıtarak, hindular gibi, sözde yüksek ve alçak kastları aratmış olanla­ra benim de sizin kadar itirazım var.[341]

Takas Yoluyla Nikah

Soru:

Müslümanlar arasında, birbirlerinin kızlarını karşılıklı olarak takas etme yöntemi gelenek haline getirilmiştir. Ba­zen birçok kişi birleşerek böyle takaslar yapıyorlar. Mesela; Ahmet, Mehmet’in oğluyla; Mehmet, Ömer’in oğluyla ve Ömer Ahmed’in oğluyla kızlarını evlendiriyorlar. Bu durum­larda genellikle mehir rakamı aynı oluyor. Bazı alimler bunu (sigar) takas olarak adlandırmışlardır. Rasûlullah (s.a) ta­rafından bunun haram edildiğini de söylemişlerdir.

Günümüzde fakir bir insan bu yolu seçmekte, bazen buna mecbur kalmaktadır. Çünkü, kızını kolayca kabul edenler, oğluna kız vermekte aynı kolaylığı göstermiyorlar.

Lütfen bu meseleyi açıklayınız.

Cevap:

Ülkemizde uygulanmakta olan takas yöntemi Rasûlullah’ın (s.a) yasakladığı bir evlilik türüdür. Takasın üç şekli vardır ve hiçbiri de caiz değildir.

Birincisi: Bir kişi ötekine, kendi kızının da verilmesi şar­tıyla, kızını verir ve her kız birbirinin mehiri sayılır.

İkincisi: Takasın şartı aynen birinci şekildeki gibi olur ve her aile biribirine eşit miktarda mehir verir. Mesela, ellişer rupi gibi. Ancak kızlara hiç para verilmez.

Üçüncüsü: Takas konusu sadece sözlü olarak değil; kızın nikahında ikinci kızın nikahı da şart olarak ileri sürülmek suretiyle olur.

Bu şekillerin üçü de, şeriate aykırıdır. İlk şeklin caiz ol­madığı görüşüne tüm fakihler katılıyorlar. Fakat geri kalan iki şekil hakkında görüş ayrılığı vardır. Fakat, serî delillere dayanarak, rahatlıkla söyleyebilirim ki, takasın üç şekli de yasaktır. Bu üç takas şekli de toplumda başlıca fesat sebebi­dir.[342]

Nişanlanmanın Şer’i Hükmü

Soru:

Şer’an; nişan, nikah yerine geçer mi? Halk bunu icap ve kabul derecesinde görüyor. Eğer kızın ailesi verdikleri sözü reddederlerse, akrabalar onlarla ilişkilerini kesiyorlar. Bu durumda, kızın ailesi kızlarının nikahını başkasıyla yapar­sa, yaptıkları doğru olur mu?

Cevap:

Nişan, bir kızın falanca şahısla nikahlanacağına dair bir sözdür; haddi zatında nikah değildir. Ama bu, taraflar ara­sında dönülmesi doğru olmayan bir ahid ve anlaşma niteliği taşımaktadır. Makul bir neden olmadan buna uymamak doğru değildir. Eğer nişandan sonra, taraflardan birinin da­ha önce bilinmeyen ya da gizlenen bir ayıbı açığa çıkarsa, şüphesiz bu sözden dönülebilir. Ama böyle makul bir sebebe dayanmadan, sözden dönmek caiz değildir. Sözünde durma­mak ve ahdi bozmaktan dolayı Allah’a hesap verilecektir.[343]

Şeriatın Mastürbasyonla İlgili Hükmü

Soru:

Gençliğinin en üst noktasında olan biri, şehevî duyguları baskınsa, bu duyguları ancak şu birkaç şekillerle kontrol al­tına alabilir:

Biri evlenme yoludur. Ama nişanlısı olan kızın yaşı kü­çük olduğundan dolayı en az üç dört yıl beklemek zorunda­dır.

Bir başka yol, kendi ailesinin istemediği bir kızı almaktır. Fakat böyle olunca da bütün ailesi küsebilir, hatta ailesiyle olan bütün bağları kopabilir.

Kendi nişanlısı büyüyünceye kadar, geçici olarak başka biriyle evlenmesi. Fakat bu da mut’a gibidir.

İsteklerini kontrol altında tutmak için oruç tutabilir. Yal­nız, mesleği meşakkatli birisidir; gün boyu çalışmaktadır ve çalışarak oruç tutması da zordur.

Son çaresi de zinadan kurtulabilmek için mastürbasyon yapmaktır. Bu durumda böyle bir yöntem uygulanabilir mi?

Cevap:

Mastürbasyonla ilgili İslâm’ın fakihlerinin üç görüşü vardır:

  1. Caizdir ve buna karşı en fazla denebilecek şey; ahlâk kurallarına aykırı olduğu için mekruh ve istenmeyen bir fiil­dir. Bu görüşü destekleyenler, hiçbir yerde bunun haram ol­duğu söylenmemiştir demekte ve şu ayeti delil getirmekte:

“Allah size haram ettiği şeyleri, sizin için detaylı olarak beyan etmiştir[344] ve bu, haramlar listesinde zikredilmediği için caizdir, demektedirler.”

İbn Hazm, Muhallâ’da, bu görüşü delilleriyle sunmuştur. Senetleri ile belirtmiştir. Hasan Basri, Amr b. Dinar ve Mücahid de aynı görüştedir. Sadece Atâ buna mekruh demiş­tir.[345]

Allâme Alûsi, Rûh’ul Meânî’de, İmam Ahmed b. Hanbel’in şu görüşünü belirtir: “Bu fiil, gerektiğinde hacamat yaptırmak veya kan aldırmak gibi caizdir. “[346]

Fakat Hanbelî fıkhının güvenilir hiçbir kitabında ben bu fetvayı bulamadım.

  1. Haramdır. Fakat zina fitnesine karışma ihtimali bu­lunduğu takdirde bunu yaparsa, azaba uğramayacağı umu­du vardır. Bu Hanefîlerin görüşüdür. Nitekim Redd’ul Muhtar’âa, bu fiilin haram olduğu ve azabı gerektirdiği açıklanmıştır. Sadece zinaya karışma ihtimali bulunduğu zaman yapıldığı takdirde müstesna.[347]

Buna yakın olarak, Allame Alusi, İbni Hümam’ın bu an­lamdaki bir sözünü aktarmıştır: [348] Ve buna benzer bir görü­şü Allâme İbn Âbidin, büyük fakih Ebu’l-Leys’den nakletmiştir. Bu görüş hakkında özel bir hüküm yoktur ve bu İslâm’ın genel usulünden netice olarak çıkartılmıştır. Me­selâ; mecburiyet karşısında haram şeyin kullanılmasına izin verilmesi ve cevaz olmayan iki işten kaçınılmaz olduğu için daha az derecede caiz olmayan işi yapmak gibi.

  1. Kesinlikle haramdır. İmam Şafiî ve İmam Malik’in gö­rüşü böyledir. Onlar Mü’minun Sûresi’nin şu ayetini delil olarak göstermektedirler:

“Ve onlar ırzlarını korurlar. Ancak eşleri, yahut ellerinin sahip olduğu (cariyeler) hariç (bunlarla ilişkilerinden dolayı da) onlar kınanmazlar. Ama bunun ötesine gitmek isteyen olursa işte onlar haddi aşanlardır.”[349]

Bu ayetten delil getirirken diyorlar ki: Nikahlı kadın ve cariyeler hariç, zina, mastürbasyon, Lut kavminin ameli gi­bi, yollarla şehveti tatmin etmenin bütün şekilleri Kur’an’a göre haramdır. Sonra şu hadislerle bu görüşlerini destekle­mektedirler:

“Allah cinsi organlarıyla oynayanları azaplandırmıştır.”

Allâme Alûsi bu iki hadisi, Rûh’ul Meâni’de nakletmiştir. İbni Kesîr bu ayeti tefsir ederken şu hadisi nakletmiş, ancak hadisin garîb olduğunu ve ravilerinden birisinin ta­nınmayan biri olduğunu da belirtmiştir.

“Kıyamet günü Allah Teala, yedi adama ne bakacak, ne onları pâk edecektir, ne de başka insanlarla toplayacaktır. Onları cehenneme ilk girenler arasında bulunduracaktır. Eğer tevbe ederlerse müstesnadır. Tevbe edeni Allah affe­der.

  1. Kendi elini nikahlayan (Mastürbasyon yapan).
  2. Lut kavminin yaptığını yapan (Livata yapan)
  3. Bu fiilleri yaptıran
  4. İçki içen
  5. Feryat ettirecek bir şekilde kendi anne ve babasını döven
  6. Komşularını kendisine lanet ettirecek derecede rahat­sız eden.
  7. Komşusunun karısıyla cinsel ilişki kuran.”

Bu değişik delil ve görüşlere bakınca, birincisinin çok za­yıf ve yanlış olduğu gerçeği ortaya çıkıyor. Buna haram sıra­lamasında yer vermemesinden, her haram şeyi ismiyle ifade etmesi gerektiği anlamı çıkarılamaz. Oysa bundan, Kur’an’da haram ve helâlin genel usulünün belirtildiği anla­mını çıkarmak daha doğru olur. Dolayısıyla Kur’an’da ifade edilen bir esasın kapsamına giren her şeye aynı hüküm uy­gulanır. Bir esasın kapsamında bulunan bir şey için, sadece kendini istisna eden herhangi bir delil bulunursa, hüküm geçersiz olur.

Sorunu şu şekilde ortaya koymak gerekmektedir: Kuranı Kerime göre, nikahlı kadınlar ve köle gibi mülk olan kadınlar dışında herhangi bir yolla şehveti gidermek günah­tır. O halde ortada mastürbasyonu istisna eden bir delil var mıdır?

Bazı kişiler, bu soruyu şu şekilde cevaplamaktadırlar: “Arabistan’da bu fiil yapılmıyordu ve Arap dilinde de bu tür bir kelime bulunmuyordu.” Dolayısıyla, bu:

“Kim bunun dışında bir yola başvurursa, işte onlar haddi aşanlardır.[350] ayetinin kapsamına girmez.

Bu yaklaşım iki nedenle yanlıştır: söyleyebiliriz. Fakat aklın hükmü, bunun zina, Lut kav­minin ameli (livata) ve hayvanlarla çiftleşmeye göre daha hafif derecede haram olmasıdır. Dolayısıyla kişi, bu tür gü­nahlara düşme safhasına gelmişse ve bu günaha düşme teh­likesinden kurtulmanın tek yolu da masturbasyonsa, “belki de Allah ona ceza vermez.” diyebiliriz.

Şimdi hakkında soru yöneltilen kişiye dönelim. Ben, ona ilk olarak Allah’ın şu nasihatini hatırlatacağım:

Evlenemeyenler, Allah kendilerini lütfü ile zenginleşti­rene kadar iffetli davransınlar.” [351] Ben de ona şu şe­kilde bir nasihatta bulunabilirim: Senin için böyle bir duru­mun mevcut olmadığını söyleyebilirim. Sen bunu haram bir şeyi helâl etmek için mazeret olarak kullanıyorsun. Sen, ai­lenden korktuğun için evlenmiyorsun. Oysa ailen, senin gibi genç bir adamı, küçük yaştaki bir kızla nişanlayarak cahilli­ğini ortaya koymuş. İmkanın olduğu halde aile korkusundan nikah yapmazsan ve herhangi bir günah işlersen, Allah’a he­sabını vereceksin. Çünkü nikaha mani hiç bir mecburiyetin yok. Hile için delil ve mazeret aramayı bırakmalısın. Aksine doğru karar vermeye çalışmalısın. Allah mı? Aile mi? Hangi­si korkulmaya daha layık olan?[352]

Peçe Takmakla Tesettürün Gayesi Gerçekleşiyor Mu?

Soru:

Ben, bir süredir zihnen ve kalben sizin vaziyet ve istika­met ettiğiniz İslâmi harekete bağlıyım. Tesettür meselesin­deki görüşlerinizi okudum ve çok sevindim. Fakat yazınızın sonunda, geleneksel bir örtü olan peçeyi de tavsiye etmişsi­niz. Bu konuda birkaç şey kafamızı kurcalıyor. Şu konuları açıklamanızı rica ediyoruz:

Tesettürün gayesi cinsî cazibeden doğacak olan fitneyi önlemektir. Açıkça bilinmektedir ki, cinsî cazibe erkekte de, kadında da mevcuttur. (İkisinin cazibeleri arasındaki farkı inkar etmiyorum.) Dolayısıyla tesettürün asıl ruhu olan “göz sakınması”nın hükmü, erkek için de kadın için de geçerli­dir. Fakat kadınların büyük bir çoğunluğunun örtü duvarı­nın arkasında göz zinası yaptıkları bir gerçek. Bunun nede­ni, erkeklere bakarlarken kendilerini onların görmedikleri­ni zannediyor olmalarıdır, diyebiliriz. Böylece kadınların özlerindeki (fıtratlarındaki) haya gittikçe azalıyor.

Ayrıca orta halli bir aile kadını işlerini peçe takarak yürü­temez. Meselâ; yolculuk için otobüs, minibüs vs. ye binmek İslâmî açıdan peçeli bir kadın için oldukça zor ve mahzurlu­dur. Tesettürün önemi ve makuliyetini inkar mümkün de­ğildir. Fakat geleneksel örtü olan peçenin yerine daha uygun bir şey kullanılamaz mı? Meselâ; birkaç yıl öncesine kadar namuslu köy kadınları yüzü açık tutan çarşaf örtünüyorlar­dı. Çarşafın içindeyken de bir erkeğe sürekli bakma cesareti­ni gösteremiyorlardı; gözlerinde çekingenlik ve haya belli oluyordu. Bana göre yüzü açık tutan çarşaf, günümüzde kul­lanılan peçeye göre daha iyi bir örtü. Meşguliyetinize rağ­men sizi zahmete sokuyoruz. Hoşgörünüze sığınarak, bağış­lamanızı rica ediyoruz.

Cevap:

Sorunuzda bir çok şeyi birbirine karıştırmışsınız. Bu se­beple herşeyi ayrı ayrı ele almak gerekiyor. Üzerlerinde ayrı ayrı düşündükten sonra genel bir kanaate varmanız uygun olur.

Düşünülecek ilk şey şudur: Gözleri sakınma konusunda bir eğitim ve ahlâkî terbiye vermeden bir kadını, yabancı er­keklere dikkatle bakmaktan alıkoyabilir miyiz? Siz peçeye, kadın erkeğe yüzünü göstermese de, kadının caiz olmayan bir şekilde onlara bakmasını engellemiyor diye itiraz ediyor­sunuz. Ki peçe, erkeğin kadının yüzünü görmesini engelli­yor, fakat kadın da altında haram olan erkek temaşacılığını yapabiliyor. Fakat bu eksiklik, sadece peçeli giysilerde değil, yüzü açık tutan çarşafta da söz konusudur. İslâm hukuku, bir kadına yolunu görebilecek kadar gözünün önünü açmasına müsaade ediyor. Bu nedenle her müslüman kadın, dışarı çıktığında çarşafını gerekli oranda açabilir. Ayrıca bu eksik­lik, kapı ve pencerelere taktığımız perdelerde de vardır. Ka­dının içinde yaşadığı ve dışarı bakmak zorunda kaldığı herşeyde bu eksikliğin olduğunu söyleyebiliriz. Şimdi buyurun siz söyleyin: Bunları nasıl önleyebilirsiniz? Acaba İslâm hu­kuku kadının içinde bulunduğu şeyin iyice kapatılmasını is­tiyor mu? Ayrıca ben “Hicap” adlı kitabımda bir rivayeti de naklettim. Bu rivayete göre Hz. Peygamber, (s.a) Hz. Aişe’ye zencilerin oyununu seyrettirmiş tir. O kitabımda, erkeklerin kadınlara bakmasıyla, kadınların erkeklere bakmasının şer’an aynı olmadığım, psikolojik açıdan duyarlılıklarının da farklı olduğunu izah etmiştim.

Düşünülecek ikinci husus da şudur: Peçeli çarşaf, parlak ve egzotik değil de sade ve süssüz olsa, hiç bir itiraza yer kal­mayacaktır. Böyle bir peçe şeriatın gayesini gerçekleştirmiyor mu? Eğer gerçekleştiriyorsa, bunun caiz olmamasının hiç bir delili yoktur. Size göre, şeriatın gayesini başka bir şey yerine getiriyorsa, bu ayrı bir konudur. Elbette İslâm’ın ga­yesini gerçekleştiren başka şeyler de önerebilirsiniz. Fakat peçenin caiz olmadığını söylemek doğru olmaz.

Peçeyi takıp da dolaşmanın ve otobüslere binmenin zor­lukları ile peçenin caiz olup olmaması arasında hiç bir ilgi yoktur. Sizce yüzü açık tutan çarşafla bu zorluklar azalacak mı? Yahut tamamen ortadan kalkacak mı? Bu durumda ka­dınların dikkatini çekin. Eğer onların tecrübesi de yüzü açık tutan çarşafın daha uygun ve pratik olduğunu gösterirse, neden kullanmasınlar ki![353]

Kadın Ve Hac Yolculuğu

Soru:

Kadının yanında bir mahremi olmadan hacca gitmesiyle ilgili olarak alimler arasında görüş ayrılığı vardır. Bu konu­daki mezheplerin görüşlerini ve size göre içlerinde tercihe şayan olam açıklamanızı rica ediyoruz. Bizi aydınlatır mısı­nız?

Cevap:

Kadının yanında bir mahremi olmadan hacca gitmesi ko­nusunda mezhep alimleri gerçekten ihtilaf etmişlerdir. Bu konudaki görüşler dört kısıma ayrılabilir:

  1. Kadın, yanında kocası veya bir başka mahremi olma­dan, hiç bir şekilde hacca gitmemelidir. Bu görüş, İbrahim Nehâî, Tav’us, Şa’bi ve Hasan Basrî’den nakledilmektedir. Ayrıca Hanbeli mezhebi uleması da aynı fetvayı vermiştir.
  2. Hac yolculuğu, üç gece ve gündüzden daha kısa bir sü­rede gerçekleştirilebiliyorsa, kadın yanında bir mahremi ol­masa da hacca gidebilir. Fakat bu yolculuk üç gün veya daha fazla sürecekse, kocası veya bir mahremi olmadan hacca gi­demez, İmam Ebu Hanife ve Süfyan-ı Sevrî’nin görüşü de buşekildedir.
  3. Bir kadın, kocası veya bir mahremi yoksa, ahlaken gü­venilebilir olan kişilerle birlikte yola çıkabilir. Bu görüş, İbn Şîrîn, Atâ, Zührî, Katâde ve Evzâî’nindir. İmam Malik ile İmam Şafii de aynı görüştedir. İmam Şafii, bu güvenilir yol­daşları şöyle tanımlar: Kocasız ve mahremi olmayan birkaç güvenilir kadın bir araya gelip mahremleri olan bir topluluk­la yola çıkarsa, tek olan kadın da onlara katılabilir. Fakat bir kadın tek başına namahremi olan toplulukla hacca gitme­melidir.
  4. 4. İbn Hazm Zahirî, bu üç görüşe muhalefet ederek, bir kadının nâmahremi olmasa da yalnız başına hacca gitmesini caiz görmüştür. Bir kadının , kocası varsa ve o hacca götürmüyorsa koca günahkârdır, fakat kadının yalnız başına hac­ca gitmesi caizdir.

Ben bu dört görüşün üçüncüsünü tercih ediyorum. Çün­kü; bu üçüncü görüşe göre, bir farzın yerine getirilmesi müm­kün olmaktadır. Ayrıca bu görüş bir kadının tek başına hac­ca gitmesiyle doğabilecek olan fitne ihtimalini de ortadan kaldırmaktadır.[354]

Mirasta Aynı Anadan Doğma Üvey Kardeşlerin Payı

Soru:

Kudûrî’nin “Kitabu’l Ferâiz” adlı eserinin “Babü’l Hesab” bölümünde, şöyle yazmaktadır: “Bir kadının varisleri arasında kocası, annnesi veya babaannesi ve ana bir üvey kardeşleri ile öz kardeşi de varsa; mirasından kocasına yarı­sı, annesine altıda biri, ana bir üvey kardeşine üçte biri hisse verilecektir. Öz kardeşlerine hiç bir şey verilmeyecektir.”

Sorularımız şunlardır: Hanefîlerin fetvası bu mudur? Öz kardeşin mirastan mahrum bırakılması ve ana bir üvey kar­deşin varis olması insafla bağdaşır mı? “Kelale” kelimesini açıklar mısınız? Annesi veya babaannesinin sağ olması ha­linde bir cenazeyi “kelale” diye niteleyebilirmiyiz?

Cevap:

Kudûrî’den naklettiğiniz meselede Selefiyye arasında gö­rüş ayrılıkları vardır. Ölen bir kadının varisleri arasında ko­cası, annesi, özkardeşleri ve ana bir üvey kardeşi varsa Hz. Ali, Ebu Musa el-Eş’ari ve Ubey ibn Ka’b’ın fetvasına göre; mirasının yansı kocasına, altıda biri annesine ve üçte biri ana bir üvey kardeşine verilecektir. Öz kardeşine hiç bir şey verilmeyecektir. Aynı fetvayı Hanefiler de kabul etmekte­dirler.

Hz. Osman ve Hz. Zeyd b. Sabit’in görüşüne göre bu görü­şe muhalif olarak, üçte biri öz kardeşleri ve ana bir üvey kar­deşleri arasında eşit olarak paylaşılacaktır.

Hz. Ömer ilk görüşü benimsemiştir. Fakat daha sonra ikinci görüşü daha uygun bulmuştur. İbn Abbas’tan iki riva­yet aktarılmıştır. Güvenilir rivayete göre o da ikinci görüşü benimsemiştir. Kadı Şureyh buna göre karar vermiştir. İmam Şafii, İmam Malik ve Süfyan-ı Sevrî de bu görüştedir­ler.

Hanefîlerin delili şudur: Ana bir üvey kardeşleryşer’an payları belli olan varislerdir. Öz kardeşler ise baba tarafindandırlar. Belli payları olan varislerden geride bir şey kal­mazsa hiç bir şey alamazlar.

Diğerlerinin delili de şöyledir: Ana bir üvey kardeşler ile öz kardeşler aynıdırlar; aynı anadan doğduklarından aynı payı alırlar. Yani mirasta eşit hisseye sahiptirler.

“Kelale” ye Hz. Ebu Bekir’in verdiği anlamı, Hz. Ömer de kabul etmiştir. Onlara göre kelale, evladı ve babası olmayan kişidir. Dolayısıyla bir kişinin annesi veya babaannesinin varoluşuyla cenazesinin “kelale” olması ortadan kalkmaz.”

Dede Yetimi Erkek Torunun Mirastan Mahrum Kalması

Soru:

Bir kişinin babası, dedesi sağken ölürse, bu durumda de­de yetimi erkek torun mirastan hiçbir şey alamıyor. Bu ünlü bir şeriat meselesidir. Şu anda hükümet de bunu uyguluyor. Bu konuda farklı görüşler var mıdır? Varsa nelerdir? Size gö­re bunlardan hangisi İslâm’ın ruhuna uygundur?

Siz de aynı görüşü benimsiyorsanız, şu eleştirilerden kur­tulmanın yolu nedir? İslâm yetimlerin haklarını korumada çok büyük titizlik göstermektedir. Ancak neden babasını, dedesinin ölümüne kadar yaşatmıyor ve yetimi dedesinin mirasından mahrum bırakıyor?

Cevap:

İslâm’ın fakihleri bu meselede aynı görüştedirler, arala­rında bir ihtilaf yoktur. Dede yetimi erkek, dedesinin mirası­na sahip olamaz. Yalnızca amcaları, dedesinin varisi olacak­tır. Fakat fakihlerin görüş birliği gösterdikleri bu hükmün dayanağım, ben Kur’an ve Hadis’te şimdiye kadar bulamadım. Ümmetin tüm fakihlerinin ve Selefiyye’nin bu mesele­de görüş birliği sağlamış olmaları, bu konuda karşı görüş ile­ri sürmeye cesaret etmeyi zorlaştıracak kadar güçlü bir ka­nıttır.

Ayrıca bu konuda şöyle bir aklî delil de gösterilebilir: Bir torun, zaten babasından dolayı mirası hak ediyor. Bu neden­le kendisi doğrudan mirasçı olamaz. Bunun gibi, bir gelin de kocasının vasıtasıyla kayınpederinin mirasından payını alabiliyor; doğrudan değil.

Bir kişinin oğlu ölürse, onun da erkek çocuğu olmazsa, siz de kabul edersiniz ki ölen çocuğun hissesi iptal olacak; ölen çocuk için babasının ölümünden sonra bir pay çıkarılmaya­caktır.

Bunun gibi, ölen çocuğun karısı varsa, o da kayınpederi­nin mirasından hiç bir pay alamayacaktır. Bu durum, dul ka­rısının ikinci kez başka biriyle evlenip evlenmediğini gözönünde tutmadan söz konusudur. Buna rağmen ölen kişinin oğluna miras aktarmada neden israr ediyorsunuz?

Yetimi besleme konusunda da, şeriata göre, dede yetimi çocuğun velisi amcalarıdır; onun büyümesinden sorumlu­durlar. Ayrıca şeriattaki vasiyyet hükmünün amacı, ölen ki­şi bir miras bırakıyorsa, bunu ailesindeki hak sahibi kişiler lehine vasiyet etmesidir. Çünkü mirasın üçte biri vasiyete göre verilebilir. Böylece ölen kişi, torun, gelin vs. akrabaları­nı düşünerek vasiyyet edebilir. Zaten vasiyyetin amacı da, varisler dışındaki ihtiyaç sahibi kişilere yardım etmektir.[355]

Ramazanda Teravih Namazı Nasıl Kılınmalı?

Soru:

Size bir takım sorular yöneltiyoruz. Cevaplamanızı rica ediyorum.

  1. Fıkıh alimleri, genel olarak, Ramazan ayında kılınan teravih namazının yatsı namazıyla beraber eda edilmesinin faziletli olduğu görüşündedirler. Teravih namazını cemaat­le kılmak, hem farz-ı kifaye hem de sünnet-i müekkededir.

Bu durumda, cemaatle teravih namazı kılınmayan ma­hallelerin sakinleri günahkâr mıdır? Camide iki kişinin cemaat olup teravih namazını kılmaları, cemaati terkeden mahalle sakinlerini de günaha düşmekten kurtarır mı? Ne­den Hz. Ebu Bekir (r.a) döneminde böyle yapılmadı? Hz. Ebu Bekir (r.a) dönemindeki müslümanların teravih namazını cemaatle kılmamalarının şer’i hükmü nedir? Onlara da gü­nahkar diyebilir miyiz?

  1. Teravih namazını, gecenin ilk bölümünde yatsı nama­zıyla birlikte kılmak şart mı? Neden uykudan önce kılmak gerekiyor? Sahura kalkınca kılmak faziletli değil mi? Tera­vih namazını sahurda kılmanın bir fazileti yoksa, Hz. Ömer’in (r.a) şu sözüne ne anlam vereceğiz? “Uyku arasında yaptığınız ibadet, ayaktayken yaptığınız ibadetten daha ha­yırlıdır. “
  2. Ramazanda teravih, teheccüd namazından daha mı fa­ziletlidir? Ramazan’da yatsıdan sonra yatıp kalkınca da yal­nızca teheccüd kılmak günah mıdır? Oysa teheccüd teşvik edilmiştir ve teravihe bu kadar önem verilmemiştir. Teravih ve teheccüd namazını birlikte kılmak oldukça zordur.
  3. 4. Vitir namazını, teravihten sonra cemaatle mi kılmamız gerekiyor? Gecenin bir bölümünde vitir, sonlarına doğru da teravih namazı kılmabilir mi?
  4. Teravih namazı kaç rekattır? Sekiz, yirmi, otuzsekiz ve kırk rekat olduğunu söyleyenler var. Bunlardan hangisi ha­disle sabittir?
  5. Bir sahabi, Hz. Peygamber’den (s.a), teravih konusun­da: “Cemaatle kılınmasının size farz olacağı endişesiyle terkettim.” hadisini rivayet etmektedir, Hz. Peygamber terket-tiği halde, biz neden teravihi camide, cemaatle kılıyoruz?

Cevap:

Teravih konusunda kısaca şunlar söylenebilir;

  1. Hz. Peygamber (r.a) Ramazan’da gece namazları kıl­mayı teşvik ederdi. Bu da gece namazlarını sevdiğini gösterir.
  2. Hz. Peygamberin (r.a) Ramazan’da üç gece teravih na­mazını cemaaatle kıldığı sahih hadislerle sabittir. Sonra;“Cemaatle kılınmasının size farz olacağı endişesiyle terkettim.” buyurmuşlardır. Bu durumda, teravihin farz derece­sinde olmadığı, teravihi cemaatle kılmanın sünnet olduğu ve Hz. Peygamberin (s.a) farz olarak görülmesine razı olma­makla beraber teravihin cemaatle kılınmasını da istediği anlaşılmaktadır.
  3. Bu konudaki rivayetleri topladığımızda, Hz. Peygam­berin (s.a) gecenin ilk bölümünde cemaatle teravih namazını sekiz rekat olarak kıldığını görmekteyiz. (Zayıf bir rivaye­te göre de yirmi rekat kılmıştır.) Sahabiler, teravih namazını camide cemaatle kıldıktan sonra evde de bir kaç rekat namaz kılarlardı. Evde kıldıkları namaz kaç rekattı? Bu belli değil. Fakat daha sonra Hz. Ömer’in (r.a) teravihi camide cemaatle yirmi rekat olarak kıldırmasından ve sahabilerin buna iti­raz etmemesinden, evlerinde fazladan kıldıkları namazın on iki rekat olduğu anlaşılmaktadır.
  4. Teravih namazının, Hz. Peygamber (s.a) döneminden Hz. Ömer (r.a) döneminin başlangıcına kadar düzenli bir şe­kilde cemaatle kılınmadığı bilinmektedir. Sahabiler teravi­hi evlerde ya da camilerde küçük küçük cemaatler halinde kılmaktaydılar. Hz. Ömer (r.a) yalnızca, küçük cemaatler halinde farklı yerlere dağılmış insanları bir araya toplaya­rak büyük bir cemaatle aynı yerde teravih namazını kılma­larını sağladı. Bu karara varırken, Hz. Peygamberin (s.a) te­ravih namazını bir Ramazanda üç kez cemaatle kıldırmış ol­masını gözönünde bulundurmuştu. Dolayısıyla Hz. Ömer’in bu girişimine bid’at demek imkansızdır.

Hz. Peygamber (s.a) teravihi cemaatle kılmayı farz olma endişesiyle durdurmuştu. Hz. Peygamberin (s.a) vefatından sonra, vahy nazil olup farz olarak kılınacağı endişesi de kalk­mıştı. Bu yüzden de Hz. Ömer (r.a) teravihi cemaatle kılmayı bir sünnet ye mendup olduğu için yeniden başlattı. Bu uygu­lama, Hz. Ömer’in ne kadar büyük bir fakih olduğunu göste­ren güzel bir örnektir.

Hz. Ömer (r.a), Rasûlullah’ın (s.a) amacını çok iyi kavra­mış ve ümmet arasında teravihi gerektiği şekilde kılınır hale getirmiştir. Sahabilerin Hz. Ömer’in bu uygulamasına itiraz etmemeleri; aksine, gönül rahatlığıyla kabul etmeleri, Pey­gamber Efendimizin (s.a) arzusunun tam olarak yerine geti­rildiğini göstermektedir.

Böylece teravihe farz derecesi verilmemiştir. Nitekim Hz. Ömer’in de (r.a) bir keresinde teravih namazı kılınırken ce­maate katılmadığı görülmüştür. Hz. Ömer, Abdurrahman b. Avf’la birlikte camiden ayrılmışlardı. Bu davranış da ümme­te teravihin farz olmadığını göstermekteydi.

  1. Hz. Ömer (r.a) döneminde teravih namazı düzenli olarak cemaatle kılınmaya başlandığı zaman, sahabiler arasın­da yirmi rekat olduğu konusunda görüş birliği vardı. Hz. Os­man (r.a) ile Hz. Ali (r.a) dönemlerinde de teravih namazı ca­mide cemaatle kılınmaya devam etti. Böylece üç halife bu meselede aynı görüşü paylaşmış ve hiç bir sahabe de buna karşı çıkmamıştır. Demek ki, Hz. Peygamber (s.a) dönemin­de de teravih yirmi rekat kılınmaktaydı.

Bu nedenle, İmam Ebu Hanife, Şafii ve Ahmed gibi üç imam teravihin yirmi rekat olduğunu kabul etmişlerdir. Davud Zahirî de bunu sabit bir sünnet olarak kabul etmiştir.

  1. Ömer b. Abdülaziz ve Affan b. Osman yirmi rekat yeri­ne, otuz altı rekat teravih kılmaya başladı. Bu uygulamanın, dört halifenin tahkikine ters düştüğü kesinlikle söylenemez. Bu yeni uygulamadaki amaç, Mekke dışındakilerin de Mekke’dekiler kadar sevap kazanmalarını sağlamaktı. Çünkü Mekke’dekiler her dört rekat teravihten sonra kabe’yi tavaf ederdi. Bu iki İslâm büyüğü, tavafın yerine fazladan dört re­kat teravih kılmaya başladılar. Medine’de de böyle bir uygu­lama vardı. İmam Malik, Medinelilerin uygulamalarım delil olarak görürdü. Bu nedenle İmam Malik de daha sonra yirmi rekatın yerine otuzaltı rekat olduğu fetvasını verdi.
  2. Alimlerin, bir yerleşim merkezinde veya mahallede te­ravih namazı cemaatle kılmmadığı takdirde sakinlerinin de günahkâr olduğunu söylemelerinin nedeni, teravihin bir sünnet-i müekkede ve farz-ı ayın oluşu; ayrıca dört halife dö­neminden itibaren ümmetin uygulayagelmesidir. Teravihi cemaatle kılmayı terketmek, müslümanların amelde gevşe­melerini gösterir. Gevşeme bir başlarsa, o bölgedeki bütün İslâmî gelenekler yok olur.

Aslında bu itirazımz, cevap 4’teki bilgilerle de giderilebi­lir.

  1. Teravih namazını, yatsı namazının peşinden mi yoksa teheccüd vakti mi kılmanın daha faziletli olduğu konusunda ihtilaf vardır. Fakat fikıh alimleri, genellikle gecenin son ya­rısında kılmamn daha faziletli olduğu eğilimindedir.

Müslümanlar teravih namazını ceamaatle ancak gecenin ilk yarısında yatsının ardından kılabilirler. Gecenin son ya­rısında camiide cemaat oluşturulmak istense, ümmetin büyük bir çoğunluğu bu sevaptan mahrum kalacaktır. Bu da kuşkusuz büyük bir kayıptır. Ayrıca salih kişiler, gecenin son yarısında kılmak amacıyla yatsıdan sonra cemaatten ayrıhrsa, halkın kuşkulanması endişesi doğar. Salihler ce­maati terketmeye başlayınca, halkın da teravihi tamamen terketmesinden korkulmaktadır. Hatta salih kişiler, teheccüd namazı kıldıklarını halka açıklamak zorunda da kalabi­lirler.

Benim kanaatim bu. İlim Allah Teâlâ’nın katındadır. O doğruyu en iyi bilendir.[356]

Duada Din Büyüklerini Vesile Yapmak

Soru:

Bir defasında “Filanca kişinin hürmetine… filancanın yü­celiğine…” diyerek dua etmenin İslâm’da yeri var mı diye sor­muştum. Siz de sûfilerin genellikle bunu yaptıklarını belirt­miş, fakat Kitap ve Sünnet’te hakkında bir hükmün olmadı­ğını söylemiştiniz.

Oysa Bakara Sûresi’nde, ehl-i kitap hakkında:

“Hz. Pey­gamberin risaletinden önce yahudiler kâfirler üstüne zafer duaları ediyorlardı”[357] buyurulmaktadır.

İmam Râğıp Müfredat adlı eserinde bu ayetin tefsirini yaparken diyor ki:

“Onlar Hz. Peygamber’in risaletini vesile yaparak dua ederlerdi. Hatta yahudilerin ‘Bize putperestlere karşı Hz. Muhammed’in vesilesiyle zafer bağışlansın’ dedikleri riva­yet edilmektedir. Yine onların Hz. Peygamber’i anarak, onun vesilesiyle Allah’tan zafer diledikleri de rivayet edil­miştir. ” demektedir.

Tirmizınin”ed-Deavât” bölümlerinde hasen sahih garîb bir hadis rivayet edilmektedir: “Görmeyen bir kişi, Hz. Peygamber’e gelip acısının bitmesi için kendisine dua etmesini istedi. Peygamber Efendimiz (s.a) istiyorsan dua ederim, fa­kat sabredebiliyorsan sabret. Sabretmen senin için daha iyi­dir” buyurdu. Ama o kişi duâ etmesini istedi. Hz. Peygamber de(s.a) ona abdest almasını söyledi. Sonra da şu duayı öğret­ti:

“Ey Allah’ım! Ben, Rasûl’ün Muhammed (s.a) aracılığıy­la sana dua ediyorum. Sana yöneliyorum. Ey Rabbim! Sana bir ihtiyacım nedeniyle yöneldim. Sen benim ihtiyacımı gi­der. Ey Allah’ım! Hz. Peygamber’in hakkımdaki şefaatini kabul eyle.”

Yukarıdaki ayet ve hadisteki dua, Hz. Peygamber’i vesile kılmayı ispatlamıyor mu? Bu delillere dayanarak caiz ve doğru olduğu söylenebilir mi?

Cevap:

Ben, söz konusu ayetten yahudilerin risaletinden önce Hz. Peygamber’i vesile yaparak kafirlere karşı zafer duası ettikleri anlamını çıkarmıyorum.

İmam Râğıb’ın ilk iki sözü de bu ayeti açıklıyor. Ayrıca bu ayeti tefsir eden sahih hadislerle de karşılaşıyoruz.

Hz. Peygamber’in risaletinden önce yahudiler kitapların­da haber verilen peygamberin yüzü suyu hürmetine duaları­nın kabul edilmesini Allah’tan isterlerdi. Gelen peygamber­le kafirlere karşı üstünlük sağlayacaklarına inanıyorlardı.

Nitekim İbn Hişam, Mekke’de hac esnasında Medineli bir kaç kişinin Hz. Peygamber (s.a) ile görüştüklerini, Hz. Peygamber’in onları İslâm’a davet ettiğini rivayet etmekte­dir. O kişiler:

Ey insanlar! Vallahi Hz. Muhammed yahudilerin sizi korkuttuğu rasul’dür. Sakın onlar sizden önce ona sahip çık­masın.” demişlerdi. [358]

İbn Hişam, bu ayetin tefsirinde Medine’deki Ensarın yaş­lılarından şu sözü rivayet etmektedir:

Bu ayet, bizim ile yahudiler hakkında nazil oldu. Cahiliye döneminde onlardan üstündük. Biz, ehl-i şirk, onlar da ehl-i kitap idiler. Onlar bize sık sık yakında bir peygamber gönderileceğini, gönderiliş zamanının geldiğini ve gelince bizleri öldüreceklerini söylerlerdi. Fakat Allah Teâlâ rasulünü Kureyş’ten gönderdi. Biz Hz. Peygamber’e uyduk, ya­hudiler de O’nu inkar etti.”

Tirmizı’den rivayet ettiğiniz hadisin muhtevası, Hz. Peygamber’den duâ yapmasının istenmesiyle ilgilidir. Hz. Pey­gamber de şu duayı yapmasını söylemişti:

“Ey Allah’ım! Ben rasulünün vesilesiyle sana hacetimi getirdim. Sen peygamber’inin hakkımdaki şefaatini kabul eyle.”

Bunun anlamı, Hz. Peygamber’in haklarında dua etmiş olmasıdır. Ayrıca ona da kendini vesile ederek hacetini talep etmesini ve şefaatinin kabul edilmesi için de dua etmesini bildirmiştir. Bu da çok doğal bir durumdur.

Örneğin birisi benden filanca hakime gidip aracı olmamı istese, ben de kendisine hâkime gitmesini, ona kendisini be­nim gönderdiğimi, hatırım için ihtiyacını giderirse memnun ve minnettar olacağımı hakime söylemesini bildirsem, bu­nun ne sakıncası olabilir.

Fakat farklı bir durum da var: Bir kişi, benden habersiz ve iznimi almadan hakime gidip benim gönderdiğimi söyler, hacetini ifade eder.

Bu durum birincisiyle nasıl kıyaslanır?

Birinci duruma ilişkin bir hükme dayanarak ikinci duru­mu da o hükmün kapsamına sokmak doğru değildir. Çünkü, hadiste ifade edilen birinci durumdur. İkinci durumun caiz olabilmesi için Hz. Peygamber’in tüm müslümanlara, ihti­yaçları olduğu zaman kendini vesile ederek dua etmeleri için izin verdiğini gösteren bir hadisin olması gerekir. Böyle bir hadis olsa, her müslüman hacet talep ederken Hz. Peygam­ber’i vesile yapabilirdi.[359]

Kısas Ve Diyet

Soru:

Kısas ve diyete ilişkin bir kaç sorum var. Cevaplamanızı rica ediyorum.

  1. Maktulün (öldürülen kişinin) varislerinden birisi kan bedelini (diyet) aldıktan sonra veya diyeti almadan hakkını bağışlarsa, ölüm cezası affedilebilir mi? Bu konuda azınlık veya çoğunluk göz önünde bulundurulabilir mi? Örneğin maktulün üç kızından birisi katili affederse ve öteki iki kız affetmezse, kadı (hakim) ne yapmalıdır?
  2. Maktulün varisleri diyet almaya razı olsalar, fakat ka­til fakirlik nedeniyle istenen diyeti ödeyemese, kadı (hâkim) katilin yakınlarını (varislerini) bu diyeti ödemeye mecbur edebilir mi? Mecbur ederse bu, katilin yakınlarına haksız ye­re verilmiş bir ceza olmaz mı?
  3. Katilin yakınları yoksa veya fakirlerse, bu nedenle de istedikleri halde diyeti ödeyemiyorlarsa; bu durumda katile kısas veya diyete bedel olarak hapis vs. cezası verilebilir mi? Verilemiyorsa ne yapılacak?
  4. Mevcut kanuna göre, bir hüküm, bir üst mahkeme ta­rafından temyiz davası açılarak iptal ettirilebiliyor. Ölüm cezası onaylansa da, son olarak devlet başkam veya genel va­li tarafından affedilebilir. Böylece cezanın değişmesi imkamdoğuyor. İslâmi açıdan bu durum ne kadar caizdir?

Cevap:

Maktulün yakınlarından (varislerinden) bir kişi dahi hakkından vazgeçip katili affetse, ya da diyet (kan bedeli) al­mayı kabul etse, kesinlikle kısas uygulanmaz. Bu durumda, öteki varisler de diyet almaya mecbur kalacaktır. Bu konuda azınlık-çoğunluk sorunu yaratmak doğru değildir. Burada, affetmekle veya diyet almayı kabul etmekle katile yaşama hakkı veren varisin isteği kısasın uygulanmasıyla nasıl ger­çekleşecek, sorusu esastır.

Örneğin; üç varisten biri affetse , katilin varlığının üçte biri yaşama hakkına sahip olur. Bu durumda, öteki iki vari­sin isteği üzere katilin varlığının (nefsinin) üçte ikisini öl­dürmek ve aynı zamanda üçte birini yaşatmak mümkün mü­dür? Değilse, öteki iki varis de diyeti kabul etmek zorunda kalacaktır. Bir davada, Hz. Abdullah ibn Mesud bu görüşü belirtmişti. Hz. Ömer de (r.a) buna göre karar vermişti.

Mebsut’ta şu kayıt vardır: “İbn Mesud, ‘bana göre, varis­lerden biri katilin hayatının bir kısmını bağışladığı için, öte­kiler bunu öldürme hakkına sahip değildir’ demektedir. Bu görüşe göre de Hz. Ömer kararını vermişti.[360]

  1. Kadı (hâkim) katilin yakınlarını diyet ödemeye mecbur etme hakkına sahiptir. Cemal ibn Malik’in rivayetinde açık­ça belirtilmiştir: “Hz. Peygamber, katilin velilerine‘kalkın ve diyeti ödeyin’ buyurdu.” Bu hadisten de anlaşılıyor ki di­yetin ödenmesinde katilin yanısıra onun yakınları da so­rumludur. Fakat fakihler arasında, diyetin ödenmesinde ka­tilin yakınları kimler olacak meselesinde ihtilaf vardır. Şafiilere göre, tüm varis veya baba tarafından olanlar yakını (ve­li) dirler. Hanefi’lere göre, katilin hayatının tüm meseleleriy­le ilgilenen, onu destekleyen, ister akrabası olsun, ister mes­lektaşı veya sözleşmeyle yardımlaşmaya mecbur olanlar ol­sun, hepsi de katilin yakınlarıdır.

Şafiilerin görüşü sadece aşiret tipi toplum yapısında uy­gulamaya konabilir. Oysa Hanefilerin görüşü gelişmiş toplum yapılarında da uygulanabilir; çünkü varislerin dışında, katilin dayanışma içinde olduğu bütün bir çevresini de diyeti ödemekle sorumlu tutmaktadır. Hanefilere göre, her siyasi parti üyelerinin velisidir. Çünkü bir partinin üyeleri hayatın önemli meselelerini birbiriyle dayanışma içinde çözüyorlar; çoğu zaman birbirlerinin sorumluluklarını paylaştıkları gö­rülüyor. Nitekim Hz. Ömer (r.a) toplum aşiret yapısını aştığı için bir askerin diyetinin ödenmesinden katilin bağlı bulun­duğu bütün bir orduyu sorumlu tutmuştu. Fethü’l Kadir’de: “Hz. Ömer (r.a) askeri sistemi kurduğunda diyetten bütün bir orduyu sorumlu tuttu. Hz. Ömer (r.a) bu kararı bir sahabi topluluğunun içinde aldı, onlardan hi; kimse buna itirazda bulunmadı.” denmektedir.

Diyetin ödenmesinden katilin varislerini veya velilerini sorumlu tutmanın haksız bir ceza anlamına gelip gelmeye­ceğini soruyorsunuz. Burada gözden kaçan bir nokta var. İn­san sosyal hayatta öldürme gibi büyük bir suçu genellikle desteğini gördüğü çevreye güvenerek işler. Bu gerçek göz önüne alınırsa, katilin cezasını yakınlarıyla paylaştırmada bir haksızlık olmadığı kolaylıkla farkedilebilir. Bir kişi, bir suçu kendi başına işlemeye yeltenirse, şüphesiz çevresi en­gel olacaktır. Hiç kimse bir yere güvenmeden cinayet işleye­mez, yoksa haksız olduğuna inanan çevresi onu engeller.

Diyetin ödenmesinden sorumlu tutulan katilin yakınları (varisleri ve velileri) için “âkile” kelimesi kullanılmıştır. Bi­lindiği gibi “akıl”, “durdurma veya bağlama” anlamındadır. Belki de bu kelime, çevrenin bu fonksiyonunu karşılamak için kullanılmıştı. Çevre, kişinin bağlandığı insanlardan oluşur; kişiyi ancak yakınları durdurur, kontrol altında tu­tar, cinayet gibi teşebbüslerde bulunmasını engeller.

  1. Katilin varisinin olmaması veya yakın çevresinin diyeti ödeyememesi durumlarında, diyet ödeme sorumluluğu daha geniş bir veli topluluğuna yüklenir. Katilin büyük bir çevresi yoksa diyeti ödeme sorumluluğunu devlet üstlenir. Çünkü devlet, her vatandaşının en büyük dayanağı, velisi (âkilesi) ve sorumlusudur. Nitekim devletin bu sorumluluğuna iliş­kin bir hadis de vardır:

Hz. Peygamber (s.a) bir devlet başkanı olarak şöyle buyurmuştur:

“Bir kişi öldüğünde, ailesi kimsesiz kalmışsa kefaleti ba­na aittir. Bıraktığı mal ise mülk varislerinindir. Fakat varisleri yoksa, varisi ben olurum. Onun diyetini de üstlenirim, mirasını da alırım “(Ebu Davud)

Bu hadis-i şerife göre, devlet varissiz ölen vatandaşının varisi; diyet ödeyecek kimsesi olmayan vatandaşının da veli­si (âkilesi) dir. Akli açıdan da böyle olmak zorundadır. Çün­kü devlet ülke asayişinden ve güvendiğinden sorumludur. Devlet bir caydırıcı güç olarak katili cinayet işlemekten uzak tutamamış ve onu engelleyememişse, maktulün varislerinin zararını telafi etmek zorundadır. Diyeti, katilin varis ve des­tekçilerine ödetmelidir veya kendi ödemelidir.

Kitap ve Sünnet’te diyete alternatif bir ceza önerilme­mektedir. Selefiyye’den de bu konuda güvenilir bir görüş rivayet edilmemiştir.

  1. Bir mahkeme tarafından verilen cezanın bir üst mah­keme tarafından geçersiz sayılması veya değiştirilmesi İslâm’ın adalet anlayışına ters düşüyor. Bir mahkemenin karar verirken hata yapma ihtimali varsa, devlet başkanı veya bakam, üst düzeyde bir mahkemeyi daha başta kurabi­lir veya devlet adına yapılacak tavsiyelerle adaletsizlik önle­nebilir. Fakat doğrudan bağışlama veya müracaatla mahke­me kararlarını değiştirme İslâm açısından doğru değildir. Bir hükmü değiştirmek veya ortadan kaldırmak tanrılık taslamaktır. Bu, kendilerinde bir parça tanrısallık gören krallardan kalma bir adalet anlayışıdır. Hukukun üstünde bir otorite olmak, güç ve nüfuz göstermek isteyenlerin eğili­midir.

Yanlışlıkla Öldürme Ve İlgili Hükümler

Soru:

Bir eczacı, yanlışlıkla bir müşterisine yanlış ilaç verdi. Bu ilaç yüzünden müşterisiyle birlikte, iki masum çocuğu da hayatlarını kaybetti. Eczacı bu hatayı bilmeden İşledi. Öde­mesi gereken kan bedeli nedir? Allah nezdinde nasıl bağışla­nabilir? Ayrıca kan bedelini bağışlama hakkına kim sahip­tir?

Cevap:

İslâm hukukuna göre öldürmenin dört şekli vardır:

  1. Kasıt.
  2. Hata.
  3. Amd (kast) şüphesi ve
  4. Bu üçünden hiç birinin tanımına girmeyen.

Eczacının fiili, ilk üç şekle girmiyor. Çünkü bu hiç bir şe­kilde kasıt veya kasıt şüphesi değildir. Hatalı öldürme de de­ğildir. Hatalı öldürme, bir kişinin öldürücü silahını birine yönelik ateşlemesi ve öldürmek istemediği bir insanı yanlış­lıkla vurmasıdır.

Görüldüğü gibi, eczacının durumu dördüncü şeklin kap­samına giriyor. Çünkü o kesinlikle kimseye zarar vermek is­temiyordu. Üstelik eczacının durumunda, zararlı bir şeyi bi­lerek, farkında olarak kullanma da yok. Fakat bilmeden ve­ya dalgınlıkla ölüme sebep oluyor.

Ancak İslâm hukukçuları, dördüncü şekildeki öldürme için de Kur’an’da bildirilen yanlışlıkla öldürmenin hükmünü uygun bulmuşlardır. Dördüncü şekildeki öldürmeyi de yan­lışlıkla ödürme türünden saymaktadırlar. Bu durumda, öl­dürülen kişi İslâm devletinin vatandaşıysa, katil dördüncü şekilde gerçekleştirdiği öldürmenin cezası olarak, keffaretini de, kan bedelini de ödeyecektir. Keffaretin ise Kur’an-ı Kerim’de bir köleyi azad etmek veya ard arda iki ay oruç tutmak suretiyle gerçekleştirileceği belirtilmektedir.

Kur’an-ı Kerim’de kan bedelinin miktarı bildirilmemiş­tir. Fakat bu konuda pek çok hadis vardır. Hz. Peygamber

(s.a.) yanlışlıkla öldürmenin kan bedelini yüz deve olarak be­lirtmiştir. O devirde yüz devenin değeri on bin dirhemdi.

Kan bedeli meselesi, Kur’an’da belirtilen bir hüküm oldu­ğu için büyük önem taşımaktadır. Allah Teâlâ açık ve net olarak, yanlışlıkla öldürmenin bağışlanabilmesi için keffaret ile birlikte kan bedelinin de ödenmesi gereklidir, buyur­muştur. Ülkemizde yürürlükte bulurum kanunlar hatalı öl­dürme için hapis ve para gibi başka ceza verse de müslümanın ahirette Allah’ın huzurunda sorumlu durumda olmama­sı için gerekli olan keffaret ve bedelin yerini tutamaz. Bu ne­denle, müslümanların iyice ve doğru olarak anlamaları için burada kan bedelinin izahını detaylı ve geniş bir şekilde yap­mamız gerekmektedir:

  1. İslâm hukuku, kan bedeli ödemek sorumluluğunu yal­nızca katile yüklem emiştir, İslâm’a göre akilesi (velileri) de katille eşit olarak sorumlu tutulmuştur.
  2. Hanefi fikıh alimlerine göre, “âkile”nin anlamı, bir kişi­nin destek ve yardım gördüğü çevresidir.” Devlet dairesinde çalışan bir kişinin “âkile”si, o dairenin bütün memurları ve mesai arkadaşlarıdır. Akilesi yoksa, son çare olarak devlet hazinesi onun diyetini ödeyecektir.
  3. Yanlışlıkla öldürmenin kan bedelinin ödenmesinden âkileyi de sorumlu tutmak, bir kişinin hatasının cezasını âkileye de ödetmek için değildir. Bunun asıl amacı, kardeşle­rine bilmeden gelen yükün paylaşılması ve onun ezilmesi­nin önlenmesidir. Katille yakın ilişkisi olanların tümü, onun hatasıyla bir hayatı zarara uğrayan ailenin zararını ve ızdı-rabını telafi etmelidir ve bu iş bu şekilde kolayca gerçekle­şir.

Bu bir tür sadakadır. Öldürme gibi büyük bir hatayı işle­yen herkes için geniş dost ve akraba çevresinden yardım ol­sun diye toplanır. Biz buna ahlaki bir teminat da diyebili­riz.

  1. Akile’den kan bedelinin tümü bir defada alınmaz. Üç vıl içinde azar azar taksitlere bölünerek alınması gerekir. Akile denen çevrenin genişliği göz önünde bulundurulursa, her ay ödenecek adam basma düşen miktarın yük teşkil et­meyeceği bir gerçektir.
  2. Bu para yalnızca erkeklerden alınacaktır. Akileye ka­dınlar dahil değildir.
  3. Kan bedelini sadece öldürülenin (maktulün) varisleri alabilir. Mirasta olduğu gibi, kan bedelinde de aynı paylaş­ma sistemi uygulanacaktır.
  4. Öldürülen kişinin varisleri, isterlerse kan bedelini ba­ğışlayabilirler; bu hakka sahiptirler. Bu bağışlama, Kur’an’ın ifadesiyle varislerin katile sadakasıdır.

Bu hükümlere bakıp iyice düşünen kişi, bu usulün ahlâk, medeniyet ve insaniyet açısından ülkemizdeki[361] mevcut yasalara nisbetle daha üstün olduğunu hiç düşünmeden söy­lemek zorunda kalacaktır. Bu usulde keffaret olarak bulu­nan altmış günlük oruç kişinin kalbim temizler. Çünkü kati­lin bir anlık gaflet ve hatasıyla bir hayat ziyan olmuştur. Di­ğer taraftan da bu keffaret çevredeki i asanların böyle gaflet ve hatalara düşmemeleri için dikkatlerini bu meseleye çe­ker.

Bu meselede, bir yandan bir ferdi yanlışlıkla öldürülen ailenin acılarını hafifletmek için kan bedeli ödenmesi emre­dilmiş; diğer yandan da bu kan bedelinin ödenmesi kolaylık olsun diye katilin âkilesine de yüklenmiştir.

Diyetin ödenmesindeki ortak sorumluluk, âkileyi kendi fertlerini denetlemeye zorluyor. Bir başka açıdan da bu uy­gulama, her insanda, diğergam ve hemdert olduğuna, hatta birbirinin üzüntü ve mutluluğunu paylaşan bir toplumda yaşadığına ilişkin olarak bir bilinç de uyandırıyor.[362]

Rüşvet Verme Mecburiyeti

Soru:

  1. Mecburiyet (zorunlu olma) durumu nedir? Mecburiye­tin, içinde bulunulan şartlar açısından değişik dereceleri var mı?
  2. Mevcut koşullarda müslümanlar için rüşvet vermenin caiz olduğu bir durum var mıdır?

Bu sorulara cevap verirken rüşvetin genel bir tanımını da yaparsanız, ne tür işlerin rüşvetin kapsamına girdiği anla­şılmış olur. Böylece rüşvet meselesi rnüslümanlar tarafın­dan bir kez daha düşünülür.

Cevap:

Mecburiyet, kişinin şeriatın belirlemiş olduğu sınırlar­dan birine uymakta dayanılmaz bir eziyete ve kaldırılmaz bir zarara uğramakla karşılaşması durumudur. Bu durum da, insandan insana dayanma gücü açısından da, içinde bu­lundukları çevre ve şartlar açısından da bazı farklar olabilir. Bu nedenle kimin, ne zaman, hangi şartlarda ve durumda mecbur olduğuna karar verme işi, bu duruma düşen kişinin kararına bırakılmıştır. Her insan, Allah’tan korkarak ve ahirette hesap verme duygusunu içinde hissederek, gerçek­ten Alah’ın herhangi bir sınırını ihlal edecek kadar mecbur kaldığı kararına varmalıdır.

Mevcut koşullarda olsun veya muhtemel koşullarda ol­sun, rüşvet alma bir müslüman için kesinlikle haramdır. Fa­kat rüşvet vermek, sadece zalim birisinden caiz olan hakkını almak için mecburiyet dayanağı olabilir. Yani o hakkı bırak­mak dayanılmaz bir zarara sürüklüyorsa, yetkililerden biri­si de bu hakkı verdirebilecek bir tanıdk değilse, ancak o za­man rüşvet verme mecburiyetinden söz edilebilir.

Rüşvetin tanımı şöyledir: “Kişinin, yaptığı işin ücretini aldığı halde, üstlendiği görev çerçevesinde yapmakla yükümlü olduğu aynı iş için kendine iş getirenlerden ayrıca bir menfaat elde etmesidir. Bu menfaatle, işi getiren insanlar tarafından gönül rızasıyla da verilebilir, mecburiyetleri ne­deniyle istemeyerek de verilebilir.”

Hediyeleri ve ikramları bu tanımın dışında kabul eden memur ve amirler hata yapmaktadırlar. Bulundukları makama sahip olmadan verilmesi mümkün olmayan her türlü hediye caiz değildir. Fakat mevkiye bakmaksızın verilen he­diyeler hiç şüphesiz caizdirler.

Dârul Küfrde Yaşayan Müslümanların Problemleri

Soru:

İngiltere’de kaldığım sıralarda İslâm’ın hükümlerini ye­rine getirmede bir takım problemlerle karşılaştım. Size sorular yöneltiyorum. Bana doğru yolu gösterecek bilgiler ver­menizi rica ediyorum. Sorularımı cevaplarsanız minnettar

kalacağım.

  1. İngiltere’de ilk problemler, temizlik (taharet) ve na­maz konusunda kendini göstermektedir. Sabah erkenden, en geç saat dokuzda, kaldığım otelden, çıkmak zorundayım. Şehirde dolaşırken def-i hacet gerekse her yerde İngiliz türü tuvaletler var, onda da ayakta su dökmek zorundayız. Bu tu­valetlere gitmekten başka çaremiz de yok. Gidince de, elbise­ye pislik damlalarının sıçraması kaçınılmazdır. Taharet için de sadece kağıt bulunuyor.

Saat birde öğle namazının vakti oluyor. O vakitte de ara­dığınız yerde su bulunmuyor. Otele dönecek olsam, hem zor ve zahmetli oluyor, hem de bir hayli yol masrafı gerekiyor. Namaz kılmak için temiz bir yer de yek. Kaldığım otelde su ve kap var, fakat pantolon yüzünden doğru dürüst istinca ya­pılamıyor. Sadece abdest alınabiliyor. Bunda da suyun yere dökülmesi problemi var. Elleri yıkamaktan başlayıp meshe kadar İngiliz lavabosu iş görüyor. Fakat yıkamak için ayak­ları lavaboya kaldırmak buranın görgü kurallarına ters dü­şüyor.

  1. İkinci problem de İngiltere halkının köpek beslemesin­den kaynaklanıyor. Ziyarete gidildiğinde önce köpekler kar­şılıyor; üstümüze, başımıza salyaları bulaşıyor. Bütün çaba­lara rağmen, bu köpeklerden kurtulmak mümkün değil. Bu durumda çorapların ve elbisenin yeniden yıkanması gereki­yor mu?
  2. Üçüncü problem ise, devlet dairelerinde çalışan memure kadınlardan kaynaklanmaktadır. Tanışırken ellerini uzatıp tokalaşıyorlar. Tokalaşmak istemeyip elimizi uzat­mazsak, bu tavrı kendilerine hakaret sayıyorlar.

Yollar da çok kalabalık oluyor. Gözlerimizi sakınma amacıyla aşağı indirince de itilip kakılma ihtimali doğuyor. Bu durumda ne yapmalıyız?

  1. Dördüncü olarak da sinemayla ilgili bir problemi size iletmek istiyorum. Burada bazı sinemalarda, sadece aktüel dünya olaylarını, haberleri veya önemli konulardaki bilgile­ri içeren belgesel filmler gösteriliyor. Meselâ; bugünlerde, KLM (Hollanda Hava Yolları) nın bir uçağı düşmüştü, bu ko­nuyla ilgili belgesel bir film gösteriliyor. Ayrıca çizgi filimler de gösteriliyor. Bu çizgi filmlere ilişkin dünyada bir karşılık bulunmuyor. Böyle bilgi veren filmler hakkındaki görüşü­nüz nedir?

Cevap:

Hassasiyet sahibi müslümanların “Dâr’ül-Küfr”de ne tür zahmetlere katlandıkları mektubunuzu okuyunca tahmin edilebiliyor. Fakihlerimiz, müslümanların Dâr’ül Küfr’de yerleşmelerini ve evlenmelerini mekruh görmüştür. Anlat­tıklarınız, bu fetvanın dayandığı nedenleri yeterince açığa kavuşturuyor. Fakihlerimiz, ayrıca, bir müslüman Dâr’ül Küfür’de ikamet etmek zorunda kalırsa yılda en az bir kez Dâr’ül İslâm’a geri dönmesini şart koşuyor. Anlattıklarınız­dan sıla-ı rahimin şart oluş sebeplerini de çıkarmak müm­kündür.

Bahsettiğiniz problemlerin çözümünü kısaca aşağıya sı­ralıyorum:

  1. Oturarak su dökmenin mümkün olmadığı yerlerde ayakta bunu yapmanın bir zararı yoktur. Dikkat ederseniz, idrarın üzerinize sıçramasını önleyebilirsiniz. Dışarıda bir yerde tuvalete girerseniz ve su bulamazsanız kâğıt kullana­bilirsiniz. Ayrıca meskeninize geldiğinizde su ile istinca ya­pabilirsiniz. Dışarıda abdest alırsanız, ayakları yıkamak mümkün değilse çorapların üstünden veya ayakkabıların üzerinden mesh yapabilirsiniz Namaz kılmak için bir yerin temiz olmasının bilinmesi gerekmiyor.

Kuru olan her yeri temiz kabul edebiliriz. Çünkü o yerin temiz olmadığını bilmiyoruz. Sadece şüphe ve vehimden do­layı namazınızı kazaya bırakmanız caiz değildir. İçinizden şüphe silinmiyorsa, palto veya ceketinizi çıkarıp bir yere sererek üzerinde namazınızı kılabilirsiniz.

  1. İngiltere’de köpeklerden kurtulmak mümkün değildir. Çabanıza rağmen köpek dokunursa, abdest alırken kuşkuyu gidermek amacıyla sadece bir kaç damla suyu köpeğin ağzı­nın değdiği yere serpin.
  2. Kadınlarla görüştüğünüz zaman, medeniyetimizde ve dinimizde kadınlarla el sıkışmanın ayıp olduğunu nezaketle söyleyin. Dolayısıyla ellerini sıkmazsanız alınmamaları ge­rektiğini bilsinler.

Gözü haramdan sakınmanın anlamı, gözü yere dikmek değildir; gözü korumaktır. Siz boş yere bir hanıma dikkatle bakmayın. Bir kez gözünüz kayarsa da ikinci defa bakmayın. Bunu yapmak da zor bir şey değildir; sadece göz açınızı biraz değiştirmek yeterli olacaktır.

  1. Bilimsel veya bilgi içeren belgesel filmleri gösteren si­nemalarda film seyretmenin bir zararı yoktur. Ülkemizde si­nemaya gitmek bile iftira konusudur. Dolayısıyla bilimsel ve bilgi içeren belgesel filmler için bile sinemalara gitmek mümkün değildir. İngiltere’de ise isterseniz bu tür filimleri seyredebilirsiniz.[363]

Çorap Üstüne Mesh

Soru:

Mest ve çorap üstüne mesh yapma konusunda alimler arasında ihtilaf vardır. Tahsil sebebiyle bugünlerde ben Ku­zey İskoçya’da kalmaktayım. Kış burada çok sert geçiyor. Her zaman yün çorap giymek zorundayız. Böyle bir çorap üs­tüne mesh yapılabilir mi? Araştırarak İslâm’ın hükümlerini bize bildirmenizi rica ediyorum.

Cevap:

Deri mest üstüne mesh yapmakta hemen hemen ehl-i sünnet mezhepleri ve alimleri görüş birliği sağlamışlardır. Fakat fakihlerimiz yün veya pamuk çoraplar üstüne mesh etmeye bir takım şartlar getirmişlerdir. Bu şartlar, kaim olmak, ayağın tenini gösterecek şekilde şeffaf olmamak, her­hangi bir bağ olmadan ayakta durabilmek ve mesh yapılır­ken tenin suyu hissetmemesidir.

Ben kendi imkanlarımla bu şartların kaynağım bulmaya çalıştım.

Ne yazık ki Sünnet’te herhangi bir delil ile karşılaşma­dım.

Sünnet’te bilinen şey sadece şudur:” Hz. Peygamber (s.a) çorap ve ayakkabı üzerine mesh etmiştir. Nesâi dışındaki, hadis kitaplarında ve Ahmed’in Muğire b. Şube’nin Müsned’inde şöyle bir rivayeti vardır: “Rasûlullah (s.a) abdest aldı, çoraplarına ve ayakkabılarına mesnetti.” Ebu Davud da; Hz. Ali, Abdullah b. Sabit, Bera b Azîb, Enes b. Malik, Ebu Umame, Sehl b. Sa’d ve Amr ibn Hureyş çorapları üzeri­ne meshetmiştir” demektedir. Ayrıca Hz. Ömer ve İbn Abbas’ın (r.a) da böyle yaptıkları rivayet edilmiştir. Hatta Beyhaki; İbn Abbas ve Enes b. Malik’ten, (r.a) şu rivayeti nakletmiştir: ” Hz. Peygamber (s.a) sadece ayakkabılar üzerine mesh yaptı”. Bu rivayette çoraptan söz edilmemiştir. Aynı uygulama Hz. Ali’den de nakledilmiştir.

Bu değişik rivayetlerden de anlaşılıyor ki, sadece çoraba, sadece ayakkabıya ve çorapla birlikte giyilmiş ayakkabı üze­rine meshedilmesi; mest üzerine meshin caiz olması gibi ca­izdir.

Bu rivayetlerin hiç biri, fakihlerin koyduğu şartları Hz. Paygamber’in (s.a) koyduğunu kanıtlayamamaktadır. Yine Hz. Peygamberin ve sözü edilen sahbilerin üzerine mesh ettiği çorapların cinsi de belli değildir. Dolayısıyla ben, fıkıh alimlerinin koyduğu şartların kaynağının olmadığını söyle­mek zorundayım. Çünkü fakihler, Şâri’ (şeriat yapan, ilâh) değildir. Bu nedenle koydukları şartlara uymayanların gü­nahkâr oldukları söylenemez.

İmam Şafiî ve İmam Ahmed’in görüşüne göre, üzerine sü­rekli ayakkabı giyilen çoraplar üzerine mesh yapılabillir. Fakat yukarıda belirtilen sahabilerden hiç birinin bu şarta uyduğu yazılmamıştır.

Ayakları örten şey üzerine mesh yapm