FIKIH DUNYAMIZ
  • Kitap başlığı:
 Fikih Dunyamiz
  • Yazar:
Ahmet Kurucan
  • Kitap Sayısı
411
  • Dil:
Türkçe
  • Görünümleri:
  • İndirme Sayısı:
8 Downloads
  • PDF Doğrudan  
İndirme için tıklayın
  • Satın al  
Kağıt Kapak için

FIKIH DUNYAMIZ – Kitap örneği

FIKIH DÜNYAMIZ – TAKDİM

İslâm fıkhı, İslâm tarihinin, toplumunun ve medeniyetinin en yüksek düşünsel formlarından birisidir. Müslüman toplum üzerinde tarih boyunca bu denli etkili ve belirleyici olmuş başka bir müessese yoktur. O, düşünce ile eylem arasında Müslüman toplumu içeriden yöneten en önemli fikrî ve felsefî faaliyeti temsil eder.

Fıkıh, Müslüman toplumların kendi tarihsel ve toplumsal iç dönüşüm ve dinamiklerinin bir mahsulüdür. Oldukça özgün toplumsal ve kültürel şartlarda neşet etmesine rağmen bu derece sistematik ve farklı vaka ve değişim taleplerini karşılayabilecek vüsatte evrensel bir başka hukuk nizamı yoktur. Şüphesiz fıkıh, fikrî, felsefî ve beşerî bir üretimdir.

 Müslümanlara özgü İslâmî hukuk ve düşünce üretme yol ve yöntemidir. Bir başka açıdan Müslümanların tarihsel, toplumsal ve beşerî meydan okuyuşlara karşı verdikleri cevapları ifade eder. Fıkıh, Müslüman toplumların kendi tarih ve kaderlerini yaşadıkları, başka toplum ve kültürlerin tesir ve şartlarında var olmadıklarının en belirgin tezahürüdür.

Fıkıh, kendi iç ve öz dinamikleriyle şekillenip gelişen bir hukuk sistemi olarak ne Grek ve Yunan, ne Bizans ve Roma, ne de İran’ın etkisinde kalmıştır.

Yukarıda fıkhın Müslüman toplumları içeriden yöneten bir düşünsel tecrübe olduğunu söyledik. Evet, gerek düşünsel faaliyet alanlarını ve gerekse toplumsal örgütlenme biçimlerini yönlendiren temel fikrî ve felsefî dinamikler fıkıh müessesesi tarafından üretildi. Bu düşünsel dinamikler bir taraftan fıkıh ve hukuk üretirken diğer taraftan Müslüman toplumda

toplumsal liderlik profilini de belirledi. Fukahâ denilen bu toplumsal önderler tarih boyunca Müslüman dünya görüşünün üretilmesinde başat rol üstlenmişlerdir. Yani fakihler hem İslâm dünya görüşünün üretilmesinin hem de Müslüman toplumun örgütlenme biçiminin baş aktörleridir. Bu açıdan fıkıh ve fakih Müslüman toplumunu dâhilden yöneten unsurlardır, diyebiliriz.

İslâm fıkhı, batı düşüncesinde felsefenin yaptığı şeyi İslâm kültüründe yapmıştır. Nasıl ki felsefe, batı düşüncesinin en özgün ve üretken akıl ve akletme faaliyetini ifade ediyorsa, fıkıh ve usulü de İslâm medeniyetinin ve kültürünün en özgün ve üretken akletme biçimini ifade eder. Bir Müslüman sosyal hayata, ilişki ve olgulara öncelikle fıkhın perspektifinden bakar.

 Sosyal ve maddî çevreyle kurduğu ilişki fıkhın vazettiği metodolojik sınırlar dâhilinde gerçekleşir. Bilinçli olsun olmasın her Müslümanın günlük ilişkileri, bireysel ve sosyal yaşamı bu sınırlar içerisinde neşet edip gelişir. Öyle ki bu ilişkiler yaşayan İslâmî gelenek olarak toplumun bilinçaltına yerleşerek süreklilik de kazanır.

Böylece her bireysel ve toplumsal gelişmede yeniden üretilerek doğurganlığı sağlanır. Bu yüzden İslâm medeniyetine bir fıkıh medeniyeti olarak bakılabilir.

İslâm fıkhına statik nazarla bakanlar ondaki gelişim dinamiklerini de kavrayamamışlardır. Bir Müslümanın günlük yaşamı dışarıdan ve sathi bakınca katı ve statik gelebilir. Her söz ve eylemde meşruiyet aranması oldukça katı ve statik görünebilir.

Oysaki bu durum; katı, belli kalıplarda dondurulmuş ve hukuk sistemi tarafından tamamıyla kuşatılmış bir toplum formundan çok, üst bir iradeye, üst bir kudrete bağlılığın sembolik bir ifadesinden başka bir şey değildir. İnsanın ve evrenin yaratıcısına bağlılık iradesinin bir göstergesidir bu.

Bir Müslüman hayatının her anını Allah için yaşar. O’nun için doğar ve ölür. Hayat da memat da kulluk da yalnızca O’nadır ve O’nun içindir. İslâm hukuk disiplini her müminde bu bilinci uyarmaya ve yaşatmaya çalışır. Bu durum insana katı gibi gelebilir. Ama gerçek hürriyet budur. Üstün ve aşkın bir irade ve kudrete râm olmak insanı kula kul ve nefsinin zebunu olmaktan kurtararak ona yeryüzünde onurlu bir yaşam bahşeder.

İşte İslâm fıkhı bütün düşünsel ve içtihadî faaliyetleriyle bir Müslümanın yeryüzünde Müslümanca yaşayabilmesini sağlamak amacıyla yapılanmış örgütlü ve sistematik bir hukuk disiplinidir.

Günümüzde küresel düzeyde ve oldukça geniş ölçekli bir baskı ve hukuksuzluk problemi yaşandığı için hukukî, felsefî ve siyasî düşünce de daha çok özgürlük ve hak arayışı etrafında yoğunlaşmıştır. Oysa hiç kimse hukukun diğer alanlardaki yüksek amaçları da sağlamadıkça herhangi bir toplumun hayatiyetini devam ettirebileceğini iddia edemez.

 İslâm fıkhı en genel anlamıyla beş küllî prensibin korunması ve geliştirilmesini esas alır. Can, mal, akıl, nesil ve din. Bunlar içtihadî olarak İslâmî nassların gözettiği genel amaçlardan çıkarılmıştır. Elbette bu küllî ilkeleri artırmak mümkündür.

Ancak denebilir ki insanlık tarihi bir bakıma bu ilkelerin mücadelesinin tarihidir. Hukuk sistemleri bu küllî ilkeleri takip etmedikçe yeryüzünde güven ve istikrarı, adalet ve düzeni sağlamaları mümkün olmaz.

İslâm fıkhının önemli bir özelliği de hukuk-ahlâk-akide bütünlüğü içerisinde gelişmesidir. Hukuk-ahlâk ayrımı çağdaş hukuk sistemlerinin en zayıf noktasını teşkil eder. Biri normatif, diğeri ise daha çok toplumsal örfe ve kabule dayanır.

Örf ve genel ahlâk kriterleri çağdaş hukuk teamülünde son derece kıyıda durmakta ya da bu teamülleri doğrudan beslediği ve ilgilendirdiği oranda sürece dâhil edilmektedir. Oysa İslâm fıkhında hukukî normları ahlâkî ve akidevî ideallerden bağımsızlaştırarak temellendirmek mümkün değildir. Belki bu yüzden hukuk -dilimiz alışmış olsa da- fıkhın genelini ve ifade ettiği anlamı bütünüyle kuşatmıyor. Bu açıdan fıkıh bütüncül bir dünya görüşüdür denebilir.

Müslüman toplumun dinamizminin ve sürekliliğinin sağlanması ancak fıkıh düşüncesinin her yeni durumda ve her nesilde yeniden üretilebilmesi ve işletilebilmesine bağlıdır. Bu da ancak bu alanın uzmanı dediğimiz fakihler yoluyla gerçekleşir. Fakih, hem daima yeni ilişkiler üretmek hem de nasssların alanını genişletmek durumundadır.

 Fıkıh ile sosyal çevre arasındaki ilişkiyi sağlamak, gerekirse yeniden kurmak ve örgütlemek zorundadır. Bunun için geniş bir hukukî çözüm üretme potansiyeline sahip olmalıdır. Sınırlı örneklerden sınırsız çözüm türetebilmelidir. Öyleyse fakihe Müslüman toplumu içeriden yöneten baş aktör deyişimizin nedeni budur.

Sevgili dostum Ahmet Kurucan hocayı öteden beri fıkha ve hukukî çözüm meselelerine aşina olan ve bu alana özel ilgi besleyen bir fıkıhçı olarak tanıyorum. Buradaki makaleleri baş kısmındaki genel malumatları saymazsak hepsi daha önce Zaman gazetesinde yayımlanmış seçkilerden oluşuyor sanıyorum.

Esasında bu çalışma fakirin takdimine ihtiyaç bırakmamaktadır. İçeriğiyle ilgili bir şeyler demeyi zâid görüyorum.

 Yalnızca içindekiler kısmından kopya çekerek sözde takdim edebiyatı yapmayı da etik bulmuyorum. Vaktinizi böyle edebiyat ile daha fazla meşgul etmek de istemiyorum. Tıpkı Kurucan hocaya dediğim gibi dost işi bir takdim yazısı olacak o kadar. Sanıyorum öyle de oldu!

Enes ERGENE

ÖNSÖZ

Elinizde tuttuğunuz kitap Zaman gazetesinde okuyucuların fıkhî sorularına verilen cevaplardan bir derlemedir. Soruları üzücü ve sevindirici diye iki kategoriye ayırıyorum. Üzücü olan boyutu; bir; ilmihâl kitaplarında küçücük bir araştırma, 10 dakika zaman ayırma ile öğrenilebilecek meselelerin soruluyor olması.

Rahatsızlığımdan değil; aksine her birine birer-ikişer cümle ile de olsa cevap vermeye çalışıyorum. İlmihâl kitaplarında rahatlıkla bulunabilecek meselelerin bilinmemesinden de değil; bilmemek kadar tabiî bir şey olamaz insanoğlu için ama öğrenme ve araştırma heyecanının, gayretinin bulunmaması üzücü. Bilgisayar başına geçip e-maille soru sorma yolunun seçilmesi üzücü. Çünkü bu okumadığımızın, okumayı sevmediğimizin ayrı bir delili bana göre.

İki; bazı sorular özelinde şimdiye kadar belki de elli ayrı kişiye sorulmuş soruların tekrar tekrar soruluyor olması. Tatmin olunmadığından mı? Mesela haram cevabı alınan mesele için ilave delil arayışıyla mı? Keşke öyle olsa; aksine öncekilerden cevaz alamadığı, kendi istek, menfaat ve beklentileri istikametinde bir sonuca ulaşamadıkları için.

Sevindirici boyuta gelince; her şeyden önce gerek dinî konuların gerekse soru sahiplerinin kapsama alanı çok geniş. Sorular Türkçemizdeki meşhur tabirle gerçekten A’dan, Z’ye. Soru sahipleri ise eğitim-öğretim seviyeleri, yaşları, meslekleri, konumları itibarıyla birbirlerinden çok farklı kişiler. Bu tabloda görülen manzara alabildiğine net; demek gün geçtikçe tabana yayılan, inancın amele nasıl dönüştürüleceğini soran geniş bir kitle var önümüzde.

 Niçin sorularının sunduğu manzara ise çok daha ümit verici. “İyi ama İmam-ı A’zam böyle dese de talebesi şöyle diyor ve delil olarak da şu hadise dayanıyor.” tarzındaki soruya açılım kazandıran açıklamalar bu ümidin dayanağı.

Demek ki çocukluğumuzdaki Saatli Maarif Takvimi’nin arkasındaki bilgilerle tatmin olmayan bir kitle oluşmaya başlamış. Eğer bu yaklaşımım doğruysa, memleketim Tavşanlı’da sık kullanılan deyimle “kulak müftüleri, takvim âlimleri” bundan böyle işsiz kalmaya mahkum demektir.

 Doğrusu da o. Her meselede otorite ve tecrübe arayışı içinde bulunan insanımızın din, siyaset, futbol ve tıp konularında birdenbire uzman kesildiği dönem şimdiye kadar son bulmalıydı. Demek ki yola çıkılmış. Bunun manası “Caizdir, helaldir, haramdır.”

sözlerini bundan böyle yetkisiz ağızlardan daha az duyacağız demektir. Darısı diğer alanların başına. Yani “IMF ile bu anlaşma yapılamaz.”, “Penaltı değildi.”, “Şu ilacı kullan hemen geçer.” sözlerinin yetkili ağızlar tarafından söylenmesine.

Bugünlere gelmede sosyo-ekonomik, politik ve kültürel şartların değişmesinin, hatta hızlı değişiminin etkisi olduğu muhakkak. Bazılarının “TV ekranlarında, milyonlar önünde bu meseleler böyle tartışılamaz; ilmî müsahabelerin müzakere edileceği meclis de format da bellidir.”

 sözleri ile itiraz ettiği yapının, benim sevindirici dediğim noktaya gelinmesinde müspet katkısı olduğunu zannediyorum. Evet, o tespitte haklılık payı tabiî ki var fakat halkımızın ekranlarda boy gösteren uzmanlardan bazılarının teori-pratik uyumsuzluğunu görmesi, sunulan görüşleri dezenformasyon olarak algılaması bu araştırma sürecine girilmesinde etkili olduğu gerçeğini değiştirmez.

Sorgulayan zihniyetten zarar gelmez. Zaten Kur’ân’ın tefekküre ve aktif akla yaptığı vurgular meydanda iken farklı bir yola süluk etme yanlıştır. Mevcut manzara gelecek adına oldukça ümit verici. Yeter ki bu ruh, bu anlayış, bu zihniyet ve bu kabul hüsn-ü muhafaza edilebilsin.

Tabire dikkat edin; hüsn-ü muhafaza. Yani hem korunsun, hem çizgisini saptırmadan ileriye doğru yol alsın. Şahsen ben şimdiye kadar doğruyu yanlıştan hemen her zaman ayırt eden halkımızın ferasetinin bunu başaracağına inanıyorum. Sorular bunu gösteriyor.

Zaman gazetesinde haftalık köşede yazdığım iki dönemim var. Birincisi değerli arkadaşım Enes Ergene ile birlikte münavebeli olarak “Fıkıh Dünyası” başlıklı köşede 1994’te başlayıp 1997’e kadar devam eden dönem. İkincisi ise gazetemiz Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı beyin teklifi ile 2007 Ocak ayından bugüne kadar devam eden dönem.

İki dönemdeki yazı formatı birbirinden farklı. Birincisinde soru, soru sahibinin ismiyle aynen yazılırken ikinci dönemde soru, cevabın içine gizlenmiş bir vaziyette. Birincisinde kısmen akademik üslup kullanılırken, ikincisinde gazete yazı dili ağırlık kazandı.

İlk dönem yazıları ‘Yeni Bir Fıkhî Açı’ adıyla yıllar önce kitaplaşmıştı. Arkadaşların teklifi böylesi derleme bir çalışmanın her iki dönemin yazılarını cem etmesinden yana oldu. Dolayısıyla kitapta her iki dönemdeki yazıları topladık. Ama bu üslup farklılığından dolayı zihinlerde bir soru doğmasına yol açtı: Hangi üslup tercih edilecek? Tercihimiz ikincisinden yana oldu ve ilk dönem yazılarını ikinci dönem üslubu ile yeniden kaleme aldık.

Kitapta müşahade edeceğiniz gibi bazı yazılar köşe yazısı uzunluğunu aşkın. Sebebi, ya gazetede iki-üç hafta üst üste yayımlanmış ya da baştan uzun bir şekilde kaleme alınmış ama gazetede kısa versiyonu yayımlanmış. Kitaplaştırma esnasında birinci kısım yazıları cem ettik. İkinci kısım yazılarda ise gazetede yayımlananı değil, ilk kaleme alındığı hâlini esas aldık.

Bu eser, İslâm Hukuk Tarihi, İslâm Hukukunun Özellikleri, Kavramlar ve Usul, İbadetler, İktisadî ve Ticarî hayat, Günlük Hayatta Sık Karşılaşılan Sorular, Gayrimüslim Ülkelerdeki Problemler, Aile Hukuku, Sosyal Hayat, Ramazan ve Bayram ara başlıkları ile 10 ayrı bölüme ayrıldı. Yazılar okuma kolaylığının sağlanması için bu başlıklardan hangisi ile uyum sağlıyorsa, o bölümde yerini aldı.

Elinizde tuttuğunuz kitap, Ekrem Dumanlı Beyin ikinci dönem yazıya başlama teklifinde söylediği ‘ihtiyacı’ karşılama düşüncesi ile çıkılan uzun yolculuğun karşımıza çıkardığı bir sonuçtur. Soruların yönlendirdiği çerçevede günlük hayatımızda bir Müslüman olarak uygulayageldiğimiz amellerin “nasıl”ını değil, “niçin ve neden”ini açıklamaya çalışan bir kitaptır.

Yapabilirse ve yapabildiyse hikmet avcılığı yapmakta, böylece Müslümanın kalbini tatmin, zihnini ikna, ruhunu doyuma ulaştırmaya gayret etmektedir. Ta ki Müslüman imanın taklit vadilerinde değil, tahkik mertebelerinde kendine yer açsın ve seyr ü seferde bulsun.

Hayat devam ediyor. Ne sorular, ne de verilen cevaplar bitti. Hayat ile birlikte bunlar da devam ediyor ve edecek. Allah’ın bize ihsan ettiği ömür, çizmiş olduğu kader istikametinde biz de rolümüzü oynamaya devam edeceğiz. Yarınların nelere gebe olduğunu bilmiyoruz. Bakalım, Rabbim karşımıza neler çıkaracak. Hatamız oldu ise Rabbim’den mağfiret talep eder, sizlerden de özür dilerim. Gayret bizden tevfik Allah’tan.

İSLÂM HUKUK TARİHİ

İslâmî ilimler içinde Müslümanın hayata bakış açısını, yaşam stilini, günlük programını hem belirleyen hem de etkileyen ilim dalı fıkıhtır. Son yüzyıldır İslâm hukuku diye de adlandırılan fıkıh, hayatı duyarlıca ve şuurluca yaşamak isteyen herkesin göz ardı edemeyeceği bir alandır. Elinizde tuttuğunuz bu kitap, hem usul hem de füru ile birbirinden farklı yüzlerce meseleyi ele alacak.

Kitapta yer alan bu bilgilere küllî bir nazarla bakabilmeniz için başlangıçta fıkhın hem tarihi hem de özellikleri ile alakalı geniş sayılabilecek özet bir malumatı sunmak istedik. Farkındayım, geniş ve özet birbirine zıt iki kavram. Ama fıkıh ilminin bir derya olduğu düşünülecek olursa, 10-15 sayfalık bir malumatın özet olduğu izahtan vârestedir.

Fıkıh-Hukuk

İslâm Hukuku dendiği zaman hemen herkesin aklına gelen ilk kavram “fıkıh”tır. Genelde fıkıh ile hukuk eşdeğer kavramlar olarak bilinir. İşin menşeine inildiği, özellikle fıkıh kelimesine lügat ve ilk iki asırda giydirilen mana açısından bakıldığında, fıkhın hukuka eşdeğer olmadığını görürüz. Zira fıkıh; lügat/sözlük manası itibarıyla “bir şeyi derinliğine ve inceliğine vâkıf olarak kavrama” demektir. İlk iki asırda ise fıkıh, daha sonra çeşitli başlıklar altında incelenecek olan İslâm’a ait ilim dallarının hepsini içine alan ve bunları anlama, kavrama adına ortaya konulan üretilmiş/detay bilgilerin üst başlığı olarak kullanılmıştır.

 Nitekim İmam-ı A’zam Hazretlerinin akâid ile ilgili yazmış olduğu risaleye verdiği “el-Fıkhu’l- Ekber” ismi bunu göstermektedir. Fakat daha sonraki dönemlerde fıkıh, tıpkı hadis, tefsir, kelam vb. ilim dalları gibi genelde amelî hükümlerin incelendiği bir dalın özel ismi olmuş ve böylece onun alanı daraltılmıştır. İşte bu anlamdaki fıkıh, hukuk kavramı ile eşdeğer görülebilir.

Fıkhın Tanımı

Fıkıh kelimesine, ta ilk asırlardan bu yana, çok çeşitli manalar verilmiştir.

Istılahî olarak ona yüklenen manalardan bazıları şunlardır:

Fıkıh; dinî, siyasî ve medenî hayatın bütün yönlerini ihtiva eden ve kısaca “şer’î-amelî” diye nitelendirilen hükümleri inceleyen bir ilim dalıdır.

Ebu Hanîfe’ye göre fıkıh: “Kişinin lehine ve aleyhine olan şeyleri bilmesidir.”

Klasik usul-i fıkıh kitaplarında ise fıkıh önceleri “Şer’î hükümleri tafsilî delillerden bilmek” diye tarif edilmiş, sonraları buna “el- ameliyye el-müktesebe” veya “min ciheti’l-amel” eklenmiştir. Böylece fıkıh, “şer’î amelî hükümleri delil ve kaynaklarına inerek elde edilen bilgi” olarak tanımlanmıştır. Bu tarife göre fıkhı bilen, yani fakih, aynı zamanda müçtehittir.

Günümüzün İslâm hukukçularından Mehmet Erdoğan ise fıkhı şöyle tanımlamaktadır: “Fıkıh her zaman ve mekânda İslâm’ı canlı ve yaşanabilir kılma bilgi ve melekesidir.”

Bu son tarifte -itiraz etmemekle birlikte- bir İslâmî kaygının ağır bastığını görmemek imkânsızdır. Bu kaygı İslâm Hukukunun, değişen ve gelişen şartlara ayak uyduramadığı, kendini yenileyemediği, müntesiplerinin önünü açacak hükümler ortaya koyamadığı, dinamik değil statik bir yapıya sahip olduğu gibi vâki itirazlardan kaynaklanmaktadır.

İslâm Hukukunun Doğuşu

İslâm Hukuku doğuşu, gelişmesi, kaynakları, tarihî süreç içinde bir sistem hâline gelişi vb. noktalardan, kendinden önceki hiçbir hukuk sistemine benzemez. Vakıa bu konuda, İslâm Hukukunun özellikle tedvîn döneminde Roma, İran vb. hukuklardan etkilendiği özellikle oryantalistler tarafından iddia edilmektedir. Fakat bunlar kati surette ispatlanamamış, boş ve asılsız iddialardan öteye geçmemektedir.

İslâm Hukuku mekân itibarıyla Mekke ve Medine’de doğmuştur. Bu dönemde ortaya konan hukukî kaideler, İslâm Hukukunun temelini oluşturmaktadır. Söz konusu kaidelerin en önemli özelliği

-ki bu, hiçbir ilâhî veya beşerî sistem için geçerli değildir- bizzat vahiy veya vahyin onayını almış oluşudur. Bir başka ifade ile bunlar, Kur’ân veya Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) söz, fiil ve takrirleridir. Bu, Allah Resulü’nün sağlığında ortaya konan hukukun vahyî oluşunun en büyük göstergesidir.

Mekke, İslâm tarihinin başlangıcında inanç ve ahlâk üzerinde daha çok tahşidatın yapılmış olduğu bir yerdir. Gerek Mekkî ayetler, gerekse 13 yıllık Mekke hayatında Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem)ortaya koyduğu öğretiler bunu göstermektedir. Bu dönemde hukukî öğretilerden, hatta namaz hariç ibadetlere ait hükümlerden bahsetmek mümkün değildir.

Medine ise, Mekke’de atılan temeller üzerine İslâm binasının tamamlandığı bir yer olmuştur. Mükemmel bir sistem için gerekli olan ferdî ve içtimaî alandaki esaslar burada ortaya konmuştur. Mâide suresindeki “Bugün dininizi ikmal ettim.” ayetini bu çerçevede yorumlamak mümkündür.

İslâm Hukukunun Özellikleri

İslâm hukukunun kendine has pek çok özelliği vardır ki bunu bir sonraki makalede çok daha detaylı olarak inceleyeceğiz. İslâm hukuk tarihinin anlatıldığı bu metinde yeri geldiği için bunlardan üç tanesini kısaca ifade edelim: Tedric, nesh ve kolaylık.

Tedric: Hukukî öğretilerin belli bir zaman dilimi içine yayılarak tamamlanması anlamına gelir. Genel çerçevede geçerli olan bu husus, özel yani tek tek meseleler için de geçerlidir. Nitekim zekâtın farz, içki ve faizin haram kılınışı hep bu şekilde olmuştur.

Burada gerek insan, gerekse toplum psikolojisi nazara alınmıştır. Hz. Âişe validemizin şu sözü, konumuzla ilgisi olması açısından çok önemlidir: “Eğer içki bir defada haram kılınmış olsaydı, bu emri çokları dinlemezdi.”

Nesh: Daha önce verilen bir hükmü kaldırmak ve yerine yeni bir hüküm koymak demektir. Nesh, tedriciliğin ayrı bir boyutu sayılabilir. Kur’ân nesh gerçeğini “Biz, bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturursak mutlaka daha iyisini veya benzerini getiririz. Bilmez misin ki Allah her şeye kâdirdir.[01]Bakara Suresi, 2/106 ayetiyle bildirir. Nesh, hem Kur’ân ayetleri, hem de Hz. Peygamberin söz, fiil ve takrirlerinde geçerlidir.

İslâm tarihi boyunca, neshe itiraz eden ulemanın varlığı inkâr kabul etmez bir gerçektir. Fakat, onların itirazlarına gösterdikleri gerekçelere bakıldığında, neshi kabul edenle etmeyen iki kesim arasındaki ihtilafın lafzî olduğu görülür. Neshi kabul etmeyenlerin anlayışlarına göre nesh yoktur ama âmm’ın tahsisi, mutlak’ın takyidi vardır. Hakikatte bu neshin bir başka şekilde tesmiyesinden ibarettir. Konu ile ilgili Şâtıbî’nin Muvafakat’ında ve Zerkânî’nin Menâhilü’l-İrfan adlı eserinde detaylı bilgiler bulmak mümkündür.

Kolaylık: Allah’ın Rahîmiyet ve Rahmâniyetinin ayrı bir göstergesidir kolaylık. Ümmet-i Muhammed’in maslahatının gözetilmesi, hayatın yaşanabilir kılınması diye de ifade edebileceğimiz kolaylık ilkesini, gerek İslâm Hukuku öğretilerinin bütününde, gerekse onların vazediliş keyfiyetinde görmemiz imkân dâhilindedir. Yalnız bu, İslâm’ın belirlemiş olduğu hayat felsefesi ve dünya görüşüne zıt olan hususları kabul anlamında değildir ve olamaz.

 Bu yüzden günümüzde çeşitli yaklaşımlar, İslâm dışı şeyleri tabiî, zarurî olgu dese hatta onları sosyal, iktisadî, kültürel hayatın “olmazsa olmaz” şartı kabul etse de İslâm onları “kolaylık” deyip kabul etmez, edemez. İslâm’da esas olan, küllî kaideler ile çerçevesi belli edilen sınırın dışına taşmamaktır. Tarihe müdâhil olmaktır. Tarihin şekillenmesinde özne rolü oynamaktır. İslâm’a rağmen genel kabul gören anlayışların kabulü, Müslümanı ve dolayısıyla Müslüman toplumu “nesne, mef’ul” makamına oturtur.

İslâm Hukukunun Kaynakları

İslâm hukukunun iki ana kaynağı vardır; Kur’ân ve Sünnet. Bu kaynakların, kaynak olma hüviyeti sadece Hz. Peygamber’in sağlığı ile mukayyed değil, ebedîdir. Klasik fıkıh usulünde zikredilen icma, kıyas, istihsan, istislah, istishab, örf vb. kaynaklar ise tali kaynaklardır. Aslında ikinci grupta yer alan bu başlıklara klasik fıkıh müdevvenâtında her ne kadar kaynak denilse de bunlara kaynak yerine, aslî kaynaklardan hüküm istinbatında kullanılan metot demek, daha doğru bir yaklaşım tarzıdır.

Burada kaynakların İslâm hukuku açısından teker teker yerini anlatacak değiliz. Fakat şu kadarını belirtelim ki hukuk tarihi boyunca Kur’ân hâriç sünnet ve istinbat metotları üzerinde fukahâ gerek güvenilirlikleri gerekse geçerlilikleri hakkında farklı yorumlarda bulunmuştur. Literatürdeki ifadesiyle ‘vücubu ve delâleti’ ayrı müzakerelerin konusu olmuştur.

Bu farklı yorumlamalar, farklı hükümlere ulaşılmasının ana sebepleri arasındadır. İslâm hukukunun sahabe döneminde girdiği ve hâlen içinde bulunduğu bu süreci, onun genel karakteri çerçevesinde değerlendirmek ve bu farklı anlayışların ortaya çıkardığı müdevvanâtı İslâmî zenginlik olarak görmek mümkündür. Zaten bir-iki şâz görüş hâriç, bunun aksini söyleyen de yoktur.

Bahsini ettiğimiz kaynak ve metotları kullanabilme, ilmî yeterlilik ister. Bu yeterliliğin alt ve üst sınırları adına, şimdiye kadar çok şeyler söylenmiştir. Tabakât-ı fukahâ tasnîfi, bu gayeye hizmet eden ve belki de bunun için ortaya konan bir tasniftir. Ama onun, subjektif değerlendirmeler neticesi ortaya konduğunu, dolayısıyla bağlayıcı ve değişmez, değiştirilemez bir özelliğe sahip olmadığını belirtmek ve vurgulamak isterim.

Kaynaklar Hakkında Kısa Bir Tahlil

Günümüzde gerek hukukun kaynakları gerekse metotları hakkında değişik görüşler ileri sürülmektedir. Bu görüşlerin bazıları bugüne kadar söylenen ve uygulanan metodolojinin bir başka açıdan ifadesidir. Bazıları ise yasama ruhu, Kur’ân ahlâkı, ümmetin faydası, parçacı değil bütüncül yaklaşım tarzı, hermönetik okuma, tarihselcilik gibi kavramlarla ifade edilen 14 asırlık fıkhî mirası reddetme ve bunun yanı sıra sünneti de devre dışı bırakan ve Kur’ân’ı merkeze alan yaklaşım tarzıdır.

Biz bu ikinci türden yaklaşımları bütünüyle reddetmemekle birlikte, onların çok da sağlıklı olduğuna inanmıyoruz. Aksine klasik usulümüzde yer alan maslahat, maslahat-ı mürsele, istihsan, kıyas-ı hafî, makâsıd-ı şeria gibi kavramlarla ifade edilen şeylerin, bu tür yeni arayışlar içine girilmesine ihtiyaç bırakmadığı kanaatindeyiz.

Bunun yanında İslâmî/fıkhî mirasın mezhep farkı gözetmeksizin bir bütün olarak mütalaa edilmesini, başta usul-u fıkh -istinbat metotlarını kastediyorum- olmak üzere, füru-u fıkhın gözden geçirilip, bir tertip ve tensîkinin yapılmasının gerekliliğine inanıyoruz. Tabiî bu hemen olacak bir şey değildir. Her şeyden önce bu küllî iş, bilimsel formasyona sahip insanlar ister.

Globalleşen dünyada bunun, mutlaka İslâm ülkelerinin bütününü kapsaması da şarttır. Tabiî işin en önemli yanı, özellikle halk kesiminin zihinlerinin bunu kabule hazır hâle getirilmesidir. Aksi hâlde bu çalışmalar pratik hayata yansımayacak, belki de fikrî, dinî, siyasî, kültürel kargaşaların çıkmasına neden olacaktır. Taha Akyol, bu durumu “Medine’den Lozan’a” adlı kitabının ek bölümünde kaleme aldığı “Pakistan Dersleri” seri yazılarında gayet net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Yalnız teklifini yaptığımız bu yeniden tedvîn, içtihada ihtiyaç bırakmayacak demek değildir. Aksine devrin getirmiş olduğu ve cevap bekleyen meselelerimiz için her zaman içtihada ihtiyaç vardır ve olacaktır. Yapılacak tedvîn, cevabını aradığımız içtihadî meselelerde bize yeni ufuklar kazandıracak ve çıkış yolları gösterecektir.

İslâm Hukukunun Başlangıç Dönemi

İslâm hukukunun başlangıç çağında Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) nice içtihadî hükümler verdiği herkesin malumudur. Zaten o yetkiyi Allah (celle celâluhu) kendisine vermiştir. Şu ayet bu hakikati ifade etmektedir. “…İşte o Peygamber, iyiliği emreder, kötülükten meneder, onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar.” (A’râf Suresi, 7/157)

Bu konuda daha pek çok ayet sıralamamız mümkündür. Bizim bunlar içinden yukarıdaki ayeti seçmemizin sebebi, Allah Resulü’nün teşrî makamında olmadığını ispatlama gayreti içinde bulunan müsteşriklerin dahi, bu ayete bir şey diyememeleri ve savundukları tez doğrultusunda bunu te’vil ve tefsir çabası içine girmeleridir. Nebiler sultanının söz, fiil ve takrirlerinden oluşan sünnetinin Allah’tan onay aldığını daha önceden zikretmiştik. İslâm ulemasının genel kanaati budur. Onları bu kanaate sevk eden âmil, ilâhî murada aykırı olan şeylerin, metluv veya gayr-i metluv vahiy vasıtasıyla düzeltilmesidir. Düzeltmenin olmadığı her yer îlâhî iradenin onayını göstermektedir.

Hz. Peygamber döneminde içtihat eden Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Muâz b. Cebel, Sa’d b. Muâz, Ebu Said el-Hudrî gibi Allah Resulü’ne yakınlığı ile bilinen veya isimlerini bilmediğimiz sahabiler vardır. Hz. Muâz’ın Yemen’e vali olarak giderken, Allah Resulü’nün sorduğu sorulara verdiği cevaplar bu konuda en iyi örnektir.

Onun, kitap ve sünnette hükmünü bulamadığı mesele karşısında “Re’yimle içtihat ederim.” demesi ve bu cevabın Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından istihsan edilmesi, içtihat müessesesinin temel dayanaklarından birisidir. Hendek savaşı sonunda Sa’d b. Muâz’ın hakemliğine başvurulduğu ve onun ahdlerini bozan Yahudiler hakkında verdiği hüküm de içtihada dayanmaktadır.

Hendek savaşında Nebiler Serveri’nin “İkindi namazını Benî Kureyza’da kılın.” emrini lafız ve maksat açısından farklı yorumlayan ve yorumlarına göre hareket eden sahabilerin ise isimlerini bilmemekteyiz. Burada önemli olan husus, Allah Resulü’nün sağlığında ashabın içtihat yaptığı gerçeği ve bundan daha da önemlisi, bu içtihadların Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından onaylanması veya onaylanmamasıdır.

İslâm Hukukunun Gelişme Dönemi

İslâm hukukunun gelişme çağı, Hz. Peygamber’in vefatını müteakip başlar. Bir başka ifadeyle Hz. Peygamber sonrası hayatın tabiî seyri, böyle bir sürecin başlamasında zarurî bir faktördür. Vahiy dönemi kapanmıştır. Bu dönemde ne vakalara göre inen ayetlerden ne de vahyin onayını alan beyan-ı nebevîden bahsetmek mümkündür. Ama hayat bütün hızıyla devam etmektedir.

Hem de mahiyet ve hüviyet değiştirerek. Bütün bunlara Allah Resulü’nün veda hutbesinde belirttiği: “Size iki şey bırakıyorum. Bunlara sımsıkı sarılırsanız, dalâlete düşmezsiniz; Kur’ân ve sünnet” hakikati çerçevesinde cevaplar bulunması gerekmektedir. İşte bu cevapların hemen hepsi Kur’ân ve sünnetle getirilen yorumlardan ibarettir. Biz bu yorum faaliyetine içtihat adını veriyoruz.

Bu dönemde içtihat hareketlerine hız kazandıran, dolayısıyla İslâm hukukunun gelişmesine vesile olan pek çok faktörden söz edebiliriz. Bunlar arasında fetih hareketleri ve dâhilî bölünmeleri başta zikretmek gerekir. Havâriç, Şîa, -tanımlamada kullanılan bir kavram olarak her ne kadar daha sonraki dönemlerde ortaya çıksa bile- Ehl-i sünnet isimleri altındaki bölünmelerin temeli bu dönemde atılmıştır. Söz konusu bölünme ve gruplaşmaların oluşumunda siyasî olayların rol oynadığı muhakkaktır. Fakat İslâm hukuk tarihi açısından önemli olan, gelişen siyasî, iktisadî, idarî, kültürel olaylar karşısında içtihadların yapılmış olmasıdır.

Sahabe Dönemi Özellikleri

İfrat derecede muhabbet, menfaat ve çıkar kaygısı, cahiliye âdetlerine geri dönüş, makam-mevki düşkünlüğü, kabile taassubu vb. şeylerle bütünleşerek yapılan içtihadlar bir kenara barakılacak olursa, dönemin içtihat özelliklerine ait şunlar söylenebilir:

  1. Ashabın bütünü içtihat yapmıyordu. Bunu Kur’ân ve sünneti bilme, anlama ve yorum kabiliyeti eksikliğine bağlamak mümkün olduğu gibi mesuliyet şuuruyla böylesi önemli bir sorumluluğun altına girmeme düşüncesine de bağlamak mümkündür. Bir başka ifadeyle içtihat yapmayan sahabe, ihtimal kendilerini bu işe ehil görmüyorlardı. Yıllarca Allah Resulü’nün beraberinde bulunmuş olmasına rağmen, bir elin parmak sayısını geçmeyecek ölçüde görüş beyan eden insanın varlığı sahabenin ne kadarının böyle düşündüğünü göstermesi açısından önemlidir. Tarih en çok içtihat yapan yedi sahabenin isminden söz etmektedir.

Bunlar, Hz. Ömer, Hz. Ali, Abdullah b. Mes’ud, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbas, Zeyd b. Sabit ve Hz. Âişe’dir.

  • İçtihat teşvik gören bir ameliye idi. Şurâ usulüyle içtihat yapma ya da yapılan içtihatları şurânın tasdikine sunma kabul görmüş bir uygulamaydı. Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in sırf bu gaye ile Medine’de bir heyet bulundurduğu bilinen bir gerçektir. Hatta heyetin fütuhât ordularına katılma istekleri, her defasında geri çevrilmiştir. Zira istişarî kurulda bulunma işi, daha önemlidir. Bu kurulda yer alan sahabenin sıradan insanlar olmadığını bilmem söylemeye gerek var mı? Bunlar Allah Resulü’ne yakınlığı ile bilinen, Kur’ân ve sünnete hakkıyla vâkıf olan ve yorumlama kabiliyetleriyle temayüz etmiş kişilerdi.

Bu kurul Hz. Osman döneminde dağılmıştır. İhtimal İslâmî heyecanı doruk noktada olan bu insanlar, fütuhât orduları içinde bulunma isteklerini tekrarlamış, halim bir fıtrata sahip olan, Hz. Osman da bu istekleri geri çevirememiştir. Yalnız, burada şu hususu hatırlatmakta fayda mülahaza ediyorum; bazı tarih yazarları, Hz. Osman’ın bu heyetin dağılmasına izin vermesini, o dönemde cereyan eden menfî olayların büyümesinde bir sebep olarak zikrederler.

  • Nazarî içtihadın genelde yapılmaması, bu dönem içtihat faaliyetlerinin bir diğer özelliğidir. Yapılan içtihadlar, mutlaka fiilî olarak var olan bir probleme çözüm bulma isteğine dayanıyordu. Bir diğer ifadeyle daha sonraki dönemlerde ortaya çıkan “Şöyle olursa, hüküm şudur.” kabilinden içtihatlara bu dönemde pek rastlanmaz.

Aksine bu türden görüş beyan edenler, tevbih edilir. Pekâlâ böyle bir yaklaşım tarzı normal midir? Kur’ân’ın nüzulüne şahit olan, Hz. Peygamberle arkadaşlık yapmış bulunan ashâb açısından meseleye bakacak olursak, bunu normal kabul etmek zorunda kalırız. Zira büyük çoğunluğu itibarıyla gerek Kur’ân ayetlerinin nüzulu, gerekse Nebiler Serveri’nin beyanları hep bu istikamette olmuştur. Onlar toplumda fiilen var olan bir problemi çözüme kavuşturmuşlardır.

4) Sahabe dönemi içtihat faaliyetlerinin en önemli özelliği, başta hulefâ-yı râşidîn olmak üzere, içtihat yapan hemen her sahabî, hükmün illetinin (sebebinin) değişmesine paralel olarak, Hz. Peygamber’in verdiği hükmü değiştirmiş olmalarıdır. İşte sahabenin bu faaliyeti, günümüze kadar uzayan tarihi süreç içinde, İslâm hukuku ve hukukçusunun önünü açmış, onun statik değil, dinamik bir yapıya sahip olduğunun en büyük göstergesi olmuştur.

Bu konuda Hz. Ebu Bekir’in Kur’ân’ı cem etmesini, Hz. Ömer’in müellefe-i kuluba zekât vermemesini, Sevâd arazisini gazilere dağıtmamasını, talâk-ı selâse’yi talâk-ı selâse olarak kabul etmesini, teravih namazının cemaatle kılınmasını emretmesini, Hz. Osman’ın ahlâkî yozlaşma sebebiyle kayıp develerin tutulmasını, Hz. Ali’nin teaddî ve taksir hâlinde emanetlerin tazmin edilmesini istemesini örnek olarak zikredebiliriz. Sahabenin içtihadî meselelerin bütününde ittifak ettiklerini söylemek mümkün değildir. Bunlar çeşitli sebeplere binaen bazı meselelerde ihtilaf etmişler ve farklı sonuçlara ulaşmışlardır. Onları farklı sonuçlara ulaştıran sebepler adına Hayreddin Karaman, İslâm Hukuk Tarihi kitabında şunları söylüyor:

  1. Fetihler ve çeşitli vazifeler sebebiyle Medine’den uzakta bulunan sahabenin, kendileri yok iken vahyedilen nassları bilmemeleri
  2. Hadisi sağlam bir kaynaktan elde etmemiş olmak
  3. Nassları farklı anlamaları
  4. Yanılma veya unutmaları
  5. Birbirlerine aykırı görünen nass ve hükümleri çeşitli şekillerde telif etmeleri.

Sahabe Sonrası Gelişme Süreci

Muâviye b. Ebî Süfyan ile başlayan Emevîler döneminde İslâm hukuku gelişme sürecini devam ettirmiştir. Bu süreçte, devlet bünyesinde meydana gelen yapısal değişiklikler başta olmak üzere, birinci neslin yani sahâbenin ahirete irtihâli, fetihler vesilesiyle İslâm coğrafyasının genişlemesi, hadislerin tedvîni, yeni problemlerle karşı karşıya gelme, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) dönemindeki ruhî ve ahlâkî kıvamın muhafaza edilmemesi gibi hususlar, bu gelişimde rol oynayan önemli âmillerdir.

Devlet bünyesindeki yapısal değişiklikten kastımız, hilafetten saltanata geçiştir. Gerçi İslâm’da idarî sistem adına statik bir yapıdan bahsetmek mümkün değildir. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ve hulefâ-yı râşidîn dönemi uygulamaları bize bunu göstermektedir.

Ama buna rağmen, “saltanat” şeklinin ashâbın büyük çoğunluğundan onay almaması, buna karşı çıkanların muhalefet anlayışıyla hareket etmesi hatta bu karışıklıkların itikadî alana sirayet etmesi, gücü elinde bulunduranların baskı ve dayatma cihetini tercihi gibi faktörler tarihin bize somut olarak intikal ettirdiği şeylerdir ve bunların hepsi hukuk tarihimizi direkt veya dolaylı olarak etkilemiştir.

Mesela, ibadetler gibi taabbüdî konular bir kenara, idarî sistemi birinci dereceden ilgilendiren çeşitli hususlarda siyasî/resmî görüş doğrultusunda içtihadların yapıldığı bir gerçektir. “Ahkâmu’s-Sultaniye” adlı alan çalışmalarında bunları görmek mümkündür. Bu içtihat ve uygulamaların günümüze kadar uzanan etkilerinden bahsetmek de mümkündür.

Bu etkiler, sadece siyasî alanda değil hemen her alandadır. Özellikle bu etkilerin, zihnî yapımızda meydana getirdiği değişiklikler, son derece önemlidir. Zira bunlar, tarihin müspet veya menfi anlamda şekillenmesinde ciddi rol oynamışlardır.

Hadis ve Re’y Ekolü

Gelişme dönemi İslâm hukukunun en önemli özelliği hadis ve re’y ekolünün ortaya çıkışıdır. Medine ve Kufe bu iki ekolun merkezleridir. Fıkıh literatüründe Hicaz ve Irak ekolü de denilen birbirinden bağımsız gibi görünen bu iki anlayış, bilinen şekliyle hadise veya re’y’e daha fazla önem vermelerinden dolayı bu ismi almışlardır.

Hadis ve re’y ekolü tasnifine gerekçe olarak söylenen düşünce budur ama gerçek böyle midir? Re’y ekolü hadise olması gerektiği kadar önem vermemiş midir? Hadis ekolü aklı bütün bütün ihmal mi etmiştir? Bu soruların cevaplarını ilerleyen sayfalarda arayacağız.

Şimdilik şu tarihî bilgileri zihnimizin bir yerine kaydedelim: Irak ekolü menşe itibarıyla Kufe’ye intikal eden Abdullah b. Mes’ud, Hz. Ali, Sa’d b. Ebî Vakkâs, Ebu Musa el-Eş’arî, Ammâr b. Yâsir gibi sahabilere dayanır. Bu ekolün tâbiîn neslinden temsilcileri ise Alkame b. Kays, Mesruk b. Ecda, İbrahim en-Nehaî, Saîd b. Cübeyr ve Hammâd b. Ebî Süleyman gibi kimselerdir.

Hicaz/Medine ekolü ise İslâm devletinin başşehrinin Kufe’ye taşınmasına rağmen, Medine’de kalmayı tercih eden sahabilere dayanır.

Bunlar sahabeden Zeyd b. Sabît, Hz. Âişe, Ümmü Seleme, Abdullah b. Ömer, Übey b. Kâ’b, Ebu Hureyre, Abdurrahmân b. Avf, Talha b. Ubeydillah, tâbiînden ise Saîd b. Müseyyeb, Urve b. Zübeyr, Kâsım b. Muhammed, Ebu Bekir b. Abdirrahman, Süleyman b. Yesâr, Hârice b. Zeyd, Ubeydullah b. Abdillah b. Utbe’dir. Ebu Hanîfe, İmam-ı Şâfîî, İmam-ı Malik, Ahmed b. Hanbel, Leys b. Sa’d, Abdurrahmân el-Evzaî, İmam-ı Taberî gibi şahıslar kendi içtihadî usulleriyle fıkıh dünyası içinde yer alınca, bahsini ettiğimiz ekoller çok daha netleşmiştir.

Daha doğru bir tabirle, bunların tam anlamıyla bir ekol hâline gelişi, bu son kategoride saydığımız isimlerle olmuştur.

Bu arada Mısır, Basra, Mekke, Şam gibi İslâmî merkezlerin de İslâm hukukunun oluşum ve gelişimine katkıda bulunduğunu belirtmek isterim. Bunlar arasında özellikle Mısır’ın ayrı bir önemi var. Mısır, önemini İmam-ı Şâfiî’nin ömrünün sonlarına doğru bir kısmını orada geçirmesine borçludur.

İslâm Hukukunun Tedvîni

İslâm hukukunun tedvîni adına ilk çalışmalar Emevîler döneminde yapılmaya başlanmıştır. Süleyman b. Kays, Katâde b. Diâme, Zeyd b. Ali’nin çeşitli fıkhî konularda yazdıkları kitaplar bize kadar ulaşmıştır. Günümüze ulaşmayan ama yapılan iktibaslardan öğrendiğimiz kadarıyla Zeyd b. Sabît, Şureyh b. Hâris, Hasenü’l- Basrî, İbrahim en-Nehaî, Vehb b. Münebbih, Muhammed b. Sîrîn, Âmir b. Şerâhîl gibi zevatın da aynı çizgide fetvalarını topladıkları eserleri vardır. İslâm hukukunun gerçek anlamda tedvîni ise Abbasîler döneminde olmuştur.

Bu dönemde yazılan eserler hem daha sistematik, hem de büyük çoğunluğu bizlere ulaşmıştır. Eserlerin daha sistematik olmasında gerek hadislerin tedvîn ve tasnifi gerekse gelişen olaylar çerçevesinde ilerleme kaydeden zihnî ve fikrî faaliyeti sebep olarak gösterebiliriz. İmam-ı Muhammed’in el-Âsâr ve el-Mebsüt’u, İmam-ı Ebu Yusuf’un, el-Harâc’ı, İmam-ı Şâfiî’nin el-Ümm’ü bu devrede yazılmış fıkıh kitaplarından bazılarıdır.

Mezheplerin Tekevvünü

İslâm hukuk tarihinde, en önemli dönem hiç şüphesiz mezheplerin tekevvün ve temekkün dönemidir. Aslında bu, çeşitli tarihî, siyasî, dinî, fikrî sebeplere binaen girilen zarurî bir süreçtir. Sözü edilen süreç günümüze kadar uzamış ve ihtimal kıyamete kadar da devam edecektir.

Mezhep imamlarının, çeşitli vesilelerle görüşlerini ortaya koyarken, “bir mezhep tekevvünü” düşünceleri yoktu. İmam-ı Malik’in Muvatta’yı kanunlaştırma ve bütün İslâm coğrafyasına ta’mim etme teklifi yapan Emevi halifeleri Mansur ve Harun Reşid’e red cevabı vermesi bunun en büyük göstergesidir.

Mezheplerin tekevvünü, bir anlamda usul-u fıkhın da belirginleşmesine, farklılık ve ayrılıklarla birlikte çerçevesinin netleşmesine vesile olmuştur. Bunda mezhep imamlarının Hz. Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve sellem) dayanan silsile içinde hocaları, yaşamış oldukları coğrafî mekân ve o mekânda karşılaştıkları problemler, fikrî yapıları, hadislerin imamlara ulaşması veya ulaşmaması birinci derecede rol oynayan unsurlardır.

Hadis ve Re’y Ekolü Sınıflandırması

Fıkhî mezheplere hadis veya re’y ekolü diye sınıflandırma yapıldığına yukarıda işaret etmiş ve bilinen şekliyle bu sınıflandırmada temel ölçünün içtihadlarda ağırlıklı olarak kullanılan kaynaklar olduğunu söylemiştik. Kitap ve sünnetin temel kaynak olduğu noktasında hiçbir mezhepte görüş ayrılığı yoktur. Fakat özellikle sünnetin içtihadlarda kaynak olarak kullanılış yoğunluğu ve peşi sıra icma, kıyas, istihsan, maslahat ve örf gibi metotların kabullenilişi ve müracaat sıralaması, böyle bir tasnif çalışmasının dayanak noktasıdır. Pekâlâ yapılan bu sınıflandırma ne kadar doğrudur? Yoksa lafzî anlamda bir ayrıcalık mı söz konusudur?

Sünnetin kaynak olarak kabulünde bir problem olmadığına göre, sünnete rağmen, akla müracaat mı edilmiştir? Yoksa dönemin tarihî şartları itibarıyla, hadis/sünnet mezhep imamına ulaşmamış mıdır? Soruları uzatabiliriz.

Bizim kanaatimiz odur ki bu tasnif “min vechin” doğru olmakla birlikte, büyük ölçüde lafzîdir ve münakaşalar da hep bu istikamette cereyan etmektedir. Her şeyden önce İmam-ı A’zam “Delilimi bilmeyenin, benim sözümle fetva vermesi doğru değildir.”

 veya bir fetva verdiğinde “Bu bizim güç yetirebildiğimiz güzel bir sonuç. Daha güzeli getirilirse, doğru odur.”, İmam-ı Malik “Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) hariç, herkesin sözü kabul de edilebilir red de.”, İmam-ı Şâfiî “Hadis sahih olursa, benim mezhebim odur.”

ve “Sözümü hadise muhalif görürseniz, hadisi alınız, sözümü duvara çarpınız.” demek suretiyle sünnete bakış açılarını ve sünnet karşısında kendi görüşlerinin yerlerini belirlemiş durumdadırlar.

İkinci olarak istinbat metotlarına giydirilen manalar önemlidir. İmam-ı Şâfiî’nin Hanefîlerin çok sık kullandığı istihsan metoduna “telezzüz; keyfi yorum” dediği bilinen bir gerçektir. Ama İmam-ı Şâfiî’nin böyle yorumladığı istihsan ile Hanefîlerin kullandığı istihsan arasında büyük farklar vardır.

Hatta İmam-ı Şâfiî’nin Hanefîlerin anladığı ve kullandığı anlamda istihsan’ı, isim vermeden bazı içtihadlarında kullandığı bazı fıkıh araştırmacıları tarafından söylenmektedir.

Üçüncü olarak, farklı bir merkezde yani Kufe’de hayatını idame ettiren Ebu Hanîfe’ye dönemin şartları itibarıyla bazı hadislerin ulaşmamış olması ve yine tarihî, siyasî ve en önemlisi kültürel farklılıklar dolayısıyla farklı sorunlarla karşılaşması, İmam-ı Azam’ın farklı metodolojiyi benimsemesine neden olmuştur.

Zannediyorum aynı hususu İmam-ı Şâfiî’nin hayatında da göstermek mümkündür. O, Mısır’da eski görüşlerinin bazılarından vazgeçmiş ve literatürümüze ona has olmak üzere “kavl-i kadim” ve “kavl-i cedid” kavramlarının girmesini sağlamıştır. Onu böyle davranmaya iten sebep, farklı sorunlar dolayısıyla metodolojisini ve verdiği hükmü değiştirmesidir.

Son olarak; son dönemlerde yapılan çalışmalar hadis ve re’y ekolü tanımlamasının lafzî olduğunu açıkça gözler önüne sermektedir. Ali et-Tehânevî’nin “İ’lâü’s-Sünen” adlı hacimli eseri, fıkıh bâblarına göre düzenlenmiş ve Hanefî mezhebi görüşlerinin dayanaklarını anlatmaktadır ki eserde tarihte bilinenin aksine

Hanefîlerin hadisi ne kadar çok kullandıkları ispatlanmaktadır. Fakat bütün bunlarla, bu ayırımın gereksiz olduğu, yanlış olduğu hiçbir hakikati ihtiva etmediğini vb. iddia ediyor değiliz. Şu bir gerçek ki İmam-ı Malik ve İmam-ı Şâfiî, literal anlamda hadisi, İmam-ı Azam’dan daha çok kullanmışlardır. İmam-ı A’zam ise literal anlamda değil, maksat ve gaye açısından hadislere bakmış ve öylece değerlendirmiştir. İşte İmam-ı Azam’ın aklîliği ya da mezhebine re’y ekolü denilmesi bu yüzdendir ve doğrudur. Son zamanlarda akademik çevrelerde sözü edilen “Nebevî Hadis” ve “Yaşayan Sünnet” kavramları bu açıdan değerlendirilebilir.

Yaşamayan Mezhepler

Bu arada müntesiplerinin azlığı ve tarih içinde eriyip gitmesi nedeniyle bazı yaşamayan mezheplerden de söz etmek mümkündür. Hasenü’l- Basrî, Abdurrahmân el- Evzaî, Leys b. Sa’d, İbn Cerîr et-Taberî, Dâvud b. Ali bu yaşamayan mezheplerin kurucularıdır.

Bu sayı 20’ye kadar çıkarılabilir. Bunlara yaşamayan mezhepler dememizin sebebi, bu mezheplerin imamlarının mevcut imamlar ölçüsünde ilmî ehliyete ve içtihat usullerine sahip bulunması ve en az onlar kadar hayatın hemen her alanındaki sorunlara çözümler üretmeleri, içtihatlar yapmalarıdır.

İslâm Hukukunun Duraklama Dönemi

İslâm hukuk tarihinde taklitin, mezhep taassubunun, siyasî baskı nedeniyle farklı düşüncelere kapıları kapalı tutmanın yaşandığı döneme “duraklama dönemi” denir. Bu dönem tarih itibarıyla Abbasilerin son döneminde başlar, farklı yorumlayanlar olsa da günümüze kadar devam eder.

Bazı hukuk tarihi yazarları Osmanlıların son döneminde yapılan Mecelle çalışmalarını bundan istisna tutar. Biz buna Hukuk-u Aile Kararnamesini de ekleyebiliriz. İstisna kabul etmek şartıyla bu tespite katılıyoruz.

Fakat “Mecelle ile duraklama dönemi sona ermiştir.” tespitine katılmamız mümkün değildir. Gerçekten Mecelle ile hukuk tarihinde yeni bir çığır açılmıştır. Onun sadece Hanefî mezhebine bağlı kalması tenkid görse de içtimaî, siyasî, iktisadî şartlar nazara alınarak tercihler yapılması ve bütün memâlik-i Osmaniye’de uygulanacak olması, bir devrim niteliğindedir. Osmanlı idaresini böyle davranmaya iten dâhilî ve hâricî sebepler vardır.

 Vatandaşlar arasında Avrupa’da uygulandığı şekliyle bir yargı birliğinin olmayışı, azınlıkların bundan zarar görmesi ve buna bağlı olarak dış devletlerin baskısı, hâkimlerin günün şartları muvacehesinde yetersizliği, dünya konjonktüründe Osmanlı’nın eski konumunu muhafaza edememesi bu sebeplerden bazılarıdır.

Ama Mecelle’den günümüze, İslâm hukuku açısından duraklama dönemi özellikleri aynıyla yaşanmaktadır. Bilgi merkezleri olması itibarıyla, üniversiteler, akademik kariyer sahibi kişiler bir kenara bırakılacak olursa, hâkim olan genel hava, bu istikamettedir. Onun için biz, “Hukukun duraklama dönemi, günümüze kadar uzuyor.” demekte bir sakınca görmedik. Bununla birlikte peşinen ifade edelim ki bu subjektif bir değerlendirmedir ve biz bu değerlendirmede yanılmayı çok arzu ediyoruz.

Duraklama döneminin en önemli özelliği taklit ruhunun yaygınlık kazanması ve mezhep görüşlerinin nass gibi algılanmasıdır. “Nass ile mezhep görüşü çatıştığında biz mezhep hükmünü alırız.” sözü bu devre ait bir sözdür.

Ayrıca mezhebî görüşlerin tedvîn edildiği, herkesin istifade edebileceği şekilde piyasaya arzı -tabiî ki günün şartları içinde- bu süreci hızlandırmıştır. Fakat bize göre en önemli husus, içtihat yapabilme kabiliyet ve yeterliliğine sahip olan insanların azlığıdır. Bu, taklit ruhunun yaygınlaşmasının temel sebebidir.

Duraklama dönemi başlangıcından günümüze gelinceye kadar fıkıh ve sair alanlarda devasa kametler yetişmiştir. Fıkıh ile uzaktan yakından ilgisi olan hemen herkesin aşina olduğu bu kametlerden bazıları şunlardır; İbn Hâcib, Abdülaziz b. Abdisselam, Karâfî, İbn Dakîki’l- lyd, İbn Teymiyye, İbn Kudâme, Sadru’s- Şerîa, Zehebî, İbn Kayyim el-Cevziyye, Sübkî, Teftezânî, Seyyid Şerif Cürcânî, Aynî, İbn Hümâm, Hızır Bey, Molla Hüsrev, Kâsım b. Kutluboğa, Molla Gürânî, Suyutî, Zenbilli Ali Cemalî Efendi, İbn Kemal, İbn Nüceym, Ebu’s-Suud, Aliyyu’l-Kâri, Veliyyullah Dehlevî, Şevkânî, İbn Âbidîn.

Fakat bunca devasa şahsiyete rağmen, İslâm hukukunda genel gidişat engellenememiş, hukuk ilk dönemlerde olduğu gibi gerçek temeline bir türlü oturtulamamıştır. Gerçi birtakım radikal çıkışlar yapan insanlar yok değildir. Ama toplumun genel havası, bu çıkışları neticesiz bırakmıştır. Zaten o çıkışlara radikal hükmünü verdiren de bahsini ettiğimiz genel gidişattır.

İslâm Hukukunda Kanunlaştırma Çalışmaları

İslâm hukuk tarihi adına genel bilgiler vermeye çalıştığımız bu makalede taknîn; kanunlaştırma çalışmalarından bahsetmemek doğru olmaz. Kanun dendiği zaman akla ilk gelen kavram “devlet” tir. Devletin hakiki anlamda olmadığı bir yerde kanundan bahsetmek mümkün değildir. İslâm, kendi normları içinde ilk defa Medine’de devlet olmuş ve bugüne kadar bu dinamik yapı kesintilerle devam etmiştir.

Tarihte yerini alan bu İslâmî devletlerde ne kadar İslâmî olup-olmadığı her zaman tartışılabilir- kanun, bugünkü ideal anlamda olmasa da daima var olagelmiştir. Buna göre Hz. Peygamber döneminde onun bütün buyrukları şahsa özel veya genel anlamda kanundur.

Daha sonraki dönemlerde ise kamu hukukunda devlet başkanı veya yetkili organlarının verdikleri hükümler, şahsi hukukta da fakihlerin sözleri, bunların derlendiği fıkıh ve fetva kitapları daima kanun şeklinde algılanmış ve uygulanmıştır. Fatih Kanunnamelerini bu çerçevede mütalaa edebiliriz.

Hemen ifade edelim, kanunnamelerin hepsi devrin dinî otoritesinin onayını almıştır. “Şer’i şerife uygundur.”sözü bunu ifade etmektedir.

Bu bağlamda kanun ile dinin çatışması bahis mevzu değildir. Fakat ilerleyen dönemlerde Osmanlı’nın toplum yapısı değişmiş ve değişen bu yapı farklı kanun anlayışlarına ihtiyaç duymuştur. Zimmî statüsünde yer alan yabancıların mevcudiyeti, onun bir adım ötesinde bulunan vatandaşlık statüsü, dış devletlerdeki uygulamalar, mütekabiliyet esasları bu ihtiyacın baş göstermesinde önemli âmillerdir.

İç dünyamızda ise fetva kitaplarının çokluğu ve karışıklığı, ihtilaflı meselelerdeki farklı hükümler, müftü ve hâkimlerin ilmî yetersizlikleri, bazı hususlarda ahkâmın değişmesi zarureti ve bunların yol açtığı karışıklıkları sayabiliriz.

 Tek cümleyle ifade edecek olursak “yargı birliğine” gidilmesi zaruret hâline gelmiştir. Bu ihtiyaca cevap mahiyetinde ilk taknîn çalışması Mecelle ile başlamıştır, Mecelle fıkıh literatüründe muamelat denilen borçlar hukuku alanı ile sınırlı kalan bir çalışmadır. Daha sonra buna Aile Hukuku alanında yapılan bir diğer çalışma ilave edilmiş ve her ikisi de Osmanlı toplumunda uygulanmıştır.

Meselemiz Mecelle ve Hukuk-u Aile Kararnamesi olmadığı için bunlar üzerinde uzun uzadıya duracak değiliz. Fakat şu unutulmamalı ki İslâm hukuku merkezli ilk taknîn çalışması Mecelle ile gerçekleştirilmiştir.

Günümüz ve İslâm Hukuku

İslâm hukuk tarihi açısından günümüze gelince; ferdî çalışmalar açısından çok ileri bir safhada olduğumuz söylenemese de geri olduğumuz da iddia edilemez. Akademik seviyede, dünyanın dört bir yanına dağılmış ilim merkezlerimizde, enstitülerde, üniversitelerde İslâm hukuku alanında nice çalışmalar yapılmıştır ve hâlen yapılmaktadır.

 Kolektif açıdan da müspet şeyler söylemek mümkündür. Fakat bu çalışmalar olması gerektiği ölçüde midir? Müslümanların ihtiyaçlarına cevap verecek seviyede midir? Sorunlarına çözüm bulmakta mıdır?

Ya da soruyu değiştirelim; yeterli seviyede yapılan bu çalışmaları taban kabullenmekte ve davranışlarını onlara göre ayarlamakta mıdır? Yoksa bunları katı bir muhafazakar ve mutaassıp edasıyla, modernist, reformist.. diye nitelendirip red mi etmekte, geleneğe daha fazla mı bağlanmaktadır? Yani var olan zihniyet problemi hâlâ aşılamamış mıdır? Bütün bu sorulara müspet cevaplar vermemiz mümkün değildir.

Bundan sonra neler yapılabilir? Her şeyden önce imanın tahkik seviyesine yükseltilip, İslâmî şuurun geliştirilmesi gerekir. Bu gayeye yönelik çalışmalar, devrin tüm maddî imkânlarından yararlanılarak, bütün dünyayı içine alacak şekilde geniş tutulmalıdır.

Bu, bizim yukarıda zihniyet problemi dediğimiz akabenin aşılmasının da ilk şartıdır. Allah’ın izniyle bu olduğu takdirde, bizim yer yer tenkitvâri bir dille ele aldığımız taklit ruhu da, taknînin önünde bulunan engeller de, hukukun güncel problemlere cevap üretmemesi de teker teker aşılır.

Zaten bir hukuk sisteminin ideal anlamda gelişmesi, onun uygulanabilirliği ve uygulanması ile doğru orantılıdır. Sistemin aksaklıkları, yanlışlıkları ancak işleme/tatbik esnasında görülebilir. Asırlardan bu yana bir bütün hâlinde İslâm hukukunun tatbik edilmemesi kim bilir onun bu konuma düşmesindeki yeterli ve tek sebeptir. Fakat bu demek değildir ki teorik düzeyde çalışmalar yapılmasın.

 Hayır. Böyle bir şey demiyor, aksine taknîn’e varıncaya kadar bir dizi çalışmaların hem ferdî, hem de kolektif olarak yapılması gerektiğine inanıyoruz. Hatta mevcuda cevapla yetinen o çalışmaları yetersiz görüyoruz. Ama şu unutulmamalı ki her hukuk sistemi gibi İslâm hukuku da ancak pratik içinde şekillenecek ve mükemmelliğe kavuşacaktır.

II- İSLÂM HUKUKUNUN ÖZELLİKLERİ

Her hukuk sisteminin umumî ve hususî özellikleri vardır. Umumî özellikler, hukuk mantığının bir uzantısı olarak, bütün hukuk sistemlerinin ortak paydasıdır. İnsanların temel hakları bu ortak paydayı belirleyen unsurlardır. Günümüzde “tabiî hukuk” kavramı içinde ele alınan hususlar, bundan başka birşey değildir. Hususi özellikler ise ilgili sistemin kurucusu ve ortaya konan değerlerin yapısından kaynaklanır.

Buna göre hukukî sistemler beşerî, ilahî, fıtrî, uzun veya kısa ömürlü gibi sınıflandırma ve değerlendirmelere konu olur.

İslâm Hukuku ve İlâhîlik Vasfı – FIKIH DUNYAMIZ

İlâhîlik vasfı, İslâm hukuku, daha doğru yaklaşımla fıkhın özellikleri arasında en çok müzakere edilen mevzular arasındadır. Mevzu “İslâm hukuku ilâhîdir veya değildir.” tartışmasıdır. İlâhî, Arapça bir tabir olarak, İlah’a nispet anlamını taşır.

Buna göre “İslâm hukuku ilahîdir.” demek, hukukun Allah’a nispet edilmesi demektir. Hâlbuki hemen herkesin bildiği gibi İslâm hukuku içinde ayet ve hadislere dayanılarak elde edilen beşerî bilgiler, Allah’ın direkt vermiş olduğu hükümlere oranla daha fazladır.

İsterseniz burada ilahî olanlara nispetle daha fazladır da diyebiliriz. Bu açıdan “İslâm hukuku ilahîdir.” demek uç bir değerlendirme olarak kabul edilebilir. Eğer “İslâm hukuku ilahîdir.” sözünden maksat hükümlerin bizzat kendileri değil de dayanmış olduğu asıllar ise bu manada doğrudur.

Çünkü asıl kaynak Kur’ân ve sünnettir. Hayır bu değerlendirme ile kastedilen içtihadî hükümler ise bu ilâhî olan Kur’ân ve sünnetten beşerî çabalar sonucu elde edilen bilgilerin de ilahîlik vasfıyla nitelendirilmesi demektir ki böyle bir niteleme her zaman için tartışmaya açıktır. Sonuç itibarıyla “İslâm hukuku ilahîdir.” nitelemesi objektif değil subjektiftir.

İslâm Hukuku ve Evrensellik Vasfı – FIKIH DUNYAMIZ

Evrensel kelimesinin eski dilimizdeki karşılığı âlemşümul’dür. Bu bağlamda İslâm hukukunun âlemşumullüğü, tarih boyunca uygulandığı coğrafi alan olarak algılanabilir ki bu manada doğru bir değerlendirmedir.

Evrensellik -özellikle hukuk sistemleri için- ilgili sistemin veya doktrinin insanları dil, din, ırk vb. hiçbir ayırıma tâbi tutmaksızın uygulanması anlamında kullanılabilir. Bu zaviyeden bir şey diyebilmek için İslâm hukukunun başka hukuk sistemleri ile mukayese edilmesi gerekir.

 Mukayese ederken “Din ekseni üzerine kurulu hukuklarda din farklılığı hükümlere hangi oranda yansımıştır?” sorusuna cevap aranmalı. Hukuk tarihi ile iştiğal eden hemen herkes bu konuda şunu kabul eder ki hiçbir ayrımcılığa gitmeden adalet ve eşitliği gözetmede, hukukun üstünlüğünü hayata tatbik etmede, insan haklarına riayet etmede İslâm kadar sicili temiz başka bir din göstermek mümkün değildir. İşte size hemen herkesin bildiği bir misal: Ashabtan Tu’me b. Ubeyrik adında bir zat, hırsızlık yapmış ve bu hırsızlığı bir hile ile Zeyd b. Semin adlı Yahudi’ye isnat etmiştir. Deliller bu fiili Zeyd’in yaptığını göstermekteydi ve Hz.

Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) de zahirî delillere dayanarak Zeyd aleyhine hüküm verecekti. Tam bu esnada Nisâ suresi 105 ile 113 ayetleri nazil oldu. Üst üste nazil olan bu 9 ayet bütünüyle Yahudi Zeyd b Semin’in beraatini vurgulamakta ve Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) Müslüman dahi olsa, hainlere taraftar olmamasını emretmektedir.1

Daha onlarca müşahhas örneğini gösterebileceğimiz bu yaklaşım ve öğretileri hükümlerine temel dayanak yapan İslâm hukukunun, bunlara aykırı bir tutum izleyerek din, dil ve ırk ayrımcılığı yapması elbette düşünülemez. Yapıldığı takdirde o hükümlere “İslâmî” demek mümkün değildir.

Kaldı ki İslâm hukukunun son birkaç asır istisna edilecek olursa, yaklaşık 15 asırdır çok farklı dinî ve etnik kimliklere sahip insanların yaşadığı mekânlarda uygulanması, onun bu manadaki evrenselliğini göstermektedir.

 Burada belki şöyle de denilebilir: Hukukun kaynakları olan Kur’ân ve sünnetin tarihî bir zemin üzerinde (Arabistan) ve tarihî olaylar çerçevesinde nâzil ve vârid olmasına rağmen, sanki zaman ve mekân üstü olaylarmış gibi, asırlardır hukuka kaynaklık yapması, onların evrenselliğinin bir boyutu olarak yorumlanabilir.

İslâm Hukuku ve Sorumluluk

Sorumluluk toplum içinde yaşayan insanın ister-istemez yüklenmek ya da uymak zorunda olduğu kurallara ait bir kavramdır. İnsan sosyal bir varlıktır. O hayatını mutlaka toplum içinde geçirmek zorundadır. Buna göre üç-beş insanın olduğu her yerde küçük de olsa bir toplum var demektir. Küçük veya büyük bir toplumun olduğu yerde ise o toplumu oluşturan fertlere düşen vazifeler olacaktır.

İşte bizim sorumluluk tabirinden ilk olarak kast ettiğimiz bu vazifelerin yapılması ile ilgilidir. Kaldı ki insan, vahşi hayvanlar gibi toplumdan tecerrüd ederek tek başına hayatını geçirecek dahi olsa, yine sorumlu bir varlık olmaya devam edecektir. Bu takdirde insan -Efendimiz’in bir beyanına dayanarak ifade edelim- nefsine ve Rabbisine karşı sorumludur.2

Bu açıdan İslâm hukuk sisteminde insana verilen bir diğer isim veya sıfat “mükellef”tir. İnsan, ilahî ve insanî emir ve yasaklara muhatap olma ya da olmama (ehliyet) durumuna göre bu ismi/sıfatı alır.

Buradaki ilahî emir ve yasaklar kavramına, insan ortak aklının dinî, iktisadî, siyasî, idarî vb. alanlarda ittifak ettiği şeyler diyerek bir açılım kazandırabiliriz. Namaz, oruç, hac, zekât emirlere, zina, hırsızlık ve kumarın haram oluşu yasaklara örnektir. Kaldı ki bu kurallara uymak yukarıda da işaret ettiğimiz sosyal hayatın vazgeçilmez bir kuralıdır. Söz konusu kurallara riayette cins, yaş ayırımına itibar edilmez. Herkesin cinsi, mevki ve yaşına göre üstlenmek zorunda olduğu sorumluluklar vardır. İslâm hukuku bu sorumluluğu iki ayrı açıdan ele alır: Birincisi; sorumluluk şahsidir.

 İkincisi; insan hür bir varlıktır. Yani hürriyet ve şahsîlik sorumluluk ilkesinin temelini oluşturmaktadır. “Allah her şahsa, ancak gücü yettiği kadar sorumluluk yükler. Herkesin kazandığı ya kendi lehinedir yahut aleyhinedir.” (Bakara Suresi, 2/286) ve “Herkesin kazanacağı yalnız kendisine aittir. Hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenmez.[02]En’âm Suresi, 6/164 ayetleri sorumluluğun şahsiliğini, “Hak Rabbinizdendir. Öyle ise dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.[03]Kehf Suresi, 18/29 ayeti de hürriyet prensibini nazara vermektedir.

İslâm Hukuku ve Kolaylık – FIKIH DUNYAMIZ

Kolaylık, subjektif bir kavramdır. Onun hakkında objektif değerlendirmeler yapma ve bunun herkes tarafından kabulünü bekleme bir ölçüde anlamsız ve imkânsızdır. Özellikle imanî ve ahlâkî boyutu olan İslâm hukuku için bunu söyleyebilmek oldukça zordur. Allah’a ve ahiret’e iman, imanın kuvvet ve zayıflık derecesi, dünya görüşü vb. hususlar, bu konuda belirleyici rol oynar. Mesela, bir nesnenin yasak edilişi imanı kavî olan insanlar tarafından rahatlıkla kabullenilip, uygulanırken, zayıf olan veya hiç imanı olmayanlar tarafından tatbiki “zor” bulunabilir.

 Fakat mutlak iradeye teslim olanlar için bu noktada bir problemin olmadığı muhakkaktır. Zira onlar için esas olan, meşîet-i ilâhiyeye uymaktır. Kaldı ki Allah’ın kullarına teklif buyurduğu ameller onların yapabileceği sınır içerisindedir. “Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez.” (Bakara Suresi, 2/185), “Allah, size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez.” (Mâide Suresi, 5/6) “O Allah, din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi.” (Hac Suresi, 22/78) ayetleri buna delildir.

Burada vuzuha kavuşturulması gereken husus, kolaylığın İslâm hukuku öğretilerinin yapısında mı, yoksa hukukun tedvîn aşamasında mı olduğudur. Kanaatimiz her ikisinde de aynı ilkenin gözetildiği merkezindedir. Bilindiği gibi İslâm, hiçbir hukukî norm gözetmeyen veya adı üzerinde cahiliyye anlayışına sahip insanların yaşadığı coğrafyada gün yüzüne çıkmış bir dindir. Onun ortaya koyduğu imanî, ahlâkî ve hukukî yaptırımlar ferdî ve içtimaî planda birdenbire tatbikat alanına konulmamış, konulamamıştır.

Zaten bu tür bir uygulamaya gidilmesi eşyanın tabiatına terstir. Onun için İslâm hukukunun topluma mal edilmesinde tedricilik ilkesi gözetilmiş ve bunda kolaylık esas alınmıştır. Hukukî öğretilerin yapısındaki kolaylığa gelince, bu pratiğe yönelik bir husustur. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi bir anlamda subjektif olan bu mesele, sair hukuk sistemleri ile yapılacak mukayeselerde daha net bir şekilde açığa çıkabilir.

İslâm Hukuku ve Müeyyideler – FIKIH DUNYAMIZ

Her hukuk sisteminin kendine özgü müeyyideleri vardır ve olmak zorundadır. Aksi takdirde buna “sistem” adını vermek imkânsızdır. Müeyyide konusunda öncelikle dikkat edilmesi gerekli olan hususlar, müeyyidelerin tespiti ve onların uygulanışıdır. İslâm hukukunu müeyyideler alanında sair hukuk sistemlerinden ayıran en önemli nokta ahlâkîliktir. Ahlâkîlik, İslâm hukukunda çok ağırlıklı bir yer kaplamaktadır.

Ahlâkın kaynağı imandır. İmanlı ve ahlâklı bir ferdin, hukukî öğretilere saygılı davranacağı izahtan varestedir. Onun için hukuk sistemleri içinde müeyyideleri olabildiğine hafif olan ve o ölçüde de az müracaat edilen tek sistem İslâm hukukudur denilebilir. Teorik planda ele alındığı zaman, bu yargıya itiraz edecek selim akla sahip bir insan tasavvur edemiyorum.

Bu alanda tarihin geçmiş sahifeleri üzerinde yapılacak bir gezinti ile yukarıdaki yargı rahatlıkla ispatlanabilir. Pratikte -aynı şeyi- özellikle son dönemler itibarıyla söyleyebilmek oldukça zor. Bu da İslâm’dan değil, Müslümanın iman ve ahlâk bağlamında konumunu kaybetmesinden kaynaklanmaktadır.

Her hukuk sisteminde olduğu gibi İslâm hukukunda da kanunları hayata hâkim kılacak, muhalif davranışlarda bulunanlara müeyyideler uygulayacak olan en üst otorite devlettir. Devlet, insanlarla kaim olan idari mekanizmanın adıdır. İnsan faktörünün devreye girdiği her yer ve her şey suistimale açıktır. Özellikle bu, devlet gücünü arkasına alan kişi ve kurumlarda daha da büyüyebilir.

Nitekim dün olduğu gibi bugün de “hukuk devleti” olduğunu ilan ve iddia eden devletlerde bu suistimalin nice misallerini görüyoruz. Pekâlâ bu İslâm hukuku söz konusu olduğunda problem değil midir? Elbette problemdir ama İslâm bunu bütün insanlar, makamı, mevkisi, rütbesi ne olursa olsun, kanun önünde eşittir prensibiyle aşmaya çalışmıştır.

Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) “Kızım Fatıma dahi hırsızlık yapsa, elini keserim.”3 beyanı ve bu minval üzere nice uygulamalar, bunun en büyük delilidir.

Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in ilk halife seçildikleri zaman, halka okudukları ilk hutbe -kamuoyuna deklare ettikleri sözleri veya hükümet programları benzetmesi de yapılabilir- bu esasları ihtiva etmektedir. Dolayısıyla, İslâmî prensipler doğrultusunda ortaya konan sistem gereği ister seçilmiş, isterse atanmış olsun, kanuna karşı suistimalde bulunan herkes, aynı müeyyidelere muhatap olmak zorundadır.

Mevzuun ehemmiyetine binaen, Hz. Ebu Bekir ilk hutbesini aktaralım. “ Ey insanlar! Size halife oldum ama bu, sizden daha hayırlı olduğumu göstermez. İdaremde isabetli olduğum sürece bana yardım edin. Doğruluktan ayrılırsam beni düzeltin.

Doğruluk emanet, yalancılık hıyanettir. İçinizde zayıf olan, hakkını alıncaya kadar benim yanımda kuvvetlidir. İçinizde kuvvetli olansa, ondan başkasının hakkını alıncaya kadar zayıftır. Bir millet, Allah yolunda cihattan vazgeçerse Allah’ın gazabına uğrar, perişan olur. Bir millette kötülük yaygın ve revaçta olursa Allah o milleti belaya düşürür. Allah ve Resulü’ne itaat ettiğim sürece bana itaat edin. Bu itaatten ayrılırsam artık sizin üzerinizde itaat görevi kalmaz. Buyurun namaza kalkalım, Allah’ın rahmeti üzerinize olsun.”4

Yukarıda “İslâm bunu bütün insanlar, makamı, mevkisi, rütbesi ne olursa olsun, kanun önünde eşittir prensibiyle aşmaya çalışmıştır.” cümlesinde “aşmıştır” gibi iddialı bir kelime yerine aşmaya çalışmıştır demeyi tercih ettik. Çünkü buna muhalif uygulamaları maalesef tarihimiz içinde yer yer görmek ve göstermek mümkündür. Yalnız bu noktada hata, İslâm hukuk kaidelerinde değil, onları tatbik etmeyen kişilerdedir.

İslâm Hukuku ve İhtilaf – FIKIH DUNYAMIZ

İslâm hukukunun en önemli özelliklerinden birisi ihtilaftır. Daha önceden de belirttiğimiz gibi İslâm hukukunda iki ana kaynak vardır: Kur’ân ve sünnet. Kur’ân’ın delaleti, sünnetin ise hem sübut hem de delaletindeki ihtilaflar ister-istemez hükümlerde ihtilafa sebebiyet vermektedir. Hatta bu durum ihtilafı tabiî ve zarurî hâle getirmektedir.

Şöyle ki; önce ayetleri ele alalım. Ayetlerin sabit, sahih ve doğru oluşunda hiçbir problem yoktur. Fakat onların delalet ettikleri manalar üzerinde ilk günden itibaren ulema ihtilaf etmiştir. Vücubu kati, delaleti zannî veya vücubu kati, delaleti kati ifadeleri; farz, vacip, mekruh, haram kavramları hep bu farklı anlayışları ifade etmek için kullanılmaktadır. Buna göre “Nassların olduğu yerde, ihtilafa yer yoktur.” sözünün doğruları yansıtmadığı meydandadır. Mesela, “Boşanmış kadınlar, üç kur’ (iddet bekleyip) kendilerini gözetirler (hamile olup olmadıklarına bakarlar).” (Bakara Suresi, 2/228) Ayette geçen kur’ kelimesi hem hayız, hem temizlik, hem de her iki manayı içine alacak şekilde kullanılır. İşte kur’ kelimesinin anlamındaki bu farklılık, fukahânın ayeti farklı yorumlayarak, farklı hükümler vermesine neden olmuştur.

Aynı şey hadis-i şerifler için de geçerlidir. Hatta yorum alanı ayetlere nispeten hadislerde daha fazla olduğu için ihtilafın boyutları da derinleşmektedir.

Hadisleri anlama, kavrama ve yorumlamadaki ihtilafın, Hz. Peygamber’in hayatta olduğu dönemde bizzat sahabe tarafından yapıldığı bir vakıadır. Yer yer bu ihtilaflar Efendimiz’e arz edilmiş, duruma göre bazen Allah Resulü müdahale etmiş, bazen de etmemiştir. Bu da bize bu işin tabiî ve zarurî olduğunu göstermektedir. Bu sahada en meşhur misal Hz. Peygamber’in Hendek savaşı günü Benî Kureyza yurduna giden ashaba “İkindi namazlarınızı Benî Kureyza’da kılın.” emridir.5

Bu emre muhatap olan sahabe-i kiramdan bazıları lafzî/literal/zahirî yorum yapmış ve namazın mutlaka Benî Kureyza yurdunda kılınması gerektiğini söylemişlerdir. İbn Hazm’ın “Şayet biz Benî Kureyza gününde bulunsaydık, oraya varmadan gece yarısından sonra da olsa ikindi namazını kılmazdık.”6

sözü, bu anlayışı açığa vuran enfes bir örnektir. Bazıları da Efendimizin bu emrini yorumlamış ve yolda ikindi namazlarını kılmışlardır. Zira bu kısmın anlayışına göre, Allah Resulü’nün bu emirle hedefi, bir an önce Benî Kureyza yurduna ulaşılmasıdır. Bu olay Allah Resulüne anlatıldığında, iki grubu da ayıplamamıştır.

 Hadislerin farklı yorumlanması ile ilgili ashaba ait daha pek çok misal verilebilir. İslâm hukukunun tedvîn edildiği, Hz. Peygamber’in vefatı sonrası dönemlerde bu farklı anlayış ve farklı yorumlamalar daha bir derinlik kazanmış ve çoğalmıştır.

Ayrıca hadis-i şeriflerin sübutunda yaşanan problemler, yorum farklılığında etkin rol oynamaktadır. Zira bazı fukahâya göre sahih olup, hüküm ihticacında kaynak değeri olan hadis, bazılarına göre sahih değildir.

Öte yandan, Kur’ân ve sünnette hükümleri bulunmayan meseleleri çözmede kullanılan metodolojinin ve müracaat sıralamasının farklı oluşu, ihtilafı oluşturan unsurlar arasındadır. Bu farklılık, kavramlara giydirilen mana ve müracaat sıralamasında açığa çıkmaktadır. Şöyle ki genelde fukahânın kullandığı metotlar istihsan, kıyas, mesâlih-i mürsele, istishab, örf ve âdet gibi şeylerdir. Fukahâ bu metotlara farklı tanımlamalar getirmiştir. Mesela Hanefî mezhebi istihsan’ı “Daha kuvvetli bir delilden dolayı kıyası tahsis etme veya daha kuvvetli bir delil sebebiyle kıyasla elde edilen hükümden dönme” olarak tarif ederken, İmam-ı Şâfiî buna…

Kitap “Fikih Dunyamiz” hakkında daha fazla bilgi edinmek için Ücretsiz pdf olarak almak için aşağıdaki indirme düğmesini tıklayın

Bozuk bağlantıyı bildirin
Siteyi Yardim Et


for websites

References / Footnotes

01Bakara Suresi, 2/106
02En’âm Suresi, 6/164
03Kehf Suresi, 18/29