Haleb-i Sağır

HALEB SAGIR ÜCRETSIZ PDF INDIRIN
  • Kitap başlığı:
 Haleb Sagir
  • Yazar:
İbrahim Halebi
  • Kitap Sayısı
325
  • Dil:
Türkçe
  • Görünümleri:
  • PDF Doğrudan  
İndirme için tıklayın
  • Satın al  
Kağıt Kapak için

haleb sagir – kitap örneği

İçindekler

HALEB-İ SAĞİR

MUKADDİME

Müellif, Sarih, Mütercim

Istılahlar?

ÖNSÖZ

BİRİNCİ    BÖLÜM

NAMAZIN  ŞARTLARI

(DIŞINDAKİ FARZLARI)

1 – Hadesten” Taharet (Abdest – Gusül)

Namazın Şartları

Abdest1n Farzları

Abdestin Sünnetleri :

Abdestin Edebleri :

Misvak Kullanmak

Misvakın Faydaları Şunlardır

Misvak Kullanmanın Müstehab Olduğu Haller

Abdestin Yasakları :

TAHÂRET-İ KÜBRÂ = GUSÜL

Gusül İcâb Ettiren Haller :

Gusülle İlgili Bazı Feri Meseleler :

Guslün Farzları :

Guslün Sünnetleri :

Güsülde Niyet :

Guslün Çeşitleri :

Mendûb Olan Gusül :

Gusülle İlgili Bazı Mes’eleler :

Temiz Olmayan Kimselerin Kur’ân’a Dokunmaları :

Cünüp Kimsenin Yemek Yemesi Ve Su İçmesi :

Muhtelif Konularda Bazi Meseleler :

Teyemmüm

Teyemmüm. Nasıl Yapılır?

Teyemmümün Şartları :

Teyemmümle İlgili Bazı Mes’eleler

Teyemmüm Ne İle Yapılır

Yine Teyemmümle İlgili Bazı Mes’eleler

Teyemmüm İle İlgili Bazı Feri Mes’eleler

Sularca İlgili Hükümler Mutlak Temizlik, Mutlak Su

Havuzların Ve Durgun Suların Ahkâmı

Havz-I Kebir, Havz-I Sağır Ve Akarsular :

Mestler Üzerine Meshetme

Meshin Nasıl Yapılacağı :

Cebire (Sargı) Üzerine Meshetmek

Abdesti Bozan Şeyler

Necaset

Mai Müsta’mel

Dibâğatla Temizleme

Dibâğatın Çeşitleri

Kuyuların Ahkâmı

Kuyuya Giren Cenabet Kimsenin Ve Bu Kuyunun Durumu :

Kuyuya Düşen Fareler

Kuyudan Su Çıkarma

Akar Kanı Olmayan Hayvanın Suya Düşmesi

Hayvanların Artığı Sular

Hayvanların Terleri

Bazı Mes’eleler

Necâset-İ Hafîfe

Namazın İkinci Şartı

Necasetten Taharet

Yakmak Veya Toprağa Sürterek Temizlemek

Meni’nin Temizlenmesi

Yıkayarak Temizlemek

Yıkama Ve Sıkma Şekilleri

Ebu Yûsuf (R.A.)’Dan  Rivayet Edilen Mes’ele

Ebü’l-Leysin Naklettiği Mes’ele

Pis Su Verilmiş Demir Âletlerin Temizlenmesi

Pis Yerlerin Temizlenmesi

Pis Çamurdan Yapılan Testi Nasıl Temizlenir?

Yanmakla Veya Tuz Hâline Gelmekle Temizlenme

İnsanın Üzerine Sıçrayan Pislik

Şarabin Sirke Haline Dönüşmesi

Şüpheli Su İle Alınan Abdest

Hangi Kan Pistir

Şehidin Kanı

Sırtında Pis Çocuk Bulunan Kadının Durumu

Pis Elbise İle Namaz Kılan Kimsenin Durumu

Çıplak Olan Kimse, Namazı Nasıl Kılar

Namaz Kılınan Yerin Temiz Olması

Necasetten Taharetle İlgili Bazı Feri ‘ Meseleler:

Namazın Üçüncü Şartı

Setr-İ  Avret

Avret Mahalli Ne Demektir

Hür Kadının Avret Mahalli:

Cariyenin Avret Mahalli

Namaz Kılarken Azad Edilen Câriye

Namazda Durumu Değişen Kimseler

Tam Örtünmeye Yetecek Bir Şey Bulamayan Kimseler

Setr-İ Avretle İlgili Muhtelif Mes’eleler

Namazın Dördüncü Şartı

Kıbleye Yönelmek

İstkbâl-İ Kıble İle İlgili Bazı Feri Mes’eleler

Namazın Beşinci Şartı:

Vakit

Sabah Namazının Vakti:

Öğle Namazının Vakti

İkindi Namazının Vakti:

Akşam Namazının Vakti:

Yatsı Namazının Vakti:

Vakit Teşekkül Etmiyen Yerlerde Namazı

Namaz Kılmanın Müstehâb Olduğu Vakitler

Namaz Kılmanın Mekruh Olduğu Vakitler

Farzların Ve Nafilelerin Mekruh Olduğu Vakitler

Yalnız Nafilelerin Mekruh Olduğu Vakitler

Cum’a Günü İmâm Hutbe Okurken Kılınan Namaz

Bayram Namazı Vaktinde Nafile Namaz Kılmak

Mekruh Vakitlerle İlgili Bâzı Mes’eleler

Namazın Altıncı Şartı :

N İ Y Y E T

İbadette .Niyyet Ne Demektir?

Nafile Namazlarda Niyyet :

Vâcib ve Farz Namazlarda Niyyet :

Cenaze Namazında Niyyet :

Niyyetle İlgili Bazı Mes’eleler

İmâma Uyan Kimsenin Niyyeti:

Hangi Namazı Kaklığını Bilmeyen Kimsenin Durumu :

Namazda Niyyetle İlgili Bazı Mes’eleler :

Niyyet Nasıl Olmalıdır :

İKİNCİ BÖLÜM

NAMAZIN RÜKÜNLERİ

(İÇİNDEKİ FARZLARI)

NAMAZÎN İÇİNDEKİ FARZLARI

(RÜKÜNLERİ)

Namazın Rükünleri :

Allah Lafzının Başındaki Elifi Uzatan Kimsenin Hâli

İmâma Uyan Kimsenin Tekbîri :

Kıyam

Hasta Olan Kimsenin Namazı:

Bayılan Kimsenin Durumu:

Kıyamla İlgili Muhtelif Meseleler

Binek Hayvanı Üzerinde Namaz Kılmak

Binek Üzerinde Namaz Kılmakla İlgili Bazı Fer’î Mes’eleler

Gemide Kılınan Namaz

Kırâat

Kıraatin Şekli:

Farz, Vacip ve Sünnet Olan Kıraatler:

Farz Olan Kıraatin Miktarı:

Rükû

İmâma Rükû’da Yetişen Kimse

Rükû Ve Sücuddaki Teşbihlerin Miktarı

Sücûd

Secdede Sadece Alnını Veya Sadece Burnunu Yere Koyan Kimsenin Durumu

Secdede Ayağın Yele Konulması

Nerelere Secde Edilebileceği

Ka’de-İ Ahîre

Ka’de-Î Ahîhe’nîn Farz Oluşu İle İlgili Mes’eleler

Namazdan Kendi Sun’u İle Çıkmak:

Namazdan Kendi Sun’u İle Çıkmakla İlgili

12 Mes’ele

Ta’dîl-İ Erkân :

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

NAMAZIN VACİPLERİ

Namazın Vacipleri

Namaz Nasıl Kılınır

Sübhâneke’yi Okumak:

Eûzü Besmele Çekmek

Mesbûk’un Durumu

Besmele Çekmek :

Fâtihâ’yî Okumak

Namaz İçinde Kur’an Okumanın Sünnet Olan Şekilleri

İmâmın Kırâat

Sünnet Ve Diğer Nafilelerde Kıraat

Rükû

Rükû’da Tesbîh

İmâmın Sonradan Gelen Kimseyi Rükû’da Beklemesi

Rükû’dan Doğkuluş

Secdeye Varış

Secdemde Tesbîh

Secde İle İlgili Mes’eleler

İkînci Rek’ate Kalkış

Namaz’da Ka’de  (Oturuş)

Tahîyyat

Üçüncü Rek’ate Kalkış

Farzların Üçüncü Ve Dördüncü Rekatlerinde Kıraat

Sünnetlerin; Üçüncü Ve Dördüncü Rek’atleri

Son Ka’de

Salavât Okumak

Kısaca Mânâsı :

Teşehhüdden Sonra Yap1lamıyacak Dualar

Selâm Veriş

Namaz Kılan Kimsenin Yerine Getirmesi Gereken Edebler

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

NAMAZIN SÜNNETLERİ

1- Namazın Sünnetleri

2- Nafîle Namazlar

Namazın Sünnetleri

1 – Ezan ve Kâmet

Ezan Ve Kametin Şekli

Kimler Müezzin Olmalı Ve Müezzinin Görevleri

Ezân’a İcabet

Namazın Diğer Sünnetleri

Nafile Namazlar Beş Vakit Namazla Kîlınan Sünnetler

Nâiile Namazlarla İlgili Bazı Feri Mes’eleler

Kuşluk Namazı

Diğer Bâzı Mes’eleler

Kıraatin Terkedilmiş Olduğu Nâfle Nâmazlaîi

Nafilede Kıraati Terketmekten Doğan 15 Mes’ele

Nafile Namazlarla İlgili Diğer Mes’eleler

Sabah Namazının Sünneti İle İlgili Bir Kaç Mes’ele

Sabah Namazının Sünnetinin Kazası

Sabah Namazının Sünnetinde Ne Okunmalı

Sünnetler Nerede Kılınmalı

Terâvîh Namazı

Teravih Namazını Cemâatle Kılmak

Terâvîh Namazında Niyyet

Terâvîh’in Vakti

Teravih Esnasında İstirahat :

Teravihin Kaç Rekat Kılınmış Düşmek : Bulunduğunda Şüpheye

Terâvîhde Kıraatin Miktarı

Terâvîh’de İmâm

Teravihle İlgili Bazı Mes’eleler

Vîtir Namazı

Vitirde Kıraat

Kunut Duaları

Okunuşu:

Okunuşu

Kunut Dualarını Bilmeyenler

Vitrin Tek Başına Kılınması

Vitirle İlgili Bazı Mes’eleler

Diğer Nafile Namazlar

Peygamber (S.A.V)Efendimizin Yağmur Duası

Meali:

Abdest Veya Gusulden Sonraki Şükür Namazı

Evvabîn Namazı

İstihare Duası:

Manası:

Tesbîh Namazının Kılınışı

Hacet Duası

Okunuşu:

Bir Başka Hacet Duası

Okunuşu:

Meali:

Teheccüt Namazı = Gece Namazı

Nafile Namazlarla İlgili Bazı Mes’eleler

BEŞİNCİ BÖLÜM

NAMAZDA MEKRUH OLAN ve MEKRUH OLMAYAN ŞEYLER

Namazın Mekruhları

Namaz Kılan Kimsenin Elbisesi

Başı Açık Namaz Kılmak

Mekruh Hareketler

Öksürür Gibi Yapmak

Namazda İşaretle Selam Almak

Üflemek

Bir Şey Yemek


HALEB-İ SAĞİR

MUKADDİME

Bu kitap, konusu NAMAZ olan, bir fıkıh kitabıdır.

Namaz, imândan sonra farzların en büyüğü ve en mühimidir. Namaz, imânın alâmetidir. Namaz, dinin direğidir. Beş vakit na­maz, Mi’rac’da farz kılınmıştır. Namaz, mü’minin mi’râcıdır; mü’-min namaz sayesinde Cenâb-ı Hakk’ın manevî huzuruna yükse­lir. Namaz, en büyük zikir ve en büyük duadır. Kul, Allahu Te-âlâ’ya münâcaatta bulunarak mânevi yakınlığa erer.

Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor

«Resulüm!… Sana vahyedilen Kıir’âr Kerîm’in âyetlerini oku ve namazı da erkân ve âdabına riâyet ederek dosdoğru kıl. Şüphesiz ki namaz, edebe, akla ve şeriate uymayan ve çirkin gö­rülen şeylerden, meneder, Allahu Teâlâ’yı zikretmek ibâdetlerin en büyüğüdür. Yaptığınız her şeyi Allah-u Teâlâ bilir.» [1]

Namaz ise elbette en büyük zikirdir.

Yine Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor :

«(Şartlarına riâyet edip; farzlarına, vâciblerihe, sünnetlerine ihtimam göstererek ve vaktinde kılmak suretiyle) Namazları (nıaa hakkını)., muhafaza edenler (yok mu), işte bunlar cennetlerde ikram olunanlardır.» [2]

Başka bir âyet-i celîle :

«(Ey Mü’minler !…) Namazı dosdoğru Talin, zekâtı verin ve Allah’ın Resulüne itâât edin. Ta ki, ilâhî rahmete kavuşturulasınız.» [3]                                                                               

Cenâb-ı Hak buyuruyor :

Namazı dosdoğru kılınız, zekâtı da veriniz. Kendiniz için evvelden hayır olarak ne yollamışsamz, Allahu Teâlâ’mn katında onu bulacaksınız. Şübhe yok ki, ne yaparsanız Allahu Teâlâ onu hakkı ile görücü (ve ona göre mükâfat verici) dir» [4]

Yine âyet-î kerime :

«İmân eden, iyi amel (ye harekelilerde bulunan, namazı dos­doğru kılan, bir de zekâtı veren kimseler (için) Rableri indînde mükâfatlar vardır. Onlar için hiç bir korku yoktur ve onlar mah­zun da olmayacaklardır.» [5]

Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’da namazla ilgili daha pek çok âyet-i kerîmeler vardır. Biz ise bu kadarla iktifa ettik.

Şimdi de namazla ilgili bazı hadis-i şeriflerin mânâlarına ba­kalım.

Peygamber  (S.A.V)  Efendimiz buyuruyor :

«Namaz dinin direğidir. Onu terk    eden dinini yıkmış olur.

Yine Peygamber (S.A.V.) Efendimiz buyuruyor :

«Beş vakit nanıız ve Cum’a namazı, namaz vakitleri ve iki Cum’a arasında işlenen küçük günahların keffar etidir.»

Bir başka hadis-i şerif :

«Namaz kişinin kalbinde bir nurdur. Sizden kim dilerse, nurlansm, kalbindeki nuru artırsın.”

Ebû Hureyre (R.A) den :                   

Peygamber (S.A.V) Efendimiz, Ashabına :

Ne dersiniz, birinizin kapısının önünde bir nehir bulunsa da, o kimse, o nehirden günde beş defa yıkansa, bedeninde kir­den hiç bir şey kalır mı? diye suâl buyurdu.

Ashâb-ı Kiram :

Hiç bir kiri kalmaz, diye cevap verdiler. (Bunun üzerine Peygamber (S.A.V) Efendimiz.

İşte beş vakit namaz da buna benzer. Allahu Teâlâ na­maz sayesinde günahları siler.» buyurdu.

Yine bir hadis-i şeriflerinde Peygamber (S.A.V.) Efendimiz :

«Namaz, şükrün bütün kısımlarını içinde toplar.» buyur­muşlardır.

Namaz hakkında daha binlerce sahih hadis-i şerif vardır.

Evet, elinizde bulunan bu kitabın konusu namazdır. Bu kitab, namaz konusunu, Hanefi Fıkhı üzere ve her mümine lâzım ola­cak ölçüde derli toplu bir tarzda incelemiştir. Fakat, şunu da soy-, lemek lâzımdır ki, bu gün okuyucuya takdim edilen, itikat, ibâ­det, ahlâk ve hatta bazen de muamelât ve siyer bölümlerini de ihtiva eden ilmihâl kitapları göz önüne alınırsa görülecektir ki; bu kitap, sâdece namaz konusunu, onların bütün muhtevi yatılı­dan daha geniş anlatmaktadır.

Söylediğimiz gibi bu kitâb, Hanefi Fıkhı üzere telif edilmiştir. Dolayısiyle, her hususta îmâm-ı A’zam Ebû Hanife (R.A.) İmâm Ebû Yûsuf (R.A.), ve İmâm Muhammed (R.A.) le diğer Hanefi Fukahâsmın kavilleri alınmış; bunların ittifak ve ihtilâf ettikleri hususlar gösterilmiş ve müftâbih olan kavillere de işaret edilmiş­tir. Ayrıca, yer yer, konu üe ilgili olarak diğer üç mezheb imam­larının görüşleri de belirtilmiştir.

Bu kitab, kendisinden önce telif edilmiş bulunan hemen he­men bütün fıkıh kitabları göz önüne alınarak hazırlanmış, na­mazla ilgili bir fıkıh hazinesidir. Ve hangi kavlin, hangi eser­den alınmış olduğu da kitab içinde belirtilmiştir.

Ayrıca bu kitab, kendisinden sonra telif olunan bütün fıkıt kitabiarma da kaynak olmuştur.[6]

 

Müellif, Sarih, Mütercim

Bu kıymetli eserin müellifi, İmâm Muhammed Sedîdüd-dîn Kaşgari; sarihi, Halebî İbrahim bin Muhammed; mütercimi ise» Babadâğî İbrahim Efendi’dir. Şöyle ki:

Elinizde bulunan bu kitab İmâm Muhammed Sedîdü’d-dîn Kaşgâri’nin «Münyetü 1-Musallî» adlı eserinin şerhidir. Sedîdü’d din Kaşgârî hicrî 705 (milâdî 1305) yılında vefat etmiş   bulunan

bir âlimdir.

Bu eseri şerh eden zât ise, Halebi İbrahim bin’Muhanuned’ dir. İbrahim bin Muhammed, fukahâ’dan bir zâttır. Hicri 865 (mi­lâdi 1459) yılında Haleb’de dünyaya gelmiştir.

Halebî merhum, tahsilini Haleb ve Mısırda ikmâl ettikten sonra istanbul’a gelmiş ve Fatih Câmi-i Şerifinde imamlık yap­mıştır.

Halebî İbrahim bin Muhammed, hicrî 956 (milâdî 1549) tari­hinde İstanbul’da vefat etmiş ve Edirnekapısı Kabristanına defne-dümiştir.

Halebî merhumun eserleri arasında en meşhurlarından biri, elinizde bulunan Münyetü İ-Musallî Şerhi (Halebî Sağîr) dir.

İbrahim Halebî, daha önce Münyetül-Musallî’yî, Gımyetü’l-Mütemellî fi Şerh-i Münyetü 1-Musaîlî (Halebî-i Kebir) nâmı ile ve daha geniş bir şekilde şerhetmişti. Daha sonra bu şerhi, her­kesin kolayca istifâdesini temin maksadı ile -kısaltarak Halebî-i Sağîr’i meydana getirmiştir.

Halebî-i Sağır, asırlar boyunca, mektep, medrese ve dergâh­larda okunan ve okutulan, halk arasında da şöhreti en çok yayı­lan kitap olmuştur.

Halebî İbrâhîm bin Muhammed’in en meşhur eserlerinden biri de Hanefî Fıkhının temel kitablarından biri olan Mülteka’l-Ebhûr’dur.

Halebî merhumun Arabça olarak yazmış bulunduğu bu- eser­ler müteaddid defalar Türkçeye tercüme edilmiştir.

Elinizde bulunan bu eserin mütercimi ise,, yine Osmanlı âlim­lerinden Babadağ! (Babadağlı) İbrâhîm Efendi’dir. İbrahim Efen­di, Şeyh Sâdî-i Şîrâzî’nin Gülistan isimli meşhur eserini de ter­cüme etmiştir. Babadağî İbrâhîm Efendi’nm, Teshilü’t – Tarikat namında, bir de Tarîkat-ı Muhammediye tercümesi vardır.

Asırlardan beri şöhretini muhafaza eden; ilim ve irfan haya­tımıza pek çok faydası dokunan bu eserin, unutulup gitmesine gönlümüz razı olmadı. Yeni neslin de bu eserden istifâde etme­sini arzu ettik. Çünkü bu eser, kıyamete kadar bakî kalacak yü­ce İslâm Dini’nin en büyük ibâdeti olan NAMAZ’ı en güzel ve mü­kemmel bir şekilde anlatan eserdi…

Yaptığımız iş şudur ; Kitâbm aslma ve Kitab’da geçen ıstı­lahlara kat’iyyen dokunmadan, dilini bu günkü, neslin anlıyacağı şekle getirdik. Bu işi yaparken, Babadağî İbrâhîm Efendi’nin matbu «Halebî-i Sağır Tercümesi»ni esas aldık Gerektiği yerler­de Arapça aslına da müracaat ettik. 

Kitabın başına eklediğimiz bu mukaddimenin son kısmına da, bu kitapda sık sık geçen ISTILÂHLAR’m açıklamalarını koyduk. Bu sayede, kitabın anlaşılmasında, bir güçlükle karşılaşılmayaca­ğını ümid etmekteyiz.

Ayrıca, kitabın sonuna da «Namaz Sûreleri ve Namaz Duâ-. lan» ile ilgili bir bölüm ekledik. Bunu da, namaz kılmaya yeni başlayan veya önceden beri namaz kılmakla beraber, bu hususta bazı noksan ve hataları olan kardeşlerimize yardım ve fayda olur mülâhazası ile yaptık.

Size sunduğumuz bu kitabın, üzerinde    çalışma yaptığımı matbu nüshasının kenarında Kadızâde Muhammed Emîn’in te’li etmiş olduğu FERÂİDÜ’L FEVÂİD FÎ BEYÂNÎ’L – AKÂİD   ( = AMENTÜ ŞERHİ) isimli eseri de bulunmakta idi. Mezkûr eseri de, bu günkü neslin anlıyabileceği bir tarzda sadeleştirdik. Ehl-i Sünnet i’tikâdmı en güzel bir tarzda anlatan bu eser de AKÇAĞ tarafından neşredilecektir. [7]

 

Istılahlar?

Şimdi de, bu kitabm anlaşılmasında kolaylık sağlaması ümü-diyle bazı dinî ıstılahları kısaca açıklayalım :

Akıl : Kişinin bilgi sahibi olmasına; iyiyi kötüyü birbirinden ayırmasına; eşyanın hakikatini sezmesine sebep olan ruhî bir kuv­vettir. Akıl, insanın yürüyeceği yolu aydınlatır; onu haktan ha-kîkattan haberdar eder.

Âkil, akü sahibi olan kimse demektir. Akü ni’metinden mah­rum olana, mecnûn (= deli) denir. Akü, mükellef olmanın ilk şartıdır.

Âmme : Fükahâmn, ulemânın çoğunluğu manasınadır. Eâtü : Kısmen, veya tamâmen: şartlarını veya rükünlerini cami bulunmayan, yani şartları veya rükünleri kısmen veya ta­mamen noksan olan herhangi bir ibâdet veya muamele demek­tir. Bir özür bulunmaksızın, tahâretsiz namaz kılmak gibi…

Beis : Zarar, ziyan fenalık, zahmet, zorluk. .

Bid’at : Dinin aslında olmadığı halde, sonradan meydana çı­kan şey.                                                                                   

Beliyye : Felaket keder, kasavet, tasa.

Muayyen çağa yetişmek, muayyen vasıfları kazan­mak demektir. Muayyen çağa yetişip, muayyen vasıfları taşıyan erkeğe «baliğ»; kadına ise «baliğa» denir. Uykuda ihtilâm blan veya evlendiği takdirde çocuk yapabilecek erkeğe baliğ denilir.

Baliğ olma yaşının başlangıcı 12 yaştır; baliğa olma yaşının başlangıcı ise dokuz yaştır. Erkek ve kadın için bülüğa erme ya­şının sonu ise 15 yaştır. 15 yaşını bitirmiş olmasına rağmen, ken­disinde büîüğ alâmetleri olmayan kimseler, hükmen baliğ sayılır­lar.

Caiz : Yapılması şer’an yasaklanmamış şey demektir.

Bu kelime bazen sahîh bazen de Mubah manasına gelir.

Bazı muameleler vardır ki, dünya hükümleri bakımından sa­hih olur; fakat âhiret ahkâmı bakımından caiz olmaz. Meselâ: Cum’a namazı kümakla mükellef olan bir kimsenin, Cum’a ezanı okunurken yaptığı alış veriş muamelesi gibi… Bu muamele, as­lında sahihtir; fakat ma’nevî mes’uliyeti gerektirdiği için caiz değildir.

Câriye : Bir kimsenin memlûkesi olan genç veya ihtiyar ka­dın.

Celse : Namaz kılarken, iki secde arasında, bir defa «Sübhâ-ne Rabbiye’l – azîm» diyecek kadar oturmaktır.

Dânik : Mangır bir dirhemin dörtte biri.

Edâ : Muayyen bir vakitte kılınması emredilmiş bulunan bir namazı, o vakitte kılmak demektir.

Ef âl-i Mükellefin Mükellef bulunan insanların yaptıkları işler demektir. Farz, vâcib, sünnet, müstehab, helâl, mubah, mek­ruh, haram, sahih, bâtıl, fâsid gibi kısımlara ayrılır ki, bunların her biri kendi sıralarında açıklanacaktır.

Ehvat :. En ihtiyatlı, ihtiyata en uygun (olan kavil).

Eimme : İmamlar demektir.

Esahh : En sahih, daha doğru (olan kavil).

Evceh : En vecihli, pek münasebeti!, çok uygun.

Evlâ : Daha uygun, daha layık, daha iyi, daha üstün (olan kavil).

Fakih : Amellerle ilgili şer’i hükümleri, tafsili delilleri ile bi­len ve kavrayan kimse. Fâkih’in cem’i (çoğulu) Fukahâ’dır.

Farz : Yapılması dînen kat’î bir şekilde emredilmiş bulunara vazifeler.

Şer’i bir delille yapılması kat’i bir şekilde emredilmiş olan vazifelere : Farzı Kat’î denilir. Namaz kılmak, zekât vermek gibi, Müctehidlerin, kat’î bir delile yakın bir delil olarak gördük-leri zannî bir delille sabit görülen vazifelere de «farz-ı zannî» de­nir. Abdestte başı meshetmek, bir farz-ı kat’î; başın dörtte birini mesh’etmek ise, bir farz-ı zannî’dir. Farz-ı zannî’ye, «farz-ı ame­lî» de denir. Farz-ı amelî, vâcib olarak da adlandırılır.

Her mükellefin yapması gereken farza, Farz-ı Ayn denir. Beş vakitteki namaz gibi…

Mükelleflerden bir kısmının yapması ile diğerlerinden sakıt olan yâni bir kısmı yerine getirince, diğerleri için yapmak mecbu­riyeti kalmayan farzlara da «farz-ı kifâye» denir. Cenaze nama­zı gibi… Farz-ı Kifâye’yi. müslümanlardan hiç biri yerine getir­mezse, bundan haberi olan ve bunu yerine getirmeye gücü yeten bütün müslümanlar, Allah indinde mes’ûl ve günahkâr olurlar.

Farz-ı kat’i’yi inkâr eden kâfir olur, Farz-ı amelî’yi inkâr et­mek ise bid’attir.

Fâsid : Aslen sahih olduğu halde, sahih olmayan bir şeye mü-kâreneti sebebi ile sahih ve meşru’ olmaktan çıkan şeydir. İbâ­dette fâsid, batıl hükmündedir.

Fariğ : Vazgeçmiş, çekilmiş. Rahat, asude, boş, boş kalmış işini bitirmiş, işsiz. Bir mülkün; tasarruf, sahip olma, kullanma hakkını başkasına terkeden.

Fenağ : Vazgeçme, bırakıp, istirahat etme dinlenme. Hiçbir işle meşgul olmama rahat etme.

Fetva : Bir mes’elenin halledilmesi ve açıklanması hususun­da vakî olan bir suâle verilen cevap demektir. Yanî, şer’î mes’e-lelere dâir sorulan suâllere verilen cevaplara fetva denir. Fetva kelimesinin cem’i (çoğulu) Fetâvâ, fefcâvî’dir.

Fıkıh : İnsanın, amel bakımından lehine ve aleyhine olan şer’i hükümleri, tafsilâtlı delilleri ile bilmesi demektir. Fıkıh, İslâm Hukuku mânâsına kullanılan bir ıstılahtır.

Hades : Şer’an bazı ibâdetlerin yapılmasına mâni’ olan ve hükmî necaset sayılan bir haldir.

Hades-i asğâr : Sadece abdest almakla giderilebilen hadis hâlidir. Bevletmek, ağızdan, burundan kan gelmek ve benzerle­rinden dolayı medyana gelmiş bulunan hades halleri gibi…

Hades-i Ekber : Ancak, ağzı, burnu ve bütün bedeni yıka­makla (gusülle) giderilebilen hades hâlidir. Cünüplük, hayız ve nifas halleri gibi…

Hâil : tiki şey arasında veya birşey önünde perde olan, mani olan, arayı kapayan engel.

Halef : İmânı Muhammed bin Hasan’dan, Şemsü’l-eimme Halvânî (Hicri 456) ye kadar geçen fâkihîer.

Halâvet : Tatlılık,   şirinlik. Zevk.

Hâlî : Tenha, boş, sahipsiz yer. Açık yer.

Haram : Yapılması, kullanılması, yiyilip içilmesi dinen kat’i

bir delil ile yasaklanmış olan şeylerdir. Leşe, şarap, akan kan gi­bi herkese karşı haram olan şeylere «Lizâtihî Haram» aslında he­lâl olup, başkasının hakkından dolayı haram olan şeylere de «ha­ram ligayrihî» denir. Sahibinin meşru şekilde bir izni bulunma­dan, başkasmm malından istifâde etmek gibi. «Muharremât» ha­ramlar demektir.

Haram olduğu, ittifakla ve kat’i olarak kabul edilen bir şeyi helâl saymak, insanı imândan çıkarır.

Helâl : Dînen caiz görülen şeylerdir ki, bu şeylerin yapılma­sında veya kullanılmasında bir günâh ve ceza yoktur.

“Her türlü şüpheden uzak, saf ve temiz olan halâllere «tıyb» ve «tayyib» denir.

Hikmet : Sebep; fâide; maslahat; eşyanın hakikâlerini oldu­ğu gibi bilmek ve buna göre hareket etmek mânâlarına gelir. Cem’i (çoğulu) Hikem’dir.

Hüküm ; Karar; îcâb; iktizâ; nüfuz; amirlik, güzel akıbet mâ­nâlarına gelir. îstılahda, bir şeyin üzerine terettüb eden eser de­mektir.

Mükelleflerin fiilefrine taalluk ecîen, dinî hükümlere de «şer’î hüküm» denir. «Namaz farzdır.>, «Faiz haramdır.» cümle­leri gibi…

Huşu :  Gönül açıklığı.

İbâdet : Kulluk vazifesini yerine getirmek demektir. Istılah mânâsı ise : Güzel bir niyyetle yapılmasında sevap olan ve Al-lahu Teâlâ’ya ta’zinı için yapılan amel demektir. Namaz kılmak, oruç tutmak gibi…

İbtizal : Birşeyin hor kullanılması, bir şey, çokluğundan dola­yı değerini kaybetme bayağılaşma, ayağa düşme. Birşeyi sürekli olarak kullanma. Umumileşmiş, ağızdan, ağıza düşerek, müpte-zel olmuş sözlerin gevelenmesi.

İcmâ : Bir asırda bulunan İslâm Müctehidlerinin, şer’î bir hüküm üzerinde ittifak etmelerine denir. İcmâ-ı ümmet de aynı mânâdadır.

İçtihad : Fürû’a âit bir şer’i hükmü, delilinden çıkarmak için kişinin bütün takatini sarfetmesi demektir. İçtihad eden kimse­ye müctehid denilir. Herkes içtihad edemez. İçtihad edecek müc-tehidin gerekli şartları hâiz olması gerekir.

İhtisar : Kısaltma; sözü yazıyı kısılma; sadeleştirme, basitleş­tirme..

İltihak : Katılma karışma.

İmâmeyn . İmâm Ebû Yûsuf (R.AÎ’la İmâm Muhammed (R.A.5 ‘m ikisine birden imâmeyn denir. «Sâhibeyn» tabiri de aynı mânâda kullanılır.

İsaet : Kötülükte bulunma; kötü iş işleme.

îttisaf : Muttasıf olma, vasıflanma, nitelenme.

İstiab :   İçine alma, içine sığma, tutma kaplama^

İstihfaf : Hafifseme ehemmiyet vermeme, küçük görme.

İstinbat : Bir sözden veya işten saklı bulunan mânayı çıkar­mak. Bir mes’ele hakkındaki hükmü, delil ve kaynaklarından ça­lışıp gayret sayfederek çıkarmak.

İstinsaf : Hakkını tamamen alma, ödeşme.

İstihsân : İyi ve faydalı olanı kabul etmek demektir. İstihsan da kıyâsın bir nev’idir. İlleti kapalı olan kıyasa istihsan. denir.

İstinaf: Yeniden başlama.

Kâid : Oturucu, oturan, oturmuş.

Kabih : Çirkin, yakaşıksız, fena, ayıp.

Ka’de : Namazda teşehhüt için yâni et~tahiyyat’ı okumak için oturmaktır. Buna kuûd da denir. Bir namazda iki defa oturulur­sa, birincisine «Ka’de-i ûlâ» (=ilk oturuş); ikinci oturuşa da *kâ’-de-i ahîre» ( =son oturuş) denir.

Kavme : Rükû’dan kıyama kalkıp, bir kere «Sübhâne Rab-biyel-azîm» diyecek kadar durmaktır.

Kavil : Söz, görüş, rey.

Kaza : (Burada) Muayyen bir vakitte Jfâ edilmesi gerekirken, bu zamanda yapılmayan bir ibâdetin, bu vakit hâricinde ifâ edilmesi demektir.

Kerahet : Lügatte, bir şeyi fena görmek, bir şeye razı olma­mak demektir.

Istılahta ise; terk edilmesi muhakkak iyi olan bir şeyin, ter-kedilmeyip yapılması demektir.

Harama yakın olan kerâhate «kerâhat-i tahrîmiyye» helâle yakın olan kerâhate de «kerâhat-i tenzihiyye »denir.

Kıraat: Namazda, Kur’an-ı Kerîm’den bir miktar okumak demektir.

Kıyam : Namazda ayakta durmak demektir.

Kıyas : Bir şeyde sabit olan hükmün aynım, o hükmün icti-hâdi illetini taşıması sebebi ile, diğer bir şeyde de, bir rey ve içti-had neticesi olarak izhar etmektir. Buna «Kıyâs-ı fukahâ» da de­nilir.

Kurbet : Yakınlık demektir. Istılah mânâsı ise : Alîahu Teâ-lâ’ya mânevi bir halde yakınlığa sebep olan, herhangi bir güzel ameldir. Nafile olarak kılman namazlar, sadakalar gibi…

Le-vmi s Zemmetme, çekiştirme, paylama, başa kakma.

Mahreç : Huruç edecek,, dışarı çıkacak, çıkılacak kapı. Ağız­dan harflerin çıktığı yer.

Makûle : Takım, kısım soy, ulam, ilim tasnifi yapılmış.

Maslahat : Bir şeyin doğru, güzel, hayırlı olmasına sebep ve vesile olan şey demektir. Maslahatın dînî, dünyevî ve diğer bazı kısımları vardır. Maslahatın zıddı «Mefsedeptir.

Masiyet: Asilik, itaatsizlik, isyan, günah.

Masnuni : Sünnet olan şey, adet edilen şey; yıllanmış şey. Me’cur ; Ecir ve savabı verilmiş olan. Me’sûr : Esir edilmiş, tutsak, yolu kesilmiş.

Mendûb : Dini bir emir veya yasak olmayıp, buna rağm yapılması makbul ve uygun olan şey demektir.

Meşru1 : Şer’an caiz olan şey; şeriatin izin verdiği şey; şeriate uygun olan şey.    .

«Mekruh», «tahrîmen mekruh», «tenzâhen mekruh» da bu mâ­nâlarda kullanılır.

Mekruh : Lügatte, sevilmeyip kerih görülen ve hoş karşılan­mayan şey demektir. îstüâhda ise : Yasaklandığı ve men edildiği sabit olmakla beraber, bu hükmün hilâfına ve ona aykırı bir ema­re görülen şeydir. Mekruhun yapılması doğru değildir; terkedil-mesi daha uygundur.

Muhtar : Beğenilip seçilmiş, uygun görülmüş  (kavil).

Muktedî : Bir imâma uymuş olarak namaz kılan kimse.

Mübâh : Yapılması da, yapılmaması da dinen caiz olan şey­dir. Yapılmasında sevap, terk edilmesinde ise günâh yoktur. He­lâl olan bir yemek veya meyveyi yemek veya yememek gibi…

Mübelliğ : Tebliğ eden, haber veren, bildiren. Müctehidlerin, birçok dereceleri de vardır.

Müfsid : Meşru’ olan bir ameli bozup iptal eden şeydir. Bu fiilin kasden işlenmesi azabı gerektirir.

Müftâbih : Bir mes’ele hakkında, kendisi ile fetva verilen şer’i hüküm demektir.

Bir hadise hakkmdaki muhtelif hkhî kavillerden birinin ter­cih edilmesi halinde, kendisi ile fetva verilen kavle de «müftâbih kaviU denir.

Müftî (Müftü) : Şer’î mes’elelerin hükmünü beyan etmekle görevli olan kimse demektir.

Mükellef : Kendisine, Allahu Teâlâ tarafından bir şey yapma­sı veya yapmaması görevi verilen âkil (akıllı) ve baliğ (buluğa ermiş kimse) demektir.

Münafi : Zıt, uymaz, aykırı.

Münferid : Namazı tek başına kılan kimse.

Mürâhik : Bülâğ çağına ermiş, on iki yaşının basmış erkek çocuk.

Müstehab : Peygamber (S.A.V.) Efendimizin, bazen yapıp bazen de terk buyurdukları şeylerdir. Kuşluk namazı ve benzer­leri gibi… Bu, bir bakıma sünnet-i ğâyr-i müekkede demektir.

Peygamber CS A.V.) Efendimiz, müstehab olan şeyleri sevmiş ve ihtiyar buyurmuştur. O’nun ümmetinin sâlihleri de bunları se­ve seve yapmışlar ve bizlere de tavsiye etmişlerdir.

Müstehab kelimesi yerine, «mendûp», «fazilet», «nafile», «ta-tavvu» ve «edeb» kelimeleri de kullanılır.  .

Müştehâ : İştihayı gerektiren, arzu olunan, istenilen. Müştehat : Erkeklik hissini tahrik edecek hale gelmiş kız.

Mütekarrîr : Takarrür eden, kararlaşan, yerleşip kuvvet bu­lan.

Müteahhırîn : Şemsü’I-eimme Halvânî’den Hâfızu’d-dîn Bu­harı (Hicrî 693) ‘ye kadar olan fukahâ’dır.

Mütekaddimîn : Şemsü’1-emme Halvânî’ (Hicrî 456) den ön­ceki fukahâ’dır.

Müzrâmka : Dokuz yaşma basıpta baliğ olmayan kız çocuk.

Nafile : Lügatte, ziyâde, fazla manasınadır. Istılahta ise : farzlar ve vâcibler üzerine ziyâde edilen ibdetlere denir.

Nass : Manası açık ve kat’î olan âyetlerin delil olması hâli.

Neces : Murdar, pis olan şey demektir.

Necis ve necaset de böyledir. Yâni bu kelimeler, esasen veya arızî olarak temiz bulunmayan bir madde manasına gelir ki, ki­tabımızın ilgili bölümünde geniş malûmat vardır.

Nehiy : Kendisi ile bir fiilin terkedümesi istenilen sözdür. «Yalan söyleme», «hırsızlık etme» sözleri gibi.

Böyle hitâb eden zâta «Nâhi», nehyedilen, yasaklanan şeye «menhiyyün anh» denir; bunun cem’i (=çoğulu) ise «menhiy-yâU, «memnû’at» kelimeleri ile karşılanır…

Nevâdir : Hanefî fıkhında, üç İmâmın, zâhirü’rivâye’nin dı­şında kalan kavillerini toplayan kitaplara ve bu kitaplarda bulu­nan kavillere «nevâdir» denir

Niyyet : Kasdetmek; kalbin bir şeye azmetmesi, yönelmesi demektir. Istılahta ise : Yapılan bir vazife ile Allah. Teâlâ’ya tâ-atde bulunmayı ve O’na mânevi olarak yakınlaşmayı kasdetmek, demektir,

Râci : Geri dönen, münasebeti; ilgisi olan,

Râcî : Rica eden, yalvaran.

Rek’at t Namazın kıyam, rükû’ ve iki secdeden meydana ge­len bir bölümü.

Revâtib : Farz namazlardan önce ve sonra kılman müekket sünnetler.

Rida : Belden yukarı örtülen örtü.

Rükû1 : Namaz’da, kırâatden sonra eğilerek baş ile sırtı aynı hizaya getirmek demektir.

Salâh : Doğru olan, fâsid olmayan demektir. Doğru olan, Allahû Teâlâ’nm hukukunu da, kulların hukukunu da yerine geti­ren kimseye «Salih» kimse denir.

Salât : Namaz demektir. Namaz kılana ise «Musallî» denir.

Secde : Namaz kılarken -usulünce- eğilerek, yüzün bir kısmını yere koymak demektir. Birbiri ardır a yapılan iki secde­ye «secdeteyn» denir. Sücûd ise, hem secde etmek ve hem de sec­deler manasına gelir. Secde eden kimseye ise «Sâcid» denir.

Selef : İmâm Ebû Hanâfe’den İmâm Muhammed b. Hasan’a kadar olan zevata fıkıh’ta «selef» denir.

Sena : Övme, övüş.

Sünnet : Farz ve vaciblerin dışında Peygamber (S.A.V.) Efendimizin yapmış bulunduğu fiil ve hareketlerdir. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin mübarek sözlerine «sünnet-i kavlrye», ful ve hareketlerine «sünnet-i fiiliyye», yapıldığını görmüş bulundukları bir fiil karşısında susup, onu red ve inkâr buyur mamalarına da «sünnet-i takririyye» denir ki bu hâl o şeyin caiz olduğuna dela­let eder. Sünnet kelimesinin cem’i (= çoğulu) «Sünen»dır.

Sünnet-i Gayri Müekkede : Hz. Peygamber’in çok defa eda edip, bazan terkettikleri sünnet (Nama-zda uzun okuma, ikindi ve yatsı namazlarının ilk sünnetleri gibi…)

Sünnet-i Müekkede : Hz. peygamber’in hemen hemen daima eda ettikleri (sabah, öğle, akşam namazlarmdaki) sünnetler.

Siret : Bir kimsenin içi, hali, tavrı, gidişi ahlakı. Hal tercü­mesi.

Sa’y : Koşma yürüme (Hacda Sefa ile Merme arasında).

Şefi : Namazların iki rek’atlik bölümleri demektir. Dört rek’ atli namazların ilk iki rek’atlerine «şefi evvel» son iki rek’aüeri-ne ise «şefi sânî» denir. Üç rek’atîi namazların son bir rek’atleri de şefi sânî’dir.

Şeyh : Yaşça, ilimce ve amelce büyük olan demektir.

Şiraze : Kitap ciltlerinin iki ucunda bulunan ve yaprakları muntazam tutan, ibrişimden örülmüş ince şerit.

Meşâyih ise şeyhler demektir.

Tâat : Emri tutmak, emre uymak demektir ki, «itaat» kelime si de aynı mânâdadır. Tâat’m ıstılah mânâsı ise : Yapılmasından dolayı sevap bulunan bir amel demektir. Namaz kılmak, Kur’ân okumak gibi…         

Tağyir : Başkalaştırma. değiştirme, bozma.

Taharet : Lügate temizlik demektir, istilânda ise : İbâdete mâni olan, necaset dediğimiz maddi pisliğin ve hades dediğimiz mânevi pisliğin giderilmesi demektir. Temiz olan şeye «tâhir», te­mizleyici olan .şeye «tahûr» veya «mutahhir», temizleme işine de «tathîr» denir.

«Tahâret-i sugra», abdesti olmayanın abdest alması, «taha­ret-?, kübrâ» ise gusûl icâbeden kimsenin gusletmesi demektir.

Tahfif : Hafifletme, yükünü azaltma.

Takva . Allahü Teâîâ’dan korkma ve bu korku ile Cenâb-ı Hakk’ın yasakladığı şeylerden kaçınma, sakınma.

Tedai : Birşeyi hatıra getirme.

Tecviz! Caiz görme; caiz görülme, ‘izin verme.

Teenni ; Yavaş gitme, yavaş hareket etme, yavaşlık, gecikme, ilerisini düşünerek acelesiz, dikkatli davranma.

Tedebbür : Sonunu, hakikati düşünme.

Tehlîl: Kelime-i Tevhidi tekrar tekrar söylemek. 

Tekbîr : «Allah-u Ekber» demektir.

Teklif : Dinin, ehliyet ve selâhiyet sahibi olan kimselere, bir takım şeyleri yapmalarını, bir takım şeyler yapmamalarını em­retmesi demektir. Bu tarz dinî emir ve yasaklara muhatap olan kimseye «Mükellef» denir.

Tenahnuh : Gırtlağını temizlemek üzere hırıltılı sesler çıkar­malar ve çıkarılan böyle sesler; öksürmeler.

Tencîs : Kirletme, Pis etme.

Tercih : Vasıf itibariyle birbirlerine benzeyen iki delilden bi­rinin diğerinden daha üstün ve tercihe şayan olduğunu isbât et­mektir. Fıkıhta, böyle durumlarda tercih yapma kudretine hâiz olan kimselere «ashâb-ı tercih» denir.

Teressül : Harflerin mahreçlerine ve kısaltılıp uzatılmaları­na riayetetme.

Teşbih : «Sübbânallah» diyerek Cenâb-ı Hakk’ı tazim etmek. Teşviş -. Karıştırma, karmakarışık etme.

Tevatür : Bir hadis-i şerifin ve bir haberin, yalandar ittifak et­mesi mümkün olmayan cemâatler tarafından nakil ve rivayet edilerek gelmesi…

Te’vil : Bir sözü veya bir ifâdeyi, taşıdığı açık mânâdan baş­ka bir mânâ ile yorumlayıp anlama.. Sözün mânâsım değiştirme.

Tezelzül : Sarsılma, sallanma, ırgalanma.

Vâcib : Yapılması, kat’î olmamakla” birlikte kuvvetli bir delil

ile sabit olan şeydir. Vitr ve bayram namazları gibi… Vaciblerin yapılmasında sevap, terk edilmesinde azap vardır inkâr edilmesi ise bid’attir. Vâcib kelimesi bazen farz veya lâzım yerinde de kullanılır.

Vâcib li Zâtihi : Ademi mümteni olan mevcuttur ki vücut kendisinden olup başkasından olmadığı mâdûniyyetin imtinâı zaruret halinde olduğu yerinde kullanılır bir tabirdir.

Vird : Belli zamanlarda okunması âdet edinilen Kur’ân cüzle­ri veya dualar, zikirler.

Varid -. Selen, vasıl olan, erişen.

Zâhib : Bir fikir veya zanna, bir görüşe uyan.

Zahir : Açık, herkes tarafından anlaşılabilen (rivayet ve ka­viller) demektir. Azher ise, daha açık, meydanda, besbelli demek

Zâhirü’l-mezheb : Hanefî Mezhebinde İmâm-ı A’zam (R.A.Î İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.) ‘m her üçü nün kavillerine «zahîrü’l-mezheb» denilir.

Zâhirü’r rivâye : Bu da zâhirü’l-mezheb manasınadır. Zira’ i Uzunluk Ölçüsü.

Zihar : Karşılıklı yardımlaşma; kocasını karışım müebden mahremi olan bir kadının bakmak caiz olmayan bir uzvuna teş­bih eylemesi :

Bu kitabı sadeleştirerek, ilim, irfan hayatımıza ve kıymetli okuyucuların hizmetine sunan bu fakir, kendisi için duâ ve mer­hum babası ve anası için Fatiha talep etmektedir.

Gayret bizden, inayet ve tevfîk ancak Allah’dandır. 8 Ağustos 1983. [8]

 

ÖNSÖZ

Hamd; namazı, saadetin anahtarı, zâhidlerin ve sülük ehlinin mi’râcı kılan Allah (C.C.) ‘a mahsustur.

Salât ve selâm ise; yaratılmışların en şereflisi, himmeti Al-lahu Teâlâ’mn bütün kullarını kuşatan, Cenâb-ı Hakk’ın sevdiği ve seçtiği Resulullah Hz. Muhammed’e ve O’nun dinine bağla­narak kurtulmuş olan şerefli âl ve ashabına olsun.

En yüce niyaz olan, duâ ve niyazla dolu bulunan namaz, kul­luk görevlerinin yerine getirilmesinde herkese şümulü olan bir kefil ve insanî mertebelerin yükseltilmesinde de herkes için bir mi’râc-ı kâmildir.

Ta’yin edilmiş bulunan beş vakitte namazla iştigâl eden mü’-minler, «Kim namazı ikâme ederse, muhakka ki dinini ikâme et­miş olur.» lafzının mânâsına uygun olarak, kendisini gölgeleye­cek olan din çadırım, namazın şartları, farzları, vacibleri ve sün­netleri gibi, dört sağlam çivi ile kurmuş ve istihkâm etmiş olur. Bu durumda ise, şeytanların en şiddetli vesveseleri bile, o mü’-mine te’sir etmez. Bu din çadırını tâ’dü-i erkân direği ile kurup tamamlayan kimselere, fâsıkların fahribkâr ellerinin te’sir ede-miyeceğinde de şübhe yoktur.

Din çadırının şanlı emîri, mücâhede meydânının şöhret sa­hibi, sultam, ilmî ve amelî üstünlükleri nefsinde toplayan, büyük âlim, üstad, Münye (isimli bu eserin) sahibi, İmâm Muhammed Sedîdü’ddin Kaşgârî, yukarıda zikretiğimiz hadîs-i şerifteki emre uyarak, dini ikâme etmek ve müslümanlara yardımcı olmak mak­sadı ile, Namazla ilgili mes’elelerin en gerekli, faydalı ve seçkin olanlarını ihtiva eden sağlam bir çadır kurmuş, kale gibi sağlam bir sığmak misâli büyük bir kitah meydana getirmiştir. Ve böy­lece de, ilim ve irfan âlemine büyük bir yadigâr bırakmıştır. Bu kitâbm sâde ibareleri, cevahirle süslü bir çadır gibidir; üstün çadır ipleri ise, sanki  misk-î anberle kokulanmış…

Bu eserin, kıyas kabul etmez üstünlüğünü ortaya çıkarmak, ondan temin edilen faydalan çoğaltıp kuvvetlendirmek, kısa ge­dilen bölümlerini açıklamak ve mufassal olan bölümlerini de tamarnlamak için, muhakkik âlimlerin önderi ve müdakkik âlim­lerin, üstadı, milletin ve dinin yardımcısı, İslâm’ın ve müslüman-ların imâmı, ilme susayanları doyuran rabbânî âlim, Allah’ın fey­zinin muhatabı, Arapça ilminin bütün sırlarına vâkıf, büyük imâm İbrahim Halebi (Allahu Teâlâ ona rahmet etsin ve maka­mı cennet olsun), zorluklarını kolaylaştırarak ve kabuğunu soyup özünü çıkararak, herkesin anlamasını kolaylaştıracak bir şekilde bu kitabı şerh etmiştir. Bu şerhin her yaprağı namazla ilgili ha­kikatlerle süslenmiş, ibarelerin sağlamlığı hazînesi ile doldu­rulmuştur.

Fakat, arapçayı bilmeyen müslüman kardeşlerimiz, bu kıy­metli şerhin, -Arapça olmasından dolayı- üzerinde bulunan kapalılığı açamıyorlar ve o eşsiz mânasını nüzerinde bulunan örtüyü kaldıramıyorlardı. Bu sebeble bâzı dostlarımız, günâhı çok bu hakir kulu, Münyetü’l -,Musalli Şerhini (Halebî-i Sağır’îî Türkçeye tercüme etmek için teşvik ettiler. Hicri 1110 senesinin Recep ayının başında, bu eseri herkesin faydalanmasını temin maksadı ile ve âhiretim için bir hazırlık olması dileği ve afvedil-meme, Cenâb-ı Hakk’m rahmetine nail olmama bir sebeb olması duâsıyle Türkçeye tercüme ettim.

Cenâb-ı Hak dualarımızı kabul buyursun.

Bu kitab, namazın şartları, farzları, vâcibleri, sünnetleri, mekruhları ve müfsidîeri ile ilgili bölümlere ayrıldı. Her bir bö­lümde ayrıca işlenilmiş olan konular da vardır ki bütün bunlar, baştaki Fihrist’te tafsilâtı ile yazılmıştır. Böylece hangi konuda bilgi ednilmek istenirse, o konuyu kolayca bulup faydalanmak mümkün olacaktır.

Bu kitabda, -gafletten dolayı- hattad veya baskı hataları bulunursa, bunları gören kardeşlerimizin, düzelterek, okuyucu­ların hatasız bir eserden faydalanmalarını te’min etmeye çalış­maları talebimizdir.

Ve günahlarla dolu bu fakiri de duadan unutmayınız.

İbrahim bin Abdullah bin İbra Babadâği[9]

BİRİNCİ    BÖLÜM

 

NAMAZIN  ŞARTLARI

 

(DIŞINDAKİ FARZLARI)  

Bu bölümde :

1 – Hadesten” Taharet (Abdest – Gusül)

  1. a)Teyemmüm     
  2. b)Sularla İlgili Hükümler                       
  3. c)Havuzlarla İlgili Hükümler
  4. d)Mestler Üzerine Meshetmek  
  5. e)Abdesti Bozan Şeyler      
  6. f) Necaset          .
  7. g)Kuyuların Hükümleri
  8. h)Hayvanların Artığı Olan Sular               

2 – NECASETTEN TAHARET

3 – SETR-Î AVRET’                 

4 – İSTİKBÂL-İ KIBLE

5 – VAKİT

konuları bulunmaktadır. [10]

 

Namazın Şartları

Namazın, müttefekun aleyh (üzerinde ittifak edilen) altı şar­tı var dır. Birinci -şart, hadesten pak olmaktır. HadeS diye gusül etmeyi veya abdest almayı icap eden nesneye derler.

Namaz kılmayı murad eden kimse, cünüp veya abdestsiz ol­sa, namaz kılamaz. Ta .ki, gusül etmekle cünüplükten, abdest al­makla abdestsizlikten, su ile pâk olmadıkça… Eğer suyu, a’zasmda kullanmaya muktedir olmazsa, bu hükme tâbi değildir.

Amma, eğer su ve suyu kullanma iktidarının her ikisi birden bulunmaz yahut bunlardan yalnız biri olmazsa, o zaman namaz kılmak isteyen kimse hakkındaki şart, pâk toprakla teyemmüm­dür.

Gusîün ve abdestin; farzları, sünnetleri, edebleri yasakları vardır. Abdestin farzları dörttür : [11]

 

Abdest1n Farzları

1- Yüzünü yıkamak

2- Ellerini dirseklerine kadar yıkamak. Elleri yıkamanın farz oluşuna, dirsekler de dahildir. Ayaklarını yıkamanın farzi-yetine de, topukları yıkamak dâhildir. Kulak ile sakal başı ara­sında olan beyaz yeri yıkamak da farzdır.

Sakal hakkında, îmâm-ı A’zam (R.A.)’dan naklonunan riva­yetlerin en açık ve belli olanı şudur ; Yüzün derisinin öış taba­kasına değeni (bulaşan, kavuşan, görüşen, mülâki olan) yıka­mak farzdır. Sakal altında olan deriyi yıkamak, farziyetden sa­kıttır

Bunun gibi, kaş ve bıyık tüylerini yıkamakla, farz eda edil­miş olur; bunların altında olan derileri de yıkamak, farziyetden sakıttır.

Çeneden aşağı salman sakalı yıkamak veya mesh etmek, vâcib değildir, bilakis sünnettir.

Abdesti olan kimse, traş olsa yahut tırnaklarını kesse, ba sının meshini ve tırnağını kestiği uzvun yıkanmasını iade etmesi lâzım değildir. Yani bunları tekrar yıkamaz ve meshetmez.

3 – Başını Meshetmek : Başını   meshetmede farz kılınmış olan miktar : Dört bölükte bir bölükdür, yani başın dörtde biri­dir.

Bir kimse, eğer, başın dörtte birinden azım meshetmiş olur­sa farzı edâ etmiş olmaz ve bu kimsenin abdesti, sahih olmaz.

Suyu yetişmeyen kimsenin, bir uzvunda kuru kalan par­çayı, diğer bir uzvunun suyu ile ıslatması caiz değildir. Yalnız, kuru kalan bir parçanın aynı uzuv da kalan su ile ıslatması caiz­dir .

Gusül ederken bir uzuvda kuru kalan bir yeri diğer uzuvla nn herhangi birinin suyu ile ıslatsa caizdir. Zira, gusül hakkında bütün beden bir uzuv menzilesindedir.

Kuru kalan parçayı ıslatmak için bir uzuvdan   alman suyun, o uzuvda akması şartdır. Mücerred uzvun yaşını, o kuru ye­re sürmek kifayet etmez.

4 – Ayaklarını yıkamak . [12]

 

Abdestin Sünnetleri :

Abdestin sünnetleri 16 dır :

1- Uykudan uyanan kimsenin, abdest almayı istediği za­man, ellerini, su kabına sokmadan, bileklerine kadar üç kere yı­kaması,

2- Abdeste başlarken «Besmele» çekmek, «Besmele» lafzın­da meşayih’in seçtiği :

(Bismülâhil-âzim ve’1-hamdü li-llâhi ala’ dini’l-islâm) demektir.

Bazıları da :

«Efdal olan önce eûzü’yü sonra da «besmele’yi çekmektir.» demişlerdir.

Müctebâ da, zikredilen bu iki besmeie’nin birlikte söylenme sinin efdâl olduğu görüşünü benimsemiş ve :

Bİsmillahirrahmanirrahimi Bismülahilazımî velhamdüllillâhi alâ dinil islâm) demek gerekir.» demiştir.

Besmelenin, abdest alırken nerede söyleneceği hususunda ihtilâf vâki olmuşsa da, esah olan kaviller gereğince, ihtiyaten, iki kere «besmele» söylemek daha uygundur î Besmelenin birini, istinçâ için avret mahallini açmadan önce, diğerini de avret ma­hallini örttükten fakat diğer uzuvlarını yıkamaya   başlamadan

önce söylemelidir.                       

3 – Mazmaza ( Ağza su vermek)               

4 – îstinşâk ( Burna su vermek)

5 – Caşınm ve bıyığınm altmâ suyu ulaştırmak,

6 – Çeneden aşağıda olan sakalı mesnetmek,

7- Sakalını, altından eli. ile niîâîlemek. Sakalı ekyüzü üç içere yıkadıktan sonra, elinin’ arkası boyna gelecek vaziyette; yapılmalıdır. Bu şeklîde hüâllemek için, sakalın sık olması Ve v’altındaki’derinin gözükmemesi    gerekir. Eğer, sakal seyrek ölür ve aHınçtaki :deri gözük.ürse, tüylerin altındaki derinin yikanmatsı lâzımdır, yanibu halde hilallemek kifayet etmez.  

8 – Başmı tümüyle bir kefe mesnetmek. Başı frıeshetmenin \ şekli’şudur”; Suya alıp, iki avücunu ye; bütün parmaklarını isîat-“nîâİıdır. Sonra/her iki elinin üçer parmağın! bir araya getirerek-baş parmaklarını, salavat parmaklarım ve avuçlarını başına değ­dirmeden, bir araya getirdiği parmaklarını, başının önünden, en-: sesine varıncaya kadar’çeker, Sonra, avuçlarını başının iki yanı­na koyup, enseden, başının önüne gelinceye kadar çeker; Bu şekilde başın tümününün meshini tamaiîüadiktan sonra, her^üz ba- . – şma değmerriiş olan baş parmaklarının içleriyle,kulaklarının dışlarim mesh/eder. Salavat parmaklarının içiyle de “kulaklarının içini rhesheder. Başın ta.mamnvT meshetmek, mutlaka” ve .sadece bu şekilde yapılması lâzımdır denilemez, Maksud,” mümkün ol­duğu şekilde başm tümünü meshetmektir.

– Kulakları meshetmek. Eğer sariğma yapışmamışsa, elerine taze-su almadan mesheder. Şayfet sarığına yapışmışsa, taze su ile mesheder.     

10 – Boynuna mesihtir. Başı meshederken, bir yere vurduğu parmaklarının arkası ile ense meshediîir.

11 – Ellerinin ve ayaklarının parmaklan araşma sû ıılaştık-tan sonra, bu parmaklarının arasını hüallemektir.

Ayak parmaklarının hilallerime sinin şekli şudur : Sağ aya­ğın serçe parmağından hilallemeye başlanır ve sol ayağm serçe parmağında tamamlanır. 

12 – Her uzvu üçer kerre yıkamaktır, îlk yıkamada farz ha­sıl olur. îkinci ve üçüncüde ihtilâf vardır. Bazılarına göre, ikinci yıkama sünnettir ve üçüncüsü fazilet bakımından ondan aşağı­dır. Bazılarına göre ise, ikinci yıkama sünnet, üçüncü yıkama da ikmâl-i sünnet içindir. Bazılarınca da hem. ikinci hem de üçüncü yıkama sünnettir.

13 – Niyettir. Meselâ : «Niyet ettim hadesi gidermek için ab-dest almaya» veya sadece «Niyet ettim abdest almaya» diye ni­yet edilebilir.

Abdestte niyetin vakti, yüzün yıkandığı zamandır.

14 – Abdest âyetinde zikredilen sıraya riâyet etmek. Yani, önce yüzünü yıkayıp, sonra ellerini dirsekleri ile birlikte yıka­mak, sonra da başına meshedip, bilâhare ayaklarını topukları ile birlikte yıkamaktır.

Ama, önce ayaklarını yıkayıp, sonra diğer abdest   azalarını yıkasa, bu da caizdir. Lâkin bu hal sünnete muhalif olur.

15 – Abdest alırken, farzın kemâlini   bulması için, abdest azalarını ovmak,

16 – Abdest azalarından her birini, önce yıkadığı uzvun su­yu kurumadan yıkamak. [13]

 

Abdestin Edebleri :

Bu bölümde, abdestin 31 edebi zikredilmiştir, şöyle ki :

1 – Özür sahibi olmayan kimsenin, vakit girmeden önce ab­dest alıp, namaza hazırlanması,

2 – İstİncâ için, kıblenin sağ veya sol tarafına dönerek otur­mak yani, önü veyahut arkası kıble yönünde olmamak. Ayakla­rını birbirinden uzak tutup, makadmı gevşek bırakarak, temiz­likte mübalağa için, mehmâ-imkan salıvermek. Oruçlu olduğu zaman böyle yapılmaz. O zaman ayaklarını ayırmayıp, makadmı da salıvermemehdir. Ta ki, içine su gidip orucunu bozmasın.

îstincâ hâlinde, kıbleye yönelmeyi veya ona arkasını dönme­yi terk etmek edebdir. Bu. edebi terketmek, tenzihan mekruhtur. Kıble yönüne ayak uzatmak da böyledir. Amma, küçük veya bü­yük abdest bozarken, kıble tarafına önünü veya arkasını denmek, tahrimen mekruhtur.

3 – Mahreci tecâvüz etmeyen necaseti, su ile yıkamak. Ne­caset, ınahreci tecâvüz eder; fakat dirhem miktarından az olursa, onu yıkamak sünnettir. Dirhem miktarı kadar olursa, onu yıka­mak vacibtir. Dirhem miktarından fazla olursa, onu yıkamak da farzdır.

4 – Necaset mahrecini, pak   edinceye kadar yıkamak. Bu hususta, sünnet olmuş bir adet yoktur. Nitekim, bazıları üç kere, bazıları yedi kere, bazıları da on kere yıkamayı şart koşmuşlar­dır. Lâkin, bu hususta.esas olan şudur : Onun pâk olması, yı­kayan kimsenin görüşüne bağlıdır. Bu durumda o kimsenin, kal­binde, o yerin pâk olduğu kanaati hasıl oluncaya kadar yıkaması gerekir. Ama o kimse, veveseli bir kimse olup, suyu israf ediyor­sa, adı geçen kimse hakkında, üç kere yıkamak takdir olunur ve bununla pâk olduğuna hükmedilir. Nitekim, necâset-i galiza’nın, üç kere yıkamakla pâk olmasının takdir edilmesi gibi… Bazıları da, onun hakmda, yedi kere yıkamakla pâk olacağını takdir et­mişlerdir.

İstuıcâ yerini, bir veya iki veyahut da üç parmağının içi ile . yıkamak gerekâr. Parmağın başı, bu temizlikte kullanılmamalıdır. Kullanılırsa içeri girebilir ve istimtâ bulunabilir. Bu takdirde de, bazılarının kavline göre, gusül vacip olur. Kadınlar da, parmağı­nın içini kullanıp, istincâ sırasında, istimtâ’dan kaçınmak husu­sunda erkekler gibidir.

Taşla istincâ’da da sünnet kılınmış olan bir adet yoktur. Mah­reç, temizleninceye kadar taşla silinir.

5 – İstincâ yerini yıkadıktan sonra, ayağı kalkmadan önce, bir bez ile silinmektir. Tâki, mâ-i müsta’melin eseri,   tamamiyle ortadan kalksın. Eğer bir bez parçası bulunmazsa, istincâ yerini eli ile birkaç kere sıvayıp, kullanılan suyu, silip tahfif etmek ge­rekir.

6 – İstincâ ve kurulama işi bittikten sonra, avret mahallini örtmek.

7 – Kişinin, abdest almaya, bizzat kendisinin başlaması, baş­kasından yardım istememesi gerekir. Lâkin, saygıdan dolayı ve gönül hoşluğu ile talebinin üstadına ve hizmetçinin efendisine, -kendisine bu hususta herhangi bir emir verilmeden- abdest su­yunu dökmesinde bir beis olmadığını rivayet edenler de vardır.

8 – îstincâ yerinden başka, abdest azalarını, yıkarken, yönelerek oturmak.

9- Abdest alan kimsenin oturduğu şeyin, yerden yüksekte olması lâzımdır. Ta ki, kullanılan su, onun üzerine sıçramasın.

10 – Abdest alırken, dünya kelâmı söylememektir. Yalnız, abdest alırken, rivayet suretiyle öğrenilen ve öğretilen   hadisle, meşhur ve mühim haberlerle meşgul olmak; bu edebe aykırı de­ğildir.

11 – Her bir uzvu yıkarken, kelime-i şehâdeti söylemek. Yâ­ni, demek.

12 – Her bir uzvu yıkarken, selef-i sâHhîn’den rivayet edil­miş olan duaları okumak.

Besmele’den sonra, 

Elhamdü lillahillezî ce’ale’1-mâi tahûrâ) demek dir. Mazmaza ederken (ağıza su verirken),

Allahü’mmeskınî min havzı nebiyyike ke’sen Lâ’ezmeu ba’dehû ebedâ) yahut                          

Allahürnme e’ınnî alez zikrike ve şükrike ve tilâveti kitâbike) diye duâ etmelidir.

îstinşâk ederken (burna su verirken)

Allahümme lâ tahrimnî râyihate na’ıymike ve cinânike)

Allahümme erhamni râyihate’l cenneti ve’rzuknî minna’ı: niha ve lâ tenhni râyihate’n-nâr) demelidir.

Yüzünü yıkarken, şöyle duâ edilmeli

Allahümme beyyıd vechî bi nûrike yevme tebyaddu vücûhü evliyâike. Ve lâ tüsevvidü vechî bi zünûbî yevme tesveddü vücû­hü âdâike).

Sağ kolunu yıkarken,

Allahümme’atini kitabî bi yemînî ve hâsibnî hisâben yesîra) şeklinde dua etmelidir.

Sol kolunu vıkarken ise sövle dua edilir :

Allahümme lâ tu’tini kitabî bi şimalî ve lâ min verâi zahrî ve-lâ tühâsibnî hisâben şedîd).

Başına meshederken,

Allahümme harreme şa;rî ve beşerî ale’n-nâr. Ve ezıllenî tah~ te zıllî arşike yevme lâ zilli illâ zıllike) yahut.

Allahümme   ğâşşini bi rahmetike ve enzil aleyye min bere-kâtike) diye duâ edilir.

Kulaklarım meshederken,

Allahümme’c’alni min’ellezîne yestemi’ûne’i-kavle feyettebi’-ûne ahsenehû) şeklinde duâ eder.

Boynunu meshederken, şöyle duâ eder

Ayaklarını yıkarken de şöyle duâ edilir

Allahümme sebbit   kademi ale’s sıratı   yevme   tezûlü fîhi’l-akdam)

Bazı alimler bu duanın sağ ayak yıkanırken okunmasını; sol ayak yıkanırken de

AHahumme’tık rakabetî mi’ne’n-nâri ve’hfaznî min e’s-sel asili ve’I aâîâliV.

Allahümme’c’alli sa’yen meşkûren ve zenben mağfûren ve amelen makbûlen ve ticâreten len tabur.)

13 – Mazmaza ve iştinşak’ı sağ elle yapmak, sol el ile de burnunu temizlemek. [14]

 

Misvak Kullanmak

14- Misvak kullanmak, misvak yok ise şehâdet parmağı ile dişlerini misvaklar gibi temizlemek. Ulemânın   ekserisi, misvak kullanmanın sünnet olduğuna zâhib olmuştur ki esahh olan da budur. Misvakın   uzunluğunun bir karış,   kalınlığının ise serçe parmak kalınlığında olması müstehabtır.

Misvak kullanmanın şekli şudur : Baş parmakla serçe par­mak misvakın altına, diğer üç parmak da üstüne gelecek biçim­de misvak tutulur. Misvak kullanmaya ilk defa sağ üst dişlerin arkasından başlanır. Daha sonra, sol alt dişlerin arkasında, misvaklanma tamamlanır. Misvak, dişlerin kısa tarafları istikâme­tinde sürülür, uzunluğuna sürmekte caizdir. Yalnız, diş etlerine zarar verme ihtimâli korkusundan bu şekil güzel görülmemiştir. [15]

 

Misvakın Faydaları Şunlardır

Ağız paklığı, Tamı hoşnudluğu, şeytan ıraklığı, Melâike fe­rahlığı, hataların olmamış gibi örtülmesi ve hasenatın çoğalması. Ayrıca balgamı defeder. Dişlerin kir ve pasını giderir. Diş etleri­ni kuvvetlendirir. Mideye kuvvet verir. Ağızdaki kötü kokulan giderir. Göze parlaklık verir. [16]

 

Misvak Kullanmanın Müstehab Olduğu Haller

Şu beş halde, misvak kullanmak müstehâbdır :

1- Dişlerin rengi  sarardığında,      

2- Ağız ve dişlerin kokusu değişdiğinde,

3 – Uykudan uyanınca,

4 – Namaz kılmaya kalkıldığı zaman,

5 – Abdest alırken.

Abdest alırken, misvakın kullanılacağı vakitte ihtilaf vardır. Bazılarına göre, misvak abdeste başlamadan önce kullanılmalıdır. Bazıları da mazmaza esnasında misvak kullanmanın sünnet q1-duğuna zâhib olmuşlardır.

15 – Mazmaza ve istinşakı mübalağalı bir şekilde   yapmak. Bu edep oruçlu olmamak halindedir. Mazmaza’da mübalağa, ba­zılarına  göre gargara yapmaktır. Bazılarına göre ise, ağzı su ile doldurmaktır. îstinşakta mübalağa ise, suyu   genzine vanncaya dek çekmektir.

16 – Kulakları meshederken, serçe parmaklarını kulakların içine sokmaktır.

17- Ayak parmaklarını sol elin serçe parmağı ile hilâlle-mektir. Bu hilâllemenin nasıl olacağı «Abdestin   Sünnetlerinde zikredildi.

18 – Parmağmdaki yüzüğü bol olan kimsenin yüzüğünü ha­reket ettirmesi. Eğer, yüzük dar olur ve hareket ettirilmesi zah­met   gerektirirse : Eimme-i   selâse’den gelen zâhir-i rivayetde, mutlaka hareket ettirilmesi lâzımdır. Rivâyet-i zahirenin dışın­daki rivayetlere göre ise, hareket ettirmemek de caizdir.

19 – Suyu israf etmemektir. Abdesti ırmak kenarında alıyor olsa bile, israf etmemek gerekir.

20 – Suyu, abdest azalarında belli olmayacak kadar az kul­lanmamalıdır. Aslında, üç kerenin her birinde abdest azaların­dan su damlamalıdir.

21 – Abdest aldıktan sonra ibriği su ile doldurmaktır. Taki, yine abdest almayı murad ettiği vakit, su hazır olup, şeytanın onu ihmâl ettirmesinden halâs ola.

22 – Abdestin okumalıdır ;

tamamında veya abdest arasında şu duayı

Allahümme’c’alni mine’t-tevvâbîne ve’c’alnî mine’l-mütetah-fürine ve’calni min ibâdike’s-sâlihine ve’c’alnî müıe’llezîne lâhav-fün aleyhim ve lâ nüm tehzenûn)

23 – Abdesti bitirdikten sonra şu duayı okumak   :

Sübhâneka’llahümme ve bihamdık. Eşhedü en lâ ilahe illâ ente vahdeke lâ şerike leke. Estağfirüke ve etûbü ileyk. Ve eşhe­dü enne Muhammeden abdüke ve resûlüke).

24- Abdesti bitirdikten sonra, bir kere veya iki kere veya­hut da üç kere «İnnâ enzelnâhu»   sûresini okumak. Resûl-i Ek­rem (S.A.V.) Efendimiz’den şöyle rivayet edilmiştir :

«Bir kimse, abdesti müteâkib «İnnâ enzelnâhu» “sûresini okursa, Hak Teâlâ onun elli “yıllık günahını mağfiret eder.»

25 – Abdestten artan suyu, kıbleye dönerek, otururken veya ayakta dururken içmektir. İçtikten sonra, şu duayı okumalıdır :

Allâhümmeşfinî bi şifâike ve dâvinî bi devâike   ve’sımni mi-ne’1-vehli vel-emrâzı ve’1-evcâ’i)

Ayak üzeri dururken su içmek mekruhtur. Lâkin, abdest su­yunun fazlasını ve zemzemi ayak üzeri içmek mekruh değildir. Bu, iki sudan başka suyu, ayakta içmenin tenzîhen mekruh oldu­ğunda, ulemânın ittifakı vardır.

26 – Abdest alan kimse, abdest aldıktan sonra en az iki rek’-at namaz kılmalıdır. Eğer bu abdesti, namaz kılmanın mekruh olduğu bir vakitte almışsa, bu namazı kılmaz.

Rasûl-ü Ekrem (S.A.V.) Efendimizin şöyle buyurduğu riva­yet edilmiştir :

«Abdesti tamam alıp, sonra iki rek’at namaz kılan heı müslümana  cennet, vâcib gibi lâyık olur.»

27- Abdest alıp, bu abdestle namaz kıldıktan sonra, bu ab­desti dururken,   vakt-i evvelde ve vakt-i aharda, o abdestin üze­rine-tekrar abdest alıp, namazı onunla kılmaktır. Buna, «nurun ala nur» derler.

28 – Abdest alan kimsenin, niyeti unutmayıp, abdestin so­nuna kadar kalbinde tutmasıdır.

29 – İhtimam ederek gözün pınarına suyu ulaştırmak. Hu­lâsa da şöyle denilmiştir : «Abdest alan kimse için suyu gözünün pınarına ulaştırmak vâcibdir.»

30 – Yüz, el ve ayaklanıl hududunun bir miktar geçilmesi­dir. Ta ki, onların yıkandığına yakın hasıl olup, kıyamet günün­de, o kimsenin abdest   azalarında mevcud olan beyazlığı ziyade

31 – Elbisesini, abdest suyunun damlalarından korumak. [17]

 

Abdestin Yasakları :

Abdestin -bu bölümde sayacağımız12 yasağı vardır

1- Kazâ-i hacet esnasında, önünü veya arkasını kıbleye dönmek. Bina içinde bulunsa bile, önünü veya arkasını kıbleye dönmek doğru değildir.

2- Kazâ-i hacet esnasında, güneşe ve aya karşı, önünü ve-. ya arkasını dönmek.

3 – Bevl ederken, rüzgâra karşı durmak.

4- îstincâ için, bir kimsenin yanında avret mahallini aç­mak. Bezzâziye’de şöyle zikrolunmuştur : «Bir kimse, istincâ için terîhâ bir yer bulamazsa, -efdal olan, su ile istincâ lâzım iken onunla- istincâ’yı terk edip, avret mahallini açmasın.»

5 – Sağ eli ile istincâ etmek. Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) Efen­dimizin şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur.

«Sizden biriniz su içerken, içtiği kabın içine nefesini salı­vermesin ve helaya girdiği zaman, sağ eliyle avret mahalline ya­pışmasın.»

6 – Yiyecek, tezek, kemik, davar yemi,   kömür, saksı par­çası, tuğla, sırça (çini) parçası, kamış, ağaç yaprağı ve başkası­nın hakkı olan herhangi bir şeyle istincâ etmek yasaktır.

Tezek ve kemikle istincâmn yasak oluşu, Resûl-ü Ekrem (S. A.V.) Efendimiz’in : Hayvan tersiyle ve kemikle istincâ etmeyi­niz. Çünkü bunlar, cinlerden olan kardeşlerinizin azıklarıdır.» kavlinden dolayıdır. Cinlerin azıkları ile istincâ yasaklanınca in­sanların erzakı ile istincâ elbette yasaktır. Hayvan yemleri ile is tincâmn yasaklanması da, cinlerin azığına kıyamdır.

Başkasının hakkı (malı) olan, elbise, su ve taşla istincâmn ya­sak olması ise, rızası olmadan başkasının hakkına tecâvüzün ha­ram olmasındandır.

Kömürle istincâmn yasak olması, onun kirletici olmasından­dır.

Saksı parçası, sırça ve tuğla ile istincâmn yasakliğı, bunların istincâ mahallinde yara açma ihtimalinin fazla oluşundandır.

Câmm’l-Cevâmî’de : «Kamışla istincâmn yasaklanması, onun basura sebep olmasındandır.» denilmiştir.

Bu, yasaklanan şeylerle istincâ etmek mekruhtur. Lâkin, bun­larla istincâ edilmişse,’ maksud olan temizlik hasıl olduğu için yi­ne de kâfidir.

7 – Suya tükürmek, balgam atmak, sümkürmek.

8 – Abdest uzuvlarını, üçten fazla veya noksan yıkayarak sünnet olan haddi tecâvüz etmek. Herhangi bir uzuvda, haddi te­câvüz   etmek de böyledir. Meselâ : Ellerini koltuklarına varın­caya kadar, ayaklarını dizlerine varıncaya kadar yıkamak. Veya, ellerini dirseklerine varmadan, ayaklarını topuklarına varmadan yıkamayı kesmek yani noksan yıkamak.

9 – İstincâ yerini sildiği bezle, abdest’azalarım silmek.

10 – Suyu yüzüne hızlı bir şekilde çarpmak yasaktır. Alnın­dan aşağıya mülâyemetle salıvermesi gerekir.

11 – Yüzünü yıkarken nefesi ile suya üflemek.

12- Yüzünü yıkarken ağzını ve gözünü ziyade   yummak. Yumması halinde, dudaklarının kırmızı yerleri gizlenip bir parça yer kuru kalabilir veya gözönü şiddetle yumunca göz kapakların­da kuru yer kalabilir. Bu takdirde de abdesti caiz olmaz.

Fevâidi Ebî Hafsi’l-Kebîr’den, konumuzla ilgüi tnrKaç mes e-leyi burada zikredelim :

Bir kimsenin sol eli çolak olup, o eli ile istincâya kadir olmasa ve sağ eli ile su koyacak bir kimse de bulunmasa, ondan istincâ sakıt olur. Ancak, akar su yakınında olursa, sağ eli ile su­yu alıp, onunla istincâ eder.

Bir kimsenin iki eli çolak olursa, kollarını yere ve yüzünü duvara sürerek teyemmüm eder ve namazını kılar.

Hasta olan bir kimse, abdest almaktan âciz olur da hanı­mı yahut cariyesi, bulunmaz lâkin oğlu veya erkek kardeşi bu­lunursa, o, hastaya abdest aldırır. Amma, istincâ yerine el sür­meleri caiz olmadığından, o hastadan istincâ sakıt olur.

Hasta olan bir kadının da kocası bulunmasa, kızının yahut kardeşinin ona abdest aldırması caizdir. İstincâ yerine el sürmek, bunlara da caiz olmadığından, hasta olan. bu kadından da ictin-câ sakıt olur.           

Bir kimsenin, elleri ve ayakları kesik olursa, bunun na­maz kılması hakkında ihtilâf vardır. Bazılarına göre, bu kimse­den namaz sakıt olur. Mecmû-il Nevâzü’de : «Bir kimseye abdest veya teyemmümden hiç biri mümkün olmazsa, İmâm-ı A’zanı [R.A.] ile İmâm   Muhammed (R.A.) göre,   ondan  namaz   sakıt olur. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)’ya göre ise o kimsenin îmâ ile na­maz kılması lâzımdır. Mahpus  olan kimse hakkındaki hüküm de böyledir.

Abdestli olan kimse, sünet olan şekil üzere, mak’adını sa­lıverip istincâ etse, abdesti bozulur.

Taş ve benzerleriyle istincânm, su ile istmcânui yerini tut­ması, istincâ yerinden mu’tad olan şeyin çıkması halindedir. Lâ­kin, çıkan şey kan veya irin olursa, taş ve benzerleriyle istincâ kâfi değildir; sıı ile yıkamak lâzımdır.

Helaya, namaz kılman elbiseden başka bir elbise üe girmek müstehabdır. Mümkün olursa böyle   yapmalıdır. Eğer mümkün değilse, elbesesini, necasetten ve kullanılmış sudan korumaya zi­yâde dikkat etmelidir. Helaya girerken şöyle duâ etmelidir.      

Bismillah Allahümme inni eûzübike mine’l-hubsi ve’1-habâis)

Bir kimse «Allah» ismi veya Kur’ân-ı Kerîm’den bir şey yâzüı herhangi bir nesne ile helaya girmemelidir. Eğer, bu nes­ne (cüzdan ve saire gibi) bir zarfm içinde bulunursa, onunla he­laya girmek caiz olur.

Helaya girerken sol ayakla girmek, çıkarken de sağ ayak­la çıkmak gerekir.

Helada konuşulmam alıdır;  «Allah»  ismi zikredilmemeli­dir. Helada selâm alınmaz ve aksırana duâ üe mukabele edilmez. Kendisi aksırırsa, dilini hareket ettirmeden, kalbi ile hamd etme­lidir.

Zaruret   olmadan,   avret yerine ve kendisinden   çıkana bakmamahdır. Başını sağa sola çevirip etrafa da bakmamahdır. Helada, tükürmemeli,   sümkürmemeli, öksürmemeli ve bedenin­den bir şeyle oynanümamalıdır.   Gözünü göğe dikip bakmamah­dır. Helada çok durmamalı; ç;kmca da şöyle demelidir :

Gufrâneke El-hamdül lülahi’llezi ezheb ‘annî mâ yü’zînî ve-emseke ‘aleyye mâ yenfe’nî)

Su içine, Kazâ-i hacet ve bevletmek mekruhtur. Bu su, ister durgun su, ister akar su, olsun, ikisinin hükmü de Irmak kenarında, ağaç altında, ekin içinde,   gölgesinden faydalanılan yerde, mescidlerin yakınında, bayram namazı küı-nan açık namazgahlarda, kabristanda, hayvanların arasında, yol­larda ve bu cümleden olan diğer yerlerde, zaruret olmadan ka­zâ-i hacet etmek mekruhtur.

Buraya gelinceye kadar, tahâret-i suğra = küçük temizlik = abdest anlatüdı. [18]

TAHÂRET-İ KÜBRÂ = GUSÜL

Gusül İcâb Ettiren Haller :

Gusül, cenâbetiikten temizlenmektir. Bir kimseye gusül icâb ettiren sebebler dörttür.

1- Zekerden (erkeklik uzvundan) veya fercin (kadınlık uz­vunun) dahilinden şehvetle meni gelmek. Meni, yerinden şehvet­le ayrılıp, lâkin çıkması şehvetin sakinleşmesinden sonra vâki olsa, gusletmeyi gerektirmesinde ihtilâf vardır : İmâra-ı A’zam Ebû Hanîfe (R.A.) ile îraâm Muhammed (R.A) ya göre, bu hâl gusîü icâb eder. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.t’ya göre ise, bu halde gusül icâb etmez.

Meselâ, bir kimse ihtilâm olup, meni mahallinden şehitle ay. nldıktan ve o kimse şehvetini sakinleştirdikten sonra, dışarı çık­sa; yahut eli ile istimna ederek veyahut şehvetle yapışarak ve­yahut da bakmakla, meni şehvetle yerinden ayrıldığı sırada, ze­kerini tutup, meni dışarı çıkmadan şehvet sakinleşir ve sonra me­ni çıkarsa-, veya ineni şehvetle çıktığı için cünüp olan kimse, bir müddet uyumadan veya bevl etmeden, hemen (cünüp olmasının akabinde) gusletse ve daha sonra da, meninin geri kalanı akıp dışarı çıksa; bu sekilerin hepsinde Ebü Hanife ile İmâm Muhammed (R.A.)’ya göre gusül lâzımdır. Ebû Yûsuf gö­re ise, bu hallerde gusül lâzım   değildir.

Bu konuda fetva, zayıf kimse hakkında İmâm Ebtı Yûsuf kavli üzeredir. Zayıf olmayanlar hakkında ise, fetva, diğer iki imamımızın kavli üzeredir.

Bu hâlin, gusle sebep olması için, Hanefi İmamlarının it­tifakı ile şu iki şart vardır :

  1. a)Meninin   mahallinden şehvetle kopması. Dövülmekten, ağır bir şey kaldırıp götürmekten, yüksek bir’ yerden düşmektendolayı meni çıkmış olsa, gusül icâb etmez.
  2. b)Meninin, bedenin haricine veya bedenin harici hükmün­de olan bir yere çıkmasıdır. Fercin harici ile, sünnet    olmamış kimsenin kesilmesi gereken derisi, bedenin harici hükmünde olan yerlerdir.

Eğer meni, fercin dahilinde kalsa veya zekerin kamışında kalıp dışarı çıkmasa, gusül vâcib olmaz.

2- Gusül etmeyi gerektiren sebeblerin ikincisi ise : Zekerin haşefesinin, önden veya arkadan birine girip, gizlenmesidir. An­cak bu durumda, guslün vâcib olması için, failin de mefûlün de şehvete sahib yâni mükellef veya kendi misli ile cima’ olunan durumda canlı biri olması şarttır.

Haşefenin; hayvana, ölüye veya misilleri ile henüz mücâmaat edilmeyen kız çocuğuna girdirilmesi halinde, sadece girdirmiş ol­maktan dolayı -eğer inzal vâki’ olmamışsa gusül vâcib olmaz.

Ayrıca, misli ile cima’ olunmayan kız çocuğu, altı yaşında veya yedi, sekiz yaşında olmasına rağmen, bedeni henüz gelişmemiş olan kız çocuğudur.

3 – Hayzm veya hifasın kesilmiş olmasıdır.

4 -Uykudan uyanan kimsenin, yatağında veya elbisesinde veyahut da uyluğunda yaşlık bulunmasıdır. Bu yaşlığı bulan kinv se ihtilâm olduğunu hatırlar ve bu yaşlığın da meni veya mezî.olf duğuna   yakın üzre kanaati bulunur veyahut da bu konuda şek-ke, şübheye düşmüş olursa; bu kimsenin üzerine gusletmek -itti­fakla- vâcib olur.

Zira ihtilâm, meninin çıkmasına sebeptir. îht-üamı hatırlatan yaşlık, meniye hamloîunur. Aslında meni kaim, mezi ise incedir ve bu bakımdan aralarında fark vardır. Lâkin, havanın veya be­denin harareti sebebi ile meni incelip mezi gibi olmuş olabilir. Bu durumda da bu yaşlığın meni olma ihtimâli tercih edilerek, gusl etmek vacip olur.

Eğer, mezkûr mahallerde yaşlık gören kimse, ihtilâm olduğu­nu hatırlamaz, lâkin yaşlık bulduğuna kanaat hasıl etmiş olur veya bu konuda şekke veya şüpheye düşerse, yine bu kimseye gusül vâcib olur.

Eğer, ihtilâm olmadığını hatırlar ve mevcut yaşlığın da mezi olduğuna yakın hasıl etmiş bulunursa, bu durumda gusîün vacip olup olmayacağı konusunda ihtilâf vardır

İmânvı A’zam EbıVHanife (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.). göre, bu durumda gusûl vâcib olur.

imâm Ebû Yusuf (R.A.)’ya göre ise, bu durumda gusül va­cip değildir.                                                                              

Bu hususta, fetva, İmamı A’zam ER.AJ ve İmâm Muhammed (R.A) kavli üzeredir.

İhtilâm olan kimseden, herhangi bir yaşlık çıkmasa, ona gusül vâcib olmaz.                                                              

Bil-ittifak, sarhoşluktan aytfan ve bayılarak aklı gidip on­dan-sonra ayı!ip kendine gelen kimse, bedeninde veya elbisesin­de meni görse, ona gusül vâcibdir.

Eğer bu kimse, mezi görürse, kendisine gusüî vâcib olmaz.

Zira, sarhoşluk ve bayılmak, kendisinde ihtilâm olunması âdet olan bir hâl değildir.

Uyku ise, kendisinde ihtilâm olunan bir hâ.1 olduğu: için, bun­da mezkûr tafsilât vardır.

Karı kocanın yattıkları yatakta, meni bulunup, her biri ihtilâm olmadığını beyan ederse, ikisine de itiyaten gusül vacip olur. [19]

 

Gusülle İlgili Bazı Feri Meseleler :

Bir kadın : «Bana cinni geliyor; onunla mücâmaat eydiyo-ruz. Bundan da cima’ lezzeti alıyorum» dese, bu halde, eğer inzal olmazsa, -ittifakla- bu kadına gusül vacip olmaz.

Bir kadının fercinin dışına mücâmaat edilip onun rahmi­ne meni vâsıl olsa, mücerred rahmine meni vâsıl olması, ile ilâç [20] ve inzal olmadığı için. ona gusül vacip olmaz.

Lâkin, eğer o kadın, mezkûr cimâ’dan hamile olsa, o zaman kendisine gusül vacip olur. Zira, onun gebe olması, meninin in­zaline delildir. Bu durumda bu kadın, mezkûr cimâdan sonra, gusletmeden kılmış olduğu namazı iade eder.

On yaşındaki bir çocuk, baliğa olmuş bir kadınla cima1 etse, o kadına gusül vacip olur. Zira, o kadın, mükellefedir. Dolayısı ile «Cunüp olduğunuz zaman yıkanınız.» [21] hitabı, kendisi­ne teveccüh eder. Ve zekerin haşefesi girmiştir.

Fakat mezkûr çocuğa gusül vacip olmaz. Çünkü mükellef de­ğildir ve dolayısı ile hitap kendisine teveccüh etmez./Lâkin, mez­kûr çocuğa, alışması için, abdest alması ve namaz kılması emredildiği gibi gusletmesi de emredilir.

Eğer, koca baliğ olup karısı küçük fakat müştehât[22] bu, lunursa, cevap yukarıdakinin aksidir. Her ikisine de gusül vacip olur.

Şehvete ermemiş çocuğun zekeri, parmak menzilesinde-dir. Önden” veya arkadan parmak idhâii ve guslün vacip olmasın­da ihtilâf vârid olmuştur.

Keza, insandan gayrı bir şeyin zekerinin, ölünün zekeri­nin, ağaçtan yapılmış zekerin, önden veya arkadan idhâl olun­ması halinde, guslün vacip olmasında da ihtilâf vardır.

Bevl ettiği şurada, bir kimseden   meni gelse, eğer zekeri münteşir ise, şehvet bulunduğunda ona gusül vacip olur, mün­teşir değil ise, şehvet bulunduğunda gusül vacip olmaz.

Erkek veya kız çocuk, ihtilâm ile baliğ olup kendilerinden şehvetle atmak şekli üzere inzal vâki olsa bile, onlara gusül va­cip olmaz. Zira, hitabın teveccühü, inzalden sonradır. Bu durum­da ise, hitap inzal üzerine sabık olmuştur.

Keza, hayız görerek bulûğa eren kız çocuğuna, henüz ba­liğa olduğu hayızdan sonra gusletmek vacip olmaz.

Bazıları, bu ilk hayızda gusül vacip olur demişlerdir. Kâdî-hân : «Ehvat (ihtiyata uygun) olan, -bu durumların- hepsinde gusül etmektir» demiştir. [23]

 

Guslün Farzları :

1 – Mazmaza t Ağza su vermek),

2 – İsttnşak (Burna su vermek),

3 – Sair bedeni yıkamaktır.

Ayrıca, bütün kılların dibine suyu değdirmek de gerekir. Kıl­lar çok sık olsa bile, yine dibine suyun değmesi lâzımdır.

Sakalın, başın ve bedenin bütün kılları araşma suyu değ­dirmek, farzdır. Hatta, kulan yapağı gibi olmuş olsa da arasına su girmese, bu kimsenin guslü caiz olmaz.

Kadınlar da gusül konusunda erkekler gibidir. Ancak, ör­gülü saçların diplerini ısladıktan sonra,   aralarını da ıslatmaları lâzım değildir. Lâkin, bir erkeğin örgülü saçı olsa, ona, saçlarının diplerini   ıslatmak kâfi gelmez; her yerini yıkayıp ıslatması va­ciptir.

Kadının, gusül   esnasında, küpe deliklerine suyu ulaştır­makla mükellef olup olmadığı konusunda ihtilâf yardır :

İmâm Muhammed (R.A.), el-Asl adlı eserinde : «Kadın, suyu küpe deliklerine ulaştırmakla mükelleftir. Nitekim, .yüzük dar ol­sa, gusleden kimsenin, gusül esnasında, yüzüğü hareket ettirmek­le mükellef olması da böyledir.» demiştir.

Bu hususta muteber olan, suyun vasıl olduğuna galip bir zannm hasıl olmasıdır. Eğer suyun, meşakkatsiz ve uğraşmadan, mezkûr mahalle ulaşamayacağı   zanrn galip olursa,’bu zahmet ve meşakkate katlanıp, suyu küpe deliklerine ulaştırmak gerekir. Eğer, suyun ulaştığına zann-ı galip hasıl olursa, güçlük çekmeye hacet yoktur. Küpe deliğine suyun vasıl olmasında, küpenin ku­lakta ..olması ile olmaması-aynıdır. Eğer, küpeyi kulaktan çıkar­dıktan sonra küpe deliği kapanıyor ve o deliğin üzerine su dö­külmesi halinde su içeri giriyor ve gaflet edilip üzerine su dö­külmemesi hâlinde su içeri girmiyorsa, elbette gaflet etmeyip oraya su dökmek lâzımdır. Lâkin, küpe deliğine su dökmekten başka bir şey yapılmamalı, ağaç ve benzeri şeylerle küpe deîiği zorlanmamalıdır. Zira bu durumda, küpe deliği kalkmıştır.

Aşağıda zekredilecek-mes’ele ile bu mes’elenin   kadınlar hakkında vaz’ olunması gâlifo” vaziyet itibariyledir. Aslında, gu-sül konusunda, kadınla erkek arasında bir fark yoktur.  

Gusleden bir kadının tırnakları arasında, kuru hamur kalmış olsa, abdesti ve guslü caiz olmaz. Zira, hamurda katılık ve sağ­lamlık vardır ve bu hâl, alta suyun geçmesine mâni olur.

Bazı âlimler de, bu durumda «abdest ve gusül caizdir.» demişlerse de, birinci kavil daha açık ve daha uygundur.

Ancak, Tırnakları arasında kir kalmış olsa, abdesti ve guslü caizdir. Zira, kir bedenden tevellüd ettiği için yine beden hük­mündedir; altına su geçirmesi şart değildir. Bu hükümde, -sa­hih-kavle göre- köylü ile şehirli beraberdir.

înıâm-ı ‘Sığar : «Eğer tırnak uzun olursa, suyu onun altına ulaştırmak vaciptir.» demiştir. Bu, kavli basendir.

Sünnetsiz olan bir kimse guslederken, sünnet için kesile­cek derinin içine su girmezse, guslü.caiz olmaz. Hatta, eğer o de­rinin içine bevl girip, dışarı çıkmasa, bu durumda -ittifakla- abdesti bozulur.

Gusl eden kimsenin, dişleri arasında yemek-kalmış olsa, eğer o yemek sert-olup,, altına su geçmemesi ihtimâli galip ise. guslu caiz olmaz. Esahh olan kavil budur.

Muhıyfta : «Gusleden kimsenin bedeninde balık pulu ya­hut.çiğnenmiş ekmek kuruyup kalsa ve altına su geçip değmese; veya burnunda kerme kalsa guslü caiz olmaz. Abdest de böyle dir» denilmektedir.

Zehiyre’de de : «Gusleden veya abdest alan bir kimsenin bedeninde, kınanın cismi kalsa’ veya çamur parçası veyahut da

kir yapışmış olsa, o kimsenin guslü ve abdesti caizdir. Zira, zik-derilen bu şeylerin salâbeti (katılığı) olmadığından, bunların al­tına su geçer.» Fetva da Zehiyre’de mezkûr olan bu kavi üze­redir.

Bir kimsenin ayağında yarıklar olsa ve bunların içine de yağ veya merhem konmuş bulunsa; eğer konulan yağı veya mer­hemi çıkarıp, oraya su değdirmek zarar vermezse, o yaranın içi­ne su ulaştırmadıkça bu kimsenin abdesti ve guslü caiz değildir. Eğer bunlara su değdirmek zarar verirse, suyu, o yağın veya merhemin üzerinden geçirmek kâfidir,

Gusleden kimsenin, göbeğinin içine suyu ulaştırması farz.

Gusleden kimsenin, su ile istincâ etmesi de farzdn. Eğer istincâ mevziinde, hakiki necaset bulunmasa,bile, istintâ farzdır. Zira, o müstencide (istincâ yapan kimsede) hükmü necaset olan cenabet vardır.

Abdest alırken veya guslederken, kişinin parmakları, hi-lâllemeden aralarına sur girmeyecek derecede yumuk olursa, parmakları hilâllemek farzdır. Ama eğer parmaklar açık iseler, bu durumda hilâllemek sünnettir.

Keza, gusleden kimsenin derisi üzerine su dökerek cildi­ni temizlemesi de farzdır. Zira Resüiullah Sallalâhu Teâlâ Aley­hi ve Sellem) Efendimiz: Dikkat edin! Sizler gusül esnasında be­deninizde bulunan kıllarınızı ıslatın ve cildiniz üzerine suyu akı­tarak derinizi temizleyin.» buyurmuştur.

Ve yine Peygamber (S.A.V.) Efendimiz : «Her küm altında cenabet vardır.» buyurmuştur.

Öyle ise, cünüp olan kimsenin bedeninde, su isabet etmeyen az bir yer kalsa, o yer iğne ucu; miktarında olsa bile, o kimsenin cünüplüğü çıkmaz. Zira, bütün bedeni su ile istiâb etmek farzdır. Cünüp olan kimsenin içtiği su, mazmaza yerine kâim olur. Sünnet üzre içilen su değil de, ağız doldurularak içilen su mazmaza yerine geçer.

Bir kimse gusledip, mazmaza ve istinşakı unutmuş olsa, daha sonra bu durum hatırına gelse, mazmaza ve istinşakı yapar.

Banları unuttuğu halde kılmış olduğu farz namazları iade eder.

Nafile namaz kümı-şsa bunları iade etmez. “‘Zira, o halde cünüplükten   çıkmadığı için nafileye başlaması sahih değildir. [24]

 

Guslün Sünnetleri :

Guslün dokuz sünneti vardır :

1- Gusülden önce abdest almak.    Ancak, mâi müsta’mel Ckullanılmış su) gusleden kimsenin ayağının altında birikiyorsa, veya toprak üzerinde guslediyorsa tekrar   yıkanması   gerektiği için ayaklarını yıkamaz. Ama, eğer taş veya ağaç üzerinde du­rup guslediyorsa, ayaklarını yıkamayı tehir etmez.

2 – Eğer bedeninde necâset-i hakikiye varsa, onu gusülden önce gidermek.

3 – Abdest aldıktan ve necaseti giderdikten sonra, başına ve vücudunun diğer kısmına suyu üçer kere dökmek. Bunun key­fiyetinin beyanında ihtilâf vardır. Şöyle ki

Bazıları :   «Evvelâ sağ omuzuna, sonra sol omuzuna,   daha sonra da başına ve sair azasına döker.»

Bazıları da : «Evvelâ başına, sonra sağ omuzuna, daha sonra da sol omuzuna döker.» demişlerdir. Esahh olan kavil de budur.

4 – Gusleden kimse, kullandığı suyun    biriktiği bir yerde guslediyorsa, gusîün sonunda bu yerden ayrılmalı ve başka bir yerde ayaklarını yıkamalıdır.

Suyu kâfi miktardan fazla veya noksan harcamamalrdır.

6- Gusül esnasında avret yeri açıksa, kıbleye karşı durma­mak. Eğer avret mahalli örtülü ise, kıbleye karşı dönmesinde bir beis yoktur.                                   

7- Suyu bedenine ilk döktüğü zaman, bütün azasını müba­lağa üzere oğmak. Ta ki, ikinci ve üçüncü kere döktüğü suyun, bütün azasına ulaşması kolay olsun ve bedeninde hiç kuru yer kalmasın.

Gusülde bedeni oğmak, İmâm.Ebû Yûsuf (B.A.) ‘dan gelen bir rivayete göre vâcibtir.

8 – Guslederken veya elbise giyerken, avret    mahallinin açılması ihtimali olduğu için, tenha bir yerde gusledip, gusleden!, kimse görmemelidir.

Kınye’de : «Gusletmesi gereken erkek, erkeklerin olmadığı bir yer bulamazsa, guslü terk etmesin fakat onların gözü önünde de gusletmesin. Ancak mümkün olduğu kadar gizlice bir yer seç­sin.» denilmiştir.

Gusletmesi lâzım olan kimse, kadın olur ve bu kadın, erkek­lerin olmadığı bir yer bulamazsa, guslü te’hir eder. Ama, erkek­lerin bulunmadığı bir yer bulur da burada da kadınlar olursa, guslü te’hir etmez. Onların gözü önünde gusleder.

Fakat, gerek erkekler arasında gusl eden erkek ve gerek ka­dınlar arasında gusleden kadın hakkında, avret mahallim açmak caiz değildir. Her ikisinin de, hemcinsleri arasında guslettikleri zaman -kavli esahh üzre- setr-i avret üzere bulunmaları lâzım­dır.

Tenha yerde gusleden kimsenin, avret mahallini açması konusunda, ihtilâf vardır.

Bazıları : «Günahkâr olur» demişlerdir.

Bazüarı da, az bir zaman avret mahallini açması halinde af-vedileceğine zâhib olmuşlardır.

Bazıları ise : «Gusleden kimsenin avret mahallini açmasında beis yoktur.» demişlerdir.

Bazıları ise ; «5 zira [25] gelen kâçük bir evde, gusül esnasın­da avret mahallini açmak caizdir.» demişlerdir,

9 – Gusül ederken konuşmamak.

Gusleden kimsenin, gusülden sonra bedenini bir bez ile sil­mesi ve suyun toplandığı yerde ayaklarını yıkamayı tehir ederek, bunları, elbisesini giydikten sonra yıkaması da müstehabdır.

Gusledilen vakit, eğer namaz kılmanın mekruh olduğu bir vakit değilse, gusülden sonra iki rek’at namaz kılmak da müste­habdır. [26]

Güsülde Niyet :

Gerek abdestde ve gerekse gusülde niyet şart değildir. An­cak sünnettir.

Hatta, eğer cünüb kimse, bir akar su veya haz-ı kebîr için serinlemek için girse, yahut yağmur yağarken altında dursa, böylece de bütün âzası ıslanmış olsa ve bu durumda mazmaza ve istinşak ‘eylese, Hanefî İmamları katında cünüplükten çıkıp, pak olur. Zira maksud emredilmiş olan guslün meydana gelmesi­dir. Bu ise, yukarıdaki şekillerde hasıl olmuştur. Maksûdun hasıl olmasının, kasıtlı veya kasıtsız olmuş arasında bir fark yoktur. Ancak şu da ver ki, herhangi bir kimse, gusül niyyeti yapmaz­sa, sevap hasıl olmaz. [27]

 

Guslün Çeşitleri :

Gusletmenin 11 şekli vardır. Bunlardan beş türlüsü, farz olan gusül dür.

– Hayızdaıı dolayı gusletmek,

– Nifastan dolayı gusletmek,

– Mükellef olan veya misli mücâroaat eden bir kimsenin fail olup, mükellef veya misli mücâmaat olunan mef’ule zekeri­nin haşefesinin gizlenmemesinden dolayı gusletmek.

4 – Şehvet ve atmak şekliyle meni çıkmasından dolayı gus­letmek.

5 – İhtilâm olmakla meni veya mezi    çıkmasından dolayı gusletmek.

Sünnet olan gusül de dört çeşittir :

– Cum’a günlerinde gusletmek.

Cuma günü guslün sünnet olması, İmâm Ebû Yûsuf tK.A.J’-ya göre, namaz içindir.

İmâm Hasan’a göre ise, Cum’a günü içindir.

Bu duruma göre, Cuma günü gusleden kimse, gusül sevabı­na, İmânı Ebû Yûsuf (R.A.) ‘ya göre, bu gusüllo Cum’a namazı kılarsa nail olur. İmâm Hasan’a, göre ise, Cum’a namazını bu ğu-sûîle kılmasa bile guslün sevabına nail olur. Üzerine Cum’a va­cip olmayan bir kimsenin, Cum’a günü gusletmesi, Cum’a günü­ne riâyette bulunduğu için, İmâm Hasan’a göre menduptur. İmâm Ebû Yusuf (R.A.Vya göre ise, o kimsenin üzerine, Cum’a namazı vacip olmadığı için mendup değildir.

2 – Bayram günlerinde gusletmek.

İki bayramdan herhangi-biri Cuma gününe rastlarsa, bu gu­sül kifayet eder. Nitekim, cimâ’dan’dolayı farz olan gusül ile ha-yızdan dolayı farz olan gusül bir araya gelmiş olduğunda bir gus­lün kifayet ettiği gibi.

3 – Arefe günü, Arafat’da. vakfe için gusletmek.

4 – Hacıların ihram   giydiği zaman gusletmeleri.

Bu hususta esahh olan kavil : İki bayramda yapılan gusülie, arefe günü Arafat’ta , vakfe için yapılan guslün müstehap oldu­ğudur. [28]

 

Mendûb Olan Gusül :

Cum’a gününde gusletmek, Hanefî İmamlarına göre mendup tur.

Mekke’ye ve Medine’ye girmek için yapılan gusülie vakfesi için yapılan gusül de menduptur.

Ölü yıkayanın, hacamat edenin, Kadir Gecesini görenin, cin netten kurtulanın, gusletmesi de müstehabtır.

Çocuğun 15 yaşma baliğ olduğu zaman, gusletmesi de müste­habtır.

Kifâye üzere vacip olan bir çeşit gusül daha vardır ki. bu da ölünün yıkanmasıdır. Su bulunmayan yerde, ölü yıkanmadık-ça veya. teyemmüm ettirilmedikçe namazı kılınmaz.

Guslün bir çeşidi de,- kâfir bir kimsenin, İslâm’a geldiği zaman gusletmesidir ki, bu da müsSehabtır.

Muhıyt’de şöyle zikrolunmuştur: «Cünüp olan bir kâfir, İs­lâm’a gelse, -kavl-i esahh üzere- ona gusül vacip olur. Zira onun cünüplüğü müslüman olması ile gitmez.»

a Kâfir bir kadın, ha,yızdan kesildikten sonra İslâm’a gelse, ona gusül vacip olmaz. Hayızla ittinsaf, hayızdan kesildikten son­ra bakî olmadığı için, bu durum önceki hâlin hüâfmadır. [29]

 

Gusülle İlgili Bazı Mes’eleler :

Bir kadın cünüp olduktan sonra hayız görse, dilerse hayzı bitmeden gusül eder; dilerse, hayzmdan   temizleninceye   kadar guslü te’hir eder.

Keza hayızlı olan kadın, ihtilâm olsa veya kendisine cima’ edilse yine muhayyerdir.

Cünüp olan kimse, vakti olduğu halde, güslü namaz vak­tine kadar te’hir etmekle, âsim (günahkâr) olmaz.

Cünüp olan kimsenin, uyuyup, gusletmeden, önce, tekrar ci-mâ’a dönmesinde beis yoktur. Lâkin eğer tekrar cima’ etmek is­terse, yakınlaşmadan önce, abdest alması   müstehabtır.

Kadın ve erkeğin,   ikisinin birden aynı kaptan gusletme­sinde beis yoktur.

Cünüp, hayızlı veya nifaslı olan kimselerin, Kur’ân-ı Ke-rîm’den tam bir ayeti okumaları caiz değildir.

Ama, Kur’ân kastiyle okuduğu, tam bir âyet olmasa   veya Fatiha Sûresini dua kastiyle tamamen okusa, yahut da duaya müşabih (benzeyen) âyet-i kerimlerden birini, meselâ ( Rabbena âtinâ fî’d-dünya haseneten ve fî’1-âhireti haseneten Ve kına ‘azâbe’n-nâr).

«Rabbimiz, bize dünyada bir iyilik ver ve âhirette de bir iyilik. Ve bizi cehenem azabından koru.» [30]Âyetini veya bunun gibi âyetleri bütünü ile okusa, bu caizdir.

Keza “sevinilecek bir haber işitince «Elhamdülillah» veya ya­ramaz bir haber işitince = «İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râci’ûn Allah’tan geldik ve Allah’a dönücüleriz.»[31]veyahut da, Se­na vechi üzere, «Bismillâhirrahmânirrahim.» dese, bu da ca­izdir.

Ancak «Besmele»yi, Kur’an kasdiyle okumak caiz değildir.

Cünüp iken Kunnt Duası okumak, bizim ashabımızın za­hir mezhebinde mekruh değildir. Zira, Kunut Duaları kavl-i sa­hih üzere Kur’an değildir.

Cünüp, hayızlı veya nifasîı olan kimselerin, Kur’ân’ı hece­lemeleri mekruh değildir.

Bu kimselerin, her iki kelimenin arasını kesip, kelime kelime Kur’ân ta’lim etmeleri de mekruh değildir.

Lâkin, cünüp, hayızlı veya nifaslı olan kimselerin Kur’ân yazmaları caiz değildir.

Kâdîhân’a nisbet edilen Cârmü’s-Sağîr’de şöyle zikredilmiş­tir :

«Levha, yerde veya yastık üzerinde veyahut da bunlar gibi bir şey üzerinde bulunduğu takdirde, üzerine  Kur’ân yazmakta,

Ebû Yûsuf (R.A.) ‘ya göre beis yoktur. İmâm Muhammed (R.A.) buna muhaliftir.» Zikredilen bu nakle göre; şöyle davranmak uy­gun olur: Kur’ân yazan kimse, Kur’ân’a el değdirmeyip, eli ile Kur’ân sahifesi arasına bir hâil korsa, Ebû Yûsuf R.A.) kavline göre amel edilir. Böylece o kimse, yazdığı yazıdan veya kitabtan herhangi birine el sürmemiş olur. Eğer böyle olmazsa yani arada bir hâil bulunmazsa, bu taktirde Kur’ân’a el sürdüğü için, İmâm Muhammed (R.A.) kavline  göre amel edilir. [32]

 

Temiz Olmayan Kimselerin Kur’ân’a Dokunmaları :

Cünüp, hayızlı ve nifaslı olanların, kılıfsız ve muhafazasız Kur’ân’a el sürmeleri caiz değildir.                                          

Mulııyt’te : «- Esahh olan, iki kavilde- kılıf : Mushafm üze­rinde olan deridir.» denilmiştir.

Bu kimselerin, üzerinde Kur’ân yazılı parayı kesesiz tut­maları da caiz değildir.

Kur’ân’ı yazmak ve ona el sürmek hükmünde, muhaddisler de onlar gibidir. Buna göre, onlardan birinin üzerinde, tam bir âyet bulunan bir şeye el sürmesi caiz değildir.

Zira, Kur’ân’ı Azim’de (Ona (Kur’ân’a) tam bir sûretde temizlenmiş olanlardan başkası el süremez.[33]buyurulduğu gibi, Resûlullah (S.A.V.) de :

«Temiz olmadıkça Kur’ân’a el sürmeyiniz.» buyurmuşlardır. Lâkin bunlara mushafı kılıfı ile tutmanın caiz olması için, mushafm kılıfının şirâzelennıemiş olması lâzımdır. Eğer musba-fın kılıfı şirâzelenmiş ise, mezkûr kimselerden, hiçbirine mushafı kılıfı ile tutup, ona el sürmeleri çâiz olmaz. Hidâye sahibi böyle tashih etmiştir. Ehvat ve evlâ olan da budur.

Bu kimselerin mushafı kesesi ile tutmaları ise kerahat bu­lunmaması itibariyle, kılıfıyla tutmalarından uygundur. Çünkü,  bu şekilde hâil iki tane olmaktadır.

İmâm Muhammed (R.A.) ‘dan gelen bir rivayete göre cü­nüp, hayızlı ve nifaslı olan kimselerin, mushafı elbiselerinin yen­leri ile tutmalarında bir beis yoktur.

Bu durum, bazı meşayihe göre ise mekruhtur.

Abdesti olmayan küçük çocuğa mushaf verilmesinde bir beis olmadığı Câmiü’s-Ssğîı-‘de mezkûrdur (zikredilmiştir.)

Çi Abdesti olmayan kimsenin Kur’ân tefsirine ve fıkıh kitap­larına eîi ile dokunması mekruhtur. Ama, elbisesinin yeni ile ve­ya bir bez parçası ile tutmasında bir beis yoktur.

Hadis kitapları da, âyetten hâli olmadığı için fıkıh kitapları gibidir.

Hülasa’da : «İmâm-ı A’zam Ebû Hanife (R.A.)’ye göre, bun lara dokunmak da mekruhtur» denilmiştir.

Abdestsiz olan kimsenin ezberden Kur’ân okuması bfl-ic-mâ’ mekruh değildir.

Cünüp olan kimsenin, elini ve ağzını yıkayarak -kavli sahih üzere- Kur’ân’a el sürmesi ve okuması caiz değildir.

Cünüp olan kimsenin Tevrat, İncil ve Zebur okuması da mekruhtur zira bunlar, Allah kelâmıdır. Onların tebdil edilmiş olan yerleri gayr-i .muayyendir yani belli değildir. Tebdile uğramıyan kısımları da vardır. Buna göre, onlara el sürmeden kaçın­mak hususunda ihtiyatlı davranmak daha evlâdır. [34]

 

Cünüp Kimsenin Yemek Yemesi Ve Su İçmesi :

Cünüp olan kimse., yemek yemek ve su içmek isterse önce eli­ni ve ağzım yıkamanı, sonra yiyip içmesi gerekir. Elini ve ağzım yıkamadan yemek yemesi, su içmesi mekruhtur Zira, cünübün artığı olan su; mâ-i müsta’nıeldir. Mâ-i rnüsta’meli içmek ise-mekrûhtur. Yenilen şeyler de içilen şeylere hamdolunmuş ve on­lar da mekruh kılınmıştır.

Cünüp olan kimsenin, bu halinde yemek yemesi fakirlik getirir denilmiştir.

Hayızli ve ruf aslı olan kadın ise böyle değildir. Onların elini ve ağzını yıkamadan yemek yemesi ve su içmesi mekruh değildir. Zira onların artığı müsta’mel olmaz. Çünkü kendileri, o hallerin­de gusül etmekle emredilmiş değillerdir.

Seccade, mihrab, duvar ve yere döşenen şey üzerine Kur’­ân âyeti ve Allâh-u Teâlâ’mn isimlerinden birini yazmak mek­ruhtur.

Parmağında üzerinde Kur’ân âyeti veya Allah-u Teâlâ’mn isimlerinden biri yazılmış yüzük bulunan bir kimsenin, bu yüzük­le helaya girmesi mekruhtur. Çünkü bu halde tazimi terk vardır. Eğer bu yüzüğün kaşım, avcu için getirerek girerse, bazıları­na göre mekruh değildir.

Kur’ân-ı Kenm’den bir parçanın veya Allâh-u Teâlâ’mn isim­lerinden birinin yazılı bulunduğu şey, bir kimsenin cebinde bu­lunursa veya bu yazı bir şey içinde sarılı bulunursa, bununla he­laya girmesi mekruh değildir. Ancak, bu hallerden sakınmak da­ha evlâdır.

Cünüp, hayızlı ve nifaslı olan kimselerin mescide girmele ri caiz değildir. Mescide oturmak için veya oradan geçmek içiı girmiş olması müsavidir.

Bir kimse mescid içinde uyurken ihtilam olsa, mescidden çıkmak için önce teyemmüm etmesi ve teyemmümden sonra çık­ması gerekir.

Lâkin, bu kimsenin hırsızdan veya başka birinden korkusu varsa, teyemmüm ettikten sonra zaruret ortadan kalkıncaya ka­dar mescidde oturabilir. Ancak namaz kılmaz ve Kur’ân okumaz. [35]

 

Muhtelif Konularda Bazi Meseleler :

Bir kimsenin belâda ve gusül ettiği yerde, Kur ân oku mas zikretmesi ve dua etmesi mekruhtur.

Hamamda, açıktan Kur’ân-j Kerim okumak zikir ve teş­bihte bulunmak mekruhtur. Muhtar olan, içinden okumakta be­is olmadığıdır.

Avret mahalli açık olduğu zaman Kur’ân okumak mek­ruhtur. İmâm Muhammet! göre, hamamda Kur’ân oku-mak mekruh değildir. Çünkü, Ona göre mâ-i müsta’mel temizdir.

Hulâsa’da şöyle zikr olunmuş tur : Helada ve gusledilen yerde Kür’âh okunmaz. Ancak: Kur’ân harfleri teker teker okunabilir.

Hamamda gusül eden bir kadın veya avret mahal açık bir kimse bulunursa, yine orada Kur’ân okunmaz.

Fetâvâyi Kâdihân’da şöyle zikredilmiştir Eğer hamamda av­ret mahalli açık kimse bulunmaz ve hamam temiz olursa, orada yüksek sesle Kur’ân okumakta beis yoktur. Eğer hamam zikredildiği gibi olmazsa, bu durumda eğer içinden okunup, ses yükseltil mezse, bunda da beis yoktur.

Hamamda yüksek sesle teşbih ve tehlîl edilmesinde’ de beis yoktur. [36]

 

Teyemmüm

Teyemmüm, lügatte bir şeyi kasdetmektir. Şer’i ıstılahta ise, temiz toprakla vech-i mahsus üzre paklanmak Ctemezilenmek) kasdına (niyetine) derler.

Teyemmümün bir rüknü bir de şartı vardır. Teyemmüm bu rükün ve şartla tahakkuk ettiği için, onları bilmek lâzımdır.

Teyemmümün rüknü : Ellerini iki kere yere vurmaktır. Bi­rinci vuruşta yüzünü mesheder. İkincide de, parmaklarının ucun­dan başlayarak, dirseklerine kadar mesheder. [37]

 

Teyemmüm. Nasıl Yapılır?

Sünnete uygun olarak teyemmüm etmenin şekli şudur.

Teyemmüm etmek isteyen kimse iki elini yere veya yer cin­sinden olan bir şeyin üzerine bir kerre vurur. Parmaklarının ara­larını açık olarak tutar. Ellerini bir miktar ileri sürüp geri çektik­ten sonra, koyduğu yerden kaldırır. İki elinin baş parmak taraf­larını birbirlerine vurarak silker. Daha sonra ellerini yüzüne sü­rer.

Sonra ellerini yine önceki şeyin üzerine veya bir başka yere evvelki şekildeki gibi vurur ve ellerini kaldırıp, silker. Bundan sonra sol eliyle sağ elini ve sağ eliyle sol elini, parmaklarının ucundan dirseklerine kadar mesheder. Şöyle ki: Sol elinin dört parmağının içiyle sağ elinin dört parmağının ucundan başlıyarak dirseklerine kadar mesheder. Sonra sor elinin içi ile sağ elinin iç tarafını dirseklerinden bileklerine gelinceye kadar mesheder.

Sonra, sol elinin baş parmağının içiyle, sağ elinin baş parma­ğının dışını da mesheder.

Bu minval üzere sol elini de böyle mesheder.

Teyemmüm uzuvlarını, kaplıyor gibi meshetmek, Hanefi İmamlarından gelen zahir rivayette farzdır. Çünkü, mesh olun­madık bir parça yer kalmış olsa mesh sahîh olmaz.

Bu durumda, teyemmüm eden kimsenin parmağından yüzü­ğünü ve kolundan bileziğini çıkarması ve parmaklarının arasını hilâllemesi lâzımdır.

İki eli dirseklerinden kesik olan bir kimse teyemmüm etmeyi murad ederse, kesilen yeri ve yüzünü duvara sürerek teyemmüm eder.    [38]                                            

 

Teyemmümün Şartları :

Teyemmümün şartı ise niyyettir.

Niyetsiz teyemmüm caiz olmaz. Zira, teyemmümün lügat ma­nası kas iddir. Kasd ise niyyet olduğu için, onun şer’i manasında muteber olup, bu teyemmümde niyyet şart kılınmıştır.

Bir kimsenin yüzüne ve ellerine teyemmüm kasda olmak­sızın toprak isabet etse veya başkasına öğretmek kasdiyle teyem­müm etse, o kimse, sadece temizlik kasdeder yahut taharetsiz sa­hih olmayan kurbet-i maksuda kasd etmezse, bu durumda teyem­müm etmiş olmaz ve onunla namaz kılamaz.

Teyemmümün hades için veya cünüplük için veyahut da bunlar gibi bir şey için yapıldığını niyyetle tasrih etmek sahih kavilde şart değildir. Sadece temizlik veya kurbet niyeti kâfidir.

Taharete    muhtaç    olunan    yerde, suyun bulunmasına zann-ı galip olduğu zaman, suyu o yerde aramak şarttır.

Kişinin bulunduğu yer şenlik olur veya orada su olduğunu Bir kimse kendisine haber verirse, kendisinin -su bulunduğu­na-zan-ı galibi olmasa bile, yine o yerde su araması bi’1-ittifak şarttır.

Bu durumda sağ tarafta ve sol tarafta gılve miktarı gezip su aramalıdır, öılve miktarı üçyüz adımdan dört yüz adıma ka–dardır. Bazıları da  «Bir ok atımı miktarıdır» demişlerdir.

Eğer, suyu aradığı halde bulamazsa, ondan sonra teyemmüm eder.

Suyun varlığını haber veren kimsenin mükellef olması ve adaletli bulunması şarttır. Bu kişi eğer bu vasıflan taşımazsa, zann-ı galiple amel edilir.

Eğer, kişinin bulunduğu yerde su olmazsa, su olduğuna dair zann-ı galibi de bulunmazsa, suyun, olduğunu haber veren itimat edilir bir kimse de bulunmasa, kişinin suya muhtaç olduğu yer de çöl, sahra olup, şenlik yer olmasa, bu durumda Hane­fi İmamlarına göre, bu kimsenin suyu aramadan teyemmüm et­mesi caizdir.

& Teyemmüm için bir şart da suyu kullanmaktan âciz ol­maktır.

Bir hasta abdest almakla yahut abdest almak için hareket et­mekle veyahut suyu abdest azalarında kullanmak sebebi ile has­talığının artacağına veya geç iyileşeceğine kendisinin zann-ı ga­libi olsa veya bu hususta geçmiş bir tecrübesi bulunsa veyahut da bu hususu hazık, Müslüman ve âdil bir doktor söylese, bu hastanın teyemmüm etmesi caizdir.

İsbîcâbî Şerhi’nde şöyle zikredilmiştir : «Cünüp olan bir kimsenin vücûdunun tamamı veya ekserisi yara olursa, o kim­senin teyemmüm etmesi caizdir. Yara olmayan yeri yıkaması va­cip değildir.»

Abdest uzuvlarının tamamında veya ekserisinde yara olan kimsenin de teyemmüm etmesi caiz olup, sağlam olan yeri yıkaması vacip değildir.

Eğer yara, cenabet olan kimsenin bedeninin yandan az yerinde veya abdestsiz kimsenin abdest azalarının yarıdan az yerlerinde olursa ve bu kimsenin bedeninin veya abdest azala­rının ekserisi sağlam bulunursa, o zaman, o kimsenin gusül et­mesi veya abdest alması halinde eğer yaraya zarar vermezse sağlam olan azalarını yıkayıp yaralı azaları üzerine meshederler.

Ama, eğer yaralı uzvun açık olması ve açık yara üzerine meshetmek ona zarar verirse, üzerini bir şeyle kapatıp onun üs­tüne mesheder. “

Eğer, sağlam’ olan uzvu ile yaralı olan uzvu beraber ise eh-vat olan sağlam olan yeri yıkayıp, yarayı teyemmüm etmektir.

Abdest uzuvlarında   yaranın çokluğunu   tesbitte ihtilâf vardır. Bazıları yaranın çokluğu hususunda sayıya itibâr ederek, şöyle demişlerdir ; «Eğer yara, bir kimsenin başında, ellerinde ve yüzünde olup, ayaklarında bulunmazsa, o kimse için teyemmüm mubah olur. Gerek yara bulunan uzvun ekserisi sağlam olsun, gerekse olmasın Ama. zikredilen bu durumun    aksinde teyem­müm mübâh olmaz.»

Bazıları da: «Yaranın çokluğu âzâda muteberdir. O yaralı uzvun ekserisi yaralı olmadıkça, o kimseye teyemmüm mubah olmaz.» [39]

 

Teyemmümle İlgili Bazı Mes’eleler

Cünüp olan sağlam kimse, bir şehirde bulunsa, lâkin gu­sül ettiği takdirde soğuktan   öleceğinden veya hasta   olmaktan korksa bu kimsenin   teyemmüm etmesi   İmâm-ı A’zam (R.A.) kavli üzere caizdir.

Eğer, bu cünüp kimse şehir haricinde ise teyemmüm etmesi bi’1-ittifâk caizdir.

Cünüp olan kimse; şehirden, yolculuk sebebiyle veya baş-. ka bir şekilde çıksa, veyahut da bir köyden çıkıp diğer bir köye critse o kimse ile su arasında takriben bir mil veya daha fazla bir mesafe bulunursa, o kimsenin teyemmüm etmesi caiz olur.

Muhtar olan kavi budur.

Şehirden veya köyden çıktıktan sonra, cünüp olan ve su ile kendisi arasında mezkûr mesafe bulunan kimse hakkındaki hüküm de böyledir.

İmâm-ı Kerhî’den şöyle rivayet olunmuştur: «Eğer cünüp olan kimsenin bulunduğu yerden su ehlinin (su bulunan yerin

halkının) sesi işitiliyorsa teyemmüm etmez; işi tilmiyorsa teyem-, müm eder.»

İmâm-ı Hasan  (Rahimehullah)  şöyle demiştir: «Eğer su, o kimsenin önünde ise, onun uzaklığında muteber olan iki mildir, önünde değilse bir mildir.» Bu hususta esah olan ise, suyun Önün- ; de veya arkasında bulunmasında bir fark olmamasıdır.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)’tan şöyle rivayet olunmuştur: «Eğer cünüp olan kimsenin bulunduğu yer, onun suya varıp abdest alıp gelmesine kadar kafile gider ve onun gözünde gâib olursa, o yerde bulunan su uzak olur ve o kimsenin teyemmüm etmesi caiz olur.»

Bir yolcu, hayvanında veya eşyalarının arasında su bu­lunduğunu unutarak,   teyemmüm edip namazı   kusa ve suyun varlığı daha vakit çıkmadan hatırına gelse, İmâm-ı A’zam  (R. A.) ve İmâm-ı Muhammet (R.A.) e göre, o namazı iadesi lâzım değildir.

Eğer, suyun varlığı vakit çıktıktan sonra hatırına gelse bil-ittifak namazı iade lâzım değildir.

Yolcu bir kimsenin, bulunduğu yerde su olmadığına, zann-ı galibi olsa ve yakında su olduğunu bilmeyerek teyemmüm edip, namaz kılsa, sonra yakın yerde su olduğunu anlasa, kıldığı na­maz caiz olup, iade lâzım değildir.

Bir yolcunun arkadaşında su olsa, arkadaşından suyu iste­diği zaman, ondan esirgemiyeceğine zann-ı galibi bulunsa; arka­daşından suyu istemeden teyemmüm edip namaz kılması caiz değildir.

Eser suyu istemeden teyemmüm edip namazı kılsa, sonra da suyu istese ve arkadaşı da verse, eğer henüz vakit çıkmamış-sa o kimse namazı iade eder. Eğer, sonradan istediğinde, arka­daşı suyu vermezse, kıldığı namazı iade etmez.

Eğer, arkadaşından suyu istediğinde, ücretsiz vermese, üc­ret ile su almaya da kudreti olmasa, o kimsenin teyemmüm ile namaz kılması bil-ittifak caizdir.

Eâer arkadaşı suyu ücretsiz vermediği takdirde, suyun ücreti o yerde veya o yere yakın olan yüzlerde satılan su ücretleri gibi veya ucuz fi atta olursa, o kimsenin inalı da kendisine, ve nafaka­sı kendi üzerine lâzım olanlara kifayet edecek miktardan fazla ise, suyu almayıp teyemmüm ile namaz kılması caiz değildir.

Ancak, eğer o kimsenin arkadaşı suyu fahiş bir fiatla satar­sa, o suyu fahiş fiatla almayıp, teyemmüm etmesi caizdir.  Zira malm telef olması, canın telef olması gibi olmakla, onu fahiş fi­atla almakda malm telef edilmesi ve güçlük vardır.

Gabn-i fahiş: Kıymet takdir eden kimselerin, takdir ettikleri kıymetin, o metâ’m gerçek kıymetine dahil olmayan fazla kısmı­dır, bir mala değerinden fazla fiat takdir edip, onunla satmaktır.

Ulema emtiada gabn-i fahiş; 10 dirhem kıymeti olan metâ’m yarım dirhem fazlasına satılması ile takdir etmişlerdir. Su da emtiaya mülhak olmakla, onda da gabn-i fahiş itibariyle, kıyme­tinin 10 dirhemde yarım dirhem ziyadesi ile olur.

Bazıları da: Gabn-i fahiş ücreti iki katma çıkarmadır. Mese­lâ : «Suyun kıymeti bir dirhem iken, iki dirheme satılması gabn-i fahiştir.» derler.

Bazıları ise şöyle demişlerdir: «Gabn-i fahiş kıymeti bir divheme müsavi olan su, abdest için bir bucuk dirheme satılıp, cü-nüphik için iki dirheme satılması ile meydana gelir.»

Bu kavillerin içinde, önceki kavil güçlüğün giderilmesine da­ha uygundur.

Ebi Nasır Sığar: «Yolcunun bulunduğu yerae su pek kıy­metli olursa, o kimse için efdal olan şüphenin giderilmesi bakı­mından, arkadaşından suyu istemesidir. Eğer orada arkadaşın­dan suyu istemeden teyemmüm edip, namazı kılsa, -galip zan arkadaşının suyu vermiyeceği olduğu için- kifayet eder.

Ama, eğer o yolcunun bulunduğu yer şenlik olmakla, suyun pek kıymetli olduğu bir yer değilse, suyu istemeden önce onun teyemmüm etmesi âdeten orada su bol olduğu için kifayet etmez. Çünkü, bu takdirde arkadaşının suyu verme ihtimâli tercih edi­lir.» Ebû Nasr’m kavli muhtardır.

Bir kimse, bakır bir ibrik içine zemzem suyu koyup, ib­riğin ağzını iyice kapatıp, hediye veya onunla şifâ bulmak için götürüyorsa, su bulunmayan yerde onunla abdest almayıp, te­yemmüm ederek namaz kılsa, caiz olmaz.

Eğer, bu zemzemi başkasına hibe ve teslim etmiş olsa bile teyemmüm etmesi caiz değildir. Çünkü bu durumda, rücü’ ede­rek o suyun istimâline kudreti sabittir.

Bu durumda teyemmüm etmenin çâresi şudur: O suyun içi­ne gül suyu veya bunun gibi bir şey katıp, onunla abdest alın­masını caiz olmaktan çıkarmalı veya rücü’ s’ahih olmayacak şe­kilde hibe etmelidir.

Bir kimsenin, su bulunan bir yerde su çekme veya alma âletlerinden kovası veya ipi bulunmasa, onların kendisinde ölüp olmadığını arkadaşından sormadan teyemmüm edip, namaz kıl­ması caizdir.

Eğer, onları arkadaşından sorduğu zaman, arkadaşı ona su . çıkarmayı vâ’detse, îmâm-ı A’zam (Rahimehullah)a göre, o kim­senin diğer vakte kadar bekleyip, teyemmüm etmemesi müste-habtır. Eğer vaktin geçmesinden korksa ve arkadaşı da suyu çr karmasa, teyemmüm edip, namazı kılar.

Eğer, beklemeyip namazı kusa, yine İmâm-ı A’zam (R.A.) a göre namazı sahihdir. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ile îmâm-ı Mu-halnmed (R.A.) e göre ise, vaktin geçmesinden korksa bile bek­lemesi vaciptir.

Çıplak olan kimsenin    arkadaşı, elbisesini ona vermeyi va’deylese bu hususta da ihtilaf yukarıda zikredildiği gibidir.

Bir kimsenin arkadaşı kendi suyu ile abdest aldıktan son­ra, ona da su vermeyi   vadeylese, o kimsenin, vakit geçse bile beklemesinin vacip olduğunda ittifak vardır.

Bir kimse, eşek veya katır artığından başka su bulmasa, bu su ile abdest ahr ve teyemmüm de ederek namazı kılar. Ab­dest veya teyemmümden hangisini önce yaparsa yapsın bu caiz­dir.

Atın artığı olan sudan başka su bulamıyan kimsenin bu su ile abdest almasında kerâhat bulunmadığı rivayeti sahih rivayet­tir.             

Bir suyun içinde hurma ıslanıp, o hurmanın halâveti ve levni (tadı ve rengi) suya çıksa, lâkin henüz o suyun inceliği git­meyip, katılaşmış olmasa İmâm-ı A’zam (R.A.) katında onunla abdest almak ve gusl etmek caizdir. İmâm Ebü Yûsuf (R.A.) ka­tında bu caiz değildir. Ondan başka su bulamayan kimse teyem­müm eder. İmâm Muhamnıed (R.A.) katında ise, ikisini bir ara­da cem’ eder; yani hem o su ile abdest alır, hem de teyemmüm eder. Bu hususta fetva İmâm Ebû Yûsuf ‘un kavli üzeredir. Zira, mezkûr su, multayyed olduğu için, onunla abdest ve gusül caiz değildir ve bunda ihtilâf yoktur.

Bir kimse üzüm   şırasından   başka bir şey   bulamazsa, onunla abdest almak itifakla caiz değildir.

Cünüp olan bir kimse, mescidden başka bir yerde su bu­lamazsa ve kendisi için o suyu mescidden   çıkaracak bir kimse de olmasa, mescide girmek için teyemmüm eder ve sonra mesci­de girer.

Eğer mesciddeki su kuyuda bulunur; o kimse de, su çekmeye mahsus alet olmadığından veya başka bir mâni dolayısiyle suyu elde edemezse, namaz kılmak için o kimsenin bir daha teyem­müm etmesi lâzımdır.                                                           

Su bulunmayan yerde, abdestsiz olan bir kimse, müshafa el sürmek için teyemmüm etse, veya cünüp olan bir kimse Kur’-ân okumak için teyemmüm etse, namaz kılmak için bir daha te­yemmüm’ etmesi lâzımdır.

Su bulunmayan   yerde, bir kimsenin, tilâvet secdesi, ce­naze namazı, nafile namazı kılmak için   yaptığı teyemmüm ile farz olan namazı da kılması caizdir.

Bir kimsenin, mutlak taharet niyyeti ile yaptığı teyem­müm ile farz namazı kılması da caizdir.

Nevâdir’de şöyle zikredilmiştir: «Eğer bir kimse, yüzünü ve kollarını, teyemmüm irâdesi ile teyemmüm caiz olacak yerlere kadar mesh etse; mutlak taharet niyyeti menzilesinde olduğu için o teyemmüm ile, o kimsenin namaz kılması caiz olur.»

Velhasıl, ancak kendisi ile namaz kılmaya niyyet edilmiş olan teyemmümle namaz kılmak caizdir. Veyahut taharetsız sa­hih olmayan bir ibadetle, yakınlık kasdı ile niyyet edilmiş olan teyemmümle de caizdir.

Buna göre, Mushaf-ı şerife el sürmek için, mescide girmek veya çıkmak için, kabirleri ziyaret için, ezan ve ikâmet için olan teyemmüm ile namaz kılınmaz. Çünkü mezkûr şeyler kurbet-i maksûda olmayıp belki vesilelerden ibarettir.

Cünüp olan kimsenin   veya benzerinin   Kur’ân okumak İçin yaptıkları teyemmüm ile namaz kılınmaz. Zira, Kur’ân oku­mak gerçi kurbet-i maksûdadır fakat onda ibâdet manası düşümez.

Abdestsiz olan kimsenin Kur’ân okumak için yaptığı te­yemmüm ile ve kâfirin İslâm’a   girmek için yaptığı teyemmüm ile namaz kılınmaz. Çünkü bunlar tahâretsiz de sahihtir.

Lâkin, İslâm’a girmek için olan teyemmümde Ebû Yûsuf -(R.A.)’un muhalefeti vardır. Onun katında, o teyemmüm ile na­maz kılmak caizdir.

Başkasına    öğretmek için yapılan teyemmümle,    kavl-î esahh üzere namaz kılmak caiz değildir.

Bir kimsenin, emtiası içinde suyu olup, lâkin o kimse bu­nu unutarak teyemmüm   edip namaz kılsa, sonra suyun bulun­duğunu   hatırlasa, eğer o suyu emtiası arasına, o kimse bizzat koymuş veya onun emri ile başka bir kimse koymuş ise, İmâm-ı A’zaın (R.AJ    ve İmânı   Muhammed  (R.A.) katında o namazı iade lâzım değildir. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) katında ise lâzım­dır.

Eğer o kimse bilmeden ve kendisi emretmeden, kendi emtia­sı içine o suyu başka bir kimse koymuş ise, bu durumda mezkûr şahsın teyemmümü bilittifak caiz olur.

Eğer kap içinde bulunan su, bir kimsenin arkasında olur veya boynuna asılmış bulunur veyahut önüne konulmuş olur veyahut da bindiği hayvanın semerinin önünde olur veya o kimse hayvanı sürmekte olduğu halde, su da hayvanın semerinin arkasına konmuş olup, o kimse suyu unutmuş olsa, bu gibi şey­leri unutmak mutad olmadığı için, onun teyemmümü bilittifak caiz olmaz.       

Ama eğer, o su, semerin önünde olup, o kimse de hayvanı sürmekte olur veya su semerin arkasına.konmuş olup, o kimse de hayvana binmiş olsa, yahut su semerin önüne veya arkasına konmuş olup, o kimse de hayvanı yedmekte olsa, bu durumlarda vaki olan nisyan ile onun teyemmümü İmâm Ebü Hanîfe (R.A. ile İmdâm Muhammed (R.A.) katlarında caiz olur; İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) katında ise caiz olmaz. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) göre ö, teyemmüm ile kılmış olduğu namazı iade eder.

Bir kimse, kendi kabmda bulunan suyu dökülmüş zanne­dip,. teyemmüm etse, sonra o kapda su olduğunu anlasa, bilitti­fak  teyemmüm caiz olmayıp, onunla kıldığı namazı iade eder. Hulâsa’da da böyledir.

Metâ’mn içinde elbisesini unutup üryan namaz kılan, da­ha sonra elbiseyi hatırlayan kimse hakkında Meşâyih’den bazı­ları: «Bu mes’ele de yukarıda geçen ihtilaf gibidir: Bu kimse­nin namazı İmâm-ı A’zam ve İmâm Muhammed (R.A.) e göre şahindir. Bu konuda Ebû Yûsuf (R.A.) ‘un muhalefeti vardır. Ona göre bu namaz sahih değildir.» demişlerdir.

Bazı Meşayih ise: «O kimsenin namazı bilittifak caiz değil­dir.» demişlerdir. Bü hususta kavl-i sahîh (sahih kavil) budur. Zira, çıplak bü-, kimsenin elbisesini unutup, onu metâ’ının arasmda araması vukuu gayet nâdir olan bir olayda. Anüma, bir kimsenin suyu metâ’mm içinde araması nâdir bir durum değil­dir.

Bu durumda, bu mes’ele ile geçen mes’ele arasında fark vardır:

Bir kimse, ırmak kenarında olsa ve lâkin o yerde su bu­lunduğunu bilmez iken teyemmüm eylese, mes’ele Ebû Yusuf (R.A.) un ihtilâf ettiği -yukarıdaki- mes’ele gibidir.

Yemin keffareuni yerme getirecek kimsenin, mülkiyeti altında kefarete saîih kölesi yahut 10 miskini giydirmeye elveriş­li elbisesi veyahut da 10 miskini doyurmağa kifayet edecek ye­meği bulunursa, bu durumda, o kimse onları unutup, yemininin keffâretini oruç ile yerine getirmesi, sahih olan kavle göre caiz değildir. Zira, oruç ile kof fare tin kifayet etmesi, mezkûr şey­lerden birinin o kimsenin mülkiyetinde bulunmadığı zamanda olur. Bu durumda onlardan biri mülkiyetinde mevcut iken, unut­ması özür olmayıp, oruç ile keffareti caiz değildir.

Vaktin sonuna kadar su bulmak ümidinde olan kimsenin namazı vaktin sonuna kadar te’hir etmesi müstehaptır. Anıma, eğer te’hir etmeyip de, vaktin başında teyemmüm edip namaz kıisa, bu da caizdir. Lâkin te’hir ettiği takdirde namaz, mekruh vakte kalırsa, tehir etmemelidir.

Su bulunmayan yerde vakitten    evvel teyemmüm dahi, Hanefi İmamları katında caizdir.

Bir kimsenin yanında gusle yahut abdeste kifayet edecek kadar su bulunsa, lâkin o suyu harcamakla kendisinin veya hay­vanının susuz kalmasından korksa, o su var iken, teyemmümle namaz kılması caizdin

Zindanda veya bir başka yerde mahpus olan kimse, su ile taharetten men edilse, teyemmüm ederek namazını kılar. Lâ­kin, Ebû Hanîfe İRA.) ile İmâm Muhammed’ (R.A.) katında te­yemmüm ile kıldığı namazı hapisten   kurtulduktan sonra iade etmesi lâzımdır. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ‘a göre ise, iade etmesi lâzım değildir. Bu ihtilaf mahpusun şehirde olması şartına bağ­lıdır. Amma, eğer o kimse sahrada bir yerde mahpus ise, -itti­fakla- namazı iade etmez. Mebsût’ta da böyle zikredilmiştir.

Dâr-ı harb’de esir olan kimsenin, abdest alması yasakla­nırsa, o kimse teyemmüm edip, imâ ile namazı kılar. Sonra kadir olduğu gücü yettiği vakitte iade eder.

Bir kimse, düşman veya yırtıcı hayvan korkusundan ve­yahut hastalanıp kıyam ve kuûda kadir olmadığı için veyahut da çamursa bir yer bulamadığı için namazı imâ ile kılarsa –it­tifakla- daha sonra bu namazı iadesi gerekmez. [40]

 

Teyemmüm Ne İle Yapılır

Arz cinsinden olan, toprak, kum,   bütün çeşitleri ile taş, hatta akik, zeberced ve başkaları ile, zırnık, sürme, kireç, alçı, aşı toprağı, üzerine mühür basılmış çamur, kil ve emsali gibi bu cümleden olan ne kadar şey varsa, bunlarla teyemmüm etmek Ebü Hanîfe (R.A.) ile İmâm Muhammed (R.A.) katında caizdir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) a göre ise, teyemmüm sadece toprak ve kum ile caizdir.

Arz cinsinden olmayan altın, gümüş, demir, kalay, tunç, bakır ve emsali gibi ateşle eriyen şeylerin hiç biri ile, buğday ve sair hububat, yemekler ve her türlü nebatlar ile teyemmüm caiz değildir.

Anıma, eğer bu zikredilen şeylerin üzerinde toz bulunur­sa, İmâm Ebû Hanife (R.A.) ye göre ve İmâm Muharamed (R.A.) den gelen bir rivayette o toz ile teyemmüm caizdir. İmânı Ebû Yûsuf (R.A.) a göre ise, zaruret hâlinde caizdir; ihtiyar hâlinde caiz değildir.

İmânvı A’zam Ebû Hanîfe (R.A.) ye göre ve İmam Mu-hammed  (R.A.) den gelen bir rivayete   nazaran teyemmümün sıhhatinde şart, yer veya yer cinsinden olan bir şey üzerine mü-cerred ellerini koymaktır.   Ellerine bir şeyin yapışıp   bulaşması şart değildir.

Hatta, eğer elini üzerinde toz olmayan mermerin üzerine koysa, veya nemli olan bir yer üzerine koysa ve buralardan da eline bir şey yapışıp bulaşmasa İmam-ı A’zam (R.A.) a ve İmâm Muhammed (R.A.) den gelen bir rivayete göre, o kimsenin te­yemmümü caizdir. Ebû Yûsuf (R.A.) un görüşü bunun hilâfmadır.

Yerde yaratılmış iken, üzerlerinde toz bulunmadığı zaman altın’ve gümüşle, imâmeyne göre teyemmüm edilemediği halde mermer taşm üzerinde teyemmümün caiz olmasının izahı şudur: Altın ve gümüş ateş içinde eriyerek toprak hükmünden çıkmıştır. Amma, mermer ateşle erimediğinden toprak hükmün­dedir.

Ayrıca, altın, gümüş ve bunlara zenbiyen şeylere, yer yüzü demek olan saıyd kelimesi şamil olmaz. Zira onlara «yer» ismi ıtlak olunmaz. Amma «taş» için bunlar söz konusu değildir.

Hatta, bir kimse yer üzerine oturmağa yemin ettikten sonra taş üzerine oturmuş olsa, hanis (yeminini bozmuş) olur. Amma, altın veya gümüş üzerine oturmuş olsa hanis (yeminini bozmuş) olmaz.

Kiremit ile teyemmüm,   ımam-i   a zam  (R.A.)    katında mutlaka caizdir.   Kiremit gerek ufanmış olsun,,  gerek olmasın müsavidir. İmâm Muhammed (R.A.) e göre ise, ufanmış olursa veya üzerinde toz bulunursa caizdir.

Bir kimse kendi elbisesinin tozu ile veya döşeme, hasır ve keçe gibi şeylerin tozu ile teyemmüm etse veyahut rüzgâr o kimsenin yüzüne ve kollarına toz isabet ettirse ve o kimse de yü­zünü ve kollarını o, toz ile teyemmüm niyetiyle mesh eylese, bu durum İmâm-ı A’zam ve İmâm Muhammed (R.A.) e göre caizdir. Bu tozdan başka toprak gerek bulunsun, gerek bulunma­sın, müsavidir. Bu tozla teyemmüm   İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) göre zarûretsiz caiz değildir.

Bir kimse tuz ile teyemmüm etmiş olsa, eğer o tuz derya­dan    (sudan, gölden ve denizden) hasıl olmuş ise caiz değildir. Fakat, eğer madeni ise (topraktan hasıl olmuş ise) caizdir.

Tuzlu, çoraklı yerde, oranın tuzu galipse teyemmüm caiz de­ğildir. Su tuzu gibi. Amma, eğer toprak galip ise, teyemmüm ca­izdir. Kaya (dağ) tuzu gibi.

Kendisine yağmur isabet edip bütün elbisesi ve hayvanı­nın eğeri ıslanan bir yolcu, kuru toprak veya taş cinsinden bir şey bulamasa, ayrıca abdest alacak su da bulamasa, o kimse el­bisesine, bedenine veya başka bir şeye bir miktar çamur bulaş­tırır. Bu çamuru kuruttuktan   sonra    oğup onunla teyemmüm eder. Çamur ile teyemmüm etmek caiz değildir.

Şemsü’1-Eimme’t-iI  Halvânî: «Çamur ile teyemmüm et­mek uygun değildir; lâkin yapılmışla caizdir.» demiştir. Bunun­la beraber vakit geçirmeyip, çamurla teyemmüm etmek evlâdır.

Kireç ile, bardak ile, küp ile, susız toprak çanak ile, tuğ­ladan ve kerpiçden yapılmış   duvar ile teyemmüm   caizdir. Bu mezkûr şeylerin üzerinde toz bulunup bulunmaması hükmü de­ğiştirmez.

Üzeri sırlı şeyle teyemmüm caiz değildir. Zira sır, kalay ve kurşundan olmakla, toprak cinsinden değildir. Amma, eğer sırlı olan şeyin üzerinde toz bulunursa, onunla teyemmüm caiz olur.

Sadece kül ile teyemmüm caiz değildir. Amma, eğer kül toprakla karışmış bulunur ve toprak galip olursa teyemmüm câidir.

Bir yere kaba veya ince pislik isabet edip, daha sonra kuruyarak toprak olmuş, renginden ve kokusundan eser kalmamış olsa, o yerde namaz kılmak caizdir; çünkü o yerin temiz olduğu­na hükmedilir.

Lâkin, o yerin toprağı ile teyemmüm caiz değildir; çünkü o yerin temizleyicilik vasfı yoktur.

Bir yerde bir kimse teyemmüm ettikten sonra, başka bir kimsenin teyemmüm etmesi de caizdir. Çünkü müsta’mel olan o kimsenin meshten sonra elinde kalan topraktır, başkası ise müs­ta’mel değildir. [41]

 

Yine Teyemmümle İlgili Bazı Mes’eleler

Bir kimse, teyemmümün   caiz olduğu yerde   teyemmüm ederek namazı kılsa, daha sonra da vakit çıkmadan, su bulsa, abdest alıp namazı iadesi lâzım değildir.

Şehirde bulunan ve sıhhatli olan bir kimse, abdest alın-, caya kadar cenaze namazının geçeceğinden korksa, teyemmüm edip, cenaze namazını onunla edâ etmesi şahindir. Ancak, o kim­se cenazenin velîsi ise, teyemmüm etmesi caiz olmaz. Zira, cena­zenin velîsi hazır olmadıkça, başkalarının cenaze namazını kıl­maması esas olduğundan, onun için namazın geçmesi korkusu yoktur.

Abdestli olarak bayram namazına başlayan bir kimseye, namaz içinde hades vaki olsa Cabdesti bozulsa), İmâm-ı A’zam göre o kimse teyemmüm ederek, namazın kalan kısmı­nı, önce kıldığının üzerine bina ederek tamamlaması caizdir. Zi­ra, bayram günü izdiham günüdür; o kimse abdest ile meşgul olunca, diğer insanlar bayram namazını kılarlar; onun tamam­lanması ise sonraya kalır; bu sebeple ona namazını ifsâd edecek bir nesnenin arız olması ihtimâli gâlibtir.

Amma, eğer abdest alıp, onunla namazı tamamladığı tak­dirde kendisine namazını ifsad edecek bir şey arız olmayacağı­na zann-ı galibi bulunursa, namazın kalan kısmını abdest ile ta­mamlaması gerektiğinde ittifak vardır.

Bayram namazına teyemmüm ile başlıyan kimseye, na­maz içinde hadeş vâki olsa, yine teyemmüm ile namazı tamam­lamasının caiz olduğuna ittifak vardır.

Bayram namazına abdest ile başlayan kimseye hades vâki olsa (abdesti bözuîsa) abdest almakla meşgul olması sebebiyle bayram namazının geçmesinden korkarsa yine teyemmüm ile tamamlanmasının caiz olduğunda ittifak yardır.

Abdest ile iştigal sebebiyle Bayram namazından ve Cena­ze namazından başka bir namazın vaktinin geçmesinden korkan kimsenin o namazı teyemmüm ile kılması caiz değildir. Belki o kimse abdest alıp   namaz kılınca vakit çıkarsa da   yine abdest alır. Sonra vakti geçen namazı kaza eder.

imâm Züfer: «O kimse teyemmüm eder; namazı fevt etme­yip, vakti içinde kılar.» demiştir. İmâm Zahidi de, vaktin mu’teber olduğunu, meşâyihden   nakle ttn iştir.    Ona göre de, namaz vaktini geçirmeyip teyemmüm ile namaz kılmak caizdir.

İmâm Halvânı’den de : «Yolcu olan her hangi bir kimse, namaz kılacak temiz bir yer bulamazsa, eğer o yolcu acele edip, vaktin çıkmasından evvel temiz bir yere yetişmeye kadir olursa, acele eder. Temiz bir yere yetiştiği   zaman, orada namazı rükû ve sücûd ile kılar.

Eğer sürat- etmekle de, vaktin çıkmasından önce temiz bir yere yetişemezse, vakit çıkmadan namazı imâ ile kılar, sonra bu namazı iadesi lâzım olmaz.

Bu mes’elede, İmâm Halvânî, ima ile namaz kılmanın caiz olması için vaktin çıkmasına itibâr etmiştir; teyemmümün çâiz olmasından da buna İtibâr etmek evlâdır.

Bu sebeble, bu hususta ihtiyata uygun davranmış olmak için şöyle yapmak lâzımdır: Vakit içinde teyemmüm ile namazı kı­lıp, vakit çıktıktan sonra abdest alarak kaza eder.                   .

Abdest almakla, meşgul olması sebe”bi ile Cum’a namazı­nın .geçmesinden korkan kimsenin teyemmümle   Cum’a namazı kılması caiz değildir. ZiraT Cuma’nın geçmesi halefine kadardır. Yani, Cum’a namazına yetişemezse, öğle namazını kılar.

Bir yerde su bulunup, kullanmaya kudreti olan kimsenin Kur’an’a el sürmek veya mescide girmek için teyemmüm etme Şer’de muteber bir şey değildir. Zira teyemmümün caiz ve mu’teber olması için suyu kullanmaktan  hakikaten veya hük­men âciz olmak gerekir. Meselâ, halefine ulaşmadan namaz vak­tinin geçmesi hükmen caizdir. Kur’an’a el sürmek veya mescide girmek ise vaktinin geçmesinden korkulan bir ibâdet Bunun için su varken bunları yapmak   maksadı ile teyemmüm etmek mu’teber değildir. [42]

 

Teyemmüm İle İlgili Bazı Feri Mes’eleler

Bir kimse, cenaze namazı   için teyemmüm edip, cenaze namazını kıldıktan sonra, abdest almaya kadir olmadan; bir ce­naze daha hazır olsa, o kimse yeniden teyemmüm edinceye ka­dar son cenazenin namazının geçeceğinden korksa, teyemmümü iade etmez. îmânı Muhammed (R.A.) buna muhaliftir.

Yolcu olan bir kimsenin, suyun yokluğunu bilmekte iken, cariyesine veya zevcesine yakınlaşması caizdir. Zira teyemmüm, suyun bulunmadığı zaman müslümanları    temizleyicidir. Uyku esnasında veya uyku dışında meydana gelen hades sebebi ile te­yemmüme başvurmak sahih olduğu gibi; cünüblük sebebiyle te­yemmüm de sahilidir.

Abdesti bozan her şey teyemmümü de bozar.

Teyemmüm etmiş olan kimsenin,   kullanmaya muktedir olduğu suyu görmesi değer gördüğü su, o kimsenin tahare­tine kâfi olursa,- teyemmümü bozar.

Amma, eğer üzerine gusül lâzım gelen kimse, su bulun­mayan’yerde teyemmüm   edip, sonra bir miktar suya   tesadüf eder, lâkin bu su guslüne kifayet etmezse, bu kimsenin teyemmü­mü bozulmaz.   .

Üzerine abdest lâzım olan kimsenin hükmü de böyledir.

Eğer, taharete kâfi olmayan su, önceden de bulunmuş olsa, teyemmüme mâni değildir.

Eğer bir kimse, teyemmümle kılmakta olduğu namazı ta­mamlamadan, namaz arasında taharetine kâfi gelecek miktarda su görse, namazı fâsid olur; o namazı abdest alarak kılması lâ­zım gelir.

Münye Sahibi: «Eğer görüp, kullanmaya muktedir olduğu, kâfi miktardaki su, eşek artığı veya içinde hurma” ıslanmış bir su olursa, îmâm-ı A’zam (R.A.) a göre yine namazı fâsid olur.» demiştir.

Lâkin bu rivayet eşeğin artığı hakkında mevcud değildir. Bu su eşeğin artığı ise namaz fâsid olur.» demekten Münye sahibi­nin muradı şudur: Eşeğin artığı olan suyu gören, teyemmümle namaz kılan kimse, o namazı teyemmüm ile kıldıktan sonra, na­maz, o eşek artığı su ile de abdest alıp anmazı iade etmedikçe ca­iz olmaz demektir. Ta kî, o namazda, teyemmüm ve o artık su ile alman abdesti bir araya cem etmiş olsun.

Nebiz-i temr (hurma suyu) hakkında zikredilen, İmâm-ı A’zam (R.A.) m kavlidir. Zira, O’na göre şüpheli su ile abdest lâzım olup, bu şekilde şüpheli bir su varken teyemmüm caiz de­ğildir.                                                                                           

İmâm-ı Muhammed (R.A.) e göre ise, hurmanın nebizi de, hüküm bakımından eşeğin artığı olan su gibidir. Namaz içinde onu göre teyerrmümlü kimse, teyemmümle namazı kıldıktan sonra, hurma nebîzi ile de abdest alıp, o namazı iade eder.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) a göre ise, bu şahıs namazı teyem­müm ile tamamlayıp, daha sonra hurma nebizi ile abdest alarak ıâde etmez. Çünkü, müftâbih olan kavil üzere, hurma nebizi ile abdest almak caiz değildir.

Teyemmüm eden kimse, eğer namaz içinde iken gördüğü şey serap olur ve fakat o kimse onu su zannederek, o tarafa doğ­ru yürüse, yürüyerek secde yerini geçmiş olmasa bile namazı’ fâsid olur.

Eğer gördüğü şeyin su veya serap olduğunda şüphe etmiş ol­sa, o kimsenin namazını bozması helâl olmaz.

Bu kimse, namazdan çıktıktan sonra bakmalıdır. Gördüğü şey gerçekten su ise, onunla abdest alıp, namazı iade etmelidir. Eğer. su olmadığını kesinlikle anlarsa, namazı iade eylemez.

Eğer, gördüğü şeyi serap zanneder, lâkin namazdan sonra bu olduğu, araştırması ile sabit olursa, yine namazı iadesi vâcibtir.

Münye’de şöyle denilmiştir : «Bir yolcu, teyemmümlü iken bir yerde, yolcular için, içine su konulmuş bir küpe rastlasa te­yemmümü bozulmaz. Eğer, o su çok olur ve çokluğu sebebi ile onun hem abdest, hem de içmek için konulduğu açıklık kazanır­sa, bu takdirde teyemmümü bozulur.»

Lâkin, bu hususta suyun çokluğuna değil de örfe itibâr etmek evlâdır.

Hatta, rastlanan az miktardaki suyun, gerek içmek için, ge­rekse başka ihtiyaçlarından dolayı yolcuların olması için konul­muş olduğu bilinmekte ise, onunla teyemmüm bozulur.

Fakat, çok miktardaki suyun içmek için konulmuş olduğu bi­linirse, onunla teyemmüm bozulmaz.                   

Eğer, örfün ne.olduğunda şüphe edilirse, suyun çokluğu ile istidlal olunur.

İmâm Muhammed bin Fadl: «îçmek için konulmuş bulunan sudan abdest almak caizdir. Fakat, abdest almak için konulmuş bulunan sudan içmek mubah değildir.» demiştir.

Bu imâm’ın kavli üzere, o su ile, teyemmüm mutlaka bozu­lur. Lâkin, birinci kavil esahtır.

Teyemmümlü bulunan kimse suya uğradığını bümese ve­yahut bilse; fakat düşman veya yırtıcı hayvan korkusu gibi bir sebeple o su ile tahareti mümkün olmasa, teyemmümü bozulmaz.

Cünüp olan bir kimse, gusül etse ve fakat bedeninde su yetişip değmeyen k\ıru bir yeri kalsa ve bu kuru yeri yıkamaya su bulamasa, bu yeri teyemmüm eder.

Cünüp olan bu kimse, teyemmüm ettikten sonra, hades vâki olsa ve bundan sonra da su bulsa, eğer bulduğu su, ancak kuru kalan yere kifayet edip abdeste yetişmese, o su ile önceden kuru kalan yeri yıkar ve hades Cabdestsizlik hâli) için teyemmüm eder.

Eğer, bulduğu su, abdest almaya kifayet eder fakat önce ya­pılan gusülde kuru kalan yere kifayet etmezse, o su ile abdest alır. Bu durumda onun cünüblükten kurtulmak için yaptığı te­yemmüm bozulmuş olmaz. Çünkü o su kuru kalan yer hakkında yok gibidir.                                                    

Eğer gusülde kuru bir yeri kalan kimsenin elbisesinde de pislik bulunsa; bulduğu su da ikisinden ancak birisine yetişecek olsa, o kimse elbisesini yıkayıp, hades için teyemmüm eder. Zi­ra elbisenin necaseti su olmadıkça temizlenip giderilemez. Fakat, hades teyemmüm ile giderilebilir.

Teyemmüm ile namaz kılan kimsenin, abdest île kılanla­ra imameti caizdir. Bu cevaz İmâm-ı A’zam (R.A.) ile Ebû Yû­suf (R.A.) a göredir. İmâm Muhammed (R.A) ise buna muhalif­tir. Zira, İmânı Muhammed (R.A) e göre, teyemmümle hasıl olan taharet zayıftır ve kuvvetli olanı bunun üzerine bina etmek ca­iz olmaz.

tnaâm’i A’zam (R.A.) ve Ebû Yûsuf (R.A.) a göre ise, su kul­lanmaya kudretin bulunmadığı vakitde teyemmüm de abdest gi­bi olduğundan, teyemmümün tahareti zayıf olmaz. Bunun için­dir ki, teyemmümle namaz kılan kimsenin abdestle namaz kı­lan kimseye imâneti caizdir.

Oturmaya kudreti yeten kimsenin, oturduğu halde namaz kılarken ayaktakilere imameti, imameyn’e göre caizdir.

Zira Resulullah Sallaüahu teâlâ aleyhi ve sellem’in kıldığı son namazı oturduğu yerde olup, Sahabeler, ayakta oldukları halde Peygamberimiz aleyhis-seiâm’m ardında O’na uyarak kıl­mışlardı.

İmâm Muhammed (R.A.) e göre, ayaktakinin namazı daha kavi olduğu için bu da caiz değildir.

Mestler üzerine veya cebire  (yara üzerine    bağlanan ağaç – sargı) üzerine meşh etmiş olan kimsenin, ayaklarını yıka­yarak namaz kılan kimselere imameti bilittifak caizdir.

Akan yarası veya başka özürleri olan kimselerin, sağlık­lı kimselere imameti sahih değildir.

Namaz caiz olacak kadar Kıır’ân okumaya kudreti olma­yan ümmi’nin, caiz olacak kadar Kur ân okuyan kimseye ima­meti caiz değildir.      

Özür sahibi veya:   ümmî olan kimselerin . kendileri gibi olanlara imametleri caizdir. [43]   

 

Sularca İlgili Hükümler Mutlak Temizlik, Mutlak Su

Mutlak temizlik, mutlak temiz olan su ile caizdir.. Mutlak temizlik demek, abdest, gusül ve pisliklerin gideril­mesi demektir.                                       

Mutlak su ise, şer’î. örfde kendisini tarif için her hangi bir kayda, özelliğe muhtaş olmayan şudur. Yani felan su diye değil de sadece su diye anılan suöür,.                   

Yağmur suyu, çeş:me,suyu,.kuyu suyu, deniz suyu… mutlak sular cümle sindendir.

Bu sularla hakiki ye-.hükmî necasetler temizlenir.

Mukayyed Su: Kendisini ta’rif eden .kimsenin, su lafzın­dan başka bir kelime de. şöyliyerek. «felan su» demeye mecbur ve muhtaç olduğu sudur, Elma, kavun, karpuz, hıyar, kabak, bakla, çorba, et ve za’ferân suları ve.bunlara benzeyen sular gibi.

Bunlarla abdest almak ve gusletmek caiz olmaz.

Üzüm çubuğundan akan su ile abdest almanın cevazın­da ihtilâf vardır. Bazıları:  «Onunla abdest almak caizdir.»  de­mişlerdir. Bazıları ise: «…Değildir» demişlerdir. İkinci, kavil jahvattır.              

Gül suyu, çiçek suları, sirke, üzüm şırası vesair şerbetler ile abdest almak caiz olmaz.

Mukayyed su ile, elbiseden ve bedenden hakiki necaseti yıkayıp gidermek caizdir.

Sıkıldığı zaman bütün cüzleri zail olan ve kuruduğu za­man da bir eseri kalmayan, ne kadar cıvık (mai) şey varsa, bun­ların hepsiyle hakikî necasetin yıkanarak giderilmesi caizdir.

Bu durumda, bal ile, pekmez ile, yağ ile, zeytin yağı ve ben­zeri diğer yağlarla, hakikî necaseti yıkayıp gidermek caiz değil­dir.

Zira onları sıkmakla, yıkanan şeyden bütün cüzleri giderile­mez.

Bir suya çöğen, sabun, za’ferân gibi temiz bir şey karışıp, renginden, tadından veya kokusundan   bir özelliğini değiştirse, lâkin galebe suda olsa ve cıvıklığını kaybetmeyip, karışan o şey suyun su olma vasfını gidermese,   bu suyun hükmü, mutlak su gibidir ve kendisi ile gusletmek ve abdest almak, caizdir.

Ecnâs isimli kitapta şöyle   zikredilmiştir : «Sel suyunun inceliği galip değilse, onunla abdest almak caiz olmaz.»

Multakat’da da şöyle zikredilmiştir : «-Herhangi bir suyun’ içine, kara boya bıraksalar; o suyun rengi, tadı ve kokusu değiş­se ve fakat rikati (inceliği) kaybolmasa,   onunla abdest almak caiz olur,

Keza, bir suda mazı. nohut, bakla ıslatsalar; rengi, tadı ve kokusu değişip, inceliği bakî kalsa yine onunla abdest almak caizdir.

Kâdîhân Câmiu’s-Sağîr’inde şöyle zikredilmiştir : «Bir suda nohut ve bakla pişirseler, eğer soğuyunca koyulaşmayıp, inceliği gitmez ise, onunla abdest almak caizdir. İnceliği gidip, koyulaşmışsa abdest caiz değildir.

Muhıyt’te de şöyle zikredilmiştir: «Eğer .bir kimse çöğen ve­ya mersin veyahut da insanların kendisi ile tedavi olduğu şeylerden herhangi biri ile kaynatılan su ile abdest alsa, o şey, suya ga­lip olup onu inceliğinden çıkarmadıkça, onunla abdest almak caiz olur.

Kezâlik, eğer su içinde ekmek ıslanmış olsa, eğer inceliği devam ediyorsa, onunla abdest almak caizdir.

Ama, eğer ekmekle o su kalmlasmışsa, onunla abdest almak caiz olmaz.

Ebînasr Akta’ın Muhtasar Kudûrî Şerhi’nde şöyle zikre­dilir : «Herhangi bir suya temiz bir şey karışıp, lâkin ondan (su) ismini kaldırmayıp. o suya başka bir isim verildiği açıklık kazan­mazsa, o suyun rengi değişmiş bile olsa yine temiz ve temizleyi­cidir.»

Muhtasar Kudûri Şerhi’nde zikrolunan ıtlak üzere, eğer su­yun rengi, tadı ve kokusiından bir veya hepsi birden yani bu üç özelliği uzun müddet beklemekten dolayı yahut içine yaprak düş­müş olduğu için değişmiş olsa, onunla abdest caiz olur.

Yine bir kimse, bir suyun temiz olduğuna yakin üzre ka­naat sahibi olsa veya buna zann-ı galibi bulunsa, onunla abdest almak ve gusletmek caizdir.   

Bir kimse   hamama girse ve hamamın   havuzunda   bir miktar su bulsa, onun pis olduğuna yakin bir bilgisi bulunmasa, o su ile abdest almak ve gusletmek   caizdir. C havuza akar su gelmesini beklemeye hacet yoktur.

Herhangi bir akar suyun içine cife, şarap, idrar ve insan pisliği gibi, pis bir şey bıraksalar; o suyun rengi, tadı ve koku­sundan herhangi biri değişmedikçe o su pis olmaz.

İmâm Muhammed (R.A.) den şöyle rivayet edilmiştir: Fırat veya başka bir akar su içine bir küp hamr (şarap) dökseler, dö­külen yerin alt tarafında bir kimse abdest almakta olsa, eğer dö­külen o şaraptan dolayı o suyun evsâfından biri değişmemişse, o kimsenin abdesti caizdir.

Keza. bir çok kimseler ırmak kenarında saf olup abdest alsalar, kavl-i sahih üzre hepsinin abdesti. caizdir.

Nâtıkî şöyle zikretmiştir: «Küçük bir ırmağın içine bir köpek İaşesi düşüp, o suyun enine sed edip, su da onun   üzerin­den akar ve eğer suyun renk, tad ve kokusundan biri değişmezse, o suyun içinde olan İaşenin alt tarafından bir kimsenin ab-dest alması caizdir. Zira, suda temizlik . asıldır ve bu şüphe ile zail olmaz. Bu hüküm Ebû Yûsuf (R,A.) tan da mervidir.»

Nevâzü’de şöyle zikredilmiştir: «Eğer o cife: üzerinden cere­yan eden su, o, cifeyi kaplıyor ve altında kalan cîfe görünmüyor­sa, onun alt tarafından abdest almak caizdir. Aksi takdirde caiz değildir.» Hindivânî bu görüşü ihtiyar etmiştir.

Keza bir sathın üzerinde necaset olsa, yağmur yağdığı za­man o sathın suyunun akması için konulmuş bulunan oluktan akan suyun ekserisi, necaset üzerinden akmayıp, necaset de olu­ğun yanında olmaz ve suda da necaset eseri görülmezse temiz olur.

Ama, necaset oluğun yanında olur ve bu sathın bütün suyu veya bu suyun ekserisi, necaset üzerinden aktıktan sonra oluğun içine dökülürse, bu oluğun suyunun evsâfından hiç birisi değiş­memiş olsa bile, bu su necisdir.

Henüz yağmur dinmeden tavandan yahut herhangi bir delikten akan su temizdir. Necaset gerek sathın ekserisine şâmil olsun, gerekse olmasın aynı olup, suyun temizliğine münâfi (aykırı) değildir. Zira, yağmur yağarken inen suyun sathına isa­bet etmeden inmesi muhtemeldir ve bu suyun necasete bulaşmış olması kesinlik kazanmış değildir.

Ama yağmur dindikten sonra, bu su yine akıyor ve eğer o sathın tamamında veya ekserisinde necaset varsa, o akan su pistir. Çünkü bu durumda, o suyun satha isabet ettiği ve satıh üzerinden aktığı kesinlik kazanmıştır.

Eğer akar suyun akışı zayıf olursa, o su ile abdest alan kimsenin abdesti teenni üzre olması gerektir. Ta ki abdest aza­larından akan su akıp gitsin.

Bazıları: «Abdest alan kimse sağ tarafını suyun geldiği sem­te dönüp, abdesti öyle alsın.» demişlerdir.

Herhangi bir akar su üst tarafından seddolunup kapatıl­sa, seddolunan yerin alt tarafında bulunan kalıntısı   devam et­tikçe, o su olduğu gibi akıyorsa, diğer akar sular gibi onunla ab­dest almak caiz olur.

Bazılarına göre suyun akar   su sayılmasının haddi, bir samanı veya bir yaprağı götürebilmesidir.                           

Bazılarına göre ise : «Kendisinden avuç ile su alındığı zaman, eğer toprak görünürse, yer açılırsa bu su akar su olarak kabul edilmez. Eğer yer açılmaz ve suyun akışı kesilmezse, bu su akar sudur.» demişlerdir.

Bu hususda birinci kavil daha meşhur, ikinci kavil ise daha zahirdir.

Bir derenin içinde durgun ve pis su olsa, üst tarafında ise temiz su bulunsa, onun üst tarafından temiz su gelip, pis ve dur­gun suyu sürükleyip akıtsa, akar suyun galebesi ile o durgun su da temiz olur. Onda, necasetin belirtil erinden biri görülmemekte ise, onunla abdest almak caizdir. [44]

 

Havuzların Ve Durgun Suların Ahkâmı

Eni ve uzunluğu 10 Zira’ olmayan (ki bu, havz-ı sagîrdir.) herhangi bir durgun suyun içine necaset düşerse, eimme-i hane-fiyye (Hanefi imamlarına) göre o su pis olur. O necasetin eseri o suçla olmasa bile, su yine pis olur. [45]

 

Havz-I Kebir, Havz-I Sağır Ve Akarsular :

Eni ve uzunluğu 10 zira olan havuza havz-ı kebir tbüyük havuz) denir. Havz-ı kebir, mücerred necaset düşmekle pis olmaz. Ama düşen necasetin eseri görülürse havz-ı kebîr de pis olur.

Lâkin havza düşen necaset, eğer görünen şeylerden ise, Irak ve Buhara Meşayihinin itifakı üzre, necasetin etrafından bu havz-ı kebîrin, havz-ı sağîr kadar yeri necis olmuş olup, o kadar yerden abdest almak caiz olmaz.                      

Eğer o necaset görünen şeylerden değil ise, Irak Meşâyihi: O necasetin düştüğü yerden, küçük havuz miktarı kadar yer necis olur.» demişlerdir.

Bazı Buhara Meşâyihi ise, buna akarsu hükmünü verip, «pis olmaz» demişlerdir.

Öyle ise, bu ihtilaf üzre bir kimse, havz-ı kebîrde abdest alır­ken, yüzünü yıkadığı suyun düştüğü yerden, hareket ettirmeden önce avucu ile yine su alsa, îmâm Ebü Yûsut (R.A.) ‘un Kavli üze­re caiz olmaz demişlerdir. Zira, ona göre, suyun nareket ettiril­mesi şarttır. Böylece kullanılmış su, bu suya karışıp mağlub olur.

Bulıârâ Meşâyihi : «Bu gibi şeyler insanlara çok vâki olduğu için umûm belvâ olduğundan, hareket ettirilmeden caizdir.» de­mişlerdir.

Yine bunun gibi, ne zaman ki pek çok kimse saf olup, havz-ı kebirden abdest alsalar, Buhara Meşâyihinin kavli üzere bu da caizdir. Amel de bunların kavli üzeredir.

Ecnâs-ı Natıkî’de zikredilen şu nakil de bunu te’yid etmekte­dir, Bu eserde denilmiştir ki: «Bir kimse havz-ı kebirden guslet-se, başka bir kimse de gelip onun guslettiği yerde abdest alsa, bu caizdir.

Havz-ı kebirde bulunan bir cifenin yakınında bir kimse­nin abdest alması da gusül etmesi de caiz değildir. Cifeden havz-ı sagir miktarında uzak olan bir yerde, abdest almak veya guslet­mek gerekir.

Fakih Ebû Ca’fer Hindivânî’den şöyle rivayet edilmiştir : «Bir kimse kamış kökü bulunan bir yerde abdest alsa, eğer ka­mışın kökleri çok süt olur ve bü sebeble kamışların iki tarafında bulunan su kamışı geçip birbirine   ulaşmazsa, bu durumda ab­dest alan kimse mâ-i müsta’meli kullanmış olacağı için abdesti caiz değildir.

Eğer, kamışların kökleri su üstüne çıkmıyorsa ve kamışın sık olması, suların birbirine kavuşmasına mâni’ olmuyorsa; burada

abdest almak caiz olur. Çünkü bu durumda ma-i müsta’mel çok miktardaki su içinde kaybolup tükenmektedir.»

İçinde ekin bulunan suyun hükmü de böyledir.

Bir suyun üzerinde yosun denilen yeşil nesne bulunursa, eğer bu suyu hareket ettirince yosun da hareket ediyorsa, bu su ile abdest almak caiz olur. Suyu hareket ettirince yosun hareket etmiyorsa; abdest caiz olmaz.

Bir kimse, üzeri ince bir şekilde donmuş bir havuzda ab­dest alsa, eğer suyu hareket ettirince buz kırılıyor ve suyun bir­birine kavuşmasına mâni’ olmuyorsa bu abdest caiz olur. Ama eğer buz parça parça ufalanır ve suyu hareket ettirince buz ha­reket etmezse, abdest caiz olmaz. Eğer buz az olup, suyun hafe-ket ettirilmesi ile buz da hareket ediyorsa, bu su ile abdest almak caizdir.

Bir kimse, havz-ı kebîrin üstünde bulunan suyu’.boşaltıp, onun buzunu delse, bu havuzun suyu da buza bitişik olsa, o del’k-ten de görünen veya görülmeyen bir necaset düşse veya o delik­ten bir köpek su içse veyahut o delikten bir kimse abdest alsa, bu hususta Nadribni Yahya ve Ebû Bekir el-İskaf şöyle demişlerdir : «O su pisdir. Zira, o su buza bitişik olduğu için. havuzdaki suyun bir kısmı diğer bir kısmına ulaşıp karışmaz. Bu durumda necaset veya müsta’mel su, az su içine düşmüş olacağı için onu ifsâd eder.»

Abdullah bini’l-Mübârek ve Ebû Hafsıl-Kebîri’l- Buhârî ise «O su pis olmaz.» demişlerdir. Bunlara göre : «Bu buzun altında bulunan suyun eni ve uzunluğu 10 zira’ olursa, su buza bitişik ol­sa büe pis olmaz.»

Bu konuda fetva, Nadr ve Ebû Bekr’in kavilleri üzeredir.

Eğer buzun altındaki buza bitişik değil ve buzla su birbi­rinden ayn ise bu su ile abdest almakta yukarıdaki ihtilaf yok­tur; abdest almak caizdir. Zira, bu havuzm suyu 10 X 10 zira ebadında olduğu için ve bu durumda suyun bir kısmı diğer kısmın­dan ayrı olmadığından, bu havuzun suyu fâsid olmaz ve pis sa­yılmaz.

Eğer bir havz-ı kebîrin tavanı olsa, tavanında da bir delik bulunsa ve bu delikten havuza necaset düşse; bu havuzdaki su­yun tavana bitişik olması veya bitişik olmaması halinde de hü­küm yukarıdaki gibidir.

Eğer, bu havuzun üstünden delik açılınca su bu deliğin seviye­sine kadar çıksa, buradan da bir köpek su içse veya suya başka bir pislik isabet etse, ulemânın hepsine göre bu su pis olur. Neca­setin düştüğü vakitte o delikte bulunan suyu çıkarmadıkça bu su pâk olmaz ve onunla abdest almak caiz olmaz.

Bir kimse, donmuş bulunan bir havz-ı kebîrin üzerindeki delikten abdest almış olsa ve abdest azalarından dökülen su da bu deliğe aksa, bu kimsenin   abdesti caizdir.

Eğer bu suya üzerinde bulunan ve suya bitişik olan buzun deliğinden koyun veya başka bir temiz hayvan düşüp bu su için­de Ölse, buzun altında bulunan su 10 X 10 zira’ ebadında ise, bu su pislenmiş olmaz. Delikte bulunan su da necis sayılmaz. Zira. düşen o hayvanın ölümü delikten aşağı düştükten sonra vâki ol­ması galip ihtimal olduğu için bu hal deliğin pis olmasına sebep olmaz. Hatta, 6 hayvanın ölümünün delikte iken meydana geldi­ği veya düşen Hayvanın pis olduğu bilinse bile, sâdece delikte bu­lunan su pis plür.  

Buzun., altında buiunan su 10 X 10 zira1 ebadından az olsa, bu sû içinde sadece o hayvanın’ölüsünün   bulunması ile de pis olur.- Ama eğer, bu. durumda su deliğin üstüne çıkıp, buzun yü­zünde yayılır, vr bu yüzey de 10 X 10 zira’ ebadında bulunur ve bu sudan avuç Üesu aiındiğı zaman suyun dibi açılmazsa, bu su pis olmaz. Durum anlatıldığı gibi olmazsa su pis olur.

Eğer bir havuzun suyu 10 X 10 zira’ ebadında olur. sonra suyun seviyesinin, inmesi ile. Suyun sathı 7 X 7 zira’ ebadında ka-.lir Ve bu suyun içine necaset düşerse; daha sonra su yine dolup, havuzun sathı zifâ’a yükselmiş ©İsa bile, kâvl-i esah üzre bu su yine. pis olur.                             

Büvhâvzri kebîrin suyu kuruyup, bu havuza necaset vâki olsa, sonra da bu havuz tekrar su üe doîsa,-bazıları o havuzun suyunun pis olduğuna hükmetmişlerdüf; Zira, dolarken su havu­zu içine azar azar gelmektedir ve gelen her su pis olmaktadır; bundan dolayıdır ki havuzdaki bütün sü pis olmuş olur. Bazıları ise; «Bu havuz, havz-ı kebîr olduğu -için su pis olmaz.» demişler­dir. Buhara Meşâyihi de bu kavli   tutmuştur. Lâkin bu hususta muhtar olan kavil sudur : Eğer o havuza gelen su, pis bir yerden geliyorsa veya bu su necasete isabet ederek az az gelmekte ise pisdir. Eğer temiz   bir yerden geliyorsa veya necasete bulaşma­dan önce bir yerde toplanıp çoğalıyor ve 10 X 10 zira’   ebadına ulaştıktan sonra necasete isabet ederek gelmiş olsa bile yine pis değildir. Kâdîhân ve diğerleri böyle zikretmişlerdir.

Suyu pis olan havz-ı sağire temiz su bir tarafından girip diğer bir tarafından çıksa Ebû Bekir A’nieş’e göre, kendisinde bu­lunan suyun üç misli kadarı çıkmadıkça o havuz temiz olmaz. Ni­tekim, bir çanak pis olduğu zaman, temiz olması için onun üç de­fa yıkanması gibi… Bu kavil Ebû Bekir’in kavlidir.  Başkalarına göre ise: Bu havuz, kendisinde bulunan su kadar, su bir defa girip çıkınca temiz olur.

Ebû Ca’fer Hindivânî s «Temiz su bu havuzun bir tarafın­dan girip diğer bir tarafından cıkirica.havuz temiz olur. Onda bu­lunan su kadar”; su çıkmamış; olsalaile havuz yine temiz olur.» de­miştir. Sadrü Zira.bu akafi su, necaset ile değişmedikçe pislenmiş olmaz.

Su bir tarafından girip diğer tarafından çıkan bir havz-ı sağirde, bir kimse abdest alıp, abdest azalarının suyu o havuzun içine akarsa, eğer o havuzun eni ve uzunluğu dörder zira’ veya daha az ise, o havuzdan abdest almak caizdir. Zira, zahir olan şudur ki : O azadan dökülen kullanılmış su bu gibi havuzun bir verinde durmayıp, çevresinde devreder ve sonra da çıkıp gider; böylece de akar su gibi olur.

Ama o.havuzun eni ve uzunluğu dörder zirâ’dan fazla ise, akar su gibi olmayıp, tekrar tekrar kullanılırsa, o havuzdan alı­nan abdest caiz olmaz. Eğer, o havuza suyun geldiği veya çıktığı yerden   abdest alınırsa caiz olur. Su biriken yerin genişliği 5X5 zira’ olan, bir çeşme gö­zünden çıkan suyun hareketi açık bir şekilde görülür ve ma-i müstamelin bu su içinde sabit durmadığı görülürse, bu su ile ab­dest almak  caizdir.

Bu iki mes’elede İmâm Fahrüddin : «Bu hususta takdirin lü­zumu yoktur. Hemen bakılır, eğer o havuzda veya o çeşme gö­zünde suyun çokluğundan ve kuvvetinden dolayı kullanılan su, o suyun içinde durmayıp, düştüğü zaman çıkıp giderse, bu sular­la abdest almak caiz olur. Durum böyle olmazsa, abdest almak da caiz olmaz.

Eğer kar ergin (yumuşak) olur ve abdest a’zaları üze­rinde erirse bu kar ile abdest almak caiz olur. Ama kar böyle  mazsa. onunla abdest almak da caiz olmaz.

Ergin olmayan kardan başka su bulunmayan yerlerde teyem­müm edilir; sulu olmayan karı tek başına abdest a’zâlanna sür­mekle iktifa olunmaz.:

Dolunun ve buzun hükmü de karın hükmü gibidir.

Bir kimse, havz-ı sağirden bir kanal açıp, bu havuzdan kanala su akıtsa, o kanaldan abdest almak caizdir. Zira, oradan abdest alan akar sudan abdest almış olur. Eğer o kanala akıtılan su, bir yere birikmiş olup, oradan da bir kanal kazıp suyu akıtsa, o kanaldan da abdest almak caiz olur. Sonra, yine bir yere birik­miş olsa ve yine bir kanal kazılıp su akıtüsa, birikme ve kanal açıp akıtma ne kadar tekrar edilirse edilsin, hepsinden- abdest almak caiz olur.

Her iki suyun arasında, kullanılan su düştüğü zaman, suyun aktığı yere düşeceği kadar bir mesafe bulunursa, bu uzaklık kâ­fidir.                                                                       

Ebûl’- Mullâ’nm Nevâdir’inde İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ‘dan şöyle rivayet olunmuştur : «Hamam, akar su gibidir. Eseri zahir olmayan necasetin vukû’u ile hamam pis olmuş olmaz. Hatta elinde pislik olan bir kimse bu elini hamam suyuna soksa pislen­miş olmaz.” demiştir.

Bu sözü ile Ebû Yûsuf (R.A.Î neyi kasdetmiş olduğunu açık­larken;   sonra gelen âlimler Cmüteahhirin) ihtilâf etmişlerdir .

Bazıları : «Ebû Yûsuf (R.A.) bu söz ile muradı, su lüle­den kurnaya akarken, insanların kurnadan durmadan su alma­larıdır. Hatta, su kurnada dursa da lüleden akmasa, insanların pis ellerini’onun içine sokmaları halinde hamam suyu pislenmiş olur.» demişlerdir. Kâdîhân, Fetevâ’smda bu kavli ihtiyar etmiş­tir. Ve bu kavle itimad olunmaktadır.

Bazıları ise : Kurnaya lüle (musluk) dan suyun akıp akma­dığını bir görüp, hamam suyunun Ebû Yûsuf (R.A.) göre zaru­retten dolayı her durumda akar su gibi olduğunu» iddia etmiş­lerdir.

Lâkin, insanların kurnaya el atıp su alamamalarından çekin­meleri mümkün olduğundan; hamam suyundan zaruret kaldırı­lıp hamam suyu, akar su hükmünde kılınmamıştır.

Cünüp veya abdestsiz olan bir kimse, hamamın havuzuna hamam tasını bulmak isteği ile ve fakat hadesi kaldırmaya niyet etmeden, elini soksa, elinde de hakikî necaset bulunsa İmâm-ı A’zam (R.A.)’ya göre bu havuzun suyu pislenmiş olur. Bu hü­küm mâ-i müsta’mel’in necis olduğu rivayeti üzerinedir.

Bu durumda o kimsenin, elindeki pislik gittiği için bu havuz Imâm-ı A’zam (R.A.)ya göre müsta’mel olduğundan necisdir.

imâm Ebû Yûsuf (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)’ya gö­re ise, bu. su müsta’mel olmadığı için temiz ve temizleyici olarak kabul edilmiştir.

Fetvalarda zikredilen en sahih kavil ise şudur : Cünüp veya abdestsiz olan herhangi bir kimse, elini su kabının içine su almak için veya bardak çıkarmak için elini sokmuş olsa, zaruret iktiza ettiği için o su müsta’mel olmaz.

Eğer su kabının içine bir çocuk elini soksa, elinin temizliği yakînen bilinmekte ise; o su ile abdest almak caizdir.

Eğer çocuğun elinin pis olduğu yakînen bilinirse abdest al­mak caiz değildir,

Eğer çocuğun elinin temizliği şüpheli ise( bu durumdaki elin batırıldığı su ile abdest almak istihsânen lâyık değildir, lâkin onunla abdest almak caizdir.

Münye Sahibi : «Hamamın havuzu pislendiği zaman için­de bulunan su kadar bir suyun bir kere çıkarılması ile bu su te­miz olur.» demiştir. Buna benzer mesele daha önce geçti.

Havz-ı sağîr bahsinde muhtar olan şudur : Hamamın ha­vuzuna suyun sadece lüleden akması ve havuzdan da dökülmesi ile su akmakta olduğu için, hamamın havuzu temizlenmiş olur.

Abdest alan kimse meshetmek niyeti ile başını veya mest-Lerini su kabına soksa, bu şekilde yapmış olduğu mesh ittifakla caizdir.

Bu durumda, o su, Ebû Hanîfe (R.A.) ile Ebû Yûsuf (R.A.) ‘a göre müsta’mel olmaz. Zira, bu mesih suyun uzva sadece isabeti ile olur; isti’mâl ise suyu uzuvdan akıtmak ile hasıl olduğu için bu suretde isabet eden su uzuvdan zail olmadığı için, suyun ak­ması bulunmamakla isti’mâl hükmünü alamaz. [46]

 

Mestler Üzerine Meshetme

Mestler üzerine meshetmenin caiz olduğu sünnet ile sabit olmuştur. Mestler üzerine meshetmek, sadece hadesi abdest alma­yı icâb eden kimse hakkında caizdir. Yoksa, gusül icâp eden kim­seler mestleri üzerine meshetmiş olsalar bu caiz olmaz.

Mestler üzerine meshetmek,    hades ânz olduğu vakitte mestlerin tam bir taharet üzere giyilmiş olması şartına bağlıdır. Yoksa, mestlerin giyildiği vakitte tam bir taharet üzre bulunmak meshin şartı değildir.

Hatta eğer bir kimse ayaklarını yıkayıp, mestlerini giy­miş olduktan sonra, hades vâki’ olmadan taharetini tamamlamış-olsa, daha sonra da kendisine hades vâki’ olsa, abdest aldığı za­man, o mestlerin üzerine meshetmek, hades esnasında (abdesti-nin bozulduğu sırada) tam bir taharet mevcut   olduğu için caiz olur.                                                       

Mest üzerine meshetmiş bulunan kimse mukîm ise. mest­leri üzerine bir gün bir gece müddetle nıeshetmesi caizdir.

Mest üzerine mesheden kimse eğer misafir  (yolcu)  ise, mestleri üzerine üç gün üç geceye kadar mesthetmesi caizdir.

Meshin müddeti hadesin vâki olduğu andan itibaren baş­lar. Yoksa, abdestin alındığı veya mestin giyildiği andan itibaren başlamaz.

Hatta bir kimse sabah namazına abdest alsa, lâkin mestlerini giymese, o abdest ile öğle vaktine kadar dursa, öğle vaktinde mestlerini giyse, sonra yine o abdest üe ikindi vaktine kadar du­rup o vakitte hades vaki olsa (abdesti bozulsa), o kimse için me-sih müddetinin başlaması ikindi vaktinden itibârendir. Bu’ kimse için mesih müddeti sabah vaktinde veya öğle vaktinde başlamaz.

Bu kimse eğer mukim ise, ikinci   günün   ikindi vaktine kadar mestleri üzerine mesheder. Bu kimse eğer misafir (yolcu) ise, dördüncü günün ikindi vaktine kadar mestleri üzerine meshe­der. Bu şekilde yapmakla, yine mukim hakkında mesih müddeti bir gün bir gece; misafir (yolcu) hakkında da üç gün üç gecedir.

Bir kimse tertip üzere abdest alıp, ayaklarını yıkamaya geldiği zaman, bir ayağını yıkayıp mestini giydikten sonra hades vâki olmadan önce öteki ayağını da yıkayıp, ona da mestini giyse, bundan sonra da hades vâki’ olsa bu durumda; abdest aldığı za­man o mestlerin üzerine meshetmesi. hedes vâki. olduğu sırada tam bir taharet üzerine giyilmiş oldukları için caizdir.

Eğer önceki ayağının mestini giydikten sonra, ötekini giy­meden önce hades vaki olmuşsa (abdesti bozulmuş olşa), evvel­ki ayağına giydiği mestin üzerine meshetmek de caiz değildir.

Nakıs taharet: Özür sahiplerinin veya teyemmüm etmiş olanların taharetidir. Hatta müstehâze olan yani hayızlı halinde üç günden az veya on günden fazla olarak kan gören kadının ve nifas halinde kırk günden fazla kan gören kadının ve hamile iken kan gören kadının   tahareti de nakıs tahretlerdendir.

Müstehâze manasında olan, belini tutamayan, her vakitte burnu kanayan, onulmaz yarava mübtelâ olan veya buna benzer özürleri bulunan kimseler, abdest alıp özürlerinden birisi zuhur etmeden mestlerini giyseler, sıhhatli ‘ kimseler gibi mestlerinin üzerine meshetmeleri caizdir.

Ama, eğer abdest aldıktan ve onların mübtelâ oldukları özürden bir şey zuhur ettikten sonra, mestlerini giymiş olsalar, vakit içinde hadesten (abdesti bozulduktan) sonra, aldıkları ab­dest için meshleri de tamam olur.

Üzerine    gusül vacip olan kimsenin,    mestleri    üzerine meshetmesi caiz değildir. Meselâ, bir kimse abdest alıp, mestleri­ni giydikten sonra cünüp olsa, sair bedenini yıkayarak, mestleri­nin üzerine meshetmesi caiz değildir.

Bir misafir (yolcu) abdest alıp, mestlerini giyse, bundan sonra da- cünüp olsa, yanında da ancak abdest almaya kifayet edecek kadar su bulunsa, o misafirin teyemmüm edip namazını kılması caizdir. Bundan sonra hades vaki olduğu (abdesti bozul­duğu)  zaman mezkûr su durmakta ise onunla   abdest   alması, mestlerini çıkarıp ayaklarını yıkaması lâzımdır; mestleri üzerine meshetmesi caiz değildir. Ayaklarına cünüplük kabul ettiği için yıkaması lâzım gelir.

Mesh ancak mestlerin üzerinedir; yoksa mestlerin altına meshetmek caiz değildir.                                   

Meshederken parmakların ıslaklığından hasıl olan çizgi­lerin, mestler üzerinde belli olması müstehabdır.

Meshedmeye ayakların parmak tarafından başlayıp mest­lerin boğazları tarafına doğru çekmek müstehabdır.

Meshin farzı el parmaklarını   tulen ve arzen (enine ve uzunluğuna) üç parmak ‘miktarıdır.

Eğer bir kimse meshederken ellerini bacak tarafından ko­yup ayak parmakları tarafına doğru çekse bu da caizdir.

Bir kimse mestleri üzerine enine  (genişliğine) meshetse bu da caiz olur.

Bir kimse elinin üç parmağını mestlerinin üzerine koyup çekse bu da caizdir. Lâkin bu şekillerde yapılan meshler sünnete aykırı olur. [47]

 

Meshin Nasıl Yapılacağı :

Sünnet olan meshin keyfiyeti şöyledir :

Ellerinin parmaklarını mestin ucuna koyup, elinin ayasını do­kundurmadan, sadece parmaklarını inciklerine varıncaya kadar çeker. Eğer parmakları ile birlikte avuç içlerini de koysa ve bir­likte meshetse ahsen olur.

Eğer sadece el parmaklarının ucu ile meshedip, parmak­larının dibini ve avuç içlerini değdirmese meshi caiz olmaz. An­cak, parmaklarından su damlamakta olursa caiz olur.

Keza, bir kimsenin sadece iki parmağı ile meshetmesi caiz değildir. Ama, baş parmağı ile salavat parmağı ve onların ikisi­nin arası ile birlikte meshetse caiz olur.

Müstehab olan ellerin içi ile meshetmektir. Fakat ellerin arkası ile nıeshedilmiş olsa bu da caiz olur; lâkin bu hal sünnete muhaliftir.   

Bir kimse mestlerinin altlarına veya yanlarına veyahut topuklarından tarafa meshetse bu caiz değildir. Zira, rneshin ma­hallinin mestin üstü olduğu nass ile ta’yin. edilmiştir.

Muhiyt’te şöyle zikrolunmuştur .- «Bir kimse abdest aldıktan

sonra ellerinde kalan yaş ile mestlerini mesheylese bu caiz olur.» Zira, uzvu yıkadıktan sonra onda kalan yaşlık müsta’mel su de­ğildir. Müsta’mel su, a’zânm yıkanması esnasında, bu uzvun üze­rinde akıp ondan ayrılan sudur.

Bir kimse başına meshedip, ondan sonra ellerinde kalan ıslaklık ile mestlerini meshetse caiz değildir. Zira, mesihde müs­ta’mel su meshedilen yere isabet eden- sudur. Başın meshedüme-sinden sonra ellerinde kalan yaşlık müsta’mel olduğundan, onun­la mestlerini de meshetse, müsta’mel suyu kullanmak lâzım ge­lir. Bu ise caiz değildir.

Bir kimse abdest alıp da mestleri üzerine meshetmeden ve mesh etmeye niyet etmeden, su içine dalsa ve dalması ile ayak­larının bir bütünü, yahut ekseri yeri ıslansa veyahut o kimse bir akar sudan veya yağmurdan ıslanmış olan taze ot içinde gez-se. onun suya dalması veya otda gezmesi mesh makamına kâim olur.

Keza, meste niyet olmaksızın yağmur isabet etse, bu Ha­nefi imamlarına göre mesh yerine kâim olur.

Bir kimse mukîm olduğu halde mesh müddetine başlayıp bir gün ve bir gece tamam olmadan,   misafir (yolcu) olup, üç günlük yola azimet edip gitse, bu kimsenin üç gün üç gece mest­leri üzerine meshetmesi caizdir.

Bir kimse misafir (yolcu) iken mesh müddetine başlayıp sonra mukim olsa, eğer bir gün bir gece yahut daha fazla meştteri üzerine meshetmiş ise, abdest aldığı zaman mestlerini çıkarıp ayaklarını yıkaması gerekir.

Eğer, henüz bir gün bir gece tamam olmamışsa, ikâmet müd­deti tamam oluncaya kadar meshetmesi caizdir.

Bir kimse mestlerini giydikten sonra, henüz hades vâki ol­madan (abdesti bozulmadan) çizmelerini de giyse, onların üre­rine meshetmesi caizdir. Eğer çizmelerinin üzerine mesh ettikten sonra, onun birini çıkarsa veya kasıtsız olarak .biri kendiliğinden çıksa, o kimse diğer çizmesini de çıkarıp mestleri üzerine meshi iade eder. Eğer dilerse, çizmesini çıkardığı ayağının mesti ile di­ğer çizmesinin üzerine mesheder.

Amma, sadece çizmesi çıkan ayağının mesti üzerine mesh edip, çizmesi çıkmayan ayağına meshi iade etmemesi caiz değil­dir.                                                                          

Mestlerin üzerine giyilen çizmeler üç parmaktan fazla de­lik olur, lâkin mestlerde delik bulunmazsa, o çizmelerin üzerine mesh caiz olmaz.

Keza, üzerine çizme giyilmeyen.mestlerde, ayak parmakla­rından üçünün görüneceği kadar delik bulunsa, o mestlerin üze­rine meshetmek de caiz olmaz.

Eğer delik parmaklar tarafında değilse, görünmede mute­ber olan ayak parmaklarının küçükleridir. Eğer delik parmaklar tarafında ise, gürünmede muteber olan delik yanında olan par­maklardır.

Eğer mestte bulunan delik üç parmak ‘miktarından az olur­sa, meshe mâni olmaz.

Eğer mestin bir yerinde veya iki yerinde iki parmak miktarı delik olup, diğer mestte de bir parmak veya iki parmak miktarı delik bulunursa, yine mesh caizdir. Zira, meshe mâni olan hal bir mestde üç parmak miktarı delik bulunmaktır.

Anlatacağımız şu mesele, zikredilen bu hususa muhalif­tir : Bir kimsenin bir ayağında necâset-i mugalîazadan yarım dirhem miktarında bulunur, diğer ayağında da yarim dirhem­den daha fazla necâset-i mugallaza olursa, ikisinin toplamı bir dirhemden fazla olduğu için, o kimsenin bu necasetlerle namaz kılması caiz değildir.

Keza, avret mahallinden oları uzuvlardan iki uzuvdan her birinin 1/8 (sekizde bir) i açık olsa bu hal yine namazın cevazına mâni’dir.

Eğer mestlerden birinin bir yerinde bir parmak miktarı delik olup, diğer bir yerinde de iki parmak miktarı delik bulunsa, o meste meshetmek caiz olmaz. Meshin caiz olmaması hususun­da sahih olan kavle göre, ayak parmaklarının tamamı ile görün­mesi şartdır.

Eğer mestde bulunan delik, ayağın, baş parmağının civa­rında olur ve parmak oradan   bütünü ile görünürse yine mesh caizdir. Bununla beraber ayağın baş parmağı, küçük parmakla­rın üçü kadar vardır.

Eğer delik parmakların bulunduğu tarafta olmaz da di­ğer tarafta olursa, muteber olan, ayak parmaklarının küçüklerin­den üç parmak miktarıdır.

Eğer mestte bulunan yırtığın uzunluğu üç parmak mik­tarından ziyâde olur, fakat açılan miktarı bundan daha az bulu­nursa, bu yırtık meshin caiz olmasına mânı olmaz. Zîra, açılma­yan yarıktan bir şey görünmemekte olduğu için bu durumda yır­tık hükmü yoktur.   . .

Eğer mestin dikişi sökülse, fakat bu “sökükten   ayaktan herhangi bir şey görünmese, bu durum da meshin cevazına mâ­ni değildir. Lâkin muteber olan yürüme hâlidir.

Bir kimse yürürken ayağını yerden kaldırdığı zaman, eğer o sökükten ayağından bir şey görünür, fakat ayağını bastığı za man görünmezse, bu hal meshin cevazına mânidir,-bu durumun aksi olursa, mâni değildir. Yırtık topuktan yukarıda olursa, yine mâni değildir

Mest üzerine meshetmiş olan kimse, mestlerini çıkartmak isteyip, ayağını mestin içinde durduğu yerden çekse, lâkin ayak henüz “boğazın içinde bulunsa sonra yine ayağını yerine sokarak üzerine methetmeyi istese, bu durum ittifakla caiz olmaz.

Eğer ayağının bir kısmını çıkarıp, mest içinde olan yerin­den ayırsa, ayağının ökçesinin çoğu mestin içinden çıkmış ise, o kimsenin nıeshinin bozulacağı İmâm’zam (R.A.)’dan   rivayet olunmuştur.

Yine İmâm-ı A’zam’dan : «Bir kimsenin ayağının ek­serisi mestin boğazına çıkmış ise, o kimsenin meshi bozulur. Aksi takdirde bozulmaz» şeklinde de bir rivayet gelmiştir. Hidâye’de ve diğerlerinde  tu rivayete «en sahih rivayet» denilmiştir.

Yine İmâm-ı A’zam (R.A.) ‘dan : «Eğer bir kimsenin ayağıuın durduğu yerde, parmaklardan başka ayak sırtından üç parmak miktarı kalmış ise mesh bozulmaz» şeklinde bir rivayet de vardır. Bu kavil İmâm Muhammed (R.A.) ‘dan de rivayet edilmiştir. Kâ­fi isimli eserde Meşâyıhin ekserisinin bu kavil üzere olduğu be-yari edilmiştir.                                               

Bu durumda, meshin miktarının, mesih yerinde bakî olmasın­dan dolayı, meşâyihin ekserisi bu kavli ihtiyar etmişlerdir.

Bir “kimse mestleri üzerine meshettikten sonra, mestleri­nin içine su girse, eğer ayaklarından birinin tamamı, tamamen veya, ekserisi ıslanmış olsa, o kimsenin meshi bozulmuş olur. O kimse, ayağını yıkamakla meshetmeyi bir araya getirmemek için

iki ayasını da bütünü ile yıkaması vâcipdir.

Bir kimse ayağının ökçesini mestin   ökçesinden çıkarsa, lâkin ayağının önü mestin mesih yerinde kalsa, o kimsenin bu mest üzerine meshetmesi caizdir.

Bazı fetva kitaplarında da şöyle zikrolunmuştur  «Eğer aya­ğın ucu yerinde durur, lâkin ökçesi mestin Ökçesinden çıkıp gi­rerse mesh bozulmuş olmaz.»

Keza, eğer mest geniş olduğunda, yürürken ayağını yer­den kaldırdığı zaman, ökçesi mestin boğazına çıkıp, ayağını bas­tığı zaman yine yerine varsa, o mestin meshi bozulmuş olmaz.

Bir kimse topal olup, ayağının ucuna basarak yürür ve ayağının ökçesi normal yerinden yukarıda durursa, o kimsenin meshi de caizdir.

İmâm Muhammed (R.A.)’dan : «Bir mestte meshe mâni olacak şekilde bir sökük açılır, fakat bu meste bezden veya şâir bir şeyden astar dikilmiş bulunur ve bu astar üç parmak mikta­rının görülmesine mâni olursa, o mest üzerine meshetmek caiz­dir.» şeklinde bir rivayette gelmiştir.

Başa meshe,bedel olmak üzere, sarık veya kavuk üzerine mesh caiz olmaz.

Yüzü yücamaya bedel olmak üzere, peçe veya    yaşmak üzerine mesh caiz değildir.

Ellerini yıkamaya bedel olmak üzere, eldivenler üzerine mesh, caiz değildir. [48]

 

Cebire (Sargı) Üzerine Meshetmek

Cebire : Kırılmış olan kemiklerin üzerine bağlanan ağaçtır.

Cebire üzerine meshetmek, caizdir.

Bir kimse,, cebireyi abdestsiz bulunduğu halde bağlamış olsa bile, yine üzerine meshetmek caizdir.

Meshten sonra, fakat yara iyi olmadan cebire düşmüş ol­sa, onun üzerine yapılmış bulunan mesh batıl olmaz.

Amma eğer yara iyi olur ve cebire düşmüş olursa, mesh öatıl-olur; Cebirenin altında bulunan uzvu yıkamak, vacip olur.

Yara iyileşir ve cebire namaz içinde düşerse bu namazı lâde etmek lâzımdır; kılman yerden devam etmek caiz değildir.

Cebirenin-üzerine meshin caiz olması, onun altında bulu­nan yaraya yıkamanın veya meshetmenin zarar vermesi şartına bağlıdır.

Eğer cebirenin altındaki yarayı yıkamak mümkün olmaz, fakat yaranın kendisini meshetmek mümkün olursa, bu durum­da cebireye meshetmek, caiz değildir.

Muhıyt Sahibi Bürhânüâdîn : «Bu nıes’eîenin hıfzedilmesi gerekir. Zira, insanlar bundan gafil oldukları için, yarayı yıka­mak zararlı olup, meshetmek herhangi bir zarar vermese, bu du­rumda yaranın üzerindeki bez parçasına meshetmenin caiz oldu­ğunu zannederler. Amma durum böyle değildir : Yarayı yıkamak zararlı olur, fakat meshetmek zararlı olmazsa, bu durumda yara­rım kendisini meshetmek lâzım gelir», demiştir.   .

Cebire üzerine meshetmenin bir zararı yokken, bir kimse cebire üzerine meshi terketse, İmânı A’zam  (R.A.)’a göre bu caizdir. İmâm Ebû Yusuf  (R.A.) ve İmâm Muhammed  (R.A) ‘e göre caiz değildir.

Cebireyi meshederken istiab (her tarafını kaplayacak şe­kilde meshetmek) Hasan’m İmâm-ı A’zam (R.A) ‘dan rivayet et­tiği bir habere göre, şarttır.

Bazıları : «Cebirenin ekserisi üzerine meshetmek kâfidir.» demişlerdir. Hidâye Sahibi’riin meyli de bu kavledir. Kâfi isimli eserde  de bu kavil sahih görülmüştür.

Eğer, cebîre’nin yarısına veya daha azma meshedilmiş olsa, bu caiz değildir.

0 Cebire’ninmeshedilişihde, sahih kavil; üzere, bir defa mesh kâfidir.                                             .                          

Cebire yara büyüklüğünde olmayıp, yara miktarından da­ha büyük olur ve yıkanacak yeri kaplarsa, cebireyi yara büyük­lüğünde yapmakta zorsa, sadece yara miktarına meshetmekle ik­tifa olunmayıp, cebirenin tümüne meshedilir. Zira, yaraya,bağla­nılan cebire veya sargının elbette yaradan büyük olması lâzımdır

Eğer yaranın etrafında, olan yeri yıkamak için, üzerine bağ­lanan şeyi çözmek zarar verirse, yaranın etrafında ve sargı altın­da bulunan yere de meshetmenin caiz olması, tahakkuk etmiş olur.

Yaranın üzerine bağlanmış olan şeyi. çözmek, yaraya zarar vermezse, yaranın üzerinde olan kısmına .meshetmek ve yara­nın etrafında bulunan yerleri de yıkamak gerekir.

Kırıkların ve yaraların üzerine sarılan, bezlerin hükmü de cebire için zikrolunan hükümler gibidir.

Cebire, sargı ve benzerleri üzerine-meshetmek, onları yı­kamak yerine kâimdi/ Bunun içindir ki mesh, uzvu   yıkamakla birarada olabilir.. Mesih, bir vakitle kayıtlanmış değildir.

Bir ayağında yara bulunan bir kimsenin, o ayağını meshedip, sağlam ayağını yıkaması .caizdir. Bu kimse yıkamakla, mes-hetmeyi.cem etmiş olmaz.

Amma eğer, o kimse sadece sağlam ayağına itnest giyse, sonra hades vâki’ olsa (abdesti bozulsa), o mestin üzerine meshetmesi yıkamakla, meshetmenin arasını cem’ etmiş duğu için, caiz değildir.

Bu kimse eğer, iki ayağına mest giymiş olsa, hadesten (ab­desti bozulduktan) sonra, o mestlerin üzerine “meshetnıesi, caiz olur.

Bir kimsenin bir ayağı topuktan veya daha aşağıda kesil­miş olsa, abdest aldığı zaman, kesilen yeri yıkaması fonadır.

Eğer kesilen ayağının kesilmiş yerini ve sağlam olan ayağını yıkayıp, mestlerini giydikten sonra hades vâki’ olsa (abdesti bo-zulsa), kesilen ayağının arkasında mest içinde üç parmak mikta­rında veya daha fazla kalmış ise, o kimsenin mestleri üzerine meshetmesi caiz olur.

Amma mesti içinde, kesilen ayağının o kadarı kalmamışsa, o kimsenin abdest aldığı zaman iki ayağını da yıkaması lâzım­dır. Zira, kesilen yeri yıkamak vacip olup onun üstüne giyilen meste meshetmenin caiz olmaması, o yerin miktarının farz olan miktardan az olması sebebiyledir.

Kesilen yeri yıkamak vacip olunca, sağlam olan ayağı yıka­mak da vacip olur. Zira ona meshetse- yıkanmakla meshetmenin arasını cem’ etmek lâzım gelir; bu ise caiz değildir.

Bir kişinin iki ayağından birinin veya ikisinin birden par­makları kesilmiş olup, ayağı mesti   tam doldurmaz, mestin bir kısmı boş kalırsa, o kimse mestinin üzerine meshettiği   zaman, eğer meshi, ayağın mestin içinde bulunan kısmından üç parmak miktarı yerin üzerinde bulunursa, onun meshi caiz olur; aksi tak­dirde caiz olmaz.

Bir kimsenin mesti geniş olup, mestin bir kısmı bundan dolayı ayaktan boş olursa, yine hüküm yukarıda anlatıldığı  Hasılı kelâm; mestler üzerine meshte farz olan miktar ayakta mu’teberdir, yoksa mestde mu’teber değildir.

Eğer ayak üzerinde farz miktarı, vâki1 olursa, mesîh caiz olur. takat, ayak üzerinde farz olan miktardan daha az bir mik­tar vâki’ olursa caiz olmaz.

Bir kimse, abdest alıp cebiresine meshetse ve mestlerini giyse, sonra kırık iyileşmeden hades vâki’ olsa Cabdesti bozulsa) ve tekrar abdest alsa cebîre ve mestler üzerine meshetmesi caiz­dir. Zira, kırık çıkık iyileşmedikçe cebireye mesh ile yapılan teha-ret tam kavil bir taharettir. Hatta bu kimsenin, sıhhatli kimse­lere imamlık yapması da caizdir.

Amma, hades iyileştikten sonra vuku’ bulursa, meshetmesi caiz olmaz; cebirenin altını yıkaması lâzımdır.                  

Bir kimsenin elinde veya ayağında yarıklar bulunur, o ya­rığın içine de yağ veya ilâç gibi bir şey konulmuş olursa, eğer bunun üzerine su değdirmek zarar vermezse, abdest alırken ila­cın üzerine meshedilmesi kâfi değildir; zaruret olmadığı için, o yaranın üzerine su dökmek mutlaka vaciptir.

Eğer yarıklar bir kimsenin elinde olur ve bundan dolayı o kimse kendi başına abdest almaktan âciz bulunursa, o kimsenin başkasının yardımı ile abdest   alması   İmâm-ı A’zam  (R.A.)’a göre müstehabtır; îmâmeyn’e göre ise vaciptir.

Eğer bu kimse; başkasının yardımı ile abdest almayıp, teyem­müm, ile namaz kılsa, İmâm-ı A’zam (R.A.)’a göre bu namazı câiz olur İmâmeyn’e göre caiz olmaz.

Bir kimse kendi başına kıbleye dönmeye kadir olamaz ve necasetten kurtulmaya gücü yetmez, fakat kıbleye yöneltecek ve­ya necasetten temizlenmesini sağlayacak başka bîr kimse bulu­nursa, İmâmeyn’e göre. ona bu (ikinci) kimseden yardım isteme­si vacip olur; İmâm-ı A’zam (R.A.)’a   göre vacip   olmaz,   Zira, îmâm-ı A’zam (R.A)’a göre kişi,   kendi kudreti   ile mükelleftir; başkasının kudreti ile teklif olunmaz.

Eğer abdest aldıracak kimse bulunmazsa, her yönden aczi ta­hakkuk etmiş olduğu için, teyemmümle kıldığı namaz ittifakla caiz olur.

Çorap üzerine meshetmek, İmâm-ı A’zam (R.A.) ‘ya göre caiz değildir.

Fakat, bir kimse; çoraplarını tümü ile deri kaplatır veya na gibi sadece altlarını kaplatmış olursa, bu durumda meshetmesi caiz olur.                                                    

İmâmeyn’e göre ise : Çoraplar kalın ve sık olup, ayağa su geçmesine mâni’ bulunursa, onlarin üzerine meshetmek caiz olur. Fetva bu kavil üzeredir.

İmâm-ı A’zam (R.A.) da  ömrünün sonunda, İmâmeyn’in bu kavillerine rücû’ etmiş olduğu, Zehıyre isimli .kitapta naklolunmuştur.                                                                    

Çorabın sık ve kalın olmasının bir haddi de şudur : Çorap dar olmadığı halde, bir şey ile bağlanmaksızın baldırda durup, aşağı inmiyorsa, bu çorap sık ve kalın demektir.

İmâm Zahidi «Çorap sık ve kalın olup, kişinin onunla bir fersah veya daha ziyâde yürümesi mümkün olursa, mes’ele mez­kûr ihtilâf üzere olur.» demiştir. Hulâsa’da da böyle zikredilmiş­tir. Çorap için aranan hadlerin en güzeli de budur. Bunun için Münye Sahibi: «Türkmen keçesinden yapılan mestler üzerine mesh caizdir. Çünkü onunla mesafe kat’etmek mümkündür.» demiştir. Ayak emtiasından maksudun, mesafe kat’etmek olma­sından dolayı Münye Sahibi «kat’ı mesâfe».ye i’tibâr etmiştir.

Bir kimse abdestli olduğu halde mesîh müddeti tamam olsa, mestlerini çıkarıp, ayaklarını yıkar; diğer abdest uzuvlarını yıkaması lâzım değildir.

Mesîh müddeti tamam olmadan, bir kimse mestlerini çı­karsa, sadece ayaklarını yıkamakla abdesti tamam olur.

Fetâvâyi Kâdîhân’da şöyle zikrolunmuştur: «Bir kimse na­maz içinde iken mesîh müddeti tamam olur, lâkin ayaklarını yı­kamaya su bulamayacağını bilirse, o kimse namazını bozmaz. Zîrâ, ayaklarını yıkamaktan âciz olduğu için, namazı bozmasın­da bir faide yoktur. Çünkü namazı bozsa, teyemmüm etmesi lâ­zımdır. Ayakların da teyemmümden bir payı yoktur. Bundan do­layı teyemmüm için namazı bozmakta hiç bir fâide yoktur.»

Meşâyih’den bazıları: «O kimsenin namazı fasid olur.» de­mişlerdir. Fakat, esahh olan kavil, önceki kavildir.

Bu durumda, mes’ele ihtilaflı olduğu için, o kimsenin ihtiya­ten namazını bozup, sonra teyemmüm ederek kılması evlâdır.

Keza, eğer o kimse, mestlerini çıkardığı zaman soğuğun za­rar vermesinden korkarsa, namazını bozup teyemmüm der; yoksa mestlerinin üzerine meshetmez. Şeyh Ekmelüddin İbni Hümâm böyle tahkik etmiştir. [49]

Abdesti Bozan Şeyler

0 Abdesti olan bir kimsenin, önünden veya arkasından çı­kan her şey abdesti bozar.

V Zekerden çıkan yelin abdesti bozmayan şeylerden oldu­ğunda ihtilaf yoktur. Kadının önünden’ çıkan yel, eğer kokmazsa, onun da abdesti.bozmayan şeylerden olduğunda, ihtilâf yok­tur. Ama eğer kokmakta ise, bu mes’elede ihtilaf vardır; esah kavi üzere bu, abdesti bozucu değildir.

Bu konuda olan ihtilâf da, sahih kavil üzere ancak önü ile arkası arasındaki perde kalkmış olan kadının Önünden çıkan yel hakkındadır. Bir kadının abdesti olduğu halde önünden yel çık­sa, İmâm Muhammed (R.A.) e göre, ihtiyaten o kadına abdest al­mak vacip olur; lâkin Câmi’i Kâdîhânî’de ve diğerlerinde bu ka­dının abdest almasının rnüstehâp olduğu zikredilmiştir.

Kokunun, o kadının önünden çıktığı sadece ihtimalidir. Bu­nunla beraber, onun tahareti yakînen sabittir ve yakın şek ile

Bazıları: «Yelin arkadan çıkması ekseriyetledir; bundan do­layı, bu kadının yelinin arkadan çıkmış olma ihtimâli tercih edi­lir.» demişlerdir.

Bazıları da:.«o yel işitilir veya kötü kokarsa, o kadının abdestini bozar; aksi takdirde bozmaz.» demişlerdir.

Hulâsa’da şöyle zikrolunmuştur: «Eğer arkadan yel çıksa, lâkin onun yukarıdan olmadığı bilinse, bu şey arkanın seğrimesi olduğu için, o kimsenin abdest alması lazım olmaz.»

Kadın veya erkekte,    mezkûr iki yerden birinden kurt, yahut ufak taş (kum) çıksa, abdestleri bozulur. Zira, onlar rutu­beti kendilerine tâbi kılıp birlikte getirirler. Rutubet ise, önden veya arkadan çıksa- her ne kadar az olsa da hadestir (abdesti bozar).

Eğer kurt, ağızdan veya kulaktan veyahut da herhangi bir yaradan çıksa abdest bozulmuş olmaz. Zîrâ, kurt temizdir-, onun-üzerindeki yaşlığın az olmasından ve bu yaşlığın kendili­ğinden akma gücü bulunmamasından dolayı abdesti bozucu de­ğildir. Bir kimse hukne (şırınga) kullanıyorsa, şırıngayı sokup çıkarsa, eğer şırınga üzerinde ıslaklık yoksa, sadece onu sokmak­la abdest bozulmaz; lâkin ehvat (en ihtiyatlı) olan, o kimsenin abdest almasıdır. Zira, şırıngada’ ıslaklık olmaması nâdirdir;

Keza, arkaya girip ucu dışarda kalan herhangi bir şeyin çık­ması halinde abdest almak ehvattır.

Amma, arkaya girip tamamen kaybolan şeyin çıkması halin­de, elbette abdesti bozar. Çünkü o şey karında olan şeye ulaş­mıştır.

Keza, o şey orucu da bozar. Amma, ucu dışarda kalan şey böyle değildir.                                                                    

Bir kimse zekerinin deliğine yağ akıtsa ve yağ tekrar geri gelse, İmâm-ı A’zam (R.A.) a göre bu, abdesti   bozmaz; İmâ-meyn’e göre ise, bozar.   Bu mes’eleyi Kâdîhân ihtilafsız   zikret­miştir. İbn-i Hümânı ise : «Bu mes’elede sadece Ebû Yûsuf (R.A.)’ un ihtilâfı vardır.» demiştir. Zahir olan da İbn-i Hûmâm’m zik­rettiğidir.

Eğer, kadının ferci içine damlattığı yağ. geri çıksa, bu­nun çıkması ittifakla abdesti bozar.

Eğer bir kimse kulağa yağ damlatsa, bir gün geçtikten sonra o yağ burnundan çıksa, bu durum abdesti bozmaz. Keza, yine kulağından çıkmış olsa da, abdesti bozmaz. Amma, eğer bu yağ ağzından çıksa abdesti bozulur.

Keza, bir kimsenin burnuna çektiği burun otu, günlerce sonra yine burnundan çıksa, abdestini bozmaz.   Fetavâ:yî Kâdî-hân’da da böyledir.

Bir kimse bevl (idrar) çıkmasın diye zekerini pamuk ile tıkasa, bevl o pamuğun dışına çıkmadıkça, abdest bozulmuş ol­maz. Eğer pamuk zekerin içinde kaybolur ve o kimse çıkarır ve­ya pamuk kendiliğinden çıkarsa, yaş ise zekere akıtılan yağın geri çıkması ile bozulduğu gibi, o kimsenin abdesti bozulur. Am­ma, eğer pamuk yaş değilse, o kimsenin abdesti bozulmaz.

Arkada kaybolup, sonra çıkan şey, bunun hilâfına olup, onun çıkması abdesti “bozar. Meselâ : Bir kimse şırınga vurdursa ve bu şırınga geri çıksa, abdesti bozulur.

Eğer zekere konulan pamuğun iç tarafı ıslanıp, ıslaklık dışarıya geçmezse, abdest bozulmaz.

Bir tarafı içeride olan pamuk düşse; eğer içeride bulunan tarafında yaşlık varsa abdest bozulmuş olur; yaşlık yoksa abdest bozulmuş olmaz.

Zekerde pamuk kullanılması, vesveseden emin olmak için müstehabdır. Amma, eğer namaz kılacak kadar, bevlin akması­nın kesilmesi, pamuk kullanmadan   mümkün   olmazsa, bu tak­dirde.pamuğun kullanılması vacip olur. Pamuğu, arkada kullan­manın hükmü.de böyledir.

Erkeklerin zekerde pamuk kullanmalarının hükmü, ka­dınların kürsüf kullan malarında da câridir. Kürsüf; kadınların bir şey çıkmaması için, fercde kullandıkları pamuğa derler.

Bir kadının kürsüfü düşse, eğer yaş ise abdesti bozulur; eğer kuru ise bozulmaz. Kürsüfün   fercin dahilinde olması ile haricinde olması müsavidir; aralarında bir fark yoktur. Bu husu­sun tafsilatını öğrenmek isteyen Asl’a müracaat etsin.

Bu İki yoldan başka yerlerden çıkan necasetler de; Hane­fî İmamlarına göre, taharetin bozulmasına sebep olur. Bu necâseüer : Kusmuk, kan. kanla karışık su ve irindir.

Kusmuk, ağız dolusu olursa abdesti bozar. Kusulan şey ge­rek yemek olsun, gerek su olsun, gerek safra olsun, gerek kara su olsun, bunların hepsi müsavidir ve abdesti bozarlar.

Ağız dolusu olmanın tayin edilmesinde- mu’teber olan ölçü, o şeyin ağızda bulunması ile konuşmanın mümkün olmamasıdır. Bazıları da, bu ölçü hakkında : «Onu tutmaya, meşakkatsiz mâ­lik olamamaktır.» demişlerdir.

İmâm Hasan’m : «Bir kimse, yediği yemeği veya içtiği suyu hemen kussa ..abdesti bozulmaz.» dediği rivayet edilmiştir. Keza, bir çocuk emdiği sütü, hemen kussa, kustuğu pis değildir.

Bazıları İmâm Hasan’ın kavlini ihtiyar etmişlerdir. Lâkin esah olan, necasete ulaşmış olduğu için, onun pis olduğudur.

Kınye’de şöyle zilo-edilmiştir : «Bir kimse, çok miktarda solucan veya yılan kussa, kustuğu o şey ağzını doldursa da abdes­ti bozulmaz. Zira onlar, nefsinde pâktir. Onlarla birlikte çıkan şey, ağzı doldurmadıkça, abdeste mâni’ olmaz.

Bir kimse balgam kussa, İmâm-ı A’zam (R.A.) ile İmâm Muhammed (R.A.) ‘e göre, abdesti bozulmaz. Balgam ister başın­dan inmiş, ister kamından çıkmış olsun,   abdesti bozmaz. Zira, balgam kayıcı bir şey olduğu için, ona necaset girip yerleşemez. Ona bitişen necaset de az.olduğu için, abdesti bozucu olmaz.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ‘a göre : Bir kimsenin kustuğu bal­gam, eğer karından yukarı çıkmışsa, civarında bulunduğu şey­lerden, dolayı necis olduğu için abdesti bozar.»

İmâm Tahâvî’nin de Ebû Yûsuf (R.A.) ‘un kavline meyli var­dır ve: -Elbisesinde balgam bulunan kimsenin onunla namaz kıl­ması mekruhtur.» dediği, Hulâsa’da zikredilmiştir.

Eğer bir kimse kan kussa, bu kan   başından inmiş olup kaygan ve tükürükle beraberse, ittifakla abdesti bozar. Bu kan, eğer pıhtüaşmış kan ise, ittifakla abdesti bozmaz.

Eğer kan karından çıkmış ve pıhtılaşmış bulunursa, ittifak­la abdesti bozmaz. Ama bu kan, ağız dolusu olursa, abdesti bozar.

Yürekten çıkan kan eğer pıhtılaşmış değil de akıcı ise, İnıâm-ı A’zam (R.A.)’m kavline göre, ağız dolusu olmasa bile abdesti bozar. İmâm Muhammed Ve göre ise; ağız dolusu olmadıkça-abdesti bozmaz.

Eğer bir kimse az az bir iki defa yemek kussa, bu kusma­lar bir oturuşta meydana’ gelmişse ve bunların hepsi toplandığı .zaman ağız dolusu olduğu takdirde, bu durum Ebû Yûsuf  (R. A.)’a göre abdesti bozar. İmâm-ı Muhammed  (R.A.)’e göre ise hepsini aynı sebepten kusmuşsa, hepsi birden ağız dolusu olduğu takdirde abdesti bozar.

Bu hususda esahh olan İmâm Muhammed (R.A.V.) ‘in kavlidir. Aynı sebepten kusmak; iki kusma arasında gönül dönmesi bitmeden, kusmaktır.

Kan ve benzerleri, bir bedenden çıktığında, eğer kendili­ğinden seyelân edip akarsa, abdesti bozar; aksi takdirde bozmaz.

Bu asıl üzere bir kaç mesele bina edilmiştir.

Çalışmaktan eli kabarmış olan kimse, o kabarcığın derisini koparsa, içinden su, kan veya sarı su çıkıp aksa veya bir uzvun­da yara bulunan kimsenin yarasından irin çıkıp, çıbanın başın­dan aksa o kimsenin abdesti bozulur. Ama eğer, yaranın başın­dan başka bir yere akmazsa abdesti bozulmaz.

Abdesti bozan akıntının tafsilâtında ihtilâf edilmiştir :

Bazıları: «Akıntı yaranın başından kendiliğinden akan şeye derler. Ama o şey yaranın üzerinde dursa ve aşağı inmese bu du­rumda  akıcı olmasına rağmen abdesti bozmaz.» dediler.

Bazıları da: O şeyin abdesti bozan akıcı şeylerden olması, o şeyin yaradan çıkıp, çıktığı yeri aşıp geçerek abdesde ve gusülde ve hakiki necasetin giderilmesinde yıkanması vacip olan yere geçmesine sebebine bağlıdır. Yâni, bir kan, baştan burna veya kulağa çıksa, eğer o kan, gusül esnasında yıkanması vacip olan burun deliklerinin ve kulak deliklerinin dışarısına tassa (tecavüz etse) abdesti bozar. Amma eğer, sadece burnun deliğine veya ku­lağın deliğine aksa ve fakat dışarı çıkmasa abdesti bozmaz.

Eğer bir kimse yaradan çıkan şeyi, yaranın başından, pa­muk veya pamuk gibi bir şeyle siler,.sonra yine çıkınca yine siler ve bunu bir kaç kere tekrarlar veyahutda yaranın üzerine top­rak veya bir başka şey ekip, çıkan şey buna geçmiş olursa, bu durumda yarayı hâli üzere terkedip sümeseydi veya üzerine bir şey ekmeseydi, çıkan şeyin yaranın dışına taşıp akma ihtimali olursa abdesti bozulur; bu ihtimal olmazsa abdest bozulmaz,

Bir kimse tükürse ve tükrüğünde kan görse, eğer tükrük kana galipse abdesti bozulmaz; eğer kan galipse bozulur. Eğer ikisi beraberse abdest almak ahvattır.

Bir kimse bir şeyi ısırsa ve ısırdığı şeyde de kan eseri gör­se veya kanı dişlerin hilallediği şeyin ucunda veyahutda mis-. vakte görse, abdesti bozulmaz.

Bâzı meşayih de bu hususu tafsil ederek, şöyle demişlerdir: Isırdığı veya ağzım hilallediği şeyde veya misvâkte kan gören kimse, elbisesinin yenini veya parmağını o yere koysa,, eğer bun­larda da kan eseri olursa, abdesti bozulur; görülmezse bozulmaz.

Hâvi isimli kitapta şöyle zikredilmiştir: Dişler arasından çıkan kanın hükmünün ne olduğu İbrahim Nehaî’den sorulduğu zaman, O şu cevabı vermiştir: «Eğer o kanın yeri belli ise, o. kan abdesti bozar ve necisdir. Eğer o kanın yeri belli değil ve tükrükle beraber çıkıyorsa, galip üzerine hükmolunur.»

İmâm Muhammed (R.A.)’den şöyle rivayet olunmuştur:

Bir kimsenin gözü ağrır ve gözünden devamlı yaş akarsa, o kim­se her vakit için abdest alsın. Zira, akan o şeyin san su olması ihtimâli vardır. Böyle olunca da bu kimse sâhib-i özür olur.

Bu hükümde göz ağrısı ile başka   yara ve ağrılar arasında fark yoktur. Ağrı sebebi ile çıkan her şey, gerek gözden, gerek kulaktan, gerek   göbekten, gerek   memeden   ve gerekse diğer uzuvlardan çıkmış olsun, esahh olan kavil üzere o şey, sadid ve sarı yara suyu olduğu için, abdesti bozar.

Fakat, bu gibi sular ağrısız çıkarsa, abdesti Fetvalarda şöyle zikrolunmuştur: Bir kimsenin göz pınarın­dan her zaman su akmakta olsa, bu kimse her vakit için abdest alır.

Onulmaz yarası olan; meselâ, idrarım tutamayan kimse. müstehâze olan kadın, her zaman burnundan T^an akan ve bun­lara benzeyen kimseler, her namaz vaktinde abdest alıp, o abdest ile, o vaktin içinde farzlardan ve nafilelerden diledikleri na­mazı kılarlar. Fakat, buvakit çıkınca, o kimselerin abdesti bozu­lur. Bir daha namaz kılmak için, tekrar abdest alırlar.

Müstehâze olan kadının, güneş doğduktan sonra aldiğı abdest ile, öğle namazını kılması caizdir. Zira onun abdesti, öğ­lenin vakti çıkıncaya kadar durur.

îmâm-i A’zam (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)’e göre, bu mesele şuna bina olunmuştur: Özür sâhiblerinin abdesti, sade­ce vaktin çıkmasile bozulur. İmâm Zufer (R.A)’e göre ise, vak­tin girmesi ile bozulur. İmâra Ebû Yûsuf (R.A.)’a göre ise, hem çıkması ile ve hem de girmesi ile bozulur.

Artık, bu mes’elede; sadece öğle vakti girmiş fakat ikindi olmamıştır. Bu durumda henüz vakit çıkmadığından İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) île İmâm Züfer (R.A.) katında müstehâze olan kadın ve benzerlerinin abdesti bozulmuş olur: İmâm-ı A’zam  ve İmâm Muhammed (R.A.)’e göre ise, bozulmuş olmaz.

Özür sahibi olan kimsenin, mümkün olduğu kadar, necaseti azaltmak için, yarasını bağlaması lâzımdır.

Eğer bir kimsenin özüründen .elbisesine bir dirhem mik­tarından fazla  (meselâ kan) bulaşsa, onu yıkaması   lazımdır. Amma, eğer yıkadığı zaman, namazı kılınca yine o miktarda bir şeyin elbisesine bulaşacağını yakinen veya zannı galip ile bile­cek olsa, yıkaması lâzım değildir. Bu kavil, fetva için muhtardır. Bazıları ise, «o kimse her vakitte, onu bir defa yıkaması lâzım­dır.» demişlerdir.

Özür sahibi olan kimse, yarasındaki kanı veya benzeri bir şeyi bir ilaçla veya bir başka usulle, çıkmaktan men etse, o kim­se özür sahibi olmaktan çıkar. Zira;’onun tam bir tehâretle na­maz kılması mümkün olur.

Bu durumda, kan aldıran kimse sahib-i özür olmaz. Çün­kü o; kanın akmasına mâni olabilirdi.

Hayızlı olan kadm, kürsüf ile kanın çıkmasına mâni ol­sa bile, hayızlı olmaktan çıkmaz. Zira, hayız sıfatı tekerrür edin­ce, hayız halinin bekası kanın gerçekten çıkmasına bağlı değil­dir. Amma, özüre gelince, bunda abdestin bozulması, bozan şe­yin gerçekten çıkmasına bağlıdır. Bu durumda ise, her vakit çık­ması muhtemel olan kana mâni olunmuştur.. Bu hâl, ise, kadim hayızlı olmaktan çıkarmaz.

Bir kimsenin bedeninde çiçek hastalığı çıkıp, ondan san su aksa ve bundan dolayı o kimse özür sahibi olsa, bir vakitte abdest aldıktan sonra, henüz su akmamış olan yaranın birinden san su aksa, abdesti bozulur. Zira, çiçek pek çok yaradan mey­dana gelmiştir ve hepsi bir tek yara hükmünde değildir.

Bir kimsenin bedeninin iki yerinde çıbanı olur ve biri de­şilmiş bulunup her vakit akarsa, yara sahibi bu sebepten özür sahibi olur. Bu durumda o kimse, bir vakit abdest aldıktan son­ra, henüz deşilip akmamakta olan çıbanı da deşilse, abdesti bo­zulur.

Bir kimsenin özür sahibi olması   hâlinin devam etmesi, o kimsenin mübtelâ olduğu hadesten hâli olarak, abdest alıp na­maz kılması, bir vaktin başlangıcından sonuna kadar mümkün olmaması demektir.

Nitekim bir kimsenin özür sahibi olmaktan çıkması, bir vak­tin başlangıcından sonuna kadar, o hadesten hâlî olmak üzere namaz kılmasının mümkün olması ile olur.                      

O halde, bir kimse anlatıldığı şekilde sahib-i özür olduğu sa­bit ve bu hâli devamlı olduktan sonra, yine anlatıldığı gibi özür sahibi olmaktan çıkınca, sonraki vakitlerden her hangi birinde, bir def a büe olsa, mübtelâ olduğu hades zuhur etse, o kimse özür sahibi olmakta bakî kalır.

Eğer özür sahibi olan kimsenin, mübtelâ olduğu hadesten kan ve benzeri şeylerden biri akmakken, mübtelâ olduğu o hadesten başka bir hades için abdest almış olsa, abdest aldıktan sonra, mübtelâ olduğu ilk özüründen kan veya benzeri şeyler den biri aksa, aldığı abdest bozulur; bir daha abdest alması lâ­zımdır. Zira, önce aldığı abdesti, mübtelâ olduğu özür için alma­yıp başka bir sebepten almıştı. Özür sahibinin bir vakit içinde bozulmayan abdesti ise, mübtelâ olduğu özür için almış olduğu abdesttir. Yoksa başka hades için alman abdest değildir. Bu me­sele, ahkanvı fıkıhda mezkûrdur.

Özür sahibi olan kimselerden, kan veya benzeri şeylerden her hangi biri, bir namaz vaktinin tamamı içinde kesilirse, o kim­se, özür sahibi olmaktan çıkar.

Buna göre, bir kimse, vaktin başında özrü kesilmiş iken, ab­dest alıp namaz kılsa, vaktin sonuna kadar bu kesilme devam etse, o kimse sıhhatli olup, kıldığı namaz sıhhatlilere mahsus ta­haretle olduğundan, kıldığı namazı îâde etmez.

Keza, eğer bir kimse, vaktin başında akıntı var iken abdest alsa ye namaz kılsa, fakat bu akıntı sonradan kesilse ve bu hal vaktin sonuna kadar devam etse, yine kıldığınamazı iade etmez. Çünkü, bu kimse özürlü idi ve kıldığı namazı.özürlülere mahsus taharetle kılmıştı.

Keza, eğer bir kimse, vaktin başında, özrünün kesildiği bir sırada abdest alsa, fakat namazı akıntı var iken kılsa, özrü namazın edasında mu’teber olduğundan ve eda vaktinde de bu özür bulunmakta olduğundan, yine namazı iade etmez.

Amma, eğer bir kimse, bir vakitte akıntı varken abdest alarak, namazını akıntı kesilmiş olarak kılsa, bu akıntının kesil­miş olma hâli, ikinci bir vakti de içine alarak devam etmiş olur­sa, önceki vakitte kılmış olduğu namazı iade eder. Çünkü o kim­se, özrü kesilmiş olduğu halde özürlüler gibi namaz kılmıştır. Kâfi’de de böyle zikredilmiştir.          

Bir kinişe sümkürünce, burnundan bir parça pıhtılaşmiş kan düşse, abdesti bozulmaz. Zira, uyuşmuş kan, tabii hararet sebebi ile kan hükmünden çıkmıştır. Kanın necis olması, onun akması iledir. Bu kanda ise,1 akma hâli olmadığından abdest bo­zulmaz.                       

Amma eğer, o. kimsenin burnundan kan damlarsa – akma ha­li bulunduğu için  abdesti bozulur.

Bir uzvu kene emip kan ile dolsa, o kene büyük olup, emdiği kan eğer çıkıp kendiliğinden akabilme ihtimâli olacak miktarda ise abdesti bozar.

Eğer kene küçük olup, emdiği kan söylenilen miktarda değil­se, abdest bozulmaz.

Amma; bir sülük bir uzvu emip, tutsa ve düşüp yarılın­ca kendisinden kan akacak derecede emmiş olsa .sülüğün bu de­rece emmesi ile, o kimsenin abdesti bozulur.

Eğer sülük, yukarıda söylenildiği kadar emmezse, abdest bo­zulmaz.

e Kara sinek, sivri sinek, pire ve bunlara benziyen şeyler, bir uzvu emseler ve dolsalar abdest bozulmuş olmaz.

Akıcılık kuvveti olmayan az miktardaki kan ve ağız do­lusu olmayan az bir miktardaki kusmuktan her biri abdesti bozucu hades olmadıkları için, Ebû Yûsuf (R. A.) ‘a göre necis de de­ğildirler. Kavl-i salıih de budur.

Eğer bunlardan biri, bir elbisenin dörtte birinden daha fazla bir kısmına isabet etse bile, namazın caiz olmasına mâni değildir.

Bunlar, eğer az bir suyun içine düşmüş olsa, onu necis et­mez. Çünkü; bunlar, necis olmuş olsaydı, abdesti bozardı.

Uyumak, abdesti bozar.

Uyuyan kimse, yanını yere koymuş, dirseklerine dayan­mış, veyahut da başka bir şeye dayanmış bulunsa; eğer dayanmış olduğu şey alınınca, o kimse düşecek durumda ise, o kimsenin uykusu, abdesti bozar.

Oturduğu yerde uyuyan ve eğilip meyillenerek, arkası yer­den bazen ayrılıp, bazen ayrılmayan kimse.hakkında, İmâm Hal-vânî: «Zahir bu ki, ‘onun abdesti Dozulmaz.» demiştir.

Yine İmâm Halvânî: «Bir kimse yanını yere koyduğu halde uyuklamasının, abdesti bozup bozmadığı fıkıh kitaplarda zikrolunmamıştır. Lâkin, zahir olan, bu hâlin abdesti bozmamasıdır. Çünkü bu hal, tam bir uyku değildir; az bir uykudur.

Bu konuda, Dehhâk da şöyle demiştir : «Bir kimse, yanında söylenen sözlerin hepsini anlayamıyacak kadar uyumuşsa, o uy­ku hadestir; o kimsenin abdesti hozulur; Bu kimse; eğer söylenen sözlerin ekserisini anlayıp; bir veya iki harfle sehiv ve gaflete düşerse abdesti bozulmaz.»

Bir kimse, namaz içinde; ayakta veya oturmakta iken yahut da rüküda veya secdede olduğu hallerin birinde uyursa, abdesti bozulmaz.

Bir kimse, namaz dışında, secde edildiği şekilde uyuşa, bu durumun abdesti, bozup bozmadığı hususunda ihtilâf vardır. Lâ­kin, zahiri mezhep, bu şekildeki   uykunun   abdesti bozmasıdır. Hulâsa’dâ: «Zahir mezhebde,   bu şekildeki uykunun   namazın içinde olması “ile dışında;olmasında fark yoktur.» denilmiştir.

Hidâye’de de, farkın olmadığı, sahih bulunmuştur.

Lâkin, bu hususta itimâd olunan kavil şudur: .Eğer o kimse, secdede sünnet olan şekil gibi durarak uyumuş ise. meselâ, kar­nını uyluldanndan ve dirseklerinin yanlanndan ayırmış olduğu halde uyumuş ise, hades olmaz; abdesti bozulmaz. Lâkin, secdede Sünnet olan şekilde durmayıp, buna uymayan bir şekilde uyu-muşsa, gerek namaz içinde gerek namaz dışında olsun, bu uyku hades olur; böyle uyuyan kimsenin, abdesti bozulur.

Bir kimse, namaz haricinde oturduğu halde uyuşa; bağ­daş kurmuş’ olsun veya başka bir şekilde otursun; veya oturağı­nın iki yanını ökçeleri üzerine koymuş olarak uyusun, veyahut da karnım uyluklarının üzerine koyduğu halde uyusun, abdesti bozulmaz. Bu hususu, İmâm Muharamed  (R.A.) Salâtil-Eser’de zikretmiştir.

Zehiyre’de şöyle zikrolunmuştur:  «Bir kimse otururken veya oturağının yanlarını ökçeleri üzerine koymuş olup, yüzü­nün üstüne düşmüş gibi olduğu halde uyursa, Ebû Yûsuf (R.A.)’a göre, abdesti bozulur.» Esahh olan kavil de budur.

Eğer bir kimse, oturağını yere koyup, dizlerini dikip ha­zır bir vaziyette otururken uyuşa, yine abdesti bozulmaz.

Keza, bu durumda olan kimse, “başını dizlerine koyup uyu­muş olsa, yine abdesti bozulmaz.

Keza, bir kimse oturağının yanlarını yere koyup, ayakları­nı biı- taraftan çıkarmış olduğu halde uyuşa, abdesti bozulmaz.

Bir kimse abdesti bozulmayacak şekilde uyurken düşse, eğer yere düştükten sonra uyanırsa, abdesti bozulur. Eğer düş­meden önce   uyanırsa,    abdesti bozulmaz.   Bu hususta   fetva, İmâm-ı A’zam (R.A.)’dan rivayet edilen, şu kavil üzeredir  «Eğer o kimsenin uyanması, gövdesi yere değdiği   sırada, aradan hiç zaman geçmeden vâki’ olmuşsa, abdesti bozulmaz.».

Bir kimse, çıplak bir binek hayvanı üzerinde uyuşa, eğer uyuması yokuş çıkarken veya düz bir yerde giderken olmuşsa, abdesti bozulmaz. Eğer yokuşu inerken uyumuşsa, abdesti bozu­lur.

Fakat, bu kimse semer veya eğer ile binmiş olduğu hayvanın üzerinde uyursa, hiç bir durumda abdesti bozulmaz.

Bayılmak ve mecnun olmak da abdesti bozar. Zira, bun­lar az bile olsalar, yine uykudan ağırdırlar. Çünkü uyumakta olan kimse, uyandınldığı zaman uyanır. Ama onlar uyandırıl­makla uyanmazlar.

Sarhoş olmak, abdesti bozar.

Abdesti bozan sarhoşluğun kavl-i sahih üzere haddi, yürür­ken zarurî olarak meyledip sallanmak ve gayri ihtiyarî hareket­lerde bulunmaktır.

Rükû’ ve sücûd ile kılman namazlarda kahkaha ile gül­mek abdesti de, namazı da bozar. Gülen kimse, namazda oldu­ğunu bilerek gülse veya bilmeden gülse, bunların ikisi de birdir-, aralarında bir fark yoktur.

Amma eğer bir kimse,   cenaze   namazında   veya tilâvet secdesinde gülmüş olsa. abdesti bozulmaz.

Bir kimse, namaz içinde, abdesti bozulacak şekilde u: ken gülse, namazı fâsid olur, fakat abdesti bozulmaz. Bu mes’ eleyi İmâm Muhammed (R.A.) Asi isimli eserde zikretmiştir. Hu­lâsa Sahibi de: «Muhtar olan kavil budur» demiştir. Muhit Sa­hibi ise : «Bu kimsenin abdesti ve namazı fâsid olur.» demiştir. Müteahhirin alimlerinin umûmîsi de bu kaville amel etmişler­dir. Lâkin fetva için muhtar olan yine Hulâsa Sâhibi’nin kavlidir.

Eğer bir çocuk namazda kahkaha ile gülse, mükellef ol­madığından dolayı, bu fiilinde cinayet mânası bulunmadığı için, abdesti bozulmaz.

Namaz içinde tebessüm etmenin, abdesti ve namazı boz­mayacağında ittifak vardır.

Abdesti ve namazı bozan kahkahanın haddinde; esahh olan kavil, gülen kimsenin gülmesini, kendisinin veya yanında olan kimsenin işitmesidir. Gülerken dişlerin görünmesi ile görünme­mesi arasında bir fark yoktur.

Tebessüm ise, kişinin kendisinin ve yanmdakinin duymadığı gülücüktür.

Fetâvâyi Hâkâniye’de ve diğer fetva kitaplarında şöyle zikrolunmuştur: «Tebessüm abdesti ve namazı ib’tal etmez. Ama gülmek namazı ifsâd eder. Çünkü, gülmek işitilen söz gibidir. Lâ­kin, gülmek abdesti ifsâd etmez; zira nâs, ancak kahkaha hak­kında vârid olmuştur. Gülmek ise, kahkaha’dan daha aşağı de­recededir.»

Gülmenin haddi: Gülüşün, gülen kimsenin kendisince işitil­mesi ve fakat yanında onlar tarafından duyulmamasıdır.

Aşırı bir şekilde dokunmak abdesti bozar. îmâm-ı A’zam (R.A.) ve Ebû Yûsuf (R.A.)’a göre, gerek meni çıksın, gerek çıkmasın m re-i fahişe ( âşın bir şekilde dokunmak)  abdesti

Aşırı bir şekilde dokunmak demek, erkeğin karnının kadının karnına veya arkasına bitişip, âleti münteşir olduğu halde, kadı­nın uzvuna arada bir hail (mâni, perde) olmaksızın bitişmesidir. Bu durumda nıezinin çıkma ihtimâli galip olduğundan, galip se­bep müsebbib makamına kaim olmuş clur ve bu hal abdesti bo­zar.

Zekere yapışmakla abdest bozulmaz.

Abdesti olan kimse, başını, sakalını, bıyığını tıraş etse ya­hut tırnağını kesse, abdesti bozulmaz.

Tıraş ettiği veya tırnağım kestiği yerleri meshetmesi yahut yıkaması da gerekmez.

Çünkü, yapılması gereken yerlere yapılmış olan mesh ve yı­kanması gereken yerleri yıkamış olmak, bedenin tümü için hük­mi bir taharettir. Sadece yıkanan veya rneshedilen yere mahsus değildir. İmdi, bu yerlerin ortadan kalkması ils, onlarla ilgili hü­kümler de’ ortadan kalkmış olmaz.

Keza, eğer bir kimsenin bazı uzuvlarında kabarmış deri bulunur, bu’derinin üzeri yıkanmış veya meshedilmiş olup, bun­dan sonra da o deri soyulup kavlanmış veya bir kimse abdest-ten veya gusülden sonra ayağından   yahut bir başka uzvundan bir miktar deri soyarsa, bu derinin   soyulması ile taharet batıl olmaz.              

Bir kimse abdest almış olduğunu, abdestli bulunduğunu yakin derecesinde bilir, fakat abdestinin bozulup bozuîmadığm-da şüphe ederse, o kimsenin abdest alması lâzım gelmez.

Bir kimse, abdestinin bozulduğunu yakin üzere bilir, fakat abdestinin bozulmasından sonra tekrar abdest alıp almadığında şüphe ederse1, o kimsenin abdest alması lâzımdır:

Bir kimse abdest aldığı sırada, bazı uzuvlarını yıkayıp yı­kamadığında şüphe etse, o uzuvlarını yıkaması lâzım değildir. Çünkü o kimsenin abdestinin tamamlanmış olması, o uzuvların da yıkamış olduğunu tercih ettirecek bir karinedir..

Keza bir kimse, abdest almak için oturduğunu bilir, fakat abdest alıp almadığında şüphe ederse, o şüphe sebebi ile, o kim­senin abdest alması lâzım deildir.

Bir kimse, kazâ-i hacet için oturduğunu bilir, fakat abdestini bozup bozmadığında şüphe ederse, o kimsenin abdest al­ması lâzımdır. Zira, oturması onun kazâ-i hacet etmesine ve ab­destinin bozulmuş olmasına karinedir.

Bir kimse, abdest uzuvlarından birisim yıkamadığını bi­lir, fakat hangisini yıkamadığını unutursa, bu hususda Necmû1-u’n-Nevâzil’de : «O kimse, sol ayağını yıkasın.»’ denilmiştir.

Bir kimse abdest aldıktan sonra, üzerinde bir yaşlık gö­rür, fakat bu yaşlığın su mu, idrar mı olduğunu bilemezse, eğer bu, onun bütün işlerinde ilk defa meydana gelen bir vesvese ise, tekrar abdest alır. Eğer o zamana kadar bu hai çok defa vaki ol­muşsa, ona iltifat etmeyip, tekrar abdest almaz. Zira taharette yakîni bir bilgisi olup, bu yakini bilgiden sonra, şek hasıl olmuş­tur.

Yakin ise, şek ile zâiî olmaz. Bu durumda ,abdest alan kim­senin, vesveseyi kesmesi ve ondan kurtulması için. yaşlık olan yere su serpmesi veya zekerini pamuk ile tıkaması lâyık olur.[50]

 

Necaset

Necâset iki türlüdür:

1- Necâset-i Galiza,

2- Necâset-i Hafife.

Necâset-i Galîza : İnsanın pisliği, bevli (idrarı), seyelan edip akan kan, şarap (içki), köpeğin ve diğer yırtıcı hayvanların ne­caseti ve bevli, domuzun eti ve bütün eczası, eti yenmeyen hay­vanlardan besmelesiz boğazlan ani arın eti, Necâset-i Galizadrr.

Eğer,  eti yenmeyen hayvanı, domuzdan başkasının hakikaten veya hükmen besmele çekilmiş olarak kesilmiş olsa, kesen de müslümart veya kitabî bulunsa, bir kimse de bu hay” vanıri eti ile veya dıbâkatten önce derisi ile namaz kılsa, bu na­mazı caiz olur, denilmiştir. Lâkin, bu konuda sahih kavil, o hay­vanın etinin kesilmekle temizlenmiş olmamasıdır.

Domuz ise ayn-i necisdir. Bunun içindir ki, o besmele ile bile kesilmiş olsa eti ve derisi taharet kabul etmez.

Tek tırnaklı ve çatal tırnaklı olan hayvanların hepsinin de pisliği (tersi) hnâm-ı A’zam (R.AJ?a göre necâset-i galiza’dır. î.mâmeyn’e göre ise filden başkasının necaseti, necâset-i hafife’dir.

Günyetl’-Fukahâ isimli eserde şöyle zikredilmiştir «Hımarın (eşeğin) bevli, tavuk, kaz, ördek, toy ve bunlara benziyen hayvanların pisliği, ittifakla necâset-i galîzadır. Eti yenen hay­vanların bevli necâset-i hafifedir. Bu İmâm-ı A’zam (R.A) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A)’a göredir. İmâm Muhammed (R.A.)’e göre ise bunlar temizdir.

Kuşlardan eti yenmiyenlerin pisliği, Fakîh Ebû Câ’fer Hindivâni’nin İmâm-ı A’zam (R.A)’dan rivayet ettiğine göre, ne­caseti hafifedir. Fakat İmâmeyn’den bunların necâset-i gâliza ol­duğu rivayet edilmiştir.

Kerhi’den gelen bir rivayete göre ise, İmâm Muhammed (R. A.)’e göre bunlar necâset-i galîza, İmâm-ı A’zam (R.A) ile İmâm Ebû Yûsuf (R.A)’a göre de temizdir.

Şemsül-Eimme Serahsî. Mebsût isimli eserinde Kerhi’nin bu rivayetini tashih etmiştir.      

Kâdîhan’ın, Câmiü’s-Sağîr’inde bulunan bir rivayete göre «eti yenmeyen kuşların necaseti İmâm-ı A’zam (R.A) Ue İmâm Ebû Yûsuf (R.A) katında necâset-i muhaffefe’dir, İmâm Mu­hammed (R.A) katında ise mugalleza’dır.» Kâdîhân’m bu nakli­ni Hidâye sahibi.de tashih etmiştir, (doğru bulmuştur.

Kedinin bevli, zâhir-i mezhebde necâset-i galîza’dır. Fa­kat bu hususta İmâm Muhammed (R.AJ’in: «Bevletmeyi alış­kanlık haline getirmiş olan kedinin bevli,- herkesin mübtelâ ol­duğu bir durum plduğundan ve bunda zaruret bulunduğu için ve ondan kaçınmak mümkün olmadığından temizdir» dediği ri­vayet edilmiştir.

Fakîh Ebû Ca’fer: «Kedinin bevli kabı pis eder. Ama elbiseyi pis etmez.» demiştir. Bu kavil hasendir. Zira, kapların üstünü örtmek veya onları kaplı bir yere koymak âdettir. Bunun içindir ki kablarda zaruret yoktur. Ama, elbiseler böyle değildir.

Eti yenen kuşların, tavuk, kaz, ördek ve bunlara benze­yen hayvanlardan başkasının pisliği meselâ güvercin, serçe ve benzerlerinin pisliği, Hanefî İmamlarına göre temizdir. Akar su­ya düşse eğer az ise, onu ifsâd etmez.

Keza, fare pisliği, zeytin yağının içine düşse, eğer az olur ve onun içinde tadı belli olmazsa onu ifsâd etmez. Çünkü, bu herkes için sözkonusu olan Ve kurtulması mümkün olmayan bir belâdır.

Fetâvâyi Kâdîhâni’de : «Kedinin ve farenin bevli. en zahir ri­vayete göre pistir. Öyleyse, suyu ve elbiseyi ifsâd eder.» denil­miştir.

Fare pisliği, değirmende buğday ile beraber öğütülse, onun eseri unda açıkça görülmezse, zaruret olduğu için afvolunur.» dediğine göre, farenin idrarı, suyu ve elbiseyi ifsâd eder. Pisliği­nin de ifsâd etmesi evlâdır. Zira su ile elbisede zaruret vardır fa­kat pislikte zaruret yoktur.

Bir fare buğdayın içine düşmüş olsa, unda onun eseri açık bir şekilde görülmedikçe, onu necis etmemesi, bu durumda şid­detli zaruret olmasındandır. Çoğu zaman fare buğday içine yu­va yapar ve yavrular. Bundan kaçınmak mümkün olmadığı için, bu hal özür olarak kabul edilir.

Yukarıda geçmiş olan meselede alışkanlık haline gelmiş olan bevl’den erkek   kedinin de bevlinin adem-i   ifsadı umum belvâ içindir.

Tavuk, su içine veya çorba içine yumurtlasa, onu ifsâd etmez.

Keza, kuzu, anasından su içine doğsa, onun üzerinde bu­lunan yaşlık suyu ifsâd etmez. Çünkü, kuzu, mahallinde paktır ve o yaşlıkta pis değildir.

Keza, süt emen hayvanın midesinde bulunan ve sütten mey­dana gelen inf eha denilen şey ölü koyunun mddesinden çıkarılırsa, İmâm-ı A’zam (R.A)a göre gerek pıhtılaşmış olsun, gerek cıvık bulunsun temizdir. îmâineyn’e göre ise, bunun cıvığı pistir. Pıhtılaşmışı da pistir, fakat bu yıkanmakla temiz olur.

İnfeha denilen şey, eğer temiz bir şekilde kesilmiş hayvan­dan çıkarılırsa; bunun temiz olduğunda ihtilâf yoktur..

Ölü hayvanın sütü hakkındaki ihtilâf da bunun gibidir. [51]

 

Mai Müsta’mel

îmâm-ı A’zam (R.A) ‘dan, Hasan bin Ziyâd vasıtası ile ge­len bir rivayete göre, rnâi müstamel (kullanılmış su) necâset-i galiza’dır.

îmâm Ebû Yûsuf (R.A)a göre necâset-i hafife’dir.

âmâm Muhammed  göre ise, kendisi temizdir fa­kat bir başka şeyi temizlemez.

Meşâyihin çoğunluğu, İmânı Muhammed’in kavli ile amel etmişlerdir ve «fetva da bu kavil üzerinedir.» demişlerdir. Zira, Resûlulîah  (Sallâllahü Teâlâ aleyhi ve sellem) den de O’nun as­habından da mâi müstamelden kaçınmak rivayet olunmamıştır. Onların mâi müstameli seferlerde ve bilhassa suyun bulunmadığı yerlerde yanlarında taşıdıkları rivayet olunmamıştır. Ayrıca sa­habelerin birbirlerinin uzuvlarında kullandıkları mai müstameli alıp, kullandıkları da rivayet olunmamıştır.

O halde, zikredilen bu şeyler, mâi müsta’melin, temizleyici olmadığına delâlet eder. Mâi müstamelin temizleyici olmama­sında, onu önce kullanmış olan kimsenin abdestli olması ile, ab-destsiz bulunması arasında bir fark yoktur. Abdestsiz olanın du­rumu hakkında İmâm Züfre’nin ihtilâfı vardır,

Mâi müsta’mel : Kendisi ile niyyet edilmeksizin bile ol­sa hades (abdestsiz olma hâli) giderilen veya ibâdet vechi üzere bedende kullanılmış olan sudur.

O halde su, bu iki şekilden biri ile kullanılmış olursa, İmânı-i A’zam (R.A.) ile İmâm Muhammerî (R.A.)’e göre, o su müsta’­mel olur. İmâm Mnhammed (R.A.)’e göre’ ise, müsta’mel, ancak ibâdet vechi üzere bedende kullanılmış olan sudur.

öyle ise, bir kimse abdestsiz olsa ve abdestsizliğini gidermek niyeti ile abdest alsa, abdest aldığı bu su, ittifakla mâi müsta’­mel olur.

Ama, abdestsiz olan kimse, niyetsiz olarak veya başkasına öğretmek maksadı ile, veyahut serinlemek için abdest alsa veya gusletmiş olsa, o su kendisi ile hades giderildiği için İmâm-i A’­zam (R.A.) ve imâm Ebü Yûsuf (R.A.)a göre müstamel olur. îmânı Muhammet! (R.A.)’e göre ise Allah’a yakınlaşmak (kud­ret  ibâdet) niyeti olmadığı için müsta’mel olmaz.

Bir kadın, elinde hades yok iken bir çanak veya çömlek yıkasa yahut elindeki kiri veya hamuru yıkasa, ittifakla Zira bu durumda ibâdet niyeti veya badesin gide­rilmesi hususlarından hiç biri yoktur.

Fetâvâyi Kâdîhân’da şöyle zikredilmiştir: «Abdestsiz ve­ya cünüp olan bir kimse, avucu ile su almak için elini su kabı­nın içine soksa -elinde de necaset bulunmasa, o su müstamel ol­maz.»           

Keza, bir kimse baıdak çıkarmak için, elini dirseklerine kadar, büyük küp içine soksa, o küpteki su pis olmaz.

Keza, cünüp olan bir kimse, elini veya ayağını, kova ara­mak için kuyunun içine soksa, zaruret olduğu için o su, müsta­mel olmaz.

Fakat, cünüp olan kimse, elini veya ayağını kuyuya serinlemek için soksa,’bu durumda zaruret olmadığı için, o su müsta­mel olur.

Cünüp olan kimse, mazmazaya niyet etmeksizin ağzına su alsa, İmâm Muhammed (R.A.) ‘e göre o su müsta’mel olmaz. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ise: «O su temizleyici olarak- kalmaz.» demiş­tir. Kâdîhan s «Ebû Yûsuf (R.A.)un kavli şahindir.» demiştir, 

Cünüp veya abdestsiz bulunan bir kimse, elini yıkamak maksadı ile su kabının içine soksa, sadece parmaklarını sokar fakat elinin ayasını sokmazsa, o su müstamel olmaz. Ama eğer elinin ayasını da sokmuşsa ,o su müsta’mel olur. Hülâsa Sahibi de böyle demiştir.

Yine Hulâsa’da şöyle zikrolunmuştur: «Temiz olan kim­se, kurbet (Allah’a yakınlık – ibâdet) niyeti ile kuyuda gusül et­se, kuyunun suyunu ifsâd eder.”

Temiz olan ve vücudunda .necaset bulunmayan bir kimse, kuyuya eğer kova aramak için atlasa ve kuyunun içinde bedeni­ni oğmasa, bu hareketin suyu ifsâd etmediğinde ittifak vardır.

Keza, temiz olan bu kimse, kirini gidermek için kuyuda bedenini oğsa. yine suyu ifsâd etmez.

Abdestsiz olan bir kimse, abdest uzuvlarından başka bir yerini yıkasa, sahih kavil üzere o su müsta’mel olmaz.

Keza, temiz elbisenin veya temiz bir kabın yıkandığı su, müsta’mel olmaz.

Abdestsiz olan kimse, elini bir suya soksa, eli pis değilse, o su. ile abdest almak caizdir. Eğer elinin temiz olduğu şüpheli ise, o su ile abdest almamak raüstehabtır..Fakat, abdest alınmış olsa caizdir. Bu son mes’ele, çocuğun abdest almak “kastı olma­dan elini suyu sokması halindedir.

Eğer çocuk, elini suya abdest alrnak niyeti ile sokar ve abdest alırsa, bu durumda müteahhirin ihtilâf etmiştir. Bu hu­susta muhtar olan kavil şudur: Eğer o çocuk âkil ise, o su müs­ta’mel olur. Zira elini, rnu’teber bir kurbet (ibâdet) niyeti ile sok­muştur.

Bir kimse cünüp olup guslederken, kullandığı su. su ka­binin içine sıçrasa, bu su, kabda olan suyu ifsâd etmez. Ancak bu su, su kabının içine   akarsa ifsâd eder. Hamam   kurnasının hükmü de böyledir.

İmâm Muhammed (R.A) ‘den muhtar olan kavil üzere, o gusül suyu, kabda bulunan suya gâlib olmadıkça, onu ifsâd etmez.

Mâi necis’den faydalanmak da caizdir. Meselâ, bu suyu çamur karmak, hayvan sulamak gibi şeylerde kullanmak caizdir.

Suyun ne zaman müstamel olacağı konusunda da ihtilâf vardır. Bazıları: «Gusülde bedenden, abdestte de uzuvdan ayrıl­dığı zaman müsta’mel olur.» demişlerdir. Bazıları da: «Uzuv ve bedenden ayrılınca, bir yerde durup toplandığı zaman, müstamel olur.» demişlerdir. [52]

 

Dibâğatla Temizleme

Dibâğât olununca temiz olan her deriyi, giymek suretiyle, yere sererek veyahut üzerinde taşıyarak, namaz kılmak caizdir? Ancak, necesü’1-aynı olduğu için. domuz derisi ve kendisine ihti­ramdan dolayı da insan derisinde de caiz değildir.

Eti yenilen veya yenilmeyen hayvanlardan herhangi biri, besmele ile boğazlanmış olursa, onun bütün cüzleri temiz olur. Domuz bu hükümden müstesnadır. Domuz hakkında, bu faslın başında tafsilatlı bilgi verilmişti.

İnsan derisinden   bir tırnak miktarındaki   bir şey, suya düşse, o suyu ifsâd eder.

Fetvâyi Hâniye’de şöyle zikrolunmuştur: «Artığı pis olan hayvanın eti ve derisi, kesilmiş olmakla pâk olmaz.» Bu hususta önceki fasılda söz geçmiştir.

Bu hususta sahih kavil, bu hayvanın derisinin pâk olduğu, etinin ise pâk olmadığıdır.

İmâm Muhammed (R.A)’e göre köpeğin, kurdun ve ayı­nın derisi kesilmekle pâk olur.

Murdar ölmüş hayvanın, siniri, kemiği, boynuzu, yelesi, kılı. tırnağı paktır. Eğer üzerinde pislik ve yağlılık yoksa, fil de­risi de debâğât ile pâk olur. Diğer yırtıcı hayvanlar gibi… Filin kemiği de paktır. Onu satmak ve ondan faydalanmak caizdir. Ancak İmâm Muhammed (R.A) ‘e göre, caiz değildir. Zira, ona göre, fil de domuz gibi, necisüTayn’dir.

İmâm Muhammed (R.A)’den şöyle lûvâyet edilmiştir Bir kadının ziynet için, boynuna takmış olduğu gerdanlıkta, arslan, tilki veya köpek dişi -bulunsa, kadının   bununla namaz kılması caizdir.

Keza, insan dişi veya kemiği olsa, bunlar esahh olan kavil üzere pâk olduğu için, zâhir-i mezhebde, mutlaka onunla birlik­te namaz kılmak caizdir. Lâkin    İmâm Muhammed  (R.A)den naklolunan bir rivayete göre, bu şey bir dirhem miktarından faz­la olursa, onunla birlikte namaz kılmak, caiz değildir.

Şeyh İmâm İsbânketî’den şöyle rivayet edilmiştir : Dârül-harb’den çıkan sincap kürkünün pis yağ ile dibâğât olunduğu bi­linir ise, onu üç kere umadıkça, onunla namaz kılmak caiz ol­maz. Eğer temiz bir şeyle dibâğât olunduğu bilinir ise, onunla, yıkamadan namaz kılmak caiz olur.

Eğer-temiz bir şeyle mi, yoksa pis bir şeyle mi dibâğât olun­duğu şüpheli olursa, efdal olan onu yıkamaktır. Fakat, yıkanmasa bile namaz caizdir.  [53] 

 

Dibâğatın Çeşitleri

Dıbâğat iki türlüdür :

1 – Hakiki   dıbâğat,

2 – Hükmî dıbağat.

Hakikî dıbâğat: Bir derinin, mazı, sap, tuz ve benzerleri gibi temiz bir şeyle dibâğât edilmesidir. Hakiki bâğattan son­ra, o şeye su isabet etmiş olsa, o şey tekrar pis. olmaz.

Hükmî çhbâğat: Yaş derinin üzerine toprak ekerek veya deriyi toprağa gömerek,   güneşe koyup, veya   ziyâde kurutup, murdar kokusunu gidererek, onu fesâd hükmünden çıkarmakla

Fakat hükmi dibâğâttan sonra, o deriye su isabet etse; yine murdar olup, olmayacağı hakkında İmâm-ı A’zam (R.A) ‘dan iki ayrı rivayet vardır. İmâm-ı A’zam (R.A) rivayetin birinde: «O derinin rutubeti avdet etmekle, necaseti de avdet eder.» de­miş, diğerinde ise: «O rutubet, evvelki pis rutubetten başkadır, deri pis olmaz.» demiştir..                   

Keza bir elbiseye meni btılaşsa, sonra kuruyarak, oğul­sa, daha sonra da ona su isabet etse, bu hususta da İmam-i A’zam (R.A.)’dan yukarıda zikredildiği gibi ilci rivayet vardır.

Keza bir yere pislik isabet ettikten sonra, o yer kurur, sonra ora yine su ile ıslanır veya bir kuyu pis olduktan sonra, suyu çekilip kurur, daha sonra da bu kuyuya yine su gelirse… bu mes’elelerih hepsinde, İmâm-i A’zam (RA) dan yukarıda zik­redilmiş olan iki rivayet vardır. Lâkin, bu hususlarda sahih kavil şudur: Bu durumlarda, meniden başkasının pisliği avdet etmez, ancak menininki avdet eder. [54]

 

Kuyuların Ahkâmı

Bir su kuyusu içine, necaset düştüğü zaman, o kuyunun suyu tükeninceye kadar çıkarılır. Bu kuyu, suyunu tamamen çı­karmakla, temiz olur.

Kuyunun suyu çıkarıldıktan sonra, başka bir su ile yıka­mağa veya sünger ile silmeğe hacet yoktur.

Eğer bir kuyunun içine, bir fare veya bir serçe veyahut-da büyüklüğü bunlar kadar olan bir şey düşse ve ölse, bu şey saatinde çıkarılsa, o kuyudan 20 kova su çıkarmak vacip olur. Bu durumda 30 kova su çıkarmak ise müstehabtır.

Kova gayet büyük ve gayet küçük olmamalıdır. Orta ol­malıdır. Mu’teber olan budur. Bu ise, normal büyüklükte, 1040 dirhem tahıl alan bir ölçek büyüklüğüdür.

Bir kuyuya, bir güvercin, bir tavuk, bir kedi veyahut da cüsse itibariyle bunlara yakın” bir şey düşüp ölse, düşüp ölen bu şey hemen çıkarılırsa, o kuyudan 40 kova su çıkarmak vacip olur. 50 kovaya varıncaya kadar çıkartmak ise, müstehabtır.

Bazıları, müstehab olmanın haddini «altmışa varıncaya kadar« şeklinde yazmışlardır; lâkin, Sâhib-i Hidâye «elliye varın­caya kadar» olması ezhârdır demiştir. 

Bir kuyuya köpek, koyun veya insan düşüp ölse, kuyudan hemen çıkarüsalar, bu kuyunun, bütün suyunun çıkarılması lâ­zımdır. Zira, İbni Sirin’den rivayet olunduğuna göre O :

Bir zenci zemzem kuyusuna düşüp öldü. Bunun üzerine, ibni Abbas Hazretlerinin emri üzerine, onu kuyudan çıkarttılar. Daha sonra da kuyuda bulunan bütün suyu çıkarttılar.» demiş­tir.                                                              

Keza, köpek veya domuz bir kuyuya düşüp ölse, yine ku­yunun’ bütün suyunu çıkarmak lâzımdır. Bunların ağızları suya dokunmamış olsalar bile, yine kuyunun suyu, tamamen çıkarılır.

Ama, köpek ve domuzdan başka bir hayvan, kuyuya dü­şüp ölmeden çıkarılsa, fakat ağzına su girmiş olsa, eğer bu hay­vanın artığı temiz olur ve düştüğü sırada üzerinde necaset oldu­ğu bilinmemekte ise o kuyunun suyu pis olmaz. Lâkin,.,ihtiyaten o kuyunun suyu ile abdesi alınmaz. Çünkü, o hayvanın üzerinde, necaset bulunması ihtimâli vardır. Ayrıca, düşerken hades ihti­mâli de vardır. Bununla beraber, bu su ile abdest alınmış olsa caizdir. Çünkü, asıl olan, bu hayvanın üzerinde necaset olma­masıdır.

Eğer, kuyuya düşen hayvanın  “üzerinde,  necaset bulun­ması gâîip ihtimal olursa,   bu kuyunun suyu ile abdest   almak, caiz olmaz.

Nitekim fare, kediden kaçarken kuyuya düşse, o kuyunun suyunu necis eder. Çünkü, kediden kaçan farenin korku ile bevetmesi galip ihtimaldir.

Kuyuya düşen ve o anda ağzına su giren hayvan, artığı necis olan hayvanlardan ise, o kuyunun bütün suyu çıkarılır. Artığı pis olan bu gibi hayvanların durumu hakkında ezlıar olan kavil: Kuyunun bütün suyunun çıkarılmasının vacip olduğudur. Ağzına su girmiş alsa da, girmemiş bulunsa da hüküm aynıdır.

Eğer bu hayvan, artığı mekruh olan hayvanlardan ise, ihti­yaten o kuyudan 20 veya 30 kova su çıkarmak müstehabtır.

Eğer kuyuya düşen hayvan, artığı şüpheli hayvanlardan ise, bu sünenin zail olması için, o kuyunun bütün suyunun çıka­rılmasının lâzım geldiği, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)’tan Fetcvâ’da rivayet.olunmuştur. Bu hususta, Ebû Yûsuf (R.A.) ‘a muhalefette bulunulduğuna dair bir şey de zikredilmiş .değildir.

Kuyuya düsen hayvan, şişse veya parçalanıp dağılsa, o kuyunun bütün suyu çıkarılır; Bu durumda, düşen hayvanın bü­yük veya küçük olması arasında bir fark yoktur. Ancak, bu du­rumda hayvan, akan kanı olan hayvanlardan olmalıdır.

Kuyuya, bir farenin sadece kuyruğu veya ölü bir hay­vanın etinden bir parça düşse, düştükten sonra şişse veya dağıl­sa, yine kuyunun bütün suyunun çıkarılması lâzımdır. Çünkü, düşen bu şeyler pistir ve bütün kuyuya dağılmıştır.

Bir kuyuda, bir.fare ölüsü bulunca, fakat bunun ne zaman düştüğü bilinmese, o fare henüz şişip, dağılmış olmazsa, o kuyu­dan abdest alanlar, bir gün ve bir gece önceden beri kılmış olduk­ları namazları iade ederler. Ayrıca, bu bir gün bir gece içinde, o kuyunun suyu değmiş olan şeyleri, temiz bir su ile tekrar yaka maları lâzımdır.

Kuyudaki, fare şişmiş veya dağılmışsa, o kuyudan abdest alanlar, üç gün üç geceden beri kılmış oldukları namazlarım ia­de ederler. Ayrıca, bu zaman içinde o kuyunun suyu ile yıkanmış olan veya bu suyun değmiş olduğu şeyleıi temiz bir’su ile tekrar yıkamaları lâzımdır.

Bu iki durumda da namazların iade edilmesi ve diğer şeylerin tekrar yıkanması, îmâm-ı A’zam  (R.A.) ‘a göredir.

İmâmeyn’e göre ?se, namazların iadesi de diğer şeylerin tek­rar yıkanması da lâzım gelmez. Kuyuya düşen şeyin ne zaman düştüğü tahkik edilmedikçe, onun hangi saatte düşüp, ölmüş ol­duğu veya kuyunun dışında ölüp, şişmiş ve dağılmış olduktan sonra, rüzgâr veya bir başka sebeble kuyuya düşmüş olması ihti­mâli vardır . İmâmeyn’in hükmü bu gerekçeye dayanmaktadır.

İmâm-ı A’zam (R.A.) ‘ya göre ise, o şeyin kuyunun içinde bu­lunması, orada ölmüş olmasına açık bir delildir. Bunun içindir ki o şeyin kuyunun içinde öldüğüne hamlolıınur. O şeyin şişmiş ve dağılmış olması da uzun zamana hamlolunur. Bu zaman da

galibe i’tibar edilerek üç gün olarak takdir edilmiştir.

Deve veya koyun tersinden bir iki tanesi kuyuya düşse, lâkin parçalanıp dağılmadan çıkarılsa, o kuyunun suyu pis olmaz. Zira, sahralarda bulunan kuyuların kapağı olmayabilir. Onların çevresinde de hayvanların gezip, terslemesi çok vâki olur. Rüz­gârın esmesi ile, bunlardan bir iki tanesinin kuyuya düşmesi, ka­çınılmaz bir durumdur. Bu ise, affedilmiştir. Fakat, tunlar kuyu­nun suyunda çok miktarda bulunursa, bu affedilmez.

Eğer koyun veya devenin tersinden bir iki tanesi, onları sağarken, sütün içine düşse ve hemen çıkarılıp atılsa ve sütle bir eserleri kalmasa, o süt pis olmaz.

Fakat bunlar, sağüırken değil de, bir başka zaman sütün içine düşmüş olsa, esahh olan kavle göre o süt necis olur.

İmâm Ebû Hanife (R.A.) ‘dan rivayet edildiğine göre : Ku­rumuş olan koyun ve deve tersleri kuyuya düşmüş olsa, insanlar gördükleri zaman tiksinecekleri kadar çok olmazsa, o kuyunun suyunu ifsâd etmezler.

Fakat, bu «çok»luğun haddinde ihtilâf edilmiştir. Bazıları : «Her kova’da bir iki tane çıkarsa «çok» olur.» demişlerdir. İmâm Muhammed (R.A.)’da  «Suyun yüzünün dörtte birini kaplarsa, çok olur.» demiştir. Bu hususta esahh olan kavil şudur : Bir kim­se, onu gördüğü zaman, «çok» diyecek olursa, o çoktur ve suyu ifsâd eder.

Bunlar yaş olduğu, kuru olduğu veya kırılmış bulunduğu halde, kuyuya düştüğü zaman, onu ifsâd edip etmiyeceği huşu, sunda meşâyih arasında ihtilâf vardır. Bazıları : «Bunlar kuyu­yu necis kılar.» diye fetva vermişlerdir. Bazıları ise, yaş. kuru, kı­rılmış veya bütün olmasının arasında   bir fark görmemişlerdir. Hidâye Sahibi de, bunların hepsinde zaruret tahakkuk etmiş ol­duğu için bu son görüşü ihtiyar etmiştir.

Tek tırnaklı veya çatal tırnaklı olan hayvanların ııeces-lerimn hükmü de deve ve koyun pisliklerinin kırılmış olanları­nın hükmü gibidir. Çünkü onlarda gevşeklik vardır ve aralarına su girer. Lâkin   Meşâyihin ekserisi, bunlarda da zarurete i’tibar etmişlerdir.

Meselâ : Eğer kuyu, ovada bulunur ve bunlardan kaçınmak mümkün olmazsa, o suyun pis olmasına hükmetmezler.

Ama kuyu, evde bulunur ve bu gibi şeylerden kaçınmak mümkün olursa, bu durumda bu kuyuları el altında bulunan kap menzilesinde görüp, ona düşen az bir pisliğin dahi affedilmesini söylerler ve o kuyudaki suyun pis olduğuna hükmederler.

Tek tırnaklı hayvanların tersleri katı olduğu zaman, deve ve koyun pisliklerinin hükmündedir.

Eğer kuyuya güvercin ve serçe pisliği düşerse, bunlar su­yu ifsâd etmez.

Amma, eğer kuyuya tavuk pisliği düşmüş olsa, bu, suyu ifsâd eder. Çünkü bu, necâset-i galizadır. Kaz, ördek gibi tavuğa benziyen şeylerin pisliği de, tavuk pisliği hükmündedir.

Yarasanm pisliği de bevli de suyu ifsâd etmez.

Keza, eti yenmeyen kuşların tersi temizdir.

Ama bazıları, İmâm-ı A’zam (R.A.)’dan ve imâm Ebû Yu­suf (R.A)’dan yırtıcı kuşların necisinin, necâset-i hafîfeden olduğunu rivayet etmişlerdir. Bu iki imâm bunlara, diğer hafif neca­setlerin hükmünü vermişler ve  Yırtıcı kuşlar uçarken, havada tersİeseler ve elbiseye isabet etse, bu gayet çok olmadıkça, elbi­seyi ifsâd etmez. Ama bu, suya düşerse, suyu ifsâd eder. Suyun, içine düşen de.az olursa, vasıflarından birini değiştirmedikçe çok miktardaki suyu, ifsâd etmez.

Bu şey kaplara düşerse, onları ifsâd eder. Zira onların bu şey­lerden korunması mümkündür.

Bunlar., çok miktarlarda olmadıkça, kuyunun suyunu da if­sâd etmez. Zira, bu durumdan kaçınmak mümkün değildir.

Eğer koyun, sığır veya bunlardan başka eti yenen, hay­vanlardan biri, su kuyusuna bevletse o kuyunun suyu pis olur.

Bir kuyuya bir damla kan veya bir damla şarap düşmüş ol­sa, bu kuyunun suyu tamamen çıkarılır.

Zehiyre isimli kitapta : Cünüp bir kimse gusletmek için kuyudan bir kova su çekip başına dökse, bundan sonra bir kova daha su çekerken, vücudundan kuyunun içine su damlasa.. kuyu pis olmaz. Çünkü, bu durumda bundan kaçınmak güçtür ve zaru­ret vardır. [55]

 

Kuyuya Giren Cenabet Kimsenin Ve Bu Kuyunun Durumu :

Cünüp veya abdestsiz olan bir kimse, bir kuyunun içine düşse veya kova aramak için girse, bu kimse ğusle veya abdeste niyet de etmemişse, îmâm-ı A’zam (R.A)’dan bir rivayete göre, hem su, hem de suya giren kimse pistir. Zira, o kimsenin suya ilk mülâki,olduğu anda su müsta’mel olur. Mâi müsta’mel ise, necis-tir: Bu clurumda o kimsenin diğer uzuvlarına pis su ulaşmış olur ve uzuvlarından hades hâli zail olmaz. O kimse, cünüplük veya abdestsizlik hâli üzerine baki kalır.

Bir. rivayette de, «eğer o kimse, mazmaza ve istinşâk ederse cünüplükten çıkar; lâkin mâ-i müstamel kullandığı için, bu suyun pisliği ile yine pis olur.» denilmiştir. Bu rivayete göre, o kimsenin Kur’ân okuması caizdir.

Hidâys’de şöyle denilmiştir : «İmâm-ı A’zam (R.A.)’dan şöyle de.rivayet edilmiştir : «O kimse, bu durumda paktır… Zira, c su adam içinden ayrılmadan önce müsta’mel değildir. Yâni, o suya. bu durumda müsta’mel su hükmü verilmez.» Esahh olan kavil budur.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A) demiştir ki :  «Bu durumda, o kişi cünüptür. Fakat su temizdir.» Zira Ebû Yûsuf  ER.A.)  uzvun te­mizliğinde o uzvun üzerine suyu dökmeyi veya dökme yerine ge­çebilecek bir şeyi şart koşmuştur. Bu durumda da, bu şartlar bu­lunmadığı için, o su ile badesin-giderilmesi veya kurb.et (Allah’a , yakınlık – ibâdet) için kullanılana hâli olmadığı için, o su olduğu gibi bakidir. Yani bu durumda ne adam temizlenmiş ve ne de su ‘ pislenmiş olur.

İmâm Muhammed (R.A) ise : «İkisi de temizdir. Adam su ile hadesten çıkmış, temiz olmuştur. Su ise, kendisi ile hadesten kur­tulmak niyeti olmadığı ve bir kurbet (ibadeti) yerine getirilmedi­ği için temizdir.»   .

Nakledilen bu rivayetler, b kimsenin üzerinde veya elbise­sinde hakikî bü necaset bulunmadığı zamanlar içindir.

Fakat, o.kimsenin elbisesinde veya üzerinde pislik varsa, ve­ya o, kimse sudan başka bir şeyle istincâ etmişse (taharetlenmiş ) o: su ittifakla pis olmuştur. [56]

 

Kuyuya Düşen Fareler

Eğer kuyuya birkaç fare düşse, İmâm Ebû Yûsuf (R.A)’ya göre, dörde varıncaya kadar düşmesi halinde, o kuyudan ,20 kova, su çıkartılması vaciptir. 30 kova. çıkarılması ise müstehabtır.

Eğer beş fare düşmüş olursa, dokuz fareye varıncaya ka­dar kırk veya elli kova su çıkarılması lâzımdır.

Fakat, bir kuyuya on fare düşerse, kuyunun bütün suyu­nun çıkarılması lâzımdır. Zira, on fare, köpek menzilesinde olur.

İmâm Muhammed (R.A)’dan şöyle rivayet olunmuştur : «Kuyuya iki fare düşer, lâkin bunların büyüklüğü tavuk kadar olursa, 40 kova su çıkarılır. Bir kuyuya iki kedi düşerse, kuyunun, bütün suyu çekilir.» İmâm Muhammed   (R.A)  bu kavli, kıyasa Ebû Yûsuf  (R.A.)  kavlinden daha uygundur. Lâkin Ebû Yûsuf (R.A.)  «beş olursa» demekten muradı, «fareler küçük olup. mik­tarda tavuk kadar olursa»   demektir. Böyle olunca da, hakikatte bu iki îmâm arasında ihtilaf yoktur. [57]

 

Kuyudan Su Çıkarma

Eğer, su kuyusu derin olur ve suyunu tamamen çıkarmak mümkün olmazsa,   kuyuda ne kadar su bulunduğu   takdir edi­lir ve o miktar su çıkarılır.

Bir kuyuda bulunan suyun miktarının takdir edilmesi hu­susunda meşâyih ihtilâf etmişlerdir : Bazıları : «O kuyudaki su­yun eni, uzunluğu ve derinliği kadar bir kuyu kazıp, o kuyudan çektikleri su ile onu doldururlar.» demişlerdir.

Bazıları ise : «Suyun ahvâlini bilen iki kişinin, hükmü ile o kuyudan su çıkarırlar. Meselâ iki kişi dese ki : «O vakitte o ku­yuda bin kova su var.» «O Kuyudan bin kova su çıkarılır.» de­mişlerdir. Hidâye’de de böyle denilmiştir. Kâfiye’de de bu kavlin esahh olduğu nakledilmiştir.

İmâm Mulı.ammed (R.A.)  «O kuyudan 200 kovadan 300 kovaya varıncaya kadar su çekilir.» dediği de rivayet olun­muştur. İmâm Muhammed (R.A.) ‘m böyle cevap vermesi, Bağdad kuyularında çok su bulunmasından dolayıdır.

İmâm-ı A’zam (R.A.) ‘dan da : «Mezkûr kuyudan 100 kova su çıkartmak kâfidir.» şeklinde bir rivayet vardır. İmâm-ı A’zam (R.A.) ‘m böyle buyurması, Küfe kuyularına göredir. Zira, onlarda su vardır Kâfiye’de de böyle zikredilmiştir.

Bu durumda, belde kuyularında, bu kavillerden, insanla­ra kolay olana itibâr olunur. Fakat, iki âdil kimsenin hükmüne itibar edip, onunla amel etmek ehvattır (İhtiyata daha uygun­dur.)

Bir kuyuya bir fare düşüp, o kuyudan 20 veya 30 kova su çekilince, kova ip, makara ve suyu çeken kimsenin eli temizlen­miş olur.    

Keza, vacip olan miktardaki suyun çekilmiş olduğu yerde, zikredilmiş olan şeylerin .hepsi pâk olur.

Bütün suyunun çıkarılmasının vacip olduğu yerlerde de kova, yarısına kadar dolmayacak mertebeye varılınca, bütün su çıkmış hükmünde olup, kuyunun ve kuyuya tabî her şeyin temiz­lenmiş olduğuna hükmolunur. Bezzâzî böyle zikretmiştir.

Kâdîhân da : «O kuyunun suyu bir iki zira miktarı kalın­ca, suyun temiz ve temizleyici olduğuna hükmolunur.» demiştir.

Kâdîhân’ın kavli pek geniş ve müsamahalıdır; Bezzâzî’nin kavli ise ihtiyata daha uygundur.

Su çıkarılan, kova eğer yırtık ise, fakat onunla yarısından fazla su çıkıyorsa, o kova sağlam menzilesinde i’tibar olunur. Bu­nu da Bezzâzî zikretmiştir, [58]

 

Akar Kanı Olmayan Hayvanın Suya Düşmesi

Akar kanı olmayan bir hayvan, -suyun veya başka bir şe­yin içinde ölürse, suyu veya içinde ölmüş olduğu diğer şeyi mur­dar etmez. Meselâ; Sivri sinek, kara sinek, bütün çeşitleri ile arı, akrep, böcek, sülük ve haşerelerin küçüklerinden ne varsa… bun­ların hiçbirisi suyu tencîs (pis) etmez.

Keza, su içinde yaşayan balık, su kurbağası, yengeç ve yılanı gibi hayvanlar, su içinde ölse veya öldükten sonra su içi­ne düşse, bu suyu tencis (pis) etmez.

Fakat, sudan başka yiyecek ve içeceklerden birinin içine düşseler, bu durumda çeşitli tafsilât vardır; fakat, balıklar hilaf­sız olarak tencis (pis) etmezler.

Kurbağa, eğer üzüm şırası veya   benzerinin içinde ölse, onu ifsâd edip etmiyecelinde müteahhirûn  (fukaha) ihtilâf et­miştir.

Bunların çoğunluğu : Kurbağanın bu şeyi necis edeceği hük­müne varmışlardır. Kâfiye’de, kurbağanın o şeyi ifsâd etmediği nakledilmiştir. Bu kavil esahh oîan kavildir.

Hidâye’de, kara kurbağası ile deniz kurbağası arasında fark olmadığı naklolunulmuştur.

Bazıları «Kara kurbağası ifsâd eder demişlerdir.

Su içinde yaşayan hayvan demek,  meydana gelmesi ve mekânı su içinde olan hayvan demektir.

Buna göre, su kuşu, su içinde ölürse, kavl-i sahih üzere suyu ifsâd eder. Sudan başka şeyleri de -evlâ olan tarîk ile ifsâd eder.

İmâm İsbîcâbî Şerhi’nde şöyle zikretmiştir : «Su içinde ya­şayıp, eti yenmeyen hayvan, su içinde ölse, o suyu pis etmez. Lâ­kin, eğer öldüğü suyun içinde şişmiş veya dağılmış olursa, o su­yu içmek mekruh olur. Çünkü, bu durumda yenmesi haram olan bir şey, suya karışmıştır ve o şeyi su ile yutmak ihtimali vardır.

Buna göre, kendisi ile birlikte, haram bir şeyi yeme ihtimâli olan, herhangi bir şeyi yemek mekruhtur. Bu şeyin yenilmesinin mekruh olduğu kavli, İmâm Muhammet!  (R.A.)’dan da rivayet

edilmiştir.

Tecnİs’de de şöyle zikredilmiştir : Eğer kara kurbağasının akan kanı olsa, bunun su içinde ölmesi o suyu ifsâd eder.

Keza akar kanı olmayan, kara yılanı bir su kabının içinde öl­se, onu tencîs (pis) etmez. Fakat eğer akar kanı olursa, o suyu, tencls pis) eder.

Eğer akar kanı olan büyük su yılanı bir su kabının içine düşüp ölse, sahih kavil üzre, o suyu tencis  (pis)  eylemez. Zira onda bulunan kan hakikatte kan değildir.    Çünkü, kanlı olan hayvan su içinde yaşamaz.

Büyük keles’in akan kanı olsa, onun su içinde ölmesi ile, o su fâsid olur.                     

Parmakları arasında perde olan kurbağa, su kurbağası, parmakları arasında perde olmayan kurbağa da kara kurbağasıdır. Aralarındaki fark, bu perdededir. [59]

 

Hayvanların Artığı Sular

İnsanın artığı, ittifakla temizdir Müslümanrn, kâfirin bü­tün hadeslerden temiz olanın, cünüp, hayızlı veya nifaslı buluna­nın artıkları temizdir.

Lâkin, bir kimse şarap veya başka bir murdar şeyi içmek­le ağzı pis olup, hemen bunların akabinde su içse, o kimsenin ar­tığı murdar olur.

Ama, eğer tükrüğünü yutup, şarabın veya benzerinin eseri ağzından gittikten sonra su içse, onun artığı, İmâm-ı A’zam (R.A.) ile İmâm Ebû Yûsuf (R.A)ya göre murdar olmaz-. Amma, İmâm Muhammed (R.A.) ‘ya göre murdar olur.

Eti yenen hayvanın’artığı da ittifakla temizdir.

Atın artığı hakkında,İmâm-ı A’zam tR.Aİ’dan dört riva­yet vardır : Atın arttığı, bir rivayette, necîstir; bir rivayette ise, şüphelidir; bir rivayette, mekruhtur ve bir rivayette de temizdir. Sahih olan ise, bunun temiz olduğudur..  Zîra, atın yenmesinin mekruh olması, onun   diğer hayvanlara göre üstün olmasından­dır; yoksa onun murdar olmasından dolayı değildir. İmâmeyn’e göre ise, temiz olduğunda şüphe yoktur. Müteahhirîn’in hepsi de kerâhatsız temiz olduğunu tercih etmişlerdir.

Köpeğin, domuzun ve diğer vahşi hayvanların artıkları necîstin

Doğan; şahin, ve benzerleri gibj yırtıcı kuşların, evlerde yerleşmiş olan haşerelerin, bir yere kapatılmamış, başıboş dola­şan tavuğun, yılanın, akrebin, kelerin, kedinin ve benzerlerinin artıkları ise mekruhtur. Bunların artığı olan sudan başka su varken, bu su ile abdest   almak mekruhtur. Bu suyu içmek de tenzîhen mekruhtur. Tavuğun «mahpus olmayıp, başıboş dolaş­makla» kayıt altına alınmasının sebebi : Eğer tavuk bir mekânda mahpus olup, başı, ve suyu, hapsolunduğu yerden dışarda olur ve gagası ayaklarının altına ulaşmazsa, o tavuğun arttığında kerâhat yoktur. 

Şeyhül-İslâm da şöyle demiştir t «Tavuğun gagası, başkası­nın necasetine ulaşmaz lakat kendi ayakları altına ulaşmış olsa dahi, yine artığında kerahet yoktur. Zira tavuk kendi necasetini karıştırmaz.»

İmâm Ebû Yûsuf kedinin artığının mekruh ol­madığı da nakledilmiştir. Fakat, kedi eğer fare yeyip. arkası sıra hemen,bir kaptan su o kapta kalan artığı pistir. Fakat, eğer bir saat geçtikten ve ağzını yaladıktan sonra içmişse, artığı mek­ruhtur.

Eşeğin ve katırın artığı şüphelidir. Artığının şüpheli ol­ması için, katırın atasının eşek olması gerekir. Atası at olan katı­rın artığı ise, atın artığı gibidir. Keza; katırın anası inek olsa, kendisinin artığının hükmü, ineğin artığının hükmü gibidir.

Artığı şüpheli olan hayvan konusunda, bu şüphe hakkın­da ihtilâf vardır. Bazılarına göre, burada şüphe, o artığın temiz olup. olmamasında dır. Bazılarına göre ise, şüphe o artığın temiz­leyici olup ohnamasındadır. İkinci kavil esahtır. [60]

 

Hayvanların Terleri

Her hayvanın teri, onun artığı ile mu’teberdir. Mesela: Artığı temiz olan hayvanın teri de temizdir. Artığı pis olan hay­vanın teri de pistir. Artığı mekruh olanın teri de mekruhtur. Bir kimse elbisesi veya bedeni bu mekruh terle kirlenmiş olduğu halde namaz kılarsa, mekruh olur. Diğer hallerde buna kıyas ile­dir.

İmânvı A’zam  (R.A)’dan gelen meşhur bir rivayete gö­ Eşeğin, katırın teri şüphesiz temizdir.

Amma. bunlar bazı rivayetlerde necis-i galiz’dir. Lâkin elbi­sede ve bedende bulundukları zaman zaruret olduğu için affolunurlar.

Bazılarına göre ise, bunlar necâset-i hafifedir.   Bunların te­miz oldukları hakkındaki rivayet, meşhur bir rivayettir ve bu rivâyet sahihtir. [61]

 

Bazı Mes’eleler

Hanefi İmamlarından gelen zâhir-i rivâyetde, eşeğin ar­tığı pistir. Nevâdir’de İmâm Muhanımed (R.A.)m «eşeğin artığı temizdir, dediği rivayet olunmuştur.

Bizim mezhebimizde, bir bedene veya elbiseye, mekruh olan bir artık bulaşmış olsa, bu namazın caiz olmasına mâni’ ol­maz. Bulaşan bu şeyin, çok miktarda olması bile hakir olduğu için, namazın cevazına mâni’ değildir. Fakat, mekruh olan bu şeyle namaz kılmakta mekruhtur. Mekruh olan bu şeyle abdest almanın, bunu, yiyip içmenin mekruh olduğu gibi…

Bir kimsenin bedenini veya elbisesini kedi yalamış olsa, o kimsenin yıkamadan onunla namaz kılması mekruhtur. Lâkin esahh olan, buradaki kerahetin, tenzihi kerâhat olduğudur. Nite­kim İmâm Kerhî, bu kavli ihtiyar etmiştir. Bazıları ise, buradaki kerahetin, tahrirî kerahet olduğu kanaatinde bulunmuşlardır. İmâm Tahivî ise, bu kavli ihtiyar etmiştir.

Bedene veya1 elbiseye, şüpheli artıklardan biri bulaşmış ve bunun miktarı çok fazla bile olsa, namazın caiz olmasına mâni’ olmaz.

B Bedene veya elbiseye eğer, necîs olan artıklardan biri bulaşır, bu şey de bir dirhem miktarından fazla olursa, namazın cevazına mâni’ olur.

Necaset, dirhem, miktarı kadar veya ondan daha az olursa, namazın caiz olmasına mâni’ olmaz. Fakat, dirhem miktarından az olanı dahi yıkamak uygundur.

Bir elbiseye veya bedene bir dirhem miktarından daha az necset-i galize bulaşır ve o kimse onu yıkamaz sonra bir miktar daha necaset bulaşır ve bu ikisi bir dirhemi geçerse, bu durum, ittifakla namazın caiz olmasına mâni’ olur.

Rivayet edilmiştir ki : İmâmı (R.Â.) Hazretleri, elbi­sesine isabet eden, bir damla kanı yıkamadıkça namaz kılmadı. Çünkü O. vera’ sahibi (dinine bağlı, haramdan kaçınan) idi; şe­riat edeplerini ve takvanın inceliklerini kemâl mertebesinde ko­rurdu.

Dirhem miktarı demek, burada-el ayası kadar olan yer- demektir. Fakih Ebû Ca’fer Hindivânî dirhem meselesini genişle­terek demiştir ki : Cürüm ve cesed sahibi olan, ölü eti insan pis­liği gibi şeylerin miktarı, ağırlığı miskâie baliğ olan, dirhem deni­len ölçü birimi ile belirlenir… Cürmü olmayan şarap, idrar, akan kan ve benzerleri gjbi ince necasetlerin miktarı ise, el ayası ile takdir olunur. Velhasıl, kesâf (yoğun-katı) olanlarda, necasetin kendi ağırh mu’teberdir; ince Çakıcı) olanlarda ise, bulaştığı ye­rin miktarı (alanı, yüzeyi) mu’teberdir.

Bir elbiseye, pis bir yağ bulaşsa, bu yağ bulaştığı esnada dirhem miktarından az, fakat sonradan yayılıp dağılarak dirhem miktarından çok olsa, bu durumda bazıları, bu yağın bulaştığı ana itibâr edip. namazın cevazına mâni’ olmaz demişlerdir. Ba­zıları ise, namaz vaktine i’tibâr ederek, namazın cevazına mâni’ olur demişlerdir. Bu konuda, ikinci kaville amel olunur Çünkü, namaz vaktinde necasetin miktarı, dirhem miktarından ziyâde bulunmuştur.

Bu kimsenin, bu necis yağın dağılmasından önce kıldığı na­maz, namazı kıldığı sırada, namazın caiz olmasına mâni olacak bir necaset olmadığı için, caiz olur.

Eğer, pis yağ bir deriye bulaşıp, derinin içine sirayet etse (deri o yağı emse); veya bir kimse, elini pis bir yağın içine so­kar-, bir kadın, eline pis bir kma yakar, bir elbise pis bir boya ile boyanırsa, bütün bunlar, sonradan üç kere temiz su ile yıkanır­sa, temizlenmiş olurlar.

Pis olan bu şeylerin, bulaşmış olduğu şeylerde, yıkandık­tan sonra bir eserleri kalmış olsa büe zarar vermez. Derinin içine sirayet eden pis yağ afvedilmiştir.

Muhiyt’te şöyle zikrolunmuştur : «Pis bir şeyle boyanmış olan elbisenin, temizlenmesinde, suyun boyadan temizlenip, ber­rak akmasına kadar, o şeyi yıkamak şarttır. Sabun ve benzeri şeylerle yıkanması şart değildir.

Bu gibi şeylerden, elin veya elbisenin temizlenmesinde, yıka­ma suyunda, o şeyin renginden bir eserin kalmamış olmasına i’ti-bâr olunur.

Keza, Kâdîhân : «Herhangi bir el pis kına ile kınalanmış olsa, yıkandığı zaman, kınanın rengi ile boyanmış bir su aktığı müddetçe, ö el temiz olmuş sayılmaz.»

Pis olan yağın temizlenmesi konusunda, İmâm Ebû Yû­suf (R.A.)’dan şöyle bir rivayet vardır. «Pis yağı bir kabın içine koyup üzerine su dökmeli; yağ suyun üzerine çıktığı zaman yağı almalı, suyu da döküp atmalıdır. Bu iş, bu şekilde üç defa tekrar­lanırsa, o yağın temizlenmiş olduğuna hükmolunur.» Fetva da İmâm Ebû Yûsuf’un bu kavli üzeredir.

Zahiyre’de şöyle zikredilmiştir : «Bir kimse ayağına yağ sürse, sonra abdest alıp ayaklarını yıkasa, fakat o yağ sebebi ile ayaklarına su geçmese, bu durumda o kimsenin abdesti caizdir. Zira, yıkamak konusunda farz olan, uzvun üzerine sadece suyu dökmektir.»

Astarı da bulunan bir elbisenin yüzüne, bir dirhemden az necaset bulaşsa, daha sonra da bu pislik elbisenin astarına nüfuz edip, bu iki yerin genişliği el ayasından (dirhemden) fazla olsa, bu durum İmâm Muhammed (R.A.) göre namazın caiz ol­masına mâni1 olur. İmâm Ebû Yûsuf (ît.A.) ‘ya göre ise : Bu ikisi, bir elbise hükmünde olduğu için, mezkûr durum, namazın caiz olmasına mâni’ olmaz.’

Bu hususta evlâ olan. pamuklu olanlarda İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ‘un kavli ile amel etmek; pamuklu olmayanlarda ise, İmâm Muhammed (R.A.l ‘nin kavli ile amel etmektir.

Eğer, pis ve yaş bir elbise, temiz olan kuru bir elbisenin içine durulup katlansa, o elbisenin yaşlığı, kuru elbisede görül­se, fakat bu ıslaklık sıkılınca damlıyacak mertebede, olmasa, esah olan kavil, o kuru elbisenin pis olmadığıdır!

Buradaki pis elbiseden maksat, pis su ile kirlenmiş olan el­bisedir. Necasetin kendisi ile kirlenmiş olan değildir.

Meselâ Bevl (idrar) ile kirlenmiş olan yaş elbise, kuru ve temiz elbisenin içine konur, ve bu kuru elbisede, yaşlık görülse, temiz olan bu elbise de pis olmuş olur.

Keza, pis su ile kirlenmiş olan şeyat; de koku ve renk değişikliği görülse, yine, sadece onun yaşlığının geçmesi ile bile, temiz elbise kirlenmiş olur.

Keza. temiz bir elbise, pis su ile ıslanmış olan bir yerin üzerine serilir, sadece rutubet görülüp ve fakat sıkıldığı zaman suyu damlamazsa, bu temiz elbise pislenmiş olmaz,

Keza, eğer bir kimse, pis olan bir yatak üzerinde uyur terler, teri ile de yatak ıslanır ve bu yaşlık o kimsenin bedenine bulaşırsa, bu durumda, onun bedeni pis olmuş olmaz.

Keza, bir kimse, ayaklarını yıkadıktan sonra, pis bir keçe üzerinde yürüse, bu kimsenin ayakları pis olmuş olmaz.

Keza, bir kimse, ayaklarını yıkadıktan sonra, pis olan yaş bir yer üzerinde yürüse, ayalarının ıslaklığından, yerin üstünde izleri belli olsa ve fakat yerin ıslaklığı ayaklarda görülmese, o kimsenin ayakları pis olmuş olmaz. Çünkü, o kimsenin ayağında necasetin kendisi zahir olmamıştır, (görülmemiştir.) Fakat, eğer ayaklarının ıslaklığından yer çamur olur ve bu çamur o kimsenin ayaklarına bir dirhem miktarından daha fazla bulaşırsa, bu ça­mur o kimsenin namazının caiz olmasına mâni’ olur.

Zahiyre’de şöyle zikrolunmuştur : «Bir kimsenin gözleri ağrıdan çapaklanmış olsa, abdest alırken suyu o çapağın altına ulaştırmak vaciptir. Bu vâcûbiyet, çapağın altına su ulaştırma­nın zarar vermemesi halindedir. Nitekim, sıhhatli olunduğu za­man, göz pınarlarına suyu ulaştırmanın vacip olması gibi…»

Eğer bir kimse, kulağına yağ akıtsa ve yağ o kimsenin di­mağında bit giin eğlendikten sonra, yine kulağından çıksa, bu du­rum o kimsenin abdestini bozmaz. Zira, dimağ necaset mahalli değildir.

Keza, bu yağ o kimsenin burnundan çıkmış olsa, yine abdes­tini bozmaz.

Fakat, bu yağ o kimsenin ağzından çıkmış olsa, abdestini bozar. Zira ağızdan çıkan şey, mide’ye ulaştıktan sonra çıkar. Karın boşluğu (mide) ise necaset mahallidir. Bundan dolayı abdesti bo­zucu olur.

Eğer bir kimsenin kulağına, gusül ederken su kaçsa ve bu su, daha sonra burnundan çıksa, bu durum abdesti bozmaz. Keza, bu su yine kulağından çıkmış olsa bile abdesti bozmaz. Fakat bu

su, ağzından çıkmış olsa abdesti bozar.

Aslında bu mes’elenin.yeri «abdesti bozan şeyler» bahsidir. Fakat abdesti bozan şey, necîs olduğu için, «necaset» bahsinde zikredilmesi uygun oldu. Bunun için de bu konu burada anlatıldı.

Asıl mevzudan   olmamakla   beraber, yeri gelmişken bir mes’eleyi de açıklayalım :

Bir yara iyileşip kabuk tutmuş, kabuk kabarmış ve kenarları yaranın etrafına bitişik olsa, sadece cerahat akan yer, yaraya bi­tişik olmasa, bu yaranın sahibi abdest alırken suyu kabuğun üs­tüne döker ve su yaraya ulaşmasa da, bu durumda bu /kimsenin abdesti caiz olur. Zira, abdest alan kimse, görünen yerleri yıka­makla me’durdur. Yara kabuğunun altı ise, bâtın (iç, görünme­yen) dır.          ^H

Uyuyan kimsenin ağzından akan su, temizdir. Bu su ge­rek sadece ağzından çıkmakta olsun, gerek karın boşluğundan gelmekte olsun fark etmez.

Fakat, Muhıyt’ta şöyle zikrolunmuştur : «Eğer o su kurudu­ğu zaman renginden veya kokusundan bir eser kalırsa,   pistir.»

Müyltekıt’da ise : «O su karından gelmiş olursa, hecîstir.» de­nilmiştir. Bu kavil, Mııhıyt’te zikrolunan kavle de uygundur. İh­tiyata en uygun olan da budur. [62]

 

Necâset-İ Hafîfe

Eti yenen hayvanın bevli (idrarı) gibi, hafif necasetlerin namazın cevazına mani1 olması, bu şeyin pek çok olması ile tak­dir olunmuştur.                       :                         …

O halde, selim tabiat sahibi olan kimselerin veya onunla mübtelâ olan kimsenin tabiatı, necâset-i hafifeyi fahiş bulur ve onu çok miktarda .bulaşmış addederse- bu necasetle namaz kıl­mak caiz olmaz.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)’den ise: necâset-i   hafifenin na­maza mâni’ olması hususunda, bulaştığı bedenin veya elbisenin dörtte birine i’tibâr olunacağı,   rivayet olunmuştur.   Bu durum İmâm-ı A’zam (R. A.) dan da rivayet edilmiştir.

Hidâye ve Kafi Sahibleri de bu kavli doğru bulmuşlardır. Çünkü bir çok hükümlerde bir şeyin dörtte biri, onun tamamı makamına kaim olur.

Dörtte bir i’tibannın nasıl olacağı hakkında, meşâyih ara­sında ihtilâf meydana gelmiştir.

Bazılarma göre, o necâset-i haîife’nin bulaşmış olduğu elbise­nin tamamının dörtte biri mu’teberdir. Bazılarına göre ise, bu­laştığı yerin dörtte biri mu’teberdir.

Meselâ: Hafif necasetin bulaşmış olduğu yer .elbisenin eteği olursa, mu’teber olan eteğin dörtte biridir. Necasetin isabet et­tiği yer, elbisenin yeni ise, yenin dörtte birine i’tibar olunur.

Bu konuda muhtar olan kavil, birinci kavildir. Yani kendisi­ne necâset-i hafife isabet eden elbisem dörtte birine i’tibar olu­nur. Bu elbisenin büyük veya küçük olmasmda bir fark yoktur; hepsi beraberdir. [63]

 

Namazın İkinci Şartı 

 

Necasetten Taharet

Namaz kılmayı murad eden bir kimsenin, namaza başla­madan önce bedeninde, elbisesinde ve namaz kılacağı yerde bu­lunan, namazın caiz olmasına manî’   olacak her türlü necaseti gidermesi farzdır.

Bu gibi necaseti, mutlak su ile gidermek caiz olduğu gibi, mukayyed su ile gidermek de caizdir. Ayrıca, akıcı ve temiz olan, kendisi ile necasetin giderilmesi mümkün bulunan sirke ve ben­zeri gibi her ne varsa, necasetin bu gibi şeylerle giderilmesi de caizdir. [64]

 

Yakmak Veya Toprağa Sürterek Temizlemek

Bazı durumlarda, necaseti ateşte yakmakla veya toprağa sürtmekle gidermek mümkündür. Meselâ : Kana bulanmış bıçak veya koyun başı, ateşe konulup üzerindeki kan yakılsa ve eseri de kaybolsa temizlenmiş olur.

Keza, kana bulanmış bıçak, toprağa sürmekle de temiz­lenmiş olur.

İmâm Muhammed (R.A.) : «Bir yolcunun eline necaset bula­şırsa, onu toprağa silsin.» demiştir. Bu hükmün yolcuya mahsus olması, yolcunun yanında necaset giderecek akıcı şeylerden bi­rinin bulunmamasının galip ihtimâl olmasından dolayıdır.

Bu söz ile İmâm Muhammet! (R.A.)’in kasdı, «o yolcu, elini yere sürerek, necaseti azaltsın», demektir. Yoksa, «necaseti gide­recek bir şey var iken, sâdece yere sürtmekle eli temizlenmiş olur, su bulunca bir daha yıkamasına hacet yoktur.» demek de­ğildir.

Keza, meste ve benzei’i olan na li ve çorap gibi şeylere tezek ve benzerleri gibi hacmi bulunan ve gözle görülen bir pislik bu­laştığı zaman, o şey yere sürülürse, bu konuda İmâm Ebû Yû­suf (R.A.)’un; «O mest, toprağa veya kuma mübalağalı bir şekil­de sürülürse, temizlenmiş olur.» dediği rivayet olunmuştur.

Bu konuda fetva Ebû Yûsuf (R.A.)’un kavli üzeredir. Muhit’de de böyle zikrolunmuştur.

İmâm-ı A’zam (R.A.) ‘a göre ise, o mestin temiz olması, bu­laşan necasetin kuru olması şartına bağlıdır.

İmâm Muhammed (R.A.) ‘e göre   ise, o şey yıkanmaktan başka hiç bir yolla temizlenmez.

Eğer, mest veya benzeri şeye isabet eden necasetin belli bir hacmi, şekli olmaz ve bulaştığı yer de gözle görülmezse. id­rar, şarap ve benzerleri gibi onu yıkamak lazımdır; bunda itti­fak vardır. Bu şey, yaş olsa da, kuru olsa da hüküm aynıdır.

Şeyh Muhammed bin Fadl’dan şöyle nakledilmiştir: «Naline ince bir necaset bulaşan kimse, toprakta veya kumda gezse ve nalinine topraktan veya kumdan biraz bulaşmış olsa ve bunlar kurusa, o kimse na’linini yere sürtünce, İmâm-ı A’zam (R.A.)’a göre temizlenmiş olur.»

Keza, Ebû Ca’fer Hindvânî de bu kavli, İmâm-ı A’zam (R.A.)

dan yukarıdaki şekilde rivayet etmiştir. İmâm Serahsi de bunu tashih etmiştir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ‘tan da böyle rivayet edilmiştir. Lâ­kin İmâm Ebû Yûsuf, o şeyin kurumasını şart.

Velhâsıl, bu hususta fetva için muhtar olan şudur: Mest ve benzeri şeyler, yere sürütlmekle temizlenmiş olur. Bunlara isabet eden necaset, ister kendiliğinden cisim ve şekil sahibi olsun, is­ter bir başka şeye hülûl ederek cisim ve şekil sahibi olmuş bu­lunsun; ister yaş, ister kuru olsun hepsi birdir.

Bu cümleden olarak, bazen necasetin, tırnakla kazıyarak, demirle yontarak, değmiş olduğu yeri birbirine sürtüp olmakla da temizlenmesi caiz; olur.

Kazıyarak ve yontarak temizlemek, mest ve benzeri şeylerde mümkün olur. Meselâ: Bir meste gözle görülen bir necaset bu-laşsa ve kurusa, İmâm-ı A’zam (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) a göre, onu tırnakla veya bıçakla kazımakla temizlenmiş olur. Lâkin, bu durumda, o şeyde, necasetten eser kalmaması şarttır. Bir kimsenin bedenine, elbisesine veya namaz kıldığı ye­re, iğne başı kadar idrar damlaları sıçrasa, bu durum, sayılan şeyleri pis etme makamından muteber değildir. Fakat, eğer bu miktarda idrarın sıçramış olduğu şey, az bir suyun içine düşse, bazıları «bu suyu kirletmez»; bazıları ise «kirletir.» demişlerdir. Bu hususta, bundan korunmak mümkün olduğu ve zorluk bulun­madığı için, ikinci kavil daha sahihtir.

Bir kimse gusül ederken, gusül suyu, su kabımn içine sıçrasa, eğer bu su, az olur ve kaptaki suya damladığı yer belli ol­maz ve görülmezse, kaptaki suyu ifsâd etmez. Amma, eğer dam­ladığı yer belli olur, görülürse, kaptaki suyu ifsâd eder.

Ölünün yıkandığı sudan, ölü yıkayanın üzerine sıçrayan su­yun kaçınılması mümkün olmayan kadarı affedilmiştir. Münye’de, ovmanın necaseti giderici olduğu yazılıdır. [65]

 

Meni’nin Temizlenmesi

Herhangi bir elbiseye meni bulaşır ve kurursa, bu, ov­makla temizlenmiş olur.

Keza, meni bulaşan uzuv da oğmakla ve kazımakla temiz­lenmiş olur.

Meni bulaşan elbise, eğer iki kat olursa ,sahih olan kavle göre, o da ovmakla temizlenmiş olur. [66]

 

Yıkayarak Temizlemek

Keza, bu cümleden olmak üzere, yalamak sureti ile de necaseti gidermek caizdir. Nitekim, bir kimsenin eline şarap isabet etse de o kimse elini üç kere yalayıp tükürse, eli temizlen­miş olur. Tükürünce, ağzı da temizlenmiş olur.

Amma, bir elbiseye necaset bulaşsa,  eğer bu şey görü­len necasetlerden ise. onun temizlenmesi ancak giderilmiş olma­sı ile mümkün olur. [67]

 

Yıkama Ve Sıkma Şekilleri

Eğer bu necaset, bir defa yıkamakla   giderilebilirse, bir defa yıkamakla, o şey temiz olur.   En sahih olan kavle göre, bu şeyin sonradan tekrar’ yıkanmasına ihtiyaç yoktur.

Necaset, eğer görünmeyen necasetlerden olursa, temiz­lendiğine galip zan hasıl “oluncaya kadar, yıkanması lâzımdır.

Eğer. bu necasetin kokusu varsa, kokusu giderilinceye ka­dar, yıkanması gerektir. Fakat, bunun tamamen giderilmesi ga­yet güç olur ve-eseri mutlaka baki kalırsa, bu durum affedilmiş­tir. Bu mes’elede fetva, bu kavil üzeredir.

Bazılarına göre, görünmeyen necâset’in bulaşmış olduğu elbise, bir defa yıkamak ve mübalağalı bir şekilde sıkmakla te­mizlenmiş olur. Lâkin âlimler, üç kere yıkamayı galip zan yerine kabul edip, ekseri kitaplarda üç defa yıkamayı zikretmişlerdir.

Pis olan şeyi her yıkayıştan sonra, zâhir-i ri’vâyet üzre sıkmak şarttır. Son yıkayışta, sıkmanın kâfi olduğu, îmâm Mu-hammed  (R.A.İden rivayet edilmiştir. İmâra Ebû Yûsuf  (R.A) dan sıkmanın şart olmadığı da rivayet edilmiştir.   Lâkin sahih olan, zâhir-i rivayettir.

Bu konuda, galip zan üzere bir kaç mes’ele hakkında da netice çıkarılmıştırki bu mes’eleler, Muhiyt’te ve Timurtâşî’nin Câmius’s-Sağir’inde zikredilmiştir. [68]

 

Ebu Yûsuf (R.A.)’Dan  Rivayet Edilen Mes’ele

İmâm Ebû Yûsuf ( R. A. )’tan    rivayet    edilen mes’ele: «Cünüp olan bir kimse, hamamda peştemal kuşansa ve bütün vücûduna su dökerek cünüplükten çıksa; sonra peştemal üzerine de su dökse, bu durumda onu sıkmamış olsa bile, teştemal temiz olur. Çünkü, burada avret yerlerini örtme zarureti vardır.»

Müntekâ’da: «Bir kimsenin   elbisesine idrar isabet etse de .elbiseyi bir akar su içine daldırsa, üzerinden bir müddet su geçtikten sonra çıkarıp sıksa. o elbise temizlenmiş olur.» denilmistir. Bu kavil de, yukarıda geçen kavil gibi, Ebû Yûsuf dan zâhir-i rivayetin dışında bir rivayettir. şöyle zikr olunmuş tur Görünmeyen necasetin isabetinde, kişinin elbisesini üç kere yıkaması ve her defasında sıkması lâzımdır.” Asıl’da rivayet edilen bu kavil,” zâhir-i rivâye tir ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ‘un da kavlidir.

Zâhir-i rivâyenüı dışında, İmâm Muhammed ‘in: sinin görünmeyen necasetleri üç defa yıkaması ve üçüncü def; ada sıkması kâfidir.» demiş olduğu da nakledilmiştir. Bu rivâye Asıl’daki rivayetten başkadır.

Yıkadıktan sonra, sıkmanın şart olduğu; yerlerde, sıkar­ken biraz mübalağa etmek, yani sıkan kimsenin o elbiseyi! yettiği kadar sıkması, suyun damlamasının kesilmesi, yani ken­disi bir daha sıkınca su damlamaz hâle gelmiş olması vaciptir. Pis elbiseyi sıkmakta mu’teber olan ölçü. elbiseyi yıka­yan kimsenin kuvvet ve takatidir.

Eğer, sahibi elbiseyi gücü yettiği kadar sıkar ve ondan su damlamaz olur, fakat daha kuvvetli bir kimse sıktığında ondan su akıtmaya muktedir olursa, o elbisenin temiz olmasında, sahi­binin sıkmasına i’tibar olunur.

Sıkılması güç olan veya kişinin özüründen dolayı sıkılama yan şeylerin, sıkılmadan, temiz olduğuna hükmolunur. [69]

 

Ebü’l-Leysin Naklettiği Mes’ele

Ebu-Leys’in Fetevâ’smda zikredilen mes’ele: «Bezden astarı olan mestin içine, pis bir mâi girse, o mestin dışım yik yıp eli ile oğduktan sonra, içini de üç kere su ile doldurur ve bo­şaltır, fakat astarını sıkmak mümkün olmazsa, o mestin temiz’ Ol­duğuna hükmolunur.»

Bir kimse istincâ ederken, ayaklan altına istincâ suyu asa, fakat ayaklarının altında o su birikip durmasa, o kimsenin ayaklarında mestleri bulunup, bu istincâ suyu da mestlerine isa­bet etse ve lâkin mestlerinde yırtık bulunmasa ve bu su içleri­ne girmese, o mestlerle o kimsenin namaz kılması caizdir. Ayağında sağlam mesti bulunan bir kimse- istincâ ederken, istincâ suyu ayaklari altına akar, fakat birikmez ve mestlerinin içine bu su girmezse, o mestlerle namaz kılması caizdir. Zira, istincâ’da son dökülen su .istincâ yerini temizler. Bu su ile de mest temiz olur.

Mülteka’da: «Eğer istincâ eden   kimsenin mesti    yırtık olup, istincâ suyu omm ayaklarına, ayak sargılarına veya çorap­larına isabet etse, bunun affedilmiş olmasını umarım ki, o kim­senin ayakları, ayak sargıları ve çorapları istincâ yerine tabî ola­rak hepsi temiz ola denilmiştir.

Kalın ve sık bir döşeme pislense de o, bir akar su içine koyup bir gün veya bir gece orada bekletüse, bu zaman içinde onun üzerinden su akar ve bu sayede pisliğin renginden ve kokusundan onda bir eser kalmazsa, sıkılmadan   ve kurutulmadan o döşeme temiz olur.

Bir kimsenin elinde yaş bir necaset olsa, o kimse bakır­dan bir ibriği kulpundan tutup eline su dökse, üç defa dökünce o kimsenin eli ve ibriğin kulpu temiz olur.

Üzerinde necaset kurumuş olan, kumaştan yapılmış ha­sır pis olur ve bu hasırın üzerindeki bu pislik oğularak hafifleti­lir ve. sonra kuruması beklenmeden ardarda üç defa yıkanırsa, bu hasırın temizliğine hükmolunur. Her yıkamasında onu kurut­maya hacet yoktur. Zira, yaş olunca necaseti içine çekmez.

Hasıra isabet eden necaset yaş iken, hemen üç kere yıkanır­sa, hasır temiz olur. Bundan başka bir şey yapmaya ihtiyâç yok­tur.                                                      .

Hasır, eğer ham kamıştan veya kaba hasır olur ve buna ne­caset isabet ederse, bu hasırın lemiz olması için, onu üç kere yı­kamak ve her defasında kurutmak lâzımdır. Hasırın kurutul­ması, onun damlaması kesilmceye kadar bir yere terk etmekle olur. Hasır bu şekilde kurursa temiz olur.

Muhıyt’te : «Bunların kullanılmış olanlarını, temizlenmiş olduğuna galip zan hasıl oluncaya kadar yıkamak lâzımdır. Bu­nunla beraber bunlarda, necasetin tadı, kokusu ve renginden eser kalmamış olması da şarttır. Eğer bu üç şeyden birinin eseri kalmış olursa, onun temizlenmiş olduğuna hükmolunmaz.» de­nilmiştir.

Meşâyıh’in çoğunluğu da Muhit’teki bu kavli benimsemişlerdir. [70]

 

Pis Su Verilmiş Demir Âletlerin Temizlenmesi

Demirden yapılmış olan âletlere, pis su ile su verilmiş ol­sa, ona üç defa temiz su ile su verilince İmâm Ebû Yûsuf (R.A.’)’a’  göre, bu âlet temiz olur.   İmâm Muhammed (R.A.)’e göre temiz olmaz.

Buradaki ihtilâf, bir kimse namaz kılarken, yanında, yuka­rıda zikredilen bir şeyin bulunması ile ortaya çıkar.

Böyle bir bıçakla bir yiyecek kesilmiş olsa, kesilen bu şeyin kirlenmemiş olduğunda ihtilâf yoktur.

Muhıyt’de İmâm Serahsî’den şöyle nakl onulmuş tur : [71]

 

Pis Yerlerin Temizlenmesi

«Bir yere necaset isabet edip kuruyunca, eğer orada ne­caset görülmezse, o yer temiz olur. Amma, o yerin çabucak te­mizlenmesini isteyen kimsenin, takip etmesi gereken yol şudur: O yerin üzerine üç defa su döküp, her defasında temiz bir bez parçası ile orayı kurulaması gerekir.

O yere, necaset eseri görünmeyecek şekilde fazla miktarda su dökmekle de orası temizlenmiş olur.

O pis yerin üzerine temiz toprak döküp, altındaki neca­setin kokusu zahir olmasa, o yer temiz olup, üzerinde namaz kıl­mak caiz olur.

Keza, yere bitişik olan ufak taşların üzerine necaset isa­bet etmiş, sonra kuruyup   necasetin bütün   eserleri zail olmuş bulunsa, bu taşlar da yer hükmündedir. Yanı bu durumda temiz: lenmiş olur.

Keza, yerde bulunan yaş çimen, kuru ot ve diğer yerde biten ve kökü toprakta olan ne varsa onlar toprakta dururken üzerine isabet eder. necasetin, bütün eserleri gidince, bunların hepsi temiz olur. Üzerlerine güneş düşmüş olması ile, olmaması arasında fark yoktur. Zira, yere bitişik olan şeyin hükmü, ona isabet eden necasetin eserlerinin zail olması ile temizlenmiş ol­ması, yer gibidir.

Muhammed bin Fadra : «Çimen biten bir yere, eşek bevl etmiş olsa, sonra o yere üç defa ufak taneli yağmur yağsa ve her defasında da üzerine güneş doğup o yeri kurutsa, o yer temizlen­miş olur.» dediği rivayet olunmuştur.

Fakat, bu kavil, kendisinden önceki -mutlak olan- kavle muhaliftir. Ulemânın hepsi önceki kavle uymuşlardır. Fetvâ’da bu kavil üzeredir.

Keza, yerde sabit kalmak üzere döşenmiş olan taş ve tuğ­laya isabet eden necaset, kuruyup, eseri kaybolunca, onlar te­miz olurlar.

Amma, eğer o taşlar veya tuğlalar, o yere, diğer bir yere nak­ledilmek ve yerleri değiştirilmek için konmuşsa, sadece kuru­makla temiz olmazlar; mutlaka yıkanmaları lâzımdır.

Keza, kerpiç de yere düşmüş ve kirlenmiş olsa, kuruduk­tan sonra necasetin eseri zâii olmakla, üzerinde namaz kılmak caiz olur.

Fetâvâyı Kadihân’ın bir başka yerinde, nakledilen taşla­rın aralarında fark görülüyor ve bunlar cinslere göre taksim edi­liyor ve Kâdîhân: «Eğer nakledilen veya yeri değiştirilen taş yu­muşak ve necaseti   içine   çekiyorsa;   kuruyup   necasetin   eseri kaybolunca, toprak gibi temizlenmiş olur

Eğer, mermer gibi katı olur ve necaseti içine çekmezse, onu

üç kere yıkayıp, her keresinde silerek veya damlaması kesilinceye kadar beklemek suretiyle kurutarak temizlemek mümkün olur.» demiştir. [72]

 

Pis Çamurdan Yapılan Testi Nasıl Temizlenir?

Su dle toprak, bir yerde karışır ve bunlardan biri pis olur­sa, meydana gelen çamur da pis olur. En sahih kavil budur.

Pis çamurdan yapılmış bardak, çömlek gibi ne varsa, pişiril­dikten sonra, necaset eseri zahir olmazsa, bunlar pişirilmekle te-mişlenmiş olurlar.     [73]    

 

Yanmakla Veya Tuz Hâline Gelmekle Temizlenme

Eğer insan pisliği veya hayvan tersi yanıp kül olur veya eşek, köpek veya domuz, tuzlaya (tuz elde edilen göle) düşer ve orada balçık olursa (tuz hâline gelse), İmâm Muhammed (R.A.)’e göre hepsinin necisliği gidip, temiz olurlar. İmâm Ebû Yusuf (A. A)’a göre ‘ise, temiz olmazlar. Fetva İmâm Muhammed (R.A.)’in kavli üzeredir. Çünkü, bu durumda şarabın tamamen değişip sir­ke olması gibi… o necasetin aynı, bütünüyle değişmiştir. [74]

 

İnsanın Üzerine Sıçrayan Pislik

Eşek suyun içine beviederken, bir kimsenin, elbisesine sıç-rasa, sıçrayan o şeyin idrar olduğuna yakın hasıl olmadıkça, na­mazın caiz olmasına mâni’ değildir.

Keza, bir kimse su içine insan pisliği atar ve üzerine bir şey sıçrarsa, bu durumda, eğer sıçrayan şeyin isabet ettiği yerde, necaset eseri görülürse,- elbisesi   pislenmiş olur.    Necaset eseri görülmezse, elbisesi pislenmiş olmaz. Bu suyun, akar su olması ile durgun su olmasında bir fark yoktur. Muhtar olan kavil bu­dur. Fakîh EbüT-Leys de bu kavli almıştır.

Fakat, Kâdihân, Fetâvâ’smda, eşeğin    bevlinde akar su

ile durgun- su arasında fark görmüş ve: «Bir durgun suya eşek bevlettîği zaman bir dirhemden daha çok sıçran ti, bir kimsenin elbisesine isabet ederse, o elbiseyi fesâd eder ve bu elbise ile na­maz kılmak caiz olmaz.» demiştir.

Muhammed bin Fadl’dan, Ebûl’Leys’in akar su ve durgun su hakkında ihtiyar ettiği kavlin aksi nakledilmiştir. Bu konuda Muhammed bin FadI: «Ayağında necaset olan bir at su içinde yü­rürse, sudan sıçrayan şey de atın üstündeki kimsenin .elbisesine isabet ederse, elbisesi pis olur ve o elbise ile namaz kılmak caiz olmaz.» demiştir. Bu hususta birinci kavil daha sahihtir. Zira ya-km şüphe ile zail olmaz.

Ebû Nasr Debûsî’ye :   «Bir kimse binek hayvanını yıkar­ken, akan suyun veya terinin yıkayana isabet etmesi, ona bir zarar verir mi?» diye sormuşlar; Ebû Nasr, cevabında: «Zarar vermez» demiş; bunun üzerine yine «O hayvan eğer kendi bevli-nüı veya tersinin üzerine yatıp yuvarlanmış olsa, bu takdirde za­rar verir mi?» diye sormuşlar; şu cevabı vermiş: «Yatıp yuvar­landığı bevl veya ters kurumuş, dökülmüş ve böylece aynı gitmiş olur, o kimse de hayvanını bu durumda yıkamışsa zarar ver­mez.» buyurmuştur.

Zahıyre’de şöyle zikrolunmuştur:  «İnsan pisliği ile kir­lenmiş olan bir taş, akar suyun içine atılınca, su sıçrayıp bir kim­senin elbisesine bir dirhem miktarından fazla olarak isabet etse, Ebû Bekir er-Râzî: «O yeri yıkamak vacip olmaz. Fakat, orada necasetin rengi açıkça görülürse, yıkamak vacip olur.» demiştir. Nasr bin Yahya ise Mutlaka vacip olur.» demiştir. Bu hususta en sahih kavil, Ebû Bekir er-Râzî’nin kavlidir.

Bir kimse, kendi üzerinde bir dirhemden fazla insan kılı varken namaz kusa, bu namazı caizdir. Çünkü insanın kılı temiz­dir. Bu kavil sahihtir.

Kursağından bir şey çıkıp geviş getiren hayvanların, ge­vişlerinin (kursaklarından çıkarıp ağızlarında çiğnedikleri şe­yin) hükmü. o. hayvanın işkembesinin hükmü gibidir. Yani, bu kursak, necaset mahalline’bitişik olduğu kusmuk gibi necis hük­mündedir.

Her hayvanın ödü, idrarı gibidir.

İnsan derisinden bir tırnak büyüklüğünde bir şey, suya düşse, o suyu ifsâd eder ve onu kirletir. Zira, diriden ayrılan bir şey ölü gibidir. Fakat, düşen insan derisi, tırnak miktarından as ise affedilmiştir. Çünkü, az bir şeyin düşmesinden kaçınmak çok güçtü. Bu güçlüğü kaldırmak için affedilmiştir.

İnsanın dişleri konusunda ihtilâf vardır. Esahh olan ve zahir rivayet, dişlerin temiz olmasıdır.

Fetâvâyi Bakkâlî’de: «Bir yaraya, usulünce boğazlanma­mış ve derisi dibâğ edilmemiş bir köpeğin derisinden bir parça yapîştınlsa, eğer sadece o deri veya o deri ile başka bir necasetin toplamı, bir dirhem miktarından daha fazla ise, o deri ile kılın­mış olan namazın iade edilmesi lâzımdır.»

Bir kimsenin yanında kedi, yılan veya artığı necîs olma­yan hayvanların herhangi biri var iken, namaz kılması caizdir.

Eğer, o hayvan o kimsenin üzerine kendiliğinden oturmuş ise, o hayvanın üzerinde necis olsa da. olmasa da namazı caizdir.

Amma eğer, o kimse, hayvanı kendisi üzerine almışsa ve bu durumda o’ hayvanın üzerinde namaza mâni’ bir necaset yoksa namazı yine caizdir. Fakat, eğer hayvanın üzerinde namaza mâ­ni’ bir necaset varsa, o kimsenin namazı caiz değildir.

Nitekim, namaz kılan kimse, sakınmayıp, kendini koru­maya kadir olmayan bir bebeği, namaz içinde, kendiliğinden yüklenmiş olsa, o bebeğin de elbisesinde veya bedeninde namaza mâni’.necaset bulunsa, bu kimsenin bu durumda kıldığı namaz caiz olmaz.

Fakat, kendisi sakınır, kendini korumaya kadir ve temiz olmayan bir çocuk, namaz içinde- namaz kılan kimsenin üzerine çıkarsa, o çocukla birlikte namaz caiz olur. Çünkü bu durumda o kimse çocuğu yüklenmiştir; pisliği değil…

Köpek, yavrusunu ve artığı pis olanlardan bunun gibi olanları yüklenmiş olarak namaz kılan kimsenin namazı, caiz de­ğildir. Çünkü, o kimse, onun artığı olan necaseti yüklenmiş ol­maktadır.

Fakat, bir köpek yavrusu, namaz kılan kimsenin üzerine kendiliğinden binmiş olsa, yani namaz kılan kimse köpek yavru­sunu kendi isteği ile yüklenmiş olmasa, köpeğin necâsü’1-ayn ol­duğu rivayetine göre, o kimsenin namazı yine caiz olmaz. Çün­kü, bu durumda o kimse, necaseti yüklenmiş olmaktadır.

Fakat, köpeğin necasü’1-ayn olmadığma dair olan sahih riva­yet üzere, o kimsenin namazı caiz olur. Çünkü, bu kavle göre, namaz kılan kimse, necaseti yüklenmiş olmaz.

Bir kimsenin elini veya bedeninden bir başka yeri kedi yalarsa, o kimsenin kediyi yalamaktan men etmemesi mekruh­tur.

Keza, kedinin yediği ve içtiği şeyden artanı yemek ve iç­mek mekruhtur.

Zahıyre’de şöyle zikrolunmuştur:    «İstincâ yerinde dir­hem miktarından fazla necaset olduğu zaman, üç taşla istincâ edip, su ile yıkaya.»

Fakîh Ebû’1-Leys, Fetâvâ’smda: «Her ne kadar su ile yı­kamak efdal ise de, taş ile istincâ da kerâhatsız caizdir. Biz de bununla amel ederiz.» demiştir.

Bir kimse, su ile istincâ ettikten sonra, istincâ yeri kuru­madan önce, o kimseden yel çıksa, o yelin uğradığı yaş yerlerin necislenip necislenmediğinde, Meşâyih ihtilâf etmişlerdir. Bu hu­susta sahih kavil, o yerlerin necis olmadığıdır.

Keza, eğer yel necasete uğrayıp, ıslanmış bir elbiseye isa­bet etse, o elbise pis olmaz.

Yukarıdaki mes’elede, tekrar istincâ edileceği de rivayet edilmiştir. Zira, «yel çıkınca, istincâ vaktinde girmiş olan su da çıkar ve necisler» demişlerdir. Fakat bu konuda en sahih olan şu­dur : Suyun çıktığı tahakkuk etmedikçe, sadece zann ile istincâ iade olunmaz.

Keza, bir kimse ıslak don giydiği zaman, ondan yel çık­sa, sahih kavil üzere, o don neçislenmiş olmaz.

Hela veya ahırın buharı yükselse ve donsa, sonra da eri­yip damlasa ve herhangi bir kimsenin elbisesine veya bedenine isabet etse, o elbise ve o beden necislenmiş olur.              

Lâkin, Fetâvâyî Kâdîhan’da ve diğerlerinde, buradaki necis-lenmenin kıyas olduğu zikredilmiştir.

Anıma bu hususta müstahsen olan, zaruret ve bundan kaçı­nılmasında, zorluk olduğu için, bu.durumda o elbisenin veya be­denin hecislenmiş olmamasıdır.

Hamamın ve benzeri necaset yerlerinin buharları da yu­karıda zikredilen gibidir.

Bir köpek, çamur içinde gezer ve onun gezdiği yerde bir insan gezerse, bu kimsenin ayakları necisîenmiş olur.

Keza, bir köpek sulu bir kar üzerinde yürür ve onun izin­de de bir kimse gezerse, yine ayakları pis olmuş olur.

Zikredilen bu mes’eleler, köpeğin necâsü’1-ayn olması halin­dedir. Fakat, en sahih olan, bunun hilafıdır.

Eğer köpek, bir kimsenin uzvunu, elbisesini ağzı ile tutar, tuttuğu yerde eğer ağzından ıslaklık zahir olmazsa, o yer necis­lenmiş olmaz.   Köpeğin bu yeri oynarken   tutması ile, gazabla tutması arasında fark yoktur; ikisi birdir.

Eğer köpek, üzüm salkımının bir miktarını yese, .onun ağzının değdiği yer üç defa yıkanır, kalan üzüm yenir. Bu salkım kuruduktan sonra da, böyle yapmakla temiz olur.

Köpek, bir yemek kabını yalasa yine üç defa yıkamakla hanefi imamlarına göre temiz olur.

Üzüm çiğnerken ayağı kanayan bir kimseden, şıranın içi­ne kan aksa, eğer şıra henüz akmakta ise ve onda kanın eseri görülmezse, necislenmiş olmaz.

Bu kavil Ebû Hanîfe (R.A.) ile Ebû-Yûsuf Bu kavilden anlaşılan şudur: Ayaktan kan aktığı sırada, şıra akar bir vaziyette olmaz veya bu şırada kanın eseri görülürse necis olur ve temizlenmesi mümkün olmaz. Fakat, bu şıra şarap olur ve sonra değişip sirke olursa, muhtar olan, onun temiz ol­duğudur.    [75]                                                         

 

Şarabin Sirke Haline Dönüşmesi

Hulâsa’da : «Şarap küpünün içine bir fare düştükten son­ra, eğer şarap sirkeye dönüşmeden fare çıkartılmış olup, bun­dan sonra sirkeîeşmisse, bu- sirke temizdir.

Fakat,  eğer şarabın içinde fare şişip dağıldıktan sonra çıkarılmış ve bundan sonra şarap sirkeye dönüşmüşse, bu sirke temiz’ve mubah olmaz.

Eğer fare şıra içine düşse ve bu şıra sonradan şaraba dönüş-se, daha sonra da bu şarap sirkeye dönüşse, kavl-i muhtar üze­re, onun hükmü şarap içine düşen fare gibi değildir. Yâni bu temizlenmez.

Keza, bir köpeğin düştüğü şıra, şarap olup, daha sonra da sirkeye dönüşmekle temiz olmaz.» denilmiştir.

Velhâsıl şıra, murdar olduktan sonra, şarap olup sonra şarabın, sirkeye dönüşmesi ile, temizlenmiş olmaz. [76]

 

Şüpheli Su İle Alınan Abdest

Bir kimse, şüpheli veya mekruh bir su ile abdest alsa, sonra da kendisinde şüphe ve kerâhat bulunmayan bir su bulsa, bu su ile tekrar abdest alması vacip olmaz. Fakat.’kerâhatin gide-: rilmesi için bu durumda, tekrar abdest almak müstehabdır. [77]

 

Hangi Kan Pistir

Akan kandan ete yapışmış olan kan pistir. Fakat, ette ka­lan akıcı olmayan kan ve damar içinde kalmış olan kan necis de­ğildir. Zira, ulemanın   cumhurunun ihtiyarı,   necis olan kanın, akıcı kan olduğudur. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)dan kanın, yenil­mek hususunda affedilmiş, fakat elbisede affedilmemiş olduğu da rivayet edilmiştir.

Muhıyt Sahibi i «Bazı kitaplarda gördüm ki: Dalak veya yürek yarılır ve içinden akıcı olmayan kan çıkarsa, bu kan kir­letici değildir.» demiştir.

Hulâsa’da da: «Karaciğer’d en çıkan kan, eğer başka bir uzuvdan gelip orda durmakta olan bir kan değilse, temizdir.

Keza, zayıf hayvan kesildiği zaman, içinden akıcı olmayan kan. çıksa, necis değildir.

Keza, mutlak elden çıkan, akıcı olmayan kan da necis .de­ğildir.» denilmiştir. [78]

 

Şehidin Kanı

Mültekıt’da  «Şehid taşıyan kimse, şehid üzerinde üten namaz kusa ve şehidin üzerinde de kan bulunsa, namazı caizdir. Zira, şehidin kani, kendi üzerinde bulunduğu müddetçe temiz­dir. Bundan dolayıdır ki şehidin yıkanması, vacip değildir.

Fakat, şehidin kam, kendisinden ayrılmış olur ve kendi üze­rinde bulunmazsa o da diğer kanlar gibi necis olur.» denilmiştir. [79]

 

Sırtında Pis Çocuk Bulunan Kadının Durumu

Yine Mültekıt Sahibi, bir başka yerde = «Bir kadın sırtı­na, elbisesi necis olan bir bebeği yüklenmiş olduğu halde namaz kılsa, bu namaz caizdir. Bundan maksat, önceden geçmiş olduğu gibi kendiliğinden tutunup, kadının sırtına çıkan çocuktur. Yok­sa kendiliğinden tutunup duramayan   bebeği, üzerinde necaset bulunduğu halde yüklenmiş olsa, onun elbisesinde bulunan ne­cis, namazın cevazına mâni’dir. Zira, kadının sırtında kendiliğin­den duramıyan bebek, cemad (taş gibi cansız ) gibidir. Onu taşı­mak, bir kısmı necis olan bir emtiayı taşımak gibidir.» demiştir.

Bir kimse, murdar olan koyunun bağırsa-klctrjaın fesadı­nı giderip, ilaçla onu ıslah eylese, her hangi bir kimsenin üzerin­de bağırsaklar bulunduğu halde namaz kılması caizdir. Çün­kü bunlar, dibağat görmüş deri gibidir.

Keza, koyunun mesanesini İslah edip dibağlamak sureti ile içerisine süt veya yeğ koymak caizdir. Karnı da böyledir.

Kâcîîhan : «Özerinde misk göbeği bulunan kimsenin, bunun­la namaz kılması caizdir. Çünkü o dibâgat görmüş ve fesadı gi­derilmiştir. Misk helâldir. Onu yemek ve ilâç içine koymak caiz­dir.» demiştir.

Bir kadın, kendisi ile ölü bir bebek bulunduğu halde na­maz kılsa, eğer bu bebek doğum esnasında ses çıkartmamış ve doğduğu sırada hayat sahibi olduğu anlaşümamışsa, kadının na­mazı fâsiddir. Bu bebek, gerek yıkanmış olsun, gerek yıkanma­mış olsun hüküm itibariyle aralarında fark yoktur, beraberdir­ler. Çünkü, o her halde necistir ve onunla birlikte namaz kılın­maz. Bu durumdaki bebek için, cenaze namazı da kılınmaz.

Bu ölü bebek, doğum esnasında ses çıkarmış ve yaşamakta olduğu anlaşılmış, fakat çocuk henüz yıkanrnamışsa, bu durumda. kadının namazı yine fâsid’dir. Zira ölü, yıkanmadan önce te­miz değildir.

Fakat, bu ölü bebeğin, doğum esnasında yaşamakta olduğu bilinir ve cenazesi yıkanmışsa, o kadının, bu bebekle kılmış ol­duğu namaz caizdir. Bu mes’ele Uyün’da zikredilmiştir.

Fakat, bu hüküm, müslüman ölüler hakkındadır. Zira kâfir, yıkanmakla temiz olmaz.

Bir kimsenin sırtında, bir kâfirin ölmüş çocuğu bulundu­ğu halde, namaz kılması caiz değildir.

Bir kimsenin yanında, sarısı kan olmuş bir yumurta bu­lunsa, bununla birlikte namaz kılması caizdir. Çünkü o kan, he­nüz madeninden ayrılmamıştır.

Fakat, bir kimsenin, içinde idrar bulunan bir şişeyi yük-ilenmiş olarak namaz kılması, caiz değildir. Çünkü, bu idrar, ta­bii yerinden ayrılmış bir necasettir. [80]

 

Pis Elbise İle Namaz Kılan Kimsenin Durumu

Bir kimse, pamuklu elbisesi ile namaz kıldıktan sonra, bunu çıkarır ve içinde ölmüş ve kurumuş bir fare bulursa, eğer o elbisede yırtık, sökük veya delik   varsa, o elbise ile kıldığı üç gün üç gecelik namazı iade etmesi lâzımdır.   Bu, imâm-ı A’zam kavlidir. îmâmeyn ise, buna muhaliftir.

Eğer bu elbisede yırtık, sökük veya delik bulunmaz veyahut da bunlardan biri, farenin bulunduğu yerden başka bir yerde bulunur ve fare ile bunların arasında bir yol olmazsa, o kimsenin bu elbise ile kıldığı bütün namazları iade etmesinin lazım oldu­ğu hakkında ittifak vardır. Çünkü, bu durumda, o farenin elbi­sede dikilmeden önceden beri var olduğu anlaşılmaktadır.

Bir kimsenin bedeninde necaset bulunur, fakat bunu te­mizlemek için su veya necaseti giderici diğer akıcı şeylerden biri bulunmaz, veyahut da su bulunur, fakat kendisinin veya nafa­kası kendisinin üzerinde olan bir kimsenin, o anda veya gelecek­te susuz kalmasından korkarsa, o necaseti gidermek kendisine vacip olmaz. O elbise ile namaz kılması, caiz olur.

Bir kimsenin elbisesinde  necaset bulunur, setr-i avret edebilmek için o elbiseden başka bir şeyi de bulunmazsa, eğer o elbisenin.temiz olan yeri dörtte birinden az ise, îmâm-ı A’zm (R.A.) ‘a ve İmâm Ebû Yûsuf  (R.A.) ‘a göre, o kimse muhayyer­dir; dilerse o elbise ile namazını kılar, dilerse çıplak kılar.

Eğer, o elbisenin dörtte biri temiz olur ve dörtte üçü bulunursa, namazını o elbise ile kılar; bu durumda, çıplak olarak kılması caiz değildir. [81]

 

Çıplak Olan Kimse, Namazı Nasıl Kılar

Bir kimse, elbisesi olmadığından veya elbisesinin necis bulunmasından dolayı, namazını çıplak olarak kılsa. bu namazı oturduğu yerde kılar, rükû ve sücûdunu imâ ile yapar. Sücûdu yaparken, rükû’a nisbeten biraz daha fazla eğilir. Nitekim, rükû’ ve sücüddan âciz olan hasta kimseler de namazı imâ ile kılarlar.

Eğer çıplak namaz kılanlar, birçok kimse ise, namazla­rını ayrı ayrı kılarlar. Cemaat hâlinde namaz kılarlarsa, İmâm olan kimse ortalarında durur.

Çıplak olarak namaz kılan kimsenin, ne şekilde oturaca­ğı konusunda, ihtilâf edilmiştir. Bazıları: «Namazda oturduğu gi­bi oturur.» demişlerdir.

Zahıyre’de ise : «Ayaklarını kıbleye doğru uzatarak oturur. Ellerini de avret mahallinden görünen kısmın üzerine koyar.» denilmiştir. Bu şekilde oturmak, bazı yerleri kapatmak mümkün olduğu için evlâdır.

Çıplak kimsenin, oturduğu yerde namaz kılması, gündüz, gece, boş bir evde, sahrada tekbaşına olduğu halde yâni bu durumların hepsinde de birdir. En sahih kavil de budur.

Fakat ayakta kılınmış olması da kâfidir.

Ayakta kılarken de, rükû ve sücûdu yapması ile yapmaması arasında da bir fark yoktur.

Keza, oturduğu yerde kılan kimsenin de rükû’ ve sücûd yap­ması caizdir. Fakat, bunlar içinde en efdali oturduğu yerde ve îmâ ile kılmaktır.   [82]     

 

Namaz Kılınan Yerin Temiz Olması

Bir kimsenin, pis bir şeyin üzerinde durup namaz kılma­sı caiz değildir. Çünkü namazda .namaz kılman yerin temiz ol­ması da şarttır. Lâkin burada kasıt, namazın caiz olmasına mâ­ni’ olacak miktarda necaset olmasıdır; bu miktardan az olursa namaz caiz olur.

Bir kimse, astarlı bir şey üzerinde namaz kusa ve o şeyin astarında namazın cevazına mâni’ necaset bulunsa, bakılır, eğer o astarh şeyin astan, dikilmiş ve pislik namaz kıla’n kimsenin ayağının altında olursa, bu “durumda namaz kılması caiz değil­dir. Çünkü, astarı dikilmiş olduğu için, bu şey bir elbise hük­münde d ir

Eğer, bu şeyin astarı yüzüne dikilmiş değilse, o kimsenin namazı caizdir. Çünkü, bu durumda, bu şey iki ayrı elbîse hük? müridedir. Lâkin astarda bulunan necasetin renginin veya koku­sunun eserinin, diğer katında belli olmamış olması şarttır. Yâni, astardaki necaset diğer katda belli olursa, astar dikilmemiş bile olsa, namaz yine caiz olmaz. Nitekim, pis bir yerin üzerine serilmiş olan bir şeyde .necasetin eserinin görülmesi halinde, o şeyin üzerinde namaz kılmanın caiz olmadığı gibi…

Bir kimse, namaza mâni’ olacak bir necasetle pislenmiş  olan bir şeyin üzerine secde etse, namazı fâsid olur. Daha sonra, temiz bir şey üzerinde secdeyi iade edip etmemesi de hükmü değiştirmez. Bu durumda namazın fâsid olması, İmam-ı A’zam .(R.A.) ile İmâm Muhammed (R.A.)’e göredir. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ‘a göre ise : Eğer o kimse, pis bir şey üzerine secde ettiğini bilir ve temiz bir şey üzerine secdeyi iade ederse, namazı fâsid olmaz.

Bir kimsenin ayakları ve dizleri temiz bir yerde olur; al­nı ve burnu necis bir yerde bulunursa, İmâm-ı A’zam (R.A.)’ın: «O kimse, sadece burnu üzerine secde eder; Zira burnun değdiği yer, dirhem miktarından azdır.» dediği rivayet olunmuştur. .

îmâmeyn ise : «Alnında özür olmadıkça, secdelerde sadece burun üzerine yetinmek caiz değildir.» demişlerdir. Kendisinden gelen bir başka rivayette İmâm A’zam (R.A.) da : «caiz değildir.» demiştir. .En sahih olan rivayet budur.

Eğer, secde eden kimsenin, burnunun değdiği yer necis olur, fakat diğer secde yerleri temiz olursa, bu durumda kıldığı namaz -ihtilafsız- caizdir. Zira, secdede sadece alnını yere koy­makla yetinmek -ittifakla- caizdir. Sanki, sadece alnını yere koymuş, iakat burnunu koymamış gibi olur. Burnun değdiği yer ise, dirhem miktarından az olduğu için, burnun pis bir yere değmesi zarar vermez.

İmâm Serahsî: «Necaset, eğer namaz kılan kimsenin elle­rinin ve dizlerinin değdiği yerde bulunsa, o kimsenin namazı câizdir. Zira. secdede elleri ve dizleri yere koymak farz değildir; bilakis sünnettir.» demiştir.

Hanefi İmamlarına göre, ellerin ve dizlerin değdikleri yerin temiz olması şart değildir. Bununla beraber onların necaset üze­rine konması, hiç konmaması gibi olduğu için bu hal namazı ifsâd etmez.

Uyun Sahibi «Ellerin ve dizlerin değdiği yerlerin necis olma­sının namazın cevazına mâni olmayacağı “rivayeti şazz (kaide dışı) bir rivayettir. Esahb oları rivayet: Bu durumda namazın caiz olmamasıdır.» elemiştir.

Velhâsıl, secde esnasında ellerini ve dizlerini yere koy­mak farz değildir. Lâkin, bunlardan birini, bir pislik üzerine koy­mak ta affedilmez. Necaset, namazın caiz olmasına mâni’ ola­cak miktarda ise, bu durumda namaz caiz olmaz.

Eğer namaz kıîân kimsenin, bir ayağının yeri necis olsa, ayağını o pis yere koymuşsa namazı caiz olmaz, fakat ayağını koymamışsa namazı caizdir. Zira, namaz kılarken ayağının biri­sini yere koymak farzdır; ikisini birden koymak farz değildir.

Namak kılan kimsenin ayaklarından her birinin altında, dirhem miktarından az necis bulunur, lâkin ikisi bir az-ada top­landığı zaman, bir dirhem miktarından fazla olursa, namazın cevazına mâni’ olur. Nitekim, necaset, iki katlı olan bir elbise­de bulunsa, fakat her bir katda dirhem miktarında az olsa, lâ­kin iki kattaki toplandığı zaman, birlikte bir dirhem miktarın­dan fazla olsa ve o elbisede dikili bulunsa, bir kimsenin o elbi­seyi giymesinin, taşımasının veya ayakları altına almasının na­mazın cevazına mâni’ olması gibi.

Temiz bir yerde namaza başlayıp, sonra ayaklarını pis bir şeyin üzerine nakleden ve burada bir miktar duran kimse­nin namazı, eğer, namazın rükünlerinden birini edâ edebilecek kadar o necasetin üzerinde durmamışsa -ittifakla- caizdir.

Amma, eğer bir rükün edâ edilecek kadar, o pis şeyin üze­rinde eğlenmişse İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)’a göre, namazı caiz de­ğildir. İmâm Muhammed (R.A.) ise: «Bu hal üzere, bir rükün edâ etmedikçe caizdir.» demiştir.

Keza, namaz kılan kimse, pabuçlarını taşımakta olsa, eğer bu pabuçların üzerinde namaza mâni olacak miktarda ne­caset varsa ve o kimse, bu pabuçlarla bir edâ rükün etmişse, namazı -ittifakla- fâsid olur. Eğer, o kimse, bir rükün edâ ede­cek kadar, o pabuçları taşımarmşsa  ittifakla  namazı fâsid olmaz. Eğer, bir rükün edâ edecek kadar beklerse İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)’a göre, namazı fâsid olur. İmâm Muhammed .(R.A.) göre, bu durumda namazı fâsid olmaz.

Bütün bu hususlarda, muhtar olan İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) un kavlidir. Çünkü, Ebû Yûsuf (R.A.) ‘un kavli, ihtiyata daha uygundur.

Fetâvâ’yi Semerkandî’de : «Namaz kılan bir kimsenin el­bisesi, secde ettiği sırada, necis bir şeyin üzerine değerse, elbi­senin değdiği necaset kuru olur ve ondan namaza mâni’ olacak miktarda birikme ve bulaşma hasıl olmazsa, onun namazı caiz­dir.» denilmiştir.

İhtüâf-ı Ziifer isimli kitapta, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) un: «Bir kerpiç, tuğla veya taşın alt tarafında   necaset bulunur ve bir üzerinde namaz kılmış olursa, namazı fâsid ol­maz.» dediği rivayet olunmuştur.

Keza, bir tahtaya necaset bulaşır, bir kimse onu döndü-, rüp. temiz yüzünde namazım kılarsa, eğer o tahtanın kesilmesi mümkün olup, temiz vüzü ile necasetti yüzünün arasım testere ile biçmek mümkün olacak kadar kaim ise, o tahta üzerinde na­maz kılmak caiz olur. Kalınlığı bu kadar olmazsa, üzerinde na­maz kılmak da caiz olmaz.

Bir yere, kuru veya yaş necaset isabet eder, sonra bu neca­setin üzerî çamur veya kireçle sıvanırsa, bunların üzerinde na­maz kılmak caizdir.

Eğer, bu necasetin üzerine toprak dökülür fakat sıvan­mazsa, bu durumda toprak az olup, altındaki necasetin kokusu belli olursa, onun üzerinde namaz kılmak caiz değildir.

Eğer toprak çok sık olur, alLmdaki necasetin kokusu da belli

olmazsa, bu toprağın üzerinde namaz kılmak caiz olur.

Keza, bir elbise kuru necasetin üzerine serilip döşenmiş olsa, eğer o elbise ince olup, altında bulunan necaseti gösterirse veya o necasetin kokusu bulunduğu takdirde, o kokunun belli ol­ma ihtimali bulunursa, o elbise üzerinde namaz kılmak caiz ol­maz.

Üzerinde necaset bulunan bir keçeyi, namaz kılan kimse, .ters çevirip, necaset olmayan yüzünde namazını kılarsa, bu ca­izdir. Fakat, keçe üzerinde kuman namazın caiz olmasının şartı, onun kalın olup, ortadan -tahtada olduğu gibi- bölünebilme-siîıe bağlıdır.

İmânı Ebü Yûsuf (R.A.) ise, kaim bile olsa, kendisine neca­set isabet eden keçedeki, necaset tarafında namaz kılmayı caiz görmemiştir. Lâkin, temiz tarafını, pis tarafı üzerine katlıyarak namaz kılmayı caiz görmüştür. Muhtar olan kavil de budur.

Bir kimse, seccadesini pis ve yaş olan bir yere sererek, namazını kılar veya pis ve yaş olan bir yere oturmuş olursa ve-yahud da, temiz ve kuru olan bir elbiseyi, pis olan yaş bir elbise­nin içine katlıyarak,. pis ıslaklık   elbiseye veya seccadeye tesir ederse, eğer o elbise veya seccade, sıkıldığı zaman ondan bir şey damlıyacak derecede tesir etmişse, pislenmiş olur. Fakat tesiri bu derecede değilse, pislenmiş olmaz.

Şemsü’l-Eimme Halvânî: «Bir kimse, ıslak ve necis olan

şeyin üzerine elini koyduğu zaman, eğer eli ıslanıyorsa, bu dere­ce yaş olan şeyin üzerine konan elbise veya seccade de pis olur. demiştir.

Şemsü’l-Eimme’nin bu kavli mânâ    itibariyle birinci kavle

yakındır. Zira, elbise veya benzeri şeyler, sıkıldığı zaman suyu damlamadıkça, onun üzerine konan el de ıslanmaz. [83]

 

Necasetten Taharetle İlgili Bazı Feri ‘ Meseleler:

Pis olan elbiseyi, üç kere yıkayıp, üçüncü defasında da damlası kesiiinceye kadar sıkmca, onu yıkayan kimsenin eli ve elinde kalan ıslaklıkda temizlenmiş olur.

Elin ve elbisenin üzerine temizlemek için tekrar su dökmek, şart değildir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) «O uzvun üzerine su dökmedikçe veya bir akar suyu onun üzerinden geçirmedikçe, temizlenmiş olmaz. Bir kimse, murdar olan uzvunu, üç ayrı teknenin içine soksa, bu üç tekne de pis olur. Akar suda yıkamadıkça veya üze­rine su dökmedikçe temiz olmaz.» demiştir.

Bir kimse, pis bir şeyi, pis olan diğer bir şey ile yıkasa, meselâ kanı, koyunun idrarı ile yıkanmış olsa, bu durumda ba­zıları : «Önceki necasetin hükmü gider ve o şeyde ikinci necase­tin hükmü sabit olur.» demişlerdir.

İmâm Serahsi’de : «En sahih olanı budur ki -. İdrar ile temiz­lik olmaz» demiştir. Hidâye’nin ibaresinde de buna işaret vardır.

Bir kimse, bir elbisenin pislenmiş olan tarafını unutup, burayı araştırarak veya araştırmadan, elbisenin bir tarafını yı­kamış olsa, sonra o yıkadığı yerin pislenmiş olan yer olmadığını anlayıp bilse, o elbise ile kılmış olduğu namazı iade eder.

Fetâvâyi Zâhiriyye’de : «Bir elbisenin pislenmiş tarafını unu­tan kimse, onun tamamını yıkasın.» denilmiştir. İhtiyata en uy­gun olan da budur.

Harmanda buğday dögerken, eşek buğdayın üzerine bevletse, sonra buğday karışsa ve içinden bir kısmı çıkarılsa ve “baş­ka yere götürü!se, giden buğdaylar da kalan buğdaylar da te­mizdir.

Bir hela kuyusunu, eninden ve derinliğinden necasetin ulaşmamış olduğu yere kadar kazınca, su kuyusu yapmak caiz olur.

Hela kuyusu ile, su kuyusu arasında bulunması gereken mesafe, muhtar olan necasetin eserlerinden olan renk, tat ve kokunun, su kuyusunda görünmemesini temin edecek uzak­lıktır.

Bir kimse, abdest aldıktan sonra, daha önce pis ayağı ile gezmiş olan bir kimsenin gezdiği yerde yürüse, ayağını daha ön­ce pis ayağı ile gezen kimsenin izine basmadıkça, temiz olan kimsenin necislenmiş olduğuna hükmolunmaz.

Yılanın derisi, dibagat kabul etmediği için, onun bir dir­hemden fazla miktarı, namazın caiz olmasına mânidir. Yılanın gömleği ise kavl-i Sahih üzere temizdir.

Devenin veya koyunun kığısmda bulunan arpayı, yıka­dıktan sonra yemek caizdir.

Fakat, sığırın tersinde bulunan arpa yenmez. Zira, onda ka­tılık olmadığı için, necaset arpanın içine nüfuz eder ve onu ne­cis eder.

Bu sebeplerden de anlaşılmaktadır ki, ters katı olursa, on­dan çıkan arpayı yıkayıp yemek caiz olur.

Çamurda gezen bir kimsenin ayağına cıvık balçık buîaş-sa, balçıkta, necaset eseri bulunmadıkça, bu çamuru yıkamadan ü kimsenin namaz kılması caiz olur. Esa-hh olan kavi] budur.

Zeytinyağı kabının içine, bir fare düşüp ölse, eğer o yağ donmuş ise, o farenin bulunduğu yerin çevresinden bir miktar oyup çıkarmak ve geri kalanını yemez caizdir.

Amma eğer, bu yağ erimiş ise, bütün yağ necis olur.

Pis yağ ile, mescidlerin dışında kalan yerlerin (kandillere konularak) aydınlatılması caizdir. Bu pis yağı, deri dibâğâtın-da kullanmak da caizdir.

Meşâyihm bazıları: «Feseka Cfâsıklar sapıklar, günah­kârlar) nın giyiniş oldukları elbise ile, namaz kılmak mekruh­tur.» demişlerdir.

Hidâye Sahibi, Tecnis’de: «Esah olan kavil bunun mekruh olmamasıdır. Zira, zımmilerin elbiselerinde dahi don (şalvar)’ dan başkası ile namaz kılmak mekruh değildir. Bununla bera­ber onlar şarap içmeyi helâl görmekte iken, elbiseleri ile namaz kılmak mekruh olmayınca, fesekânm elbisesi ile namaz kılmanın mekruh olmaması evlâdır.»

Daha çok parlamasını temin için, imalâtı sırasında idrar kul­lanılmış olan ipek kumaş ile, onu yıkayıp temizlemedikçe- namaz kılmak caiz değildir.

Bu kumaş şöyle temizlenir: Eğer bu ipek beyaz değilse, onun yıkanılan suda renk kalmayıp safi oluncaya kadar yıkamak lâ­zımdır. Eğer beyazsa, üç defa yıkayıp sıkmakla temiz olur.

Bunun dışında, bir kumaş pis bir boya ile boyanmış olsa, onun hükmü de böyledir.

Kınye’de : «Domuz yağı ile dibâgat olunan sıgrı denilen deri, yikanınca temiz olur. Çıkarılması mümkün olmayan eseri­nin, bu deride baki kalması zarar vermez.» denilmiştir.

Dibâgat görmüş olan derilerin hiç birine, hayvanın kesilmiş bulunan yerinin yıkanmaması, dibâgat esnasında necasetten sa­kınılmamış olması- pis toprak üzerine bırakılması, dibâgattan sonra yıkanmaması zarar vermez; yâni bunların hepsi temizdir.

Bu gibi derilerden mest, pabuç, kitap kılıfı ve su kovası yap­mak caizdir. Bu derilerin, yaş veya kuru olmaları ile de hüküm değişmez.

Et pişerken, çömlek içine koymama hâlinde iken, necaset düşse, bu et üç defa temiz su içinde kaynatılmakla temiz olur. Bazıları ise: «temiz olmaz» demişlerdir.

Kaynama halinin dışında, et .çömleğine bir necaset düşmüş olsa, o etin üç defa yıkanmakla temiz olacağında ihtilaf yoktur.

İçine necaset düşen, çorba ise, onda hayır kalmaz ve o çorba yenmez.

Çorbanın içine düşen necaset, şarap ise; üzerine sirke dö­külür, iyice ekşi olunca temizlenmiş olur.                                 

Buğday, eğer şarap içinde pişirilirse, bu hususta İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) : «Üç kere temiz su içinde pişirilip, herbir def r asıııda da kurutulursa temiz olur. Et de böyledir.» demiştir.

İmâm Ebü Hanîfe (R..A.) ise : «O buğday ebedî temiz olmaz.» demiştir. Tencis Sahibi de: «Fetva böyledir.» demiştir,

Eğer tavuğun içi temizlenmeden, onu kaynar su içine dal­dırıp bıraksalar, veya bir işkembeyi temizlemeden kaynar suya bıraksalar, bunlar ebediyyen temiz olmazlar. Ancak, Ebû. Yûsuf (R.A.)’un et hakkında, önce geçen kavli üzere, temiz olur.

Eğer, tavuğu veya işkembeyi suyun içine bıraktıkları zaman, o su ‘kaynama noktasına ulaşmamışsa veya kaynayıp tekrar sa­kinleştikten sonra atılıp, tekrar kaynamadan çıkrtürmş ise, bun­lar üç defa yıkamakla temizlenir. 

Koyunun memesine, kendi necaseti ulaşır ve o koyunu biı–kimse yaş eli ile sağarsa, sağılan sütün pis olup olmadığı hu­susunda iki rivayet vardır. Yani, buna temiz diyenler de, pis di­yenler de vardır.

Kınye’de :  «Eti yenilsin yenilmesin, deniz hayvanlannuı h’epsi, -hatta deniz domuzu bile temizdir.» denilmiştir.

Bir elbisenin ,bir döşemenin veya bir serginin bir tarafı pis iken. bir kimse, onun diğer tarafında namaz kusa, bu caizdir. Bu şeyin, bir tarafının hareket ettirilmesi ile, diğer tarafının da hareket etmesinin veya etmemesinin hüküm bakımından bir farkı yoktur. Kavl-i sahih de budur.

Fakat, bir tarafı necislenmiş bir elbiseyi giyerek bir kim­senin namaz kılması, caiz değildir.

Veya bir kimsenin, bir tarafı ııecis olan sergi veya döşeme­nin, temiz tarafını üzerine yüklenip .necis tarafını yere koymuş olarak, namaz kılması da caiz değildir..Bu hüküm, o şeyin bir ta­rafını hareket ettirince, diğer tarafının da hareket etmesi halin­dedir. Diğer.taraf eğer hareket etmiyorsa, bu şekilde kıldığı na­maz caizdir.

Binek hayvanının üzerinde namaz kılan kimsenin eğerin­de veya üzengesinde namaza manî’ miktarda necaset bulunsa, ulemâ’dan bir kısmı, bu. durumda,namazın caiz olmadığı kanaa­tine varmışlardır.

Mebsût’da: «Ulemanın ekserisine göre caiz olur.» denilmiş­tir.                                                                

Bir kimsenin, ayakkabısı veya mesti ile, bir necasetin üze­rinde durup, namaz kılması caiz değildir.

Fakat, bunları necasetin üzerine kor ve bunların üzerine basarak namazını kılarsa, bu caiz olur.

Keza, pabucunun altında pislik bulunan kimsenin, o pabucu giymiş olduğu halde namaz kılması caiz değildir. Lâkin, bunu ayağından çıkarıp, üzerine basarak namaz kılsa bu caizdir.

Keza, yerde olan necaseti, elbisesinin yeni Ue örtüp, bunun üzerine secde etse, caiz olmaz. Fakat, çıkarmış olduğu elbisesi­nin yeni ile örterse, caiz olur.

Çıplak olan bir kimse, bir ip.ek elbise, bir de namaza mâ­ni’ necasetle pislenmiş olan başka bir elbise bulur, fakat bu ikin­ci elbiseyi temizleyecek bir şey bulamazsa, o kimsenin, temiz ol­duğu için, ipek elbise ile namaz kılması caizdir. [84]

 

Namazın Üçüncü Şartı

 

Setr-İ  Avret

Avret Mahalli Ne Demektir

Namazda, örtülmesi farz olan ve kendisine bakmanın caiz olmadığı avret yeri; erkekde, göbeğin altından dize kadar olan yerdir. Diz de avrettir.

Fakat muhtar olan bu avret, başkasına karşı örtün-mekür. Kişinin, kendi nefsine karşı örtmesi lâzım değildir.

Muhambed bin Şücâ’, İmâm-ı A’zam (B.A.) ile İmâm Ebû Yû­suf (R.A)’dan sarih kaville, onların : «Namaz kılan kimse, yaka­sı açık olup, kendisinin avret yerini görürse, namazı fâsid ol­maz » dediklerini rivayet etmiştir.

Kâdlhan da Fetâvâ’smda buna zâhib olmuştur (uymuşlar­dır)

Fakat, Meşâyihin bazıları, namaz kılan kimsenin kendi­sinden de setr-i avreti şart koşmuşlardır. Hatta onlar: «Eğer na­maz kılan, kimsenin yakası açık olur, fakat sık olan sakalı yaka­sını kapayıp örterse, namazı caiz olur.» demişlerdir. Eğer sakalı seyrek olur, yakasını örtüp   kapatmazsa ve yakadan bakılınca avret yeri görülürse, namazı fâsid olur.

Meşâyihin bazıları da, bu kavil üzere, fetva vermişlerdir.

Bir kimse, karanlık bir gecede, tamamı veya dörtte biri temiz elbisesi bulunduğu ve bu elbiseyi giymeye kudreti olduğu halde, bu elbiseyi giymeden, namaz kılsa, ittifakla bu namazı caiz olmaz.[85]

 

Hür Kadının Avret Mahalli:

Hür olan kadınların bütün vücudlan avretdir. Ancak, yüzleri ve elleri namazda ve başkasının bakması durumunda avret değildir. Ayakları da avret değildir.

Lâkin, ayaklar hakkında Meşâyih arasında, ihtilâf vâki ol­muştur.

Muhıyt’te: «Essah olan, onların avret olmamasıdır.» denil­miştir.

Ellerin avret olup olmaması konusunda, elin içi  tayası) ile dışı arasında bir fark yoktur. Muhtar olan kavil budur.

Kadının  kolları,  Hanefî İmamlarında  zâhir-i rivâyetde karnı gibi avrettir. Sahih olan kavilde budur.

Kadının başından aşağı salman saçı hakkında, Fâkîh Ebü’1-Leys: «Eğer, o saçın dört bölüğünden bir bölüğü açılmış olursa, o kadının namazı fâsid olur. Sahih kavil budun» demiştir.

Fetâvâyi Hâriiye’de Kadının saçlarının, namazın ifsadına sebep olması için, onun kulaklarından yukarıda bulunan saçının açılması gerekir.» denilmiştir. Kâdîhân da, bu kavle sahih de­miştir.

Lâkin, Hidâye sâihibinin tashihi üzre, kadının aşağı salman saçları da avrettir.

Kadının, iki kulağından birinin dörtte birinin açılmış ol­ması, namazın caiz olmasına mâni’dir.

Zeker üe husyelerin, tek bir uzuv olup olmadığı konusun­da ihtilâf vardır. Bazıları: «Bunların toplamı tek bir uzuvdur.» demişler; bazıları da : «Herbiri müstakil olarak birer uzuvdur. demişlerdir. Sahih olan kavil budur.

Eğer, zekerin dörtte biri açılsa veya sadece husyenin dörtte biri açılsa, bu durum namazın caiz olmasına mâni’dir.

Uylukla dizin beraberce bir uzuv olup olmadığında da ihtilâf vardır. Bazıları: «Her biri tek başına birer uzuvdurlar.» demişler; bazıları da: «Diz üe uyluk, bunların ikisi tek bir uzuv­dur.» demişlerdir.                                             

Hulâsa’da, ikinci kavil ihtiyar olunmuş, İbn-i Hümâm da bu kavlî. Hidâye Şerhinde sahih görmüştür.

Buna göre, bir kimsenin iki dizi açık olup, uyluğu örtülü ol­duğu halde, namaz kılması caiz olur. Çünkü yalnız iki diz, uy­lukla birlikte dizlerin, dörtte biri miktarına ulaşmaz.

Keza, bir kadının topuğu inciğine tâbidir; müstakil bir uzuv değildir. Sâdece topuğun açılmış olması, namazın cevazına mâni1 değildir.

Bir kadın, baldırının dörtte biri açılmış olduğu halde na­maz kusa, İmâm-ı A’zam (R.A.)  ile İmâm Muhammed  (R.A.)e göref namazını iade etmesi gerekir. Fakat, eğer baldırının dörtte birinden azı açılmış ise, ittifakla namazını iade etmesi gerekmez. Zira, dörtte birden azı affedilmiş tir; fakat bundan fazlası affe­dilmez.

Bir şeyin dörtte biri, hükümlerin pek çoğunda, o şeyin kül (bütün) ü makamına kaim olduğu için, çoktur.

imâm Ebû Yûsuf (R.A.) : «Bir uzvun yarısından daha azı­nın açılmış olması, namazın caiz olmasına manî’ olmaz.» demiş­tir.

Bir şeyin yarısının açılmış olmasında, İmâm Ebû Yûsuf (R. A.) ‘dan iki rivayet vardır. Bir rivayette, «Bu durum, namazın cevazına mâni’ olur.»’ demiş; diğerinde ise : «mâni’ olmaz.» de­miştir.

Hür bir kadının, başından aşağı salınmış olan sacları, karnı, sırtı veya kadının ve erkeğin uyluğunun hükmü de, bal­dır hakkında zikredilen hüküm gibidir.  

Meselâ: Onlardan hangisinin dörtte biri açılmış olursa ol­sun, İmâmeyn’e göre, namazın cevazına mâni’ olur. Ebû Yûsuf (R.A.) ‘a göre ise, namazın cevazına mâni olmaz.

Avret-i galiza olan, ön ve arkanın hükmü de. baldır hak­kında zikredilmiş olan ihtilâf üzeredir. Yâni: Bu ikisinden biri­nin dörtte biri açılmış olsa, bu durum İmâm-ı A’zam (R.A.) ile İmâm Muhammed (R.A.)’e göre, namazın   cevazına manî’ olur. İmâm Ebû Yûsuf ‘ya göre ise, yarısı veya yarısından çoğu açılmış olmadıkça, namazın caiz olmasına mâni’ olmaz.

Kadının memesi, eğer sarkmışsa göğüs düzlüğüne tâbidir. Bu durumda göğsün ve memelerin dörtte biri açılmadıkça, nama mazm cevazına mân’i değildir..

Kadının memesi, eğer gevşeyip sarkmışsa (yani kadın bü-lüğ çağma yaklaşmış veya bulûğa  ermişse) o artık müstakil bir uzuv olur ve yalnız birinin dörtte birinin açılmış olması bile, na­mazın cevazına manî’ olur.

Kadının kulaklarının her biri de, müstakil-bir uzuvdur.

Keza, kasık arası iie göbek arası da müstakil birer uzuv­durlar.

Kadınm yan tarafı ise, karnına tâbi’dir.

Şemsü’l-Eimme Serahsî, Şerhinde : «Elbise eğer ince olur ve altındaki derinin rengi seçilip belli olursa, bu durumda setr-i avret hâsıl olmaz.» Zahir olan da budur.

Elbise eğer kalan olur, fakat uzva   yapışıp onun şeklini alırsa, bu durumda, lâyık olan bu elbisenin   namazın, cevazına manî’ olmamasıdır. Çünkü, bu kumaşla setr-i avret hasıl oiur.

Bir kimsenin üzerinde gömlekten başka bir şey olmayıp, onunla setr-i avret ederek namaz kusa, bu durumda, başka birisi gömleğin altından bakanca, avret yerini göreceği farz olunsa, na­mazın caiz olmasına mân’i olmak hususunda ona (o faraziyeye) i’tibâr olunmaz. Çünkü, bu durumda emredilmiş olan setr hasıl ol­muştur.

Ziyâdât’da : «Eğer bir kadın, fazla yırtığı olmayan yeni bir elbise giymeye kadir iken, fazla yırtığı olan eski bir elbise ile na­maz kusa. bu durumda o kadının   saçlarından,   uyluğundan ve

baldırlarından birer miktar yer açılıp, bunların hepsi toplandığı zaman, baldırının dörtte birine ulaşırsa, o kadının namazı caiz olmaz.» denilmiştir.

Ziyâdât Sahibi, bu mes’eleyi, açılmış olan bu a’zâîarın en kü­çük olan baldıra dayandırmıştır.

Ulemânın bazıları da, bu görüşü ihtiyar etmişler ve : «Müte­ferrik olan uzuvlardaki, açılmış yerlerin toplanmasında mu’teber olan şudur : Eğer, açılmış olan uzuvların toplamı, bu uzuvların en küçüğünün dörtte birine ulaşırsa, namaza mân’î olur.» demiş­lerdir.

Hatta, eğer kulağın dokuzda biri ve uyluğun dokuzda biri açılmış olsa, namazın caiz olmasına mâni olur. Zira, bu ikisinin toplamı, -önce geçmiş olduğu gibi- açılmış olan uzuvların en küçüğü olan kulağın dörtte birideğildir. Elbette bu toplam, kula­ğın dörtte birinden fazladır.

Lâkin, bu mes’elede muhtar olan, cüzleri ile toplamaktır. Zik­redilen, bu şekilde, kulağın ve uyluğun her birinin sekizde biri veya herbirinin dörtte birinin, üçte biri açılmış olmadıkça, na­maza mân’î olmaz. Zira iki defa sekizde bir, bir defa 8 in dörtte biri eder ve iki defa dörtte birin üçte biri ile bir defa dörtte birin üçte ikisi yine sekizin dörtte biri olan 2, hatta daha fazla eder.

Bu durumda, bu iki uzuv açılma hususunda bir uzuv i’tibar olunur. Ve bir uzvun dörtte biri açılmış gibi. olur. Dörtte birin açılmış olması da namaza mânidir. [86]

 

Cariyenin Avret Mahalli

Cariyenin avret yeri, erkek gibi, göbek altından dizinin al­tına kadar olan yerdir. Cariyenin, karnı ve sırtı da avrettir. Bun­dan başka yeri, yani karnının üst tarafı ve buranın da üstü ile dizinin alt tarafı ve buranın da daha aşağısı. ittifakla avret değildir.

Zira, kalan bu uzuvlar hizmet, muhabbet ve zahmet yeri cl-duğü için, zikredilen bu yerlerin câri’yede açılmasının bir zararı olmaz.

Müdebbere, (Azadı, efendisinin ölümüne, bağlı olan c ye) ümm-ü veled (Efendisinden çocuk doğuran câriye) ve mü-kâte’be (Azad’ı için efendisi ile belli bir bedel üzerine anlaşmış olan câriye) olanlar da bu hükümde diğer cariyeler gibidir. Çün­kü, bunların kölelikleri bu durumda da devam etmektedir. [87]

 

Namaz Kılarken Azad Edilen Câriye

Bu cariyelerden herhangi biri, başı açık olduğu halde na­maz kılarken azâd olunsa, bir rükün edâ etmeden açık olan uzvu­nu amel-i kalil ( az hareket) ile örtse, namazı caiz olur.

Fakat, eğer amel-i kesir (çok hareket) ile örtse veya tam bir rükün edâ ettikten sonra -amel-i kesir ile- örtse, namazı caiz olmaz. Çünkü, bu durumda, hürriyetine kavuştuktan sonra. örtülmesi lazım gelen uzvunu örtmeyip, açık olarak namaz kıl-niş olur.

Bir kimsenin, namaz içinde, avret olan uzvu açılsa, fakat o kimse, açılan uzvunu bekletmeden örtse, bu açılma o kimsenin namazını ifsâd etmez.

Fakat, bir uzvu açıldıktan sonra, bu vaziyette namazın rü­künlerinden birini edâ etse, bu açılma o kimsenin namazını ifsâd

Eğer, uzvu açılmış olduğu halde bir rükün edâ etmez, fa­kat edâ edecek kadar eğlenip o uzvu örtmezse, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.Î’a göre, namazı fâsid olur; İmâm Muhammed (R.A) göre, fâsid olmaz. [88]

 

Namazda Durumu Değişen Kimseler

Keza, bir kimse namaz kılarken, kendi isteği olmaksızın, labalığm itmesinden dolayı, kadınların safına düşse veya imâmın Önüne geçse veyahud da üzerine necaset sıçrayıp onu çabucak atmış olsa, bu durumlarda bir rükün miktarı eğlenip kalırsa, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)’ya göre onun namazı fâsid olur.

İmâm Muhammed (R.A.) ‘ya göre ise, o hal ile bir rükün edâ edilmedikçe namaz fâsid olmaz. Muhtar olan, Ebû Yûsuf (BA,) un kavlidir.

Fakat, zikredilen bu şeylerden herhangi biri, o kimsenin iste­ği ile meydana gelse, bu du.rumda, onun namazı, ittifakla fâsid.[89]

 

Tam Örtünmeye Yetecek Bir Şey Bulamayan Kimseler

Bir kimse, avret yerlerini tamamen örtecek bir şey bula­mayıp- bir kısmını örtebilecek eşya bulsa, o şey az bile olsa, onu kullanmak vacip olur. Bu durumda, ilk önce en galiz olan yerleri örter. Meselâ; erkek önce önünü ve arkasını örter; sonra uyluğu­nu daha sonra da, dizini örter.

Kadın ise, uyluğundan sonra karnını ve sırtını, daha sonra da dizini örter. Bunlardan sonra ise, örtünebilecek bir şey bula büirse, diğer uzuvlarını örter. [90]

 

Setr-İ Avretle İlgili Muhtelif Mes’eleler

Örtünebilmek için eğer, ot veya   benzeri şeyler buluna­bilirse, onlarla da örtünmek vacip olur..

Kınye’de : «Çıplak bir kimse, çamurdan başka avret ye­rini örtecek bir şey bulamaz ve bu durumda, çamurun namazı tamamlıyacak kadar   üzerinde duracağını bilirse, o çamurla av­ret yerlerini sıvayarak, setr-i avret edip namazını kılar.

Nitekim, ağaç yaprağından başka bir şey bulamadığı za­man, bu yaprakları birbirine dikip, setr-i avret ederek, onunla namazını kılar.

Çıplak bir kimseye, arkadaşı, kendisi namazını kıldıktan sonra, elbisesini vermeyi vadetse,.vaktin geçmesinden korksa bi­le, çıplak kimse arkadaşını bekler.

İmâm-ı A’zam (R.A.)’dan : «O kimse, namaz vaktinin geç­mesinden korkmadığı müddetçe, arkadaşını bekler.» şeklinde de bir rivayet yardır. Ebû Yûsuf (R.A.) ‘un kavli de budur. Bu kavil, ezhar olan kavildir.

Eğer, bu çıplak kişinirii avret yerini örtecek elbise bulma ümidi varsa, vaktin geçmesi korkusu galip oluncaya kadar nama­zı tehir eder.

Kınye’de Bir kız çocuğu, başı açık olduğu halde namaz kılmış olsa, o küçük kıza, namazı tekrar kılması (iade etmesi) emredilmez.» denilmiştir.                                    

Fakat, bu küçük kız, avret: yerlerinden uyluğu, veya buna benzer bir yeri açık olduğu halde  namaz kılmış olsa, kendisine bu namazı iade etmesi (tekrar kılması) emredilir,

Keza, bu küçük kız, abdestsiz namaz kılmış olsa, kendisine namazı iade etmesi emredilir.

Erkek hakkında müstehab olan, namazı üç elbise ile kıl­masıdır :

1 – Gömlek (kamis),

2 – Peştemal (izâr)

3 – Sarık (imame).                                                    

Bir kimse, özrü olmadan yalnız don ile veya yalnız peşte­mal (izâr) ile, namaz kılsa mekruhtur.

Hülâsa’da : «Bir kadın, denizden çıplak olarak çıkar ya­nında bulunan elbise ile, ayakta olduğu halde namaz kıldığı tak­dirde uyluğundan veya baldırından   namazın caiz    olmasına mân’i olacak kadar bir yer açık kalır, fakat oturarak kılması ha­linde buralar açılmayacak olursa, bu kadın; namazını o elbise ile ve oturduğu halde kılar.» denilmiştir.

Eğer o ,kadın, bedenini ve başının dörtte birini örtecek elbi­se bulur, fakat başını örtmeyi terk ederse, namazı caiz olmaz.

Fakat, eğer o elbise, kadının başının dörtte birinden daha azını örtecek kadarsa, o zaman başını Örtmeyi terk etmesi, o ka­dına (namazına) zarar vermez. [91]

 

Namazın Dördüncü Şartı 

 

Kıbleye Yönelmek

Namazın dördüncü şartı, Kıbleye yönelmektir.

Kabe’nin huzurunda bulunan kimsenin, namaz kıldığı za­man, yüzünün Kabe’nin kendisine karşı olması farzdır.   Hatta, Mekke şehrinde bulunan bir kimse, bir evin içinde namaz kılsa ve kendisi ile Kâ’be   arasında duvar ve sair haillerden ne varsa izâle edilse bile, o kimsenin istikbâlinin Kabe’nin bir cüz’üne vâ­ki’ olması caizdir. Kâfi Sahibi de böyle demiştir.

Bir rivayette de : «Namaz kılan bir kimse ile, Kabe ara­sında, Kabe’yi görmeye engel olan bir şey (hâil, perde) bulunsa, esahh olan kavil üzere o kimse gâib (o yerde hazır olmayan) gibidir.                             

Kabe’den gâib olan (Kabe’yi görecek yerde bulunmayan) kimseye farz olan, sadece Kabe’nin bulunduğu tarafa dönmektir. Hidâye’de : «Bu kavil şahindir.» denilmiştir. Cürcânî : «Gaib olan kimseye de, Kabe’nin kendisine doğruca yönelmek farzdır», de­miştir.                                                                        

Bu konudaki ihtilâfın meyvesi, Kabe’den gâib olan bir kimsenin, namaz kıldığı zaman, kâbe’ye niyyetin şart olup ol maması hususunda görülmektedir.

Şeyh İmâm Ebû Bekir Muhammed bin Hâmid’e göre -birin­ci kavli sahih itibâr etmiş olduğu için- Kabe’den gâib olan kim­se, Kıbleye yöneldiği zaman, Kabe’ye niyyet etmesi şart değildir.

Şeyh İmâm Ebû Bekir Muhammed bin Fadl’a göre ise, Cür câni’nin kavlini ihtiyar etmiş olduğu için Kâbe’ye niyyet etmek şarttır.

Bazı Meşâyih, muhakeme ederek şöyle demişlerdir : «Eğer namaz kılan kimse, namazını mihraba doğru kılarsa, İbni Hâ-mid’in kavli ile amel olunur. Zira, mihrablar umumiyetle araştı­rılarak konulup yapıldığı için, niyette bunlar kâfi olur.

Namaz kılan kimse, eğer namazını sahrada kılmakta ise, İbni Fadl’m kavli ile amel olunur. Çünkü sahrada, Kabe’nin bu­lunduğu yer hakkında, görüş birliğine varmak çok güçtür.

Doğu tarafında yaşıyan kimselerin kıblesi, Hanefi İmam­larına göre batı cihetidir. Doğu beldelerinin   halkı, herhangi bir tarafa meyletmeye   ihtiyaç göstermeksizin, batı tarafına doğru namazlarını kılarlar.

Emâlî-i Fetâvâ’da : «Semerkant’ta kıble çizgisi, güneşin kışın battığı yerle, yazın battığı yerin arasıdır. Burada, namaz kı­lan bir kimse, batı çizgisinin hâricinde bir yöne yönelirse, nama­zı sahih olmaz.» denilmiştir.

Semerkant, güneşin yazın doğduğu yerle, kışm doğduğu ye­rin arasında ve orta yerde bulunduğu için, oranın kıblesi batıdır.

Güneşin yazın doğduğu yere meyilli olan şehirlerin Kıble­si, güneşin kışın battığı yere meyillidir. Bunun aksi de böyledir. [92]

 

İstkbâl-İ Kıble İle İlgili Bazı Feri Mes’eleler

Namaz kılan kimse, hasta olduğu için Kıbleye dönmeye kadir olamaz; kendisini Kıbleye döndürecek başka bir kimse de bulunmazsa veya sıhhatli olup. Kıbleye dönmeye kudreti bulu­nur, fakat Kıbleye dönmesi halinde, başka bir yönden bir düşma­nın veya yırtıcı bir hayvanın gelip kendisine veya malına zarar vermesinden korkarsa, bu durumda hangi yöne dönmeye kadir olursa, o tarafa yönelerek namazını kılar.

Keza, bir kimse denizde bir tahta üzerinde olur ve Kıble­ye yönelmesi halinde de denizde batmaktan korkarsa, bu durum- f da bu kimseye de Kıbleye dönmek lâzım değildir.

Binek hayvanından inip binmeye kudreti olmayan bir kimsenin, kendisini indirip bindirecek bir kimsesi de bulunmaz veya inmesi hâlinde düşmandan veya yırtıcı hayvandan korkar­sa, o kimse farz namazını, hayvanin üstünde ve dönmeye kadir olduğu istikâmete dönerek kılar.

Bir kimse, yüzünü koyduğu zaman, yüzü batacak kadar çok olan bir çamur özründen dolayı, binek hayvanı üzerinde na­maz kılınca, hayvanı üzerinde, Kıbleye yönelerek namazım kılar. Bu kimse, arkadaşlarının ayrılıp gitmesinden ve kendisinin kal­masından korkmazsa, namazı hayvanını durdurarak kılar. Aksi halde, hayvanı yürürken namazını küar.

Hayvandan inmek veya benzeri diğer korkulardan dolayı, binili olarak farz namazın kılınmasının caiz olduğu yerde, uygun olan hayvanı durdurmaktır. Hayvanı durdurmak, arkadaşların­dan ayrılma korkusunun olmaması şartına bağlıdır.

Çamur, kişinin yüzünün batıp gömüleceği   miktarda o ‘ maz, sadece yerin ıslaklığından ibaret olursa, namazı kılmak için hayvandan inmek lâzımdır.

Bir kimse, eğer nafile bir namazı, hiç bir özrü olmadan, binek hayvanı. üzerinde kılıyorsa, hayvanı hangi istikâmete git­mekte ise, o tarafa yönelip bu namazı kuması caizdir. Bu da. na­file namazın, şehir dışında kılınması şartına bağlıdır.

Şehir   dahilinde   böyle   namaz, kılmak,   îmâm-ı A’zam (R.A.)’a göre caiz değildir. İmâm Muhammed (R.A.)’ya göre, ke­rahetle câizddr. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)’ya göre de,   mekruh ol­maksızın caizdir.                                                 

Ne kadar çıkılmca, şehrin hârici olduğu   konusunda da ihtilâf vardır. Bu hususda en sahih kavil: «Yolcunun dört rek’at namazları iki rek’at, olarak kılmaya başladığı yere gelindiği za­man, bu noktadan şehir tarafında kalan yer, şehrin dâhili, aksi istikâmette kalan yer ise şehrin haricîdir.»

Bir kimse, nafile bir namazı kumaya şehir dışında başla­mış olur, namaz tamamlanmadan önce şehre girerse, bu durum­da bazı âlimler, namazını, binili olduğu halde tamamlar demiştir.

Fakat, âlimlerin çoğu: «Hayvanından iner ve namazını yerde ta­mamlar.» demişlerdir.

Binek hayvanı üzerinde nâfüe namaz küan kimsenin, na­maza başladığı esnada, kıbleye yönelmesi vacip değildir.

Eğer bir kimse, kıblenin ne tarafta  olduğundan şüphe eder, yanında da. kıblenin istikâmetini sorabileceği, o yerin hallandan bir kimse olmazsa, gayret şarfedip, kıblenin emarelerin­den olan şeylerle, hangi tarafın kıble olduğu hususunda zann-ı galibi hasıl olursa, tekarri edip, o tarafa doğru namaz kılar. Te-karri, bir şeyin lâyık olanını araştırmak demektir. Kıble hakkın­da şüphe eden kimsenin, böyle davranması gerektiğinde ittifak vardır.

Zira. Ashab’dan bir cemâat, kıblenin ne tarafta olduğunda şübheye düştüler. Kıble istikâmetini araştırdılar. Bu araştırma­ları üzerine, muhtelif yönlere dönerek namaz kıldılar. Bunun üze­rine Cenâb-ı Hak, Habîbine :

Onun için nereye (hangi yöne, semte) döner, yönelirseniz, Allah’ın cevhi (kıblesi) oradadır.»[93] kavl-i şerifini indirdi.

Kıblenin istikâmetinde şüphe edildiği zaman, şüphe eden kimsenin, yalnız kendi yanında olan veya çevresinde kendisine yakın bulunan kimseye sorması, vaciptir. Yoksa, kıbleyi sormak için insanları evinden çıkarmak veya kıbleyi    sormak için bir kimseyi aramak   vacip değildir.         

Bir kimse, kıble istikâmetinde şüphe eder, sonra bir tara­fa yönelerek namaz kılarsa, namazdan sonra da yanlış yere yö­neldiğini anlarsa, kıldığı namazı iadesi (tekrar kılması) vacip ol­maz.                                          

Eğer, henüz namazda iken, hatasını bilirse, kıbleye döner ve namazının kalan kısmını kıbleye müteveccih olarak kılar.

Kıble yönünden şüphenin, çölde, şehirde, karanlık bir ge­cede veya gündüz vaktinde meydana gelmiş olması arasında, bir fark yoktur.

Bir kimse, araştırarak kıble istikametini bulur, fakat na­mazı o istikâmetin dışında bîr yere dönerek kılarsa, namaz kıl­dığı yön gerçekten kıble olsa bile, İmâm-ı A’zam (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)’ya göre. kıldığı bu namazı iade etmesi gere­kir.

Bir rivayette de, İmâm-ı A’zam «O kimsenin, kâfir olmasından korkulur.» demiştir. Zira, o kimseye farz olan, araş­tırması yönünde kılmaktır. Ve bu kimse, bu durumda farz olan tarafı terk etmiş olmaktadır. Bunun içindir ki, o kimsenin kâfir olmasından korkulur.»

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ise : «O kimse, namazı iade etmez.» demiştir. Zîrâ, yine Önce kılmış olduğu tarafa iade etmiş olaca­ğı için, bu iadesinde bir fayda yoktur.

Bir kimse şüpheye düştüğü zaman, araştırma yapmac namaz kusa, kıldığı namaz caiz olmaz. Çünkü, bu durumda farz olan araştırmayı terketmiştir,

Şüpheye düşüp, araştırmadan namaza duran kimse, na­maz arasında, kıbleye doğru durmuş olduğunu   anlasa, îmâm-ı A’zam (R.A,) ve îmâm Muhammed (R.A.) ‘ya göre, namazını bo­zar ve yeniden kılar.

îmâm Ebû Yûsuf (R.A.)’a göre ise : «Önceden kılmakta oldu­ğu namaza devam edip, onu tamamlar.»                     

Eğer, o kimse, kıble istikâmetinde isabet etmiş olduğunu, na­mazdan çıktıktan sonra anlasa, ittifakla o kimsenin namazını ia­de.etmesi gerekmez.

Kıblenin hangi yönde    olduğunda şüphe eden kimsenin yanında kıbleyi sorabileceği bir kimse varken, ona sormayıp, kıble istikâmetini araştırarak namaz kılmış olsa; bu durumda, eğer kıbleye isabet etmişse namaz: caizdir, kıbleye isabet etme­mişse, namazı caiz değildir. 

Keza, a’mâ olan bir kimsenin,- yanında kıble istikâmetini sorabileceği bir kimse varken, ondan sormadan, bir yöne döne­rek namazını kılmış olsa, eğer kıbleye isabet etmişse, namazı ca­iz olur; isabet etmemişse, namazı caiz olmaz;

Kıble istikâmetinde şüphe eden kimsenin yanında o yerin asıl halkından bir kimse bulunur;   namaz küan kimse o şahsa kıble istikâmetini sorduğu halde, o, kıble yönünü görtermezse namaz kılan şahıs da, araştırarak, bir yöne doğru durup namazı­nı küar, namazı bittikten sonra, onun dönmüş olduğu yönün kıb­le tarafı olmadığını, d. yerin halkından olan kimse haber verirse, namaz kılan kimsenin, bu namazı iade etmesi gerekmez.

Kıblenin ne taraf olduğunda şüphe eden kimse, araştıra­rak bir yöne dönüp, namazın .bir rek’atini kıldıktan sonra, na­maz içinde iken, ilk kıble istikâmetinde   de şüphe etse ve yine araştırarak,.bir rek’ati de, başka bir yöne doğru kılsa, hatta, böy­lece dört rek’ati, araştırarak, dört ayn   yöne dönüp kılmış olsa, bu namaz caiz olur.                         

Çünkü, yeni bir içtihad, o kimsenin kıldığı namaz, hakkın­da- önceki içtihadının hükmünü neshetmez; yani, önceki hük­mü değiştirip, ortadan kaldırmaz.

Bu şekilde namaz kılmakta olan kimse, üçüncü veya dördün­cü rek’atte, ilk rek’ati kıldığı yöne döner, yani o esnada kıble­nin bU’inci rek’atte döndüğü istikâmet olduğuna; araştırarak ka­ni olursa bu durum hakkında müteahhirin (sonra gelen âlimler) ihtilâf etmişlerdir. Bunlardan bazıları; o kimsenin namazını ta­mamlaması gerektiği kanaatine varmışlar; bazıları da: «Namazı yeniden kılar.» demişlerdir. Bu hususta, birinci kavil en uygun olanıdır.

Şimdiye kadar zikredilen mes’eleler, namaz kılan kimsenin, kıblenin yönünde şüphe etmesi şartına bağlıdır.

Bir kimse, sahrada şüpheye düşmeden ve dolayısı ile araş­tırmadan namaza başlar,” sonra da kıble istikâmetinde şüpheye düşerse, bu namazı caizdir; kıblenin doğru olmadığını, kesin bir şekilde bilmedikçe, bu namazı iade etmez.

Bu kimse, eğer namazdan çıktıktan sonra, kıble konusunda­ki hatasını bilse veya büyük ihtimalle hatâ etmiş olduğu görü­şünde bulunsa, o namazı iade etmesi lâzımdır.

Emâlî-i Fetâvâ’da : «Namaz kılan kimse, Kıble’nin Kabe olduğunu bilir, fakat namaza başlarken Kabe’ye niyyet etmezse, namazı caiz olur. Zira, namazda Kabe’ye niyyet şart değildir denilmiştir.

Hâniye’de de : «Eğer namaz kılan kimse, na/naza başladı­ğı vakit, kıblenin mescidin mihrabı olduğuna niyyet ederse, na­mazı caiz olmaz. Çünkü, bu şekildeki niyyeti ile ,o kimse, kıble­den yüz çevirmiş olur. Gerçi, kıbleye niyyet riarnazm şartı değil­dir; fakat, kıbleden yüz çevirmemek, bile bile başka tarafa dönmemek, şarttır.» denilmiştir.

Bir kimse namaz kılarken, her hangi bir özrü olmaksızın göğsünü kıbleden döndürür, başka tarafa çevirirse, en sahih kav­le göre, namazı ittifakla fâsid olur.

Fakat, -sadece yüzünü çevirirse, o kimsenin derhal kıbleye dönmesi vaciptir. Sadece yüzünü kıbleden başka tarafa döndür­mekle, namaz fâsid olmaz. Fakat bu durum, en şiddetli kerâhatle mekruhtur.

Namaz kılan kimse, eğer hades vâki oldu zannı ile, abdest almak için, yönünü kıbleden ayırır, mescidden çıkmadan hades vâki’ olmadığım anlayıp bilirse, İmâm-ı A’zam (R.A.)’a göre, na­mazı fâsid olmaz. Çünkü, o kimsenin, kıbleden yüz çevirmesi, namazı” terk etmek maksadı ile değildir; bilakis, namazı islâh et­mek maksadı ile, kıbleden yüz çevirmiştir.

Namaz kılan bir kimse, hades vâki’ olmadığını, eğer mescid­den çıktıktan sonra anlayıp bilirse, ittifakla onun namazı fâsid olur.

Bu mes’elede, mescidden çıkmak ile çıkmamak arasında fark olması, İmâm olmayan kimse hakkındadır.                      

Namaz kılan bu kimse, eğer imâm ise ve hades vâki’ oldu zannı ile, yerine birini bırakarak ayrılmış, fakat henüz mescid­den çıkmamışken abdestsiz olmadığını anlayıp bilmişse, bu imâ­mın namazı, yine fâsid olur. Zira, yerine başkasını bırakmış ol­ması, mescidden çıkmak gibi namaza münâfîdir.

Namaz kılan kimse, namaza abdestsiz başladığını zan­nederek, sadece kıbleden dönmüş olsa. namazı fâsid olur. Bu du­rumda, mescidden çıkmış olması şart değildir.

Keza, teyemmüm ederek namaz kılmakta olan bir kimse, serap görür, bunu su zannederek kıbleden döner, sonra gördüğü şeyin serap olduğunu bilir veya mestleri üzerine meshetmiş- ola­rak namaz kılmakta olan bir kimse, mesh müddetinin bitmiş ol­duğunu zannederek, kıbleden döner,’sonra da mescidden çıkma­dan müddetin tamam olmadığını bilip anlarsa, yine namazı fâ­sid olur. Zira, onun kıbleden dönmesi, namazı bozmak kasdı ile­dir. Yoksa, namazı kıldığı yerden devam ederek bitirmek kasdı ile değildir. Hades vâki’ oldu zannı ile, kıbleden dönmek ise, bu­nun hilâfmadır.

Zikredilmiş olan bu mes’eleler de. mescidde namaz kılan kim­seler hakkındadır.

Sahrada bulunup, cemaatle   namaz küan kimseler için, safların yerinin hükmü mescidin hükmü gibidir.

Sahrada namaz kılan kimse, hades vâki’ oldu zannı ile, kıbleden yüz çevirip, safları geçmeden abdestsiz olmadığını an­layıp bilirse, namazı fâsid olmaz.

Bu kimse, eğer safları geçtikten sonra, abdestsiz olmadığını anlayıp bilirse, namazı fâsid olur.

Söylenilen bu şekiller de, arka tarafa giden kimseler hakkın­da düşünülebilir.

Amma, eğer namaz kılan bu kimse, abdestsiz olduğu zan­nı ile, ön tarafa doğru gitmeye yönelirse, o kimsenin, imâmın önündeki sütreyi geçip geçmemiş olduğuna itibar edilir.

İmâmın önünde sütre varsa ve o Mmse sütreyi geçmişse, na­mazı fâsid olur; sütreyi geçmemişse, namazı fâsid olmaz.

Eğer, imâmın önünde sütre yoksa, bu durumda, bir Mmse ar­ka tarafa gittiği zaman safları geçeceği miktarda ön tarafa git­miş olsa, namazı fâsid olur. Bu miktarda gitmezse, namazı fâsid olmaz.

Eğer, sahrada namaz kılan kimse, namazı tek başına kıl­makta ise, onun hades vâki’ oldu zannı ile hareket etmesinin na­mazı ifsâd edip etmemesinde mu’teber olan, secde ettiği yer ka­dar gidip gitmemesidir.

Tahâvî Şerhi’nde: «Kabe, sadece arsanın ismidir. Hatta, eğer Kabe’nin duvarları başka bir yere konulmuş olsa, o duvar­lara doğru namaz kılmak caiz olmaz.» denilmiştir-

Bir kimse, Kabe’nin içinde veya Kabe’nin üzerinde na­maz kılsa bu caizdir. Fakat, sadece hatim’e doğru namaz kusa bu caiz değildir.

Gemide namaz kılan kimsenin kıbleye yönelmesi, -buna kadir ise- lâzımdır. Gemi, kıble istikâmetinden dönünce, namaz kılan kimsenin de, namaz içinde, kıbleye dönmesi lâzımdır. Ge­mi ne tarafa yönelirse, o tarafa doğru namaz kılmak caiz olmaz.

Bir toplulukta bulunan insanlar, kıbleyi araştırır ve bun­lar kendi araştırmalarına göre ayrı ayrı yönlere durarak namaz kılarsa, münferiden kılmış olmaları halinde, hepsinin namazı da caiz olur.

Fakat, bu insanlar, bu şekilde, cemâatle namaz knmışlarsa, imâma muhalif istikâmete dönerek kılanların namazı, caiz ol-, maz. îmâmm dönmüş olduğu tarafa yönelmiş olanların namazı ise, caiz olur. Fakat, bu durumda da imâmın, bu kimselerin ar­kasında olmaması gerekir.

Kıblede şüpheye düşüp, araştırarak, cemâatle namaz kı­lan bir topluluğun, bir kısmı mesbûk, (imâma birinci rek’atten sonra yetişen) bir kısmı da lâhik (namaz esnasında hadesten do­layı imâmdan bir müddet ayrılan) olsa, imâm . selâm verince, mesbûk ve lâhik geçen kısımları kaza için kalktıkları zaman, imâmla kıldıkları yönün kıble olmadığı, onlara zahir olsa, mes bûkun -kaza edilecek namazda münferid olmasından dolayı- kıble olduğu ortaya çıkan tarafa dönüp, namazını ıslah etmesi mümkün olur. Fakat lâhik için, bu mümkün olmaz. Zira lâhik, henüz muktedî’dir.

İmâmın arkasında bulunan muktediye, kıblenin başka bir taraf oldu şu zahir olsa, o tarafa dönmesi mümkün olmaz. Zira, eğer kendisi dönse imâma muhalefet etmiş olur; dönmezse de kendisine göre kıble olmayan bir yöne doğru namazını tamamla­ması gerekir. Bu, iki durumda, imâma uymuş olan Mmsenin na­mazını ifsâd eder. Keza bu durum, lâhıkm da namazını ifsâd eder.

Bir kimse, mahallinde, kıbleyi araştırarak namaza başla­mış, bir başka kimse de, kıbleyi araştırmadan, Önceki Mmseye iktida ederek namaz kusa, eğer imâm olan zât, kıbleye isabet et­mişse, ikisinin de namazı caiz olur.

Bu durumda, imâm kıbleye isabet etmemişse, sadece imâmın namazı câîz olur. 

A’mâ olan bir kimse, namazın bir rek’atini, kıbleden baş­ka bir yöne dönerek kılmış olur,   bir başka kimse de gelip onu kıbleye döndürür ve o a’mâya iktida ederse, eğer namaza başla­dığı sırada, kendisinden kıbleyi sorabileceği bir kimse var iken, ama sormadan namaza başlamışsa, ikisinin namazı da caiz ol­maz. Fakat eğer,    a’mâ sorduktan   sonra namaza   başlamışsa, amâ’nm namazı caiz olur; kendisine uyan kimsenin namazı ise caiz olmaz.  [94]

Namazın Beşinci Şartı:

 

Vakit

Namazın dışındaki farzlarından, yani, namaz şartların­dan beşincisi, vakittir.    [95]                                    

 

Sabah Namazının Vakti:

Sabah namazının vakti, ikinci fecrin doğması ile başlar. İkinci fecir; göğün doğu tarafında, etrafa dağılan ve gittikçe ar­tan beyaz ışıktır. Buna, fecr-i sadık da denilir.

Fecr-i kâzib diye de isimlendirilen birinci fecir de, doğu tarafta görülen bir beyazlıktır. Fakat bu, göğün üst tarafına uzanmasına rağmen, ufukta enine doğru yayılmaz.” Yani, ufuk çizgisi, enine doğru karanlık içindedir.

Birinci fecirle, yâni fecr-i kâzible, yatsının vakti çıkmaz ve sabah namazının vakti girmez. Zîrâ, bu vakit gece hükmündedir. Bundan dolayıdır ki, oruç tutacak kimsenin, bu vakitte, bir şey yemesi haram değildir.

Sabah namazının vaktinin sonu ise, güneşin doğmasından bi­raz önceye kadardır.

e Güneş doğduktan sonra, namaz kılmanın mubah olacağı vakit konusunda, âlimler arasında ihtilâf olmuştur.

Ebû Bekir Muhammed bin Fa-il: «İnsan, güneş yuvarlağına gözü kamaşmadan- bakabiliyorsa, bu durumda, güneş henüz doğmakta olduğu için, bu vakitte namaz kılmak mubah olmaz. Fakat, ne zaman ki, o insan güneş yuvarlağına bakınca gözü ka­maşır ve bakmaya âciz olursa, o zaman namaz kılmak mubah olur.» demiştir.

İmâm Muhammed’in Kitabında: «Güneş’ doğup, bir-iki mız­rak boyu kadar yükselirse, o vakitte namaz kılmak mubah olur.» denilmiştir.

Bazıları ise : «Çenesini göğsüne dayayıp bakan kimse, eğer güneş yuvarlağını görmezse ,o zaman namaz kılmak helal olur; güneş yuvarlağını görürse, namaz kılmak helal chnaz.» demişler­dir. Bu kavil, daha hayırlı ve diğer kavillerden daha kolaydır. [96]

 

Öğle Namazının Vakti

Öğle namazının vakti, güneşin göğün orta noktasmdai ayrıldığı anda başlar. Öğle namazının vaktinin sonu ise, İmâm-ı A’zam (R.A.) a göre, bir şeyin gölgesi, zeval vaktindeki gölgesin­den başka, iki misli olduğu zamandır.

İmânı Ebû Yûsuf (R.A.) ile İmâm Muhammed (R.A.) ‘e göre ise, her şeyin gölgesinin, -zeval vaktindeki gölgesinden başka- bir misli kadar daha olduğu zaman öğle namazının vakti çıkmış

Bu ihtilâftan dolayı, Meşâyih ihtiyat edip : «Lâyık olan, kişi­nin ikindi namazını gölge iki misline ulaşmadıkça kılmaması, öğ­le namazını ise, gölge bir misline ulaşıncaya kadar te’hir etme­mesidir.» demişlerdir. [97]

 

İkindi Namazının Vakti:

İkindi namazının vakti, yukarıdaki iki kavil gereğince, öğ­le namazının vaktinin çıktığı anda başlar.

Yani, Imâm-ı A’zam (R.A.) m kavline göre, her şeyin gölgesi -zevâl’deki gölgesinden başka- iki misli olduğu zaman, ikindi­nin vakti girmiş olur.

İmâmeyn’in..kavillerine göre ise bir şeyin gölgesi -zevaldeki gölgesinden başka- bir misli olduğu zaman, ikindinin vakti gir­miş olur.

İkindi namazının vaktinin sonu, güneşin batmasından biraz önceye kadardır. [98]

 

Akşam Namazının Vakti:         

Akşam namazının vakti, güneşin battığı zaman başlar. Akşam namazının vaktinin bitişi ise, batı ufkundaki şafağın kaybolmasından biraz öncedir.”

Burada, şafak» hususunda ihtilâf edilmiştir.

İmâm-ı A’zam (R.A.) ‘a göre : Ufkun kenarında bulunan kızıl­lıktan sonra, meydana gelen beyazlık «şafaktır.

îmâmeyn ise : «Şafak, bu kızıllıktır. Kızıllıktan sonra meyda­na gelen beyazlık değildir.» demişlerdir. [99]

 

Yatsı Namazının Vakti:

Yatsı namazının vakti, yukarıdaki kaviller üzere, şafağın kaybolması ile ba-şlar. Yatsı namazının vaktinin bitişi ise : Ken­disinden hemen sonra, ikinci fecrin doğduğu zaman parçasıdır.

Vitir Namazının Vakti :                                            

Vitir namazının vakti, İmâm-i A’zam (R.A.) ‘a göre, yatsı namazının vaktinin girmesi ile başlar. Fakat, namaz kılan kimse, yatsı namazını, vitir namazından önce kılmakla me’murdur. Hat­ta, vitir namazını, kasden yatsı namazından önce kılsa, bu sa­hih olmaz.

îmâmeyne göre ise, vitir namazının vakti, yatsı namazından sonradır.

O halde, eğer bir kimse, yatsı namazını kıldığı elbiseyi çı­karıp, vitir namazını başka bir elbise ile kılar, sonra da yatsıyı kıldığı elbisenin necis olduğu ortaya çıkarsa, İmâm-ı A’zam (R. A.)’a göre, o kimse, yatsı namazını iade eder, fakat, vitir nama­zını iade etmez. îmâmeyn’e göre ise, bu kimse, hem yatsıyı, hem de vitiri iade eder. [100]

 

Vakit Teşekkül Etmiyen Yerlerde Namazı

Vakit, namazın edasının şartı olduğu gibi, vücûbunun da şartıdır. O halde, vakit girmedikçe, namaz da farz olmaz. :

Nitekim, Sadrü’d-dîn Bürhânü’l-eimnıe zamanında, şöyle bir suâl sorulmuştur: «Biz, vilâyetimizde yatsının vaktini, bula­mıyoruz. Bize, yatsı namazı farz olur mu?» G da cevabında: «Si­zin üzerinize, yatsı namazı yoktur.» diye yazmıştır. Bahîrü’d-dîn Merğinânî de, böyle fetva vermiştir.

Bu fetva, Bulgar Vilâyetinde, Şemsül-eimme Halvânî’ye ulaştığı zaman, O : «Yatsı namazını, kaza olarak kılar.» diye fet­va vermiştir.

Daha sonra bu fetva, Hârezm’de Şeyh-i Kebir Seyfü’s-sünne el-Bakkâlî’ye ulaştı, O’da:«… o kimselere, yatsı namazının farz olmadığına» fetva verdi. Bu fetva, İmâm Halvânî’ye ulaşınca, O Hârezm’e bir adam gönderdi. Bu adam, Hârezm Camiinde âlim­lerin çoğunun yanında, Şeyh-i Kebîr’e : «Beş vakit namazdan bi: risini, iskât eden kimse hakkında ne dersiniz. Kâfir olur mu? diye sorunca, Şeyh-i Kebîr de, şu mukabil suâli sordu : «Dirsek­leri ile birlikte elleri veya aşık kemikleri ile birlikte ayaklan ke­silen kimse hakkında- ne dersin? Onun abdestinin farzı kaçtır?» Bu suâl karşısında, ilk suâli soran kimse Bu durumda, dördün­cünün yeri olmadığı için, bu kimsenin abdestinin farzı üçtür.» cevabını vermiştir. Bunun üzerine el-Bakkâlî: «Beş vakit de iş­te böyledir.» demiştir. Bu cevap, İmâm Halvânî’ye ulanınca, ce­vabı güzel bulmuş ve kendisi de Şeyh-i Kebir’e uymuş’turı.:j|

Bununla beraber, bazı müdakkik fâkdhlere göre, bu gibi yerlerde yaşayan   müslümanlar da, beş vakit namaz   kılmakla mükelleftirler. Şöyle ki:

Müslümanların bulundukları bu yerlerde, beş vakit namaz­dan herhangi birinin vakti teşekkül ve teayyün etmezse, bura­larda yaşayan müslümanlar, bulundukları yere en yakın olan ve kendisine namaz vakitleri tam bir şekilde teşekkül ve teayyün eden bir beldenin vakitlerine göre, kendi beldelerinde vakti te­şekkül etmeyen namaz için bir vakit takdir ederek, o namazı kı­larlar; veyahud da o namazı, kaza hâlinde kılarlar.

Aslında vakit, namazın bir şartı, bir alâmeti ve bir sebe­bidir; fakat,, namazın asıl sebebi, Cenâb-ı. Hakk’m kullarına de­vamlı ve pcşipeşine verdiği ni’metler ve Allâh-u Teâlâ’nm na­maz kılmamızla ilgili,, hitab (emri) dir.

Namazın, günde beş vakit kılınacağına, Kur’ân âyetlerinin delâlet ve işareti olduğu gibi, bu husus Peygamber (S.A.V.) Efen­dimizin, namazın farz kılındığını beyân eden, mi’râc hadîsinde ve beş vakit namazın vakitlerini açıklayan hadis-i şeriflerinde, gayet açık bir şekilde bildirilmiştir.

Peygamber (S.A.V) Efendimizin,  deccal’le ilgili hadîs-i şerifleri de, vakit teşekkül etmiyen beldelerde yaşayan müslü-manlarm, namaz vakitlerini takdir ederek, ona göre namazlarını kılmalarının gerektiği hususunda, fukahâ tarafından delil olarak gösterilmektedir.

Ni’met-i İslâm’da: «…Bu gibi memleketlerde yaşayan müslü­manlar için, ibâdet vakitlerinin takdir edilip, onlan da ibâdetin feyiz ve ni’metinden faydalandırmak mümkündür.» denilmek­tedir.

Kısaca, dünyanın her tarafındaki namazı kılmakla mükelleftirler. Müslümanlar, beş vakit

Bu hususta mufassal malûmat almak isteyenler, Nuru’1-İzâh Şerhi Merâki’l-Feliâh’a, Mehmed Zihni Efendi’nin Ni’met-i İs­lâm’ına, İbn-i Abidîn’e, Büyük İslâm İlmihaline ve diğer Fıkıh ve İlmihâl kitaplarına bakabilirler. [101]

 

Namaz Kılmanın Müstehâb Olduğu Vakitler

Sabah namazını, ışık iyice belirip, karanlığın açıldığı va­kitte kılmak, müstehaptır. Şöyle ki: Bir kimse, attığı okun düş­tüğü yeri görecek kadar, aydınlık olmalıdır. Bu hâle İSFÂB denir.

İsfâr haddini, şöyle de tarif etmişlerdir: Sabah namazını kılmaya, öyle bir zamanda başlamalıdır ki, bir kimse, sünnet ol­duğu şekilde, sabah namazım kıldıktan sonra, namazı abdestsiz kılmış olduğu belli olsa, abdest alıp, vakit çıkmadan, yine sünne­te uygun şekilde, namazı iade etmesi mümkün olsun.

Sabah namazında isfarın müstehap olması, Hanefî imamları­na göre, sadece bir vakte mahsus olmayıp, bütün zamanlara şâ­mildir. Ancak Müzdelife’de Kurban gününde, sabah namazında -ittifakla- müstehap olan tağlîs yânî acele etmektir. Bunun se­bebi ise, Müzdelife’de vakfe namazını genişletmektir.

Yine Hanefî imamlarına göre, öğle namazını sıcak yaz günlerinde tebrid etmek, yânî serin vakte bırakmak; kış günle­rinde ise takdim etmek, yânî erken kılmak müstehaptır.

İkindi namazını da, güneşin yüzünün değişmediği zama­na kadar te’hîr etmek, müstehaptır. Bu hususta, kursun değiş­mesine i’tibâr olunur; ışığın değişmesine değil… Zîrâ, ışığın de­ğişmesi, zevalden sonra da meydana gelir. Güneşin yüzüne ba-, kıldığı zaman, göz bu bakışla şaşkına dönmezse, güneş değiş­miş olur. Aksi takdirde, değişmiş olmaz, Kâfî isimli kitâbta da, böyle zikredilmiştir.

Bütün zamanlarda, akşam namazını, ta’cil etmek, yani vakit girince hemen kılmak, müstehaptır. Ancak, bulutlu günde acele etmek gerekmez.

İbni Ömer (R.A.) den rivayet edildiğine göre : O, bir gün akşam namazını yıldız göranünceye kadar te’hir ettiği için, bir köle azâdetmiş. Bu rivayet, yıldız, görününceye kadar, akşam na­mazını te’hir etmenin, mekruh olduğuna delâlet eder.

Kmye’de şöyle mezkûrdur: «İmâm Muhammed (R.A.) ‘in rivayetine göre, İmânı-ı A’zam  (R.A.) : «Şafağın kaybolma vak­tinden öncesine kadar, te’hir etmekle kerahet yoktur.» demiştir. Lâkin, en sahih kavil, bu durumun mekruh olduğudıır. Ancak, yolculuk ve yemek üzerinde olmak gibi bazı sebep ve özürlerden dolayı, te’hir edilmiş olursa veya te’hir az olursa, mekruh olmaz.

Kıraati uzatmaktan dolayı meydana gelen te’hir hakkında, ihtilâf vardır.

Yatsı namazını, gecenin ilk üçte birinin bitmesinden ön­ceye kadar te’hir etmek, müstehabtır. Gecenin ilk üçte birinden sonra, gece yarısına kadar te’hir etmek mubahtır. Gecenin yan­sından sonra, bir özrü bulunmadan, fecrin doğacağı vakte va­rıncaya kadar te’hir etmekse, mekruhtur.

Vitir namazında asıl olan şudur: Yattıktan sonra, uya­nıp kalkacağına itimadı olmayan kimsenin,’uyumadan önce, vi­tir namazını kılması, efdaldir.’ Fakat, kalkacağına güveniyorsa, gecenin sonuna kadar te’hir etmesi, efdaldir.

Bulutlu olan günlerde, sabah, öğle ve akşam namazlarını te’hir etmek müstehâbtır. Buradaki te’hirden kUsıt, vaktin ba­şında kılmaya acele etmemektir. Yoksa, vaktin sonunda, yeni bir vaktin girmiş olması şüphesine düşecek kadar fazla te’hir etmek, değildir.

Muhıyt’te : «Bulutlu günde, akşam namazını te’hirden murad, güneşin battığının kesinlikle anlaşıldığı    zamana kadar, bekîmektir.» denilmiştir.

Bulutlu günde, ikindi ve yatsı   namazlarının her birini tecil etmek, yâni vakit girince hemen kılmak müstehabdır.

İkindiyi kılmakta acele etmekten maksad, güneşin değiş­me halinin vâki olmadığını. kesin bilecek bir şekilde, acele et­mektir.

Yatsının ta’çili ise, mu’tad olan vakte göre birazcık acele etmektir. Böylece, yağmur korkusundan dolayı, cemâatin azal­ması gibi bir durum, meydana gelmesin. [102]

 

Namaz Kılmanın Mekruh Olduğu Vakitler

Namaz kılmanın mekruh olduğu, beş vakit vardır. Bu beş vaktin, üçünde hem farz namazlar, hem de nafile namazlar, mek­ruhtur.

Bu vakitler, farz namazın sıhhatine manîdir. Çünkü, farz na­mazlar, kamil bir sebeple vacip olmuştur.

Bu üç vakitte, geçmiş namazların kazaları da kılınmaz.

Mekruh olmayan bir vakitte okunmuş bulunan secde âye­tinden dolayı,, tilâvet secdesi yapmak, mekruh vakitte, hasırlan­mış, olan cenazenin namazım kılmak; geçmiş vitir namazını ka­za etmek….mekruh vakitlerde, bütün bunlar sahih değildir. Zira bunlar, kâmil oldukları halde vacip olmuşlardır; nakıs bir halde edâ edilmeleri doğru değildir..

Nâfüelerdeki kerahet, onların   sıhhatine mâni’ değildir, fakat, mekruh vakitlerde nafile namaz kılmak, tahrîmen mek­ruhtur. [103]

 

Farzların Ve Nafilelerin Mekruh Olduğu Vakitler

Hem farz   namazların hem de nafilelerin   kılınmasının mekruh olduğu üç vakit şunlardır :

1 – Güneşin doğduğu vakit,

2 – Güneşin Zeval noktasında bulunduğu vakit,

3 – Güneşin battığı vakit.

Ancak, namaz kılan kimsenin, o günün ikindi namazını gurup halinde kılması, mekruh değildir. Çünkü, henüz vaktin çıkmasına az bir zaman vardır. Bu sebeple, bu namazın vücûbu nakıstır. Gurup vaktinde edası da nakıs vacip olduğu için, bu na­mazın gurup vaktinde kılınması, kerahetsiz olarak sahihdir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ‘dan gelen meşhur bir rivayete gö­re  O, Cum’a günü zeval vaktinde nafile namaz kılmayı kerahet­siz olarak caiz görmüştür.

Zikredilen bu üç vakitte, cenaze namazı ve tilâvet secdesi de caiz olmaz. Eğer, cenaze başka bir zaman hazırlanmış olur ve­ya secdeye konu olan âyet mekruh olmayan bir vakitte okun-muşşa, cenaze namazı kılmabüir ve bu tilâvet secdesi yapılabilir.

Bu mekruh vakitlerde sehiv secdesi yapılmaz. Çünkü, sec-de-i sehiv, namazın bir parçasıdır.

Bu üç mekruh vakitte, bir kimse kazaya kalmış farz na­mazı kılamaz. Eğer kılmış olursa, bir başka vakitte yine iade et­mesi lâzım gelir.

Bu vakitlerden birinde secde âyeti okumuş olan kimse için sfdal olan, bu kimsenin okuduğu bu âyetin secdesini, okumuş ol­duğu mekruh vakitte yapmayıp, -mekruh olmayan- başka bir vakitte   yapmaktır. Fakat bu secdeyi, âyeti okumuş olduğu va­kitte veya başka bir mekruh vakitte yapmış olursa, Hanefi imâm-‘ larma göre bu da caizdir; sonradan iade etmesi lâzım gelmez.

Keza, yine bu üç mekruh  vaktin birinde, cenaze hazırla­nır ve namazı kıhmrsa bu da sahihtir. Hatta, cenaze konusunda efdal olan namazını te’hir etmeyip, hemen kılınması ve defnedilmesidir.

Cenaze, eğer mekruh olmayan bir vakitte hazırlanmışsâ, mekruh yakit geçinceye kadar durup, namazını sonra mekruh olmayan vakitte- kılmak gerekir. [104]

 

Yalnız Nafilelerin Mekruh Olduğu Vakitler

Yukarıdaki mes’eleler, mekruh olan beş vakitten üçü ile ilgili idi. Kalan iki mekruh vakitte ise, farz ve vacip zâtihi mek­ruh değildir. Yâni, bu iki vakitte geçmiş namazların kazası, cena­ze namazı ve tilâvet secdesi de mekruh olmaz. Fakat adanmış na­maz, başlanmış olduğu için bitirilmesi lâzım gelen nafile namaz ve iki rek’at tavaf namazı bu iki vakitte de mekruh olur. Çünkü bu namazlar vacip li zâtihi değil, vacip li gayrihîdir.

Bu iki vakit şunlardır :

1 – Fecr-i sâdık’m doğmasından başlayıp, güneş doğunca­ya kadar devam eden vakit.

Bu vakitte, sabah namazının sünnetinden başka bütün nafi­leler mekruhtur.

2- İkindi namazından sonra, güneşin battığı zamana kadar olan vakittir. Güneş battıktan sonra da, akşam namazını kılma­dan önce nafile namaz kılmak mekruhtur. Çünkü bu durumda, kılmakta acele etmenin müstehab olduğu akşam namazım te’hir etmek lâzım gelir.

Keza, cum’a günü hutbe   okumak üzere imâm minbere çıktığı vakitte, nafile namaz kılmak mekruhtur.

Fakat, cum’a vaktinin dışındaki vakitlerde, sâdece ikâme­te başlanmış olmasından dolayı, nafile kılmak’ mekruh olmaz. Fa­kat, sabah namazmdan başka namazlarda imâmın namaza baş­lamasından sonra, nafile ile meşgul olmak mekruhtur.

Sabah namazında ise, imâm namaza başladıktan sonra da sabah namazının sünnetini kılmak mekruh değildir. Fakat bu durumda, imâma ikinci rek’atta veya teşehhüd’de yetişeceğine kesin kanaati olması gerekir.

Bir kimsenin, imâmın namaza başlamasından sonra, kıl­makta olduğu sünnetin kalan kısmım tamamlaması da mekruh değildir. Bu durumda, birinci rek’atte rükü’dan önce imâma ye­tişeceğine kesin kanâati olması gerekir. [105]

 

Cum’a Günü İmâm Hutbe Okurken Kılınan Namaz

Bir kimse, cum’a günü imam hutbeye çıkmadan önce, na­file namaza başlamış, bundan sonra imâm hutbe okumak ivin minbere çıkmış olsa, o kimse başladığı namazı bozmaz. Fakat, kılmakta olduğu namaz, tahiyyetü’I-mescid veya mutlak nafile ise, iki rek’atı tamamlayınca selâm verir.    

Kılmakta olduğu bu namaz cum’anm sünneti ise, bu du­rumda bazıları : «Oıiu da iki rek’atte bozar.» demişler; bazıları ise : «Dört rek’ate tamamlar.» demişlerdir.

Mergînânî bu ikinci kavli sahih görmüştür. Ayrıca Hüsâme’d-dîn Şehîd’in ihtiyar ettiği kavil de budur.

Fakat Nevâdir’de : «O kimse, henüz iki rek’at kılmış ise, se­lâm verip imâmı dinler. Eğer üçüncü rek’ate kalkmış, onu secde ile kaydetmişse, kıraati tahfif ederek tkısa âyet veya sûreler oku­yarak) ona dördüncü rek’ati de ekler ve selâm verir.

İmâm Serahsî ve İmâm Bakkalı de bu kavle meyletmiştir. Şeyh Kemâle’d-dîn tbn’il-Hüman da bu kavlin en uygun kavil ol­duğu kanâatine varmıştır.

Fakat Nevâdir’de : «o kimse üçüncü rek’ate kalktığı zaman, onu secde ile kaydetmesi» zikredilmemiştir. Bu hususta ihtilâf vâki’ olmuştur. Bazılarına göre : «oturmaya döner»; bazılarına göre ise : «kıraati kısa tutarak namazı tamamlar.» Bu ikinci ka­vil, en uygun olan kavildir.

Bu mes’elede, iki rek’atte selâm verilmesi durumunda da ih­tilâf vardır. Bazıları : «iki rek’atte selâm vermiş olan kimseye bir şey lâzım gelmez.» demişler; bazıları ise : «o kimse kalan iki rek’ati kaza eder.» demişlerdir. Bu konuda, Ebû Bekir Muham-med bin Fadl ise : «Dört rek’ati de kaza etmesi lâzımdır.» demiş­tir.   [106]                                                               

 

Bayram Namazı Vaktinde Nafile Namaz Kılmak

Nafile namazları, bayram namazlarından önce, bayram hutbelerinin okunduğu sırada ve -sahih olan kavle göre- bay­ram hutbelerinden sonra da kılmak mekruhtur.

Keza, Küsûf, İstiskâ ve Hacc hutbeleri esnasında da, ses­sizliği bozup, işitmeye engel.olabileceği için nafile namaz kılmak mekruhtur. [107]

 

Mekruh Vakitlerle İlgili Bâzı Mes’eleler

Bir kimse, her namazın mekruh oldvığu üç vakitten birin­de, nafile bir namaza başlamışsa, onu bozarak mekruh olmayan bir vakitte kaza eder. ^Eğer   kesmez de iki rek’ate   tamamlarsa, kötü bir iş yapmış ve günahkâr olmuş olur. Çünkü, bu durumda nehye  (yasaklamaya)  muhalefet etmiş olur. Bununla beraber kıldığı namazı iade   etmesi (tekrar kılması) gerekmez.

Nafilelerin kılınması   mekruh olan iki vakitte, bir kimse nafile bir namaza başlasa ve sonra namazı bozsa veya bir sebep­le namaz bozulmuş olsa, o namazı ikindiden sonra ve akşamdan önce veya fecrin doğmasından sonra, güneşin çıkmasından önce kaza etmiş olsa, bu mekruhtur. Fakat, bu vakitlerde kaza etmiş olsa da, bu, mekruh olmakla beraber sahihtir.

Fakat, bu namazı mekruh olan üç vakitten birinde kaza eder­se bu sahih olmaz: Yani, bu namazın borcundan o kimse kurtul­muş olmaz.

Bir kimse sabah namazının sünnetini ifsâd etmiş olsa, sa­bah namazından sonra onu kaza ‘etmez. Çünkü, başlanıp bozul-‘ muş olmasından dolayı kaza edilmesi gereken namazı, mezkûr iki vakitte kaza etmek mekruhtur.

Bu hususta, bazı meşâyihten nakledilerek Muhît’de zikrolu-nan şu mes’eleye iltifat olunmaz. Bu Meşâyih: Eğer bir kimse sa­bah namazında, sünneti kılınca farza yetişemiyeceğinden kork-sa, bu durumda en güzel olan : O kimse sünnete başlayıp iftitah tekbiri aldıktan sonra, farz niyeti ile bir daha tekbir alarak sün­netten çıkar. Bu durumda, farza başlamış olduğu için namazı if­sâd etmiş olmaz. Bil’akis bir amelden başka bir amele geçmiş olur.» demişlerdir. Bu amelin hiç bir fâidesi olmadığı için bu kav­le i’tibâr edilmemiştir.

Çünkü, böyle yapmanın namazı ifsâd etmiyeceği kabul edil­se bile, bu durumda’da sabah namazından sonra kaza etmenin mekruh olması bakîdir. O kimse, bu ameli, eğer güneşin yüksel­mesinden sonra kaza, etmek için yapmışsa, belki kerahetten kur­tulur. Fakat her durumda, sünneti sünnet olduğu şekilde yerine getirmemiş olduğu için, çektiği bu zahmetin hiç bir faydası yok­tur.

Bir kimse fecrin doğmasından evvel dört rekat namaza başlar, iki’rek’at kılınca fecir doğar ve sonra selâm vermeden kal­kıp, fecir doğduktan sonra iki rek’ati daha kılsa, o kimsenin fecir doğduktan sonra    kıldığı iki rek’at İmâm Ebû Yûsuf  (R.A)  ile İmâm Muhammed (R.A) ‘e göre, sabah namazının sünnetinin ye­rine kâim olur. İmâm-ı A’zam (R.A) ‘dan da zahir rivayet budur. Çünkü, sünneti mutlak namaz niyyeti ile kılmak sahihdir.

Zehıyre’de : «Bir kimse, fecir doğmamış zannı ile iki rek’­at namaz kılar, sonra kıldığı vakitte fecrin doğmuş olduğu orta­ya çıkarsa, müteahhirîne göre, o iki rek’at namaz sabah nama­zının sünneti yerine kâim olur. Fakat, eğer o iki rek’ati   kıldığı vakitte fecrin doğup doğmadığında şüpheye düşer ve bu şüphesi devam ederse, o kimsenin kıldığı iki rek’at nafile namaz, sabah namazının yerine kâfi değildir.» denilmiştir.

Bir kimse sabah namazını kılarken, namaz esnasında gü­neş doğarsa, kıldığı sabah namazı fâsid olur. Bu hükümde ittifak vardır. Bu hükmün sebebi ise : Kâmil bir sebeple vacip olan bir ibâdete noksan arız olmasıdır.

Bir kimse ikindi namazını kılmakta iken güneş batsa, o kimsenin kıldığı ikindi namazı fâsid olmaz. Çünkü, bu durumda nakıs bir sebeple vacip olana, kemâl ânz olmaktadır. [108]

 

Namazın Altıncı Şartı :

 

N İ Y Y E T

İbadette .Niyyet Ne Demektir?

Namazın altıncı şartı niyyettir.

Niyyet Bir şey ne için meşru’ kıhnmışsa, o işi o.kasıtla yap­maktır. Niyet bir azimdir. Kati bir irâdedir.- Kalbin bir şeye ka­rar yermesi ve bir işi ne için yaptığını düşünmeksizin bilmesidir.

İbâdette niyyet : İbâdetin ihlasla, Allah Teâlâ için yapıl­masını kasdetmektir. [109]

 

Nafile Namazlarda Niyyet :

Nafile namaz kılmak isteyen kimsenin, yalnız    namaza niyyet etmesi kifayet eder. O nafile namazın,   müekked sünnet veya başka bir nafile olduğunu belirtmek şart değildir.

Fakat, teravih namazı hususunda mütekaddimînden bazı­ları ihtilâf etmişler ve şöyle demişlerdir :  «Teravih namazı sa­dece namaza niyyet edilerek caiz olmaz. Esah olan budur. Tera­vih olduğunu belirtmek lâzımdır.»

Müteahhirîn’den bazıları ise «Teravih olsun, diğer sünnet­ler olsun, bunların hepsi yalnız namaz niyyeti ile kılınır.» demiş­lerdir. Hidâye Sahibi de bunu ihtiyar etmiştir.

Fakat, Münye Sahibi; mütekaddirnîn’in kavlini ihtiyar et­miş ve : «Esah olan, terâvih’in sadece namaz’a niyyfet ile caiz ol­mamasıdır.» demiş ve bundan sonra da : «Teravihte uygun olan şudur : Ya, Teravih diye veya vaktin sünnetine veyahut geceyi kâim etmeye niyyet etmelidir. Sünnete   uygun olması   için, bu sünnetin kendisine niyyet etmeli veya Rasûlullah’   CSallallahü aleyhi ve sellemla uygunluk için namaza niyyet etmelidir.» de­miştir. [110]                                                                               

 

Vâcib ve Farz Namazlarda Niyyet :

Vitir namazında, Cum’a namazında ve iki Bayram nama­zında’niyyet ederken hangi namazı kıldığını   belirtmek şarttır. Sadece «namaza niyyet» kifayet etmez.

Bütün farz ve vacip namazlarda da, hangi namazı kılıyor­sa niyyetle onu belirtmek şarttır. Kılman vacip, bir adamadan do­layı vacip olsa veya başlanılmış bir nafilenin bozulmuş olmasın­dan dolayı onu- kaza etmek için vacip olsa yahut bu vacip, bun­ların dışında bir vacip de olsa, bunların hepsinin niyetinde j-‘-‘-(hangi namaz olduğunu belirtmek) şarttır. [111]

 

Cenaze Namazında Niyyet :

Cenaze namazında, namaz kılan kimse : «Allah için na­maza, meyyit için duâ’ya» diyerek niyyet eder. Zira, cenaze na­mazı, diğer namazlardan bu niyyetle ayrılır. [112]

 

Niyyetle İlgili Bazı Mes’eleler

Tek başına farz namaz   kılmakta olan kimsenin, sadece «farz» a niyyet etmesi kâfi gelmez. Mutlaka, hangi farzı kıldığını belirtmesi, yâni öğlenin farzına veya ikindinin farzına diye niy­yet etmesi gerekir; başkası caiz olmaz.

Bir kimse «vaktin farzına» diye niyyet etse, fakat hangi vakit olduğunu belirtmece; meselâ : Vakit öğle olup namaz kılan kimse öğlenin veya başka bir vaktin farzı diye beîirtmese ve he­nüz vakit de çıkmış olmasa, «vaktin farzına» şeklindeki niyyeti kifayet eder. Fakat bu şekildeki niyyet, cum’ada kifayet etmez. Çünkü, Hanefî İmamlarına göre, o vaktin farzı öğle namazıdır; cuma değildir.

Fakat, Kâdîhân’da : «Vaktin farzı diye niyyet eden kim­senin indinde, eğer vaktin farzının cum’a olduğu belli ise, bu şe­kildeki niyyet-cum’ada da caiz olur.» diye zikredilmiştir.

Namazda, rek’atlerin sayısına niyyet etmek. ittifakla şart değildir.

Bir kimse, farza ve nafileye birlikte niyyet ederek namaz kusa, onun bu niyyetle kıldığı namaz, Ebû Yûsuf (R.A.)’a göre farz için caizdir. Zîrâ, farz kuvvetlidir ve zayıf olan nafilenin ona götürülmüş olması ona zahmet vermez. Fakat, İmâm Mu-hammed (R.A.)’e göre bu niyyetle kılman namaz, farz olarak da, nafile olarak da caiz olmaz.

Bir kimse, eğer farza niyyet ederek namaza başlayıp, son­ra o namazın nafile olduğunu zannetse ve nafile niyyeti ile o na­mazı kılıp, tamamlasa; o namaz, başta farz niyyeti ile başladığı namaz olur. Zira, namazın sonuna kadar niyyeti hatırda tutup, birlikte götürmek şart değildir.

Bir’kimse, bir namaza nafile niyyeti ile tekbir alıp baş­lasa; sonra farz niyye’ti ile bir daha tekbir alsa, nafileye niyyet etmiş olması bâtıl olur ve o kimse farza başlamış bulunur.

Bir kimse, öğle namazının bir rek’atini kılmışken, sonra dönüp.ikindi veya nafile niyyeti ile iftitâh tekbiri alsa, o kimse öğle namazım bozmuş ve sonraki niyyeti ile tekbir aldığı nama­za başlamış olur.

Keza, daha önce herhangi farza niyyet edip başlamış olan kimse, sonra nafileye başlamaya niyyet ederek tekbir alsa, daha önce başlamış olduğu namazı bozmuş ve niyyet ettiği ikinci na­maza başlamış olur.

Bir kimse, farz olan namazlardan birini tek başına kılma­ya niyyet edip başlasa, sonra imâma  uymaya niyyet etse ve tek­bir alsa, münferiden kılmak üzere yaptığı niyyeti bozmuş ve imâ­ma uyarak kılmaya başlamış olur..                                         

Bir kimse, öğle namazının bir rek’atini kıldıktan sonra, ikinci rek’atte yine öğle namazına niyyet edip tekbir alsa, önceki niyyet ve tekbiri batıl olmayıp, öğle namazının kalan kısmını, ev-velki rek’at üzerine ikmâl eder.

Hatta, eğer o kimse mukîm olur; ikinci tekbîr-sebebi ile ön­ce kıldığı birinci rek’atin bozulmuş olduğunu zannederek, ikinci tekbirden sonra, yeniden dört rek’at kılmaya niyyet etse. ikinci namazın üçüncü rek’ati olan, birinci namazın dördüncü rek’atin-de oturmasa, o kimsenin namazı fâsid olur. Zîrâ, farz olan ka’de-i ahireyi terk etmiş olur.

Bir kimse, iki farz namaza birlikte niyyet eder, fakat bu ‘namazlardan birinin vakti girmemiş olursa; meselâ : Öğle vak­tinde, o günün hem öğle vaktine, hem’ de ikindi vaktine birlikte niyyet etmiş olsa, o niyyet sadece vakti girmiş olan namaz için geçerli  olur.

Bir kimse, iki kaza namazına birlikte niyyet etse, bu niy­yeti kazaya kalmış namazlardan birincisi için olur. Zira, birincisi önce geçmiş olduğu için tercih edilir.

Bir kimse eğer, hem kaza namazına ve hem de vakit na­mazına birlikte niyyet etse; meselâ : Öğle namazını geçirmiş olan bir kimse, ikindi vaktinde, hem geçmiş olan o öğle namazına ve hem de ikindi namazına birlikte niyyet etse, o niyyet -eğer va­kitte genişlik varsa -geçmiş öğle namazı için olur.

Fakat, eğer vakitte genişlik yok ve o vakitte farz olan nama­zın vaktinin sonu ise, o niyyet, o vakit namazının olur. [113]

 

İmâma Uyan Kimsenin Niyyeti:

Kadınların, imâm olan kimseye uymasının sahih olması için, imamın kadınlara imâm olmaya niyyet etmiş olması şarttır.

Kadınların imâma uymalarının caiz olması için, imâm olan kimsenin, onlara imâm olduğunu özellikle zikretmesi veya kendi­sine tabî olanların hepsine imâm olduğunu zikretmesi lâzımdır.

İmâma uyan kimsenin de, imâma uymaya  niyyet etmesi lâzımdır. Sadece  «farza»    niyyet etmesi veya belirterek «falan farza niyyet ettim» demesi, imâma uymanın sıhhati hususunda kâfi değildir.

Bilakis, imâma uyan kimse şu iki niyyete muhtaçtır :

– Namaza niyyet,                   .                                    

2 – İmâma uymaya niyyet:

Muktedî (imâma uyan kimse) eğer imâma uymaya niyyet eder, fakat hangi namazı kılacağını belirtmezse, Kâdîhân’m ihtiyar ettiği kavil üzere, namazı caiz olmaz. Zira, imâma farzda uyulduğu gibi nafilede de uyulur. Belirtilmeden bu ikisinçlen han­gisi olduğu belli olmaz.

Keza bir kimse : «Niyyet ettim imâmla birlikte namaz kılmaya» dese, bu da muhtar olan kavle göre caiz değildir.

Yine bir kimse : Niyyet ettim imâmın namazı gibi namaz kılmaya» diyerek imâma uymaya niyyet etmiş olsa, bu da kifayet etmez. Çünkü imâma uymanın sıhhati için, imâma uymaya niy­yet etmiş olmak şarttır.

Bazıları : «Bu şekilde niyyet eden kimse, imâmın tekbirini bekler ve imâmdan sonra tekbir alırsa, imâmın kıldırdığı nama­za o kimsenin bu şekilde başlaması sahih olur. Zira, beklemek niyyet yerine kâim olur ve o anda iktidâya niyyetin kalbde ha­zır olması şart değildir…» demişlerdir.

Eğer bir kimse, «imâmın namazına başlamaya» niyyet et­tim dese, bu durum hakkında da meşayih ihtilâf etmiştir. Bazıla­rı : «Bu niyyet, imâma uymanın sıhhati için kâfi değildir.» demiş­lerdir. Fakat, Kâdîhân, esah olan kaviller üzere, bu niyetin kâfi geleceğine zâhip olmuştur. Zâhirüddiu de : «Layik olan O kim­senin iktidâyı da ekliyerek, «Niyyet ettim imâmın namazına bas­maya ve uydum imâma» demesidir. Bu şekilde niyyet etmekle, tedbirli davranmış ve yukarıdaki bazı meşayihin ihtilâfından ‘ kurtulmuş olur.

Keza, imâmın hangi namazda olduğunu bilmeyen, fakat imâmnı namazına» diye niyyet eden ve ayrıca imânla uyduğunu da niyyetinde belirten kimsenin bu niyyeti caizdir.

Fakat, bir kimse bir namazı belirterek imâma uysa, lâkin imâm onun belirttiği namazdan başka bir namazı   kıldırmakta bulunsa, uyan kimsenin bu şekilde kıldığı namaz caiz değildir.

Bir kimse, cum’a   namazını   kılmaya niyyet eder fakat imâma uymaya niyyet etmezse bu caiz olur. Zira, cum’a namazı imâmsız kıhnmadığı için cum’aya niyyet etmiş olması, imâma uy­maya niyyet etmiş olmasını müstelzimdir.

Bir kimse imâma uymaya “niyyet eder, fakat o imâmın Zeyd veya Amr’den hangisi olduğunu kalben hatırlamazsa, onun niyyeti mutlak imâma niyyet üzere olduğu için sahih olur.

Keza, İmâmın Zeyd olduğunu zannederek, imâma uyma­ya niyyet etse; fakat o imâm Anır olsa. – niyyetinde kayıtlama olmadığı, için- o kimsenin niyyeti yine sahihtir.

Fakat o kimse, kayıt altına alarak : «Zeyd’e uymaya niy­yet ettim.» der ve o imâm da Zeyd olmaz bilakis Amr olursa, bu niyyet sahih    olmaz. Çünkü, bu durumda o kimsenin    niyyeti, imâm olmayan bir şahısla kayıd altına alınmış olmaktadır.

Bu hususta efdal olan : Müktedinin imâma, imâmın «Al-lâh-u Ekber» demesinden sonra uymasıdır. Böylece, o kimse, na­maz kılan bir kimseye uymuş olur. Bu, imâmeyn’in kavlidir.

îmâm-ı A’zam ‘ya.göre efdal olan ise :   İmâma.uyan kimsenin tekbirinin, imâmın tekbirine bitişik derecede

olmasıdır.                              

İmâma uyan kimse, imâmın, imamet yaparken durduğu yere varıp durduğu zaman, imâma uymaya niyyet etse, bu meşâyihin çoğunluğuna göre caiz olur.

Bir muktedî imâmın    namaza   başladığını    zannederek, «imâmın namazına başlamaya»    niyyet   ecip tekbir alsa, fakat imâm henüz namaza başlamamış olsa, bu kimsenin «imâmın na-. mazına başlamış olması» caiz olmaz. Çünkü bu durumda, henüz namaza başlamamış bir kimsenin namazına başlamayı kasdet-miş olur. Bu ise caiz değildir. [114]

 

Hangi Namazı Kaklığını Bilmeyen Kimsenin Durumu :

Bir kimse nice zaman namaz kılar, fakat kıldığı namaz­ların farz mı nafile mi olduğunu bilmez ve bu namazları, insan­ların kıldığı namazları görerek ve o da onlar gibi yaparak kılmış olursa; eğer, kıldığı bütün namazları farzdır zannı ile kılmışsa bu caizdir ve o kimseden “farzlar sakıt olmuş olur..

Amma, o namazların içinde farz olduğunu bilmez veya bazısının farz ve bazısının sünnet   olduğunu bilir, lâkin bunları birbirlerinden ayıramazsa, bunları farz niyyeti ile kılmamış olur­sa bu caiz değildir. O yılların hepsinde kılmış bulunduğu na­mazları kaza etmesi lâzımdır.

Bu kimse, bu namazların hepsini farz zannı ile kılmış ve kendisine herhangi bir kimse iktidâ etmişse, duruma bakılır : Eğer bu kimseye uyan kimse, kendisinden önce sünneti olmayan -akşam namazı gibi bir namazda iktida etmişse, iktidâ eden kimsenin namazı da sahih olur.

Fakat, kendisinden önce sünneti olan sabah veya öğle bir namaz iktida etmişse, muktedinin namazı sahih olmaz. [115]

 

Namazda Niyyetle İlgili Bazı Mes’eleler :

Eğer bükimse, meselâ : Öğle vaktinin devam etmekte ol­duğundan şüphe etse ve «vaktin zuhruna öğlesine» niyyet ey-lese, fakat vakit çıkmış olsa, onun bu niyyetle kılmış olduğu öğle namazı kavl-i sahih üzere caizdir. Bunu Kâdîhân, Fetâvâ’smda tasrih ettiği gibi, başkaları da tasrîh etmiştir. Çünkü, eda niyyeti ile kaza niyyeti ile edanın caiz olduğunda ulemâ ittifak etmiştir.

Fakat, vaktin çıkmasından sonra «vaktin zuhru öğlesi» niyyeti ile kılman namaz, edâ niyyeti ile kazadan değildir. Zira, edâ niyyeti ile kaza, bir kimsenin vakti çıkmamış zannederek, o günün öğle namazına niyyet ettiği zaman olur. Bu durumda, eğer günün öğle namazına niyyet etmiş olsa ve vaktin .çıktığını bilmese de, namazı hilâfsız caizdir.

Bir kimse, meselâ : Öğle namazını edâ veya kaza yolu ile kılar ve kıldığı o namazın salı gününün öğle namazı   olduğunu zannedip o şekilde niyyet eder, fakat o namazın çarşamba gününün öğle namazı olduğu ortaya çıkarsa, o kimsenin mezkûr niy­yetle kıldığı namaz caizdir. Zira, farzı belirtmek hasıl olduğu za­man, böyle vakti belirtmekte hata yapılmış olması zarar vermez.

Bir kimse, üzerine kazası lâzım olan namazlardan birine başlayıp, o namazın cumartesi gününün namazı olduğunu zan-netse, fakat o namazın pazar gününün namazı olduğu açıklık ka­zansa, o niyyetle kıldiğı namaz sahih olmaz. Ve bu namaz, pazar gününün namazına da kâfi gelmez. Zira, bu niyyetle o kimse, va­kitten evvel namaza niyyet etmiş olur.

Fakat, eğer zikredilen bu mes’elenin aksi vâk’i olsa, yani üze­rine kazası lâzım olan namazlardan birine, pazar gününün na­mazı olmak üzere başlasa, fakat o namazın cumartesinin namazı olduğu açıklık kazansa, bu namaz şahindir.[116]

 

Niyyet Nasıl Olmalıdır :

Niyyette müstehab olan, kişinin kalbi ile kasdetmesi ve dili ile bunu söylemesidir. Meselâ : «Falan namazı kılmaya niy­yet ettim.» demelidir.

Niyyet, sadece kalbden geçirmekle kalınsa ve dil ile söy­lenmemiş olsa, bu da -hilâfsız- caizdir.

Niyyet konusunda ihtiyata- en uygun olan durum : Niyye-tin, tekbire bitişik veya ona karışık olarak   yapılmasıdır.   Yani niyyet, tekbir alındığı zaman, kalbde olmalıdır.

Nâtıfi : «Bir kimse, cemaatle farz namaz kılmayı isteye­rek evinden çıkıp,1 camie vardığı zaman, hemen tekbir alsa ve bu esnada kalbinde o namaza niyyet bulunmasa, eğer kendisine bir kimse «hangi namazı kılıyorsun?» diye sormuş olsa, düşünmeden cevâp vermeye kadir ise, o kimsenin namazı caizdir. Düşünme­den bu sorunun cevâbını veremezse o kimsenin namazı caiz ol­maz.» demiştir. bundan anlaşılan şudur ki : Tekbir vaktinden önceki niyyetj le kılman namaz caizdir. Fakat bu durumda, niyyet ile tekbir ara­sını, namazdan olmayan bir amelin bölmemesi gerekir. Namaz için yürümek burada namazdan sayılır.

Tekbirden sonra yapılan niyyetle -zahir rivayette- na­maz caiz olmaz.

Bu kavle İmâm Kerhi muhaliftir. Ona göre : Niyyeti te’hir ca­izdir. Te’hir hakkında onun görüşünü nakledenlerden bazıları, te’hirin semaya (…) kadar, bazıları teavvüze (…) kadar, bazıla­rı rükû’a kadar, bazıları da başını rükû’dan kaldırmcaya kadar caiz olduğunu söylediğini nakl etmişi erdir. Bu son kavil-ise uzak­lığın son haddidir.    [117]

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

NAMAZIN RÜKÜNLERİ

 

(İÇİNDEKİ FARZLARI)

Bu bölümde :

1 – İFTİTÂH TEKBÎRİ

2 – KIYAM

3 – KIRAAT

4 – RÜKÛ

5 – SÜCÜD

6 – KA’DE-İ AHİRE

NAMAZDAN KENDİ SUN’U (isteği, fiili) İLE ÇIKMAK

TA’DÎL-İ ERKÂN

konuları bulunmaktadır. [118]

 

NAMAZÎN İÇİNDEKİ FARZLARI

(RÜKÜNLERİ)

 

Namazın Rükünleri :

Namazın içindeki farzları (= rükünleri) sekizdir. Bu farz­lardan altısı Hanefi imamlarının üzerinde ittifak ettikleri farzlar­dır. İki farzda ise ittifak yoktur; ihtilâf vardır. Üzerinde ittifak edilmiş bulunan altı farz şunlardır :

1- İftitâh Tekbiri,

2- Kıyam,

3- Kirâat,

4- Rükû,

5- Sücûd,

6- Teşehhüd Miktarı Ka’de-i Âhire.

Bütün kitaplarda, iftitâh tekbîrinin namazın rükünlerin­den sayılması onun diğer rükünlere sımsıkı bağlı olmasından ve onlara bitişik bulunmasındandır. Yoksa, müstakil bir rükün de­ğildir. Çünkü, iftitâh tekbiri Hanefi imamlarının ittifakı ile na­mazın şartlarından biridir,.

Hatta bir kimse tekbîre, üzerinde necaset bulunarak veya av­ret yeri açılmış olarak veya kıbleden sapmış olarak veya vakit girmeden evvel başlamış olsa ve tekbîrin sona ermesi ile birlikte necaseti atmış bulunsa az ve kolay bir hareketle örtünse veya kıbleye yönelse veya vakit girmiş olsa, bu durumda bu kimsenin tekbîri caiz ve namaza başlaması sahih olur.

Namazdan Kendi Sun’u ile Çıkmak, İmâm-ı A’zam (R.A) a göre farzdır. îmâmeyn’e göre ise, bu farz değildir.

Ta’dîl-i Erkân ise,. Hanefî İmamlarından İmâm Ebû Yû­suf (R.A) ‘a göre farzdır. Ta’dil-i erkân:   Uzuvların hareketleri son buluncaya kadar her iki rükün arasında sakinlik hâsıl olma­sı ve kişinin bundan gönül rahatlığı ile emin olmasıdır. İki rükün arasında durmanın en az miktarı ise bir teşbih militandır.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A) ‘un bu husustaki delili, îbni Mes’-ûd’un rivayet etmiş bulunduğu şu hadis-i şeriftir :

Peygamber Efendimiz

Namaz kılan kimsenin rükû’ ve sücûdunda belini doğ­rultmadığı namaz kifayet etmez.» buyurmuştur.

Fakat bu hususta : «Bu delil zannîdir. Bunun.içindir ki bu­nunla farziyyet sabit olmaz.» diye İmâm Ebû Yûsuf (R.A) cevap vermişlerdir. Bu hadis-i şerifteki «kifayet etmez» kelimesinden murad, «kâmil cüzleri ile yerine getirmiş olmaz» demektir.

1- İftitâh Tekbîri : jftitâh tekbîri olmadan namaza giril­mez. Bu hüküm üzerinde ümmet ittifak etmiştir.

«Allahu Ekber» demenin iftitâh tekbîri olduğunda ihtilâf yoktur.

«Allahu’1-Ekber» demek de Hanefî İmamlarına göre ifti­tâh tekbiri olur. Bu kavle, İmâm Mâlik ve İmâm Âhmed bin Han-bel muhaliftir.

«Allahu’l-Kebîr» veya «Allahu Kebîr» demek de Hanefî İmamlarına göre iftitâh tekbiri olur. Bu kavle de, İmâm Mâlik (R.A), İmâm Ahmed bin Hanbeî (R.A) ve İmâm Şafii (R.A) mu­haliftir.

Bu dört lafzı bilen kimsenin, bunlardan birinin yerine1 başka bir lâfızla iftitâh tekbiri alması İmâm Ebû Yûsuf (R.A) a göre, caiz değildir.

İmâm Ebû Hanîfe  (R.A)  ve İmâm Muhammed    (R.A) : «Eğer bir kimse  tekbir     yerine,   «Allahu  Celle»   veya   «Allahu A’zam» veya «Er- Rahmanu Ekber» veya «Lâ üâhe illallah» veya «Tebârekallah» dese veya zikredilen bu kelimelerden başka olan fakat Allah’ın isimlerinden   bulunan lafızlarla ve kendisine hiç bir’ortak bulunmayan Allah’ın sıfatlarından birini Meselâ : «Er-Rahman», «el-Hâlik», «er-Rezzâk», «Âlimü’l-ğâybi ve’ş-Şehâdeh», «Âlimü’l-Hafiyyât»,    «el-Kâdirü alâ külli şey’», er-Rahimü li’l-ibâd.» lafızlarından herhangi birini tekbir yerine söylemiş olsa kâfidir. Çünkü maksud olan ta’zim bunların herbiri ile hasıl ol­maktadır.

Bir kimse, namaza «Allahümme» diye başlayıp, bu keli­meye başka bir şey ilâve etmeyerek sadece   «Yâ Allah» dese, yi­ne iftitanı sahihtir. Çünkü, bu durumda da Hak.Teâlâ’ya nida etmekle ta’zim ve tazarru’ murad    olunmaktadır ve tekbîrden maksud olan ta’zim hasıl olmuş bulunmaktadır.

Eğerbir kimse, tekbire bedel olarak «Allâhümrne’ğfirlİ» veya «Allahümmerzuknû» veya «Estağfirullah» veya «eûzübil-lah» veya «Lâ havle ve la kuvvete illâ billah» veya «Mâşâallah» lafızlarından birini söylemiş olsa, bunlarla namaza başlaması sahih olmaz. Zira, bu zikirlerden maksud   sadece ta’zim değildir. Bu lafızlarda ya açıkça veya tâ’riz yolu ile kapalı olarak bir şey­ler istemek vardır.

Keza, bir kimse tekbire, bedel olarak «Bismillah» dese, bu şekilde başlaması da sahih olmaz.                                    

Keza, bir kimse Allahu Teâlâ’dan başKasmın da vasfedil-diği, «er-Hahîm», «el-Hâkim» ve «el-Kerim»’ gibi isimlerle nama­za başlamış olsa, bu da sahih olmaz. Fakat, bu isimlerden birini sadece Hakk Teâlâ’mn Yüce Zâtını anmak niyyeti ile söylerse sa­hih, olur,

Kifâye’de : «Allah’ın isimlerinden her biri ile namaza baş­lanabilir. En açık ve en sahih olan kavil budur. İmâm Kerhî de bu şekilde zikretmiş ve İmâm Mürgînânî dahi bu kavil üzerine fetva vermiştir.» denilmiştir.                                            

Namaz kılan kimser;eğer namaza başladığı sıraaa «Aiiah dese ye Lafza-i Celâle hiçbir şey ilâve etmese, Hasan bin Ziyâd’ın İmânı A’zanı rivayetine göre, o kimse namaza başla­mış olur. Fakat, zahir rivayette bu kimse namaza başlamış ol­maz. Bu kavil, Hulâsa’da Tecrid’den naklen zikredilmiştir. Yine Tecrid’de İmânı Muhamıned (R.A)’m bu hususta muhalefeti bu­lunduğu da zikredilmiştir.

Kâfiye’de-ise, bu kimsenin namaza başlamış olmasında İmâmeyn’in ittifak ettiğini beyan edip : «Allah diyen kimse na­maza başlamış olur. Çünkü bu lafız, imâmeyn’e göre halis ta’zün ifâde eder.» denilmiştir.

Bir kimse «Allahü Ekbâr» dese, bu lafızla namaza başla­mış olmaz. Bu lafzı namaz esnasında söylemiş olsa, namazı bozu­lur. Bazıları : «ekbâr kelimesi keber kelimesinin çoğulu olur; bu ise davul manasına gelir, bu sebeple namazı bozar.» demişlerdir.

Bir kimse, iftitâh tekbirini söylediği esnada «ekber» yerine, «eğber» dese namaza başlamış olur. [119]

 

Allah Lafzının Başındaki Elifi Uzatan Kimsenin Hâli

Bir kimse  «Allah»   Lafzının   hemzesini   uzatıp   okusa, âlimlerin (…) çoğunluğuna   göre bu   durumun hükmü   şudur: Eğer namaz esnasında böyle okumuşsa, namazı fâsid olur. Na­mazın başlangıcında bu şekilde  okumuşsa, namaza  ba-şlamış ol­maz. Kasden, bilerek ve inanarak   böyle okumuşsa, kâfir olur. Çünkü böyle ‘ okumak istifham  sorudur. Bu ş’ekiîdeki bu suâl ise şübheyi gerektirir. Bu konudaki şüphe ise küfürdür.[120]

 

İmâma Uyan Kimsenin Tekbîri :

İmâma uymuş olan kimse, İmâmın «Allah» demesinden önce, Allah lafzım söyleyip bitirmiş olursa ezher rivayette nama­za başlamış olma;:. Bu durumda, «ekber» lafzını imâmdan son­ra söylemiş olsa bile, yine namaza başlamış olmaz.

Eğer Allah lafzım, imâm ile birlikte veya   ondan sonra söylemiş olsa; fakat ekber lafzını imâmın    bitirmesinden önce söyleyip bitirmiş olsa, bu durumda -esahh olan- yine namaza başlamasının caiz olmamasıdır. Zira namaza başlamış olmak için -esahh olan kavil üzere- «Allahü ekber»    lafzının tamamını söylemiş olmak gerekir. Yoksa, sadece «Allah» veya sadece «ek­ber» demekle namaza başlanmış olmaz..

Keza, imâm. rükû’da iken yetişen kimse, kıyam halinde Allah deyip, ekber demeden, imâm rükû’dan doğrulsa, o kimse­nin namaza başlaması sahih olmaz. Zira, namaza başlamak, tahrime (namaza başlarken «Allahü Ekber lafzı ile birlikte ilci elin baş parmaklarım kulak memelerine ‘ doğru kaldırmak) nin sadece kıyamda yapılması ile olur.    

İmâma uyan kimse, iftitâh tekbîrini imâmdan önce alır–ittifakla- imâmın kıldığı namaza başlamış olmaz.

Keza, bazı rivayetlerde o kimse kendi namazına da baş­lamış olmaz. Fakat, bazıları: «Kendi namazına başlamış olur’» demişlerdir. Asl’da İmâm Muhammed (R.A.)den de buna işaret vardır.

İmâmdan önce iftitâh tekbiri alan kimse, eğer imâ tekbirinden sonra ikinci bir tekbir almış ve bu ikinci tekbiri ile imâmın namazına başlamaya ve ona uymaya niyyet etmiş ise, imâmın namazına başlamış olur.

Kendi namazına başlamasının sahih olduğu kabul edilirse, bu durumda kendi namazını bozup kesmiş olur.

Bu hususta efdâl olan, imâma uyan kimsenin tekbirinin, imâ­mın tekbiri ile beraber olmasıdır. O kimsenin tekbiri imâmın tekbirinden sonra olmamalıdır. Çünkü, bu şekilde ibadete sür’at-li davranmak evladır. Bu meşakkatli bir durumdur; fakat meşak katin de sevabı çok olur. Böyle davranmanın efdal oluşu İmâm-A’zam ‘a göredir.

İmâmeyn ise : «Efdal olan, imâma uyan kimsenin, imâmın tekbirinden sonra tekbir almasıdır. Çünkü bu durumda şüphe tamamen giderilmiş olur.» demişlerdir. îmâma uyan kimse, imâm fatihayı bitirinceye kadar ne zaman iftitâh tekbini almış olursa olsun, iftitâh tekbirinin sevabma yetişmiş olur.

İmâma uyan kimse, tekbîri imâmla birlikte mi, yoksa on­dan önce veya sonra mı aldığı hususunda şüpheye düşerse, o kim­senin galip zanm ile hükmolunur. O kimsenin, durumda her han­gi bir tarafa zann-ı galibi yoksa, şüpheye düştüğü işlerde ihti­maller berabere ise, bu durumda namaza başlaması sahihtir. Lâ­kin şübhenin giderilmesi için, efdal olan o kimsenin bir daha tek­bir almasıdır. [121]

 

Kıyam

Namazın içindeki f arzlarından (yani rükünlerinden) ikin­cisi kıyamdır.

Bir kimsenin kıyama kudreti var iken, farz bir namazı oturarak kılması caiz değildir Fakat, bu kimsenin nafile bir na­mazı .oturarak .kılması caizdir.

Hasta bir- kimse, hakîkaten veya hükmen kıyamdan âciz olursa, namazı oturduğu yerde kılıp, rükû’ ve sücûd eder.

Kıyama kadir olan, fakat namazı ayakta kılması .hâlinde hastalığının artmasından veya geç iyi olmasından veyahut da şiddetli bir elemle müteellim olmaktan korkan kimse, hükmen kı­yamdan âciz olmuş olur. Bu durumlarda, hasta olan bu kişinin farz namazları ve diğerlerini oturarak kılmasr caizdir.

Eğer kıyam (ayakta durmak) sebebi ile o kimseye bir nevi meşakkat arız olur, fakat bu durumda şiddetli bir şekilde acı duymazsa, o kimsenin kıyamı terketmesi caiz olmaz.

Hasta olan kimsenin eğer   bir müddet ayakta durmaya kudreti bulunursa, o kimse için kudreti mertebesinde kıyamda durması lâzım olur. Hatta o kimse eğer, iftitâh tekbiri alıp na­maza başlıyacak kadar ayakta durma gücüne sahipse, namaza ayakta başlar ve o namazı oturduğu halde tamamlar.

Eğer hasta, bir şeye dayanarak kıyama kadir olsa, mese­lâ : Asaya veya bir hizmetkâra dayanıp yaslanarak ayakta dur­ması mümkün olsa, bu hususta İmâm Helvanı: «Ona o şekilde kıyam etmesi lâzım olur; sahih kavil budur.» demiştir. [122]

 

Hasta Olan Kimsenin Namazı:

Eğer hasta olan bir kimse, namazda rükû ve sücûdu yap­maya kadir olmasa, namazını oturduğu halde ve imâ ile kılar. Yani, başı ile işaret ederek  kılar ve başını secde için rükû’dan biraz daha aşağı eğer. Bu durumdaki bir kimse, üzerine secde etmek için yüzüne herhangi bir şey kaldırmaz.

Zira, Resulullah (Sallallahü aleyhi ve sellem) bir hastayı zi­yaret etti. O hastanın oturduğu yerde namaz kılmakta olduğunu ve yüzüne bir yastık kaldırıp onun üzerine secde ettiğini gördü. Resulullah Csallallahü Teâîâ. aleyhi ve sellem) Efendimiz, o yastı­ğı attı ve o hastaya hitaben şöyle buyurdu:

Eğer gücün yetiyorsa yere secde ederek namaz kıl. Yok­sa, îmâ ile kıl ve secdeni, rükûundan (başını! daha çok aşağı in­direrek yap.»                                                                          

Bir hastanın secde ettiği şey yerde bulunur ve o şeyin bir yüksekliği olursa, namaz kılan kimsenin yüzüne yakın olan bu yükseklik üzerine secde etmesi caizdir. Ancak bu şekilde namaz kılan kimse, yerin sertliğini hissederse, namazı-rükû ve sücûdia kılınmış olur; hissetmezse imâ ile kılınmış namaz olur.

Yukarıda söylediğimiz birinci şekilde de yüzüne kaldırdığı şeyin üzerine secde ettiği zaman, secdesini rükû’undan daha aşa­ğıya yapmışsa bu durumda sahihtir ve kıldığı namaz imâ üe kı­lınmış olur,…

Zahıyre’de: «Hasta olan kimse, eğer oturmaya kadir ol­mazsa, arkası üzerine yatar ve ayaklarım kıbleye doğru uzatır. Rükû’ ve sücûdu imâ ile yapar. Başı ile îmâ etmesinin mümkün olması için, omuzlarının altına bir şey koyması lâzımdır.» denil­miştir.

Hasta olan bir kimse, bir şeye dayanarak oturmaya kadir olursa, öyle yapması lâzımdır; bu durumda yatması caiz olmaz.

Bu kimse, eğer sağ yanı üzerine yatıp, yüzünü kıbleye dön­dürür ve bu durumda îmâ yaparsa,, bu da caizdir. Fakat, sırtüs­tü yatmaya kudreti varsa, böyle yapması daha efdaldir.

Eğer hsta, başı ile îmâya da hiç bir şekilde kadir olamaz­sa, kudretinin yeteceği zamana kadar namazı te’hir olunur.

Bu durumda olan kimsenin aklı başında ise, bir rivayete gö­re, o kimseden namaz tamamen sakıt olmaz. Kaza edebileceği zamana kadar namazı te’hir etmiş olur.

Bir rivayette de, aczi bir gün, bir geceden fazla devam ederse, aklı başında olsa bile, o hastadan namaz tamamen sakıt olur.

Bu hususta birinci rivayeti, Hidâye Sahibi ile Menâfi1 Sahibi sahih görmüşlerdir.

İkinci rivayeti ise, Kâdîhân ile Muhit Sahibi sahih görmüş ve Şeyhül-İslâm ile Fahrü’l-İslâm da bu kavli ihtiyar etmişlerdir.

İbrahim Halebi Hidâye Sahibinin tashihi en sahih olanı­dır.» demiş ve bunun deli’llerini Şerh-i Kebîr’de zikretmiştir.

Âciz olan hastanın, gözü ile, kalbi ile, kaşı ile iraâ etmesi caiz olmaz. Ebû Yûsuf (R.A)’dan gelen bir rivayette ise, hasta olan kimsenin gözü ile veya kaşı ile imâ etmesi caizdir. İmâm Züfer ise, o kimsenin kalbi ile imâ etmesini de caiz görmüştür. [123]

Bayılan Kimsenin Durumu:

Bayılmış olan kimsenin hükmü, başı ile imâdan âciz olan kimse hakkındaki ikinci rivayet üzerine olan hüküm gibidir. Yâ­ni, o kimsenin baygınlığı bir gün bir geceden az olursa, baygın­lık zamanında geçen namazları, ayıldıktan sonra kaza eder.

Eğer bayılması bir gür bir geceden fazla olursa, o kimse­den baygınlıkta geçen bütün namazlar bakıt olur; ayıldıktan sonra kaza etmesi lâzım gelmez. Bir gün bir geceden çok zamanın   geçip geçmediğini tesbit

hususunda, İmâm-ı A’zam (R.A.)a göre saate i’tibar edilir. İmâm Muhammed (R.A.)’e göre ise, namaz vakitlerine i’tibar edilir.

Meselâ: Eğer bayılma sebebi ile g-eçen namaz, beş vakitten fa-zla olursa, bayılan kimseden namaz sakıt olur. Aksi ta.kdirde namaz sakıt olmaz. Mebsût ve Zahİre’de, İmâm Muhammed ‘in bu kavli sahih bulunmuştur. İhtiyata uygun olan da budur.

Bir kimse zeval vakti esnasında bayıîsa ve baygınlığı ertesi günün zeval vaktinden sonrasına kadar devam etse, bu durum­da öğle vakti çıkmadıkça, İmâm Muhammed (R.A,)’in ihtiyata uygun kavli uyarınca, o kimseden namaz sakıt olmaz.

Bayılan kimsenin, baygınlık müddeti içinde hiç ayılmamış olması şarttır. Fakat, bu kimse eğer ayılmışsa ve ayıidığı va­kit biliniyorsa, meselâ  O kimsenin baygınlık hâli sabah vaktin­de hafifler ve bir miktar ayılırsa ve sonra yine baygınlık hali gelirse, ayılmış olması, kendisinden önceki baygınlıkla ilgili hü­kümleri iptal eder; çünkü bu şekildeki ayılma muteberdir.

Fakat ayılma vakti bilinmez, birden bire ayüır ve hemen yi­ne bayüırsa bu ayılmaya i’tibar edilmez.

Bir kimse penç denilen bitkiyi yediği için bir gün bir ge­ceden ziyâde aklı gitmiş bulunsa, İmâm-ı A’zam (R.A) ‘a göre, o kimsenin bu şekilde gsçen namazlarım kaza etmesi lâzım gelir;1 İmâm Muhammed  (R.A.)’e göre ise lâzım gelmez.[124]

 

Kıyamla İlgili Muhtelif Meseleler

Hasta olan bir kimse, kıyama kadir olur, fakat rükû’a ve sücûda kadir olamazsa, Hanefi İmamlarına göre. o kimsenin namazı ayakta kılması gerekmez. Bilakis oturduğu halde ve imâ ile kılması caizdir. Hatta, oturarak imâ ile kılması, ayakta imâ ile kılmasından ef daldır.

Zehıyre’de: «Eğer hasta, kıyama ve rükû’a kadir olsa, fa­kat sücûda kadir olamasa, ona kıyam lâzım gelmez. Onun otu­rarak ima ile kılması da caizdir .Oturarak imâ etmesi -secdeye daha yakın olduğu için efdaldir.» denilmiştir.

Zahidi: «Rükû’ için ayakta, secde için oturduğu yerde imâ eder. Aksini yapması câız olmaz.» demiştir.

Bir kimsenin boğazında akıntılı bir yarası olur ve nama­zı rükû ve sücûd ile kıldığı zaman yarasından bir şey akarsa, o kimse, namazı rükû ve sücûd ile kılmaz, oturduğu yerde ve iınâ ile kılar. Zîrâ, namazı imâ ile kılmak, hades ile kılmaktan ehven­dir.

Şeyh-i fâni derecesinde çok yaşlı olan ‘kimse, eğer ayakta namaz kıldığı zaman idrarı akar; oturduğu halde rükû ve sücûdu ile kıldığı zaman idrarı akmazsa, o kimse oturarak, rükû ve sücûdu yapar ve namazını kılar. Bu şekilden başkası o adam için caiz olmaz.

Keza, yarası olan bîr kimse de ayakta kıldığı zaman ya­rası akarsa, oturduğu yerde rükû ve sücûdu yaptığı zaman ya­bası akmazsa, o kimse de oturduğu yerde rükû’ ve sücûdumı ya-oarak namazını kılar.

Keza, bir kimse secde ettiği zaman idrarı akar veya yel­lenirse, o kimse namazı ayakta îmâ ile kılar,

Fakat, ayakta kıldığı zaman idrarı, yarasının cerahati ve­ya bunlara benzer diğer şeyleri akan bir kimse, eğer yatarak kıl­dığı takdirde bunlar akmazsa, bu durumda olan kimse, ayakta, rükû’ ve sücûdu yaparak namazını kılar. Zira, özrü olmayan kim­senin yatarak namaz kılması caiz değildir. Bu durumda ise, o kimsenin namazın rükünlerini yerine, getirmesi tercih edilir.   .

Nevâdir’de, ö kimsenin yanma yatarak kılabileceği hu­susu İmâm Muhammet  (R.A) den zikrolunmuştur.

Eğer bir kimse, namazı ayakta kıldığı zaman kıraat bal kımından. zayıf kalacak, oturarak kıldığı zaman kıraate kadir olacak bir halde bulunsa, o kimse namazı oturarak ve kıraat ile kılar.

Kırâat’den zayıf olan kişiden murad, ayakta asla kıraate ka­dir olamayan pîr-i fânidir,

Kıyam esnasında bir miktar kıraat etmeye kudreti yeten kimsenin, ayakta kudreti yettiği kadar kıraat etmesi lâzımdır. Kalan kısmını ise oturarak ‘kıraat eder.                                     

Bir kimse, eğer tek başına namaz kıldığı zaman kıyama kadir olacak,1 fakat imâmla kıldığı zaman kıyama kadir olamayacak bir halde bulunsa, namaza ayakta ballar ve sonra oturur. Sonra rükû’ vakti geldiği zaman eğer gücü yeterse kalkıp rükû’ eder. Fakat buna gücü yetmezse, namazı tek başına kılar.

Bazıları ise, bu durumda: «imâmla kılar ve kıyamı terk eder.» demişlerdir.

Hasta olan kimsenin namaz içinde oturma şekli, teşeh hüd’de oturulduğu gibi olmalıdır. Eğer kadir ise namazın başın­dan sonuna kadar öyle oturur. Fetva da bu kavil üzeredir.

İmâm Muhammed  (R.A.)’in rivayetine göre, İmâm-ı A’zam (R.A.) : «istediği şekilde oturur.» demiştir.

Bazıları ise: «Teşehhüdün dışında, dilediği gibi oturur. Amma teşehhüdde diğer namazlarda oturduğu gibi oturur.» de­mişlerdir. Fakat zahir olan önceki kavildir.

Zarûret’hâlinde ise, gücü yettiği kadar ve gücü yettiği şekil­de oturur.

Zehiyre’de: «Hamile bir kadının çocuğunun başı çıkmış olsa ve bu kadın namaz vaktinin geçmesinden korksa, gücü ye­terse abdest alır, yetmezse teyemmüm eder, çocuğunun başını bir şey içine koyup muhafaza ederek o kadın namazını oturarak rükû, ve sücûd ile kılar. Eğer rükû’ ve sücûda gücü yetmezse, na­mazını îmâ ile kılar. Yâni, namazını gücü yettiği şekilde kılar ve onu geçirmez. Çünkü, çocuğun ekserisi çıkıp kan görünmedikçe, kadın nifaslı olmuş sayılmaz ve ondan namaz sakıt olmaz.

Bir kimsenin elleri ve ayakları kurumuş (yâni felç olmuş) ona abdest aldıracak veya teyemmüm ettirecek bir kimse bulunmazsa, bu durumda o kimse yüzünü ve kollarını teyemmüm niyyeti ile duvara sürüp namazını kılar. O kimsenin namazı terk etmesi caiz olmaz.

Abdeste veya teyemmüme her hangi bir şekilde gücü ye­ten kimse namazı te’hir etmez; vaktinde kılar.

Velhasıl, bir kimsenin herhangi bir şekilde imkânı olması halinde, namazı terk etmesine cevaz yoktur. Çünkü, namazın ter-kedilmesi elim azaba sebep olan büyük günahı gerektirir.

Cenâb-ı Hakk  (Sübhânek ve teâlâ)  Kur’an-ı Mecidinde, Hak yolda hidâyet üzre bulunanların kâmil bir korku ve ibâdete tam bir bağlılık ve tâatlerini beyân edip,  «bu kimselere Rah­manın âyetleri okunsa, onlar ağlayarak düşüp secdeye kapanır­lar.» diye medhettikten sonra, bu kimselerden sonra gelen yara­mazların da kötü hallerini beyan ederek, «sonra arkalarından öyle bir nesil gelriiki, namazı bıraktılar, şehvetlerine uydular. İş­te bunlar da azgınlıklarının cezasına uğrayacaklardır.» buyur­muştur. Alimlerden bir topluluk bu âyet, «O medhedilen taifeden sonra, onların yerine kalan o yaramaz kimseler namazı te’hir et­tiler, vaktinde kılmadılar.» demektir, demişlerdir.

Sıhhatli olan bir kimse, namazın bir miktarını ayakta durarak kılmışken, namaz esnasında kendisine bir hastalık arız olsa veya oturmasını mubah kılacak başka bir özür meydana gelse, namazını oturduğu yerde ve gücü. yeterse rükû’ ve sücûdu ile tamamlar. Rükû’ ve sücûda gücü yetmezse, oturduğu yer­de imâ ile namazını tamamlar.

Eğer oturarak kılmaya da gücü   yetmezse, sirtının veya yanının üzerine yatarak imâ ile namazını tamamlar.

Bir kimse hastalık sebebi ile namazın ilk kısmını oturdu­ğu yerde rükû’ ve sücûd ile kılar ve namaz esnasında, hastalık­tan kurtulup, ayağa kalkmaya kadir olursa, önce kılmış olduğu kısmın üzerine bina ederek kalan kısmı   ayakta tamamlar. Bu İmâm Ebû Hânîfe  (R.A.) ile İmâm Yûsuf (R.A.)’un görüşüdür. İmâm Muhammed  (R.A.)’e göre ise bu kimse   namazı yeniden kılar. Zira, İmâm Muhammed (R.A.)’e göre kâimin (ayakta du­ranın) , kaide (oturana) uyması caiz olmadığı gibi, kıyamı (ayak­ta kılmayı) kuûd (oturma) üzerine bina etmek de caiz değildir. Fakat, İmâm-i A’zam (R.A.)  ile İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)’a göre bu ikisi de caizdir.

Hasta olan bir kimse, eğer namazın bir kısmını imâ ile’ kılar,- sonra ayakta veya oturarak, rükû ve sücûd ile namaz kıl­maya kadir olursa -ittifakla- o kimsenin namazını iade etme-. si lâzım gelir. Zira, namazı rükû’ ve-sücûd ile kılanın imâ ile kı­lana iktidâsı caiz olmadığı gibi, rükû ve sücO.du îrnâ üzerine bi­na etmek de caiz olmaz.

Bir kimsenin hiç bir özrü olmadan, nafile namazları otu­rarak kılması icmâ-ı ümmet ile caizdir. Fakat sabah namazının sünneti bundan müstesnadır. Sabah namazının sünnetini, özür­süz olarak oturduğu yerde kılmak sahih değildir.

Bazıları bu hükümden teravihi de istisna etmişlerdir; fakat esas olan, teravihi özürsüz olarak oturduğu yerde ‘kılmanın caiz olmasıdır. Lâkin oturarak kılmak mekruhtur.

Bir kimse, nafile bir namaza ayakta başlasa ve yorulsa; bu kimsenin bir ağaca, duvara, bunlar gibi bir şeye dayanarak veya oturarak o namazı kılıp tamamlaması ittifakla ve kerâhai siz olarak caizdir. Çünkü, bu namazda yorulmak özürdür. Fa­kat, bir özrü olmadan dayanması ittifakla mekruhtur. Çünkü, dayanmakta edebe aykırılık ve kibirlenmeyi açığa vurma hali vardır.

Nafile namaz kalan bu kimse, ayakta namaza başladık­tan sonra, bir özrü olmadan otursa, İmâm-ı A’zam (R.A.)’a göre ve Hidâye Sahibinin ihtiyarı üzere, mekruh olarak caizdir.

Fakat, Fahrü’l-İslâm’m ihtiyarı üzere, bu namazın İmâm-ı A’zam (R.A.)’a göre caiz olmasında kerâhat yoktur. Esahh olan da budur.

İmâmeyn’e göre ise, bu şekil asla caiz değildir.

Bu ihtilaf, o kimsenin birinci rek’atte veya ikinci rek’atte oturduğu durumdadır.

Nafile namaz kılan bu kimse, eğer ikinci iki rek’atte oturmuş olursa, İmâmeyn’e göre de öğlenin sünneti’ile cum’anm sünnetin­den başkalarında caizdir; bu namazlai’da ise caiz değildir.

Eğer bir kimse, nafile namaza oturduğu yerde başlar ve sonra ayağa kalkarsa, namazı bilittifâk caizdir. Zira, ayaktaküerin oturana uyarak kılması, nafile namazda ittifakla caizdir. [125]

 

Binek Hayvanı Üzerinde Namaz Kılmak

e Şehir dışında olan bir kimsenin, binek hayvanı üzerinde imâ ile nafile namaz kılması ittifakla caizdir. Hayvanın kıbleye dönmüş olması da şart değildir. Hayvanı hangi tarafa dönmüş olursa olsun caizdir.

Şehir içinde olunca da yine kerâhatsiz caiz olduğu İmâm Ebü Yûsuf (R.A.) tan rivayet edilmiştir. İmâm Muhammed  (R.A.)’den ise, kerâhalle câız olduğu rivayet edilmiştir.

İmâm-ı A’zam (R.A.)’a göre, bu kimsenin şehir içinde böyle namaz kılması asla caiz değildir.

Namaz kılan bu kimse, şehir. hâricinde hayvana binili iken namaza başladıktan sonra, hayvanından inse, namazın ka­lan kısmını önce kıldığı kısmın üzerine bina ederek, namazı rükû’ ve sücüd ile tamamlar.

Eğer namazın bir kısmını inmiş olarak kılıp sonra- yine hayvanına binse, İmâm Züfer’e göre, her iki durumda da kıbleye

Farz namazı hayvan üzerinde kılmak ise, teyemmüm bö­lümünde zikredilen özürler sebebi ile caizdir.

Meselâ: Hayvandan inmesinden dolayı,-kendi hastalığının artmasından, düşmandan veya vahşi hayvandan korkar veyâ­hud etraf namaz kılan kimsenin yüzünün batacağı kadar çamur olur ve kuru yer bulunmazsa; veyâhud da hayvanı için vahşi hay­vanlardan veya hırsızdan korkarsa, o kimsenin farz namazı hay­van üzerinde îmâ ile kılması caizdir. Bu durumda kıbleye yönel­mek de imkân şartına bağlıdır. Mümkünse kıbleye döner; değilse mümkün olduğu şekilde kılar.

Hayvana binili olan bir ihtiyar, hayvanından indiği za­man kendi başına binmeye kadir olmaz ve yardımcı da bulun­mazsa veya bir kadının yanında mahremi bulunmaz ve kendisi de inip binmeye kadir olmazsa, bu durumda bu kadın ve ihtiya­rın da farz   namazı hayvan üzerinde kılması caizdir.

Keza, bir kimsenin hayvanı yavuz olur ve inince sahibini bindirme hususunda inat ederse, farz namazı hayvan üzerinde kılmak o kimseye de caiz olur.

Zikredilen bu özürler sebebi ve, farz namazı hayvan üzerin­de kılan bir kimseden bu özürler kalkınca, bu namazı iadesi lâ­zım değildir.

Hayvan üzerinde namaz kılan kimse, kıldığı namazın rü­kû’ ve sücûdunu imâ ile yapar ve secde için rükû’a nisbetle daha çok eğilerek imâ eder.

Hayvanm sırtına yüksekçe bir şey koyup, onun   üzerine secde etse veya hayvanın eğeri üzerine secde etse, bu caiz olmaz. Yâni, secde etmemiş olur. Bilakis imâ etmiş olur. Zira, hayvan üzerinde namaz kılmak îmâ ile meşrudur. [126]

 

Binek Üzerinde Namaz Kılmakla İlgili Bazı Fer’î Mes’eleler

Bir kimse kıbleye müteveccih olan hayvan üzerinde na­maz kılarken, hayvanın yönü kıble yönünden ayrılsa, İmâm Halevâni «O kimsenin namazı caiz olmaz.» demiştir. Burada, İmâm Halevânî, «hayvanın kıble istikâmetinden ayrılması bir rükün edâ edecek miktarda olursa» demek istemiştir. .

Bir kimse, hayvan dururken yükün bir kısmı üzerinde namaz kusa, eğer yükün altına destek olarak yere bitişik bir ağaç dikilmiş ise namazı caizdir. Durmakta olan arabanın üzerinde namaz kılmanın caiz olması gibi… İskemle ve sedir üzerinde na­mazın caiz olması gibi…

Fakat, eğer yükün altına ağaç konmamış veya yükü taşıyan hayvan durmamakta yürümekte ise, o namaz hayvan üstünde kı­lman namaz olur. Nitekim, araba yürürken üzerinde kılınan na­maz, eğer farz ise özür olmaksızın caiz olmadığı gibi, o yükün şakkmda (bir yarısında] da özürsüz namaz kılmak caiz değildir.

Vitir, adanmış namazlar, başlanılmış olduğu halde bozul­masından, dolayı kazası gereken namazlar gibi vacip namazlarla, cenaze namazı ve inili olunduğu zaman okunmuş bulunan tilâ­vet secdesi. Bunların hepsi, bu hususta farz namazlar menzile-sindedir.

Tertib olunmuş sünnetler ise diğer nafileler gibidir.

Fakat, sabah namazının sünnetinin, özürsüz olarak hay­van üzerinde kılınmasının caiz olmadığı da İmâm-ı A’zam (R.A) dan rivayet edilmiştir. [127]

 

Gemide Kılınan Namaz

Bir kimsenin, farz namazı gemide özrü olmadığı halde oturarak kılması İmâm-ı A’zam (R.A.) ‘a göre caizdir. İmameyn’e göre ise özürsüz oturması caiz değildir.

Meselâ; ayakta durmaktan dolayı baş dönmesi meydana ge­lir veya ayakta, durmaya mânı olan başka bir özür bulunursa, Imâmeyn’e göre de oturarak kılması caiz olur.

Fakat, İmâm-ı A’zam (R.A.)’a göre de ayakta kılmak daha efdaldir:

0 Keza, eğer gemiden çıkıp yerde kılmak mümkün olursa, bu da daha efdaldir.

Bu ihtilâf, yürüyen gemide veya deniz ortasında bağlı olup şiddetli dalgaların tesiri ile sarsılan gemilerdedir.

Deniz ortasında bulunan ve şiddetli dalga ile sarsılmayan ve­ya deniz kenarında bağlı olan gemi hakkında da bazılarına göre mezkûr ihtilâf carîdir. Fakat, ittifakla esalıh kavil, oturmaktır.

İzâh’da: «Eğer gemi deniz kenarında durmakta ve dibi yere değmekte ise, onun üzerinde namaz kılmak caizdir. Dibi yere değmediği takdirde, eğer o gemiden çıkmak mümkün ise, gemi­de namaz kılmak caiz olmaz.» denilmiştir.

Gemide namaz kılan kimsenin iftitah tekbiri esnasında kıbleye yönelmesi lâzımdır. Zîrâ, gemi içinde bulunan kimse hak­kında gemi ev gibidir.

Rükû’ ve sucuda kadir olan kimsenin gemide imâ ile nafile namaz kılması da caiz değildir. [128]

 

Kırâat

Kıraatin Şekli:

Namazın içindeki farzlarından  (^rükünlerinden)  üçün­cüsü Kıraattir.       

Kıraat : Kişinin kendi işiteceği kadar bir sesle, kelimeleri meydana getiren harfleri doğru bir şekilde telâffuz etmesidir.

Şayed, harfleri doğru telâffuz    etse, fakat kendisi işitmösc (Hindİvanî ve Fadlî’ye göre bu kıraat olmaz.

Bazıları ise doğru çıkardığı

Kendileri işitmese bile, harfleri mahreçlerinden zaman bu caiz bir kıraat olur.» demişlerdir. İmâm Kerhî’de bu kavli ihtiyar eylemiştir. Fakat Muhît’de: -‘Esah elan Hindivânî ve FadlVnin kavlidir,» denilmiştir.

Kâfiye’de Şomsü’l-eimme Halvânfnin şöyle dediği nakleuilmiştir «Esah olan budur ki, sadece harfleri mahreçlerinden doğru çıkarmak kifayet etmez. Okuyan kimsenin kendisinin ve yakınında olan kimsenin de işitmesi lâzımdır.»

Talâk, ıtâk istisna, kesilen hayvan için besmele çekmek, alışveriş, vacip olan tilâvet secdesi ve bunlara benzeyip nutka teallük eden her şey. bu iki şeyh indinde, konuşan kimse bunları kendisins ve yakınında bulunan kimseye işittirmedikçe, Kâfiye’­de zikredildiği gibi caiz olmaz. [129]

 

Farz, Vacip ve Sünnet Olan Kıraatler:

Nafile .namazların her rek:atinde kıraat farzdır.

Keza, vitrin her rek’atinde de kıraat farzdır. Çünkü, vit­rin sünnete benzerliği vardır.

İki rek’atli farz namazların her rek’atinde kıraat farzdır. Sabah namazı ve cum’a namazı gibi…

Dört rek’atli veya üç rek’atli olan farz namazların, laâ-iettayin iki rek’atinde kıraat farzdır. Kıraat önceki iki rek’atte olabileceği gibi sonraki iki rek’atte de olabilir. Hatta, kıraatin bi­rinci ile üçüncü rek’atte veya birinci ile dördüncü rek’atte veya ikinci ile üçüncü rek’atte veya ikinci ile dördüncü rek’atte olma­sı arasında hiç bir fark yoktur. Bunların hepsi beraberdir.

Fakat efdâl olan, ilk -ki rek’atte kıraat etmektir. Sahih olan bu iki rek’atde kıraatin «âcip “olduğudur. Zira ilk iki rek’atde kasden kıraat terk edilirse, bu mekruh olur. Sehven kirâat terk-olunursa, sehiv secdesi lâzım gelir. Çünkü, kıraatin bu ilk iki rek’ftte ta’yin edilmesi vaciptir.

Farz namazı kılan bir kimse, ilk iki rek’atte kirâat edince rek’atlerde muhayyerdir. Dilerse, onlarda da kirâat eder; erre teşbih eder; dilerse üç teşbih miktarı sukut eder. at tesbihden, teşbih de sükûttan efdaldir.

Son rek’atlerde sadece Fatiha kirâat etmek sünnettir. Ba­zıları ise buna, müstehabtır demişlerdir.

Hasan bin Ziyâd’ın İmâmı A’zam (R.A.)’dan rivayetine göre son rek’atlerde Fatiha okumak vaciptir. Fatihayı sehven terk ederse, sevih secdesi vacip olur. Bu kavli tbni Hümân, Hidâye Şerhinde tercih etmiştir. Buna göre teşbih veya sükût etmekle yetinmek mekrûhtir. [130]

 

Farz Olan Kıraatin Miktarı:

Kıraatin farz olan miktarı, kıraatin farz olduğu rek’atler­de, Kur’ân’dan kısa bile olsa bir âyet okumaktır. Meselâ; Bu İmâm-ı A’zam (R.A.)’dan ezhar rivayette caizdir.

Yine İmâm-ı A’zam ‘dan   bir rivayete göre «İn­sanların hitabına   benzemeyip. Kur’ân olduğu zahir olacak mik­tarda okumak lâzımdır.»

Bu rivayet üzere sümme nazara gibi kısa bir âyet kifayet etmez

tmameyn’e göre ise, kıraatte farz olan miktar üç kısa âyet­tir. Meselâ: «sümme nazara,»  sümme abese ve besera) ve sümme edbera ve’stekbera.» gibi… Yeya üç kısa âyet miktarında, bir uzun âyet okumaktır.

Esrar isimli kitapta: «îmâmeyn’in kavli ihtiyata daha uy­gundur. Ayrıca İmâmeyn’in bu kavli   îmâm-ı A’zam (R.A.) ‘dan da rivayet edilmiştir.» denilmiştir.

Kısa bir âyet okumakla, İmâm’ı A’zam (R.A.)  kavli’nde namazın caiz olması üzere namaz kılan bir kimse, bir kelimeden ibaret olan kısa bir âyeti okusa, (meselâ: müdhâmmetâm” gibi) veya bir harften ibaret olan âyeti okusa (meselâ : sâd ve O nün gibi), bu okuduğu şeyin farz olarak kâfi olup olmadığında meşâyih ithtilâf etmiştir. Sahih olan ise bu­nun caiz olmadığıdır.

Namaz kılan kimse, eğer uzun âyetlerden olan âyete’I-kürsiyi veya âyetü’l-müdâyene’yi (bu âyet, Bakara sûresinin âye­tidir ve tam bir sâhifedir.) okusa, fakat bunları bir rek’atte bitirmeyip, bir kısmını bir rek’atte kalan kısmını ondan sonraki rek’atte okusa, bu durumda da bunların lamamı bütün bir âyet olduğu için meşâyih ihtilâf etmişlerdir.

Bazıları, bu durum, «caiz değildir» demişlerse de esahh olan, İmâm-ı A’zam (R.A.)’ın ve İmâmeyn’in kavilleri gereğince, bu durumun caiz olduğudur. Çünkü, bu âyetlerin yarısı, üç kısa âyetten daha uzundur.

Bir âyetten başka Kur’ân okumayı bilmeyen kimsenin, o âyeti tekrar etmesi, İmâm’ı A’zam (R.A.Va göre caiz değildir. İmâmeyn’e göre ise, âyeti üç kerre tekrar etmesi lâzımdır.

Fakat, sadece bir âyeti okumaya gücü yeten kimsenin, o âye­tin yarısını iki kerre veya daha ziyâde tekrar etmesi İmâm-ı A’zam (R.A.) ‘a göre caiz olmaz.

0 Üç âyet okumaya gücü yeten kimse, eğer bir âyeti tekrar ederse İmâmeyn’e göre bu caiz olmaz. [131]

 

Rükû           

Famazın içindeki farzlarından (yâni rükünlerinden) dör­düncüsü rükû’dur.

Namazda farz kılınmış olan rükû’, namaz kılan kimsenin belini bükerek, başmı aşağıya tutmasıdır.

Eğer başını bir miktar aşağı tutar, fakat i’tidâl haddine varmazsa, bakılır: Eğer o kimsenin kâmil rükû’a yakınlığı, kıya­ma yakınlığından fazla ise, rükû’ caizdir. Eğer kıyama yakınlığı fazla ise, rükû’ caiz olmaz. O kimse kâim sayıldığı için rükû’ et­miş sayılmaz.

Kıyama yakınlığı fazla olmak, belini bükmeden, sadece başı­nı aşağı tutup, omuzlarını bir miktar eğmek hali demektir. [132]

 

İmâma Rükû’da Yetişen Kimse

Bir. kimse, imâma rükû’da iken yetişip tekbir alsa, fa­kat tekbîri kıyamdan ziyade rükû’a daha yakın olduğu zaman vâki’ olsa, o kimsenin namazı, namaza başlaması sahih- olmadığı için fâsid olur. Zira, iftitâh tekbirininsadece kıyamda iken vâki’ olması şarttır.

Bir kimsenin sırtı kambur, kamburluğu da rükû haddine ulaşmış bulunsa, o kimse namaz esnasında rükû’ için başını bi­raz aşağı eğer. Kıyamdan rükû’a geçtiğinin belli ve sabit olması için böyle yapması gerekir.

Uyûnül-F’etâvâ’da : «İmâm, bir namazın bir rek’atinde secdenin birini yapmış iken, bir kimse o imâma önceki rekatde uyup, daha sonra eğilip rükû etse ve sonra iki secde yapsa, o kimsenin namazı, -imâma uyduktan sonra, tam. bir rek’ati tek başına kürmş olduğu için fâsid olur.

İmâm rükû’ edip, henüz birinci secdede iken, bir kimse yetişir tek’ başına rükû’ eder, fakat her iki. secdeyi de imâmla birlikte yaparsa namazı fâsid olmaz. Çünkü, o kimsenin tek başı­na kıldığı, kâmil bir rek’at sayılmaz..Bu rek’at o kimse için tam bir rek’at olarak da sayılmaz. İmâmın selâm vermesinden sonra, onu kaza etmesi lâzımdır.

îmâma uyan kimsenin imâmdan önce rükû’ etmesi veya imâm başını kaldırmadan o kimsenin başını kaldırması hâlinde rükû’u caiz olmaz. Hatta, imâm rükû ettiği zaman, o kimse tek­rar, rükû etmezse, namazı fâsid olur.

Eğer.o kimse henüz rükû’da iken, imâm ona yetişip, bir­likte rükû’ etseler, o rükû’ kâfidir.

Bir kimse imâm rükûda iken yetişip iftitâh tekbirini alsa fakat imâm rükû’dan başını kaldırmcaya kadar durup rükû et: meşe, o rek’atde imâma uymuş olmaz; o rek’ati geçirmiş olur.

Keza, tekbîrden sonra durmayıp rükû eder, fakat o kimse-, nin rükû’u, imâm başım rükû’dan kaldırıp kıyama yakın olma noktasında vâki’ olsa, yine o rek’atte imâma uymuş olmaz.

İmâma rükû’da yetişen kimse, iki tekbîre muhtaç olmaz; ona bir tekbîr kifayet eder.

Bu tek tekbir ile rükû’a niyyet eder, fakat iftitâha niyyet et­mese, caiz olur.   

Buna göre o tekbir kıyam hâlinde vâki’ olmuşsa, iftitâh tek­biri olmaya uygun olur ve rükû’a niyyet etmiş olması hükümsüz kalır.

Rükû’nun rükûr olmaya selâhiyeti   konusunda, İmâmı A’zam (R.A.) ile İmâm Muhammet! (R.A.) ‘e göre en aşağı dere­cede bile olsa ona rükû’ ismi miktarda olması kâfi­dir. Yâni, üç teşbihi tamamen söylemek veya üç teşbihi tamamen söyliyecek kadar eğlenmek lâzım değildir.

Secdelerin, Sücûdun da rükün olmaya elverişli olmasın­da bu iki imâma göre en. aşağı derece, ona secde ismi verilecek kadar olmasıdır. Bu kâfidir. Bu miktar ise, sadece başını yere koymakla hasıl olur. [133]

 

Rükû Ve Sücuddaki Teşbihlerin Miktarı

Zâdü’l-Fükahâ’da ve başka kitaplarda şöyle zikredilmiştir: Rükû’ ve sücûd teşbihlerinde, sünnetin yerine gelmesinin en aşa­ğı derecesi üçtür; ortası beştir; ekmeli ise yedi defadır.

Namazı tek başına kılan kimse, üçden fazla olmak üzere beş veya yediden hangisini dilerse, o kadar teşbih eder.

îmâm olan kimse ise, teşbihleri üçten fazla tekrarlamaz. [134]

 

Sücûd

Namazın içindeki farzların (rükünlerin) beşincisi sücûddur)

Namazda farz olan sücüd, namaz kılan kimsenin alnını yere veya yere   bitişik olan bir şeyin üzerine   koyması ile hasıl olur.

Secdenin kemâli ise, namaz kılan kimsenin, ahum, bur­nunu, ellerini, ayaklarını ve dizlerini yere koyması ile olur. Zira, Resûl-i Ekrem (Sallallahü Teâlâ aleyhi ve selleri) bir hadîs-i şe-riflerinde şöyle buyurmuşlardır:

Ben kâmil bir secdeyi yedi kemik üzerinde yapmakla «rolundum: Alın, iki el, iki diz, iki ayağın uçları… Bunların hep­sini koyarak kâmil secde etmekle emrolundum.»

Secdenin kemâlini açıklayan bu hadis-i şerifde burun dilmemiştir; zira, alınla burun kemiği birdir ve burun  dahildir. Bunun içindir ki sadece alın zikredilmekle iktifa olunmuş­tur. [135]

 

Secdede Sadece Alnını Veya Sadece Burnunu Yere Koyan Kimsenin Durumu

Namaz kılan bir kimse, eğer alnını yere koyar, fakat bur nunu yere koymazsa onun secdesi -ittifakla- caiz olur. Fakat. özürsüz olarak alnını yere koymazsa, o secdesi mekruh olur.

Namaz küan kimse, eğer sadece burnunu yere koyar, al mnı yere koymazsa, keza yine bu secdesi caizdir. Fakat, özürsüz olması halinde bu da mekruhtur. Bu İmâm-ı A’zam (R.A.) ‘m kav line göredir.

Ktfayetü’l-Mecâlis’de zikredüdiğine göre, İmâmı A’zam (R.A.): «Namaz küan kimse secde ettiği zaman, sadece burnu­nun yumuşağını yere koysa, bu caiz olmaz. Burnun üzerine sec­de etmenin caiz olması, namaz kılan kimsenin burun kemiğini yere koyması ile mümkündür.» demiştir.

Namaz kılan kimse, eğer secde esnasında yanağını veya çenesini yere koysa, bü ittifakla caiz olmaz. Bu şekildeki sec­de, alın ve burun üzerinde secde etmeye mâni’ özrü bile olsa, yi­ne caiz değildir!

Alm ve burun üzerine secde etmeye mâni’ özrü olduğu takdirde sücûdu imâ ile yapar.

Namaz kılan kimsenin sücûd da ellerini ve dizlerini yere oyması, Hanefî İmamlarına göre farz değil, sünnettir. [136]

 

Secdede Ayağın Yele Konulması

Namaz küan kimse, secdede iki ayağını veya sadece bi ayağını olsun yere koymasa, onun secdesi caiz olmaz. Fakat sa­dece biri konmuş olsa caizdir. Nitekim, kıyamda iken, bir ayak üzerinde durup kılmanın caiz olması gibi…

Ayağı koymaktan maksat, ayak parmaklarını koymaktır.

Namaz kılan kimse, sadece ayağının bir parmağın veya parmaklarını koymadan bir ayağının üstünü ve diğer ayağının tamamını koymuş olsa sücûdu caiz olur. Aksi takdirde caiz ol­maz.

Parmakları koymaktan murad ise, ayak parmaklarını secde

esnasında kıble tarafına çevirmektir. Bu durum, onlar üzerine dayanmak içindir. Zira, eğer böyle yapılmazsa,-sadece ayağın üstü konulmuş olur; sadece ayağın üstü ise, mu’teber değildir. [137]

 

Nerelere Secde Edilebileceği

Namaz kılan kimse, eğer izdiham sebebi ile kendi uyluğu üzerine secde etse, bu caizdir. İzdiham sebebi ile uyluklar üzeri­ne secde etmenin caiz olması İmâm-ı A’zam (R.A)m kavlidir. Bu hususta İmâmeyn’den muhalefet de sâdır olmamıştır.

Keza, bir özrü bulunur ve bu özür uyluğundan başka bir yere secde etmekten kendisini men ederse, kavl-i muhtar üzere yine uyluklar üzerine secde etmk caizdir. Fakat, bir özür bulun­mazsa, muhtar olan kavil üzre, bu şekildeki secde caiz olmaz.

Namaz kılan kimse avucunu yere koyup, hiç bir özrü ol­madığı halde, onun üzerine secde etse, bu secdesi sahih olarak caizdir, fakat mekruhtur.

Namaz kılan kimse dizleri üzerine secde etse, bu durum gerek özür sebebi ile olsun ve gerekse özürsüz olsun, secde caiz olmaz. Yâni yapmış olduğu secdeye i’tibar olunmaz. Bu şekildeki secde, sadece îmâ olur.

Zâhidî’de, Hasan bin Ziyâd’dan şöyle bir rivayet vardır: «Namaz kılan bir kimse, eğer özür sebebi ile uylukları veya diz­leri üzerine secde etse, bu caizdir. Fakat, özür olmadan caiz de­ğildir.»

Namaz kılan kimse, bir erkeğin sırtına secde etse, sırtına secde edilen erkek de, secde eden kimsenin kıldığı namazı kıl­makta iken bu secde vâki’ olmuş olursa, caizdir.

Fakat, secde eden kimsenin kıldığı namazı sırtına secde edilen erkek kılmıyorsa, bu secde caiz olmaz.

Zîrâ zaruret, secde edenle, sırtına secde edilen kimsenin ay­nı namazı kılmaları hâlinde olur; aynı namazı kılmamaları ha­linde ise, bu şekilde secde edilmesi için bir zaruret yoktur.

“Bu şekilde secde etmenin caiz olması, izdiham özrüne mah­sustur, izdiham olmadıkça, bu şekildeki secde de caiz olmaz.

Namaz kılan kimsenin secde ettiği yer, ayaklarının bu­lunduğu yerden, birbiri üzerine dikilmiş iki kerpicin yükseldiği kadar olursa, bu yerin üzerine secde etmek caizdir. Yükseklik bu kadardan daha fazla olursa, o takdirde secde etmek caiz de­ğildir.

Burada ölçü olarak zikredilen kerpiç, Buhara kerpicidir. Bu kerpicin eni dörtte bir zira’ yâni altı parmaktır. Bu durumda ikisi yere dikili olsa, bunların yüksekliği yanın zira,, yani on iki parmak eder. (Bu yükseklik, bu günkü ölçülerimize göre, yakla­şık olarak 37.8 santimetredir.)

Zâhîdî’de : «Hasta olan bir kimse, eğer göğüs hizasından aşağıda bulunan bir seki üzerine secde etse, bu caizdir. Sağlam olan kimsenin de böyle yapmasının caiz olduğu gibi…

Namaz küah kimse, sarığının dolamına veya giydiği el­bisenin fazla kısmına secde etse, sarığının dolamını veya elbisesinin fazlasını temiz bir şey üzerine serip, öyle secde  etmişse, bu secdesi Hanefî İmamlarına göre caizdir. Sarığın dolamı üzerine secde etmenin sahih olması için, dolamın alma bitişik olması şart­tır. Eğer alma bitişik olanın üzerine secde etmeyip, bilakis ka­faya bitişik olan dolamın üzerine secde etmiş olsa, bu caiz de­ğildir.

Sank üzerine secde edildiği zaman, yerin sertliğini duyup hissetmek lâzımdır. Nitekim, pamuk ve pamuğa benzeyen şeylerin üzerine secde edildiği zaman da, yerin sertliğini duyup hisset­mek lâzımdır.

Bununla beraber, bir özür yokken sarık üzerine secde etmek mekruhtur.

Namaz kılan kimse, eğer yenini-veya eteğini necis bir şey üzerine sermiş ve onun üzerine de secde etmiş olursa, esahh olan kavilde o kimsenin secdesi caiz olmaz. Fakat bu şekilde yapmış olduğu secdeleri, temiz bir yerde iade ederse, ittifakla sahih olur.

Namaz kılan kimse, ellerini veya bir bez parçasını temiz bir şey üzerine koyarak onların üzerine secde etse, bu caizdir. Fakat, bu hususun mekruh olduğu söylenmiştir. Özürsüz olarak avuçlar üzerine secde etmek mekruhtur. Fakat, temiz bir bez parçası ve benzerleri üzerine secde etmekte, sahih kavil üzere ke-râhat yoktur. Elin de, elin konulduğu yerin de temiz olması lâ­zımdır.

Elden başka bir şey, necis bir şeyin üzerine serildiği za­man, altında bulunan necasetin kokusundan veya renginden bir şeyin ortaya çıkmasına manî oluyorsa, onun üzerine secde etmek

caizdir. Aksi takdirde caiz değildir.

Elden başka bir şeyi, yere koyup sermiş olmak, eğer faz­la sıcağı veya fazla soğuğu gidermek için olursa, bu durum mek­ruh değildir.

Bu şeyi eğer toprağa mâni’ olmak ve onu gidermek için sar-memiş, fakat elbisesine veya sarığına toprak değmesin diye mişse, bu da mekruh olmaz.

Fakat, yüzüne veya alnına toprak bulaşmasın diye sermiş, lakin bu şeyi sermeden kılması halinde toprak kendisin» bir za­rar vermiyecekse, bu durumda bir şey sererek secde etmesinde kerahet vardır.

Bir kimse namazı kaftan veya benzeri bir şey üzerinde kı­lacak olsa, omuz kısmı ayaklarının altına gelecek şekilde serer ve etek kısmının üzerine secde eder. Çünkü bu şekil tevâzûa da­ha yakın ve uygundur.

Namaz kılan kimse, kar üzerine secde eder, fakat o kan

sıkıştırmamış olur ve namaz kılanlymsenin karın içine ba­tar, onun hacmini ve katılığını duyü>. hissetmezse, o kimsenin secdesi caiz değildir. Çünkü bu durumda kılan kimsenin alnı yer veya yer üzerine bitişik bir şey üzerinde durmuş olma­maktadır.

Fakat kar sıkıştırılır ve sertliği duyulacak şekilde olursa, şekildeki kann üzerine secde etmek caizdir.

Keza, yere ot döşeyip üzerinde secde etse, ot gerek kuru ve gerek yaş olsun, eğer o otu pekiştirip, üstüne secde ettiği za­man yerin sertliğini duyup hissedecek duruma getirmiş olursa, secdesi caiz olur. Aksi takdirde secde caiz olmaz.

Keza, saman üzerine, atılıp kabartılmış pamuk, yün ve ya bunlara benzer bir şey üzerine secde edince, basılıp yere doğ­ru indirilince tamamen iner, alın istikrar bulur ve yerin sertliği hissedilirse, bu gibi şeylerin üzerine secde etmek caiz olur. Ak­si takdirde caiz olmaz,

Namaz kılan kimsenin pirinç veya darı üzerine secde et­mesi caiz değildir. Çünkü bunların bastırılarak, kâmil bir dere­cede alçaltılması mümkün değildir.

Buğday ve arpa üzerine secde etmek caizdir. Çünkü, bunlar cisimlerinde sertlik vardır ve taneleri birbirleri üzerinde durmaktadırlar.

Dan, atılmış pamuk, yün ve benzeri şeyler çuval içinde bulunurlar ve sıkışmış olup basmakla    alçalmazlarsa, bunların üzerine secde etmek caizdir.

Namaz kılan kimsenin alnını küçük bir taş üzerine koya­rak secde etmesi ,eğer alnının ekserisi yer üzerine konmuş olur­sa caiz olur; aksrtaktirde caiz olmaz.

Namaz kılan kimse, secde ederken dizlerini yer üzerine koymasa, sahih kavil üzere, bu secdecaiz olur. [138]

 

Ka’de-İ Ahîre

Namazın içindeki farzlarından (= rükünlerinden) altın­cısı Ka’de-i Ahire’dir.

Ka’de-i ahîre, namazın sonunda oturmak demektir. Bun­dan Önce, namazda bir defa daha oturulmuş olsa da olmasa da, sön oturuşa ka’de-i ahire denir.

Ka’de-i ahîrede farz olan miktar, teşehhüd okuyacak ka­dar oturmaktır. Teşehhüd miktarından kasıt, et-Tahiyyat’ı baş­tan sona kadar okumaktır. [139]

 

Ka’de-Î Ahîhe’nîn Farz Oluşu İle İlgili Mes’eleler

Ka’de-i ahîrenin farz olmasının semeresi şu bir kaç mes’ele de görülür.

1- Bir kimse, meselâ öğlenin farzını beş rekat kılıp, dör­düncü rek’atde oturmaz ve beşinci rek’ati de secde ile bağlamış olursa, namazın farziyeti batü olmuş ve o namaz nafileye dönüş­müş olur. Bu hüküm İmâmı A’zam (R.A.) ve İmâm Ebû Yû­suf (R.A.) ‘a göredir. İmâm Muhammed (R.A.) fe göre ise, bu na­mazın aslı batıl olur ve namaz olmaktan çıkar.        

Kez, akşam namazının üçüncü rek’atinde veya sabah nama­zının ikinci rek’atinde oturulmaz ve sonraki rek’at için kalkıp o da secde üe bağlanırsa, bu durumlardaki hüküm de yine yuka­rıdaki ihtilâf üzeredir.

2 – Seferi  (yolcu)  olan kimse, kaza namazında mukîm bir imâma uymuş olsa, bu iktjdası sahih olmaz. Zîrâ, birinci ka’de (oturuş) yolcu için farzdır; mukim’için ise farz değildir. Bu du­rumda, yolcunun mukîme uyması, farz kılanın nafile kılana uy­ması gibi olur; bu ise caiz değildir.

Bu mes’elede, «yolcunun kaza namazında uyması» şeklindeki . kayıt şu sebepten dolayıdır : Vakit namazında, yolcunun mukîme uyması caizdir. Çünkü, vakit namazında yolcunun mukime uy­ması halinde, o yolcunun namazı da dört rek’at olur. Vaktin dı­şında iktidâ etmiş olsa bu böyle olmaz.

– Namaz kılan bir kimse, namazın tamamlayıp teşehhüd miktarı oturduktan sonra, kendisine tilâvet secdesinin vacip ol­muş bulunduğunu hatırlar ve dönüp tilâvet secdesini yaparsa, o ka’deye i’tibâr olunmaz. Hatta eğer,’ tilâvet secdesinden sonra, tekrar teşehhüd miktarmca oturmasa, farz olan ka’deyi yerine getirmiş olmadığı için namazı fâsid olur.

4- Namaz kılan kimse, kade-i âhirenin tamamında, nama­zı bozulmayacak şekilde uyuşa, uyandığı zaman yine teşehhüd miktarında oturması o kimseye farzdır. Bu durumda eğer oturmazsa, namazı fâsid olur. Çünkü, uyku ile yapılan fiiller namaz sayılmaz. Muhtar olan kavil budur.

Nitekim, namaz kılan kimse, namaz içinde uyuyarak oku­muş, uyuyarak ayakta durmuş, rükû ‘etmiş veya secde etmiş olsa… bunların hiçbirisi mu’teber olmaz.

Namaz içinde, bazı.fiillerin uyku halinde vâki olması çok görülen mes’el elerdendir. Özellikle buhal, yaz. gecelerinde kılı­nan teravih namazlarında   çok vuku’ bulur.   Bu durumda gafil olanları uyarmak lâzımdır. [140]

 

Namazdan Kendi Sun’u İle Çıkmak:

Namazın içindeki farzlarının (rükünlerinin) yedincisi, namaz kılan kimsenin, namazdan kendi sun’u ile çıkmasıdır. Fa­kat, namazdan kendi sun’u ile çıkmak İmâm-ı A’zam (R.A.)’a göre farzdır; îmâmeyn’e göre farz değildir.

Namaz kılan kimse teşehhüt miktarı oturduktan sonra, kasden abdestini bozsa veya konuşsa veyahut namaza aykırı bir iş yapsa, mesela: Yemek yese, su içse veya bunlar gibi namaza aykırı bir iş yapmış olsa, o kimsenin namazı ittifakla tamam olur.

Fakat o kimse, teşehhüd miktarmca” oturduktan sonra, kasdı olmadan abdesti bozulmuş olsa, İmâmeyn’e göre namazı yine tamamdır; Lâkin İmâra-ı A’zam (R.A)’a göre, o kimsenin abdest alıp, selâm vererek namazdan kendi kasdı ile kendi fiili ile..’ çıkması lâzımdır. Hatta, abdest alıp, namazdan kendi fiili ile çık­mazsa, o kimsenin namazı bâtıl olur. Çünkü asıl olan, namaz kı­lan kimsenin namazdan kendi fiili ile çıkmasıdır. [141]

 

Namazdan Kendi Sun’u İle Çıkmakla İlgili

 

12 Mes’ele

Namazdan kendi sun’u ile çıkmanın îmâm-ı A’zam (R.A.)’a göre farz olup, îmâmeyn’e göre farz olmaması durumu üzerine birkaç mes’ele bina edilmiştir M, bunlara «On iki mes’ele» denir.

1- Teyemmüm ile namaz kılan   kimse ,teşehhüd miktarı’ oturduktan sonra, su görse ve onu kullanmaya kadir olsa,’ îmâm-ı A’zam (R.A.)’a göre namazı fâsid olur. Zîrâ, o kişi namazdan kendi sun’unun dışında bir şeyle çıkmış olur. Fakat, İmâmeyn’e göre bu kişinin namazı tamamdır.

Keza, teyemmüm ederek namaz kıldırmakta olan imâma uy­muş, olan bir kimse, teşehhüd miktarmca oturduktan sonra su görse ve imâmın o suyu kullanmaya kadir olduğunu açık bir şe-kilde bilse, hüküm yine yukarıdaki ihtilâf üzeredir.

2- Mestleri üzerine meshetmiş olan kimse, teşehhüd mikta­rı oturduktan sonra, mesih müddeti bitmiş olsa, hüküm yine yu­karıda zikredilen ihtilâf üzeredir.

3- Teşehhüd miktarmca oturmuş olan kimse, mestlerinin ikisini veya birisini az bir amel ile çıkarsa, yine o namazın batıl veya tamam olduğu hususu -yukarıdaki gibi- ihtilaflıdır.

Namaz kılan bir kimsenin yaptığı iş, onu dışarıdan gören kimsenin, namaz kılan kimseyi namaz dışında olduğunu zannet­tirecek kadar çok olmazsa, o işe amel-i yesîr (az bir iş) denir. Namaz kılmadığım zannettirecek kadar çok olan işe ise, amel-i kesir (Çok.iş) denir.

Bu kimse, mestlerini amel-i kesir ile çıkarırsa, bu durumda zikredilen ihtilaf câri değildir. Çünkü bu durumda, o kimse na­mazdan kendi sun’u ile çıkmış olur.

4- Teşehhüd miktarı oturmuş olan musallî  (namaz ki lan kimes) ümmî olsa (= okuma yazma bilmese), bu kadar otur­duktan sonra, bir sûreyi zahmetsiz ve meşakkatsiz bir şekilde öğ­rense, bu durumda mes’ele yine yukarıdaki şekilde ihtilaflıdır.

Zahmetsiz ve meşekkatsiz bir şekilde öğrenmek, o sûreyi dü­şünüp hatniamakla veya yazılmış, olarak görüp onun o sûre ol­duğunu anlayıp -hatırlamakla olur.

Ümmî olan kimse, o sûreyi, söylediğimiz şekillerin dışında bir yolla öğrenirnşse, bu durumda yukarıdaki ihtilâf câri değil­dir. Çünkü, bu durumda o kişi namazdan kendi sun’u ile çıkmış olur.

5 – Namaz kılan   kimse   çıplak olur ve teşehhüd   miktarı oturduktan sonra elbise bulur ve onü giymeye kadir olursa, bu durumda hüküm yine yukarıdaki ihtilâf üzeredir.

6 – imâ ile namaz kılmakta olan kimse, teşehhüd miktarı oturduktan sonra rükû’ ve secde etmeye kadir olursa, bu durum­da da zikredilen ihtilâf câridir.

7 – Namaz kılan kimse sahib-i tertîb olur, fakat kıldığı na­mazdan önce kendi üzerinde kaza edilmesi gereken bir namaz bulunduğunu, teşehhüd miktarı oturduktan sonra hatırlarsa, bu durum da yine mezkûr ihtilâf üzeredir.

8 – Yanında oturan kimse teşehhüd miktarı oturmuş olan ‘ fakat kendisi halen okumakta bulunan bir imâmın, bu sırada ab-desti bozulmuş olsa ve imâm yerine bir başkasını geçirmiş bu­lunsa, bu durumda da yukarıdaki ihtilâf vardır.

9 – Sabah namazını kılmakta olan bir kimse, teşehhüt mik­tarı oturduktan sonra güneş doğmuş olursa, hüküm yine yukarı­daki ihtilâf üzeredir.

10 – Cum’ayı kılmakta   olan kimsenin,   teşehhüd   miktarı oturmasından sonra ikindi namazı vaktinin girmiş olması hâlin­de de bu ihtilâf vardır.

11- Cebire  (kırık veya yaralar üzerindeki sargı)  üzerim meshetmiş olarak namaz kılan kimsenin sargısı, teşehhüt mikta­rı oturduktan sonra düşmüş olsa, bu durumda da mezkûr ihtilâl vardır.

12 – Namaz kılan kimse, sahıb-i özr olsa, teşehhüd miktar oturduktan sonra, bu özrü kesilse ve kesilmesi devamlı olup namaz vaktini içine alsa, meselâ : Öğle namazında ka’de-i ahire-de teşehhüd miktarı oturduktan sonra özrü kesilse ve ikindi vak­ti çıkıncaya kadar bu kesilmesi devam etse, bu durum da ihtilaf­lıdır. Yâni:

Bu mes’elelerin tamamında, bu durumda namaz kılmış olan kimselerin namazları îmâm-ı A’zam (R.A.)’a göre fâsid olur. tmâmeyn’e göre ise fâsid olmaz, tamam olur.

Bu mes’elelere şunları da ilâve etmişlerdir:

Namaz kılan kimse, necaseti giderecek hiç bir şey bula­madığı için namazı necasetle kusa, teşehhüd miktarı oturduktan sonra, necaseti gidermeye kadir olsa, bu durumda da yukarıdaki ihtilâf vardır.

Bir kimse geçmiş namazlardan birini kaza ederken, ka’­de-i ahirede teşehhüd miktarı oturduktan sonra, mekruh olan üç vakitten biri girmiş olsa, yine bu mezkûr ihtilâf üzeredir.

Câriye olan bir kadın, başını örtmeden namaz kılarken, ka’de-i ahirede teşehhüd miktarı oturduktan sonra, azad olun­muş bulunsa, fakat başını örtmese, bu durum da yukarıda zik­redilen ihtilâf üzeredir. [142]

 

Ta’dîl-İ Erkân :

Namazın içindeki farzlardan (- rükünlerden) sekizincisi ta’dî erkândır.

Ta’dil’i erkân’ın farz olması   İmâm Ebû Yûsuf  (R.A.)’a göredir. İmâm-ı A’zam ve İmâm Muhammed (R.A.)’e gö­re ise, ta’dü-i erkân farz değildir; vaciptir.

Rükû’ ve sücûdda   i’tidâli terk eden   kimsenin durumu İm&m Muhammed (R.A.)’den sorulduğu zaman, O: «Korkarım, o Kimsenin namazı caiz olmaz.» demiştir. Buna benzer bir söz, İmâm-ı Azam (R.A.) ‘dan da rivayet edilmiştir.

İmâm Serahsî’nin : «i’tidâli terk eden kimseye, i’tidal ge­rektir.» dediği rivayet edilmiştir.   Bu ise; «Namazda ta’diîi terk eden kimseye, o namazı ta’dil üzere iade etmesi lâzım gelir.» de­mektir.

Meşâyih’den bazıları da: «İade lâzımdır.» demişler ve.: »iade edildiği zaman, farz yerine sayılacak olan namazın ikinci defa kılman namaz olduğunu» söylemişlerdir.

Fakat, muhtar olan ilk defa kılınmış olan namazdır. İkinci namaz ise, ilk namazda vacibin terk edilmesinden dolayı meyda­na gelen noksanı giderip düzeltmek içindir.

Keza, kerâhet-i tahrimiye ile kılınmış olan her namazı ia­de etmek vaciptir. Bu durumda da ilk kılınan namaz farz yerine sayılır; ikinci defa kılman ise noksanı gidermiş olur. İbnti Hü-mân, Hidâye Şerhi’nde böyle demiştin

Rükû’dan sonra kavme, iki secde arasında celse ve kav­me ile celsede uzuvların sakin olması İmâm Ebü Yûsuf (R.A.)’a göre farzdır. İmâm-ı A’zam (R.A.) ile İmâm Muhammed (R.A.) ‘a göre ise, Hidâye’de şerh olunduğuna göre sünnettir.

Fakat, Hidâye Şerhi’nde İbn-i Hümân : «Layık olan, onların vacip olmasıdır.» demiştir.

Zira, Resûl-i Ekrem Csallallahü aleyhi ve seîlem) bu iki şeye devam etmiş ve bir hadıs-i şeriflerinde

Bir kimsenin, rükû’ ve sücûdda namaz caiz olmaz.» buyurmuşlardır. sırtını doğru tutmadığı

Kâdîhân : «Namaz kılan kimse, rükû’a eğilir, fakat unu­tarak başını rükû’dan kaldırmadan inip secde ederse, İmâm-ı A’zam (R.A.) ile İmâm Muhammed (R.A.) ‘e göre namazı caiz olur, fakat o kimsenin sehiv secdesi yapması lazım gelir.» demiş­tir. Kâdîhân’m bu sözü de, İbn-i Hüman’m sözüne delâlet eder.

e Krnye Sahibi: Kâdî Sadrü’ş-Şehid, Şerhinde bütün ta’-dil-i erkân hakkında şiddet gösterip demiş ki: İmâm-ı A’zam (R. A.) ile İmâm Muhammed (R.A.) ‘e göre her rük’nü tamamlamak vaciptir. Fakat, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ile İmâm Şafii (R.A) ye göre ise farzdır. Bu durumda namaz kılan kimse rükû’ ve sücûdde ve her ikisinin arasında bulunan kavme’de her uzvu mutmain oluncaya kadar bekler. Bu bekleme, İmâm-ı A’zam (R.’ A.î ile İmâm Muhamme’d (R.A.)’e göre vaciptir. Bir kimse bunu sehven terk etse, sehiv secdesi lâzım gelir.

Bunu kasden terk ederse, şiddetli bir kerâhatle mekruh olur. O namazı iade etmesi lâzım gelir. Cünüb olarak Kâ’be’yi tavaf edenin, bu tavafını iade etmesinin lâzım geldiği gibi…» demiştir.

Bu namazı iade edince de, yine mu’teber olan ilk kıldığı na­mazdır. İkinci namaz ise noksanı gidermek içindir. [143]

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

NAMAZIN VACİPLERİ

Bu bölümde :

1- NAMAZIN VACİPLERİ

2 – NAMAZIN SIFATI

konuları bulunmaktadır. [144]

 

Namazın Vacipleri

Namazın bir takım vacipleri de vardır. Bunlara uyulması ha­linde farzlar ikmâl edilmiş ve noksanlıklar giderilmiş

olur.

1- İlk iki rek’atin herbirinde fatiha okumak,

2- Namazda farz olan Kur’an kıraatinin ilk iki rek’ate tah­sis edilmesi,

3- İlk iki rek’atte fatihayı birer kere okumak, tekrar etme­mek. Namaz kılan kimse, kasden bir rek’atte birden fazla fatiha okursa mekruh olur. Fakat, sehven tekrar etmiş olursa, sehiv sec-clesi yapması vacip olur. Lâkin, son iki rek’atte fatihayı bir defa okumak vacip değildir. .Bu son iki rek’atte fatihayı sehven terk ederse, sehiv secdesi yapması vacip olmaz. Son iki rek’atte fâti-ha’yı kasden tekrar etmesi halinde de, cemâatin namazını uzat­ma veya bir önceki rek’ate nazaran o rek’atin daha uzun olma­ması halinde, yine mekruh değildir. ‘Aksi halde mekruhtur.

4 – Fâtihâ’yı zammı sûreden önce okumak.

5- İlk iki rek’atte fâtihâ’dan sonra tam bir sûre veya bir sûreye muâdil olmak üzere Kur’an âyetlerinden bir veya bir kaç âyet okumak; yani zamnvı sûre koşmaktır.

6 – Cehren, yâni açıktan okunması   gereken namazlarda, Kur’an’ı açıktan okumak.

7- İhfâ ile, yani gizli okunması gereken namazlarda, Kur’­an’ı gizli okumak.

8- Vitir namazında kunut okumak.

9- Her iki ka’dede de teşehhüdde bulunmak, yâni et-tahiy-yât’ı okumak. Bunun, bu şekilde vacip olması zahir rivayettedir. Başka bir rivayette de, .et-tehiyyât’ı okumak ilk oturuşta sünnet, ikinci oturuşta vaciptir. Esahh olan kavil ise zâhîr rivayet olan­dır.

10 – Tilâvet secdesi: Secde-i tilâvet namaz dışında da va­ciptir. Fakat secde âyeti namaz içinde okunduğu zaman, tilâvet secdesi namazın vaciplerinden olur. Hatta namaz kılan kimse, sehven yerinde yapmamış olsa, bu durumda onun sehiv secdesi yapması da vacip olur.

11- Sehiv secdesi: Bu secde, namazda meydana gelen hata­ları düzeltmek için yapılır. Namazı noksandan kurtarıp tamam­lamak için, sehiv secdesi vaciptir.

12 – Bayram namazlarının tekbirleri. Bundan kasıt^ bay­ram namazlarında ziyâde olan tekbîrlerdir. İftitâh tekbiri farz­dır. Rükû ve sücûd tekbirleri ise sünnettir. Ancak bayram namaz­larında ikinci rek’atin rükû’ tekbiri vaciptir. Çünkü bu tekbir va­cip olan ziyâde tekbîrlere bitişiktir.

13- Namaz kılan kimsenin, namaz içinde bir farzı’tamam­layınca ondan sonraki farza geçerek, tertibe riâyet etmek.

Bir kimse bu vacibi ihlâl ederse, meselâ : Rükû’ıı tamam­ladıktan sonra, secdeye intikâl etmeyip, bilakis unutarak ikinci defa rükû’a varsa veya iki değilde üç defa secde etse veya^ ikin­ci, üçüncü, dördüncü rek’atlere kalkmayı te’hir edip,-bir miktar oturduktan sonra kalksa, veyahud da bunlara benzer bir şey yap­sa, yâni, iki farz arasında farz olmayan bir şey yapsa,’bu kim­seye sehiv secdesi vacip olur.

14 – Namazın tamamında veya rek’atlerin herbirinde mü­kerrer olarak meşru kılınmış olan fiillerde tertibe riâyet.

Namazın, tamamında   mükerrer olan ..şey rek’aüerdir. Rek’atlerin her birinde mükerrer olarak, meşru kılınmış olan şey ise, secdelerdir.

Namaz kılan kimse, ka’de-i ahîrede teşehhüd miktarı oturduütan sonra, fakat selâm vermeden önce veya selâm ver­dikten sonra, lâkin namaza aykırı olan bir şey yapmadan, nama­zın bitmesi için bir rek’atin daha kalmış olduğunu hatırlasa, o rek’ati kaza eder ve yine kaMeyi iade eder ve sehiv secdesi yapar.

Bir kimse, birinci rek’atte secdenin birini terk etmiş sa, bunu da ikinci rek’atte kaza eder; sıraya riâyet etmemiş ol­duğu için de, selâm verdikten sonra sehiv secdesi yapar.

Fakat, bir kimse namazda mükerrer olmayan bir şeyi, bir rek’atle terketmiş bulunsa, Meselâ: Rükû’u veya kıyamı terket-miş bulunsa, bu şekilde kıldığı rek’ate itibâr olunmaz. O kimse­nin bu rek’at yerine tam bir rek’at kılması lâzımdır..

15 – Namaz kılan kimsenin, namazdan «Selâm “lafzı ile çık­ması.» vaciptir.” [145]

 

Namaz Nasıl Kılınır

NAMAZA BAŞLAMAK: Niyyet, İftitâh Tekbiri ve Elleri Bağ­lama :                           

Bir kimse, namaza başlamak istediği zaman evvelâ niy­yet eder. Ellerini kulak hizasına kaldırıp, irtitâh tekbiri alır.

Daha önce geçtiği gibi namaza niyyet ile başlamak şarttır. Yâni niyyet, namazın dışındaki farzlardan biridir. İftitâh tekbi­ri sırasında ellerini, usulünce -varsa- yenlerinden çıkarmak âdâbtır. Bu, namazın hiç bir yerinde farz değildir.

îftitâh tekbirinde ellerin yukarıya kaldırılması sünnettir. Efdal olan, elleri kaldırmaya başlarken, iftitâh tekbirini de söyle­meye başlamak ve eller tam kalkacağı son noktaya varınca da tekbirin sonunu bitirmektir.

Hidâye’de şöyle zikrolunmuştur : «Namaz kılan kimse, el­lerini önce kaldırıp, sonra tekbîr alır.” Fakat, ellerin Kaldırılması ile tekbir almanın birlikte yapılması . hususunu; Şeyhül-îslâm, Tuhfe Sahibi, Kâdîhân ve diğerleri daha uygun görmüşlerdir.

Zahidi, Bakkâli’den naklederek şöyle    demiştir:  «Elleri kaldırmaya baslarken, tekbire   başlamak ve ikisini birlikte ta­mamlamak, Hanefi İmamlarının hepsinin kavlidir.»       

Bazıları da : «Önce tekbir alır, sonra ellerini kaldırır.» demişlerdir.

Namaz kılan kimse, tekbir alırken, hiç bir özrü olmadan, dâima ellerini kaldırmayı terk ederse günahkâr olur. Fakat; bu­nu arada sırada terk ederse günahkâr olmaz.

Ellerini kaldırmakta    sünnete uygun    olan şekil şudur: Namaz kılan kimse ellerini kaldırıp, baş parmaklarını, kulakla­rının yumuşağının hizasına getirmelidir.

Fetâvây-ı Kâdihân’da şöyle zikrolunmuştur : «Namaz kı­lan kimse, tekbîr esnasında baş parmaklarının ucunu, kulakları­nın yumuşaklarına dokundurur.»

Namaz kılan kimse, ellerini yukarı kaldırdığı sırada, par­maklarım biraz birbirinden ayrıca tutar. Bu sırada ellerinin aya­larını kıbleye karşı çevirir. Bazıları da: «Ellerinin ayalarını bir­birine karşı tutar.» diye rivayet etmişlerdir.

Buraya kadar söylediğimiz hususlar, namaz kılan kimsenin . erkek olmasına göre idi.

Fakat kadına gelince, esahh olan kavle göre : Kadın ge­rek hür olsun, gerek câriye bulunsun, namaz kıldığı zaman, tek­bir esnasında ellerini göğüsleri hizasına kaldırır. Bu durumda kadınların parmaklarının uçları, omuzlan hizasına çıkmalıdır.

Namazı bir imâma uymuş olarak kılan kimsenin almış olduğu iftitâh tekbîri, imâmın tekbirine mukârin olmalıdır. Yâni o kimse imâm tekbir alırken tekbîr almalıdır. Fakat İmâm Ebû Yûsuf (K.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)’e göre; imâma uyan kimse, iftitâh tekbirini, imâmın tekbirinden sonra alır. Aslında “bu ihtilâf ©fâaliyettedir, yoksa cevazda değildir. Yâni, her iki şe­kilde alınmış olan tekbîr de caizdir.

Namaz kılan kimse, iftitâh tekbirinden sonra, sağ elini sol elinin üzerine kor. Ve sağ eliyle, sol elinin bileğini tutar.

Namaz kılan erkek ellerini göbek altında bağlar. Ellerin nasıl bağlanacağını ve ne şekilde konacağını biraz daha açıkla­yalım :

Sağ elini sol elinin üzerine koyup, sağ elinin baş parma­ğı ile serçe parmağını, sol elinin bileği etrafında halka eder. Sağ elinin kalan üç parmağını da sol kolu üzerine yayıp uzatır.

Kadınlar ellerini, göğüslerinin üzerinde bağlarlar.

Erkek olsun, kadın olsun namaz kılan kimsenin bu şekil­de bağlaması İmâm-ı A’zam (R.A.) ile İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) a göre kendisinde sünnet olan bir zikir bulunan her kıyamda sünnettir. İmâm Muhammed (RA) ‘e göre ise kendisinde Kur’-ân-ı Kerim kıraati bulunan kıyâm’da sünnettir.

Bu durumda namaz kılan kimse senada ve kunutda (yani sübhâneke’yi ve kunut dualarını okurken)-ve cenaze na­mazında İmâm-ı A’zam (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)’a göre 3İlerini bağlar. İmâm Muhammed (R.A.) e göre bu hallerde elle­rini bağlamaz.                                       

Rükû1 ile sücûd arasındaki kıyamda ve iki bayram namaz-larındaki ziyâde tekbirlerinde, -ittifakla- eller bağlanmaz, sa­lınır. [146]

 

Sübhâneke’yi Okumak:

Namaz kılan kimse, elini yukarıda ta’rif ettiğimiz şekilde bağladıktan sonra «sübhâneke»yi okur. Bu kimse, «sübhâneke»yi okurken «ve celi e senâük» lafzını da ilâve etmiş olsa, o kimse bundan men edilmez. Bu lafzı okumayıp sussa, kendisine bunu okuması emredilmez. Zîrâ meşhur olan hadîs-i şeriflerde zikro-lunmadığı için, evlâ olan cenaze namazından başka bir namaz­da, o lafzı terk edip okumamaktır.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ‘a göre, namaz kılan kimse «süb-hâneke» den sonra veya önce şu dâayı okur:

«İnnî veccehtü vechiye lillezî fetara-s-semâvâti ve’lard hanîfen ve mâ ene.minel-müşrikm. Gul inne salâtî ve nüsiki ve mehyâye ve memâtî liîlâhi rabbil âlemine lâ şerike lehû ve bi zâlike ümirtü ve ene evvelü’l-müslimîn.

Meali : «Ben yüzümü, gökleri ve yeri yoktan var eden Zat’a, O’na meylederek döndürdüm/yönelttim. Ve ben müşriklerden de­ğilim. (Habîbim de ki Benim namazım ve benim ibâdetim, be­nim ölüm ve dirim âlemlerin Rabbi olan Allah’ındır. O’nun bir ortağı yoktur. Ve ben bununla emrolundum. Ve ben Müslüman­ların ilkiyim.»

Bir rivayette, bu duayı İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) niyyetten ön­ce okuduğu söylenmiştir. Yine Ebû Yûsuf (R.A.)’dan gelen bir başka rivayette de, O’nun bu duayı iftitâh tekbîrinden sonra oku­duğu nakledilmiştir.

İmâm-ı A’zam (R.A.) ile İmâm Muhammecl (R.A.)’e göre ise, namaz kılan kimse bu duayı okumak isterse ancak nîyyetten önce okuyabilir. Bu duanın niyetten sonra ve iftitâh tekbirinden önce okunmama s ımn gerektiği hususunda ittifak vardır. Sahih olan kavil budur. Bu arada okunmamalıdır,ki, niyyet Üe iftitâh tekbîrinin arasına bir şey girmemiş olsun. [147]

 

Eûzü Besmele Çekmek

Namaz kılan kimse, iftitâh    tekbîrinden sonra, teavvüz eder, yâni «eûzü billahi min eş-şeytâni’r-racinı» der. Eûzü çekme­nin yeri namazın ba-şıdır.

Namaz kılan kimse, namazın başlangıcında eûzü çekmeyi unutur ve bunu fâtihâ’yı okuduktan sonra hatırlarsa, eûzü çek­mez. Bu husus,  Hulâsa isimli kitapta da böyle zikredilmiştir. Bu durumdan anlaşılan sudur : Bir kimse fâtihâ’yı tamamlamadan önce «eûzü» çeKmediğini hatırlarsa, lâyık olan eûzü çekip, iati-hâ’yı tekrar başından okumaktır.

İmâm Ebû. Yûsuf (R.A.)’ya göre ; «Eûzü», «sübhâneke» ye tâbi’dir. Yânî ondan sonra çekilir. «SübhâneKe» yi okuyan kimselerin «eûzü» çekmesi lâzımdır. Zira, «eûzü» çekmek, vesve­seyi def etmek’için olduğundan, ona herkes muhtaçtır. Bu du­rumda İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ‘ya göre, gerek imâma uyan kim­se, gerek imâm ve gerekse tek başına namaz kılan kimse onu Cyânî eûzyü) okur. İki bayram namazında da, «sübhâneke»den sonra, ziyâde tekbirlerden önce, Ebû Yûsuf (R.A.)’ya-göre «eû­zü» çeKmek lâzımdır.

îmâm-ı A’zam (R.A;) ve İmâm Muhammed (R.A.)’ya gö­re, «eûzü» kıraate tâbi’ olduğundan ve imâma uyan kimsenin de kıraat etmediğinden   dolayı, onun «eûzü» çekmesi   gerekmez. «Eûzü»- çekmek> bayram namazlarında ziyâde tekbirlerden son­raca birakilir. Çünkü; bayram” namazlarının ilk rek’atlerinde’kı-râat, ziyade tekbirlerden sonradır. [148]

 

Mesbûk’un Durumu

İmâma-namazın başında değüde, arasında veya sonunda, meselâ : Bir, iki veya üç rek’at kılındıktan sonra veya. son rek’at-te hatta son ka’dede uyan kimseye mesbûk denir.

Mesbûk olan kimse, İmâm-ı A’zam (R.A.) ve İmâm Mu hammed (R.A.)’ya göre, «eûzü» yü ancak imâmdan ayrıldıktan sonra ve yetişemediği rek’atleri tamamlamak için kalkınca çeker. Çünkü mesbûkun kirâatinin mahalli, imâmdan ayrılıp, yetişe­mediği rek’atleri tamamlamak için kalktığı zamandır.

İmâm Ebü Yûsuf (R.A.)’ya göre, mesbûk olan kimse «eû-zü»yü iki defa çeker. Yânî. mesbûk olan kimse,   imâma o gizli okuduğu zaman yetişirse, «subhâneke»yi okur ve «eûzü» yü. çe­ker. Daha sonra, yetişemediği, rek’atleri tamamlamak için kalkın­ca, yine «sübhâneke»yi okur ve «eûzü» yü çeker: Zîrâ, mesbûk ye­tişemediği rek’atleri (tek başına kılma) haline geçmiş olur. Bu kalkış (kıyam), başka bir tahrîme (iftitâh tekbîri) gibi

Fakat, Kâdîhan’da, Hidâye Şerhi’nde, Kâfî’de ve diğer ki­tapların-ekserisinde muhtar olan, İmâm-ı A’zam (R.A.) ile İmâm Muhammed. (R.A.) kavlidir.:Çünkü, «eûzü»  ,çekmenin   kıraate başlamak için olduğu .:

«Haydi Kur’ân okuduğun (okumak istediğin) zaman Allah’a sığın» u âyet-i Vprîrtıeşi. ile sabittir.

Fakat, namaza başlayan kimse, açıktan kıraat edilen bir namazda, imâma açıktan okurken”  yetişip uysar  «sübhâneke»yi okumaz, sükût eder ve imâmın okuduğunu dinler.

Bâzıları da «sübhânekevyı, imâm Kur’ân kelime­leri arasuıda durup nefes aldıkça, birer[149] veya ikişer kelime okuyarak tamamlar. Bu şekilde, hem sünneti. yerine getirmiş, hem de kıraati dinleme emrine uymuş olur.» demişlerdir.

Fakîh Ebû Câ’fer Hindivâni’nin şöyle dediği rivayet olunmuştur  «Eğer o kimse; imâma fatiha süresinde yetişirse, «sübhâneke»vi bilittifak okur. Fakat. Fâtihâ’dan sonra zamm-ı sûre okurken yetismisse, Ebü tfüsuf (R.A.)’a göre, bu durumda yine okur. İmâm Muhammed” (R.A.)’ya göre okumaz.» îmâm Câ’fer’in bu kavli, zahir kavle muhalif olduğu için, isabetli olmak­tan.

Kıraati açıktan okunan bır-namâzda, imâma yetişip uyan bir kimse, imâmdan’ çok ‘uzakta bulunsa-ve imâmın sesini işitme seonun «Btıbhâıieke»yi okuytıp; okumaması hususunda müteah-hirûri-(sonra gelen4âlimler) ihtilâf etmişlerdir.   Nitekim, hutbe okunduğu1 sırada, imâmdâri-uzakta   bulunan kimsenin, hutbeyi dinlemesinin vacib olup olmadığında da ihtilâf etmişlerdir.

Bu durumda esahh olan kavle göre, hutbe okunurken uzakta bulunan kimsenin, zikirle ve Kur’ân okumakla meşgul olmaması, hutbeyi dinlemesi vâcibtir. Böyle olduğu gibi, açıktan kıraat edilen bir namazda, imâma uyan, fakat ondan uzakta. bulunduğu için sesini duyamayan kimsenin de «sübhâneke»yi okumaması ve imâmı dinlemesi gerekir.

İmâma rükû’da yetişen bir kimse araştırır, eğer «sübhâ-neke»yi okuduğu takdirde, rükû’un bir cüz’ünde imâma yetişe­ceği kanâatine varırsa, faziletine nail olmak için, «sübhâneke» yi ayakta okur, sonra rükû’a varır.    »

«Sübhaneke’yi rükû’da okumak caiz değildir. onun okunma yeri kıyâm’dır.

Çünkü,

Fakat, eğer «sübhâneke»yi olduğu takdirde, imâma rü­kû’da yetişemiyeceği kanâatine varırsa, bu durumda «sühbaneke» okumayı terkeder, rükû’a varır ve imâma uyar. Çünkü, ce­mâatin faziletine birinci rek’atte yetişmek daha evlâdır.

îmâma bilinci secdede yetişen kimse hakkındaki hüküm de böyledir. Yârri, «sübhâneke»yi okuduğu halde, o secdede imâ­ma yetişeceği kanaatine varırsa, okur ve sonra secde eder. Aksi takdirde, «sübhâneke=>yi terk ederek hemen secdeye varır. Böyle­ce otek’atte de imâma iştirak etmiş ve cemâatin faziletine o rek’­atte yetişmiş olur.

îmâma rükû’dan sonra yetişmiş olan kimse, rükû’u terk eder ve hemen imâma uyar. Çünkü o rükû, onun namazından sa­yılmayacağı için, bu rükû’ yapan kimse, namaz harici bir şeyle meşgul olmuş olur, böyle bir şeyi ise terk etmesi gerekir.

İmâma rükû’da yetişen kimse, rükû’un tamamında veya bir teşbih   miktarında imâmla müştereken rukû’da kalmadıkça o rek’ate yetişmiş olmaz,

Zahıyre isimli kitapta şöyle denilmektedir «İmâma rü­kû’da yetişen kimse, rükû’a varıp, arkasını düzelttikten (sırtını yere paralel hale getirdikten) sonra, imâm rükû’dan kalkmış ol­sa, o kimse bu rek’atte imâma yetişmiş olur. Rükû’da teşbih ge­tirmeye (sübhâne rabbiyel azim) demeye kadir olsa da olmasa da bu rek’ate yetişmiş olur.» Bu hususta en sahih olan kavil bu­dur. Çünkü, şart olan rüknün bir cüz’ünde imâmla müşterek bu­lunabilmektir. Bu cüz’ün çok az olması bile kâfidir.

Bir kimsenin imâma ka’de-i u’lâ (birinci oturuş) da veya ka’de-i ahire (ikinci oturuş) de yetişmesi halinde bazıları: «Tek­bir    alır ve «sübhaneke»yi    okumadan    oturur.»    bazıları    da; «Önce «sübhâneke»yi okur, sonra oturur.» demişlerdir.   Burada birinci   kavil daha evlâdır. Çünkü bu durumda,   namazda daha çok imâmla birlikte bulunma imkânı vardır.

«Eûzü», «sübhâneke»den sonra çekilir. Namaz kılan kim­se, iftitâh tekbirini aldıktan sonra, «eûzü» çeker ve sübhanekeyi unutmuş olursa, tekrar dönüp «sübhâneke»yi okumaz.

İftitâh tekbirinden   sonra kıraate başlar, «sübhâneke»yi ve «eûzü»yü ve «besmele» yi unutursa,   bunların hiç birini iade etmez, yâni dönüp okumaz. Çünkü, bunların okunacakları yer geçmiştir. Bunları unutan kimseye sehiv secdesi de lâzım gelmez. Çünkü sehiv secdesi, vâcib olan bir şeyi terk edince lâzım gelir. [150]

 

Besmele Çekmek :

Namaz kılan kimse «eûzü»den sonra «besmele»  çeker. Yâni «Bismülâhirrahmânirrahim»  der. Namaz kılan kimse,

‘Kur’an okuduğu her rek’atin başında    «besmele»  çeker. İslâm âlimlerinin çoğu bu kavil üzerine amel etmişlerdir.

İmâm açıktan okuyarak kıldırdığı namazlarda,  «besmele»yi açıktan çekmez, sessiz olarak içinden okur. Sessiz kıraat ile kılman namazlarda da, «besmele»nin sessizce çekileceği aşikâr­dır.

îmâm-ı A’zam (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)’ya göre,

Fâtiha’dan sonra ve zammı sûreden önce «besmele» çekmek, açıktan okunan namazlarda da, gizlice okunan namazlarda da gerekmez. İmâm Muharamed (R.A.) ‘ya göre ise, bu durumda giz­lice okunarak kılman namazlarda «besmele» çekilir; açıktan oku­narak kılman namazlarda çekilmez. Böylece de, bir rek’atte, açık­tan okuma hâli ile, gizlice okuma hali bir araya gelmemiş olur. [151]

 

Fâtihâ’yî Okumak

Namaz kılan kimse, «besmele»den sonra Fâtihâ’yı okur.

Fâtihâ’nm tamamlanmasından, yâni ve leddâîlin» denil­mesinden sonra, imâmın ve cemâatin gizlice «âmin» demesi sün­nettir.

Bundan sonra, namaz kılan kimsenin bir sûre veya bir kı­sa süre miktârmca üç kısa .âyet okuması (yani zamm-ı sûre koş­ması) vâcibtır.

Bu duruma göre, namaz- kilat kimse fâtihâ’dan sonra bir veya iki kısa âyet okumuş olsa, tâhrimen mekruh olma haddin­den çıkmış olmaz. Çünkü bu durumda; vâcib olanı tam yerine ge­tirmemiş olur.

Namaz kılan kimse, bir kısa sûre miktannca olmayan üç kısa âyet okursa, Veya bir kısa sûre miktarına ulaşmayan, fakat üç kısa âyet kadar olan bir yeva iki âyet okumuş olursa, mezkûr kerâhat haaainden çıkar. akat, sünnet olan kırâaat haddine de girmez. Bu durumdaki kuaaat, tenzihen mekruh olur. Çünkü”, vâcib   olan kıraat ilk iki rekatte iatiha’dan sonra ,tam bir sûre veya üç. kısa âyet miktarına ulaşacak âyetleri okumaktır. [152]

 

Namaz İçinde Kur’an Okumanın Sünnet Olan Şekilleri

Namaz içinde Kür’a’n okumanın sünnet olan üç şekli vardır

1- Sefer esnasında; Korkudan. veya mühim ve acele bir şeyden dolayı zaruret hâlinde fatihayı ve istediği bir sûreyi veya hangi yemen mümkün olursa, bir sûre miktârmca’ âyet okumak gerekir.

2- Yine sefer esnasınaa, fakat zaruret hâli yokken ve is-, tedigini yapabilecek bir halde iken. sabah namazında ve öğle na­mazında Fâtihâ’dan sonra Bürüc Sûresini veya mıstarca bunun emsali bir sûreyi okur.

İkindi ve aksam namazlarında da, sabah ve öğle namazların­da okuduğundan daha az miktarda mesela, eş-Sems sûresi, eibi sûreleri okur. Akşam namazında ise gayet kısa.bir sûre, meselâ» Asr veya Kevser Sûresi gibi sûreleri okur.

3 – Hazerde olduğu halde, vaktin geçmesinden, korkarsa, namazı geçmiyecek miktarda Kur’an okur:

Eğer vaktin geçmesindenkorkmazsa; sabah namazının iki rek’atlik tarzında, sünnet oıan okuma üç mertebededir. En az merteberrKirkâyet, orta mertebe;::Elliilâ:altmış âyet, en iyi mertebease s-Altmıştan fazla olup, yüz âyete kadar okumaktır,(Resulü Ekrem (S.A.V.) Efendimizden böyle rivayet edilmiştir.

Hidâye’de de bu üç mertebe zikredilmiş. ve şöyle denilmiştir. Uzun okunmasını arzu eden cemâate namaz kıldıran kimse yüz âyet okumalı, bunu arzu etmiyen cemaata namaz kıldınyorsa kırk âyet okumalıdır. Bu. hususta arzulu olanlarla olmayanların beraber bulunduğu cemâate imamlık eden kimse de elli’ilâ altmış âyet okumalıdır.»

Bazıları da şöyle demişdir : «Eğer geceler kısa ise kırk âyet; uzun ise yüz âyet; uzun ile kısa arasında ise elli ilâ altmış âyet arasında okumalıdır.»

Bazıları ise şöyle demiştir : «Eğer mertebelerin, en az, orta ve­ya yüksek olması hususunda mu’teber olan, okunan âyetlerin kı­sa, orta veva uzun olmasıdır. Yâni. âyetlerin uzun olanlarım bi­rinci mertebede okuyup, kısa olanlarını en son mertebede ve or­ta olanlarını da orta mertebede okumalıdır.»

Vaktin geçmesinden korkusu olmayan kimse, öğle nama­zında da, sabah namazında öKudüğü kadar veya ondan biraz az okur. İkindi ve yatsı namazlarında da böyle yapar.

Kudûrî Sahibi de şöyle demiştir : «Namaz kılan kimse, saüah. namazının her.rek’atinde.. tıvâl-i mufassaldan bir sûre okur; Öğle, ikindi ve yatsı namazlarında da evsât-ı mufassaldan bir sûre okur. Akşam namazında ise, kısarri mufassaldan bir sûre okur.

Zira, Hazreti Ömer (radiyallahü Teâlâ anh), Ebû Mûsâ’I-Eş’arî (R.A.)’ye bir mektup göndererek-v «Akşam namazında kısâr-ı   mufassalı, yatsıda.evsât-ı mufassalı,-sabah namazında da tıvâl-i mufassalı oku.» diye tenbîh etmiştir.                

Cumhurun kavline göre, tıvâl-i mufassal : Hucurât Sûresin­den, Bürüc Sûresine kadar olan sûrelerdir. Evsât-ı mufassal : Bü­rüc Sûresinden lemyekün Sûresine kadar olan sürelerdir. Kısâr-ı mufassal islam yekûn sûresinden-Kur’an-ı Kerîm’in   sonuna kadar bulunan sürelerdir.

Zikrettiğimiz bu hükümlerin hepsinde de münferid, (namazı tek basmakîlan) imâm gibidir. [153]

 

İmâmın Kırâat

îmâm olan kimsenin saban namazının birinci rek’atinde, ikinci rek’ate nisbetle daha uzun okuması -ittifakla- sünnettir.

Çünkü sabah namazının vakti, uyku ve gaflet vaktidir. Ve bazı kimselerin birinci rek’ate yetişmesini te’min için böyle yapmak uygun olur.

îkinci rek’ate nisbetle, birinci rek’atin uzatılmasının mik­tarı şudur : Sabah namazında okunması sünnet olan miktarın üçte ikisini birinci rek’atte, kalan üçte birini de ikinci rek’atte okumak gerekir.

Birinci fek’atte, ikinci ıek’atte okunanın iki katının okun­masında ölçü eğer uzunluk ve kısalık bakımından âyetler bir­birlerine yakın olursa- âyetlerdir. Yâni, bu durumda âyetlerin miktarına i’tibar olunur.

Fakat, eğer âyetler uzunluk veya kısalık bakımından bir­birlerine yakın olmayıp, farklı bulunurlarsa, bu durumda kelime­lerin veya harflerin miktarına i’tibar olunur.

Sabah namazının dışında kalan namazlarda, birinci rek’-ati uzatmak İmâm-ı A’zam (R.A.) ile İmâm Ebû Yûsuf (R.A) ya göre sünnet değildir, hatta böyle yapmak mekruhtur. İmâm Muhamnıed (H.A.) ise : «Birinci rek’ate yetişmek hususunda yar­dım sağladığı için, sabah namazında olduğu gibi, bütün namazla­rın ilk rek’atini uzatmak bana daha güzel, daha sevimli gelmek­tedir. Çünkü, sabah namazının vakti uyku ile iştigal vakti olduğu gibi, diğer vakitler de kisble yani çalışıp kazanmakla iştigal vaktidir. Bu vakitlerde de, birinci rek’atte uzun okuyarak, geciken­lerin yetişebilmesine yardımcı olmak lâzımdır.» demiştir.

İkinci rek’ati, birinci rek’atten daha çok uzatmak, ittifak­la mekruhtur. Bu uzatmanın mekruh olması için, fazlalığın, üç âyet miktarı veya daha çok bir miktarda olması lâzımdır. Fakat bir veya iki âyet miktarı uzun olursa mekruh olmaz.

Zira, Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimizin muavvizeteyn [154] ile namaz kıldırdığı sabittir. Ve bunlardan ikinci sûre, birinci sûre­den bir âyet uzundur.

Kınye isimli kitabta şöyle denilmiştir: «Herhangi bir kim­se, birinci rek’atte Asır Sûresini okuyup, ikinci rek’atde de Hümeze Sûresini okusa, mekruh olur. Çünkü, birinci sûre üç âyettir; ikinci sûre ise dokuz âyettir. Bu durumda, ikinci rek’atteki fazla­lık üç âyetten çok olduğu için mekruh olur.

Resulü Ekrem (S.A.V.) Efendimizin cum’a namazının bi­rinci rek’atinde «sebbihisme R.abbike’1-a’la» sûresini okuyup, İkin­ci rek’atde de «hel etâke hadîsü’l-gâşiyeh» sûresini kıraat buyur­dukları rivayetine, gelince Bu durumda da ikinci sûre birinci sû­reden yedi âyet uzundur; fakat uzun sûrelerde vâk’i olan yedi âyet. kısa sûrelerdeki gibi değildir-, kolaydır. Mekruh olduğu be­yân olunan birinci durumda, ikinci rek’atte okunan dokuz âyet, birinci rek’atte okunan üç âyetin iki katından fazladır. Hatta ara­larındaki fazlalık farkı olan altı âyet bile ilk rek’atte okunan üç âyetin iki katıdır. Fakat ikinci durumda, ikinci rek’atte fazla olan yedi âyet, birinci rek’atte okunanın yarısından bile azdır.»

Kmye’de zikredilen bu kavilden anlaşılan şudur İkinci-rek’­ati birinciye nisbeten uzatmanın mekruh olması, aradaki uzun­luk farkının çok fazla olması şartına bağlıdır, yoksa bu hususta âyet sayısı geçerli değildir.  [155]

 

Sünnet Ve Diğer Nafilelerde Kıraat

Sünnet veya diğer nafile namazları kılan kimseye gelin­ce : Bu gibi namazlardan birini kılmakta olan kimse, iki rek’atide uzunluk bakımından birbirine müsavi kılar. Birinci rek’ati ikin­ci rek’ate nisbetle çok fazla uzatmaz.

ft Ancak, sünnet ve diğer nafile namazlarda bir rek’atte di­ğer rek’atten çok fazla okumak, Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’-den rivayet edilmiş olur veya sahabenin böyle yaptığı bildirilmiş bulunursa, o rivayette veya haberde bildirildiği şekilde kılınır. [156]

 

Rükû

Namaz kılan kimse, kıraati bitirdikten sonra, tekbîr.geti­rerek rükû’a varır. Tekbire başladığı zaman, eğilmeye de başlar. Tam rükû’a varıp, başı sırtı ile birlikte yere paralel hale geldiği zaman tekbîri de tamamlanmış olur.

Meşâyihin bazıları şöyle demişlerdir : «Namaz kılan bir kimse, kıraati rükû’a eğilirken tamamlasa, bu durumda eğer kı­raat ettiği şeyden geriye kalan bir harf veya bir kelime olursa, bunda bir beis yoktur. Fakat daha fazla olursa caiz değildir. Bu kavilden tekbirin rükû’a eğildikten sonra alınması lâzım gelir, fa­kat en sahih olan birinci kavildir. Çünkü Peygamber (S.A.V.) Efendimiz rükû’a eğildiği esnada tekbir alırdı.

Namaz kılan kimse, rükû’da ellerini dizlerine kor ve par­maklarını birbirinden iyice ayrı.tutar.   Parmakların böyle çokça açılması sâdece rükû’da menduptur. Parmakların birbirine iyice bitiştirilmesi de sadece secdede menduptur. Bu iki durumun.dı­şında, yâni iftitâh tekbîrinde ellerini kaldırdığı zaman ve teşeh-hüdde   (ettahiyyâtüyü okurken) ellerini dizlerinin üstüne koydu­ğu zaman, parmakları açmak veya bitiştirmek için .bir zorluk çek­meden âdet üzere (yâni normal hali ile) kor.       

Bükû’da başını, sırtı ve arKası. ile aynı hizada tutmaııcur. Yukarı Kaldırmamak veya aşağı eğmemehdir.

Sünnet olan, rükû’da topukları birbirine bitiştirip, ayağı­nın parmaklarını kıbleye döndürmektir. Buraya kadar söylediği­miz hükümler erkekler hakkındadır.

Bu konuda kadınlar hakkındaki hüküm şudur :. Kadınlar rükû’da bir miktar eğilirler, parmaklarım avırmazlar, bilakis bir­birlerine bitiştirirler. Kilerini dizlerine Korlar/Dizlerini birDirin-deıı ayrı tutmazlar, bilakis bitiştirirler.

Kollarım, koltuklarından ayırmazlar ve dizlerini eğri tutar­lar. Zira bu şekilde rükû’ etmek kadının örtünmesi için en uygun şekildir. Zâhidî böyle zikretmiştir. [157]

 

Rükû’da Tesbîh

Namaz kılan kimse rükû’da üç kerre «Sübhâne Rabbiye’l-azim» der. Fakat, üç kerreden daha fazla tekrar etmesi efdaldir. Üçten fazla tekrar etmekte sünnet olan, tesbihatı tek olan bir sa­yıda bitirmektir. Fakat, namaz kılan kimse rükû’da sadece bir defa teşbih ederse veya teşbihi tamamen terkederse, bu durumda da teşbih etmek farz olmadığı için namazı caiz olur. Takat, bu namaz mekruh olur. Çünkü, bu durumda sünneti terketmiş olur. Keza, teşbihi sadece iki kerre söylemekte mekruhtur.

Ebû Mut’i Belhî’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir  «Rü­kû.1 ve sücüdım teşbihi rükündür. Namaz kılan kimse;bu rüknü terk ederse, namazı caiz olmaz.» Fakat-bu kavil şazdır: (Zayıftır, kabul edilmemiştir.)

İmâm olan kimse için gereken, teşbihlerde ve diğerlerinde sünnet olan miktarı eda ettikten sonra, bunları: cemaata usanç verecek şekilde uztamamahdır. Çünkü bu şekilde uzatmak, cemâattin nefretine sebeb olabilir. Cemâati nefret ettirmek ise mek­ruhtur. Çünkü, bu durumda kişiyi cemâatin sevabından mahrum etmek vardır. Fakat, eğer imâmın teşbihleri fazla söylemesine ce­mâatin rızâsı olursa, bu durumda imâmın fazla tesbihâtta bulun­ması mekruh olmaz.

Fakat, cemâate usanç gelmesi sebebi ile, imâmın namaz için­deki kıraat ve teşbihleri sünnet olan miktardan daha az okuması uygun olmaz. [158]

 

İmâmın Sonradan Gelen Kimseyi Rükû’da Beklemesi

Eğer imâm, dışardan gelen bir kimse o rek’ate yetişsin diye rükû’u uzatırsa, bu davranışı tahrimen mekruhtur. Rükû’u .Allah (CC.) için değil” de namaza yetişecek kimse için uzatmış olmasından dolayı imâni cok büyük işle karsı karşıyaaır ve onun durumundan korkulur. Fakat,’böyle yapmakta maksadı, Âllah (C.C.) dan başkasına ibâdet etmek olmadığı için, o kimse kâ­fir olmaz.

Bazıları : «İmâm dışarıdan bir kimsenin geldiğinden habersiz olarak uzatırsa ve bu durumda uzatması cemâate ağırlık vermez­se, beis yoktur. demişlerdir.

Keza, imâmın kıraati uzatması insanların o rek’ate yetiş­mesi için olursa, hüküm yine yukarıda tafsilen zikredildiği gibi­dir. Bü durumlarda en sahih olan; uzatmayı terk etmenin evlâ ol­duğudur.                                                   

Ancak, imâmın bir kimse geldiği sırada rükû’u uzatması, sadece Allah (C.C.) a tekarrüb (yakınlaşma) için olursa, bunda da bir beis yoktur.

Fakat bu gibi hallerin vukû’u gayet nâdir olduğundan ve du mes’ele riyaya dönüşebileceği için, bu durumdan sakınmak; ka. çmmak lâzımdır.

Bazılara : «îmânı,”bir kimsenin cemâate geldiğini:aı ca; teshinleri yavaş yavaş söyliyerek, ruicû’u uzatmalı, fakat teş­bih adedini fazlalaştırmamalıdır.» demişierse de, birinci kavilde­ki uzatmakla, bu kavüdeki uzatmak arasında bir fark olmadığın­dan, bu   kavle i’tibar olunmaz, birinci kavle i’tibâr olunu) [159]

 

Rükû’dan Doğkuluş

Namaz kılan kimse rükû’u tamamladıktan sonra, başım kaldırır ve belini doğrultur. İmâm başını   kaldırırken: «Semia1-lla-hü limen hamideh» der. Muktedî (imâma uyarak namaz kılan) ise : «Allahümme Rabbena ve leke’l-haind» veya: «-Allahüınme Rabbena Leke’1-hamd» veyahudda (Rabbena ve leke’Hıamd) der.

Hanefi imamlarına göre, müktedî tesmi’ etmez (Yani, Semia’-llahü limen hamideh» demez.

Bir kimse tek başına namaz kılıyorsa, esahh olan kavil üzere, hem tesmi’ eder (semia’llahü limen hamideh der), hem de tehraid eder (yâni. Allahümme Rebbenâ ve lekelhamd der).

İmâm ise, tesmi’den (Semia’llahü limen hamide) dedik­ten sonra, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ve İmâm Muhammed göre tehmid eder. Rabbena leke’l-hamid)  der. İmâm-ı A’zarn. (R.A’)’dan  zahir rivayet üzere telımid etmez. Müteahhirinin ek­serisi bu iki imâmın kavlim ihtiyar etmişlerdir.

Namaz kılan kimse başım rükû’dan kaldırıp doğrulunca, ellerini   aşağı salıverir. Ulemânın ekserisinin kavli budur.

Cenaze namazının başından sonuna kadar ve diğer na­mazlarda «sübhâneke» yi okurken, vitir namazında kunut duala­rım okuduğu sırada -âlimlerin ekserisinin ihtiyarı üzere- na­maz kılan kimse sağ eli ile sol elini tutup göbeği altına kor.

Bayram tekbirlerinde, namaz kılan kimselerini salıverir. [160]

 

Secdeye Varış

Namaz kılan kimse, rükû’dan başını kaldırıp, uzuvlarının hareketi sükûn bulacak miktarda ayak .üzeri durduktan sonra, tekbir alarak secdeye varır. Secde için inmeye başladığı zaman tekbîre de başlar ve inmeyi tamamlayınca tekbîri de tamamlar.

Secde için yere eğilip inince, evvelâ dizlerini yere koyar. Sonra da yüzünü iki elleri arasında yere koyar. Kollarını yere ya­yıp, yapıştırmaz. Karnını uyluklarından uzak tutar. Zikrettiğimiz bu hususlar, erkekler hakkındadır.

Kadın secde ettiği zaman, yere yakm bir durumda secde eder; kanımı uyluklarına bitiştirir. [161]

 

Secdemde Tesbîh

Namaz kılan kimse, secdede üç kerre : «Sübhâne Rabbiy-ye’1-a’lâ» der. Bu teşbihi üç defa tekrarlamak, sünneti tamamla­manın en aşağı seviyesidir. Fazla söylemesi daha efdaldir. Fazla söylediği zaman da teşbihi tek sayıda tamamlayıp bitirir. [162]

 

Secde İle İlgili Mes’eleler

Namaz kılan kimse, birinci secdeden başını tekbîr ile kal­dırarak oturur. Ellerini dizlerinin üzerine koyar. Uzuvlarının ha­reketleri sakin olacak kadar oturup, yine tekbîr alarak bir daha secde eder.

Namaz içinde bir rükünden diğer bir rükne intikâl eder­ken tekbîr getirmek yâni  «Allahü Ekber» demek; Hak Sübhâ-nehû ve teâlâ Hazretleri gayet ulu demektir. Aslında, Allahü Te-, âlâ’mn hakkı bu kadar kısa tekbir ile edâ edilemez; O bundan münezzehtir. Hiç bir kimse O’na lâyık olduğu ibâdeti yapamaz. Nitekim melekler : «Biz sana hakkiyle- ibâdet edemedik.» demiş­lerdir.

Namaz kılan kimse, eğer birinci secdeden   kalkmak için başım bir miktar kaldırır, fakat kalkıp oturmadan ikinci secdeye varırsa, o kimsenin secdeye yakınlığı, oturmaya   yakınlığından daha fazla ise, ikinci secdeyi yapmış olmaz. Mültekat’da : «Bu hareketi ikinci secdesi için de kâfidir» diye rivayet edilmiştir. Fa­kat birinci kavlin daha sahih olduğu,   Hidâye’de ve Muhıyt’de zikredilmiştir. Zîrâ, henüz secdeye yakınken secde halinde sayı­lır.  (Yâni birinci secdeden doğrulmuş olmaz-ki, ikinci   secdeye varmış olsun).

Bazı âlimler de : «Namaz kılan kimse,   birinci secdeden yel geçecek kadar başını kaldırmış olsa, ikinci secdesi de mu’teberdir.» demişlerdir. Kıyas yolu ile vardan hüküm de budur. Şey-hü’1-İslâm da bu kavli sahih görmüştür. Zahir olan da budur. Fakat birinci secdeden başı bu kadar kaldırmakla yetinmek, eri şiddetli kerâhatle mekruhtur. Zırâ, bu davranış, Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin hayatı boyunca devam ettiği bir şeye muhalif­tir. [163]

 

İkînci Rek’ate Kalkış

Namaz kılan kimse, birinci rek’atte, ikinci secdeyi ta­mamladıktan sonra, ayaklarının ucuna dayanarak, Ayak üzeri kalkar. Secde ile kıyam arasında oturmaz. Kalkarken elleri., il e yere dayanmaz. Eğer bir özrü varsa o zaman elleri ile yere daya­nır.

Namaz kılan kimse, «sübhâneke» ve «eûzü»den başka bi­rinci rek’atte ne yapmışsa onu ikinci rek’atte de yapar; ne kadar ökumuşsa, ikinci rek’atte de okur. Namaz kılan kimse,   iftitâh tekbîrinden, vitirde kunut dualarından önce ve bayram namazîa-rındaki   ziyâde tekbirlerden başka, namazın hiç   bir yerinde el­lerini kaldırmaz.

Hacer-i Esved’i istilâm (selamlama) sırasında da, bu tek-birlerdeki gibi ellerini kaldırılması müstehâbdır.    

Safa, Merve, Arafat, Müzdelife ve bunların dışında kalan bütün diğer yerlerde dua ederken ellerin içini göğe çevirmek de müstehâbdır. [164]

 

Namaz’da Ka’de  (Oturuş)

Namaz kılan kimse ikinci rek’atde, ikinci secdeden başım kaldırınca, sol ayağını yere yayıp döşeyerek onun üzerine oturur. Sağ ayağını ise diker ve parmaklarını kıble istikâmetine döndü­rür, Hanefî imamlarına göre, namaz kılan erkeğin   ka’delerde (oturmalarda) sünnet olan oturuş şekli budur.

Namaz kılan kimse teşehhüdde otururken, ellerini dizle­rinin üzerine koyar. Parmaklarını yayıp, birbirlerinden bir mik­tar, ayrı tutar.  [165]

 

Tahîyyat

Sonra. «et-Tahiyyat»ı okur. Cet-Tahiyyat ve diğer dualar için kitabımızın Yedinci Bölümüne balanız.)            

Namaz kılan kimsenin teşehhüd esnasında, işaret parma­ğını kaldırarak işaret edip etmemesi hususunda, Hanefi İmamla­rına göre ihtilaf vardır. Hulasa’da ve Bezzaziye’de işaret edilme­mesi sahih görülmüştür. Hİdâye Şerhi’nde ise, işaret sahih, gö­rülmüştür:. Keza, Mültekat-ve diğer bazı kitaplarda da işaret sa­hih görülmüştür.

Bu işaretin nasıl yapılacağına gelince : Şehâdet kelime­sinin okunduğu sırada, sağ elinin baş parmağı ile orta parmağını halka gibi yapar. Serçe parmağı ile onun yanındaki parmağını da yumar.

Veya orta parmağından, serçe parmağıha kadar üç parma­ğını :yumar. Baş parmağının ucunu, orta pajrmağmın orta ekine (boğumuna, mafsalına) koyup, şehâdet parjnağını nefî esnasın­da (yâni : «Lâ ilahe» derken) kaldırıp, isbât esnasında (yâni : «illallah» derken) koyar. Sağ eli ile sol elinin, aynı parmakları ile birlikte işaret etmesi mekruhtur.

Namaz kılan kimse birinci ka’deyi teşehhüd miktarından başka uzatmaz. Eğer sehven (Allâhümme; salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlâ âli Muhammed) diyecek jkadar uzatırsa, bu durumda bazı âlimler : «sehiv secdesi vacip oltır.» demişlerdir..

Rivayet edildiğine göre İmâm-ı A’zam (R.A,) da : «Eğer teşehhüd’de bir harf bile ziyâde etmiş olsa, o kimseye sehiv sec­desi vâcib olur.» demiştir. Meşâyihin ekserisi dle bu kavle uymuş­lardır.

Hulasa’da : «Muhtar olan budur ki kılan kimse teşehhüd’de eğer ziyâde olarak «Allâhümme salli alâ Muham­med» derse, ona sehiv secdesi vâcib olur.» denilmiştir.

Bu hususta birinci kavil, bütün, kavillerin en-sahihidir. Ekse­riyetin görüşü de budur. «Ve alâ al-i Muhammed» deyinceye ka­dar zatırsa sehiv secdesi vâcib olur. [166]

 

Üçüncü Rek’ate Kalkış

Namaz kılan kimse, birinci ka’deden üçiincü rek’ate kal­karken elleri ile yere dayanmadan kalk’ar. Fakat,! dayanarak kalk­masında da bir beis yoktur. Lakin, thtiyar’da da mezkûr olduğu gibi, husus sahih hadisle açıklanmış olduğundan özürsüz ola­rak, elleri ile yere dayanmak mekruhtur. [167]

 

Farzların Üçüncü Ve Dördüncü Rekatlerinde Kıraat

Bir kimsenin kıldığı namaz, üç veya dört ıfek’aüi bir farz namaz olursa, ilk iki rek’atten sonraki rek’atlerde) muhayyerdir, pilerse Kur’ân okur, dilerse tesbihâtta bulunur ve dilerse sükût eder. Fakat efdâl olan kıraat etmektir (Kur’ân okumaktır.) Bu namazlarda, son iki rek’atte kıraat eden kimse, sâdece Fâtiha’y. okur. Buna başta bir şey ilâve etmez. Bu rek’atlerde sehven zamm-ı sûre okursa, Ebû Yûsuf (R.A.)’un kavline göre o kimse­ye sehiv secdesi vâcijb olur. Çünkü böyle yapmakla o kimse rü-kû’u te’hir etmiş olrn’aktadır.

Fakat, îmâm-iı A’zam (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)

den zahir rivayete göre, o kimseye sevih secdesi vacip olmaz. Çünkü, bu iki imamımıza göre, farzların son iki rek’atinde bir miktar kıraat meşrû’dur. Bu rek’atlerde sadece fatihayı okumak ise sünnettir, vâcib değildir. [168]

 

Sünnetlerin; Üçüncü Ve Dördüncü Rek’atleri

Bir kimseni kıldığı namaz revâtib sünnetlerden’biri ise veya bunların dışımjda bir nafile namaz olursa, teşehhüdden kalk­tığı zaman, birinci Rek’atte başlamış olduğu şekilde, namaza baş­lar Yâni «sübhânel’te»yi okur ve «eûzü besmele çeker». Çünkü nafilelerin her şefi  (her iki rek’ati) müstakil’bir namazdır. Fa­kat, bu kimse tekbijr getirirken ellerini kaldırmaz.

Fakat bir kimsenin kıldığı namaz, öğlenin ilk sünneti ve­ya cura’anın sünneti ise, bu namazlarda birinci ka’deden kalkın­ca «sübhâneke» okıjınmaz ve «eûzü» çekilmez. Çünkü bunların ta­mamı bir namazdı.

Hidâye Şerlhi’nde, bu hususu açıklayan şârîh : «Öğle na­mazının ve cum’a namazının ük ka’desinde salevât duası okunmaz. Ve bu kâ’del erden üçüncü rek’atlere kalkıldığı zaman istiftâh edilmez. Tekbirle birlikte eller kaldırılmaz.)» demiştir.

Kınye’de ine : «Namaz kılan kimse, eğer öğle namazının ilk sünnetinde, birinci ka’dede unutarak salavât getirse, o kimse­ye sehiv secdesinin vâcib olup olmamasında iki kavil vardır. Yâ­ni : Bu namazın pört rek1 atinin alâ haddin bir tek namaz oldu­ğuna i’tibar edilimce, o kimseye sehiv secdesi vâcib olur. Her şe-fi’inin (her iki rek’atının)alâ haddihî bir namaz olduğuna iti­bar edilince sehiy secdesi vâcib olmaz.» denilmiştir. [169]

 

Son Ka’de

Namaz Müan erkek, ikinci ka’dede de birinci ka’dede oturduğu gibi otjurur.

Kadınlar, her iki ka’dede de, ayaklarını sağ tarafa doğru yatırır ve oturâğı üzerine oturur. [170]

 

Salavât Okumak

Namaz kılan kimse son ka’dede teşehhüd okuduktan son­ra, Peygamber (S.A.V.) Efendimize salevât getirir. Salavât getir­mek Hanefi İmamlarına ve cumhura göre, namazda   sünnettir, İnsanın, ömründe bir defa Peygamber (S.A.V.) Efendimize sale­vât getirmesi ise farzdır.

İmâm Tahâvi : «Peygamber (S.A.V.) Efendimizin isminin her zikrolunmasmda selavât getirmek vâcibdir.» demiştir. İmâm Kerhî : «Vâcib değildir.» demiştir. Fakat Tahâvî’nin kavli en sa­hih ve muhtar olan kavildir. Çünkü, Peygamber (S.A.V.) Efen­dimiz :

«Yanında zikredîldiğim halde, Bana salevât getirmeyen kimsenin ağzı kapansın (helak olsun.) buyurmuştur.

Ve yine Peygamber (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

«Kimin yanında zikredilir s em, (o kimse) Bana Salevât ge­tirsin.»  

Bu hususta cidden pek çok hadis-i şerifler vardır.

Eğer bir mecliste Peygamber (S.A.V.) Efendimiz müker-re rolarak zikredilirse, bu hususta Kâfî’de ; «En sahih olan kavil üzere o mecliste bir kerre salât lâzım olur. Fakat mendûb olan şudur : Peygamber  (S.A.VJ  Efendimizin her zikredüişinde, sa­levât da tekrar edilir, denilmiştir.

Son ka’dede teşehhüdden (et-Tahiyyat’i okuduktan) son­ra, okunması uygun olan Salevât şöyledir :

(= Allâhümme salli âlâ seyyidina Muhammedin ve âlâ âlî seyyi-dinâ Muhammed. Kemâ salleyte âlâ îbrâhîme ve âlâ âh” îbrahîm. İnneke hamidü’m-mecîd.) [171]

 

Kısaca Mânâsı :

Ey Allah’ım! Efendimiz Muhanımed’e rahmet et ve Efendimiz Muhammed’in âline (ev halkına) da rahnıet et, İbrahim (A.S.) e ve İbrahim. (A.S.Π in âline rahmet ettiğin gibi…  Şüphesiz ki, hamdedilmis olan ve hamde lâyık olan yalnız Sen’sin ve gerçek­ten şan şeref sahibi olan da sâdece Sen’sin,

(= Allâhümme bank âlâ seyyidinâ Muhammedin ve âlâ âli sey-yidinâ Mutiammed. Kemâ bârekte âlâ îbrâhime ve âlâ Ali îbrahîm. Inneke hamidü’m-mecid.)

Ey Allah’ım! Efendimiz Muhammedi mübarek kü ve Efendt-miz Muhammed’in âlini (ev halkını, evlatlarını ve yakınlarını) de mübarek kü. İbrahim (A.S.) i mübarek kıldığın gibi ve İbra­him (A.S.) ‘in Alini mübarek kıldığın gibi…

Şübhesiz ki Sen, hamdedilmis (ötülmüş) olansın ve haaıdt-dilmeye (öğütmeye) layık olansın. Ve yalnızca Sen, fan ve şeref sahibisin.

Namaz Kılar kimse, Peygamber (S.A.V.) Efendimize »alevât getirdikten sonra, kendisine, eğer mü’min iseler anasına, babasına ve diğer kadn erkek bütün mü’minlere Allahü Teâlâ1-dan mağfiret talep eder. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz “den nak­ledilmiş bulunan dualarla duâ eder. Bu duaların bazıları şunlar­dır :

Okunuşu: Allâhümme’ğfirli mâ kaddemtü ve ma ahhartü ve mâ esrartü ve mâ a’lentü ve mâ eşref tüve mâ ente altmü bihi minni, ente’l-mukaddimü ve entel-muahhırû [172]ilahe Ula «ate ve ente âlâ külli şey’in kadir.

Allâhümme innî zaiemtü nefsî zulmen kesîren ve lâ yağftrü’z zünûbe illâ ente, feğfirlî mağfireten min indike ve’rhamni ihııeke ente’l-gafûru’r-rahîm.

Ayrıca Kur’an lafızlarına benzeyen kelime ve cümlelerle de duâ eder. Bunların bir kısmı da zikredeceğimiz şu dualardır:

«Ey Rabbimiz, bize dünyada da iyi bir hal ver, âhirette de iyi bir hal ver ve bizi cehennem ateşinden koru»

«Ey Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalblerimizi (Hakdan) saptırma. Bize kendi canibinden bir rahmet ver. Şübhesiz bağışı en çok olan Sensin.» [173]

Bunlar ve bunlara benzeyen diğer âyet-i kerimeler duâ kasdı ile okunurlarsa, bunlar Kur’an-ı Kerîm lafzına benziyen duâ olmuş olur; bu âyetler duâ kasdı ile okununca Kur’an okun­muş olmaz. Hatta cünüp iken, hayız halinde bile bu âyetlerle duâ etmek caizdir.    [174]                 

 

Teşehhüdden Sonra Yap1lamıyacak Dualar

Teşehhüdden sonra, insanların sözlerine benziyen, ve bir insanın diğer bir insandan isteyebileceği şeylerle duâ edilmez, Meselâ;

Allah’ım beni giydir .

Allah’ım beni filan kadınla evlendir.

Allah’ım bana mal ver. yeya bunlara benzer şeylerle duâ edilmez.

Hatta namaz kılan kimse, eğer böyle bir duayı namaz çı­tasında etmiş olsa, namazı fâsid olur. Fakat, böyle bir duayı son oturuştan sonra -ve selâm vermeden önce- etmiş olsa, namazı fâsid olmaz. Lâkin, vâcib olan selâmı terk edip namazdan selâm­sız çıkmış olduğu için, namazı noksan olur.

Namaz kılan kimsenin  rızıklandır.» demesi, Hidâye’de İnsanların sözle duâ sayılmıştır. Kâfî’de de bu görüş edilmiştir.

Allah im beni sözlerine benzer bîr sahih olarak   kabuJ

Fakat,    namaz     kılan     kimse     son     ka’deden   sonra: Allah’ım beni hacla rızıklandır.» (yâni bana

hacca gitmeyi nasibet) dese, bu lafız insanların lafızlarına ben-ziyen lafızlardan olmadığından, namazı mekruh olmaz.

Bazı meşâyihin şöyle dediği rivayet olunmuştur: Namaz kılan kimse, Peygamber (S.A.V.) Efendimize selavât getirirken : «Muhanımed’e rahmet et.» demez. Çünkü, böyle diyen kimse Pey­gamber   (S.A.V.)   Efendimiz’de kusur ve noksanlık vehmetmiş olur. Fakat meşâyihin ekserisi, namaz kılan kimsenin böyle duâ etmesinde sakınca olmadığı kanaatine varmışlardır. Zîrâ, Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurduğu rivayet olunmuş­tur:

Sizden biriniz namazda salevât getirirse, şöyle desin:

Okunuşu : Allahümme salli âlâ Muhammedin ve âlâ âi~i Muhammed ve barik-âlâ Muhammed’in ve âlâ âl-i Muhammed. Ve’rham Muhammeden ve âl-i Muhammed. Kemâ salîeyte ve bârekte ve rahimte ve terâhhamte âlâ İbrâhîme ve âlâ âl-i îbrâ-him İnneke Hamidü’m-mecîd.

İmam Restağfenî: «Verham Muhammeden (=Muhammedr-e rahmet et) demek: Muhammed ümmetine rahmet et demektir. Bu durumda kusur ve noksanlık ümmete râci’ olur.» demiştir.

isamazda bu salâvatı okuduğu zaman, «ve rahimte» demesi gerekir, «ve terâhhamte» dememelidir. Eğer «ve rahimte» dedik­ten sonra, «ve terâhhamte» de dese bu caizdir. Fakat «ve terham-te» dese, bu hatâdır.» demiştir.

Saievât okunurken; «fi’1-âlemine Rabbena inneke Hami-dü’n-Mecid» denilmemelidir. Böyle denilmiş olması halinde de na­maz mekruh olmaz. Fakat: «fi’l-â’lemîn» in terki evlâdır. Çünkü, hadis-i şeriflerde bu şekilde vârid olmamıştır. [175]

 

Selâm Veriş

Namaz kılan kimse teşehhüddeıı (et-Tahiyyât-ı okuduk­tan) sonra duaları da tamamlayınca, sağ tarafına selâm verir ve (es-Selâmü al ey küm ve rahmetullah)» der!

Namaz kılan kimse, namazdan çıkmak için verdiği selâm­da, sağ tarafına selâm verirken de, sol tarafına selâm verirken de : «ve berekâtühû» demez;

Teşehhüd’ün içindeki selâmda ise : «es-Selâmâ aleyke ey-yuhe’n-nebiyyü ve rahmetullâhi ve berekâtüh» deı\ Muhıyt’te de böyledir.

Bir imâma uymuş olarak namaz kılan kimse (muktedi), sağ tarafına selam verirken söylemiş bulunduğu «…sizin üzeri­nize…» hitabı ile sağ tarafındaki meleklere ve kendisi ile aynı cemâatte namaz kılan mü’minlere niyyet etmelidir. Sol tarafına selâm verirken de, sol tarafında bulunan meleklere ve aynı ce­mâatte namaz kıldığı mü’minlere niyyet etmelidir. Birinci selâm ile mü’minlere selâm verip, duâ etmiş ve namazdan çıkmış olur. İkinci selâm ise, selâm ve duasında cemâat olan insanlar arasın­da eşitlik sağlamak içindir.

Bazıları ikinci selâm için sünnettir demişler. Fakat bu se­lâm da, birinci selâm gibi vâcibdir. Sahih olan budur.

Namaz kılan kimse, namazdan sadece  «selâm» lafzı ile çıkar. Namazdan çıkmış olmak için, selâmdan sonra bir başka lafzı beklemesine gerek yoktur.

Âlimlerin bâzıları i «Namaz kılan kimse, selâm verirken niyyetini umûmüeştirmeyip, bilakis niyyetini ancak kendisini ko­rumakla görevli Hat’aza Meleklerine tahsis etmelidir.» demişler.

Baznarı da: «Hafaza Meleklerine ve kendisi ile bulunan di­ğer bütün meleklere niyyet eder. Zira, mü’minin yanında bulu­nan meleklerin sayıları hakkında muhtelif haber ve rivayetler vardır.

Mu’minlerin Yanlarında Bulunan Meleklerin Sayısı:

Bazıları: «Her mü’minin yanında beş melek vardır. Biri sağındadır, hasenatını (iyiliklerini) yazar. Biri solundadır, seyyi-âtını (kötülüklerini) yazar. Biri önündedir, mü’minlere hayırları telkin eder. Biri arkasındadır, mekârihi (kötülükleri) defeder. Biri de nâsıyesindedir (akımdadır), mü’minin getirdiği selâvat-ı şerife’yi yazıp, bunları Hazret-i Resulü Ekrem (S.A.V.) Efendi­mize tebliğ eder.» demişlerdir.

Bazıları da : «Her mü’minin yanında altmış melek vardır.» demişlerdir.

Bazıları ise : «Her mü’minin yanında yüz altmış melek var­dır.» demişlerdir.

Bazıları da: «… iki melek vardır.» demişlerdir.

Bu durumda, namaz kılan kimse, bu ihtilaflardan birini seçe­rek meleklere sayı ta’yin etmemeli, bilakis kendisi ile beraber bulunan bütün meleklere niyyet etmelidir.

Bir imâma uymuş olarak namaz kılan kimse (muktedi), selâmda imamına da niyyet eder. îmâm hangi tarafında ise, o ta­rafa selâm verirken imâma da niyyet eder. Eğer imâm, muktedi-. nin ön taraf karşısında ise, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)’a göre, ona birinci selâmda niyyet eder.

Fakat, İmâm Muhammed  (R.A.)’e ve İmâm-r Alam (R.A.) ‘dan gelen bir rivayete göre, bu durumda muktedi her iki ta­rafa selâm verişinde de imâma niyyet eder.

îmâm ise, her iki tarafına selam verirken hem Hafaza Meleklerine hem de cemâatine niyyet eder. Sahih olan kavil bu­dur.                                                                           …

Tek basma namaz kılan kimse ise, Hafaza Meleklerinden başkasına niyyet etmez. [176]

 

Namaz Kılan Kimsenin Yerine Getirmesi Gereken Edebler

Aşağıda sayacağımız şeyler de, namaz İtilan kimsenin ye­rine getirmesi gereken güzel edeblerdir:

Namaz kılan kimsenin kıyam halinde iken bakacağı, son yer, secde ettiği yer olmalıdır. Bakışları bu hadden öteye geçme­melidir. Rükû’da da ayaklarının üstüne bakmalıdır. Secdede ise, burnunun ucuna bakmalıdır. Kuûd halinde (otururken) dilleri­nin üstündeki elbiseye bakmalıdır.

Kıyamda iken, ayakiaıının arasında dört parmaklık bir mesafe bulunmalıdır, îmâm olan kimsenin ikinci selâmı, birinci selâmdan daha alçak bir sesle vermesi sünnettir. Çünkü, cehren kılman namaz-lardaki tekbîr ve selâm gibi şeyler namazın bir rüknünden diğer bir rüknüne geçildiğini bildirmek   içindir. Bu durumda birinci selâma, namazın bittiğini bildirmek için ihtyaç vardır. Bu husus­ta ikinci .selâma ihtiyaç yoktur.

İmâm olan kimse, namazı   tamamlayınca muhayyerdir: Dilerse, kendisinin sol tarafına döner ve kıbleyi sağ tarafına alır; dilerse kendisinin sağ tarafına döner ve kıbleyi sol tarafına alır. Bu ikisi de caizdir. Fakat, evlâ olan birinci şekildir. îmâm diler­se, namazı tamamlayınca ihtiyaçlarını gidermek için çıkıp gider. Çünkü, yapacağı bir şey kalmamıştır.   Namazı   tamamladıktan sonra, imam düerse yüzünü cemaate döndürür. Fakat bu durum­da, imâmın karşısında namaz kılan bir kimsenin  bulunmaması şarttır. Eğer imamın karşısında namaz kılan bir kimse   olursa, gerek birinci safta imâma yakın, gerekse diğer saflarda imama uzak olduğu halde, aralarında bir hâil bulunmasın, bu durum­larda imâm cemâate yüzünü dönmez; sağa veya sola dönüp, otu­rur. Çünkü, namaz kılan kimsenin yüzüne doğru dönmesi mek­ruhtur. îmâmın, yüzünü cemâate, sağa veya sola dönüp oturması mutlaktır. Yâni, cemâatin sayısının azlığı   veya çokluğu ile bir alâkası yoktur.

Bazı sarihlerin: «Eğer cemâat on aded miktarı olursa, imâm onlara döner; daha az olursa dönmez.» demelerine iltifat edilmez. îmâm hakkında zikredilen bu mahayyer olma hâli, onun tamamladığı farz namazdan sonra, nafile bir namaz (sünnet) olmama şartına bağlıdır. Sabah ve ikindi namazları gibi… .

Hulasa Sahibi: «îmâm sabah ve ikindi gibi kendisinden sonra bir tatavvu’ namaz bulunmayan bir namazı kılınca kıble­ye yönelmiş olarak yerinde oturarak beklemesi mekruhtur. Fa­kat, eğer farz namazdan sonra tatavvu’ (sünnet) var ise; «Allâhümme ente’s selâm ve minke’s-selâm tebârekte yâ Ze’I-Ce-lâli ve’1-ikrâm =’ Ey Allah’ım! Selam Sen’sîn, Sen bütün noksan­lıklardan uzaksın, dünya ve âhir et selameti de ancak senin İna­yetinle hasıl olur. Sen Mukaddessin,   Ey Celâl ve İkram sahibi olan Rabbim.) diyecek kadar oturur ve sonra kalkar.

Eğer, farzı kıldıktan sonra, sünneti bu miktardan fazla te’hir ederse, mekruh olur.

îmâm nafileyi kılmaya kalkınca, farzı kıldığı yerde dur­mayıp, yerini değiştirerek, ondan geride veya ileride bir yerde kı­lar. Çünkü, Peygamber (S.A.V) Efendimiz sünnetleri evinde kı­lardı.

Evine vardığı zaman kendisini meşgul edecek bir mâni’ bulunmayan kimsenin, bütün nafileleri evinde kılması efdâldir.

Bazı meşâyih, imâmın farz namazdan sonra sağ tarafa dönmesi gerektiğini belirtmiş ve : «İmâm farzı kıldıktan sonra tetavvu’u mihrabın sol tarafında kılar.»  demişlerdir. Mihrabın solu, namaz kılan kimsenin sağ tarafıdır.

Şemsü’1-eimme’tü-l-Halvânî «Zikredilen bu husus yâni, namaz kılan kimsenin kıldığı farz namazdan sonra, nafile bir na­maz bulunması halinde, te’hir etmeden’onu kılmaya kalkması, o kimsenin farz namazdan sonra okumayı i’tiyâd hâline getirdiği bir virdinin bulunmaması şartına bağlıdır. Fakat, eğer o kimsenin farzdan sonra okuyacağı mu’tâd bir virdi varsa, o kimse farzı kıl­dığı yerden kalkıp ayak üzere durarak virdini okur… Veya mes­cidin her hangi bir tarafında oturarak mu’tâd virdini okur ve daha sonra nafileye kalkıp, onu kılar.. Bu iki durum da sahabe (radıyallâhü anhüm) ‘den rivayet edilmiştir.» demiştir.

Mes’elenin başında zikredilmiş olan, farzı edâ ettikten son­ra, sünneti te’hir etmenin mekruh olduğu, farzdan sonra sünne­ti te’hir etmenin mekrûhluğuna delildir. Şemsü’l-eimme’nin zik­rettiği husus ise, sünneti te’hir etmenin kerâhatsiz olarak caiz ol­duğuna delildir.

Bu iki kavil arasındaki ilgi ve fark şudur: Eğer kerâhatten murâd tenzîhen mekruh olması ise, bu durumda nakledilen ilk kavil de Şemsü’l-eimme’nin kelâmına yakm olur. Çünkü, Şem-sü’1-eimme’den gelen meşhur rivayette : «Farz ile sünnet arasında virdleri okumakta beis yoktur.» denilmiştir. «Beis yoktur.» lafzı ise, evlâ olan şeyin -bu değil- başkası olduğuna delâlet eder. Bu durumda gerçi farz ile sünnet arasında vird okumakla iştigâl etmeyi bırakmak evlâdır; fakat namaz küan kimse farz ile sünnet arasında bir şey kıraat etmişse, onun üzerinden sün­net sakıt olmaz.

Bazı âlimler : «Namaz kılan kimse eğer farzdan som’a ko­nuşursa ondan sünnet sakıt olmaz. Fakat sevabı az olur demiş­lerdir. Bazıları da : «…sakıt olur.» demişlerse de birinci kavil ev­lâdır. Çünkü Hazreti iÂişe (radıyallâhü anhâVnin şöyle dediği rivayet olunmuştur.»

«Resulü Ekrem sabah namazının iki rek’at sünne­tini kıldığı vakitte eğer ben uyanık olursam, benimle konuşurdu. Yoksa, ben uyanık değilsem sabah namazına da’vet olununcaya (ezan okununcaya) kadar, mübarek yanları üzerine yatarlardı»

Namaz kılan kimse, farzı kıldıktan sonra, eğer (son) sün­neti vaktin sonuna kadar te’hir edecek olursa, bazıları: «Kıldığı bu namaz sünnet  (yerine kâim)  olmaz.» demişler; bazıları da : «kıldığı sünnettir.» demişlerdir.

İmâma uyarak namaz kılan veya tek başına namaz kıl-makta olan kimse ise, dilerse, farz. namazı kıldığı yerde eğlenir, oturur. Tabiîdir ki bu hüküm farzdan sonra bir tetavvu’ olma­ması halindedir. Fakat farzdan sonra tetavvu’ varsa, kalkıp yine aynı “yerde tatavvu’ kumaları caizdir. Lâkin en güzel olanı, tatav-vu’u farzı kıldığı.yerden başka bir yerde kılmasıdır. Farzı kıldığı yerin önünde, arkasında, sağında veya solunda herhangi bir yer­de tatavvu’u (sünneti) kılması caizdir.

Cemâatin farz namazdan sonra safları bozması, sonradan gelen kimselerin onların farz kıldığını sanmaması içni müstehabdır. [177]

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

 

NAMAZIN SÜNNETLERİ

Bu bölümde :

1- Namazın Sünnetleri

Ezan, kamet

Beş vakit namazla kılman sünnet namazlar

Teravih Namazı  

Vitir Namazı[178]

2- Nafîle Namazlar

a – Kuşluk Namazı

b – Küsûf Namazı

c – Husuf Namazı

d – tstiskâ Namazı

e – Şükür Namazı

f – Tahiyyetü’l-Mescid

g – Evvâbîn Namazı

h – İstihare Namazı

i  – Teşbih Namazı

j – Hacet Namazı

k – Teheccüt Namazı

konuları bulunmaktadır. [179]

 

Namazın Sünnetleri

Kitabın aslında, vaciplerin açıklanmasından sonra namazda mekruh olan şeyler beyan edilmiş ve sünnetlerin açıklanması te­hir edilmiştir. Fakat, ben şerefine binâen sünnetlerin zikredilme­sini öne aldım.

Burada sünnet’ten murâd: Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin namaz içindeki fiilleri (davranışları) ve kavilleri (sözleri) dir. Ayrıca namaz için yapılan şeylerin bazıları da sünnettir. Bu bö­lümde yirmi sünnet zikredilmiştir: [180]

 

1 – Ezan ve Kâmet

Cemâatle kılınan beş vakit namaz ve cum’a namazı için ezan, sünnet-i müekkededir. Bayram namazı gibi vâcib olan na­mazlar için ezan sünnet değildir. Ezan, nafileler için de sünnet değildir. Meselâ, Küsûf namazı cemâatle kılındığı zaman da ezan okumak sünnet değildir.           

Cemâatte kılman beş vakit namaz için ezanın sünnet ol­masında, bu beş vakit namazın vaktinde kılınan namaz olması ile, geçmiş (kazaya kalmış) namaz olması arasında bir fark yok­tur.

Bir kaç kişi, bir kaç kaza namazım bir meclisde, birbiri­nin ardısıra cemâatle kılarlarsa, ilk kıldıkları kaza namazı için ezan okurlar ve ikâmet getirirler. Diğer kaza namazları hususun­da ise muhayyerdirler. Dilerlerse, bu kaza namazlarının her bi­risi için ezan okurlar ve ikâmet ederler; dilerse bunlarda-ezan okumayarak- sadece ikâmetle yetinirler.

Bir şehirde bulunmasına rağmen, namazı evinde yalnız kılan kimse için ezan ve ikâmet müstehabtır. Bunları terketme-sinde de kerâhat yoktur.    Çünkü, şehirde okunan ezan kifayet eder.

Misafir (yolcu) için de ezan ve ikâmet müstehabtır. Bu kimsenin sadece ikam et’le iktifa etmesinde de kerâhat yoktur. Fakat, yolcunun ezanı ve ikâmeti terk etmesi, -mescid’de erkek cemâatin ezanı ve akameti terk etmesi gibi- mekruhtur. Mescid-de cemâatle namaz kılınırken her ikisinin de getirilmesi uygun

Cemâat halinde namaz kılan kadınların, ezan ve ikâmel terketmeleri mekruh değildir.

Bir şehirde bulunan özür sahihlerinin, cum’a günü ce­mâati terk etmeleri mekruh değildir. Fakat bunların, cum’a gü­nü ayrıca cemâat olup   namaz kılmaları   mekruh .olduğu için, ezan okumaları ve ikâmet getirmeleri de mekruhtur. [181]

 

Ezan Ve Kametin Şekli

Ezan herkesçe bilinmektedir. Ayrıca burada yazmaya ge­rek.yoktur, [kitabın sonundaki ilâve bölüme bakınız.]

Ezan okuyan kimse, sabah namazı için ezan okurken

«Hayya’p.le’l-felâh» dedikten sonra, iki kerre «es-Salâtü hayrü’mmine’n-nevm» der.

Kamet de ezan gibidir. Bu, Hanefi İmamlarına göredir. Diğer üç imâma göre ise ikâmet’in lafızları birer defa söylenir. Yalnız İmâm Şafiî (R.A.) ve İmâm Ahmed b. Hanbel (R.A.) ‘e göre : «Kad Kâmeti’s-salâh» lafzı iki defa tekrarlanır. [182]

 

Kimler Müezzin Olmalı Ve Müezzinin Görevleri

Müezzin olan kimsenin, sünneti bilen muttaki bir kimse olması müstenabdır. Câhilin ve fa sık kimsenin ezanı mekruhtur.

rSabinin (bulûğa ermemiş çocuğun) ezanı, o çocuk âkil ol­sa bile bir rivayete göre mekruhtur. Fakat, zahir rivayette çocuk âkil olursa ezanı mekruh değildir.

Ezanda telkin mekruhtur. Telkin: Bir harfi okurken, onu caiz olmayan ^mertebeden çıkarmaya derler.

Ezan ve ikâmet esnasında müezzin kıbleye döner; bunu terketmesi mekruhtur.

Müezzin, ezan,okurken ve ikâmet getirirken, (Hayya a’le-s-Salâh -) dediği zaman başını sağ tarafa, (Hayya a’le-1-Fe-lâh -) dediği zaman da başını sol tarafa döndürür.

Fakat, müezzin ezanı minarede okuduğunda, ayakları sa­bit durduğu halde yüzünü çevirmekle -maksat ve fâide hâsıl ol­muyorsa, ezanı minarenin (şerefesinin) etrafında dolanarak okur.

Müezzin ezan okurken, parmaklanın kulaklarına koy­mazsa bu mekruh olmaz.

Ezan okurken ve ikâmet getirirken konuşmak mekruh­tur. Eğer, bunların arasında konuşmuşsa, tekrar baştan başhyarak tamamlar.

Müezzinin, ezan okurken kendisine selâm veren kimsele­rin selâmını alması lâzım değildir.

Müezzin ezan okurken, aksıran kimseye söylemesi ge­reken duâ ifâdelerim söylemez.

Oturarak ezan okumak mekruhtur. Fakat, ezanı sadece kendisi için okumakta ise, bu durumda oturarak okuması mek­ruh değildir.

Bir hayvana binili olarak ezan okumak, zahir rivayete göre mekruhtur. Fakat, misafir (yolcu)  için bu da mekruh de­ğildir.

Misafir (yolcu) ikâmet getirmek için binitinden yere iner.

Fakat ezanı, hayvanının gitmekte olduğu istikâmete yö­nelerek okuması caizdir.

Cünüb olarak ezan okumak, bir rivayette mekruhtur.

Abdestsiz olarak ezan okumak, bir rivayette mekruh de­ğildir.

Cünüb olarak okunmuş olan ezanın, iade edilip edilme­mesinde iki rivayet vardır:

Gerçeğe en uygun olanı, bu durumda ezanın iade edilmesi ve ikâmetin iâcte olunmamasıdır. Çünkü ezanın tekrarı, cum’a gününde olduğu gibi meşru’dur. Fakat, ikâmetin tekrarı meşrû’ değildir.

Meşhur olan kavle göre, abdestsiz ikâmet getirmek mekruh tur.

Kadının okndvığu ezanın iade edilmesi (tekrar okunması) müstehabdır.

Sarhoşların, delilerin ve âkil olmayan çocukların okumu; bulundukları ezanların iadesi ise vâcibtir.

Müezzin   ezan okumakta veya ikâmet   getirmekte ike ölürse, bu ezanı veva ikâmeti istinaf etmek (yani, baştan başlı yarak yemden okuyup tamamlamak) vaciptir.

Keza, müezzin ezan okumakta   veya ikâmet getirmekl iken mecnûn olsa (yani delirse) veya bayılsa veyahud da abdesti bozulsa da ezanı veya ikâmeti bırakıp abdest almaya gitse ve­ya unutup tutulsa  ona kimse hatırlatmasa veyahut da dili tu­tulsa, bütün bu   durumlarda o müezzinin   veya bir başkasıı ezanı veya ikâmeti istinaf etmesi (baştan alıp tamamlaması) v; cibdir.

Müezzin ezan okurken takdim te’hir yapsa (yâni sor okunacak yeri önce, önce okunacak yeri sonra okusa) bu durum: da istinaf (baştan almak) gerekmez. Şaşırdığı yere dönerek tetib üzere okuyup tamamlar.

Kölenin, a’râbînin, veled-i zinanın okuduğu ezan mekruh değildir. Fakat, bunların dışındaki kimselerin ezan okıiması ev­lâdır.

Ezan okurken ve ikâmet getirirken öksürmek “mekruh­tur. Fakat, sesini elde etmek veya güzelleştirmek için., öksürül-müşse bu mekruh değildir.

Müezzin ezan veya ikâmet esnasında yürümez. Fakat «Kad kâmeti’s-salâh» derken namaz kılacağı yere yürürse ve ken­disi aynı zamanda imâm bulunuyorsa, bu yürümesinde, bir beis yoktur. Bazıları ise : «Bunda mutlak olarak, beis yoktur.» demiş­lerdir.

Müezzin ezanda, kelimelerin arasını açarak ve uzatarak okur, ikâmette ise, sür’atlice ve kelimeleri birbiri ardınca çabuk­ça söyliyerek okur. Ezânde ve ikâmette zikredilen-bu hususa mu­halefet etmek mekruhtur. Hatta, eğer ikâmeti ezan zannedilecek şekilde uzatarak okursa, bu durumda ikâmeti, baştan ve.usulüne uygun olarak yeniden getirir. En sahih olan kavil budur.

Müezzinin cemâati beklemesi uygun olur. Zayıf bir kim­senin acele ederek geleceğini bilen müezzinin, onu beklemesi doğru olur. Fakat, mahallenin reisi olan kimsenin gelmesini bek­lemesi doğru olmaz. Çünkü, bu son durumda hem riya, hem de halka ezâ vardır.

Bir kimsenin mekruhtur. bir vakitte iki mescidde ezan okuması

Müteahhirun, ezanda tesvîbi istihsân eylemiştir, (güzel görmüştür.) Tesvîb : Müezzinin namaz vaktini ezan ile i’lâm et­mesinden sonra, her topluluğun kendi aralarında yaygın olan bir yolla namaz vaktini bir daha duyurmak ve bildirmektir..

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) tesvibi, umûmun işleri ile ziyâde iş­tigal eden, kadı, müfti ve..emir (komutan, reis).gibi kimselere tahsis etmiştir. Yâni, tesvibi bunlar için çâiz görmüştür.

Müezzinin, ezan ile ikâmetin arasını biraz açması lâzım­dır. Ezandan hemen sonra ikâmet getirmek mekruhtur. Ezanla .ikâmet arasındaki bekleme, akşam vaktinin dışınçta iki rek’at ve­ya bir rek’at namaz kılacak miktarda olmalıdır. Ölçü olacak her bir rek’at ise, on iki âyet veya bunun emsali kadar okunabilecek rek’attir.

Akşam vaktinde bu ölçü, İmâm-ı A’zam (R.A.)a göre, üç kısa âyet veya bir uzun âyet okunabilecek miktar,

Bazıları da: «Bu ara, üç adım yürüyecek miktardır.» demiş­lerdir.

İmâmeyn’e göre, akşam vaktinde ezanla ikâmetin arası ha­fif bir celse ile oturularak ayrılır. İmâmeyn’in bu kavilleri İmâm-ı A’zam (R.A.)’a göre de mekruh değildir. İmâm-ı, A’zam (R.A.)’ın kavli de imâmeyn göre mekruh değildir. Fakat söz efda liyettedir.

Vakit girmeden ezan.okumak caiz değildir. Fakat bunu, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ve eimme-i selâse sabah namazında caiz görmüşlerdir.

Vakitten evvel ezan okununca, bu duyurunun vakti gir­memiş ve ezandan beklenen-fayda sağlanmamış olduğu için, bu ezanın iade edilmesi (tekrar okunması) vâcibdir. [183]

 

Ezân’a İcabet

Ezanı dinleyen kimseye lâyık olan, müezzine icabet etme­sidir.” Yani müezzinin her dediğini, dinleyen kimse de tekrar edip söylemelidir.

Ancak, müezzin «Hayya a’le’s-salâh» ve. «Hayya a’le’1-Fe-lâh» -derken .dinleyen kimse «Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billa­hi 1-aliyyü’l-azim» der.

Müezzin sabah ezanında «es-Salâti hayrü’m-mine’n-nevm» dediği zaman işiten kimse «sadakta ve berertü» der.

Müezzine, zikredilen bu şekilde .icabet etmek, bazılarına göre vaciptir.

Bazıları ise : «Vâcib olan ayakla icabet etmektir, yâni cemâate gitmektir. Lisan ile icabet ise müstehabtır.» demişlerdir. En zahir olan kavil de budur.

Kamette icabet ise ittifakla müstehabtır.

Tecnis isimli kitabta : «Bzân okunurken konuşmak -itti­fakla- mekruh değildir. Eğer bir kimse bir kaç ezanı peşpeşe işitirse, ilk işittiği ezana icabet eder. Bu ezan ister kendi mesci­dinin müezzini tarafından okunmuş olsun, ister başka mescidle1

rin müezzinleri tarafından okunmuş bulunsun, fark yoktur.» de­nilmiştir.

Uyun «dlı kitapta ise şöyle zikrolunmuşfoır: «Bir kimse Kur’an okurken ezan işitse, efdâl olan susup ezanı dinlemesi ve ona icabet etmesidir »

İmâm Restaerf eni; «Eğer o kimse, Kurân-ı Kerîm’i bir mescidde okumakta ise, ezanı işitince Kur’an okumayı kesmez.»

Keza, bir kimse evinde Kur’an okumakta ise ve okunan ezan kendi mescidinin ezanı değilse yine Kur’an okumayı bırak­maz.

Ezanı işiten kimsenin, ezan bittikten sonra şu duayı oku­ması uygundur:

Okunuşu : (Allahümme Kabbe hâzihfd-da’vete’t-tâmmeti ve’s-salâti’1-kâimeti âti Muhanımedeni’l-vesîlete ve’1-fazîlete ve’b’. ashü makâmen Mahmudendllezî ve’adtehû inneke lâ tuhlifü’l-mi’âd.)

MÂNÂSI: «Ey Allah’ım!… Ey bu tam bir davet olan ezanın ve kılınmakta olan namazın Rabbü. Peygamber (S.A.V) Efen­dimiz Hz. Muhammed’e vesileyi, fazileti ve yüksek dereceyi ih? sân et. Ve O’nu kendisine va’d buyurmuş olduğun Makâm-ı Mah-mûd’e eriştir. Şüphe yok ki sen vâ’dinden dönmezsin.»

Bu duadaki vesile, cennette yüce bir makam; fazilet de yine yüksek bir makam; Makâm-ı Mahmûd ise, şefâat-i kübra maka­mı demektir.                    

Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz : «Her kim ezan dinleyip, ezan­dan sonra zikrolunan bu duayı okursa, benim şefaatim o kimse­ye lâyık ve vâcib olur.» buyurmuştur. [184]

 

Namazın Diğer Sünnetleri

1- İftitâh tekbiri esnasında elleri tekbîr ile. beraber kaldırmak.

2- Tekbîr esnasında parmaklarını zorla bitiştirmeye veya ayırmaya çalışmayıp, onları kendi hâlinde bırakmak.

3- imâm olan kimsenin tekbirleri, tesmi’ .(semi’allahü limen hamiden demeyi) ve selâmı yüksek sesle söylemesi.

4 – Sübhanekeyi okumak.

5- Eûzü çekmek.

6- Besmele çekmek.

7- Fatiha sûresini okuyup bitirince «âmin» demek.

8 – Sübhâneke’yi sessiz okumak, eûzü ve besmeleyi sessiz çekmek ve sessiz olarak âmîn demek.

9 – Sağ eli, sol elin üzerine koymak.

10 – Namaz kılan erkeğin ellerini göbeğinin altına, namaz kılan kadının ise ellerini göğsünün üzerine koyması.

11 – Namaz arasındaki tekbirleri getirmek. Keza, tesmi’ ve temhidleri söylemek de sünnettir.

12 – Rükû’da dizlerini elleri ile tutmak. Bu esnada parmak­ların birbirlerinden ayrı tutulması da sünnettir.

13 – Rükû’daki teşbihleri söylemek.

14 – Secdelerdeki teşbihleri söylemek.

15 – Namaz kılan erkeğin her iki ka’dede sol ayağını döşeyip onun üzerine oturması ve sağ ayağını dikip onun parmakları­nı kıbleye döndürmesi.

16 – Namaz kılan kadının,   her iki ka’dede de ayaklarını sağ tarafa çıkararak, onların üzerine oturması.

17 – Son oturuşta teşehhüdden   (et-Tahiyyat-ı okuduktan) sonra salevât duasını okumak,

18 – Namazın sonunda Kur’an lafızlarına benziyen lafızla-la ve me’sûr dualarla duâ etmek.

19 – et-Tahiyat’da iki şehâdetin zikri esnasında, bazı riva­yetlere göre, işaret parmağı ile işaret etmektir. Nitekim bu hu­susun «Namazın Sıhhati Bölümü»hde zikri geçmişti.

Bazıları: «Farz olan namazların sonraki iki rek’atlerinde fa­tiha okumak sünnettir,» demişlerdir. Zahir rivayet de böyledir. Bazıları buna «vâcib», bazıları ise «müstehab» demişlerdir.

Bazıları da : «Selâmdan selâm lafzı ile çıkmak sünnettir.» de­mişlerdir. Fakat sahih olan bunun vâcib’ olduğudur. Bazı âlimler de : «Sağ tarafa selâm vermek vâcib, sol tarafa selâm vermek sün­nettir.» demişlerdir. Bu hususta sahili olan : Her iki tarafa selâm

vermek de vâcibdir.

Burada sünnet olarak zikredilenlerin dışında kalan, «Nama­zın Sıfatı Bölümü»nde sayılan; farz ve vâcib olmayan şeylerin ekserisi namazın edebleridir. [185]

 

Nafile Namazlar Beş Vakit Namazla Kîlınan Sünnetler

Nevâül, nafile kelimesinin çoğuludur; nafileler demektir.

Nafile ise: Lügatte ziyade, fazla demektir, istilanda ise, farz ve­ya vacip olmayan ibâdete nafile denir.

Bu durumda nafile; sünnet, müstehab ve belli bir vakit ol­mayan tetayvu’ ibâdetleri içine alır.

Sabah namazından önce iki rek’at sünnet vardır. Bu iki rek’at, müekked sünnetlerin en kuvvetli sidir.

Hatta İmâm-ı A’zam (R.A.) «Sabah namazının sünnetini, bir özrü olmadan oturduğu yerde kılmak caiz değildir.» demiştir.

Sabah namazından sonra, en kuvvetli olan süruıet, akşam namazından sonra kılman iki rek’at sünnettir.

Bundan sonra ise, öğle namazından sonra olan sünnettir. Sonra yatsı namazından sonraki sünnettir. Sonra, öğle namazından önce olan sünnettir.

Fakat, en sahih olan kavil şudur: Öğle namazmdan önceki sünnet, sabah namazından sonra en çok te’kidli olan sünnettir. Geri kalanlar ise, zikrettiğimiz tertib üzere, sıralanırlar.

Öğle namazından önce kılman sünnet dört sonra kılman sünnet ise iki rek’attir.

İkindinin farzından önceki sünnet dört rek’attir. Fakat namaz kılan kimse, dilerse bunu iki rek’at olarak da kılabilir, bu da caizdir. İkindinin sünneti müstehabdrr, müekked değildir.

Akşam namazından sonra kılınan sünnet, iki rek’attir.

Yatsıdan önceki sünnet ise, dört rek’attir. Bunu iki kılmak da caizdir. Bu dört rek’atlik sünnet de müstehâbdır.

Ratsı namazından sonra da dört rek’at kılmak müstehab müstır.

Kezât Öğle namazının farzından sonra da dört rek’at kıl mak müstehabtır. Çünkü Peygamber (S.A.V) Efendimiz

«Kim eğle namazının farzından Önce dört rek’at.ve bu farzdan sonra da -yine- dört rek’at namazı kılmaya devam ederse, Allahu Teâlâ onu cehennem ateşine haram kılar.» buyur­muşlardır.

Öğle namazından sonra kılınacak bu dört rek’at namazı bir selârn. ile veya üci selâm ile kılınması caizdir. Fakat bir selâm­la kılınması, ittifakla daha efdaldir.

Yatsıdan sonraki dört rek’atinde bir selâmla kılınması, İmâm-ı A’zam (R.A.) ‘ya göre efdaldir. İmâmeyn’e göre ise, bu na­mazın iki selâmla kılınması aaha efdaldir.

Akşam namazından sonra-altı. rek’at namaz, kılma! tehabdır.

?akat, akşamdan sonraki altı rek’aüe öğleden ve yatsı­dan sonraki dörder rek’atin, bu namazlardan sonra bulunan sün-net-i müekkedelerle birlikte mi yoksa onlardan avrı olarak mı al­tı veya dörder rek’at oldukları konusunda ihtilâf edilmiştir. Zâ-hirolan; bunların müekked sünnetlerle dört veya altı rek’at ol­masıdır,”

Güm’a namazından önce de sonra da dörder rekat sün­net vardır.

İinâm Ebû Yusuf: (R.A,) ‘ya. göre, cum’adan sonra altı rekat sünnet vardır. Efdal olan, ihtilâfdan kurtulmak için dört rek’-ati kıldıktan sonra ayrıca ikirek’at daha kılmaktır. [186]

 

Nâiile Namazlarla İlgili Bazı Feri Mes’eleler

Bir kimse, sabah namazının sünnetini veya diğer müeıv-sünâetlerden oirini terk ederse, bazıları : «Günahkâr olur.» olan günahkâr olmamasıdır. Fakat, o kimse sevabınllerecelennden mahrum olur. Ve müstehak olur.

bi ihtilaf, zikredilen sünnetlerin hakikâtlerini kabul edip onlara ıfcanan kimseler hakkındadır; Fakat, herhangi bir kimse onlara inanan  bu sünnetleri hafife alarak, onları terk ederse Râfır olur. [187]

 

Kuşluk Namazı

Kuşluk namazının miktarı hakkında, ıkı rekatten on iki rek’ate varıncaya kadar hadis-i şerifler rivayet olunmuştur. Bu durumda, kuşluk namazını on iki rek’at kılmak müstehabtır.

Ebû Zerr Cradiyallahü Teâlâ anh) ‘den şöyle rivayet olunmuş Ebû Zerr (radiyallahü Teâlâ anh) 

«Yâ Resûlallah, bana bir tavsiyede bulun. Ben de onu işi­teyim ve onunla amel edeyim.» deyince,    Peygamber  (S.A.V.) Efendimiz :

Yâ Ebû Zerr, eğer kuşluk namazını iki rek’at kılarsan ga­fillerden olmazsın. Eğer dört rek’at kılarsan âbidlerden olursun. Eğer altı rek’at kılarsan, o gün sana günâh ulaşmaz. Eğer sekiz rek’at kılarsan kânitlerden  (ibâdet vazifesini yerine getirenler­den) olursun. Eğer on revat kılarsan Hak Teâlâ sana cennetde bir ev bina eder.» buyurmuşlardır.

Bir başka hadis-i şeriflerinde de Peygamber (S.A.V.) Efendi­mizin şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur :

«Bir kimse kuşluk namazını on iki rek’at olarak kılarsa, AHahu Teâlâ, o kimseye cennette altından bir köşk bina eder.»

Kuşluk namazının vakti, güneşin yükselmeye başlamasın­dan, zeval vaktinin öncesine kadardır. Kuşluk namazının muhtar olan vakti ise, gündüzün dörtte birinin geçmiş olduğu vakittir. [188]

 

Diğer Bâzı Mes’eleler

Gece Veya gündüz vakitlerinde kılman mutlak tetavvu’da efdal olan, bir ifti.tâh tekbîri ve bir selâm ile dört rek’at kılmaktır. Bu İmâm-ı A’zam (R.A.) ‘ya göredir. İmâmeyn’e göre ise efdâl olan, gece namazında bir iftitâh tekbîri ile iki rek’at kılmaktır.

Gece kılman tetavvu’larda bir selâm ile sekiz rek’atten fazla, gündüz tetavvu’larında ise bir selâmda dört rek’atten fazla namaz kılmak Hanefi imamlarının ittifakı îte mekruhtur.

Bir kimse nafile bir namaza veya nafile bir oruca başla­yıp, sonra onlar bozsa, Hanefî İmamlarına ve İmâm Mâlik’e göre bunları kaza eder.

Bir kimse dört rek’at.kılmak niyyeti ile nafile bir namaza başlar fakat henüz iki rek’atini tamamlamadan bu namazı bozar­sa, sadece iki. rek’ati kaza etmesi lâzımdır. Bu rivayet îmâm-ı A’zam  (R.A.) ve İmâm Muhammed  (R.A.) ‘e göredir. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ‘dan gelen bir rivayette de, bu durumda dört rek’at kaza etmek lâzımdır.

Fakat bu durumda, ilk iki rek’ati tamamladıktan sonra namazı bozarsa, eğer   üçüncü   rek’ate   kalkmadan   bozmuşsa. İmânvı A’zam (R.A.)’a göre bir şefe’ (iki rek’at) kaza etmesi lâ­zımdır. Bu durumda İmâmeyn’e göre ise, hiç bir şey kaza etmesi lâzım gelmez.

Fakat namazı, üçüncü rek’ate kalktıktan sonra bozmuş­sa, ittifakla bir şefe’ (iki rek’at) kaza etmesi lâzım -gelir.

Zikredilen bu hüküm, yani dört rek’at niyyeti ile başla diktan sonra, namazı bozarak, iki rek’atin kaza edilmesinin lâ-zıiri gelmesi, revâtib olan sünnetlerin dışında kalan nafileler hak­kındadır. İkindinin ve yatsının dört rek’atli sünnetleri gibi…

Revâtib sünnetlerden öğleden önceki dört rek’at, cum’a-dan önceki ve sonraki dör.derrek’at sünnetleri kılmaya başlayıp, sonra ilk iki rek’atte veya sonraki iki rek’atte, bu namazı bozsa, ittifakla yine dört rek’at olarak kaza etmesi lâzımdır. Çünkü bun­ların meşrûiyyeti, bir selâmlık dört rek’at kılmaktadır.

Bu sebeplerden dolayıdır ki, bu namazlarda birinci ka’de-de teşehhüdden sonra salavât duası okunmaz ve üçüncü rek’ate kalkılınca da «sübhâneke» okunmaz. Çünkü, bunların dört rek’at-lerinin tamamı tek bir namazdır.

Bir kimse sünnet veya sünnet   olmayan dört rekatli bir nafile namazı kılmaya başlayıp, birinci ka’deyi terk ederse, bu durumda   İmâm Muhammed (R.A.) ve İmâm Zûfer (R.A.)’e gö­re, o namaz fâsid olur. Çünkü onlara   göre, nafilelerin her iki rek’ati bir namaz olduğu için, birinci ka’de nafilelerde farz olur. O kimse de farzı terketmiş olur ve farzı terketmiş olduğu için de namazı fâsid olur.

Bu durumda, İmâm Muhammed (R.A.) ve İmâm Zûfer göre, o imse önceki iki rek’ati kaza eder; sonraki iki rek’ati kaza etmez. Çünkü, bunlar sahih olmuş olur.

İmânvı A’zam (B.A.) ile İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)a göre ise, bu durumda o kimsenin namazı fâsid olmadığı için, hiç bir şeyi kaza etmesi lâzım gelmez.

Nafile namazlarda, her iki rek’at tam bir namaz olduğu için, çok rek’atli nafilelerde iki rek’ati ifsâd eden kimse, ancak o ifsâd ettiği iki rek’ati keza eder. Yoksa, o iki rek’atten önce ve­ya sonra kılmış olduğu ve ifsâd, olmayanlardan hiç bir şeyi kaza

Ancak, bir kimse dört rek’at nafile kılmaya niyet eder,.-başlar ve ilk oturuştan önce namazı ifsâd ederse, İmâm Ebû.Yûsuf (R.A)’a göre, dört rek’ati kaza etmesinin lâzım daha; önce zikrolunmuştu.    [189]                                              

 

Kıraatin Terkedilmiş Olduğu Nâfle Nâmazlaîi

Sekizle   lakablanan nıes’eleye   gelince’: Bir kimse   dört rek’atli bir nafile kılsa, fakat onun tamamında veya bazi rek’atlerinde kıraati terketmiş olsa, bu durumda sekil şekil söz konusu olur.                        .

Bu mes’ele hakkında Kanefi İmamları arasında bulunan , yine onların arasında, ihtilâf konusu olan bir ;kâideden do­layıdır.

İhtilâf konusu olan kaide şudur : Nafilelerin iki’ rek^atinde kı­raati terketraek, İmâm Muhammed iftitâh tekbîri­nin batıl olmasını icâb ettirir. Bu durumda Ö’na göre, kıraati terkeden o kimsenin ikinci iki rek’ate başlaması sahih;oünaz. Bu:. durumda eğer ikinci şefe’i (yani iMncfcikE rek’at) ifsact eclerse,’ İmâm Muhammed  (R.A.)’e göre, o kimseye kâza lâzıtı olmaz.

Fakat İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)a göre, bu ktms; terk etmesi, if titâh tekbîrinin bâtıl olmasını îcâ-b ettiKtnfzt Ancaİü edâsmm fâsid olmasını icâb ettirir, Bunun için, ikinci refe’ate başlaması sahih olur. İkinci iki rek’ati ifsâd ederse, “ona-kâza lâzım olur.                

Bu hususta Imâm-ı A’zam (R.A.) ‘ra kavli ise : Eğer. bu tûınse

kıraati, o nafile namazın iki rek’atinde de terk ederse, İmâm. Mu­hammed (R.A.) ‘in kavli gibidir. Eğer, yalnız bir rek’atte kıraati terketmişse, Ebû Yûsuf (R.A.) kavli gibidir[190]

Nafilede Kıraati Terketmekten Doğan 15 Mes’ele

Bu mes’ele, Hidâye ve diğer kitablarda sekiz şekil üzere zikr-oîunmuştur. Fakat, bu mes’ele on altı şekle baliğ olmuştur. Bu on altı şeklin sâdece birinde kaza lâzım olmaz. Kalan o beş şekli, imamlar arasında bulunan mezkûr kaide üzerine bina edilmiştir;

Kaza lâzım olmayan şekil, bütün rek’atierinde Kur1 nandir.

Kalan on beş şekil şunlardır :

1) Dört rek’atm, hepsinde kıraati terk ederse, iki rek’atiriî kaza etmesi lâzım gelir. Fakat, İmâm Ebû Yûsuf   (R.A.)’a göre,, döfdühü de kaza etmesi lâzım gelir.

2) Kıraati sadece birinci rek’atte terk ederse, dört rek’ati de kaza eder. İmâm Muhammed (R.A.)’e göre, iki rek’ati kaza eder.

3) Sâdece ikinci rek’atte kıraat ederse, hüküm ikinci şekil­deki gibidir.                                       

4) Kıraati sadece üçüncü rek’atte terk ederse, ittifakla-sade­ce iki rek’at kaza eder.

5) Kıraati sâdece dördüncü rek’atte terk ederse, keza yine ittifakla sâdece iki rek’at kaza eder.

6) Kıraati birinci ile ikinci rek’atte terk ederse, yine bilitti-fak ikirek’ati kaza eder.

7) Birinci ve üçüncü rek’atte terk ederse, dört rek’at   kaza eder. İmâm Muhammed (R.A.) ‘e göre ise, bu durumda iki rek’­at kaza eder.        

8) Birinci ve dördüncü rek’atte terk ederse, hüküm yedinci şekildeki gibidir

9) İkinci ile üçüncü rek’atte terk ederse,   hüküm   sekizinci şekildeki Ribidir.

10) İkinci ile dördüncü rek’atte terk ederse, keza hüküm do­kuzuncu şekildeki, gibidir.

11) Üçüncü ile dördüncü rek’atte terk ederse, ittifakla iki rek’at kaza eder.

12) Birinci, ikinci ve üçüncü rek’atte terk ederse, iki rek’ati kaza eder. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ‘ya göre dört rek’ati kaza eüer.

13) Birinci, ikinci ve aordüncü rek’atte terk ederse, keza hüküm on ikinci şekildeki gibidir.

14) Birinci, üçüncü ve. dördüncü rek’atte terk ederse, dört rek’ati kaza eder. İmâm Muhammed (R.A.)’e göre iki rek’ati ka­za eder.

15) İkinci, üçüncü ve dördüncü rek’atte terk   ederse, keza dört rek’ati kaza eder. İmâm Muhammed   (R.A.) ‘e göre ise iki rek’ati kaza eder. [191]

 

Nafile Namazlarla İlgili Diğer Mes’eleler

Bir kimse nafile bir namaza ayakta başlar sonra da hiç bir özrü olmadan oturursa, bu durum caiz olur; îmâm-i A’zam (R.A.) ‘a göre, o kimsenin namazı   sahihtir. îmâmeyn ise, buna muhaliftir.

Bir kimse, nafile bir namaz kılmayı adamış, fakat bu na­mazı ayakta veya oturarak kılacağını adadığı sırada belirtmemiş bulunsa, bu şekildeki mutlak bir iade ile nezretmiş bulunması kâmil bir namaza delâlet ettiği için, o namazı ayakta kılması lâzımdır.

Bu namazı oturarak kılarsa, bazıları buna da «caizdir» de­mişlerdir.

Kâfî isimli kitapda : «Sahih olan şudur : Ayakta kılacağını açıkça belirtmiş olmadıkça, o kimsenin bu namazı ayakta kılması lâzım olmaz.» denilmiştir.

Namazda kıyamın uzun olması (uzun müddet ayakta dur­mak) rek’atlerin sayısının çok olmasından efdaldir. Zira, kıyamın uzun olması kıraatin çok olmasını gerektirir. Rükû’un ve sücû-dun çokluğu ise, zikrin ve teşbihin çok olmasını gerektirir. Kıraat de, diğer teşbih ve zikirlerden daha efdaldir. [192]

 

Sabah Namazının Sünneti İle İlgili Bir Kaç Mes’ele

Sabah namazının sünnetinin kılınması esnasında^ aykırı davranılması mekruh olan müekked sünnet şudur : Bir kimse, cemâat farza başladıktan sonra, sabah namazının sünnetini, saf-fm arasında veya saf fin ardında  arada bir hâil olmaksızın kılmamahdır sıdır.

Efdâl olan, kişinin sabah namazının sünnetini evinde kılma-

Veya mescidin kapısında, namaz kılmak için hazır ve müsait bir yer varsa orada kılmak da efdaldir.

Eğer mescidin yazlık ve kışlık bölümleri varsa, sabah nama zınm sünnetini kılacak kimsenin, cemâatin namaz kılmadığı bö­lümde bu sünneti kılması gerekir.

“Eğer mescid bir ise, cemâat ile kendisinin arasında hâil ola cak bir şeyin ardında kılması efdaldir.

Safım arkasında, arada bir hâil olmaksızın sabah namazının sünnetini kılmak mekruhtur. Bu namazı, saffın arasında kılma-nın mekrûhluğu daha fazladır

Fakat, cemâat sabah namazının farzını kılmaya banlamadan mescide varan kimse, sünneti dilediği yerde kılar.

Bu mes’elenin sabah namazının sünneti ile kaydedilmesinin sebebi şudur : Çünkü, sabah namazının sünnetinin dışındaki sünnetler, cemâat farza başlamış olunca eda olunmaz. Fakat, sa­bah namazının sünnetini cemâat farzı kılmaya başladıktan sonra da edâ etmek caizdir. Fakat, bu durumda o kimsenin sabah na­mazının sünnetini kılmaya başlaması için, imâma teşehhüdde bi­le olsa yetişeceğini bilmesi gerekir. Eğer bu sünnetle meşgul olun­ca, farzın asla hiç bir parçasında imâma yetişemeyeceğini bilir­se, bu durumda sünneti terk eder. Hemen farza başlar ve imâma uyar. Farzdan sonra, kılmadığı sünneti kaza etmez. Çünkü, sabah namazının sâdece sünneti geçerse, onu güneşin’ doğmasından ön­ce kaza etmek caiz değildir. Çünkü, bu vakitte nafile kılmak mekruhtur. Bu sünnet, güneşin doğmasından sonra da kaza edil­mez. Çünkü, vakti çıktıktan sonra nafileler kaza edilmez. Kaza etmek farz ve vâcib namazlara mahsustur. [193]

 

Sabah Namazının Sünnetinin Kazası

Fakat, eğer sabah namazının sünneti farzı ile birlikte ge­çirilmiş, ve bu farz o gün zevalden önce kaza edilirse, sünneti de beraberce kaza edilir.

Eğer zevalden   sonra kaza edilirse, yalnız   farz kaza edilir; sünnet kaza edilmez.

İmâm Muhammed (R.A.) : «Sabah namazının sünneti yal­nız başına geçmiş bile olsa, güneşin doğmasından sonra ve zeval­den önce kaza edilmesi bana daha sevimli gelir.» demiştir.

Sabah namazının  sünnetinin dışında yalnız    sünnetler geçmiş olsa, vakitten sonra kaza edilmeyeceğinde ihtilâf yoktur.

Keza,   bunlar farz ile beraber olsa bile, sahih olan kavle göre, yine vakitten sonra kaza edilmezler.

Öğle namazının farzından önceki dört rek’at sünnet geç­miş olsa, sahih olan kavle göre, vakit içinde kaza olunur, Farzdan sonraki iki rek’at sünnetten önce kılınır. Bazıları ise : «Bu sün­netten sonra kılınır.» demişlerdir. Bu konunun tamamı, Şerh-i Kebîr’cle anlatılmıştır. [194]

 

Sabah Namazının Sünnetinde Ne Okunmalı

Sabah namazının sünnetinde müstehab olan, tahfif üzere kılmaktır.

Sabah namazının sünnetinin ilk rek’atinde, Fâtihâ ile «Kul ya eyyühe’l-kâfirûn» ve ikinci rekatinde de fâtihâ ile ihîâs okumak, Peygamber (S.A.V) Efendimizden rivayet olunmuştur.

Sabah namazının sünnetinde efdâl olan, onu farzın kılın-; masının müstehab olduğu vakte yakın bir vakitte mi, yoksa fec­rin ilk vaktinde mi kılmaktır? Bu hususta ihtilâf edilmiştir. Fa­kat sahih hadisler, ikinci kavli tercih etmektedir, [195]

 

Sünnetler Nerede Kılınmalı

Teravih ve tebiyyetü’l-mescidden başka olan sünnetlerin mescidde kılınması ahsendir. (çok güzeldir.) Fakat, bunların ev­de kılınması daha efdâldir. Çünkü. Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz bütün sünnetleri ve vitri evinde kılardı. Ve Peygamber (S.A.V.) Efendimiz : «Kişinin farzdan başka namazlarım evinde kılması, benim şu mescidimde kılmasından daha efdâldir.» buyurmuştur.

Meşayihin bazıları : «Akşam namazının sünnetinin mes­cidde kılınması mekruhtur.» demişlerdir.

Bazıları da, akşam namazının sünnetini mescidde kılmaya, di­ğerlerini de evde kılmayı daha ma’kül görmüşlerdir. Diğer bazı­ları da : «Nafilelerin mescidde kılınması güzeldir, fakat evde kı­lınması daha güzeldir.» demişlerdir.

Fakîh Ebû Ca’fer son kavil üzere fetva vermiş ve Eğer na­fileyi mescidde kıîmayıp, evine varınca meşguliyet sebebi ile terk edeceğinçten;.korkarsa, mescidde kılması daha güzeldir. Eğer ge­çirmekten, Kırkmazsa, evde kılmak daha efdâldir. [196]

 

Terâvîh Namazı

Sünnet-i müekkedenin biri de teravih namazıdır.

Teravih; tervihe’nin cemidir. Bu namazın her dört rek’atinin sonunda istirahat için oturmaya tervihe denir.

Teravih, sahih kavil üzere sünnet-i müekkededir. Zira, Hüle-fâ-i Râşidîn, teravih namazını devamlı kılmışlardır.

Resulü Ekrem  (S.A.V)  Efendimiz teravih namazını de­vamlı olarak’camide kılmayı terketmesinin özrünü beyan etmiş­tir.-Bunun.sebebi, ümmetine farz olmasından korkmasıdır. Peygamber (S.A.V) Efendimiz bir hadîs-i şeriflerinde :

«Benini sünnetime ve benden sonra da, hidâyete ermiş olan Hülefâ*i Râşidîn’in sünnetine devam ediniz.» buyurmuşlardır[197]

 

Teravih Namazını Cemâatle Kılmak

Teravih namazını cemâatle kılmak sünnettir.

‘İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)’un şöyle dediği-rivayet olunmuştur : «Bir kimsenin sünnetlerine riâyet ederek, teravihi tek başına evinde kıl.nası mümkün; olursa, evinde kılması efdâldir. Ancak, o kimse fakih ve kendisine uyulabüecek bir kimse olursa, o kimse­nin teravihi mescidde kılması efdâldir.»

Bu hususta en sahili kavil, teravihte cemâatin efdâl olduğu­dur. Ulemânın cumhuru bu kavil üzeredir. Fakat, teravihte ce­mâatin sünnet .olması, kifâye yolu iledir : Eğer bir mahallenin bütün ahâlisi mescidde cemâati terk edip, teravihi evlerinde kıl-salar, sünneti-terk etmiş ve yaramaz bir iş yapmış olurlar.

Fakat, eğer mescidde cemâatle teravih kılınır ve o mahalle­nin insanlarından biri teravihi evinde kılarsa, o kimse fazileti terk etmiş olur; sünneti terk etmiş olmaz.      

Teravihi evde kılan .kimse, bu namazı evde cemâat olarak kılm,ış olsa, bu durumda cemâatin fazilet ve’ sevabı hâsü olur, fakat bu kimse mesciddeki cemâatin faziletine nâü olamaz,. Orada İslâmm şiarı açıklanmış olduğu için, mescidin   fazileti daha çoktur.

Farz namazlarda da böyledir. Yânî, evde bu namazlar ce­mâatle kılındığı zaman yirmi yedi derece daha çok cemâat seva­bına nail olunur. Fakat mesciddeki cemâatin faziletine nail olu­namaz. Velhasıl, cemâatle meşru’ olan namazı mescidde kılmak efdâldir. [198]

 

Terâvîh Namazında Niyyet

Teravih  namazına  niyyette  ihtiyata  daha  uygun  olan, teravihe niyyet etmek veya vaktin sünnetine niyyet etmek yahut geceyi ihya etmeye niyyet etmek veyahut da ramazanı ihya etme­ye niyyet etmekdir.

Mutlak sünnetin, nafile niyyeti ile veya mutlak   namaz niyyeti ile edâ edilip edilemiyeceği hususunda meşâyih arasında ihtilâf vâki olmasından dolayı, teravihte niyyet için ihtiyata uy­gun olan bu şekiller söylenmiştir.

Mütekaddimînden bazıları : «Mutlak sünnetin, nafile veya mutlak namaz niyyeti ile kılınması caiz değildir.» demişlerdir. Bu kavil îmâm-ı A’zam (R.AJ’dan da mervîdir. Fakat müteahhrin alimlerinin ekserisi buna, «caizdir.» demişlerdir.

Meselâ :. Bir kimse, gece namazı niyyeti ile iki rek’at namaz kıldığı zaman: fecrin doğduğu anlaşılsa, o kimsenin mezkûr niyyet ile kılmış ‘olduğu namaz, müteahhırînin’ ekserisine göre, sa­bah namazının sünneti yerine geçer. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) la İmâm Muhammed (R.A.)’in kavilleri budur.

Eğer, mezkûr niyyetle iki rek’at namazı kıldığı zaman fecrin doğup doğmadığında şübhe etmiş olsa, kıldığı o iki rek’at, ittifak­la sabah namazının sünneti’yerine geçmez. Çünkü şek ile yakin sakıt olmaz.

Bir kimse teravihte mutlak namaza niyyet etse ve zikre­dilen sıfatlardan hiç birisini belirtmese, bu durumda meşayihin bazısı : «En sahih kavil şudur : Bu niyyet ile teravih caiz olmaz.» demiştir. Kâdîhân dahi, Hidâye Sahibinin seçmiş olduğu görüşe muhalefet ederek, bu kavli ihtiyar etmiş ve «caiz olmaz.» demiş­tir. Bu konunun tafsilâtı «Niyyet» bahsinde geçmişti. Oraya mü­racaat edilebilir. [199]

 

Terâvîh’in Vakti

Teravihin vakti yatsıdan sonradır. Teravihin vitirden ön­ce veya sonra kılınması arasında bir fark yoktur. Fakat, muhtar olan kavle göre yatsıdan önce kılınması caiz değildir.

Bazıları : «Yatsıdan önce olsa bile, teravihin vakti gece­nin tamamıdır.» demişlerdir.

Bazıları da : «Teravihin vakti yatsı ile vitrin arasıdır. Vi­tirden sonra caiz değildir.» demişlerdir.

Bu kaviller içinde en sahih olan birinci kavildir.

Teravih namazının vaktindeki ihtüafdan çıkan bazı Mes’-eleler :

Bir kimse yatsı namazını bir imamla kılıp, sonra da tera­vihi başka bir imâmla kılsa ve önceki imâmın yatsı namazını ab-destsiz olarak kıldığını veya her hangi bir şekil ve sebeble nama­zı ifsâd etmiş olduğunu bilse, o-kimse yatsı namazını ve teravihi iade eder; yatsının sünnetini iade. ettiği gibi…

Bu durumda teravih namazı ile birlikte vitir namazım da kıl-mışsa, îmâm-ı A’zam (R.A.) ‘ya göre vitri iadesi lâzım gelmez. Çünkü îmâm-ı A’zam (R.A.) göre vitrin yatsıya bağlılığı yoktur. Yatsının önce kılınmasının lüzumu, tertibe riâyet edilmesinden dolayıdır!

Fakat İmâmeyn’e göre bu durumda, vitri de iade etmek lâ­zımdır. Çünkü onlara göre, vitir yatsıya tâbidir.

Teravih Namazının vitirden sonra kılınmasının caiz olup olmaması konusuna dayalı bazı mes’eleler :

Bir kimse teravih namazında imâma bir veya daha fazla tervîhe, (teravih namazının her dört rek’atinden biri) yetişeme-miş olsa, Zâhîre isimli kitap bu husustaki, meşayihin ihtilâfım şöyle zikretmiştir : Bazıları : «O kimse imâm ile birlikte vitiri kıldıktan sonra, teravihin yetişemeyip, geçirmiş bulunduğu kıs­mım kaza eder.» demişlerdir.

Bazılar da «terketmiş bulunduğu teravihi kıldıktan sonra vit­ri kılar.» demişlerdir. Fakat, vitri te’hir etmenin evlâ olduğunda şübhe’ olmadığı gibi, teravihi tek başına kılmanın da evlâ oldu­ğunda şübhe yoktur. Bu sebebten dolayı bu son kaville âmel et­mek daha münâsibtir. [200]

 

Teravih Esnasında İstirahat :

Teravih arasındaki istirahatın miktarı, her iki tervîha arasın­da bir tervîha kadar oturmaktır.

Keza, son tervîha ile vitir arasında da o miktar oturmak müs-tchabtır. Burada oturmaktan maksat, beklemektir.

Bu durumda namaz kılan kimse muhayyerdir. Dilerse sessiz­ce oturur; dilerse tehlîlle, teşbihle veya Kur’ân okumakla meşgul olur. Yahut da tek başına nafile namaz kılar.

Bu durumda imâm olan kimse için efdâl olan, her iki rek’atte eşit miktarda Kur’an okuyarak, selâmların arasını müsavi etmek ve birinci rek’ati diğer rek’atlerden daha uzun etmemektir.

Eğer bir kimse, teravihin tamamını tek bir selâm ile kusa ve her iki rek’atte teşehhüd miktarı oturmuş olsa, İmâm-ı A’zam (R.A.) mezhebinde sahih kavil üzere bu caiz olur O kimse, tera­vihi sünnet olan şekilde, on selâmla kılmış olur.

Bazılarına göre ise : Bu şekilde – yâni tamamını bir se­lâmla- kılmış bulunduğu namazın hepsi, ancak bir selâmla kılın­ması gereken miktarın yerine geçer. Buna göre, o kimse sünneti edâ etmiş olmaz. Teravihi bu şekilde kılmanın mekruh olduğu, Hıüâsa’da ve diğer bazı kitaplarda zikredilmiştir.

Fakat o kimse, teravihi her iki rek’atte teşehhüd miktarı oturmadan kılmışsa, İmâm-ı A’zam ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A) ‘ya göre, o namaz ancak bir selâmla kılman miktarın yeri­ne caiz olur. İmâm Muhamrned (R.A.) göre ise, namazın yerine de caiz olmaz, bilakis bu şekilde kılınan namaz fâsid olur. [201]

 

Teravihin Kaç Rekat Kılınmış Düşmek : Bulunduğunda Şüpheye

Eğer imâm ve cemâat kılmış bulundukları teravihin, do­kuz selâmla onsekiz rekat mi, yoksa on selâmla yîrmd rek’at mi olduğu hususunda şübheye düşmüş olsalar, bu şübhenin hükmü hakkında meşâyih arasında ihtilaf vardır.

Bazıları : «Cemâatle iki rek’at namaz daha kılar.» demişler­dir.

Bazıları da : «Bu durumda, teravihe başka bir şey ilâve etme­den, hemen vitir namazını kılar.» demişlerdir.

Bu durumda yapılması sahih olan şey şudur : Münferid ola­rak Ctek başlarına) bir selâm ile iki rek’at namaz kılarlar ve bununla teravihi ikmâl ederler. Çünkü böyle yapmakla hem te­ravih yakînen ikmâl edilmiş olur ve hem de cemâatle, ziyade na­file namaz kılmaktan kaçınılmış olur. [202]

 

Terâvîhde Kıraatin Miktarı

Mültekâ’da şöyle zikrolunmuştur  İmâm teravihte, mâati yorup nefret ettirmeyecek miktarda kıraat eder.

Bazıları :   «Akşam namazında okuduğu kadar okur.» demiş

Bazıları da  «Yatsı namazında okuduğu kadar okur. Çünkü,

teravih yatsıya tâbidir.» demişlerdir.

Fetâvâ’da bazılarından    nakledilerek şöyle denilmiştir : Teravihin her rek’aünde otuz âyet okur. Tâ ki otuz gecede üç de­fa hatmedilmiş olsun.»

Bazüanda : «Her rek’atte on âyet okur.» demişlerdir. Sahih kavil budur. Çünkü bunda hem tahfif Ccemâat için hafiflik) var­dır ve hem de böyle yapmakla sünnet olan bir kerre hatim hasıl olmuş olur.

Hidâye’de ve diğer bazı kitaplarda şöyle zikredilmiştir: «Teravinde sünnet olan hatimdir. Cemâatin tembelliğinden do­layı bunu terk etmek caiz değildir.»

Bir kimse kendi mahallesinin mescidinde imâm teravihi hatim ile kıldırmasa, o kimsenin mahallesinin mescidini terk ede­rek başka bir mescidde hatimle kıldıran imâmın arkasına gitmesi caizdir.

Alimlerden bazıları, teravihte hatmin ramazanın yirmi ye­dinci gecesinde tamamlanmasını müstehab görmüşlerdir.

Fakat, mezkûr gecede hatmin tamamlanmasından sonra, teravinde ihtilâf etmişlerdir. Bazıları : Ondan sonra, kalan gece­lerde teravihi terk etmek mekruh olmaz. Çünkü onun meşru’ kı­lınması hatim içindir ve bu durumda maksûd olmuştur.» derler.

Bazıları da : «Kalan gecelerde yine teravihi kılar ve bu gün­lerde nereyi isterse orayı okur.» demişlerdir.

Meşâyih’den Ebû Bekir İskâf e sormuşla.r :

Teravihi hatimle kıldıran imâm, yatsı namazının farzın­da müstakil olarak mı okur, yoksa teravihte yapacağı ‘hatmin bir kısmını farzda, bir kısmını da teravihte okusa bu da olur mu?

O, şu cevâbı verdi :

İmâm cemâate en hafif gelene meyleder.

Sonra yine sordular :

İmâm teravihte teşehhüdü  (et-Tahiyyâtı)   okuyup bitir­dikten sonra, salevât duasını da okur mu, yoksa teşehhüd le mi yetinir?

Bu suâle de şu cevâbı verdi :

Eğer cemâate ağır gelmezse, teşehhüdden sonra salevât ve istiğfarı da okur. Fakat, eğer cemâate ağır geleceğim bilirse, bunları okumaz.

İmâm terâvîhde her şefi’de (her iki rek’at m başında) süb-hâneke’yi okur.

Hidâye Şerhinde : «İmâm teravihte et-Tahiyyât’dan son­ra selâvât duasını terk etmez.» denilmiştir.

Teravih namazında imâm hatâ edip, bir sûreyi veya bir âyeti terk ederek, ondan sonraki sûreyi veya âyeti okursa, bu durumda müstehab olan, terk etmiş olduğunu okuyup sonra da okumuş olduğunu yeniden okumasıdır. Böyle yapmakla tertibe riâyet etmiş olur. [203]

 

Terâvîh’de İmâm

Terâvihde imamete güzel sesli olanı geçirmek uygun de­ğildir. Bilakis uygun olan, doğru okuyan kimseyi    imamete ge­çirmektir. Çünkü, imâm güzel sesli olduğu zaman huşu,’ tedeb-bür ve tefekküre mâni’ olur. Zira, güzel ses insanı meşgul eder.

Eğer imâm nağme yaparak okuyorsa, namaz kılan kimsenin o imâmın mescidini terk edip, imâmı nağme yapmayan bir mes­cide gitmesinde beis yoktur.

Keza bir kimsenin,    imamından daha hafif okuyan bir imâmın mescidine gitmesinde de beis yoktur.

Bir kimse imâm olarak bir mescidde teravihi kıldırdıktan sonra, aynı gece yine teravih namazını bir başka mescidde, bir başka imâma uyarak kılmasında mekrûhluk yoktur.

Nitekim, farz bir namazı imâm olarak kıldırmış ve kılmış olan bir kimsenin, aynı namazı kıldıran bir imâma uyarak nafile niyyeti ile kılmasında da mekrûhluk yoktur.

Zira, teravih namazından başka, bütün nafile namazların cemâatle’ kılınması mekruhtur. İmâmla kendisine uyan kimsenin nafile namaz kılmasının mekruh olmaması tedâî tarîkıyledir. Ya­nı üçten az olmaları halindedir. Nafileyi üçten fazla kimsenin it­tifak üzere kılmaları ise mekruh olur.

Eğer bir veya iki kişi nafile kılan bir kimseye uy salar, bu mekruh olmaz. Üç kişinin uymasında ihtilâf vardır. Dört kişinin uyması ise ittifakla mekruh olur. Bu durum Kâfî’de ve diğerle­rinde zikrolunmuştur.

Bir kimse, aynı mescidde, aynı gecede teravih namazı için iki defa imâm olsa veya aynı mescidde imâma uyarak ayni ge-ede iki defa teravih kılmış olsa, bu durum mekruhtur.

Bahsettiğimiz bu şeyleri ayrı iki mescidde yapmış olursa bu durumda ihtilâf vardır.

On yaşındaki bir çocuğun, terâvîhde bülüğa ermiş kim­selere imamlık yapması bazılarına göre,caizdir. Bazı fıkıh kitab-larında ise bunun caiz olmadığı zikredilmiştir. Muhtar olan da budur. Şemsü’l-Eimme Serahsî de : «Sahih olan kavil budur. buna caizdir, denilmesi halinde kuvvetliyi zayıf üzerine bina etmek lâzım gelir. Çünkü bülüğa ermiş kimselerin kıldıkları na­fileler kuvvetlidir. Çünkü onun meşruluğu mülzemdir.’ Çocuğun bu namazı kılması ise zarurî ve lâzım değildir. Bunun içindir ki küdığı nafile zayıftır.» demiştir. 

Bir kimse, teravihte dört rek’âti bir selâmla kılmış olsa ve ilk iki rek’atin sonunda leşehhüd miktarı oturmasa, kılmış ol­duğu bu dört rek’at bir selâm verme yerine yânî iki rek’at yerine geçer. İmâm-ı A’zanı (R.A.) ve İmâm Ebü Yûsuf (R.A.)’a göre, muhtar ve sahih olan kavil de budur.

Fakat, bu durumda ilk iki rek’atin sonunda teşehhüd mikta­rı oturmuşsa, bu ittifakla dört rek’at olarak caiz olur.

Teravihte, birinci şefe’in başında imâm yanılarak bir rek’-at kılınca selâm vermiş olsa ve o şeTe’i iade etmeden teravihin kalan kısmını kusa, bu durumdaki hüküm hakkında meşâyih ara­sında ihtilâf vaki’ olmuştur.

Buhara şeyhleri: «O imâm, ancak noksan, kıldığı şefe’i kaza eder. Başkasını kaza etmez. Çünkü onun ifsâd olması, ken­disinden sonrakilere te’sir etmez» demişlerdir.

Semerkand şeyhleri ise: «O imâm teravihin tamamını kaza eder. Çünkü, o imâm teravihin her şefe’inde sehven selam ver­miş olur. Böyle bir selâmla da namazın hürmetinden çıkmış ol­maz. Bu’ durumda her şefe’in başında oturmamış ve bilakis her şefe’in ortasında oturmuş olur. demişlerdir. [204]

 

Teravihle İlgili Bazı Mes’eleler

İmâm ve cemâat, vitir namazını kıldıktan sonra, teravihin bir teslîmesinde (selâmla tamamlanan iki veya dört rek’atlik bö­lümlerinin birinde) sehiv ettiklerini hatırlasalar, bunların bu tes-Hmeyi cemâatle mi yoksa tek başlarına mı kılacakları hususun­da meşâyih arasında ihtilâf vâki’ olmuştur.

Şeyh İmâm Ebû Bekir Muhammed b. el-Fadl: «Bu teslimeyi cemâatle kılmazlar. Çünkü, bu teslîmenin kılınacağı yer (bölüm, zaman) geçmiştir.» demiştir.

İmâm Sadrü’ş Şehîd ise  «O teslime cemâatle kılınır demek caizdir.» demiştir.

Burada, «…demek caizdir» denilmesi, bu mes’ele hakkında imamlardan bir rivayet olmadığına işarettir. Ve bu hususta Sadrü’ş-Şehîd’in kavli daha açıktır.

Bir kimsenin farzı imâmla birlikte kılmamış olması ha­linde, bazıları: «O kimse terâvihde ve vitirde imâma uymaz. Ke­za, teravihi imâmla birlikte kılmamış olsa, o kimse de vitirde imâma uymaz.» demişlerdir.

Bu hususta sahih kavil, bu hallerin hepsinde de o kimsenin imâma uymasının caiz olduğudur.

Hatta bir kimse, mescide imâm farzı kılıp teravihe baş­ladıktan sonra varsa, o kimse farzı kılar ve sonra teravihte imâ­ma uyar.

Kinye isimli kitapta şöyle    zikredilmiştir: «Bir topluluk farzda cemâati terk etmiş olsa, bunların teravihi cemâat olarak kılmaları doğru değildir. Çünkü teravih cemâate tâbi’dir.»

Muktedi  (imâma uyarak namaz kılmakta   olan kimse) otururken uyuyup, imâm selâm verdikten sonra uyanır ve tera­vihin ne kadarını geçirmiş olduğunu da bilmezse, bu durumda te­şehhüdü okur ve selâm verir. Teravihin kalan kısmı için de imâ­ma uyar. Teravihin ne kadarını geçirmiş bulunduğunu bilmediği müddetçe de, ondan hiç bir şeyi kaza etmesi gerekmez.

Hiç bir özrü olmayan bir kimsenin, teravihi oturarak kıl­masına bazıları sahih değildir demişlerdir. Fakat, bu hususta sa­hih olan kavil, bunun maa’l-kerâhe  (mekruh olmakla birlikte) caiz olduğudur.

İmâm, teravihi oturduğu yerden kıldırsa, cemâaat ise bu namazı ayakta kusa, sahih kavil bu durumun bütün imamları­mıza göre caiz olduğudur. Bazıları bu hususta,   İmâm Muham­med  (R.A) ‘in muhalefetini rivayet etmişlerdir.

Muktedî olan kimse, teravihte otursa, fakat imâm rüküa varacağı zaman, kalkıp imâmla birlikte rükûa varsa, bu durum mekruh olur.

Bir kimsenin, kendisine uyku galip geldiği bir sırada, na­maz kılması mekruhtur. Namazı, uykunun ağırlığını üzerinden atarak, uyanık bir halde kılmak gerekir.

Bir kimse, imâm teravih kıldırıyor zannederek, ona tera­vih niyyeti ile uysa, sonra imâmın vitirde olduğu ortaya çıksa, o namazı imâmla birlikte tamamlar ve bu namaza bir rek’at daha ilâve eder. Onu ifsâd etmiş olsa da kendisine hiç” bir şey lazım gelmez. [205]

 

Vîtir Namazı

Vitir namazı, Hanefî   İmamlarına göre   bir selâmla ta­mamlanan üç rek’attir.

Vitrin bütün rek’atlerinde, namaz kılan kimse, fâtih â’-dan sonra zamm-ı sûre koşar. [206]

 

Vitirde Kıraat

Bu hususta müstehab olan, vitir namazının birinci rek i tinde .fatihadan sonra: «Sebbih’ ismi Rabbikel-a’lâ»yı okumak; ikinci rek’atinde, fâtihâ’dan sonra Kul yâ eyyühel-kâfirûn» u okumak ve üçüncü rek’atte de ihlası okumaktır.

Çünkü Peygamber (S.A.V.) Efendimizin vitir namazını bu şekilde kıldığı Hazreti Âişe Cradiyallahü Teâlâ anhâ) ‘den rivayet olunmuştur. [207]

 

Kunut Duaları

Vitir namazını kılmakta olan kimse, üçüncü rek’atte rü­kû’dan önce kunut dualarım okur. Yılın her gününde böyle yap­mak, İmâm Şafii (R.A.)’ye muhaliftir. Çünkü, İmâm Şafii (R.A.) ye göre kunût rükûdan sonradır. Ve yılın her gününde değildir. Ancak ramazanın ikinci yarısındadır.

Kunutta meşhur olan duâ ise şudur : [208]

Okunuşu:

Allâhümme İnnâ neste’ynüke ve nesteğfirüke ve nestehdik ve nü’minû bike ve netûbü ileyk. ve nevetevekkelü aleyke ve nüsnî aleyke 1-hayre küllehû neşkürüke ve lâ nekfürük ve nehlau ve netrukü men yefcüruk. [209]

 

Okunuşu

Allâhümme iyyâke ne’büdü ve leke nusalli ve nescüdü ve ileyke nes’â ve nahfidü, nercû rahmeteke ve nehşâ azâbeke inne ‘azâbeke bil-küffârı mülhık.

Namaz kılan kimsenin bu duaya, Hasan bin Ali Cradiya lahü Teâlâ anhümâ) ‘nin şu duasını da ilâve etmesi müstehabtır

Allâhümme’hdini fîmen hedeyte ve â’fini fimen â’feyte ve te-vellini fimen tevelleyte ve bârik li fimâ a’tayte ve kını şerre mâ kadayte feinneke takdî velâ yakdî aleyke innehû lâ yedüllü men vâleyte ve la yeuzzü men â’deyte tebârekte Rabbena ve teâleyte.

 Kunut okuyan kimse dilerse öncekilere şunu da ilâve eder:

 Ve sallallahü ale’n-nebiyyi ve âlihi ve sahbihi ve sellim. [210]

 

Kunut Dualarını Bilmeyenler

Kunûtu bilmeyen kimseler ise, şunu okumalıdır :

Rabbena âtina fi’d-dünyâ haseneten- ve fi’1-âhireti haseneten ve kına azâbe’n-nâr.[211]

Veya üç kere : «Allâhümme’ğfirli der.

Bazıları: -O kimse, üç kere Yâ Rabbi desin» demişlerdir.

Hanefî imamlarına göre, vitirden başka hiçbir namazda kunut okunmaz.

İmâm Mâlik (R.A.) ile İmâm Şâfîi (R.A.)’ye göre, yılın her gününde sabah namazının farzında kunût okunur.

Bir fitne ve beliyye vukua geldiği sırada Hanefî imamla­rına göre de sabah namazının farzında kunût okumanın caiz ol­duğu, İmâm Tahâvi’den nakledilmiştir. [212]

Vitrin Tek Başına Kılınması

Ramazanın hâricinde vitri cemâatle kılmak, maa’l-kerâhe (mekruh olmakla birlikte) caizdir.

Bazılarına göre, vitri ramazanda   bile tek başına kılmak efdâldir, Fakat bu hususta sahih olan, vitrin ramazanda cemâat­le kılınmasının efdâl olduğudur.

Fakat, vitir namazının razamanda cemâatle kılınmasının sünnet olması, teravihin cemâatle kılınmasının sünnet olması gi­bi değil, bundan daha aşağıdır,

Mesbûk (imâma ilk rek’atte yetişememiş) olan kimse, imâma baştan beri uymuş olan kimsenin kunût okumasından dolayı, kunut okur. Sahih olan kavil budur.

Bu kimse, imâmla kunût okuduktan sonra, imâma yetişe­mediği rek’atleri tamamlamak için kalktığı zaman, tekrar kunût okumaz. Çünkü o, kunût mevziinde kesinlikle kunût okumuş bu­lunmaktadır. [213]

 

Vitirle İlgili Bazı Mes’eleler

Vitir namazı kılmakta olan bir kimse, üçüncü rek’atte mi yoksa ikinci rek’atte mi olduğu hususunda şübheye düşerse, bu kimse bulunduğu rek’atte kunût okur ve oturup namazı tamam­lar. Sonra tekrar kalkar ve bir rek’at daha kılar. Bu rek’atte de kunût okur. Böylece iki defa kunût okumuş olur.

Birinci mes’elede tekrar kunût okumaması, kunûtun mahal­linde tekrar edilmesinin mekruh olmasından dolayıdır. Okunmuş olması hâlinde ise, kunût mahallinde tekrar edilmiş olur.

İkinci mes’elede ise, okunan kunûtîardan ancak biri mahal­linde bulunmuş olur ve diğeri de kesinlikle mahallinde bulunma­mış olur. Ve dol ayısı ile, tekrar söz konusu değildir.

Zehiyre’de : «Eğer bir kimse, vitirde birinci rek’atte veya ikin­ci rek’atte sehven kunût okumuş olsa, üçüncü rek’atte tekrar Juı-nût okumaz.» denilmiştir.

Bu durumda, bu mes’ele, şüphe meselesine muhalif gö­rünüyor. Fakat, bu iki mes’ele arasında şu fark vardır: Sehve-den. (unutan) kimse kunûtun mahalli olmak üzere -o rek’atte- kunûtu okumuştur. Bunun içindir ki, tekrar okumaz. Fakat şüb­heye düşen kimse -o rek’at- kunûtun mahallidir diye kunut okumamıştır. Bu sebeple de bir daha okuması lâzımdır.

Hulâsa’da da Sadrü’ş-Şehîd’in şöyle dediği nakledilmiştir : «Birinci veya ikinci rek’atte sehven kunût okuyan kimse, üçüncü rek’atte bir daha kunût okur.»

Bu hususta uygun olan kavil de Hulâsa da zikredilen kavildir

Namaz kılan kimsenin,   kunûtun   sonunda,   Peygambe (S.A.V.) Efendimize salât-u selâm getirip getirmiyeceği husus da bazı kaviller vardır:

Fakîh Ebû’1-Leys: «Salât, duanın sünnetlerinden olduğu için, namaz kılan kimse vitirde salât getirir.» demiştir.

Bazı fetvalarda da : «Vitir namazı kılan kimsenin, kunûtu tamamladıktan sonra, salavât getirmesinde bir beis yoktur.» de­nilmiştir.

Burada «beis yoktur» demenin zahiri iser salevâtı terketmenin evlâ olmasını gerektirir.

Ebûl-Leys’in kelâmı ise, salevâtı getirmenin onu terket-mekten daha evla olduğuna delâlet eder.

Bazıları da : «Eğer kunûtta salevât duasını okursa, teşehhüd-den sonra bu duayı tekrar pkumaz.»

Keza bir kimse, unutarak birinci teşehhüdde salavât ge­tirmişse, ikinci teşehhüdde getirmez.» demişlerdir. Bu kavil de­lilsiz olduğu için mu’teber değildir.

îmâm olan kimsenin kunûtu cehren (açıktan) veya ha-fiyyen (gizlice) okuması hususunda ihtilâf vardır.

Bu hususta sahih olan ve âlimlerin ekserisinin ihtiyar ettiği, hafiyyen (gizlice) okumasıdır.

Tek başına kılan ise, cehr ile mfâ arasında muhayyerdir. Fakat efdâl olanı yine ihfâ (sesi tutarak, kendi işiteceği şekilde okuması) dır.

imâma uymuş olan kimse muhayyerdir: Dilerse kunût duâsmı sessizce okur. -ki ekseriyetin ihtiyar etmiş olduğu da budur Dilerse âmin der ve dilerse sükût eder.

Muktedî (imâma uyan kimse), eğer kunûtu okur veya âmin derse, ittifakla bu durumda sesini, -başkalarını şaşırtma­mak için- yükseltmez.

Bir kimse uykudan önce vitir namazını kılsa, sonra gece kalkıp namaz kılsa, bu namazı takiben tekrar vitir namazı kıl­maz. Çünkü Peygamber (S.A.V.) Efendimiz:

«Bir gecede iki vitir namazı kılınmaz.» buyurmuşlardır.

Yine rivayet olunduğuna göre, Peygamber (S.A.V.) Efen­dimiz vitirden sonra oturduğu yerde iki rek’at hafif bir namaz kılardı. Fatihadan sonra bu rek’atierin birincisinde : «İzâ zülziie-ti’l-ardu»yu ikincisinde ise : «Kul yâ eyyühe’l Kâfirûn»u okurdu. [214]

 

Diğer Nafile Namazlar

Küsûf Namazı: Güneş tutulduğu zaman kılınan nafile bir namazdır. Bu namazın cemâatle kılınmasının mekruh olmadığı hususunda ittifak vardır.

Küsûf Namazı şöyle kılınır: Cum’a hatibi olan bir imâm, ezan okumadan ve ikâmet getirmeden cemâate iki rek’at namaz kıldırır.

Bu namazın her rek’atinde, diğer namazlarda olduğu gibi, birer rükû ve ikişer defa da secde ederler.

Küsûf namazının her rek’atinde Kur’ân-ı Kerim’in uzun sû­relerinden biri okunur. Bakara sûresi ve diğerleri gibi.

Küsûf namazında imâm hafiyyen kıraat eder. (Sessizce okur.) Bu İmâm-ı A’zam (R.Â.)’m kavlidir. İmâmeyn’e göre ise, cehren (açıktan) okur. Fakat, îmânı Muhammed (R.A.) ‘den îmâm-ı A’zam (R.A.)’m kavli gibi bir kavil de rivayet edilmiştir.

Küsûf namazı kılınacağı sırada, bir Cum’a imâmı bulunamaz­sa, insanlar bu iki rek’atlik namazı evlerinde tek başlarına kılar­lar.

Husuf Namazı: Ay tutulduğu zaman, mü’minlerin evlerinde tek başlarına kıldıkları bir namazdır.

Husuf namazı, Küsûf namazı gibi kılınır. Bunda da cehren veya hafiyyen kıraat etmek caizdir.

İmâm-ı A’zam (R.A.) ‘a göre bu namazın camide cemâatle kı­lınması sünnet değildir; fakat caizdir,

Şiddetli rüzgâr, şiddetli karanlık, yer sarsıntısı, umumi has­talık ve bunlara benziyen hadiseler zuhur edince de, insanlar tek başlarına Küsûf ve Husuf namazları gibi iki rek’at namaz kılar­lar ve Cenâb-ı Hakk’a dua ederler.

Eimme-i selâseye (İmâm Şâfi’, İmâm Mâlik ve İmâm Ahmet bin Hanbel’e) göre, Küsûf namazının her rek’atinde iki defa rü­kû edilir.

İstiskâ Namazı: İhtiyaç hissedilmesine rağmen, yağmurla­rın kesilip yağmaması hâlinde kılınması sünnet olan bir namaz­dır.

İmâm-ı A’zam (R.A.)’a göre istiskâdan maksat, sadece duâ ve istiğfardır; bunda cemâatle namaz kılmak mesnûn değildir, fakat caizdir. İnsanlar dilerse tek başlarına namaz kılarlar.

İmâm Muhammed (R.A.)’e göre: İmâmın (veliyyü’l-emr’in) veya naibinin, Cum’a namazı gibi iki rek’at namaz kıldırması, bu namazda cehren -veya bir rivayette de hafiyyen- kıraatte  bulunması sünnettir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)’un kavli de sahih olan rivayete göre, İmâm Muhammed (R.A.)’in kavli gibidir. Fakat bir rivayette de: «onun kavli İmâm-ı A’zam (R.A.)’m kavli gibidir.» denilmiştir.

İmâm Muhammed (R.A.)’e göre: Hatip istiskâ namazından sonra, bayram namazlarında olduğu gibi hutbe okur. İmânı Ebü Yûsuf (R.A)’tan meşhur olan haber de böyledir. Fakat, Ebû Yûsuf (R.A.)’dan gelen bir ba^ka rivayete göre de hatip bayram namazlarında olduğu gibi iki hutbe değil, bir tek hutbe okur.

Bu namazdan sonraki hutbede, hatip minbere çıkmaz, yerde durur. Bir yay’a veya bir kılıca veyahut da bir asaya dayanarak hutbelerini okur.

İmâm Muhammed (R.A.) ‘e göre, hatip elbisesini ters çevire­rek giyer. İmâm-ı A’zam (R.A.)’a göre ise, hatip elbisesini ters döndürmez. Ebû Yûsuf (R.A.)’dan ise, bu hususta muhtelif riva­yetler vardır.                                                

Ulemânın ittifakı üzere, istiskâ’ya (yağmur duasına) üç gün çıkması sünnettir. Yağmur duasına peşpeşe üç gün gidilir. Ara­ziye çıkarken yaya gidilir. Eski elbiseler giyilerek, tezellül, teva­zuu’ ve huşu içinde, başlar öne eğilmiş olarak yağmur duasına çıkılır.

Yağmur duasına çıkmadan önce, günahlara tekrar tevbe edi­lir ve fakirlere sadakalar dağıtılır. Kişi günahlarını hatırlar… Yaptığı haksızlıklar varsa, hakkı hak sahiblerine iade eder. Yağ­mur duasına, oruçlu olarak çıkmanın güzel olduğu da zikredil­miştir. [215]

 

Peygamber (S.A.V)Efendimizin Yağmur Duası

Yağmur duasına çıkılmca, müstehab olan Peygamber (S.A,V) Efendimiz’in yağmur dualarında etmiş bulunduğu şu duayı okumaktır:

Eskmâ ğaysen muğisen henîen merîen ğadekan mücellilen siyhan âmmen tabekâ.

Allahümme!…

Fskine 1-ğayse ve lâ tec’alnâ mine’l-kâmtyn…

Allahümme!…

İnne bi’lbüâdi ve’1-ıbâdi ve’l-halkı mine’l-le’vâi ve’1-denki mâ lâ neşkû illâ ileyk.

Allahümme!…

Enbit lena’z-zera’ ve edirre lena’d-dera’ ve eskinâ miri bere-kâti’s-semâi ve enbit lenâ min berekâti’1-arz.

Allahümme L..

İnnâ nestağfirüke   inneke künte    gaffara, fe ersili’s-semâ aleynâ midrârâ. [216]

 

Meali:

«Ey Allah’ım!…

Bize yardım eden, içimize sinen, bol, fâideli, her tarafı kap­layan, her tarafa akıp giden, her tarafı sulayan umûmî bir yağ-mur ihsan buyur.

«Ey Allah’ım!…

Yağmurla susuzluğumuzu gider, bizi ümidlerini kesmiş kim selerden eyleme.

«Ey Allah’ım!…

Beldelerde, kullarda ve diğer yaratılmış şeylerde öyle bi güçlük, öyle bir darlık var ki, Senden başkasına arzedemeyiz.

«Ey Allah’ım!…

Bizim için ekinleri bitir ve bizim için memeleri sütle doldu Ve bizi göğün bereketleri ile sula ve bizim için arzın bereketle rinden (çeşitli mahsûller) yetiştir.

«Ey Allah’ım!…

Biz Sen’den mağfiret dileriz. Şüphesiz ki Sen, en çok mağfi ret edicisin. Artık bize semâdan bol bol yağmurlar yağdır.»

Mürginâdi’de Ebû Yûsuf (R.A.)’un şöyle dediği zikredilmiş­tir: «Duâ eden kimse dilerse ellerini kaldırıp açar; dilerse iki şe-hâdet parmağı ile işaret,eder.»

Müslümanlar yağmur duasına, çocuklarını ve ehli hayvanla­rını da yanlarına alarak çıkarlar. Fakat, yanlarında kâfirleri bu­lundurmazlar. Onların yalnız yağmur duasına çıkmalarına da müsâade etmezler. [217]

 

Abdest Veya Gusulden Sonraki Şükür Namazı

Abdest alındıktan veya gusül yapıldıktan sonra, vakit mü­sait ise, henüz abdestin veya guslün ıslaklığı kurumadan, iki rek’at namaz kılmak mendubiur.

Bu namaz, abdest veya gusül için bir şükrânedir.

Kişi, abdest veya gusül gibi bir temizliğe erişebilmesi için, öncelikle, manen temiz bir inanca; maddeten de temiz bir suya muhtaçtır. Ayrıca, özürsüz ve sıhhatli bulunması da gerekir. Bunların her birisi ise Rabbimizin yüce    ni’metlerindendir. Bu

kadar ni’mete nail olmuş bulunan bir mü’minin Allahû Teâlâ’-ilm rızasına ermek ve bunca ni’metine şükretmek için iki rek’at namaz kılması ne güzel.

Fakat, abdestten veya gusülden sonra herhangi bir farz veya sünnet namaz kılınırsa, bu şükür vazifesi de yerine getirilmiş olur,

Tahiyyetü’l-Mescicl: İki rek’atli müstehab bir namazdır. Muh-tasarü’1-Bahr isimli eserde şöyle zikrolunmuştur. «Mescide farz bir namazı kılmak veya imâma uymak niyyeti ile girmek, tahiy-yetü’l-mescid yerine geçer.»    .

Tahiyyetü’l-mescid’i, mescide sadece ziyaret, ilim öğrenme veya öğretme gibi bir maksatla giren mü’minler kılar.

Bir günde bir kaç kere mescide girip çıkan kimsenin bir de­fa tahiyyetü’l-mescid kılması kâfidir.

Bir mescide girdiği halde, meşguliyetinden veya mekruh bir vakitte bulunmuş olmaktan dolayı tahiyyetül-mescidi kılmayan bir kimsenin                   .   .

Sübhânallahi ve’lhamdülillahi ve lâ üâhe iUallâhü vallahü ek-ber» demesi de müstehab görülmüştür[218]

 

Evvabîn Namazı

Akşam namazının sünnetinden sonra kılman bir namazdır. Her iki rek’atte bir selâm verilerek ekseriyetle dört rek’atte ta­mamlanır.

Bu gibi namazları kılmaya başlayanların’ bu ibâdetlere de­vam etmeleri, terk etmemeleri gerekir. Çünkü, bu. gibi ibâdetler­de miktar az olsa bile- devamlı olanlar daha makbul ve se-

İstihâre Namazı: Bir kimse, kendisi hakkında bir şeyin ha­yırlı olup olmadığma dair mânevi bir işarete nail olmak isteyince, iki rek’at nafile namaz kılar. Bu namazın ilk rek’atmda fatiha’-dan sonra Kâfirûn Sûresini, ikinci rek’atmda dayine fatihadan sonra -İhlas sûresini okur.

Namazdan sonra da istihare duasını okur ve abdestii olarak kıbleye yönelip yatar. Rüyada beyaz ve yeşil görmesi hayra, si­yah ve kırmızı görmesi ise şerre alâmettir.

İstihare namazı yedi gece kılınır ve kalbe ilk doğan şeye iti­bâr edilir.

Câbir bin Abdullah (Radıyallahû Teâlâ anh) ‘in şöyle dediği

rivayet olunmuştur:

Resulü Ekrem (S.A.V.) Efendimiz bize her işimizde isti­hare etmeyi emir ve ta’lim buyururdu. Kur’ân-ı Kerim’in surele­rini öğrettiği gibi… Ve buyururdu ki:

Sizden biriniz bir işe niyyet ettiği zaman iki rek’at namaz kılsın, sonra şu duayı okusun : [219]

 

İstihare Duası:   

 

Okunuşu:

Allâhümme!… înnî estehîrüke bi ılmike ve estakdirüke bi kudretike ve es’elüke min fazlıke’1-azîm, fe inneke takdirû ve lâ akdirü ve ta’lemü ve lâ a’lem ve ente allâmül-ğuyûb.

Allâhümme!… in künte ta’lemü enne hâze’1-emre hayrün li fi dinî ve meâşî ve akıbeti emri (ev kale: âcili emri ve âcüihî) fakdirhü 11 ve yessir hü li sümme’ bârik-lî fîhi. Ve in künte tale-mü enne hâze’1-emre şerrün-H fî-dinî ve meâşî ve akıbeti emrî (ev kale : â’cili emrî ve âcilihi) fasrüfhü annî vasrifni anhü fak-dür Uye’l-hayre haysü kâne sümme ardını bihî. [220]

 

Manası:             

Ey Allah’ım!… Sen bildiğin için, Sen’den hakkımda hayırlı olanı, bana bildirmeni dilerim. Ve herşeye kudretin yettiği için ben Sen’den kuvvet ve takat isterim. Ve hayra ermemi Senin büyük fazıl ve kereminden niyaz eylerim. Çünkü Sen her şeye kadirsin. Ben ise kadir değilim. Ve Sen her şeyi bilirsin. Ben ise bilemem. Sen gayıblan da hakkı ile bilensin.

Ey Allah’ım!… Sen bilirsin, eğer bu iş, benim dinim, yaşayı­şım ve işimin akıbeti, dünyam, âhiretim hakkında hayırlı ise, bunu bana nasib ve müyesser eyle. Sonra bunda bana feyiz ve bereket vücûde getir. Ve eğer bu iş, benîm dînim, hayatım, işle­rimin akıbeti hakkında ve dünyevî ve uhrevî bakımdan benim için bir şer ise, bunu benden çevir, beni de bundan çevir. (Bu İşin olması için gönlümde bir meyil bırakma). Ve benim için, ne­rede olursa olsun hayrı nasip ve müyesser et. Sonra da beni tak­dir buyurduğun bu hayırla hoşnut buyur.»

Görüldüğü gibi iki yerde : «ve akıbeti emrimden sonra emrî ve âcilini» şeklinde de rivayet vardır.

Yine bu duada iki yerde «Enne hâzel-emr» ibaresi vardır, îstihâre eden kimsenin isteği ne ise, bu ibarenin geçtiği yerde onu zikretmesi gerekir.

Meselâ, istihare eden kimse eğer sefer (yolculuk) murâd edi­yorsa, duâ esnasında «Enne. hâzel-emre» yerine «Ene haze’s-se-fere» demelidir. Bundan başka istedikleri de buna kıyas edilir.

İstihareyi üç veya yedi defa yapmalı. Sonra gönlüne düşen şeyi yapmalı, İnşallah hayırlısı olur.

Sefer Namazı. Nafdle namazlardan biri de iki rek’at sefer namazıdır. Bir müslüman yolculuğa çıkacağı zaman bu namazı kılım alıdır.

Mut’in b. Mîkdâm’ın rivayet ettiğine göre Peygamber (S.A. V.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

«Bir kimse sefere (yolculuğa) çıkmayı istediği zaman, eh­line (ev halkına) bırakacağı şeylerin en hayırlısı onların yanın­da kılacağı iki reVat namazdır.»

Seferden, Dönünce Kılman Namaz: Nafile namazlardan biri de seferden (yolculuktan) dönünce kıhnaniki rek’at namazdır.

Ka’b bin Mâlik’in rivayet ettiğine göre: Resulü Ekrem (S.A.V.) Efendimiz, seferden gündüz, kuşluk vaktinde dönerler­di. Geldikleri zaman da önce mescid’e gider ve ilci rek’at namaz kılarlardı. Mescidde bir miktar otururlar, ondan sonra hâne-i seâdetlerine teşrif ederlerdi.

Teşbih Namazı: Nafile namazlardan biri de tesbîh namazı­dır. Bu, sevabı pek çok olan bir namazdır. Teşbih namazı her za­man kılmabilir. Hiç olmazsa haftada veya ayda bir defa, bu da olmazsa ömürde bir defa kılınmalıdır. [221]

 

Tesbîh Namazının Kılınışı

Teşbih Namazı şöyle kılınır:

Allahu Teâlâ’nm rızâsı için nafile namaza niyyet edilir.

«Allahü Ekber» diyerek, iftitah tekbiri ile namaza başlanır.

Sübhâneke okunur.

Sübhânellahi ve’1-hamdü lillâhi ve lâ ilahe illallâhü ve’llahü ekber.» okunur.

Sonra eûzü – besmele çekilir, Fatiha ve bir. zamm-ı sûre oku­nur. Ve tekrar 10 kere «Sübhânellahi…» okunur.

Sonra rükûa varılır. Üç kerre «Sübhâne Rabbiye’1-azîm» de­nildikten sonra, yine 10 defa «Sübhâneliahi…» okunur. Ve rükû’dan «Semia’llahü limen hamiden – Rabbena ve lekel-hamd» denilerek kalkılır. Yine 10 defa «Sübhânellahi…» okunur.

Bundan sonra secdeye varılır. Secdede üç kere «Sübhâne Rabbiye’1-a’lâ dedikten sonra 10 defa «Sübhânelîahi…» okunur. Bu ilk secdeden «Allahü Ekber» denilerek kalkılır. Celsede (iki secde arasında otururken) 10 defa fîaha «Sübhânellahi…» oku­nur. Tekbir alınarak ikinci secdeye varılır. Üç defa «Sübhâne Rabbiye’1-a’lâ» denildikten sonra yine 10 kerre «Sübhânell okunur.                 .                                     .         .

Böylece bu birinci rek’atteki ziyâde teşbihlerin sayısı 75’e ulaşmış olur.                .                                –

Daha sonra ikinci rek’ate kalkılır. Bu rek’atin başında da 15 kerre «Sübhânellâhi…» okunur. Sonra aynen birinci rek’at gibi bu rek’at de kılınıp, tamamlanır ye ka’deye varılır. (Teşehhüde oturulur.) et-Tahiyyât ve Salevât-ı şerife okunur.

Bu iki rek’atteki. ziyâde teşbihlerin sayısı 150 olmuş olur. Sonra aynen birinci rek’at gibi üçüncü rek’at ve ikinci rek’at gibi de dördüncü rek’at kılınarak namaz tamamlanmış- olur.

Her rek’atte 75 «Sübhânellâhi…» okunmuş olduğuna göre, bu fazla teşbihlerin sayısı namazın tamamında “(dört rek’atte). 300’e ulaşmış olur. îbn-i Mübârek’e: 

Teşbih namazı kılan kimse, bu namazda” “sehvederse, ya­pacağı sehiv secdesinde onar onar teşbih eder mi? diye sorulmuş.

İbn-i Mübarek şu cevâbı vermiştir:

«Hayır o kimse teşbih getirmez. Çünkü bu namaz  Hâcet Namazı: Nafilelerden biri de Hacet Namazı’dır.

Abdullah bin Ebû Evfâ’dan rivayet edildiğine göre Resulullah (S.A.V) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

Bir kimse, Hak Teâlâ’dan ve Âdem oğullarının birinden bir haceti ‘olduğu zaman, güzel bir şekilde abdest alıp, iki rek’at namaz küsm. Sonra Aliahü Teâlâ’ya hamd etsin ve Nebi (S.A.V.) ye salevât getirsin. [222]

 

Hacet Duası

Daha sonra da şu duayı okusun;   [223]    

Okunuşu:

Lâ ilahe illallahü’l-Halimül-Kerîm Sübhânellâhi Rabbil-ar-şi’1-azîm Elhamdü lillâhi Rabbi’l-âiemîn Es’elüke mûcibâti rah-metike ve azâimi mağfiretike ve’I-gânimete min külli birrin ve’sselâmete min külli ismin lâ tede’ li zenben illâ ğafertehû ve lâ hemmen illâ ferectehü ve lâ hâceten leke fîhârda illa kuzeytehâ yâ-Erhamü’r-Râhimîn.

Hacet Namazının miktarı, bir kavle göre iki, bir kavle göre dört ve bir kavle göre de on iki rek’attir.

Hacet namazının birinci rek’atinde fatihadan sonra üç kerre Âyetü’l-Kürsî, diğer üç rek’atinde de, fâtihâ’dan sonra sırası ile thlâs ve Muavvizeteyn Sûreleri okunur. Bu hususta hadis-i şerif yardır. [224]

 

Bir Başka Hacet Duası

Hacet Namazından sonra   okunacak bir başka hacet duası da şudur: [225]

Okunuşu:

«Allâhümme!… Inni es’elüke tevfika ehlil-hûdâ ve a’mele ehlillyakin; ve münâsahate ehli’t-tevbeti ve azme! ehli’s-sabri ve cidde ehli’-l-haşyeti ve talebe ehli’l-rağbeti ve teabbüde ehlil-ve-ra’i ve ırfâne ehlil-iîmi hattâ ehâfüke.

Aıiâhünırne!.,. İhni es’elüke menâfeten tahcüzünî an ma’sıye tike hatta’mele bi-tââtıke amelen ettehıkku bihî nzâke ve hatta ünâsırıake bi’t-tevbeti havfen minke ve hatta uhlisa leke’n-na-sıyHâ’te hubben leise ve hattâ etevekkele aleyke fi’1-umûri hüsne zannın bike sübhâne Hâîıkı’nnûr;» [226]

 

Meali:

«Ey Allah’ım!… Ben senden hidâyet ehlinin muvaffakiyetin^ yakın ehlinin amellerini, tevbe edenlerin hulûsunu, sabırlı kim­selerin azmini, haşyet sâhiblerinin ciddiyetini, rağbet esh âbının niyazını, takva sâhiblerinin ibâdet (için gayretlerini ve ilnv sâ­hiblerinin irfanını dilerim.

Ey Allah’ım!… Ben Senden öyle bir havı ve haşyet (korku­ya nâiliyet) isterim ki, bu korku beni Sana ma’siyette bulunmak­tan men etsin. Ta ki Sana ibâdet hususunda öyle bir şey yapa­yım ki onunla Senin rızana nail olayım… Tâ ki, Senden korkum­dan dolayı Sana tam bir ihlasla tevbe edeyim… Tâ ki, Sana olan sevgimden dolayı, Senin için hayırhahlığımı hâlis bir şekilde ya­payım… Ve tâ ki, her işde Sana güzel zannımdan dolayı Yüce Zâtına karşı mütevekkil olayım… Ey nurun yaratıcısı, Seni tes-bîh ve takdis edeyim.»

Kuşluk Namazı: Nafile namazlardan biri de Kuşluk Nama­zıdır. Duhâ Namazı da denilen bu namaz hakkında daha önce bilgi verilmişti.

Muhtar olan kavle göre, Kuşluk namazını gündüzün dörtte biri geçtikten sonra kılmak efdâldir.    Kuşluk namazı iki, veya, dört veyahut da sekiz rek’at olarak kalınabilir.

Peygamber (S.A.V) Efendimiz, Kuşluk Namazını kılarlar ve Ashabına da tavsiye buyururlardı. [227]

 

Teheccüt Namazı = Gece Namazı

Yatsı namazını müteakip, henüz hiç uyumadan veya biraz uyuyup uyandıktan sonra kılman namaza Salât-ı Leyi (Gece Namazı) denir. Bu namaz, biraz uyuyup uyandıktan sonra kılı-nırsa Teheccüt Namazı adını alır.

Teheccüt namazı, Peygamber (S.A.V.) Efendimizin devamlı kıldığı bir namazdı. Bir hadis-i şeriflerinde :

«Her kim geceleyin uyanır ve eşini de uyandırır da, iki rek’at namaz kılarsa, onlar Allahu Teâlâ’yı çok zikreden erkek­lerden ve kadınlardan yazılırlar.» buyurmuşlardır.

Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’inde :

Allah’ı çok zikreden erkeklerle, Allah’ı) çok zikreden

kadınlar için Allah mağfiret ve büyük mükâfat hazırlamıştır.»

[228]Buyurmuş olması ise bu namaza devam edenler için bir müjdedir.

Teheccüt namazı iki, dört, altı veya sekiz rek’at olarak kalına­bilir. Her iki rek’atte bir selâm vermek efdâldir. [229]

 

Nafile Namazlarla İlgili Bazı Mes’eleler

Teravih, Küsûf ve îstiskâ namazlarından başka bütün na­file namazları tedâî vechi üzere cemâatle kılmak mekruhtur. Ni­tekim bu husus daha önce geçmişti.

Regâib, Berât ve Kadir gecesi namazlarını cemâatle kıl­mak mekruhtur. Bezzazı ve diğerleri bu hususu böyle açıklamış­lardır.

Ayrıca bu namazlar hakkındaki hadîslerin mevzu’ olduğunu ibnül-Cevzî ve diğerleri açıklamışlardır.

Muhtasarül-Bahr’de şöyle denilmiştir. «Bir kimse, nafile bir namaz kılmak istediği zaman, önce o namazı nezreder Cadar), sonra kılar.»

Bazıları da : «…nezretmeden kılar.» demişlerdir. Şerefü’l-Eimmetül-Mekkî ise : «Nafile bir namazı nezredip sonra kılmak, nezretmeden kılmaktan daha efdâldir.» demiştir. [230]

 

BEŞİNCİ BÖLÜM

 

NAMAZDA MEKRUH OLAN ve MEKRUH OLMAYAN ŞEYLER

Bu bölümde :

Namazda Mekruh Olan Ve Mekruh Olmayan Her Türlü Fiîl, Hâl, Kıraat Ve Sair[231]

konuları bulunmaktadır.

 

Namazın Mekruhları

Bir kimsenin namaz kılarken ağzını veya b, .nunu her­hangi bir şeyle örtmesi mekruhtur.

Bir kimseyi namazda esneme tutar ve buna manî olmaya gücü yetmezse, bu durumda ağzını dişi ile yeni ile sağ elinin içi veya dışı ile kapatması müstehabtır. Zira Peygamber  (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurmuştur :

«Sizden biriniz, namaz kılmakta iken esnerse, o kimse gücü yettiği ölçüde ağzını yumsun Zira, eğer ağzım açarsa şeytan girer.»

Namaz içinde gerinmek de mekruhtur. Çünkü, bu gaflete ve tembelliğe delâlet eder.

Bir kimsenin sarığının bir kısmını, kadınların çenberleri gibi, bir ucunu dolayıp, bir ucunu dolamıyarak salıvermesi mek­ruhtur.                                 .

Bir kimsenin başının çevresini sarık dolayarak kapatıp, tepesini açık bırakması mekruhtur.

Bir kimsenin saçını tepesinde top bağlaması veya başının yanlarında bulunan saçlarını, kadınlar gibi yanlarda toplaması mekruhtur. Saçlarını ensesine toplayıp bağlaması da mekruhtur. Bu saydığımız şeylerin merkrûh olması, namaz kılan kimsenin, bunları namaza başlamadan yapması halindedir. Bunlardan her­hangi biri, eğer namaz içinde yapılırsa, herbiri amel-i kesîr ol­duğu için- namazı ifsâd eder.

Bu durumda, elleri yenlerine sokmuş olup, düğmelerini de iliklemiş olursa, üzerine kuşak bağlamamış olsa bile mekruh ol­maz.  

Namaz kılan kimsenin secdeye varırken ellerini dizlerin­den önce yere koyması mekruhtur.

Secdeden doğrulurken, dizleri ellerden önce kaldırmak âa mekruhtur. Fakat bunları bir özürden dolayı yaparsa, mekruh olmaz.

Namaz kılan kimsenin secde ederken, horozun dâne top­laması gibi acele hareket etmesi mekruhtur. Çünkü, bu durumda vücûd azalarının sükûn bulması gereği terk edilmiş olur.

Namazdaki oturuş esnasında, elleri yere koyup, dizleri ve baldırları dikmek mekruhtur.    .

Secde esnasında, kolları yere yayıp döşemek  mekruhtur.

Rükû’a eğilirken ve rükû’dan doğrulurken almakta oldu­ğu tekbirde ellerini kaldırmak melarûhtur. Fakat, sahih olan ka­vil üzere, bu hareketle namaz fasid olmaz. Çünkü bu, namaz cinsindendir. [232]

 

Namaz Kılan Kimsenin Elbisesi

Namaz kılan kimsenin elbibesini giymeyerek omuzla­rına, başına veya boynuna koyması ve bir kısmını da kolları veya göğsü üzerine sarkıtması mekruhtur.

Bir kimse kaftan ile veya benzeri bir şeyle veyahut da yağmurlukla namaz kılarsa, ellerini yenlerine sokması ve kaftanı kuşak ile bağlaması uygun olur. Ellerini yenlerine sokmadan kıl­masına da bazıları «mekruh değildir.» demişler ve bu kavli Hu­lûsa Sahibi ve Bezzâzi ihtiyar etmişlerdir. Fakat, Kâdîhân ve di­ğerleri bu duruma «mekruhtur» demişlerdir. Ve sahîh olan da

Fakîh Ebû Ca’fer Hindvânî’nin şöyle dediği nakledümiştir :

Bir kimse kaftan üzerine kuşak kuşanmadan namaz kılsa, isâet etmiş olur.» Burada mutlak zikredilmiş olduğuna göre, «ellerini yenlerine sokmuş olsa bile…» demektir. Fakat bu kavli «düğme­lerini iliklememiş olduğu halde…» diye kayıtlamak daha uygun olur.    

Fakat, bazı kaftanların koldan yukarı kısımlarında yarık bu­lunur. Namaz kılan kimse ellerini o yarıktan çıkarıp, yenlerini aşağı salıvererek kılarsa mekruh olur.

Bu durumda eğer, yenini kuşağının altına sokmuş olursa, mekruh olma durumu ortadan kalkar.

Namaz içinde secde ederken, elbisesini amel-i kalil ( – az harek) ile önünden veya arkasından aşağı salmak veya toprak olmasın diye yukarı çekmek mekruhtur. Bu işleri, namaz dışında yaparak namaza başlamak, da mekruhtur. Nitekim yenleri ve eteği sığalı olarak namaza başlamasının mekruh olduğu gibi…

Kibir sahiplerinin kıyılarından olan her hangi bir şeyi namaz içinde yapmak mekruhtur. Çünkü namaz tevazu’, tezellül ve huşu’ makamıdır. Gururlanıp kibirlenmek ise buna aykırıdır.

Namazı sadece bir ızar ile kılmak mekruh olduğu gibi, yalnız bir don veya şalvar ile kılmak da mekruhtur. Çünkü Pey­gamber (S.A.V.) Efendimiz :

«Elbette, sizden biriniz, bir bölümü omuzunun üzerinde bulun­mayan tek bir elbise ile namaz kılmasın.» buyurmuştur.

Fakat başka bir elbise bulamamak gibi bir özrü olan kimse­nin, -farz olan setri sağlayan- tek bir elbise ile namaz kılması mekruh değildir. [233]

 

Başı Açık Namaz Kılmak

Bir kimsenin tembelliğinden veya ehemmiyet vermeme­sinden dolayı, başı açık olarak namaz kılması mekruhtur.

Fakat bir kimsenin huşu, tezellül maksadı ile başım açmasın­da bir beis yoktur. Yine’de evlâ olan, başı, örterek namaz kıl­maktır.                                              

Kirden korunmayan iş elbiseleri ile namaz kılmak mek­ruhtur.

Namaz kılan erkeğin üç elbise ile namaz kılması müstehabtır : (v.s.)

1- İzâr (= Belden aşağı tutunulan peştemal veya şalvar

2 – Kamîsa (= Gömlek)

3 – îmâme (= Sarık)

Bir kimse, bez ağartıcı kimselerin yaptığı gibi- bütün bedenini tek bir elbise örterek namaz kılmış olsa, bu kerâhatsiz olarak caizdir. Bu durumda ancak,   müstehab olan terkedilmiş olur.

Kadınlar için de, üç elbise ile namaz kılmak müstehabtır:

1- Kâmıs (= Üste giyilen gömlek)

2- îzâr (Belden aşağı sa­rılan peş-temal veya benzeri birşey)

3- Miknaa (=Başa örtülen ve uçları çene altında bağlanan, baş örtüsü; bir de kına’ vardır ki, bu miknaa’dan büyüktür. Bu da çene altında bağlandıktan sonra, kalan kısmı da arkada bağlanır. Hummâr denilen bir baş örtüsü daha vardır ki, bu önce bahsettiğimiz baş örtülerinin iki­sinden de büyüktür. Bununla baş örtüldükten sonra kalan kısmı göğüsler üzerine veya sürt tarafına salıverilir. [234]

 

Mekruh Hareketler

Namaz kılan kimsenin rükû’ esnasında, başını yukarı kal­dırması veya aşağı eğmesi mekruhtur. Çünkü, bu durumda rükûda sünnet olan duruşa muhalefet edilmiş olur.

Namaz kılan kimsenin, namaz içinde vücûdu veya elbise si ile oynaması mekruhtur.

Namaz içinde parmakları çıtlatmak mekruhtur. Bâzıları buna, Lût Kavminin işidir demişlerdir. Bu durumda parmakları, namaz dışında çıtlatmak da mekruhtur.             

Namaz içinde parmakları birbirlerine geçirmek de mek­ruhtur. Çünkü    Peygamber  (S.A.V.) Efendimiz, mescid içinde böyle yapmayı yasaklamıştır. Namaz içinde yasaklanmış olması ise, daha önce gelir.

Namaz içinde elini böğrüne koymak mekruhtur.

Secde yerindeki ufak taşlan eli ile düzeltmek mekruhtur. Fakat, bunların yükseklik ve alçaklık farkları fazla olur ve bu sebeple secdede alnm değmesi farz olan miktan yere değip dur­madığı için secde etmek mümkün olmazsa, bu durumda bu taş­ları bir veya iki defa elleri ile düzeltmesi caizdir. Bu husustaki iki rivayetten en zahir olanı, taşları elleri ile bir defa düzeltmek ve bunu fazlalaştırmamaktır. Çünkü Peygamber (S.A.V.) Efen­dimiz:

«Namaz lalarken secde yerindeki taşları sığayıp silerek düzeltme. Fakat eğer, onları sığayıp silerek düzeltmedikçe secde etmek mümkün olmaz ve onları düzeltmek lâzım olursa, bir defa düzelt.» buyurmuştur.                                     

Namaz kılan kimsenin, namaz esnasında bağdaş kurma: ;ı mekruhtur. Bu hal bir özürden dolayı olursa mekruh değildir. Sahih olan kavle göre, “namaz dışında bağdaş kurmak mekruh değildir. Çünkü, Rasûlullah (S.A.VJ Efendimiz’in ashâb-ı kira­mı ile otururken bağdaş kurduğu rivayet edilmiştir. Fakat iki diz üzerine oturmak, -tevâzû’a yakın olduğu için daha evlâdır.

Namaz kılan kimsenin gözlerini yumması mekruhtur.

Namaz kılan kimsenin yüzünü çevirerek, sağa sola bak­ması mekruhtur. Eğer göğsünü kıbleden çevirirse, namaz fâsif olur. Sadece göz ucu ile bakması ise mekruh değildir,

Namaz kılan kimsenin, sarığının kenan üzerine secde et­mesi mekruhtur. Bu mes’ele secde bahsinde geçmişti. [235]

 

Öksürür Gibi Yapmak

Namaz kılan kimsenin zaruret olmaksızın, kasden tenah-nuh etmesi, yâni öksürmesi, öksürür gibi etmesi mekruhtur. Eğer böyle yaptığı sırada sadece bir ses çıkarır; bu sesin brr har­fi olmazsa veya bu sesle birlikte yalnız bir harf meydana gelirse, bu durum mekruhtur. Fakat, bu ses esnasında iki veya daha zi­yade harf meydana gelirse, bu takdirde namazı fâsid olur.

Namaz kılan kimse, eğer öksürmeye mecbur kalır veya öksürür gibi yapması da ziyade zaruret sebebi ile olursa, meselâ balgam kendisinin okumasına mâm olur veya imâm olan kimse­nin açıktan okumasını engellerse bu durumda mekruh olmaz. Fakat, bu durumda güzel olan, edebe riâyet için, namaz kılan kimsenin gücü yettiği müddetçe öksürüğü gidermesidir. Ama eğer, onu gidermekten dolayı bir zarar meydana gelir veya ök­sürüğü gidermekten dolayı kalbine meşguliyet gelirse, bu du­rumda evlâ olan öksürüğü gidermeye çalışmamakdır. [236]

 

Namazda İşaretle Selam Almak

Namaz kılan kimsenin, eli ile veya başı ile işaret ederek selâm alması mekruhtur. Dili ile selâm alırsa namazı fâsid olur.

Namaz kılan kimse, selâm kasdı ile müsâfaha ederse yi­ne namazı fâsid oluı

Hâsılı, namaz kılan kimsenin selâm alması hâlinde na-mazmm mekruh olması, “selâmı manen alması şartına bağlıdır. Selâmı hakikaten alırsa namazı fasid olur.

Namaz kılan kimsenin, bir çocuğu veya kendisini meşgul eden herhangi bir şeyi üzerine alıp yüklenmesi mekruhtur.

Şiddetli bir nefesle boğazından balgam çıkartmak, -özür olmaksızın-   mekruhtur. Bu husustaki tafsilât   tenahnuh’ta ol­duğu gibidir.

Namaz kılan kimsenin ağzına, okumasma mâni’ olmaya­cak miktarda altın veya gümüş para, inci ve benzerleri gibi şey­leri alması faydasız bir meşguliyet olduğu için mekruhtur.

Fakat eğer o şeyler kendisini, harfleri edâ etmekten alıkor ve namazın caiz olacağı miktarda Kur’an okuyamazsa, bu durumda o. kimsenin namazı fâsid olur: [237]

 

Üflemek

Namaz içinde üfürmek mekruhtur. Burada sadece mek­ruh olur denilebilmesi için, bu üfleme esnasında iki veya daha fazla harfin belli olabileceği bir sesin işitilmemesi gerekir.

Bu durumda, eğer iki veya daha çok harfi içine alan bir ses işitilirse, namaz fâsid olur. Böyle bir ses meydana gelmesine rağmen, bu ses işitümezse, yine namaz mekruh olur. [238]

 

Bir Şey Yemek

Bir kimsenin namaz esnasında, dişleri arasından çıkan nohut miktarından az olan bir şeyi yutması mekruhtur. Fakat eğer bu şey söylediğimiz miktardan fazla olursa, namazı fâsid olur, O şeyin nohut miktarında olması hâlinde de, sahih olan kavle göre yine namazı fâsid olur. [239]

 


[1] Anktebût Sûresi, âyet : 45

[2] Meâric Sûresi, âyet : 34, 35

[3] Bakara Sûresi, âyet : 110

[4] Bakara Sûresi, âyet : 110

[5] Bakara Sûresi, âyet : 277

[6] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 17-19.

[7] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 19-21.

[8] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 21-32.

[9] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 33-34.

[10] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 35.

[11] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 35-36.

[12] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 36-37.

[13] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 37-39.

[14] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 39-43.

[15] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 43.

[16] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 43.

[17] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 44-46.

[18] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 46-49.

[19] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 49-52.

[20] îlac: idhal, girdirme, içeri sokma.          

[21] Mâide sûresi, âyet: 6                         

[22] Müştehât: Erkeklik hissini tahrik edecek hale gelmiş ama baliğa ol­mamış kız

[23] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 52-53.

[24] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 53-55.

[25] Zira’ = Bu günkü ölçülerle 75 cm. ile 90 cm. arasında değişen bir uzun­luk ölçüsü.

[26] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 56-57.

[27] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 57-58.

[28] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 58-59.

[29] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 59.

[30] Bakara Sûresi, âyet; 201

[31] Bakara Sûresi, âyet; 156

[32] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 59-61.

[33] Vakıa Sûresi, âyet; 79

[34] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 61-62.

[35] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 62-63.

[36] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 63-64.

[37] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 64.

[38] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 64-65.

[39] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 65-66.

[40] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 67-73.

[41] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 73-76.

[42] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 76-77.

[43] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 78-81.

[44] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 81-85.

[45] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 85.

[46] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 85-91.

[47] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 91-93.

[48] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 93-98.

[49] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 98-102.

[50] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 102-115.

[51] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 115-117.

[52] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 117-120.

[53] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 120-121.

[54] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 121-122.

[55] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 122-126.

[56] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 126-127.

[57] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 127.

[58] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 128-129.

[59] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 129-130.

[60] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 130-131.

[61] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 131-132.

[62] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 132-136.

[63] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 136-137.

[64] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 137.

[65] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 137-139.

[66] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 139.

[67] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 139-140.

[68] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 140.

[69] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 140-141.

[70] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 141-142.

[71] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 143.

[72] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 143-144.

[73] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 144.

[74] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 144.

[75] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 145-148.

[76] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 149.

[77] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 149.

[78] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 149.

[79] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 150.

[80] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 150-151.

[81] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 151-152.

[82] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 152.

[83] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 152-156.

[84] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 156-160.

[85] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 160-161.

[86] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 161-164.

[87] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 164-165.

[88] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 165.

[89] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 165.

[90] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 166.

[91] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 166-167.

[92] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 167-168.

[93] Bakara Sûresi, âyet : 115

[94] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 168-175.

[95] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 176.

[96] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 176.

[97] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 177.

[98] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 177.

[99] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 177.

[100] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 178.

[101] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 178-180.

[102] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 180-181.

[103] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 181-182.

[104] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 182-183.

[105] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 183-184.

[106] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 184.

[107] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 185.

[108] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 185-186.

[109] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 186-187.

[110] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 187.

[111] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 187.

[112] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 187.

[113] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 188-189.

[114] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 190-192.

[115] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 192.

[116] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 192-193.

[117] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 193-194.

[118] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 195.

[119] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 195-198.

[120] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 198.

[121] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 198-199.

[122] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 200.

[123] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 200-202.

[124] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 202.

[125] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 203-206.

[126] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 207-208.

[127] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 208.

[128] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 209.

[129] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 209-210.

[130] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 210-211.

[131] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 211-212.

[132] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 212.

[133] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 212-214.

[134] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 214.

[135] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 214.

[136] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 215.

[137] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 215-216.

[138] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 216-219.

[139] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 219.

[140] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 219-220.

[141] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 220-221.

[142] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 221-223.

[143] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 223-224.

[144] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 225.

[145] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 225-227.

[146] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 227-229.

[147] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 229-230.

[148] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 230.

[149] Nahl Sûresi  âyet -, 98

[150] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 230-233.

[151] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 233.

[152] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 233-234.

[153] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 234-235.

[154] Muavvizeteyn Felak ve Nâs Sûrelerinin ikisine birlikte verilen isimdir.

[155] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 235-237.

[156] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 237.

[157] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 237-238.

[158] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 238-239.

[159] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 239.

[160] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 240.

[161] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 240.

[162] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 241.

[163] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 241.

[164] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 242.

[165] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 242.

[166] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 242-243.

[167] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 243.

[168] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 243-244.

[169] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 244.

[170] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 244.

[171] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 245-246.

[172] Bakara Sûresi, &yet : 201

[173] Al-i’ImrânSüresi âyet: 8

[174] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 246-247.

[175] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 247-248.

[176] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 249-250.

[177] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 250-253.

[178] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 254.

[179] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 254.

[180] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 254.

[181] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 255.

[182] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 255-256.

[183] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 256-259.

[184] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 259-260.

[185] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 260-262.

[186] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 262-263.

[187] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 263.

[188] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 264.

[189] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 264-266.

[190] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 266.

[191] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 267-268.

[192] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 268.

[193] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 268-269.

[194] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 269-270.

[195] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 270.

[196] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 270-271.

[197] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 271.

[198] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 271-272.

[199] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 272.

[200] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 273.

[201] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 274.

[202] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 274-275.

[203] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 275-276.

[204] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 276-278.

[205] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 278-279.

[206] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 279.

[207] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 279-280.

[208] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 280.

[209] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 280.

[210] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 280-281.

[211] Bakara Sûresi, âyet: 201

[212] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 281-282.

[213] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 282.

[214] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 282-284.

[215] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 284-285.

[216] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 286-287.

[217] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 287.

[218] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 287-288.

[219] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 288-289.

[220] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 289.

[221] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 290-291.

[222] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 291-292.

[223] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 292.

[224] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 292-293.

[225] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 293.

[226] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 293.

[227] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 294.

[228] Ahzâb Süresi, âyet : 35

[229] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 294-295.

[230] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 295.

[231] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 296.

[232] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 296-297.

[233] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 297-298.

[234] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 298-299.

[235] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 299-300.

[236] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 300.

[237] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 301.

[238] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 301.

[239] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 301.

Haleb Sagir” kitap hakkında daha fazla bilgi edinmek için Ücretsiz pdf olarak almak için aşağıdaki indirme düğmesini tıklayın

Bozuk bağlantıyı bildirin
Siteyi Yardim Et


for websites