HANIMLAR İÇİN İSLÂM İLMİHALİ

HANIMLAR ICIN ISLAM ILMIHALI PDF INDIRIN
  • Kitap başlığı:
 Hanimlar Icin Islam Ilmihali
  • Yazar:
Ebu Malik el-Mısri
  • Kitap Sayısı
573
  • Dil:
Türkçe
  • Görünümleri:
  • PDF Doğrudan  
İndirme için tıklayın
  • Satın al  
Kağıt Kapak için

hanimlar icin islam ilmihali – kitap örneği

İçindekler

VII. YEMİNLER VE ADAK

  1. Yeminler

Yemin Adabı:

Yemin Türleri:

  1. Lağv Yemini:
  2. Gamûs Yemini:
  3. Münakit Yemini:

Hatırlatmalar:

Yemin Kefareti:

Hatırlatmalar:

Adak

Adaklar İki Kısma Ayrılır:

Adakla İlgili Bazı Hükümler:

VIII. YİYECEKLER, İÇECEKLER VE KAPLAR

  1. Yiyecekler

Nassla Haram Kılınan Yiyecekler;

  1. Bütün Türleriyle Leşler:
  2. Akıtılmış Kan:

3- Domuz:

  1. Allah’tan Başkası Adına Boğazlanan Hayvanlar:
  2. Evcil Eşek Eti:

Hatırlatmalar:

  1. Yırtıcı Hayvanların Ve Kuşların Etleri:
  2. Pislik Yiyen Hayvanların Etleri Ve Sütleri:

Pislik Yiyen Hayvan Ne Zaman Helal Olur?

  1. Şeriatın Öldürülmesini Emrettiği Hayvanlar:
  2. Şeriatın Öldürülmesini Yasakladığı Hayvanlar:
  3. Haşerât Türünden Hayvanlar Ve Pisliklerin Yenilmesi Haramdır.

İthal Etlerin Yenilmesi Caiz Midir?

Zorda Kalanların Haram Kılınmış Etlerden Yemelerine Ruhsat Verilmiştir.

Haram Kılınmış Şeyleri Tedavi Amaçlı Kullanmak Caiz Midir?

Haram Kılınmış Şeylerle Tedavi Olmak Caiz Değildir.

Hatırlatma:

Şeriata Uygun Boğazlama:

Boğazlama Şartları:

Boğazlama Adabı:

Kurban Yavrusunun Boğazlanması:

Kurbanlıklar:

Kurban Kesenlere Mekruh Olan Davranışlar:

Kendisi Ve Ev Halkı İçin Bir Koyun Kurban Etmesi Kişiye Yeterlidir:

Deve Kurbanında On, Sığır Kurbanında Yedi Kişi Ortak Olabilir.

Hatırlatmalar:

Kurban Edilmesi Caiz Olmayan Hayvanlar:

Hatırlatmalar:

Akîka Kurbanı:

Hanımların Yemek Âdabı:

Yemeğe Başlarken Besmele Getirmeyi Unutan, Hatırladığı Zaman Söyler:

İçecekler

İçecekler Âdabı:

Kaplar

  1. MÜSLÜMAN HANIMLARIN KIYAFETLERİ

Setr-i Avretin  vucûbiyeti / Örtünmenin Gerekliliği:

  1. Hanımların Yabancılar Karşısındaki Kıyafetleri:

Hanımların Yüz Ve Elleri:

Hatırlatmalar:

Hatırlatma:

Hatırlatmalar:

  1. Hanımların Mahremleri Yanındaki Kıyafetleri:

Bir Kadın Mahremlerine Hangi Ölçüde Görünebilir?

Hatırlatmalar:

Kadına Mahreminin Dokunması Ve Öpmesi -Şehvetle Olmadığı Takdirde- Caizdir.

  1. Kadınların, Kadınlar Arasındaki Kıyafetleri.

Mümin Kadın, Kâfir Bir Kadına Ziynetini Gösterebilir Mi?

  1. Hanımların, Kölelerinin Yanındaki Kıyafetleri.

Hatırlatma;

Bakışmalarla İlgili Bazı Konular

  1. Erkeğin, Mahremi Olmayan Bir Kadına Bakması:

Tercihi Gerektiren Maslahat Durumunda Erkeğin Kadına Bakması Mubahtır:

Kadınlara Bakmanın Mubah Olduğu Durumlar:

  1. Nişanlanmak İçin Bakmak:
  2. Tedavi Amacıyla Bakmak:
  3. Hâkim Ve Şahitlerin Bakması:
  4. Alışveriş Ve Benzeri Muamelelerde Bakmak:

Erkeğin, Mahreminin Yanına Girerken İzin Alması:

Bir Erkeğin, Yabancı Bir Kadınla Yalnız Kalması Haramdır:

Zina Etme İhtimali Bulunmayan, İki Veya Üç Erkeğin, Yalnız Bir Kadının Yanına Girmeleri Caizdir.

  1. Kadının, Mahremi Olmayan Erkeğe Bakması:

Tesettür Ve Fitneden Emin Olunması Şartıyla Bir Kadın, Hasta Bir Erkeği Ziyaret Edebilir:

Zaruret Durumunda, Bir Kadın, Bir Erkeği Tedavi Edebilir:

Kadınların Yabancı Erkeklerle Tokalaşması Caiz Değildir:

Kadınların Erkeklere, Erkeklerin Kadınlara Selam Vermesi Caizdir:

Fitneden Emin Olunduğu Takdirde, Kadınların Serî Ölçülere Dikkat Ederek, Erkeklerle Konuşmaları Caizdir:

İhtiyaç Nedeniyle Bir Erkeğin, Bir Kadınla Telefonda Konuşması:

Giyim Âdabı

  1. MÜSLÜMAN HANIMLARIN ZİYNETLERİ

Hanımlar Nelerle Süslenebilirler? Meşru Ve Gayri Meşru Olan Süslenme Şekilleri Ve Süslenme Âdabı:

  1. Saç ziyneti:

Saç Tarama Âdabı:

Saç Ektirmek Ve Peruk Takmak Caiz Değildir:

Saç Olmayan, İpek, Yün Ve Benzeri İpleri Saça Eklemek Caiz Midir?

Koltuk Altı Ve Kasık Bölgesindeki Tüylerin Alınması:

Kaşları Aldırmak Haramdır:

Hatırlatma:

Hatırlatma:

Ellerin ve ayakların boyanması caizdir:

Pudra ve Allıklar Kullanmak:

Hatırlatma:

Rujların Zararları:

Hatırlatma:

Hatırlatma:

Ziynet Ve Moda Amacıyla Renkli Lensler Takmanın Hükmü:

  1. NİŞAN VE EVLİLİK

Evliliğe Teşvik:

Evliliğin Hükmü:

Kendileriyle Evlenmenin Haram Olduğu Kadınlar:

Kendileriyle Evlenmenin Haram Olduğu Kadınlar İki Kışıma Ayrılır;

  1. I) Kendileriyle Evlenmenin Devamlı Haram Olduğu Kadınlar:
  2. a) Kan Hısımlığıyla Haram Olanlar -Bunlar Yedi Sınıftır-:

Kişinin, Zinadan Olma Kızıyla Evlenmesi Caiz Midir?

  1. b) Sıhrî Hısımlık/Evlenmeden Doğan Hısımlık Nedeniyle Evlenilmesi Haram Olan Kadınlar Dört Sınıftır:

Hatırlatma:

  1. c)  Emzirme Nedeniyle Evlenilmesi Haram  Olanlar:

Hatırlatma:

Emzirme Nedeniyle Haramlığın Oluşması İçin İki Şart Vardır:

Hatırlatma:

  1. II) Geçici (Süreli) Haram Olanlar:

Hatırlatmalar:

Hatırlatma:

Şeriatın Geçersiz Kıldığı Nikâhlar

  1. Şiğâr Nikâhı / Trampa Şeklinde Evlilik:
  2. Muhali il/Hülle Nikahı:

Hatırlatma:

  1. Muta Nikahı:
  2. Protokollü/Gizli Evlilik:

Eşlerde Aranan Özellikler

  1. a) Hanımda Bulunması Müstehap Olan Özellikler:

Hatırlatma:

  1. b) Kocada Bulunması Müstehap Olan Özellikler:

Hatırlatma:

Nişanlanmak

Erkek, Evleneceği Kızın Nerelerine Bakabilir?

Hatırlatma:

Evlenilecek Kıza Bakmada Serî Ölçüler:

Hatırlatma:

Hatırlatma:

  1. a)  Sağlık Raporunun Olumlu Yönleri:
  2. b)  Sağltk Raporunun Olumsuz Yönleri:

Hatırlatmalar:

Nikâh Akdi

Nikâh Akdinin Rükûnları: İcâb Ve Kabuldür.

Nikâh Akdinin Sıhhat Şartları:

Hatırlatma:

Hatırlatma:

Nikâh Akdinde Bazı Şeylerin Şart Koşulması:

Kısıtlı Haklarla Evliliğin Hükmü:

Hatırlatma:

Mehir

Mehirde Üst Limit Yoktur:

Mehirde Alt Limit Olmadığı Gibi Maddi Veya Manevi Değerler De Mehir Olabilir:

Kadın, Mehrin Tamamına Ne Zaman Hak Sahibi Olur?

Hatırlatma:

Kadın Ne Zaman Mehrin Yarısını Hak Eder?

Mehirin Peşin Ve Vadeli Olması:

Vadeli Mehir İki Şartla Caiz Olur:

Hatırlatma:

Nikâhın İlan Edilmesi:

Nikâhın İlanı Nasıl Yapılır?

Düğünlerde Yapılan Münkerlerden/Kötülüklerden Bazıları:

Düğünde Velime Yemeği:

Velîmcye Katılmamak:

Gelin Hanımın Düğün Günü, Kocasının Misafirlerine Hizmet Etmesi Caizdir:

Evlenenlerin Tebrik Edilmesi:

Evlenenlere Yapılacak Dua:

Evlenenleri Bu Dualarla Tebrik Etmek Gerekir.

Gerdek Gecesinin Âdabı:

Cinsel İlişki Âdabı:

Hatırlatma:

Kadın, Cinsel İlişkide Bulunmak İsteyen Kocasını Engellemesi Caiz Değildir.

Yabancı Bir Kadına Gözü İlişen Kişi, Eşine Dönüp Onunla Birlikte Olmalıdır:

Eşlerin Aralarındaki İlişkiyi, Başkalarına Anlatmaları Caiz Değildir:

Emzikli Kadınla Cinsel İlişkide Bulunmak Caizdir:

Azil Yapmak/Dışarı Boşalmak Mekruhtur:

Hamilelikten Korunma Yöntemleri:

Tüp Bebek Veya Aşılama Yöntemiyle Hamilelik:

Eşlerin Karşılıklı Haklan:

  1. a) Erkeğin Hanımı Üzerindeki Hakları:
  2. A) Erkeğin Hanımı Üzerindeki Hakları:

Hatırlatma:

  1. B) Kadının, Kocası Üzerindeki Hakları:

Hatırlatma:

Hatırlatma:

  1. C) Eşler Arasında Ortak Haklar:

Birden Fazla Evlilik

Meşruiyeti:

Birden Fazla Evliliğin Şartları:

Birden Fazla Evliliğin Meşru Kılınmasının Hikmeti:

Birden Fazla Evlilikle İlgili Bazı Fıkhı Hatırlatmalar:

Doğum Hükümleri

Doğumu Kim Yaptırır?

Doğum Sonrasında, Çocuğu Müjdelemek Ve Tebrik Etmek Müstehaptır:

Çocuğun Sağ Kulağına Ezan; Sol Kulağına Kamet Okunur Mu?

Yeni Doğan Çocuğun Damağına Hurma Çiğneyip Sürmek:

Akîka Kurbanı Kesmek Mustehaptır:

Bebeğin Saçının Tıraş Edilerek, Saçının Ağırlığında Gümüş İnfak Edilmesi:

Hatırlatma:

Çocuğun Sünnet Ettirilmesi:

Çocuğa İsim Verilmesi:

İsimde Aranan Şartlar Ve İsim Koyma Âdabı:

Haram İsimler:

Mekruh İsimler:

Nuşûz/Kadının İtaatsizliği Ve Çözümleri

İtaatsizliğin Çözümleri:

Yatağı Ayırmada Süre:

Hatırlatma:

Hatırlatma:

Eşler Arasındaki Anlaşmazlıklar Ve Çözüm Yolları:

Hakemlerin Yetkileri:

Hakemlerin Farklı Kararlar Vermesi:

XII. TALÂK / BOŞANMA VE HÜKÜMLERİ

Talakın Şartları

  1. a) Boşayanla (Kocayla) İlgili Şartlar:

Sarhoşun Boşaması:

Şaka İle Boşama:

  1. b) Boşananla (Kadınla) İlgili Şartlar:
  2. c)  Boşama Lafızlarıyla İlgili Şartlar:

Hatırlatmalar:

Talakta Şahitler:

Talak/Boşama Türleri

Hatırlatma:

Bidat -Haram- Talak Türü:

Bidat Talak Geçerlidir:

Bidat Talakla Hanımını Boşayan Ne Yapmalıdır?

Hanımını Boşamak İsteyen, Ne Zaman Boşamalıdır?

Hatırlatma:

Kadın Kendini Boşayabilir Mi?

Ric’î Ve Bâin Talak

Ric’î/Dönülebilir Talakın Meşru Kılınmasının Hikmeti:

Ric’î Talakın -Boşanmaktan Vazgeçmenin- Sıhhat Şartları:

Hatırlatma:

Ric’î Talakta Geri Dönüş Nasıl Gerçekleşir?

Hatırlatmalar:

Talak Ne Zaman “Küçük Bâin” -Beynûne Suğrâ Olur?

  1. Büyük Bâin Talak -Beynûne Kubrâ:
  2. Söylendiği Anda Gerçekleşen Talak,  Gelecek Zamanda Talak Ve Şarta Bağlı Talak:

Hatırlatmalar:

Boşanan Hanımların Nafaka Ve Mesken Hakkı

Üç Talakla Boşanmış Kadının Durumu:

Boşanmış Hamile Kadının Durumu:

Boşanan Kadınların Nafaka Hakkı:

Hidâne  Küçük Çocukların Velayet Hakkı:

Boşanan Kadınların İddeti:

İddetin Tanımı:

İddetin Hikmeti:

Erkeğin İddet Beklemesi Gerekir Mi?

İddet Türleri:

  1. Cinsel İlişkide Bulunulmuş Kadının İddeti:
  2. Cinsel İlişkide Bulunulmadan Boşanmış Kadının İddeti:
  3. Hamile Kadının İddeti:
  4. Mürtâbe  Kadının İddeti:
  5. Hayız Kanıyla Hastalık Kanını Ayırt Edemeyen, İstihâze Kanamalı Kadının İddeti:
  6. Hulû Konusu

Hatırlatma:

Erkeğin Hanımını, Ona Zarar Vermek Amacıyla Nikâhı Altında Tutması Caiz Değildir.

Hulû, Talak Olarak Hesap Edilir Mi?

Hatırlatmalar:

Hulû Yapılan Kadının İddet Süresi:

III. Liân / Lanetleşme

Laneti Eşmenin Niteliği:

Laneti Eşmenin Sonuçları:

Hatırlatmalar:

  1. Îlâ

İlâ İçin İki Durum Söz Konusudur;

Kocası Kaybolan Kadının Hükmü:

  1. Zıhar

Hatırlatmalar:

Gayri Müslim Evli Çiftlerden Birinin Müslüman Olması Durumu:

Hatırlatmalar:

XIII. MİRAS

Mirasçı Olunan Mallar

Mirasçı Olma Nedenleri

Mirasçı Olmayı Engelleyen Durumlar

Mirasçılar

Asabe Üç Kısma Ayrılır.

Erkeklerden Mirasçı Olanlar On Beş Tanedir. Bunlar;

Kadınlardan Mirasçı Olanlar On Tanedir. Bunlar;

Kadınların Mirastaki Durumları:

  1. Öz Kızın Mirastaki Durumu:

Öz Kızın Mirastaki Durumu

  1. Oğlun Kızlarının Durumu:
  2. Annenin Durumu:

Ölünün Annesinin Mirastaki Durumu

  1. Hanımın Durumu:

Hanımın Mirastaki Durumu

  1. Oz Kız Kardeşin Durumu:

Öz Kız Kardeşinin Mirastaki Durumu

  1. Anne Bir Kız Kardeşlerin Durumu:

Anne Bir Kız Kardeşinin Mirastaki Durumu

  1. Baba Bir Kız Kardeşlerin Durumu:

Baba Bir Kız Kardeşinin Mirastaki Durumu

  1. Anne Veya Baba Tarafından Ninenin Durumu:

Sahih Ninenin Mirastaki Durumu

  1. Bir Köleyi Azat Eden Kadının Mirastaki Durumu:

Hatırlatmalar:

Asabenin En Yakını Ve Önceliklisi Sırasıyla Şunlardır;

Hacb / Mirastan Mahrumiyet

SON SÖZ


VII. YEMİNLER VE ADAK

I. Yeminler

Tanımı: Yemin kelimesinin çoğulu ‘eymân’dır. Sözlükte, so­lun karşıtı sağ el, sağ taraf anlamındadır. Yemin edenlerin, birbir­lerinin sağ elini tutmalarından kinaye olarak, kavramsallasın ış­tır. Dini kullanımda, bir işin gerçekliği veya teyit edilmesi için Yüce Allah’ın isminin veya sıfatının zikredilmesidir.

Yemin Adabı:

  1. Aşırı Yemin Etmek Mekruhtur.

Yüce Allah, çokça yemin edenleri kınamış ve; ‘Alabildiğine yemin eden, aşağılık kimseye itaat etme’ [1] buyurmuştur. Ayrıca Şanı Yüce Allah; ‘Yeminlerinizi koyurun [2] buyurmuştur.

Arablar az yemin etmek suretiyle kişiyi methederlerdi. Bu­nun hikmeti, küçük-büyük her şeyde yemin eden kimsenin di­linin yemin etmeye alışması, kalbinde yeminin bir etkisinin kal­mamasıdır. Dolayısıyla yemin etmeyi alışkanlık edinen kimsenin, yalan yere yemin etmeyeceğinden emin olunmaz ve yemin asıl amacını yitirmiş olur.[3]

  1. Yemin Sadece Allah’ın İsimleriyle ve Sıfatlarıyla Yapılır:

İbn Ömer (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallaîlâhu aleyhi ve sellem) Ömer b. Eİ-Hattâb’a bir kafile içinde babasına yemin ederken yetişmiş ve; «Dikkat edin! Allah, kesinlikle baba­larınız adıyla yemin etmeyi size yasaklamıştır. Kim yemin ede­cekse, Allah adına yemîn etsin, yahut sussun!» buyurmuştur.[4]

Bu hadisten iki hüküm öğrenmekteyiz;

  1. a)Allah’tan başka bir şey adına yemin etmenin yasaklandı­ğı. Özellikle de, atalar adına yemin etmenin yasak olduğu. Çün­kü o dönem Araplarında atalar adına yemin etmek en yaygın yemindi.
  2. b) Allah’ın dışında bir şeye yapılan yemin, ‘yernirı olmaz’. Yemin edilen şeyin ibadet edilmeyen ama saygı değer bir şey olması bu sonucu değiştirmez. Örneğin Peygamberler, melekler, âlimler, Kabe ve benzerleri adına yemin, yemin olmaz.[5]

Yüce Allah’ın sıfatları adına yemin etmek caizdir. Ebû Hu-reyre (radiyallâhu anh)’ın rivayet ettiği, cehennemden çıkacak en son kişinin kıssasında şöyle anlatılmakta; ‘…O kişi, Allah’a dua etmeye devam eder. Bunun üzerine Allah Teâla; ‘eğer sana istediğini verirsem, benden başka şeyler istersin’ buyurur. O; İz­zetine yemin ederim ki, başka bir şey istemeyeceğim’ der.[6] Bu hadiste, Allah Teâla’nm izzetine yemin edilmektedir. Bu, sânı yüce Allah’ın sıfatıdır. Eyyûb (aleyhisselam)da, Yüce Allah’ın iz­zeti adına yemin etmiştir, Ebû Hureyre (radiyallâhu anh) anlatıyor; Rabbi ona nida etti ve; «Yâ Eyyûb! Ben, seni gördüğün şeylerden müstağni kılmadım mı?’ buyurdu. O; ‘İzzetine yemin olsun ki, evet, [beni muhtaç bırakmadın]; ancak ben, senin bere­ketinden müstağni olamam’ dedi.[7]

İbn Ömer (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Peygamber (sailallâhu aleyhi ve sellem), «hayır, kalpleri evirip-çevirene yemin olsun ki» diyerek yemin ederdi.[8]

Useyd bin Hudayr, ‘Allah’ın bekasına yemin olsun ki, onunla savaşacağız’ diyerek yemin etti. Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de onu onayladı. Burada üzerine yemin edilen Yüce Allah’ın ‘hayat ve beka sıfatlarıdır. Bu nedenle, Yüce Allah’ın sıfatları üzerine yemin etmek caizdir. Aynı şekilde Kuran üzerine yemin etmek de caizdir. Çünkü Kuran, Allah Teâİâ’nm kelâmıdır. Âlimler, Kuran üzerine yapılan yeminin geçerli olduğunu belirt­mişlerdir.

Hanefî mezhebine göre, Nebi/Peygamber, Kuran, Kabe gibi Müslümanların kutsalları üzerine yemin edilme­si caiz değildir.[9] İmam Şafiî, İmam Mâlik ve İmam Ahmed bin Hanbel’e göre, Kuran ve Kuran âyetleri üzerine yapılan yeminler muteberdir. Bozulması halinde kefaret gerekir.[10] Hanbelîlere göre Kabe ve diğer kutsallar üze­rine yemin etmek caiz değildir. Ancak Peygamber adına yemin etmek caizdir. Bozulması halinde kefaret gerekir.[11]

  1. Allah’ın dışında bir şeye yemin ‘şirk’tir:

Kabe’ye yemin olsun ki, hayır!’ diyen birini işittiğinde, İbn Ömer (radiyallâhu anh) şu hadisi nakletmiştir; Peygamber (sal­lallâhu aleyhi ve sellem) «Allah’tan başka bir şey üzerine yemin eden küfretmiş veya şirk koşmuş olur’ buyurdu.[12]

Peygamber, Kabe, şeref, namus ve benzer şeyler üzerine yemin etmek caiz değildir. Büreyde (radiyallâhu anh} anlatıyor; ‘Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), «emanet üzerine yemin eden bizden değildir» buyurmuştur.[13]

  1. Dili sürçen ve Allah’tan başka bir şey üzerine yemin eden; hemen ‘La ilahe illallah’ demelidir.

Ebû Hureyre (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallal-lâhu aleyhi ve sellem) «sizden yemin ederken [yanlışlıkla] lât ve uzza adına diyenler; hemen ‘Lâ ilahe illallah’ desin» buyurmuş­tur.[14]

Sa’d (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Lât ve uzza adına yemin etmiştim. Bunun üzerine Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem); «Lâ ilahe illallah de, sonra üç defa sol tarafına tükür, [kovulmuş şeytandan Allah’a] sığın ve bir daha öyle söyleme» buyurdu.[15]

  1. İslam ümmetinin dışında bir şey üzerine bilerek yalan ye­min eden, yemininde söylediği gibi olur:

Sabit bin ed-Dahhâk (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) «kim, İslam milletinin dışında bir şey üzerine bilerek ve yalan söyleyerek yemin ederse, söylediği gibi olur!» buyurmuştur.[16]

Örneğin, şu işi yaptığım zaman yahudi veya hırıstiyan ola­yım, diyerek yemin eden kişi; o işi yaptığı takdirde veya geçmişte yaptığı bir şey üzerine yemin ettiği takdirde ‘haram’ işlemiş olur. Yemin ettiği şeyde doğru sözlü veya yalancı olması fark etmez. Bu yemini, yemin olmadığı gibi, kefareti de yoktur. Şayet böy­le yemin ederek, bir şeyden uzak olmayı veya doğru olduğunu zannettiği bir şeye kendisini zorlamayı kastetmiş ise, küfre gir­mez. Ancak yeminiyle küfre razı olduğunu kastetmişse veya ya­lan olduğunu bildiği bir şeye yemin etmişse, anında kâfir olur. Bu konuda âlimlerin sözlerinin özeti budur. -Allah en doğrusunu bilendi.[17]

  1. Allah adına yapılan yemini kabul etmek:

Ebû Hureyre (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurdu ki; ‘Meryem oğlu İsâ, hırsızlık eden bir adamı gördü ve; ‘hırsızlık mı yaptın?’ dedi. Adam; ‘ken­disinden başka ilah olmayana yemin olsun ki, hayır!’ dedi. Bu­nun üzerine İsa alehisselam; ‘Allah adına yemin edene inanıyor; gözümü yalanlıyorum’ dedi [18] Allah adıyla kime yemin edilir­se, o yemini kabul etsin; Allah adına yemini kabul etmeyenin, Allah’tan nasibi olmaz.[19]

 

Yemin Türleri:

  1. Lağv Yemini.
  2. Gamûs Yemini.
  3. Münakit Yemini.

1. Lağv Yemini:

Yemin etmek amacıyla söylenmeyen, bir şeyin isbatı veya inkârını teyit için konuşurken dil alışkan­lığı olarak söylenen yeminlerdir. Örneğin, vallahi hayır, vallahi öyle, vallahi yiyeceksin gibi. Bu türden yemin lafızlanyla yemin edilmiş oimaz. Bu lafızlardan dolayı yemin edenler sorumlu ol­madığı gibi, .kefaret de gerekmez. Çünkü, ‘Allah kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıueren yeminlerinizden (lağv yemininden) dolayı, sizleri sorumlu tutmaz; fakat kaiblerinizin kazandığı şeylerle so­rumlu tutar. Allah gafurdur, halimdir [20] buyrulmuştur. Aişe (ra­diyallâhu anhâ); ‘bu ayet, «hayır, vallahi, evet vallahi» gibi yemin edenler hakkında nazil o/muştur [21] ‘Lağv yemini, şakalarda, tartışma ve konuşmalardaki kalbten yemin amacıyla söylenme­yen yeminlerdir.[22]

Bazı âlimler lağv yeminini, ‘yanlışlıkla doğru olduğu sanıla­rak yapılan yeminler’ olarak tanımlamışlardır. Her iki tanımlama da, birbirine oldukça yakındır. Lağv lafzı, her iki tanımlamayı da kapsar. Çünkü ilk tanımlamada, yemin kastedilmediği; ikinci tanımlamada da, hak ve doğru sanılarak yemin edildiği belirtil­mektedir.

2. Gamûs Yemini:

Başkasının hakkını gasbetmek için, geçmişte olan bir şey üzerine, bile bile yalan yere yapılan yemin­lerdir. Büyük günahlardandır.  

Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘Büyü/c günah­lar şunlardır; Allah’a şirk koşmak; anne-babaya asi olmak; adam öldürmek ve gamûs/yalan yere yemin etmektir [23] ‘Kim yalan yere yemin eder ve bu yeminiyle bir Müslüman’ın malını haksız yere alırsa, kıyamet günü Allah’ın huzuruna çıktığında, Allah ona gazab eder [24] buyurmuştur.

Yalan yere yapılan yeminlerin kefareti yoktur. Çünkü bunlar kefaret olunamayacak kadar büyük günahlardandır. İbn Mesûd {radiyallâhu anh) diyor ki; ‘Gamûs yemini/yalan yere yapılan yemini, kefareti olmayan günahlardan kabul ederdik’. Bunun üzerine ona ‘gamûs yemin nedir?’ diye soruldu. İbn Mesûd; ‘bir kişinin yalan yere yemin ederek, kardeşinin malını almasıdır’ dedi.[25]

Yalan yeminin ‘gamûs/batıran’ diye isimlendiriimesi, kişiyi Cehenneme batırdığından dolayıdır. Bu günahın, sâdık tövbenin ve -eğer bu yalanla bir hak zayi olmuş ise- hakkı sahibine iade etmenin dışında bir kefareti yoktur. Malını satmak için yalan yere yemin eden satıcılar da bu hükümdedir. Ebû Zer (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyur­du ki; «Kıyamet günü Allah, üç kimse ile konuşmayacak, onlara (rahmetiyle) nazar etmeyecek ve onları armdırmayacaktır» -üç defa bu sözü tekrarladı- sonra Ebû Zer; ‘Bunlar, mahvolmuşlar­dır, perişan olmuşlardır; bunlar kimlerdir, Ey Allah’ın Rasülü?’ diye sordu. «(Kibrinden) elbisesini yerlerde sürüyen kimse, yap­tığı iyiliği başa kalkan kimse ve ticarî eşyasını yalan yeminle satıp tüketen kimse» buyurdu.[26]

3. Münakit Yemini:

Yemin etmeyi kastederek, samimi ve dürüstçe gelecekteki bir iş için Allah adına veya Allah’ın isimleri ve sıfatlan üzerine yemin etmektir. Bu yeminin yerine getirilmesi vaciptir. Yerine getirilememesi durumunda, kefaret gerekir.

 

Hatırlatmalar:

 

  1. Yemin ederken ‘inşaallah’ diyenler, yapamamaları duru­munda yeminlerini bozmuş sayılmazlar. Bu nedenle kefaret ge­rekmez.

Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘… eğer inşal­lah deseydi, yeminini bozmuş olmazdı!’ buyurmuştur.[27] İbn Ömer (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), ‘kim yemin ederken, inşallah derse, istisnada bulun­muş olur ve (yapamaması durumunda) yeminini bozmuş sayıl­maz’ buyurmuştur.[28] Kefaretin kalkması için, istisna lafzının, yemin lafzıyla bir arada yapılması şarttır.

  1. Yemin ettiğini unutan veya yeminine aykırı davranmaya zorlanan kişinin, yemini bozulmuş olmaz.

Bir şeyi yapmamak için yemin eden kişi, yeminini unutarak, yanılarak veya zorunda bırakılarak onu yaptığında yemini bozul­muş olmaz. Çünkü Kurân’da; ‘… Rabbimiz! Unutursak veya ya-ntlırsak bizi sorumlu tutma! [29] buyurulmuştur. Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), ‘[kul bu âyeti okuduğunda] Allah, «evet» der’ buyurmuştur.[30]

Peygamberimiz saiaüaliâhu aleyhi ve sellem; ‘Hiç kuşkusuz Allah, benim ümmetimden şu hallerde sorumluluğu kaldırmıştır; ‘yanılgı, unutkanlık ve ikrah/zorîanmışîık [31] buyurmuştur.

  1. Yeminleri, hayır işleri yapmada engel edinmemek. Birşeyi yapmamaya yemin ettikten sonra, o şeyin hayırlı olduğunu anlayan, yeminini bozup kefaretini yapmalıdır.

Yüce Allah; ‘İyi dauranmanzı, kötülüklerden korunmanız ve insanlar arasını düzeltmeniz gayesiyle yeminlerinizi bozmanıza Allah’ı engel kılmayın. Allah işitendir, bilendir [32] buyurmuştur.

Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘kim bir yemin­de bulunduktan sonra, onun dışında bir hayır görürse, hayırlı olanı yapsın; yemini için kefarette bulunsun.[33]

Ailesiyle ilgili bir yeminde bulunan kişinin, yemininden do­layı zarar görmeleri halinde, yeminini bozup, kefaretini yapması vaciptir. Ebû Hureyre (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurdu ki; “Allah’ın adına yemin ederim ki, ailesi ile ilgili (yemin edip de) yemininde ısrar etmesi, Allah katında kendisi için yeminini bozup da Allah’ın farz kıldığı kefaretini vermesinden daha günahtır.[34]

Takvayı tercih ediyor ve yeminimi bozmuyorum, yeminimi bozarsam günaha girmekten endişe ediyorum’ diyen kişi, hata etmiş olur. Çünkü yeminini bozmaması nedeniyle aiîesi zarar gö­ren kişi, yeminini bozmasından daha büyük günaha girmiş olur.

  1. Yemin edenin mi, yemin ettirenin mi niyeti esastır?
  2. a)Yeminde, yemin edenin niyeti esastır. Çünkü ‘ameller ni­yetlere göredir’. Tabi bu kul hakkı olmayan konularda böyledir.
  3. b) Kul hakkıyla ilgili yeminlerde ise, yemin ettirenin niyeti esastır. Bu durumda yemin eden takiyye yaparak, bir şey için yemin ederken başka bir şeye niyet etse dahi, sonuçta başkasının hakkı ihlal oluyorsa niyetinin ona bir faydası olmaz. Çünkü Pey­gamberimiz {sallallâhu aleyhi ve sellem): Yemin, yemin ettirenin niyetine göredir’; Senin yeminin, arkadaşının seni tasdik ettiği şey üzerinedir[35] buyurmuştur.
  4. 6.  Başkasının Yeminini Yerine Getirmek:

Bir kişi, mubah bir şeyi yapman için yemin ettiği zaman, onun yeminini yerine getirmek müstehaptır. Böyle bir durum­da iyilerden olmak için, yemin edilen mubah şey yapılmalıdır. Berâ {radiyallâhu anh) anlatıyor; ıRasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) bize üzerine yemin edilen şeyi yapmamızı emretti.[36] Hadisteki emir lafzı, müstehaplık ifade etmektedir. Buna şu ha­dis tanıklık etmektedir; ‘bir adam Rasülullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e geldi ve: ‘Ben bu gece bir rüya gördüm, deyip rüyasını anlattı. Ebû Bekir radiyallâhu anh rüyayı tabir etti. Bunun üzeri­ne Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘Bazısında isabet et­tin, bazısında hata ettin buyurdu. Ebû Bekir; Anam-babam sana feda olsun ya Rasülallah! Allah adına yemin ediyorum, hata et­tiğim şeyin ne olduğunu bana söyle’ dedi. Rasülullah (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘yemin etme!’ buyurdu.[37] Bu hadis, başkası­nın yeminini yerine getirmenin vacip olmadığını belirtmektedir.

  1. Başkasının bir şey yapması için yemin edene, onun yapıl­maması durumunda kefaret gerekir mi?
  2. a)Başkasına, “Allah’a yemin olsun ki, bunu yapacaksın” di­yerek yemin eden kişi, onun yapılmaması durumunda, âlimlerin çoğunluğuna göre- yemini bozulmuş olur ve kefaret gerekir.
  3. b)Başkasına, ” Allah için şunu yap” diyen kişinin sözü ye­min olmaz. Bu nedenle yapılmaması durumunda herhangi bir şey gerekmez.

Bazı âlimler, başkası adına yapılan yeminlerin yerine getiril­memesi durumunda, yeminin bozulmadığını ve kefaret gerekme­diğini belirtmişlerdir. Çünkü yemin eden, yeminin bozulmasını kastetmemektedir. Bu görüş hadislerin zahirine daha yakındır.

Yemin Kefareti:

Bir şeyi yapmak veya yapmamak için yemin eden, sonra da yeminini tutamayan kişinin yeminine kefarette bulunması gere­kir. Yemin kefareti şu dört şeyden biriyle yapılır;

  1. Kişinin kendi ailesine yedirdiği yemeğin orta hallisinden on fakire yedirmesi.
  2. On fakiri giydirmek.
  3. Bir köie azat etmek.
  4. İlk üç maddeden herhangi bîrini yapamayanlar, üç gün oruç tutarlar.

Yemin kefareti olarak oruç tutulabilmesi İçin yukarıda sayı­lan ilk üç maddenin hiçbirine güc yetirilememesi şarttır. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmuştur; ‘Allah, kasıtsız olarak ağzınızdan çtkıveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz. Fakat bi­lerek yaptığınız yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutar. Bunun da kefareti, ailenize yedirdiğiniz yemeğin orta hallisinden on fakire yedirmek, yahut onları giydirmek, yahut da bir köle azat etmektir. Bunları bulamayan üç gün oruç tutmalıdır. Yemin ettiğiniz takdir­de yeminlerinizin kefareti işte budur. Yeminlerinizi koruyun.[38]

 

Hatırlatmalar:

  1. Şu yemek bana haram olsun” veya “şu eve girmek bana haram olsun” gibi sözlerle yapılan yeminlerle, o şeyler haram ol­maz. Ancak yapılması durumunda yemin kefareti gerekir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur; ‘Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını göze­terek Allah’ın sana helal kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyor­sun? Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Allah, yeminlerinizi çözmenizi size meşru kılmıştır.[39]
  2. Birşey üzerine birden fazla yemin edildikten sonra, yemin bozulduğunda bir kefaret yeterlidir.
  3. Yemin kefaretinin vucubiyetşartları şunlardır;
  4. a)Yemin edenin mükellef/akıl-bâliğ olması.
  5. b)Kendi iradesiyle yemin etmesi.
  6. c)Yemin etmeyi kastetmiş olması.
  7. d)Gelecekteki birşey üzerine yemin edilmiş olması.
  8. e)Yeminini tutamamış olması -yemin ederek yaparım dediğini yapmaması, yapmam dediğini yapması-,
  9. Yemin kefaretinin, yemini bozmadanönce veya bozduk­tan sonra yapılması arasında fark yoktur.

Alimler şu konularda icma etmişlerdir;

  1. a)Yemin kefareti, yemin bozulmadanönce vacip olmaz.
  2. b)Yemin bozulduktan sonra yemin kefaretinin yapılması ca­izdir.
  3. c)Yemin edilmedenönce, yemin bozma kefaretinin yapıl­ması caiz değildir.

Âlimler, yemin bozulmadan önce kefaretinin yapılması ko­nusunda farklı görüşler belirtmişlerdir; âlimlerin çoğunluğu bu­nun caiz olduğu kanaatindedir. Yemin kefaretiyle ilgili hadislerin bazılarında, yeminler bozulmadan önce kefaretlerinin yapıldığı­nı; bazılarında da, yeminler bozulduktan sonra kefaretinin yapıl­dığını görmekteyiz. Dolayısıyla deliller, her iki durumunda caiz olduğunu ifade etmektedir.

  1. Yemek yedirme kefaretinin yerine, yemek bedelinin veril­mesi caiz değildir. Âlimlerin çoğunluğu bu görüştedir. Ebû Hanîfe ise caiz olduğu görüşündedir. Âyet-i kerîmenin zahiri, fakirlere yemek yedirilmesini veya giydirilmesini ifade etmektedir. Bu ko­nuda farklı bir kefaret söz konusu değildir.
  2. Yemin kefareti olarak, fakirlerin bir kısmının yedirilmesi, bir kısmının giydirilmesi caiz midir? İmam Ahmed bin Hanbel buna cevaz vermiştir. İmam Şafiî ve İbn Hazm ise cevaz verme­mişlerdir. Âyetin zahirine uygun olan da bu görüştür.

Adak

Tanımı: Arabça Vıezr olarak ifade edilen adak; mükellefin kendisini, üzerine vacip olmayan şeylerde Aîlah Teâlâ için so­rumlu/mecbur kılacak sözleri ifade etmesidir, örneğin, Allah için Şunu yapmak üzerime şart olsun, adak olsun gibi.

Meşruiyeti: Yüce Allah şöyle buyurmuştur; ‘Yaptığınız her infakı/harcamayı ve adadığınız her adağı muhakkak Allah bi­lir [40] ‘O kullar, verdikleri sözü/adağı yerine getirirler. Fenalığı oldukça yaygın olan bir günden korkarlar.[41]

Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); Allah’a itaatte bulunmayı adayan kimse, O’na itaat etsin. Allah’a isyan olan bir şeyi adayan kimse, O’na isyan etmesin [42] buyurmuştur. Alimler, adakta bulunmanın caizliği ve onu yerine getirmenin gerekliliği hususunda icma etmişlerdir.

 

Adaklar İki Kısma Ayrılır:

  1. Mutlak Adak: Hiçbir şarta bağlanmadan, kişinin ken­disini bir iş yapmaya zorunlu kılmasıdır. Örneğin, Allah için iki rekât namaz kılacağım demek gibi. Bu türden adakları birçok âlim mekruh görmekle birlikte, ‘bu gibi adaklarda bulunanların, adaklarını yerine getirmeleri vaciptir’ demişlerdir. Bazı âlimler ise bu tür adakların müstehap olduğunu belirtmişlerdir.[43]

Hanefî mezhebine göre mutlak adağın yerine geti­rilmesi vaciptir.

  1. Şartlı Adak: Bir nimetin gerçekleşmesi veya bir sıkıntı­nın önlenmesi şartına bağlı olarak, kişinin kendisini bir iş yapma­ya zorunlu kılmasıdır. Örneğin, Allah Teâlâ eğer hastama şifa ve­rirse, bir fakiri doyuracağım demek gibi. Şarth adakta bulunmak mekruhtur. Nitekim Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘Hiç kuşkusuz adaklar, bir şeyi ne öne alabilir, ne de geciktirebilir. Onun sadece cimrinin elinden mal çıkarılır [44] buyurmuştur.

Hanefi mezhebine göre, olması istenen bir şarta bağlanan adak, o şartın gerçekleşmesiyle ‘vacip’ olur. Gerçekleşmesi istenmeyen bir şarta bağlanan adak sa­hibi, adağıyla ilgili arzunun gerçekleşmesi durumunda, dilerse adağını yerine getirir, dilerse yemin kefereti öder.

 

Adakla İlgili Bazı Hükümler:

Allah’a itaatte bulunmayı adayanlar, adaklarını yapma­ları vaciptir. Çünkü Peygamberimiz (sallaliâhu aleyhi ve sellem); Allah’a itaatte bulunmayı adayanlar, O’na itaat etsinler [45] bu­yurmuştur.

Adaklarını gerçekleştiremeyenlerin, yemin kefareti yap­maları gerekir. Çünkü Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sel­lem); Adakların kefareti, yemin kefaretidir [46] buyurmuştur.

Allah’a isyan olan bir adakta bulunanların, adaklarını yerine getirmeleri haramdır. Adaklarının yerine yemin kefareti yapmaları gerekir. Çünkü Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Allah’a isyan olan bir adakta bulunan, O’na isyan etme­sin [47] ‘Günah alan bir konuda adak olmaz. Bu durumda yemin kefareti gerekir [48] buyurmuştur.

Mubah olan bir konuda yapabileceği bir adakta bulunan, ya adağını yerine getirmeli, ya da yemin kefareti yapmaiıdır. Nite­kim mubah bir konuda adakta bulunmak, vefa gösterilmesi em­redilen konulara dâhildir. ‘Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir savaşa çıkmıştı. Savaştan dönünce siyah bir cariye geldi ve; ‘Ey Allah’ın Rasûlül Seni sağ salim bu savaştan Allah çevirirse senin önünde def çalıp şarkı söylemeyi adamıştım’ dedi. Rasûîulbh (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘eğer adakta bulundu isen çal ama adakta bulunmadı İsen yapma’ buyurdu. Cariye def çalmaya başladı. Ebû Bekir girdi cariye çalıyordu. Ali girdi cariye çalmaya devam ediyordu. Osman girdi Cariye yine çalmasını sürdürüyor­du sonra Ömer girince Cariye defi altına alıp üstüne oturdu.[49]

Allah’ın meşru kılmadığı bir adakta buiunan veya meşru ol­makla birlikte yapamayacağı bir adakta bulunan, adağını bıra­kır, yemin kefaretinde bulunur. Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellemj’e; ‘Ebû israil’in ayakta durup, hiç oturmamak, gölgelen­memek, konuşmamak ve oruç tutmak için adakta bulunduğu’ söylendi. Bunun üzerine; ‘Ona emredin, konuşsun, gölgelensin, otursun ve orucunu tamamlasın buyurdu.[50] Bir adam evine yürüyerek gitmek için adakta bulunmuştu. Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) onun adağını öğrenince; ‘Onun kendi nefsine işkence etmesinden, Allah müstağnidir’ buyurdu ue ona bineğine binmesini emretti.[51]

Adakta bulunurken ne adadığını belirtmeyenlere, yemin kefareti gerekir. Örneğin, Allah için bir adakta bulundum, diyen ama ne adadığını belirtmeyenler, yemin kefareti yapmalıdır. Çünkü Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem}; ‘Ne oldu­ğu belirtilmeyen adaklar için, yemin kefareti yapılmalıdır [52] bu­yurmuştur.

Bütün mallarını infak etme adağında bulunanlar, eğer imanlarında, tevekküllerinde, sabırlarında ve Rab Teâlâ’ya gü­venlerinde güçlü iseler ve adaklarından dolayı çocukları zarar görmeyecekse, Ebû Bekir (radiyaîlâhu anh)’ın yaptığı gibi, bütün mallarını infak edebilirler. Ancak, bu durumda değillerse ve ço­cukları bundan zarar görecekse, mallarının üçde birini infak edip, yemin kefaretinde bulunurlar. Ka’b bin Mâlik (radiyaîlâhu anh) tövbesi kabul edildiğinde; ‘Ey Allah’ın Rasülü! Bütün malımı Al­lah’a ve Rasülüne sadaka olarak bağışlıyorum’ dedi. Bunun üze­rine Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘Malının bir kısmım kendin için alıkoyman, senin için daha hayırlıdır’ buyurdu. Bir başka rivayette; Rasulullah (sallallâhu aleyhi ue sellem) ‘hayır, (tamamı olmaz) buyurdu. O, ‘yarısı’ dedi; Rasulullah; ‘hayır’ bu­yurdu. O; ‘üçte biri’ dedi. Rasulullah, ‘evet, buyurdu.[53]

Adakta bulunup da gerçekleştiremeden vefat edenle­rin velisi, onu kaza eder. İbn Abbâs (radiyaîlâhu anh) anlatıyor; ‘Sa’d bin öbâde, adağını gerçekleştiremeden vefat eden annesi hakkında Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ‘den fetva istedi. Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘onun adağını kaza et’ buyurdu.[54]

Allah’tan başkası için adakta bulunmak şirktir. Adak iba­dettir. Bu nedenle Allah’ın dışında hiçbir şeye adakta bulunul­maz. Örneğin, eğer çocuğum iyileşirse Şeyh Bedevi için kurban adadım, gibi sözler, Allah’tan başkası adına yemin etmek gibidir ve şirktir. Allah rahmet eylesin imam San’ânî der ki; ‘Günümüzde, kabirlerde, yatırlarda ve ziyaretlerde yapılan adakların haramhğı hakkında söze hacet yok. Çünkü bu tür adaklarda bulunanlar, kabirdekilerin fayda ve zarar verebileceğine, iyilikler getirip, kö­tülükleri önleyeceğine, acılan dindireceklerine, hastaları iyileşti­receklerine inanmaktadırlar. Putperestlerin yaptıkları da bunların aynısı idi. Putlara adakta bulunmak nasıl haram ise, bunlar da haramdır. Bu tür adakları kabul etmek, almakda haramdır. Çün­kü bu, şirki onaylamaktır. Bunları engellemek, bunların en büyük günahlardan ve haramlardan olduğunu açıklamak vaciptir. Puta tapanların durumu da böyledir. Aradan geçen uzun zaman dili­minden sonra, iyilikler kötülüklere, kötülükler de iyiliklere dönüş­tü. Ölülere yapılan adakları kabul etmek için sancaklar kurulma­ya, yatırlara gelenlere ziyafetler verilmeye, kapılarında kurbanlar boğazlanmaya başlandı. Bunlar, bir zamanlar puta tapanların yaptıklarının aynısıdır. İnnâ lillâhi ve İnnâ iİeyhİ râciûn.[55]

VIII. YİYECEKLER, İÇECEKLER VE KAPLAR

I. Yiyecekler

Tanımı: Arapça’da çoğulu “et’ime”, tekili “taam” olarak ifade edilen yiyecekler; bir insanın gidalanmak için yediği şey­lerdir.

Haram olduğunu gösteren bir delil bulunmadığı sürece, yiyeceklerde asıl olan helalliktir. Nitekim Yüce Allah şöyle bu­yurmuştur; “Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan gıdaların güzel ve temiz olanlarından yiyin [56] “De ki; Bana vahyolunanda, onu yiyecek kimse için, leş veya akıtılmış kan, yahut domuz eti -ki o pisliktir- ya da Allah’tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka haram edilmiş bir şey bulamıyorum [57] “Üzerine Allah’ın adı anılıp kesilenden yememenize sebep ne? Allah, çaresiz (kalıp da) yemek zorunda kaldığınız (şeylerin) dışında, haram kıldığı şeyleri size açıklamıştır.[58]

Mubah olduğu açıklanan yiyeceklerle, hakkında hüküm açıklanmayıp, sukut edilen yiyecekler helâldir. Çünkü yiyecek­lerde asıl olan helal olmasıdır. Yiyeceklerden haram olanlar, Alla­h’ın kitabında veya Rasülünün sünnetinde haram kılınanlardan ibarettir. “De ki; Allah’ın size indirdiği nzıktan bir kısmını helal, bir kısmım da haram bulmanıza ne dersiniz? De ki; Allah mı size izin verdi? Yoksa Allah ‘a iftira mı ediyorsunuz?.[59] Bir yiyeceğin haram olması için, haramlığını bildiren bir nass/delil olmalıdır.

Yiyecek, İçecek ve diğer şeylerde, haram kılınanların mubah olanlardan ayırt edilmelerinde asıl olan, temiz olanların pis olan­lardan ayırt edilmesidir. Dolayısıyla temiz olanlar helal, pis olan­lar haramdır. Nitekim Yüce Allah, “O Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder. Onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar [60] “Allah’ın murdarı temizden ayıklama­sı ve bütün murdarların bir kısmını diğer bir kısmının üstüne ko­yup hepsini yığarak cehenneme atması içindir [61] buyurmuştur.

Kuran ve sünnette haram kılınanları araştıranlar, Sânı Yüce Yaratıcının hikmeti gereği, bunların insan sağlığına ve aklına za­rar veren şeyler olduğunu veya pis ve kirlenmiş şeyler olduğunu görür.

Nassla Haram Kılınan Yiyecekler;

1. Bütün Türleriyle Leşler:

  1. a)Leş: Boğazlanmadan ve öldürülmeden, kendiliğinden ölü bulunan hayvanlardır.
  2. b)Boğulmuş Hayvanlar: Bunlar boğularak ölen hayvanlar­dır.
  3. c)Dövülerek Öldürülen Hayvanlar: Sopa, asa ve benzeri şeylerle dövülerek öldürülen hayvanlardır.
  4. d)Düşerek Ölen Hayvanlar: Yüksek yerlerden yuvarlanıp, düşerek ölen hayvanlardır.
  5. e)BoynuzlanarakÖlen Hayvanlar: Başka hayvanlar tarafın­dan boynuzlanarak öldürülen hayvanlardır.
  6. f)Yırtıcı hayvanların öldürdüğü, yediği hayvanlar. -Yırtıcı bir hayvan tarafından yaralanan hayvan ölmeden önce boğaz­landığı taktirde helal olur-.

Yukarıda sayılanların haram olduğuna delil, Yüce Allah’ın şu âyetidir; “Leş, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına boğaz­lanan, boğulmuş, (taş, ağaç, vb. ile) vurulup oldurulmuş, yukarı­dan yuvarlanıp ölmüş, boynuzlanıp ölmüş (hayvanlar ile) yırtıcı hayvanların yediği hayvanlar -ölmeden yetişip kestikleriniz müs­tesna-, dikili taslar (putlar) üzerine boğazlanmış hayvanlar ve fal oklanyle kısmet aramanız size horam kılındı. Bunlar fasıkhktırf doğru yoldan çıkmaktır.[62]

Canlı iken hayvanlardan kesilen parçalar, leş hük­münde olup haramdır. Çünkü Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘Canlı iken hayvandan kesilen şeyler leştir [63] buyurmuştur.

Kendiliğinden ölen hayvanlardan iki tür, leş hük­münden istisna edilmiştir. Bunlar balık ve çekirgedir. İbni Ömer (radiyallâhu anh)’ın şu ifadesi bunların helal olduğuna delildir; ‘iki ölü ve iki kan bize helal kılındı. İki ölü, balık ve çe­kirgedir. İki kan ise, ciğer ve dalaktır.[64] Bu rivayet merfu hadis hükmündedir.

 

2. Akıtılmış Kan:

Yüce Allah “Leş, kan … haram kılındı [65] buyurmuştur. Akıtılmış kanı yemek helal değildir. Ancak et arasında

damarlada kalmış ve sakınılması mümkün olmayan kanlar, bu hükümden muaf tutulmuştur.

Yukarıdaki hadiste de belirtildiği gibi, kan olarak tanımlanan ciğer ve dalak, kan hükmünden istisna edilmiş ve helal kılınmış­tır.

 

3- Domuz:

Yüce Allah; “Leş, kan, domuz eti … haram kılındı [66] bu­yurmuştur. İslam ümmeti, domuz etinin, diğer parçalarıyla bir­likte bütünüyle haram olduğu konusunda ittifak etmiştir. Ayette domuz eti deniimesi, etinden dolayı boğazlanan hayvan türlerin­den olması nedeniyledir.[67] Domuzun etinin, yağının, derisinin haram olduğu konusunda âlimler ittifak etmiştir.

 

4. Allah’tan Başkası Adına Boğazlanan Hayvanlar:

Kuranda; “Allah’tan başkası adına boğazlanan (hayvan­lar)… haram kılındı [68] buyrulmuştur. Buna göre, müşriklerin, Mecusîlerin ve mürtedlerin boğazladıkları hayvanların yenmesi caiz değildir. Fakat, başkası adına kesildiği bilinmediği sürece, Hıristiyanların ve Yahudilerin boğazladıklarından yemek caizdir. Çünkü Yüce Allah; “Kitap verilenlerin yemekleri size helaldir [69] buyurmuştur. Ibn Abbâs (radîyallâhu anh), âyette geçen ‘yernek’ lafzını, ‘boğazladıkları’ olarak tefsir etmiştir.[70]

 

5.  Evcil Eşek Eti:

Enes (radiyaüâhu anh) hadisinde, “… insanlar arasında yüksek sesle şöyle ilan edildi; «Muhakkak ki, Allah ve Rasuiü, evcil eşek etlerini yemeyi size yasaklamıştır. Kuşkusuz o, pisliktir» Bunun üzerine etlerin kaynatıldığı tencereler devrildi.[71]

Eşek ve katırın yenmesi dört mezhebe göre haram­dır. At etiyle ilgili olarak, İmam Yûsuf, İmam Muhammed,

Ahmed bin Hanbel ve bazı âlimlere göre at eti helaldir. İmam Ebû Hanîfe’ye göre tenzihen mekruh; İmam Mâ-lik’e göre at eti de, eşek ve katır eti gibi haramdır.

 

Hatırlatmalar:

  1. a)Vahşi eşeklerin yenilmesi helaldir. Âlimler bu konuda icmâ etmiştir. “İhramh olmayan Ebû Katâde, ihramh sahabelerle birlikte bulunurken, karşılarına vahşi dişi bir eşek çıktı. Ebû Ka-tâde onu avladı ve ondan yediler. Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve selem) onun etinden kaldı mı? diye sorunca; ‘ön butu var’ dedi­ler. Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) onu aldı ve yedi.[72]
  2. b)Âlimlerin çoğunluğuna göre, At etinin, yenilmesi helaldir. Câbir (radiyallâhu anh) anlatıyor; “Hayber zamanı, at ve vahşi eşek yedik. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) bize evcil eşekleri yasakladı.[73]

 

6. Yırtıcı Hayvanların Ve Kuşların Etleri:

İbn Abbâs (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallallâ­hu aleyhi ve sellem) yırtıcı hayvanlardan köpek dişi olanların; kuşlardan da pençeli olanların (yenmesini) yasaklamıştır.[74]

Ebu’z-Zubeyr anlatıyor; Câbir (radiyallâhu anh)’e “Câbir’e, köpek ve kedi bedelinin hükmünü sordum. O da: – ‘Peygamber (s.a.v) bunu yasakladı’ diye cevap verdi.[75] Allah Teâlâ, bir şeyi haram kıldığı zaman, o şeyin parası ve geliri de haram olur.

Hanefî mezhebine göre “siba/yırtıcı hayvanlar” ifa­desi, et yiyen hayvanlar olarak tanımlanmıştır. Dolayısıy­la et yiyen bütün etçil hayvanların eti haram sayılmıştır. Buna göre aslan, kaplan, kurt, ayı, tilki, çakal, fil, gelincik, sansar, samsur, sincap, maymun, köpek, kedi vs. haramdir. Şafiî mezhebine göre “siba/yırtıcı hayvanlar” ifade­si, insanlara saldıran ve parçalayan anlamındadır. Bu nedenle insanlara saldırmayan etçil hayvanlar helaldir. Mâliki mezhebine göre bu hayvanlar haram değil, mek­ruhtur Yırtıcı kuşlarda ise, akbaba ve karga mekruhtur. Mâliki mezhebine göre bütün yırtıcı kuşlar mekruhtur, Şafiî mezhebine göre zarar veren kuşlar mekruh, zarar vermeyenler mubahtır.

 

7.  Pislik Yiyen Hayvanların Etleri Ve Sütleri:

Deve, sığır, koyun, tavuk ve benzeri hayvanlardan pislik yi­yerek gıdalananlann etleri ve sütleri haramdır.[76] İbn Ömer (ra-diyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) pislik yiyerek gıdalanan hayvanların etlerini ve sütlerini yasakla­mıştır.[77]

 

Pislik Yiyen Hayvan Ne Zaman Helal Olur?

Pislik yiyen hayvanlar, üç gün ahırda tutulup, temiz yemler­le beslendiği zaman, boğazlanması ve yenilmesi helal olur. İbn Ömer (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Pislik yiyen tavuklar üç gün hapsedilir.[78]

 

8.  Şeriatın Öldürülmesini Emrettiği Hayvanlar:

Alimlerin çoğunluğuna göre, öldürülmesi emredilen hayvan­ların yenilmesi haramdır. Bunlar, karga, çaylak, fare, kertenkele, yılan, akrep ve kuduz köpektir.

Aişe (radiyallâhu anhâ) anlatıyor; ‘Rasuluilah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu; ‘Beş hayvan vardır; bunlar fasıktır/zararlıdır. Bu hayvanlar, Harem bölgesi dışında da, içinde de olsa öldürülür. Bunlar; alacakarga, çaylak, akreb, fare ve ku­duz köpektir.[79]

Sâ’d bin Vakkâs (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem}, kertenkelenin öldürülmesini em­retti ve onu füvey sak/zararlı hayvan olarak isimlendirdi.[80] İbn Mesûd (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Bir mağarada Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile birlideydik. Orada «velmurselâtu urfâ» âyeti nazil oldu. Biz Peygamber’in ağzından henüz o ayeti öğrenirken, o an bir yılan çıktı. Bunun üzerine Peygamber (sallal­lâhu aleyhi ve sellem) «onu öldürün» buyurdu.[81]

 

9. Şeriatın Öldürülmesini Yasakladığı Hayvanlar:

Öldürülmesi yasaklanan hayvanların, yenilmesi helal değil­dir. İbn Abbâs (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallallâ­hu aleyhi ve sellem) dört hayvanın öldürülmesini yasaklamıştır. Bunlar, karınca, arı, hudhud kuşu ve göçeğen kuşudur.[82]

Adurrahman İbn Osman (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasu­lullah (sallallâhu aleyhi ve seliem)’in yanında bir doktor, kurba­ğadan elde edilen bir Haçtan bahsetti. Bunun üzerine Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) kurbağanın öldürülmesini yasakla­dı.[83]

 

10. Haşerât Türünden Hayvanlar Ve Pisliklerin Yenil­mesi Haramdır.

İthal Etlerin Yenilmesi Caiz Midir?

İthal etlerin yenilmesi ancak iki şartla caiz olur. Bunlar,

  1. a)Yenilmesi helal olan hayvanların etleri olması.
  2. b)Şeriatın kurallarına uygun olarak bağazİanmış olması.

Et İthali yapılan devletlerin, hayvanların İslami kurallara uy­gun olarak kesildiğini açıklamış olmaları, yakın zamana kadar yeterli görülmekteydi. Ancak birçok farklı yollarla, bu devletlerin kesimleri serî kurallara uygun yapmadıkları ispatlanmıştır. Kesim­lerin üzerinde yazan -İslamî kurallara uygun kesilmiştir- mühürü, mal pazarlamak için yapılan bir hile ve aldatmacadan ibarettir. Üzerinde İslamî kurallara uygun olarak kesilmiştir mühürü bulu­nan, ithal edilen tavuklardan bazılarının kafalarının hiç kesilme­diği, hiçbir boğazlama izinin bulunmadığı, İthalatı gerçekleştiren bazı Arap ülkeleri tarafından tespit edilmiştir. Oyieki, Müslüman­larla alay edercesine, konserve balık kutularının üzerine bile, İsla­mi kurallara uygun olarak boğazlanmıştır!!! yazmaktadırlar.

Zorda Kalanların Haram Kılınmış Etlerden Yemele­rine Ruhsat Verilmiştir.

Yüce Allah şöyle buyurmuştur; “… Her kim bunlardan ye­meye mecbur kalırsa hiç kimseye saldırmadan ve sının aşmadan bir miktar yemesinde günah yoktur.[84] Allah Teâlâ’nm ha­ram kıldığı yiyecekleri yemek zorunda kalan kişinin, ölmeyecek kadar bunlardan yemesi helaldir.[85]

Haram Kılınmış Şeyleri Tedavi Amaçlı Kullanmak Caiz Midir?

Tercih edilen görüşe göre, tedavi zaruretler konusuna girme­mektedir. Çünkü tedavi, âlimlerin çoğunluğuna göre vacip değil­dir. Şeyhu’i-İslam; ‘geçmiş âlimler arasında tedaviyi vacip kabul eden birini bilmiyorum [86] demiştir. Bu görüşü, Ibn Abbâs (radiyallâhu anh)’ın rivayet ettiği şu hadis teyit etmektedir; ‘Siyahı bir kadın, Peygamber (sallalîâhu aleyhi ve seîlemj’e geldi ve «başım ağrıyor; benim için Allah’a dua et» dedi. Peygamber (sallalîâhu aleyhi ve sellem); «istersen sabret, senin için cennet var; istersen de Allah’a dua edeyim ve sana şifa versin…» buyurdu.[87] Şayet tedavi oimak vacip olsaydı, böyle bir muhayyerlikten söz edile­mezdi.

 

Haram Kılınmış Şeylerle Tedavi Olmak Caiz Değildir.

Târik bin Suveyd el-Cu’fî (radiyallâhu anh), Rasulullah (sal­lalîâhu aleyhi ve sellem)’e içki hakkında sordu. İçki yapmasını ona yasakladı -veya çirkin gördü-. Bunun üzerine o; ‘ben içkiyi tedavide kullanmak amacıyla yapıyorum’ dedi. Rasulullah (sal­lalîâhu aleyhi ve sellem); «Hiç şüphesiz o, deva değil, derttir» bu­yurdu.[88]

Şeyhu’l-İslam der ki; ‘bu rivayet, içkiyle tedaviyi yasaklayan bir nasstır. Bu, tedavi amacıyla içkiyi mubah kabul edenlere bir reddiyedir. Diğer haram kılınan şeyler de buna kıyasla aynı hü­kümdedir.[89]

Şeriatın kurallarını bilen Müslüman bir doktorun, Peygam­berimiz (sallalîâhu aleyhi ve sellem)’in hastalık diye nitelediği bir şeyi ilaç olarak tanımlaması nasıl düşünülebilir?

Ebû Hureyre (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sal-lallâhu aleyhi ve sellem) necis/pis şeylerle tedaviyi yasakladı.[90] Ebu’d-Derdâ (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallalîâhu aleyhi ve sellem) buyurdu ki; ‘Hiç kuşkusuz Allah, hastalığı da, ilacını da indirmiştir. Her derde bir deva yaratmıştır. Tedavi olu­nuz ama haramları tedavide kullanmayınız.[91]

Bu deliller genel olarak, haram kılman şeylerin, özel olarak da içkinin, tedavi amacıyla kullanılmasının da haram olduğunu ifade etmektedir. Şeyhu’l-Islam, âlimlerin çoğunluğunun bunu haram kabul ettiğini nakletmiştir.[92]

 

Hatırlatma:

Aklı gideren her şey içkidir. Ömer (radiyallâhu anh) anlatı­yor; ‘içki, aklı uyuşturan/sarhoşluk veren herşeydir.[93] Sarhoş­luk veren şeyleri tedavide kullanmak caiz değildir. Uyuşturucu maddeler de bu hükümdedir. Ancak, ameliyat ve benzeri zorunlu durumlarda, yerine kullanılabilecek başka bir madde bulunama­dığı takdirde uyuşturucu maddelerin ve benzerlerinin kullanılma­sı caizdir.

 

Şeriata Uygun Boğazlama:

Hayvanların boğazlanması, klasik literatürde zebh, tezkiye/ zekât kelimeleriyle, develerin farklı kesim usuü de nahr kelimesiy­le ifade edilmiştir. Zekât kelimesinin sözlükte, artmak, çoğalmak, bereketlenmek anlamı olduğu gibi, güzel koku anlamına da gelir. Boğazlamanın zekât olarak isimlendirilmesi, serî mübahlığın onu güzelleştirmesi ve temiz kılmasından dolayıdır. Balık ve çekirge dışında bütün hayvanlar, serî kurallara uygun boğazlandığı tak­dirde yenilebilir.

 

Boğazlama Şartları:

  1. Yatırılıp boğazlan ab ilen hayvanların, iki şah damarı, ye­mek borusu ve boğazı kesilerek, kanı akıtılır. Av hayvanları veya tutulamayıp kaçan hayvanların, herhangi bir yerlerinden yarala­yarak, kanlarını akıtmak boğazlama yerine geçer.

Râfi’ b. Hadîc (radiyallâhu anh) anlatıyor; “Rasuluİlah (sallal-lâhu aleyhi uesellem)’e: «Ey Allah’ın Rasulül Biz yarın düşmanla karşılacağız. Yanımızda (hayvanları boğazlamak için) bıçak yok!» dedim. Resulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem); «kan akıtan şey­lerle boğazlarken ve üzerine Allah’ın adı anılırken acele et. Diş ve tırnak (bıçak yerine) kullanılmaz…» buyurdu. Deve ve koyun yağması ele geçirmiştik. Aralarından bir deve kaçtı. Bir adam onu ok atarak durdurdu. Bunun üzerine Resulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem); «Doğrusu bu develer, vahşi hayvanların kaçtığı gibi kaçabiliyorlar. Şayet onları tutamazsanız, ona işte böyle yapın» buyurdu.[94]

  1. 2.  Boğazlama kemik ve tırnak dışındaki aletlerle yapılmalı­dır. Çünkü Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); «(hayva­nı) kan akıtan şeylerle boğazlarken ve üzerine Allah’ın adı anı­lırken acele et Diş ve tırnak (bıçak yerine) kullanılmaz. Çünkü tırnak, Habeşlilerin kesme aletidir; diş ise bir kemiktir (kesmez)»[95]buyurmuştur.
  2. Boğazlayan Müslüman veya ehl-i kitap olmalıdır. Boğaz-layanın kadın veya erkek olması fark etmez. Kadınların boğazla­malarının meşruluğuna şu hadis delildir; “Bir kadın, bir taş par­çasıyla koyun kesmişti. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) ‘e bunun hükmü sorulunca, «onun yenilmesini emrettb[96]
  3. Boğazlarken, Allah’ın adının anılması gerekir. Bunun unu­tulmasının bir sakıncası yoktur. Yüce Allah; ‘Üzerine Allah’ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan yemeyin. Çünkü onu yemek fısk/günahtır[97] buyurmuştur.

 

Boğazlama Adabı:

  1. Boğazlamayı güzel yapmak; Hayvana ızdırap çektirme­mek için, boğazlamada kullanılacak bıçak keskinleştirilmelidir. Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘Doğrusu Allah her şeyde iyi olmayı farz kılmıştır. O halde siz öldürdüğünüz zaman öldürmeyi en güzel bir şekilde yapın. Kestiğiniz zaman da kes­meyi güzel yapın. Sizden biri (hayvanı boğazlayacağı zaman)bıçağını bilesin. Boğazladığı hayvanı da rahatlatsın buyurdu [98] buyurmuştur.

2-3-4. Kurbanı kıbleye doğru yatırmak, besmele çekmek ve tekbir getirmek:

Câbir bin Abdullah (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) kurban bayramı günü, boynuzlu iki semiz koçu eliyle yatırıp kıbleye çevirdi ve şu duayı okuduktan sonra boğazladı;

Hiç şüphesiz ben, şirk koşmayan bir Müslüman olarak yüzü­mü, gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim. Ben müşriklerden değilim. Hiç şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, yaşamım ve ölümüm hepsi âlemlerin rabbİ Allah içindir. O’nun ortağı yoktur. Bana böyle emir olundu ve ben Müslümanlardanım. Allah’ım! Senden ve Senin için (bu kurbanı) Muhammed ve ümmetinden (kabul buyur); Allah’ın adıyla, Allah en büyüktür”

 

Kurban Yavrusunun Boğazlanması:

Boğazlanan kurbanın karnından ölmüş yavrusu çıktığı za­man, boğazlanmadan yavrusunun eti yenilebilir. Çünkü Peygam­berimize boğazlanmış hayvanın karnındaki yavrusunun hükmü sorulduğunda; ‘İsterseniz yiyebilirsiniz; annesinin boğazlanması onun boğazlanması hükmündedir [99] buyurmuştur.

 

Kurbanlıklar:

Tanımı: Kurban bayramı ve teşrik günlerinde, Yüce Alİah’a yakınlaşmak arzusuyla boğazlanan hayvanlardır. Kurbanlık hay­vanlar, deve, sığır ve koyunlardır.

Hükmü: Alimlerin çoğunluğu, Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in uygulamasını örnek alarak, kurban kesmenin müstehap olduğunu belirtmişlerdir. Enes (radiyallâhu anh) anlatıyor; “Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) boynuzlu alaca iki koç kurban etti. Onları kendi eliyle kesti. Besmele çekti. Tekbir getir­di. (Keserken) ayağını da onların boyunlarının üzerine koydu.[100]

Ümmü Seleme (radiyallâhu anhâ) anlatıyor; ‘Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurdu ki; “(Zilhicce ayının) onun­cu günü girdiğinde, biriniz kurban kesmek istediği zaman, saçın­dan ve derisinden hiçbir şeye dokunmasın.[101]

Ebû Hanîfe -rahimehullah- ve bazı âlimler, kurban kesme­ye gücü yetenler İçin, kurbanın vacip olduğunu belirtmişlerdir. Bunu açıkça ve dolaylı olarak ifade eden deliller zikretmişlerdir. Fakat kurbanın vucubiyetini açıkça ifade eden delillerin, sarih olanları zayıf; sahih olanları ise sarih değildir. İbn Hazm; ‘Hiçbir sahabeden, kurban kesmenin vacip olduğu sahih olarak nakle-dilmemiştir’ der. Mâverdi; ‘Sahabelerin rivayetleriyle, vacipliğin kalktığına dair icma oluşmuştur’ der.[102]

Kurban Kesme Vakti: Kurban bayramı namazından son­ra teşrik günlerinin sonuna kadar devam eder. Kurban bayramı namazından önce kurbanlarını kesenler, kurbanlarını iade eder­ler. Çünkü Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘Namaz­dan Önce kurbanlarını kesenler, onların yerine başka kurban iade etsinler. (Namazdan önce) kesmeyenler, kurbanlarını kes­sinler.[103]

Kurban Kesme Yeri: Kurbanların -açık- namazgahlarda

kesilmesi müstehaptır. özellikle imamların, insanlara kurban kes­me vaktinin geldiğini bildirmesi için namazgahta kesmelidir. İbn Ömer (radîyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) kurbanlarını namazgahta keserdi.[104] Kurbanlar her yerde kesilebilir.

Hanımlar İçin kurban kesmek meşrudur. Erkekler, hanımlarının yerine kurban kesebilirler:

Aişe (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Mina’da iken bana sığır eti getirildi. Ben; ‘bu ne?’ dedim. RasuluUah (sallallâhu aleyhi ve sellem) hanımları için sığır kurban etti’ dediler.[105]

 

Kurban Kesenlere Mekruh Olan Davranışlar:

Kurban kesecek olanİar, Zilhicce ayının 10’u girdiği zaman, kurbanın yününden ve tırnağından kesemezler. Veygamber (sal­lallâhu aleyhi ve sellem) buyurdu ki; “(Zilhicce ayının) onuncu günü girdiğinde, biriniz kurban kesmek istediği zaman, saçından ve derisinden hiçbir şeye dokunmasın.[106] Bir başka rivayette; ‘Kesinlikle yününü almasın, tırnağını kesmesin’ buyuruİmuştur. Buradaki yasaklama haramhk değil, mekruhİuk ifade eder. Âişe (radiyallâhu anhâ) anlatıyor; ‘RasuluUah (sallallâhu aleyhi ve sellem)”ın kurbanlarının gerdanlık iplerini ellerimle ben büktüm. Sonra RasuluUah (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu gerdanlıkları kendi elleriyle kurbanlıklara taktı. Sonra onları babamla birlik­te (Mekke’ye) gönderdi. Kurbanı kesilinceye kadar, RasuluUah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e Allah’ın helal kıldığı hiçbir şey ona haram olmadı.[107]

 

Kendisi Ve Ev Halkı İçin Bir Koyun Kurban Etmesi Kişiye Yeterlidir:

Ebû Eyyûb el-Ensârî (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Peygam­ber (sallallâhu aleyhi ve sellem) zamanında kişi, kendisi ve ev halkı için bir koyun kurban ederdi. Hem kendileri yer, hem de başkalarına yedirirlerdi. Daha sonra insanlar gösterişe başladılar ve durum gördüğün gibi oldu.[108]

 

Deve Kurbanında On, Sığır Kurbanında Yedi Kişi Ortak Olabilir.

İbn Abbâs (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile birlikte bir yolculuktaydık. Kurban bayramı vakti geldi. Devede on, sığırda yedi kişi ortak olduk (ve kurban kestik).[109]

 

Hatırlatmalar:

  1. Deve veya sığırlarda ortak olanların aynı aileden olma­sı şart değildir. Çünkü farklı kabilelerden sahabeler ortak olarak kurban kesiyorlardı.
  2. Ortak olanların tamamının ‘kurban niyetiyle’ kesiyor ol­maları şart değildir. Aralarında et satın almak amacıyla ortak olanlar da bulunabilir. Alimlerin çoğunluğuna göre, bu caizdir. Çünkü her ortak kendi niyetine göre değerlendirilir, başkasının niyetine göre değil.

 

Kurban Edilmesi Caiz Olmayan Hayvanlar:

  1. Altı aylık keçinin kurban edilmesi caiz değildir. Ancak altı aylık koyunun kurban edilmesi caizdir. El-Berâ bin Azib {radi­yallâhu anh) anlatıyor;  [Ebû Burde] dedi ki; Yâ Rasulullah!

Yanımda besili bir dişi çebiş (süt oğlağı) var’ dedi Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) sen o dişi çebişi kurban et! Fakat bu sen­den başkası için geçerli olmaz’ buyurdu.[110] Alimler bu konuda icmâ etmişlerdir.

2-3-4-5. Bir veya iki gözü kör, hasta, topal, bir yeri kırık hay­vanların kurban edilmesi caiz değildir. Çünkü Peygamberimiz (salîallâhu aleyhi ve sellem); ‘Dört hayvanın kurban edilmesi caiz değildir. 1. Tek gözü tamamen kör olan 2. Çok hasta olan 3. To­pallığı iyice belli olan 4. Yürümeyecek kadar ayağı kırık olanlar buyurdu.[111]

  1. Kulağı kesik olanlar: Ali (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Ra-sûlullah (salîallâhu aleyhi ve sellem) kurbanlık hayvanların göz ve kulaklarının kusurlu olup olmadığına iyice bakmamamızı emreder. Kulağı yarık ve delik olanlarla önden ve arkadan kesik olanları kurban etmememizi bize emrederdi.[112]

Kurban eti yenir ve dağıtılır ve ondan hiçbir şey satılmaz:

Kurban kesenin, kurbanından yemesi ve tasaddukta bulun­ması/dağıtması müstehaptır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur; ‘Al­lah’ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzeri­ne belli günlerde Allah ‘m ismini anmaları (kurban kesmeleri için) sana (Kabe’ye) gelsinler. Artık ondan hem kendiniz yiyin, hem de yoksula, fakire yedirin.[113]

Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kurban etleriyle ilgili olarak şöyle buyurmuştur; ‘yiyiniz, yediriniz ve bir kısmını alıkoyunuz.[114]

Kurbanın hiçbir şeyinin satılamayacağına delil, Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in şu hadisidir; ‘kurbanlıkların hiçbir şeyini ücret olarak kasaplara vermeyiniz.[115]

 

Hatırlatmalar:

  1. Henüz anne karnındaki çocuklar için kurban kesilmez. İbn Ömer (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Kadınların karınlarındaki çocuklar için kurban kesilmezdi.[116]
  2. Kurbanlık hayvan kaybolduğunda veya öldüğünde, eğer adak hayvanı ise yeni bir kurban gerekir. Adak hayvanı değilse herhangi bir şey gerekmez. İbn Ömer (radiyallâhu anh) anlatı­yor; ‘Kabe’ye kurbanlık hayvan gönderen kimsenin kurbanlığı­nın, kaybolması veya ölmesi durumunda, gönderilen bu hayvan adak kurbanı ise, yeniden bîr tane daha göndermesi gerekir. Şayet nafile kurbansa, isterse yeniden bir tane daha gönderir, isterse göndermez.[117]

 

Akîka Kurbanı:

Çocuğun doğumu nedeniyle kesilen kurbana ‘akîka kur­banı’ denir. Bu konuyla ilgili açıklamalar ileride zikredilecektir. İnşaallah.

 

Hanımların Yemek Âdabı:

  1. Yemeğe besmeleyle başlamak. Ömer İbn Ebî Seleme (ra­diyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)-‘in himayesinde küçük bir çocuktum. Elimi tabağın içerisinde her tarafa uzatıyordum. Bunun üzerine Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) bana; ‘Ey çocuk! Allah ‘m ismini söyle, sağ elinle ye ve önünden ye’ buyurdu. O günden sonra hep böyle yedim.[118]

 

Yemeğe Başlarken Besmele Getirmeyi Unutan, Hatır­ladığı Zaman Söyler:

Peygamberimiz (sallallâhu aİeyhİ ve sellem) Yemeğe baş­larken, Aziz ve Celil Allah’ı zikretmeyi unutan, hatırladığı zaman şöyle desin; «bismillâhi fî evvelihî ve âhirihîI başında da sonunda da Allah’ın adıyla». Böylelikle yeniden yemeğe dönebilir veya yediklerinde Şeytan engellemiş olur.[119]

2-3. Sağ elle yemek, yemek tek kapta olduğu zaman baş­kasının önünden yememek: Ömer ibn Ebî Seleme (radiyallâhu anh)’ın eli tabağın içerisinde her tarafa uzandığı zaman; Peygam­berimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Ey çocuk! Allah’ın ismini söyle, sağ elinle ye ve önünden ye’ buyurmuştur.

  1. Dayanarak Yememek:Çok yemek yemeye neden olduğu için dayanarak yememek gerekir. Ebû Cuheyfe (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘Ben dayana­rak yemem buyurmuştur.[120]
  2. Beğenmediğinde yemeği ayıplamamak: Ebû Hureyre (ra­diyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) asla hiçbir yemeği ayıplamazdı. Hoşlanırsa yer; hoşlanmazsa ye­mezdi.[121]
  3. Bîr araya gelerek yemek, yalnız yememek: Çünkü sof­ranın kalabalık olması bereketini artırır. Nitekim Peygamberimiz {sallallâhu aleyhi ve sellem) ‘iki kişinin yemeği üç kişiye, üç kişi­nin yemeği dört kişiye yeter.[122]buyurmuştur.

Bir defasında sahabeler; ‘Yâ Rasulullah! Bizler yiyoruz ama doymuyoruz?’ demişlerdi. Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘belki de ayrı ayrı yiyorsunuz!’ buyurdu. Onlar; ‘evet’ dediler. Bunun üzerine ‘yemekleri birlikte yiyiniz ve Allah’ın ismini zikrediniz. Böylelikle yemeksize bereketli kılınır’ buyurdu.[123]

7- Elleri yıkamadan veya silmeden önce parmaklan yala­mak: Câbir {radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) parmakları ve tabağın yalanmasını emretti ve «bereketin nerede olduğunu bilemezsiniz buyurdu [124] İbn Ab-bâs (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Sizden birisi yemek yediği za­man elini yalamadıkça veya yalatmadıkça onu silmesin.[125]

  1. Yere düşen lokma, yerde bırakılmamalıdır. Ona bulaşan şeyler giderildikten sonra yenmelidir. Câbir {radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallallâhu aleyhi ue sellem); «Şeytan her halükarda sizden birisinin yanma gelir. Hatta yemek yediği sırada da (kişinin yanma) gelir. Dolayısıyla sizden birisinin lokması yere düşerse hemen ondaki bulaşığı gidersin, sonra da onu yesin. Onu şeytana bırakmasın. Yemeği bitrdiği zaman parmaklarını yalasın. Çünkü yemek yiyen kimse, bereketin, yemeğinin hangi kısmında olduğunu bilemez» buyurdu.[126]
  2. Yemekten sonra eller yıkanmalıdır. Peygamberimiz {sallal­lâhu aleyhi ve sellem) ‘Elinde yemek artığı ve kokusu varken onu yıkamadan uyuyup da (uykusu esnasında) kendisine zararlı bir böcek ilişen kimse, (başına gelenden dolayı) kendisinden başka kimseyi suçlamasın.[127]

10-11. Yemek yendikten sonra Allah’a hamd ve dua edil­melidir. Enes {radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem); «Yemek yedikten veya bir içecek İçtikten sonra Allah’a hamd eden kuldan Allah hoşnut olur» buyurdu.[128]

Rasulullah {sallallâhu aleyhi ve sellem) yemekten sonra fark­lı cümlelerle hamdetmiştir. Bunlardan bazıları;

İhtiyaçların karşılayan kimseleri olmayıp, barmaksız nice kimseler varken bizi yediren, içiren, ihtiyaçlarımızı karşılayan ve barındıran Allah’a hamd olsun. [129]

Yediren, içiren ue yedirip içirdiği şeyi kolaylıkla boğazdan geçirip hazmettiren ve artıkları için bir çıkış yolu yaratmış olan Allah’a hamd olsun.[130]

Sen yedircifn, sen iç/rdfn, sen zenginleştirdin, sen kanaatkar kıldın, sen hidayet ettin, sen ihya ettin. Verdiğin her şey için sana hamd olsun” [131]

  1. Yemek ikram edene dua edilmelidir. Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in dualarından bazıları;

Solranizda (daima) oruçlular iftar etsin ve yemeklerinizi hayırlı kişiler yesin ve melekler sizin için dua etsin.[132]

Allahım! Kendilerine ihsan ettiğin rızıkları onlar için müba­rek kıl. Onlar için mağfiret ue kendilerine merhamet eyle.[133]

 

İçecekler

  1. Hakkında haram olduğunu bildiren bir delil bulunmadığı sürece, bütün içeceklerde asıl olan, helalliktir.

Enes (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘bu bardakta, bütün içe­cekleri Rasulullâh (sallallâhu aleyhi ue sellem)’e ikram ettim; Su, şıra şerbeti, bal ve süt.[134]

  1. Bütün türleriyle içki haramdır.

Yüce Allah; ‘Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ue şans okları birer şeytan işi pisliktir. Bunlardan uzak durun ki, kurtuluşa eresiniz [135] buyurmuştur.

Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘Şaraba, onu içene, sunana, satana (ve alana), onu (üzümden) sıkıp çıkarana, onun sıkılıp çıkarılması için emir verene, taşıyıcısına ue kendisine getirilen kimseye Allah lanet etsin.[136]

  1. Sarhoşluk veren her şey içkidir.

Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve selîem}; ‘Sarhoşluk veren her şey, haramdır. (Dünyada iken) sarhoş edici içki içene (âhirette) ‘Tînetu’l-HabâV (denilen yanma esnasında cehennem halkının bedenlerinden akan sarı sudan) içirmesi, Yüce Allah’ın kendi üzerine bir taahhüddür’ buyurdu. Sahabiler; ‘Ey Allah’ın Rasulül Tînetü’l-Habâl nedir?’ diye sordular. Peygamber (sallal­lâhu aleyhi ue sellem) ‘cehennemliklerin teri ya da cehennemlik­lerin usaresidir/bedenlerinden akan sarı irindir’ buyurdu.[137]

  1. Aklı gideren her şey içkidir.

Ömer bin Hattab (radiyailâhu anh) anlatıyor; içki aklı uyuşturan her şeydir.[138] Buna haşhaş, afyon ve diğer uyuşturu­cu maddelerin tamamı dâhildir.

  1. Çoğu sarhoşluk veren şeyin, azı da haramdır. Peygam­berimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘Sarhoşluk veren her şey haramdır. Bir farak’ı [139] sarhoşluk veren şeyin, bir avucu da ha­ramdır.[140]
  2. içkiyle tedavi caiz değildir. Bu konu yiyecekler bölümün­de açıklanmıştı.
  3. İki farklı şeyi karıştırıp [suda bekleterek] şıra yapmak caiz değildir. Ebû Katâde (radiyailâhu anh) anlatıyor; ‘Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem), «kuru hurma ile hurma koruğunun, kuru hurma ile kuru üzümün karıştırılmasını yasakladı» Bunlar­dan her biri ayrı ayrı şıra (ve hoşaf) yapılabilir.[141]

İki farklı şeyin karıştırılmasının yasaklanması, karışımı se­bebiyle daha hızlı sarhoşluk verici maddeye dönüşmesidir. Bu durumda şıra yapan kişi, birbirine kattığı maddelerin henüz iç­kiye dönüşmediğini zannedebilir. Alimlerin çoğunluğu, hadiste belirtilen nehiy/yasakiama lafzının haramlık değii, mekruhluk bil­dirdiğini belirtmişlerdir. Çünkü haramlık ancak içkiye dönüştüğü zaman gerçekleşir.

  1. Tek türden maddelerle şıra yapmak, şiddetlenmediği ve sarhoşluk veren bir maddeye dönüşmediği sürece mubahtır.

Şıra/Nebiz, kuru hurma veya kuru üzümün suda tatlanınca-ya kadar bekletilip içilmesidir. Habeşli Cariye (radiyailâhu anhâ) anlatıyor; ‘Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) için, geceden su testisinde şıra yapar, testinin ağzını bağlayıp asardım. Sabah olduğunda ondan içerdi. Abdullah İbn Abbâs (radiyailâhu anh) anlatıyor; ‘Resulullah {sallallâhu aleyhi ve sellem) için ge­cenin evvelinde nebiz/şıra şerbeti yapılırdı. Resulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu şıra şerbetini; sabahladığı zaman, o günün tamamında, gelecek olan gecede ertesi günde, ertesi gecede ve daha ertesi günün ikindi vaktine kadar içerdi. Bu üçüncü günde ondan bir şey kahrsa, onu da hizmetçisine içirir ya da ona (bunu dökmesini) emrederdi. Bunun üzerine o da dökülürdü. Yani tadında bir değişiklik olduğu fakat bu değişiklik şiddetlenmediği sürece ondan içer, şiddetlendiği zaman ise dökülmesini emreder­di.

 

İçecekler Âdabı:

  1. İçmeden önece bismillahirrahmanirrahim demek.
  2. 2. Sağ elle içmek.
  3. Oturarak içmek daha faziletli olmakla birlikte ayakta iç­mek de caizdir. Ebû Hureyre (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasu-îullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), «hiçbiriniz içececeğini kesin­likle ayakta içmesin; bunu unutan derhal kussun  buyurdu. Hadisteki nehiy/yasaklama, tenzihen mekruh olduğunu ifade eder. Nitekim İbn Abbâs (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) ayakta bir kovadan zemzem içü.
  4. İçerken üç yudumda ve aralarda -su kabının dışında- ne­fes alarak içmek: Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) içerken, ağzını kaptan uzaklaştırır ve arada iki veya üç defa ne­fes alırdı. Sonra şöyle derdi; (Bu şekilde içmek) daha doyurucu, (hastalıklara karşı) daha koruyucu ve daha âfiyetlidir.
  5. Kabın içine nefes alınıp verilmemesi ve üfürülmemesi: Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘hiçbiriniz içerken kaba nefes ahpvermesin;[142]‘kaba nefes-alınıp verilmez ve üfü-rülmez [143] buyurmuştur.
  6. Su kabını veya sürahiyi kafaya dikip içmemek: İbn Ab-bâs (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) su İcabının ağzından su İçmeyi yasakladı.[144]Sürahiyi kafaya dikip içme durumunda, boğaza su daha hızlı gidecektir. Bu da karaciğer ve mide rahatsızlığına neden olacaktır. Ayrıca su ile birlikte olabilecek yabancı cisimlerin ayırt edilmesi de güçle­şecektir.
  7. İçecekleri ikramda sağdan başlamak ve sağdan dağıt­mak:

Enes bin Mâlik (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sal­lallâhu aleyhi ve sellem)’e bir kap süt getirilmişti, içerisine su ka­tıldı. Önce kendisi içti. Solunda Ebû Bekir, sağında da bir bedevi vardı. Sütten artan kısmı bedeviye verdi ve; «sağdan, sağdan (de­vam ediniz)» buyurdu.[145]

  1. İçecekleri ikram edenin en son içmesi: Çünkü Peygambe­rimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘içecek dağıtan en son içer[146] buyurmuştur.
  2. İçtikten sonra Allah’ a hamd edilmesi. Enes (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem); «Yemek yedikten veya bir içecek içtikten sonra Allah’a hamd eden kuldan Allah hoşnut olur» buyurdu.[147]

Kaplar

  1. Haram kılındığı bir delille belirtilmiş olmayan bütün kap­larda asıl olanın heİal olmasıdır. Çünkü Yüce Allah; Yeryüzünde bulunan her şeyi sizin için yaratan O’dur[148] buyurmuştur.
  2. Altın ve gümüş kaplarda yemek ve İçmek caiz değildir. Çünkü Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); Altın ve gü­müş kaplarda (yemeyizin ve) içmeyiniz, ipekli ve dibac/atlas ipe­ği elbiseler giymeyiniz. Bunlar dünyada onlar için, âhirette sizin içindir[149] ‘Gümüş kapta içenler, karınlarında ancak cehennem ateşini şarıltatırlar [150] buyurmuştur.
  3. Başka kap bulunamaması durumunda, kâfirlerin kapla­rında -yıkandıktan sonra yemek yenebilir. Çünkü Peygamberi­miz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Ebû Sa’lebe el-Huşenî’ye şöyle buyurmuştur; anlattığın gibi sen Kitap ehli bir toplumun böl­gesinde yaşamaktasın. Başka kap bulabilirseniz onların kabında yemeyin; eğer başka kap bulamazsanız onların kabını yıkadıktan sonra kullanabilirsiniz.[151]
  4. Yatmadanönce kapların örtülmesi, su testilerinin ve ben­zerlerinin ağızlarının bağlanması ve besmele getirilmesi müstehaptır.

Câbir bin Abdullah (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu; ‘Gece karanlığı ol­duğu zaman ya da akşam vaktine girdiğiniz zaman çocuklarınızı (dışarı çıkmaktan) men edin. Çünkü şeytan(lar), o zaman (etra­fa) dağılırlar. Geceden bir saat geçince (dışardaki) çocuklarınızı (evlerinize) koyun. Allah’ın ismini anarak (Bismillahirrahmanirrahim diyerek) kapıları kapatın. Çünkü şeytanlar, kapalı kapılan açamazlar. Yine Allah’ın ismini anarak (Bismillahirrahmanir-rahim diyerek) kırbalarınızın ağızlarını bağlayın. Yine Allah’m ismini anarak (Bismillahirrahmanirrahim diyerek) üzerlerine en­lemesine bir şey koymak suretiyle de olsa kaplarınızın ağızlarını örtün. Kandillerinizi söndürün.[152]

IX. MÜSLÜMAN HANIMLARIN KIYAFETLERİ

Setr-i Avretin [153] vucûbiyeti / Örtünmenin Gerekliliği:

Yüce Allah şöyle buyurmuştur; “Ey İnsanoğulları! Ayıp yer­lerinizi örtecek giyimlikle sizi süsleyecek elbiseler gönderdik. Tak­va örtüsü ise bunlardan daha hayırlıdır. Allah’ın bu ayetleri öğüt almanız içindir.[154]

Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ue sellemj’e, avret/örtün­mesi gereken yerler soruldu; ‘Eşin ue cariyelerin dışında her­kesten avret yerini koru!’ buyurdu. ‘Topluluk halinde bir arada yaşanıyorsa (nasıl olacak)?’ denildi, ‘hiç kimseye göstermemeye gücünüz yettiği kadarıyla, göstermeyin buyurdu. ‘Yalnız bulun­duğumuzda (nasıl olacak?)’ denildi. Allah, kendisinden utanıl-maya daha layıktır’ buyurdu.[155]

1. Hanımların Yabancılar Karşısındaki Kıyafetleri:

  1. a)Açık giyinmenin yasaklanması ve cehennem azabıyla ce­zalandırılacağı:

Kurâni Kerim’de ‘teberrüc’ olarak İfade edilen, ‘açılıp-saçılma: Hanımların, erkeklerin şehvetlerini tahrik eden ve örtülmesi vacip olan süslerini ve güzelliklerini göstermeleridir.

Ümeyye binti Rakîkâ (radiyallâhu anhâ), Rasulullah (salîal-lâhu aleyhi ve sellem)’e biat etmek için geldi ve şöyle dedi; ‘Alla­h’a hiçbir şeyi şirk koşmamak, hırsızlık etmemek, zina etmemek, çocuğunu öldürmemek, iftira etmemek,[156] ölüye ağıt yakmamak ve ilk dönem cahiliyesindeki gibi açılıp-saçılmamak üzere sana biat ediyorum.[157]

Ebû Hureyre (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurdu ki; «Cehennemliklerden gör­mediğim iki sınıf vardır; Birincisi, yanlarında sığır kuyrukları gibi kamçılar bulunup onlarla insanları döven/işkence eden bir toplu­luk! İkincisi, giyinmiş çıplaklar, kırılanlar, (erkeklere) meyleden­ler, başları Horasan develerinin eğilmiş hörgüçleri gibi olan ka­dınlar! Bunlar, cennete giremeyeceklerdir, onun kokusunu dahi duyamayacaklardır. Oysa cennetin kokusu, şu kadar uzaklıktan hissedilecektir.[158]

Hadisteki, ‘giyinmiş çıplaklar’ ifadesi, güzelliklerini sergile­mek için, vücutlarının bir kısmı görünecek şekilde açık giyinenler veya vücutlarını vasfeden İnce, dar kıyafetler giyinenleri ifade etmektedir. ‘Baş/an Horasan develerinin eğilmiş hörgüçleri gibi olan kadınlar!’ İfadesiyle de, saç örgülerini başlarının üzerinde, deve hörgücü gib’i topuz yapan hanımlar anlatılmaktadır.

  1. b)Müslüman hanımların giyiminde sekiz özellik şarttır:

Birinci Şart: Bütün vücudunu örtmesi, -yüz ve ellerin örtül­mesi konusunda farklı görüşler bulunmaktadır-:

Yüce Allah şöyle buyurmuştur; ‘Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler; namus ve iffetle­rini korusunlar, görünen kısımları müstesna olmak üzere, ziynet­lerini teşhir etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğul­lan, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (Mümin kadınlar), ellerinin altında bulunan (hizmetçileri), erkeklerden kadına İh­tiyacı kalmamış (cinsi güçten düşmüş) hizmetçiler yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuk­lardan başkasına ziynetlerini göstermesinler. Gizlemekte olduk­ları ziynetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar (dikkat­leri üzerlerine çekecek tarzda yürümesinler). Ey Müminler! Hep birden Allah’a tövbe ediniz ki, kurtuluşa eresiniz [159] ‘Ey Pey­gamberi Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) Örtülerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınmaması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah, gafur/çok bağışlayan, rahîm/çok esirgeyendir.[160]

 

Hanımların Yüz Ve Elleri:

Yüz ve eller haricinde, kadınların bütün vücutlarını örtmele­rinin vacip olduğu konusunda âlimler ittifak etmişlerdir.

Bazı âlimler yüzün ve ellerin örtülmesinin vacip olduğunu belirterek, görüşlerini şöylece delillendirmişlerdir;

  1. Yüce Allah; ‘Peygamberin hanımlarından bir şey istedi­ğiniz zaman perde arkasından isteyin. Bu, hem sizin kalpleriniz, hem de onların kalpleri için daha temiz bir davranıştır[161] buyur­muştur.

Bu ayet-i kerîmenin nüzul sebebi şudur;  Peygamberimiz  (sallallâhu aleyhi ve sellem) Zeyneb binti Cahş ile evlendiğinde, halkı yemeğe davet etti. Yemekten sonra çıktılar, geriye bir grup kalmıştı. Onlar Rasulullah’ın yanında, uzun süre oturdular. On­ların çıkmaları için Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) birçok defa girip-çıktı. Yanında Zeyneb (radiyallâhu anhâ) bulunuyordu. Daha sonra bu âyet nazil oldu ve aralarına perde konuldu.[162]

Hanımların yüzünün örtülmesini vacip kabul edenler, ayetin hükmünün bütün hanımlar için geçerli olduğunu, çünkü örtünün gerekçesi olan ‘kalp temizliğinin’ herkesi kapsadığını belirmişler­dir.

Hanefî ve Mâliki mezhebine göre, kadınların elleri ve yüzü avret değildir. Bunların dışındaki bütün bedenleri avrettir. Şafiî ve Hanbelî mezhebine göre eller ve yüz de avret kapsamındadır. İmam Ebû Hanîfe’ye göre kadınla­rın ayaklan da avret değildir. [163]

  1. Yüce Allah; “Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve Müminlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) örtülerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınmaması ve in-citilmemesi için en elverişli olan budur. Allah, gafur/çok bağışla­yan, rahîm/çok esirgeyendir[164] buyurmuştur.

Ayetteki, ‘tanınmamaları’ ifadesini, görebilmesi için tek gö­zünün dışında bütün yüzünü örtmesi olarak tefsir etmişlerdir.

  1. Ibn Mesûd (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Peygamber (sal­lallâhu aleyhi ve sellem); ‘Kadın avrettir. Dışarı çıktığı zaman şey­tan, bakışları ona çevirir[165] buyurmuştur. Şeytanın bakışları ona çevirmesi, erkeklerin gözüne onu süslü ve cazibeli göstermesidir.
  2. İfk/iftira hadisinde yer alan şu ibare bu konuda delil ola­rak alınır; ‘… Safvan b. Muattal es-Sülemî sonra Zekvânî, or­dunun arkasında mola vermişti. Gecenin sonunda yola çıkmış,benim bulunduğum yerde sabahlamış ve uyuyan bir insan karal­tısı görmüş. Hemen yanıma gelip beni gördüğü zaman tanımış. Hakikaten bana tesettür farz kılınmazdan önce beni görüyordu. Beni tanıdığı zaman onun ‘Innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn I Biz muhakkak Allah’tan geldik ve ancak O’na dönüyoruz’ şeklindeki istirca sözüyle uyandım. Hemen cübâbımla/dış kıyafetimle yüzü­mü örttüm.[166]
  3. Esma binti Ebû Bekir {radiyallâhu anhumâ) anlatıyor; ‘ih­ramda iken, erkeklerden yüzlerimizi örterdik, bundan Önce de (saçlarımızı) tarardık.[167]

Bazı âlimler yüzün ve ellerin açık kalmasının caiz, örtül­mesinin müstehap olduğunu belirterek, görüşlerini şöylece deiğillendirmişlerdir;

  1. Yüce Allah; ‘Mümin kadınlara da söyle: Görünen kı­sımları müstesna olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler[168] buyurmuştur.

Yüzün ve ellerin Örtülmesini vacip kabul etmeyenler, âyet­teki ‘görünen kısımları müstesna’ ifadesini, yüz ve eller’ olarak açıklamışlardır.

  1. 2. Aişe {radiyallâhu anhâ) anlatıyor; ‘Ebû Bekir’in kızı Esma üzerinde ince bir elbiseyle Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve selle-m) ‘in yanma gelmişti. Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) on­dan yüzünü çevirdi ve «Ey Esma! Bir kadın hayız yaşma ulaştığı zaman -eline ve yüzüne işaret ederek- şunlar hariç, hiçbir yerinin görünmesi doğru olmaz» buyurdu.[169]Bu görüşteki âlimlerin de­lillerinin en açık ifadeli olanı budur. Fakat senedi zayıftır.

Peygamber {sallaliâhu aleyhi ve sellem)’in yanına gelen, yüzİerİ ve elleri açık Müslüman hanımları, nehyetmediğini İfade eden delilleri de zikretmişlerdir;

  1. Bayram günü Peygamberimizin hanımlara vaazının an-latıldıldığı Câbir bin Abdullah’ın rivayet ettiği hadiste şöyle de­nilmiştir; hanımların arasından kızıl yanaklı bir kadın kalktı ve ‘Ey Allah’ın Rasülü! Neden….?’ dedi.[170]Câbir (radiyallâhu anh)’ın, soru soran kadını ‘kızıl yanaklı’ olarak tanımlaması, ‘yü­zünün açık olduğuna delildir’ demişlerdir.
  2. İbn Abbâs (radiyallâhu anhj’ın rivayet ettiği, Veda haccı esnasında Peygamberimizden fetva isteyen bir kadınla, el-Fadl bin Abbâs’ın bakışması olayı; el-Fadl bin Abbâs kadına, kadın da ona bakmaya başlamıştı Güzel bir kadındı. Bunun üzerine Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) Fadl’m yüzünü diğer ta­rafa çevirdi.[171] Bir başka rivayette; ‘Fadl b. Abbâs’ı binitinin ar­kasına aldı sonra şeytan taşlama yerine gelerek taş attı [172] denil­mekte, yani kadının fetva istemesinin, ilk tahallülden/ihramdan çıkıldıktan sonra olduğu anlaşılmaktadır.

İbn Hazm der ki; ‘Eğer kadınların yüzü avret olsaydı/örtülü olması gerekseydi, insanların yanında yüzün açık olmasını Pey­gamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ikrar etmezdi. Örtülerini yüzlerinin üzerine salıvermelerini kadınlara emrederdi. Şayet ka­dının yüzünde örtü bulunuyor olsaydı, İbn Abbâs onun güzel bîr kadın olduğunu anlayamazdı’.

  1. Âİşe (radiyallâhu anhâ) anlatıyor; ‘Mümin hanımlar örtü­lerine bürünmüş olarak, Rasulullah (sallallâhu aleyhi ue sellem) ile birlikte sabah namazında bulunur; namaz bittikten sonra da evlerine dönerlerdi. Gecenin alaca karanlığında kimse onları ta­nımazdı.[173]

Gecenin alaca karanlığında tanınmazlardı’ denilmesi, eğer karanlık olmasaydı tanınırlardı anlamını vermektedir. Tanınma denildiğinde, genellikle kişilerin yüzlerinden tanınması kastedi­lir. Dolayısıyla hadisteki ifadeden, yüzlerinin açık olduğu anlaşıl­maktadır.

  1. Bayram günü Peygamberimizin hanımlara vaazının anla­tıldığı İbn Abbâs’ın rivayet ettiği hadiste; ‘… onlara sadaka ver­melerini emretti. Bunun üzerine hanımların ellerindeki bilezikleri çıkarıp Bilal’in elbisesine attıklarını gördüm.[174]
  2. Aişe (radiyallâhu anhâ) anlatıyor; ‘Bir kadın Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellemj’e biat etmek için geldi. Eli kınasızdı. Kadın eline kına yakıncaya kadar biat ed(e)medi.[175]

Bu görüşteki âlimler, Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’den sonraki zamanlarda devam edegelen uygulamaları da delil olarak zikretmişlerdir.

Yüz ve ellerin örtülmesi konusuyla ilgili olarak, her iki görüş­teki âlimler, birbirlerinin delillerini değerlendirmiş ve yaklaşımla­rını genişçe izah etmişlerdir. Bunları detaylarıyla zikretme gereği duymuyoruz. Bu kitapta takip ettiğimiz yönteme aykırı olmasına rağmen, ‘peçe takmanın hükmünü’ belirtmek için, burada iki gö­rüşü, öne çıkan delilleriyle birlikte zikretmek istedik. Eski dönem­lerde olduğu gibi, günümüzde de bu konuda farklı görüşler ileri sürülmektedir. Bu ihtilaf, bir tarafın, farklı düşünen diğer tarafa ağır eleştirilerde bulunmasının doğru olmadığı İhtilaflardandır.

Burada şuna dikkat çekmeden de geçemeyeceğiz. Günü­müzde üçüncü görüşü oluşturan bir grup, hanımların yüzlerini örtmelerinin bidat ve dinde saptırma olduğunu savunmaktadır. Hatta ‘kadının yüzünü örtmesi haramdır’ iddiasıyla, bazı kimse­lerin cehaleti, bu konuyu kitaplaştıracak boyuta ulaşmıştır.

Bu konuyu bitirirken, şu değerlendirmelerde bulunmak is­tiyoruz;

  1. Alimler, yüz ve eller dışında hür kadının örtünmesinin farz olduğu konusunda icmâ etmişlerdir.
  2. Yüz ve ellerin örtünmesi konusu âlimler arasında ihtilaflıdır.
  3. Yüzün örtülmesinin farz olmadığı görüşünde olan âlimler,özellikle fitne zamanında yüzün örtülmesinin daha faziletli oldu­ğunu söylemişlerdir.

İkinci Şart [176] Elbiselerinin süslü olmamasıdır. Yüce Allah; Görünen kısımları müstesna olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler…’ buyurmuştur. Bu âyet, erkeklerin dikkatlerini çe­ken süslü elbiseler olması durumunda, elbiselerin görünüşünü de kapsamaktadır. Nitekim Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve seilem) şöyle buyurmuştur; ‘Üç kimsenin hali sorulmaz. (Çünkü bunlar helak olmuşlardır).

  1. Cemaattan ayrılıp, imamına isyan eden ve ası olarak ölen.
  2. Kaçak durumdayken ölen, kaçak cariye ve köle,
  3. Eşini kaybeden ve dünya sıkıntılarına katlanamayıp sonrasında teberrüc/açılıp-saçıîan kadın. Bunların hali sorulmaz!.[177]

Teberrüc: Bir kadının, erkeklerin şehvetlerini tahrik eden, örtmesi vacip olan zinet ve güzelliklerini göstermesidir.[178]

Dış kıyafeti n/cilb ab m hanımlara emredilmesi, ziynetlerinin örtülmesi içindir. Dolayısıyla dış kıyafetin zinet niteliğinde olması düşünülemez.[179]

 

Hatırlatmalar:

Bazı tesettürlü hanımların, siyah renk dışındaki kıyafetlerin zinet olduğunu düşünmeleri iki nedenle yanlıştır.

  1. Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve seilem);  ‘Kadının kokusu, rengi görünen, kokusu gizli kalandır[180]buyurmuştur. Hasen hadistir.
  2. Sahabi hanımlar, siyah rengin dışında farklı renklerde el­biseler giymişlerdir. Bunlardan bazıları;

İkrime (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rifâa hanımını boşadı

Daha sonra o kadınla Abdurrahman bin Zubeyr evlendi. Âişe (radiyallâhu anhâ) diyor ki; ‘Bu kadının üzerinde yeşil bir başör­tüsü vardı. Bana geldi, (eşini) şikâyet etti ve vücudundaki yeşilli-ği(lmorluğu) gösterdi. Rasululhh (sallallâhu aleyhi ve seilem) ge­lince ben; «Mümin hanımların karşılaştıkları böylesi bir sıkıntı hiç görmemiştim. Kadının vücudundaki yeşillik[/morluk], üzerindeki örtünün yeşilliğinden daha koyu» dedim.[181]

  1. Hâlid kızı Ümmü Hâlid (radiyallâhu anhâ) anlatıyor; ‘Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e birçok elbiseler geti­rilmişti. Bunların arasında bir tane küçük siyah yün kumaş vardı. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve seilem); ‘bunu kime giydirelim, dersiniz?’ buyurdu. Oradakiler sessiz kaldılar. Bunun üzerine, ‘bana Ümmü Hâlid’i getiriniz’ buyurdu, Ümmü Hâlid, küçük kızıyla birlikte getirildi. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve seilem) yün kumaşı aldı ve eliyle ona giydirdi. «Güle güle giy ve üzerin­de eskit» buyurdu. O kumaşın üzerinde yeşil veya sarı damgalar vardı. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve seilem); «Ey Ümmü Hâlid! Bu damgalar, güzeldir, güzeldir» buyurdu.[182]
  2. Kasım (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘îhramîı olduğu halde, Âişe {radiyallâhu anhâ) sarı renkli elbise giyerdi.[183]

Bu rivayetleri zikrettikten sonra şunları söyleyebiliriz;

  1. Ziynet sayılan elbiseler, birçok renklerden oluşan veya üzerinde dikkat çekici, göz alıcı altın ve gümüş nakış işlemeleri bulunan elbiselerdir.
  2. Yukarıda zikrettiğimiz rivayetler dikkate alındığında, siyah renkli elbiseler hanımlar için daha faziletli ve tesettüre daha uy­gundur. ‘… Uyuyan bir insan karaltısı…’ lafzıyla ifk hadisinde geçtiği gibi, Peygamber hanımlarının elbiseleri böyleydi.

Üçüncü Şart : [184]Giyilen elbise dar ve şeffaf olmamalıdır.

Ebû Hureyre fradiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallal­lâhu aleyhi ve sellem) buyurdu ki;

Cehennemliklerden görmedi­ğim iki sınıf vardır; … ikincisi, giyinmiş çıplaklar!… Bunlar, cen­nete giremeyeceklerdir, onun kokusunu dahi duyamayacaklardır. Oysa cennetin kokusu, şu kadar uzaklıktan hissedilecektir» [185]

Burada bahsedilen kadınlar, giydikleri ince elbiselerin vücut­larını vasfetmesi ve örtmemesidir. Normalde giyinmiş olan bu kadınlar, gerçekte çıplaktırlar.[186]

Dördüncü Şart: Giyilen elbise geniş olmalı, vücudu belli et­memelidir.

Usâme bin Zeyd (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), bana Mısır kumaşından keten bir elbise giydirdi. Onu kendisine Dahiyye el-Kelbî hediye etmişti. Ben de o elbiseye hanımıma giydirdim. (Daha sonra üzerimde o elbiseyi görmeyince) Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), bana; «neden o elbiseyi giymedin?» buyurdu. Ben; «Onu hanı­mıma giydirdim» dedim. Bunun üzerine; «ona söyle, altından entari giysin. Aksi halde vücudunu belli etmesinden korkarım» buyurdu.[187]

Burada Müslüman hanım kardeşlerime şunu hatırlatmak is­tiyorum; ‘Yalnızca saçın ve boynun kapatılıp, alt taraflara dikkat edilmemesi, dar ve bacakların yansını açıkta bırakan kısa elbi­selerin giyilmesi tesettür sayılmaz. Bacakların görünen kısmının çoraplı olması yeterli değildir. Tesettürün, Yüce Allah’ın emret­tiği şekilde yapılması ve Ük muhacir hanımların Örnek alınması gerekir. Başörtüsü emredildiği zaman ilk muhacir hanımlar, el­biselerini yırtıp başörtüsü yapmışlardı. Bu gün biz, hanımların elbiselerini yırtmalarını istemiyoruz. Sadece elbiselerinin uzun ve geniş olmasını, Allah’ın örtülmesini emrettiği bütün yerleri kapa­tan elbiselerin giyilmesini istiyoruz.

Beşinci Şart: Kokulu eîbiseler giyilmemelidir.

Ebû Mûsâ el-Eş’arî (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurdu ki; «Koku sürünüp, kokusu­nu hissetmeleri için bir topluluğun yanından geçen kadm, zâni-ye/zinâ etmiş olur» buyurdu.[188]

Kokulu elbise giymenin yasaklanma nedeninin, şehveti uyandırması ve tahrik etmesi olduğu gayet açıktır. Bu nedenle bazı âlimler, çekici elbiseleri, görünen süsleri, gösterişli ziyneti ve erkeklerle bir arada bulunmayı aynı hükümde değerlendirmiş­lerdir.[189]

Altıncı Şart: Erkeklerin elbiselerine benzememelidir.

İbn Abbâs (radiyailâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallallâ­hu aleyhi ve sellem), kadınlara benzeyen erkeklere ve erkeklere benzeyen hanımlara lanet etmişlerdir.[190] Hadis-i şerifte kastedi­len anlam şudur; kadınlara özgü kılık, kıyafet ve süslenmelerde erkeklerin, kadınlara benzemeleri caiz değildir. Aynı şekilde aksi de caiz değildir.

Ebû Hureyre (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallal­lâhu aleyhi ve sellem) kadın elbisesi giyen erkeklere; erkek elbi­sesi giyen kadınlara lanet etmiştir.[191]

 

Hatırlatma:

Her iki cinsin birbirine benzemelerinin yasaklanmasındaki ölçü, soyut anlamda erkeklerin ve kadınların hoşlandıkları ve alışageldikleri şeylerin yasaklanmasına dönük değildir. Burada­ki hüküm, erkeklere ve kadınlara özgü şeylerle alakalıdır. Dola­yısıyla, hanımlara özgü elbiselerin, emredildiği şekiide tesettüre uygun olması, açık olmaması ve vücudu sergilememesi şarttır. Erkek ve kadının birbirine benzemesinin yasaklanmasında iki gaye vardır; birincisi, erkek ve kadın arasındaki farklılık; ikinci­si, kadınların örtünmesidir. Bu iki gayenin birlikte gerçekleşmesi zorunludur.[192]

Yedinci Şart: Kâfir kadınların kıyafetlerine benzememelidir.

İslam şeriatına göre, -erkek olsun, kadın olsun- Müslüman­ların, ibadetlerinde, bayramlarında ve kıyafetlerinde kâfirlere benzemesi caiz değildir. Bu kural, birçok nassla sabittir. Abdul­lah bin Amr (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (saüaiJâhu aleyhi ve sellem) üzerimde sarı renkli iki elbise gördü ve bana; «bunlar kâfirlerin kıyafetleridir; bunları giyme!» buyurdu.[193] Bu konuyla ilgili birçok hadis bulunmaktadır. Burada amaç, Müslü­man hanımların, kâfir kadınların elbiselerine benzeyen kıyafetler giymelerinin caiz olmadığının bilinmesidir. Çünkü görüntüdeki benzerlik, benzerler arasında uyumluluğa ve şekillenmeye neden olur. Ahlak ve yaşantı olarak da onlara uymaya yol açar.[194]

Sekizinci Şart: Giyilecek elbisenin, kibirlenmek ve gösteriş amaçlı olmaması.

İbn Ömer (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘RasuluUah (sallallâhu aleyhi ve sellem) «Dünya’da şöhret/kibir ve gösteriş için elbise gi­yenlere, Allah kıyamet günü zillet/rezillik elbisesi giydirecek, son­ra da üzerlerinde alevlendirecektir.[195] Hadisin metninde ‘şöh­ret elbisesi olarak ifade edilen bu giyim tarzı, insanlar arasında meşhur olmak amacıyla giyilen bütün kıyafetleri kapsamaktadır. Bunlar, son derece kaliteli ve süslü elbiseler olabileceği gibi, takva gösterisi ve riyakârlık amacıyla giyilen sefil elbiseler de olabilir.

 

Hatırlatmalar:

  1. Hanımların ipek elbise giymeleri caizdir.

İpek elbiseler, hanımlara helal, erkeklere haramdır. Çünkü

Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘İpek ve altın giysi ve takılar, ümmetimin erkeklerine haram; kadınlarına helal kı­lınmıştır [196] buyurmuştur. Ali (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasu­luUah (sallallâhu aleyhi ve sellem) bana saf ipekten alaca renkli bir elbise hediye etti. Ben de onu giyip dışarıya çıktım. Derken RasuluUah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in yüzünde kızgınlık be­lirtisi gördüm. Bunun üzerine o elbiseyi kadınların arasında par­çaladım [kullanmaları için kadınlara paylaştırdım].[197] Hadiste geçen, ‘saf ipekten alaca renkli bir elbise’ ifadesini delil göstere­rek âlimler, hanımların saf İpek elbise giymelerinin caiz olduğunu söylemişlerdir.

  1. Hanımların etekleri:

Ra&ulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) elbise paçalarından bahsedince, [Hanımı] Ümmü Seleme (radiyallâhu anhâ); «Ka­dının eteği hangi uzunlukta olmalıdır?» diye sordu. Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem); «erkeklerin etek uçlarmdan/paçalarından bir karış daha uzun olur» buyurmuştur. Bunun üzerine Ümmü Seleme; «O takdirde, [yürüdüğü] zaman vücudunun bir kısmı görünür» demesi üzerine de; «bir zira [198] uzatabilir. Ancak daha fazla uzatamaz» buyurmuştur.[199]

Bu hadis-i şerif, elbise paçalarının uzun olmasıyla ilgili ya­saktan, hanımların etek uçlarının istisna edildiğini ifade etmekte­dir. Alimler, hanımların etek uçlarının uzun olmasının caiz olduğu konusunda icmâ etmişlerdir.[200]

Hadiste geçen ‘şıbran/bir karış’ lafzı, baldırların yarısından sonrasına kıyas edilir. [201] Bu nedenle Ümmü Seleme (radiyallâhu anhâ), ‘O takdirde hanımların ayakları görünür’ demiştir. Rasu­lullah (sallalîâhu aleyhi ve sellem) de bunun üzerine ‘bir zira daha uzun olabileceğine dair ruhsat vermiştir. Burada iki şeyin öğretilmesi amaçlanmıştır;

  1. Hanımların elbiselerinin, ayaklarını örtecek uzunlukta ol­ması vaciptir.
  2. Hanımlar, elbiselerini ‘birzira’yı aşmayacak ölçüde, daha uzun da yapabilirler.
  3. Hanımların pantolon giymesi:

Pantolon, günümüz hanımlarının birçoğunun en kötü imti­hanı olmuştur. -Allah, onlara doğru yolu göstersin-. Pantolonlar, her ne kadar avret yerlerini kapatıyor ise de, -özellikle farklı renk ve desenlerdeki pantolonlar başta olmak üzere-, vücut hatlarını vasfetmekte, cazibeyi artırmakta ve şehvetleri tahrik etmektedir. Şer’i tesettürün, dar olmaması ve vücut hatlarını belli etmeme­si şarttır. Oysa pantolonlar, kısa elbiselerden daha kötü fitnelere yol açmaktadır. Aşırı dar olan, hatta ten renginde olan ve vücut üzerinde hiç yokmuş izlenimi uyandıran pantolonlar, daha faz­la kötülükleri ve ahlaksızlıkları yaygınlaştırmaktadır. Bu nedenle hanımların pantolon giymeleri caiz değildir. Bunları ancak eşleri­nin yanlarında -erkeklerin elbiselerine benzememek şartıyla- gi­yebilirler. Ayrıca pantolonların, tesettüre uygun dış kıyafetlerin altından giyilmesinde -özellikle de araçlara binerken- bir sakınca yoktur. -Allah en doğrusunu bilir.

  1. Hanımların yüksek topuklu ayakkabı giymeleri caiz mi­dir?

Ibn Mesûd (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘İsrail oğullarında er­kekler ue kadınlar birlikte ibadet ederlerdi. Sevgilisine görünmek isteyen kadın, ayaklarının altına (tahta) kalıplar koyup, sevgilisi­ne uzun görünürdü. Onlara hayızlı olup-olmadıklarını sorarlardı. Bu nedenle İbn Mesûd (radiyallâhu anh), «Allah’ın geride bırak­tığını, sizler de geride bırakınız» derdi.[202]

Yüksek topuklu ayakkabıların, erkeklere görünmek ve onların dikkatini çekmek amacıyla giyilmesi haramdır. Çünkü bu davranış, fesadı ve kötülükleri yaygınlaştırmak olur.[203]

Buna ek olarak şunları da söyleyebiliriz; yüksek topuklu ayakkabılar, kadınların yürüyüşlerini ve hareketlerini, erkeklerin bakışlarında daha cazibeli kılmaktadır. Topukların çıkardığı ses­lerle daha fazla dikkat çekmektedir. Dolayısıyla hanımların dışa­rıda, yüksek topuklu ayakkabılar giymeleri uygun değildir.

 

2. Hanımların Mahremleri Yanındaki Kıya­fetleri:

Hanımların mahremleri yanındaki giyimlerinden bahsetme­den önce, mahrem olanları tanımlamamız daha uygun olacak­tır.

Bakılması, yalnız kalınması ve yolculuk edilmesi caiz olan mahremler, kendileriyle evlenmenin ebediyen haram olduğu herkestir. Tanımda ‘ebediyen denilmesi, kadının kız kardeşi, teyzesi, halası ve diğer yakınlarını istisna etmek içindir. Nitekim Yüce Allah; ‘Mümin kadınlara da söyle; … Kocaları, babaları kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşlen, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulla­rı, kendi kadınları (Mümin kadınlar), ellerinin altında bulunan (hizmetçileri), erkeklerden kadına ihtiyacı kalmamış (cinsi güçten düşmüş) hizmetçiler yahut henüz kadınların gizli kadınlık husu­siyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına ziynetlerini göstermesinler.[204] buyurmuştur.

Âyet-i kerîmede, kadınların zinet yerlerine bakmalarının he­lal olduğu mahremler belirtilmiştir. Çünkü akrabalık ve fitneden emin olunması nedeniyle, bir arada bulunmayı, sık görüşmeyi gerektiren bir zorunluluk söz konusudur. Yüce Allah, ayette önce­likle eşleri, sonrasında ise diğer mahremleri zikretmiştir. Bunlar;

  1. 1.İster baba, ister anne tarafından olsun, babalar ve dede­ler.
  2. Babaların eşleri.
  3. Oğulları, oğullarının eşleri. Buna çocukların çocukları -ve uzantıları- dâhildir.
  4. Bütün kardeşler. Öz, baba veya anne bir kardeşler -ve uzantıları-.
  5. Erkek ve kız kardeşlerin oğullan.
  6. Her ne kadar ayet-i kerimede zikredilmemiş olsa da, am­calar ve dayıiar mahremlere dâhildir. Alimlerin çoğunluğu, bun­ların hükümlerinin, diğer mahremlerin hükümleri gibi olduğu görüşündedir. Aişe (radiyallâhu anhâ)’nın rivayet ettiği hadis de bunu teyit etmektedir. Tesettür âyetleri nazil olduktan sonra, Âi-şe’nin süt amcası, Ebu’l-Kuays’in kardeşi Eflâh geldi ve Âişe’nin yanına girmek için izin istedi. Âişe -(radiyallâhu anhâ)- anlatıyor; «ben ona izin vermedim ve Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sel­lem) geldiğinde ona bu yaptığımı anlattım; bana; (bir daha gelir­se) ona izin vermemi emretti.[205]
  7. Sütkardeşiikten doğan mahremler de, âyet-i kerîmede zikredilmemişim Ancak âlimler, sütkardeşlikten doğan mahrem­lerin, diğer mahremler gibi olduğu konusunda icmâ etmişlerdir. Yukarıda zikredilen hadis-i şerifle de bu konu teyit edilmektedir.

 

Bir Kadın Mahremlerine Hangi Ölçüde Görünebilir?

Hanımların mahremleri yanındaki açıklığı konusunda iki gö­rüş vardır.

Birinci görüş: Mahremler, göbekle diz kapağı arası dışında kalan her yeri görebilir. Alimlerin çoğunluğu bu görüştedir.

Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve seilem); ‘…biriniz kö­lesini veya hizmetçisini evlendirdiği zaman, onun avret yerine bakmasın. Hiç kuşkusuz onun avret yeri, göbeğinden diz kapağına kadar olan kısımdır.[206] Hadiste konu edilenler her ne kadar erkekler İse de, bu konuda hanımlar da erkekler gibidirler.

Ebû Seleme (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Âişe’nin kardeşiyle birlikte, Âişe’nin yanma girdim. Ona Peygamber (sallallâhu aley­hi ve sellem)’in gusül abdestini sordu. Bunun üzerine Âişe bir kapta bir ölçek kadar su istedi ve suyu başının üzerinden dökerek gusül abdesti aldı. Bizimle onun arasında perde vardı.[207]

Kadı İyaz der ki; ‘Bu hadisin zahiri, her ikisinin de onun ba­şını ve vücudunun üst tarafını gördüklerini ifade etmektedir. Bu mahremlerin görmesi helal olan kısımdır. Nitekim Âişe validemiz, Ebû Seleme’nin süt teyzesidir. Bu nedenle, mahremlerin görme­sinin caiz olmayan vücudunun alt kısmını örtmüştür.[208]

İkinci görüş: Mahremler kadınların genellikle görünen yerle­rine bakabilirler. Örneğin abdest azaları gibi.[209]

Ibn Ömer (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Peygamber (sallallâ­hu aleyhi ve sellem) zamanında erkekler ve hanımlar bir arada abdest alıyorlardı.[210] Bu eşlere ve mahremlere atfedilir. Ayrıca bu rivayet, mahremleri oldukları kadınların abdest azalarına, er­keğin bakmasının caiz olduğuna delildir. Aynı şekilde aksi de ca­izdir. -Allah, en doğrusunu bilir. [211]

Hanefî mezhebine göre, kadınların mahremleri ara­sındaki avreti/Örtülü olması gereken bölge, erkeklerin birbiri arasındaki avreti gibidir.[212] Ancak kadın mahremi olan erkeğe karnını, sırtım ve -bir görüşe göre- göğüsle­rini gösteremez. [213]

Hatırlatmalar:

  1. Mahremin, mahremi olduğu kadına bakması, zevk alma ve şehvet hissisiyle olmaması şarttır. Şehvet hissi olması duru­munda bakmak caiz değildir. Bu konuda hiçbir ihtilaf yoktur.
  2. İmam Kurtubî der ki; Nefislerde oluşabilecek duygulara göre, kadının kendini göstermesi caiz olanı tespit için, bazı âlim­ler mahremleri, kadına yakınlıklarını dikkat alarak farklı sınıflara ayırmışlardır. Bir kadının babası ve kardeşi hiç şüphesiz, kocası­nın -başka hanımdan olan- oğlundan daha yakın ve ihtiyatlıdır. Dolayısıyla kocasının başka hanımdan olan oğluna göstermesi caiz olmayan yerlerini, babasına gösterebüir. Oysa her ikisi de kadının mahremidir.[214]
  3. Bir kadın, şüphe ve endişe duyduğu mahremlerine ziyne­tini göstermemelidir. Nitekim babasının döşeği üzerinde, baba­sının cariyesinden doğan, bu nedenle de baba bir kardeşi olan genç hakkında, Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ha­nımı Sevde’ye, tesettür emretmiştir. O gençle ilgili olarak, Sa’d İbnVakkâs ile Abd İbn Zem’a tartışmışlardı. Sa’d; «Yâ Rasulullah! Bu genç, benim kardeşim Utbe İbn Ebî Vakkâs’m oğludur. Oğlu olduğunu bana vasiyet etti. Ona benzeyişi de bunu teyit etmek­tedir» dedi. Abd İbn Zem’a ise; «Yâ Rasululah! Bu benim karde­şimdir. Babamın döşeği üzerinde, onun cariyesinden doğmuştur» dedi. Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) çocuğun benzerliği­ni dikkate alarak, Utbe’ye olan benzerliğini fark etti ve; «Ey Abdi Çocuk senindir; çocuk doğduğu yatağın sahibinindir. Zina edene taş vardır. Ey Şevde, sen de ona tesettürlü ol» buyurdu.[215]

 

Kadına Mahreminin Dokunması Ve Öpmesi -Şehvet­le Olmadığı Takdirde- Caizdir.

Aişe (radiyallâhu anhâ), kız kardeşi Esmâ’nın oğlu İbnu’z-Zubeyr’e kızmış ve onunla ebediyen konuşmamaya adakta bu­lunmuştu. Bu nedenle İbnu’z Zubeyr, Muhacirlerden kendisine yardımcı olmalarını ve teyzesiyle arasını düzeltmelerini istedi. Bunun üzerine İbnu’z-Zubeyr’îe birlikte, Misver İbn Mahreme ve Abdurrahman Ibnu’l-Esved, Aişe’nin yanına girmek İçin izin istediler. Âişe; ‘giriniz’ dedi, yanlarında İbnu’z-Zubeyr’in olduğu­nu bilmiyordu. Onlar; ‘hepimiz girebilir miyiz?’ dediler. O; ‘evet, hepiniz girin’ dedi. İçeri girdiklerinde, İbnu’z-Zubeyr perdenin arkasına geçip, Âİşe’ye sarıldı ve ağlayarak, kendisini affetme­sini istemeye başladı. Misver ve Abdurrahman da affetmesi ve konuşması için ısrar ediyorlardı. O da, ‘adakta bulunduğunu, adağın vebalinin büyük olduğunu ve bu nedenle konuşamaya­cağını söylüyordu’. Daha sonra, Peygamber (saîlallâhu aleyhi ve sellem)’in; «Hiç şüphesiz bir Müslüman’ın, Mümin kardeşine üç geceden fazla küsü tutması helal değildir» buyurduğunu ona haber verdiler. Nihayet Aişe, İbnu’z-Zubeyr’le konuştu. Adağına kefaret olarak da kırk köle azat etti.[216]

Âişe {radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Fâtıma, Peygamber (sallal­lâhu aleyhi ve sellemj’in yanına geldiğinde, onu ayakta karşılar, elinden tutar, onu öper ve kendi yerine oturturdu. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem), onun yanına gittiğinde, o da, Pey­gamber (sallallâhu aleyhi ve selîem)’i ayakta karşılar, elinden tu­tar, onu öper ve kendi yerine oturturdu.[217]

[At ve benzeri hayvanlarda veya iki kişilik motosiklet ve benzeri araçlarda] kadının, mahremi olan erkeğin arkasına binmesi caizdir.

Enes (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile birlikte Usfân’dan dönüyorduk. Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) bineğinin üzerindeydi ve terkisinde de Safiye binti Huyey vardı. Bir ara devenin ayağı sürçtü ve ikisi birden yere düştüler.[218]

3. Kadınların, Kadınlar Arasındaki Kıya­fetleri.

Yüce Allah şöyle buyurmuştur; ‘Mümin kadınlara da söyle: … Görünen kısımları müstesna olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları kocalarının babaları, kendi oğulları, kocala­rının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (Mümin kadınlar) yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına ziynetlerini göstermesinler.[219]

İbn Kesîr der ki; ‘âyet-i kerimedeki ‘kendi kadınları’ ifadesiy­le, Müslüman hanımların ziynetlerini, sadece Müslüman hanım­ların yanında açabilecekleri belirtilmiştir.[220]

Kadınların, kadınlar arasındaki avret yerleri, erkeklerin er­kekler arasındaki avret yerleri gibidir. Yani göbeğinden dizine kadar olan yerdir.[221] Dolayısıyla hanımların göbek ve diz arasını başka hanımlara göstermeleri caiz değildir. Günümüzde birçok Müslüman hanım buna maalesef dikkat etmemektedir. İbnu-‘1-Cevzî der ki; ‘Anne, kız kardeş ve kızları olduğu halde, cahil kadınların geneli birbirlerinin avret yerlerine bakmaktan sakın­mıyorlar. Bunların birçoğunun aralarında akrabalık da bulunma­maktadır. Bilinmelidir ki, bir kız yedi yaşına ulaştığı zaman, ne annesi ve kız kardeşine, ne de kendi kızına avret yerine bakması caiz olmaz.[222]

Peygamberimiz fsallaliâhu aleyhi ve selîem) ‘Erkek erkeğin, kadın da kadının avret yerine bakamaz. Erkek erkeğe bir elbise­nin içinde yanaşamaz. Kadın da kadına bir elbisenin içinde yanaşamaz.[223]

 

Mümin Kadın, Kâfir Bir Kadına Ziynetini Gösterebilir Mi?

Bazı âlimler, Mümin hanımların ziynetlerini, gayri Müslim hanımlara göstermelerinin -eşlerine anlatma ihtimali nedeniy­le- caiz olmadığını belirtmişlerdir. Nitekim Yüce Allah; ‘… veya kendi kadınları … yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususi­yetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına ziynetlerini göstermesinler..[224]buyurmuştur. Âyetteki ‘kendi kadınları’ ifa­desi, Mümin hanımları belirtmektedir. Bu nedenle Müşrik, zim­met ehli ve diğer gayri Müslim kadınlara ziynetler gösterilemez.

Bazı âlimler ise, Mümin hanımların ziynetlerini, gayri Müs­lim hanımlara göstermelerinin caiz olduğunu, kadına bakma konusunda Mümin hanımlarla, gayri Müslim hanımlar arasında bir fark bulunmadığını belirtmişlerdir. Buna delil olarak, Yahudi kadınların, Peygamber hanımlarının yanlarına girdiklerini; buna rağmen Peygamber hanımlarının onlara karşı tesettür ve hicap uygulamakla emrolunmadıklanm zikretmişlerdir. Nitekim Yahudi bir kadın, A’işe validemizin yanına geldi ve ona kabir azabından

bahsetti…..Âişe validemiz bunu Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem}’e sordu. O da; «evet kabir azabı [vardır]…» buyurdu.[225] Esma (radiyallâhu anhâ) anlatıyor; ‘Annem ziyaretime gelmişti ve henüz Müslüman değildi. Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sel-lem)’e ona yakınlık göstereyim mi?’ diye sordum; bana «evet» dedi.[226]

Erkeklerle hanımlar arasındaki örtünün bir anlamı vardır. Mümin hanımlarla, gayri Müslim kadınlar arasında ise, böyle bir anlam bulunmamaktadır. Dolayısıyla Müslüman erkekle, gayri Müslim arasında tesettür gerekmediği gibi, Mümin hanımlarla gayri Müslim kadınlar arasında da tesettür gerekmemektedir. Çünkü tesettür ancak bir nassla veya kıyasla şart olur. Oysa bu konuda böyle bir nass ve kıyas bulunmamaktadır. Ayetteki ‘ken-

di hanımları…’ ifadesiyle, bütün hanımların kastedilmiş olması muhtemeldir. -Allah en doğrusunu bilendir-.

Ancak, ehl-i kitaptan olan kadınların, Müslüman hanımları kendi kocalarına veya başka erkeklere anlatmalarından endişe ediliyorsa, onlara karşı tesettürlü olunması gerekir. –Allah, en doğrusunu bilendir-.

 

4. Hanımların, Kölelerinin Yanındaki Kıyafetleri.

Âlimlerin birçoğu, bir kadının kölesinin, mahremi gibi oldu­ğunu, mahreminin görmesi caiz olan yerleri, kölesinin görme­sinin de caiz olduğunu belirtmişlerdir. Buna Yüce Allah’ın şu âyetini delil göstermişlerdir; ‘Mümin kadınlara da söyle; … el­lerinin altında bulunan (köleleri/hizmetçileri), erkeklerden kadı­na ihtiyacı kalmamış (cinsi güçten düşmüş) hizmetçiler yahut… çocuklardan başkasına ziynetlerini göstermesinler.[227] Âyet-i kerîmede ‘ellerinin altında bulunan’ ifadesi, köle ve cariyeleri kapsamaktadır. Âyetteki ifadeyle, cariyelerin kastedildiğini iddia etmek caiz değildir. Çünkü bu hüküm aynı âyette geçen ‘kendi kadınları’ ifadesiyle kastedilmiştir.[228]

Enes (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisine hibe edilmiş olan bir köleyi, Fâtıma-‘ya getirdi. Fâtıma’mn üzerinde kısa bir elbise vardı. Başını örtse bacakları, bacaklarını örtse başı açık kalıyordu, [kızının bu duru­munu gören Rasuîullah (sallallâhu aleyhi ve sellem); «Bu durum­da bir sakınca yoktur, (Seni gören) baban, diğeri de köîendir» buyurdu.[229]

Şeyhu’l-İslam, ihtiyaç nedeniyle kölenin sahibi olan kadına bakmasının caiz olduğu görüşünü tercih etmiştir. Çünkü bir ka­dının, ihtiyacı,nedeniyle, şahid, işçi ve evleneceği kişiye bakması caiz İse, kölesine bakmaya çok daha fazlasıyla ihtiyacı vardır. Dolayısıyla ihtiyacı nedeniyle görüşmesi caiz olan kimselere oranla, kölesine bakması çok daha öncelikli olarak caizdir.[230]

  1. Hanımların, cinsel güçten düşmüş erkeklerin yanında kı­yafetleri.

Yüce Allah;’Mümin kadınlara da söyle… erkeklerden ka­dına ihtiyacı kalmamış (cinsi güçten düşmüş) hizmetçiler yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına ziynetlerini göstermesinler. [231] buyur­muştur.

îbn Kesîr, kadına ihtiyacı olmayan erkekleri şöyle açıklar; ‘Bunlar, ücretli hizmetçiler, evlenme yeterliliği olmayan ve aklen özürlü durumda olanlardır’.

Bunlar yaşlılık, kadınsı tabiatlılık veya iktidarsızlık nedeniyle hanımlara ihtiyaç duymayanlardır. Bu erkeklerin, ihtiyaç duru­munda kadınlara bakmalarına ruhsat verilmiştir. Fakat kadınları görüp, fizikî yapılarını başkalarına anlatmaları halinde, bunların hanımların yanlarına girmeleri ve onlara bakmalarına izin veril­mez.

Ümmü Seleme (radiyallâhu anhâ) anlatıyor; ‘Kadın tabiatlı bir kimse, evde Resulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)in yanın­da bulunuyordu. Bu kimse, Ümmü Seleme’nin kardeşine: «Ey Abdullah b. Ebî Ümeyye! Allah yarın size Taif’in fethini nasip ederse, ben sana Gaylan’ın (şişman) kızını sana göstereceğim. Çünkü o kız, (iri yapılı olduğundan dolayı) dört (et büklümüyle) karşılar ve (geriye döndüğü zaman ise) sekiz (et büklümüyle) ar­kaya döner’ dedi. Rasuîullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) (onun bu sözlerini) işitti. Bunun üzerine (hanımlarına); «Bunlar, sizin yanınıza girmesin» buyurdu.[232]

Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), kadın tabiatlı iktidarsız kişinin, Gaylan’ın kızlarını anlatması üzerine, ona karşı hanımların tesettür uygulamasını emretmiştir.

 

Hatırlatma;

Hadım kişilerle, cinsel organı kesilmiş olanların kadınlara bakmaları haramdır. Bu konuda âlimlerin geneli ittifak etmiştir. Çünkü cinsel organın bulunmayışı veya hadım durumda oluşu, kalpte şehvet duygusunun hissedilmesine engel değildir.[233]

  1. Hanımların, özel hallerinin ve avret yerlerinin farkında ol­mayan çocuklara ziynet yerlerinin gösterilmesi:

Yüce Allah;’Mümin kadınlara da söyle… erkeklerden ka­dına ihtiyacı kalmamış (cinsi güçten düşmüş) hizmetçiler yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına ziynetlerini göstermesinler. [234] buyur­muştur.

İbn Kesîr der ki; ‘Ayette kastedilenler, kadınların özel du­rumlarını, avret yerlerini, konuşmalarındaki tatlılığı, yürüyüş ve hareketlerindeki letafeti, yaşlarının küçük olmasından dolayı fark etmeyen çocuklardır. Bu durumdaki çocukların hanımların yan­larına girip çıkmalarmda bir sakınca yoktur. Fakat buluğ yaşma girmiş veya yaklaşmış olan çocuklar, kadınları güzel ve çirkin ola­rak ayırt edebitiyorlarsa, hanımların yanlarına girip-çıkmalarına izin verilmez.

Câbir (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Ümmü Seleme (radiyal­lâhu anhâ) kan aldırmak için Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sel-lemj’den izin istemişti. Bunun üzerine Rasulullah (sallallâhu aley­hi ve sellem), Ümmü Seleme’den kan alması için Ebû Tayyib’e emretmişti. (Râvi Ebu’z-Zübeyr) der ki;«Oyle zannediyorum ki Ebû Tayyib, Ümmü Seleme’nin ya sütkardeşi ya da henüz ergen­lik çağına girmemiş bir çocuktu.[235]

  1. Hanımların eşieri yanındaki kıyafetleri:

Eşler, şehvetle veya şehvetsiz birbirlerinin -cinsel organları da dâhil- her yerine bakabilirler. Bunda hiçbir kerahet yoktur.

Âlimlerin çoğunluğu bu görüştedir. Buna delil olarak şunları zik­retmişlerdir;

  1. Yüce Allah; ‘Mahrem yerlerini korurlar. Ancak eşleri ve cariyeleri istisnadır[236] buyurmuştur. Ayet-i kerîme, bakmanın da ötesinde, dokunma, sarılma gibi davranışların helal olduğunu ifade etmektedir. Dolayısıyla bakılması helal olana, dokunulması da helaldir.
  2. Âişe (radiyallâhu anhâ) anlatıyor; ‘Ferak denilen bir kap­ta, ben ve Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) birlikte yıka­nırdık.[237]Bu hadis, eşlerin birbirlerinin avret yerlerine bakmala­rının helal olduğuna delildir.
  3. Behz bin Hakîm babasından, o da dedesinden nakledi­yor; ‘Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellemj’e; «Ey Allah’ın Rasû-lül Avret yerlerimizin neresini örtüp, neresini açık bırakacağız?» dedim. Bana; «Hanımın ve sahip olduğun cariyenin dışındaki herkesten avretini koru» buyurdu.[238]

Sonuç olarak, eşlerin birbirlerine karşı avret yerlerinde sınır yoktur. Diledikleri gibi birbirlerine bakabilir ve dokunabilirler. Ka­dın, kocası için mubah olan her şekilde süslenebilir. Bu konuyla ilgili geniş açıklamalar daha sonra zikredilecektir. -İnşallah-

 

Bakışmalarla İlgili Bazı Konular

 

I. Erkeğin, Mahremi Olmayan Bir Kadına Bakması:

Zaruret olmadıkça erkeklerin, kadınlara bakması haramdır. Yüce Allah, gözleri sakınmayı emretmiştir. ‘Mümin erkeklere, gözlerini (haramdan) sakınmalarını, ırzlarını korumaları söyle. Çünkü bu kendileri için daha temiz bir davranıştır. Hiç kuşkusuz Allah, onların yapmakta olduklarından haberdardır.[239]

İbnu’l-Kayyim der ki; ‘Irzı korumak için, öncelikle gözleri korumak gerektiğinden âyette önce ‘gözleri sakınmak’ zikredil­miştir. Vesile olması nedeniyle haram kılınanlar, tercihi gerektiren maslahat durumunda mubah olurlar. Ancak fitne ve fesat çık­masından endişe edildiğinde, tercihi gerektiren maslahatlar ha-ramlığa engel olamaz. Sânı Yüce Allah, ‘gözleri sakınmayı’ her şart ve durumda geçerli olmak üzere mutlak zikretmemiştir. Bazı durumları istisna anlamı veren min’ lafzıyla zikretmiştir. Fa­kat kendilerine helal olanlar dışında, ‘ırzı korumayı’ her şart ve durumda geçerli olmak üzere mutlak olarak emretmiştir.[240]

  1. Ibn Abbâs (radiyaîlâhu anh) anlatıyor; ‘… el-Fadl bin Ab-bâs, Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem} ‘in bineğinin arkasın­da iken Has’am kabilesinden bir kadın geldi ve fetva istedi. Fadl kadına, kadın da ona bakmaya başladı Güze! bir kadındı Bunun üzerine Peygamber (sallallâhu aleyhi ue sellem) Fadl’ın yüzünü diğer tarafa çevirdi.[241]Bu hadiste, yapılan hareketin Peygambe­rimiz tarafından engellenmesi ve inkârı söz konusudur.
  2. Cerîr bin Abdullah (radiyaîlâhu anh) anlatıyor; ‘Rasululhh (sallallâhu aleyhi ue sellemj’e ansızın görme hakkında sordum; bana bakışlarımı (başka tarafa) çevirmemi emretti’.[242]
  3. 4.İbn Bureyde, babasından naklediyor; ‘Rasulullah (sallallâ­hu aleyhi ve sellem); «Ey Ali! Bir bakışa ardından bir bakış daha katma; Çünkü önceki bakış senin için (affedilmiş)dır. Sonraki ba­kış ise, senin için (bağışlanmış) değildir» buyurdu.[243]

Tercihi Gerektiren Maslahat Durumunda Erkeğin Kadına Bakması Mubahtır:

Erkeğin kadına, kadının da erkeğe bakmasının haram oldu­ğu, çünkü bu bakışmaların kötülüğe yol açabileceği daha önce belirtilmişti. Vesile olması nedeniyle haram kılınanlar, tercihi ge­rektiren maslahat durumunda mubah olurlar. Bu kuralın delili, Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve seüem)’in, Mekke müşriklerine gizlice gönderilen mektubun yakalanması için verdiği emirdir. Ali (radiyaîlâhu anh) anlatıyor; ‘Resulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) beni, Zübeyr’i ve Mikdâd’ı gönderdi ve «Hemen ‘Hah’ bos­tanına gidin! Orada bir câriye bulunmaktadır ve beraberinde de bir mektup taşımaktadır. O mektubu ondan alın!’ buyurdu. He­men atlarımızı koşturarak yola koyulduk. Kadına yetiştik. Ona:’-Mektubu çıkar!’ dedik. Kadın;’Bende mektup yok!’ dedi. Biz;Yâ bu mektubu çıkarırsın ya da elbiseni soyunursun!’ dedik. Bunun üzerine örülü saçlarının arasından mektubu çıkardı.[244]

İmam Nevevî der ki; ‘Bu hadis, bir kadının mahrem yerine bakacak başka bir kadın bulunamadığında, zaruret durumunda -erkeklerin- kadınların avret yerine bakmalarının caiz olduğuna delildir.[245]

 

Kadınlara Bakmanın Mubah Olduğu Durumlar:

1.  Nişanlanmak İçin Bakmak:

Âîimier, evlenmek niye­tiyle bir kadına bakmanın mubah olduğu konusunda ittifak et­mişlerdir. Bunun hikmeti, sonrasında pişmanlık duymaması için evleneceği kişiyi görmesi, evliliğe uygun bulmaması veya isteme­mesi durumunda nikâha zorlanmaması ve reddedilme durumun­da telâfisinin daha kolay olmasıdır. Daha da önemlisi, evliliğin uygun görülmesi durumunda istek ve heyecanla gerçekleşme­sidir. ‘Hikmetli kişi, yapacağı işin hayırlı mı, şerli mi olduğu belli oluncaya kadar o işe kalkışmayandır.[246] Nişan hükümleriyle il­gili açıklamalar ileride zikredilecektir. -İnşallah-

 

2. Tedavi Amacıyla Bakmak:

Kadınlara, kadın doktor­ların bakması asıldır. Fakat erkek doktorların, ihtiyaç durumun­da ve belirli şartlarda kadınların rahatsızlık hissettikleri yerlerine bakmalarının caiz olduğu konusunda âlimler ittifak etmişlerdir.

Zaruret durumunda kadın doktorların, erkek hastalan tedavi etmeleri caizdir. Er-Rebî bin Muavviz (radiyallâhu anbâ) anlatı­yor; ‘Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile birlikte savaşlara katılıyorduk. [Hanımlar olarak] Topluluklara su dağitıyor, hizmet ediyor, şehitleri ve yaralıları Medine’ye götürüyorduk.[247]

Günümüz muayenehanelerinde yapıldığı gibi bu konuyu genişletmemek gerekir. Alimler, erkek doktorların, hasta hanım­lara bakmalarının caiz olması için bir takım şartlar belirlemişler­dir. Bunlardan bazıları:[248]

  1. Kadınların tedavisinde, kadın doktorların öncelenmesi -özellikle de avret yerlerinin açılması gerektiği durumlarda- şarttır. Ancak kadın doktorun bulunamaması veya ona ulaşılamaması durumunda zaruret nedeniyle erkek doktor caiz olur.
  2. Doktor ahlakında ve dini yaşantısında güvenilir olmalı­dır.
  3. Doktor hasta kadınla yalnız kalmamalıdır. Kadının mahre­minin veya güvenilir başka bir kadının daha bulunması şarttır.
  4. Doktorun bakma ve dokunuşu, tedavi için gerekli yerle­rin dışına taşmamalidir. Bu durumda kadın, tedavi için bakılması gerekmeyen vücudunun diğer kısmını örtmelidir.
  5. Rahatsızlık nedeninin, tedaviyi gerektiren bir hastalık, ağ­rılar, korkulacak derecede aşırı zayıflık gibi rahatsızlıklar olmalıdır. Güzelleşmek, fazla kilolarından kurtulmak veya sağlık kontrolün­den geçmek gibi nedenlerle kadınların, erkek doktorlara mua­yene olmaları kesinlikle caiz değildir. Çünkü bu gibi nedenlerle zaruret oluşmaz.

 

3. Hâkim Ve Şahitlerin Bakması:

İstisna durumlarda oluşan zaruretler nedeniyle hâkim ve şa­hitlerin kadına bakmaları caizdir. Bir kadının lehine veya aley­hine şahitlik etmek veya hâkim ikrarıyla veya şahitlerin o kadını tanımasıyla karar vermek için kadına bakmak caizdir. Çünkü bu durumda başka çare yoktur. Zaruretler, mahzuratı/sakıncali şey­leri mubah kılar.[249] Şayet şahitler, kadını peçeli olarak tanıyabili-yorlarsa, yüzünü açmaya gerek kalmaz.

 

4. Alışveriş Ve Benzeri Muamelelerde Bakmak:

Alış verişlerde ve diğer bazı işlemlerde, kadının tanınması, diğerlerinden ayırt edilebilmesi, tahsilat ve yapılan işlemle so­rumlu tutulabilmesi için zorunlu olarak bakılması gerekmektedir. Bu nedenle âlimler, muamelelerde kadına bakmanın caiz oldu­ğunu belirtmişlerdir. İmam Nevevî der ki; ‘Şahitlik ve alış veriş esnasında erkeğin, yabancı bir kadının yüzüne bakması, aynı şe­kilde kadının da, erkeğin yüzüne bakması caizdir.[250]

 

Erkeğin, Mahreminin Yanına Girerken İzin Alması:

Kadının mahremi yanındaki avret yerleri daha önce belirtil­mişti. Kadınların, mahremleri yanında örtünmeleri emredilme-miştir. Ancak, erkeklerin mahremleri olan kadınların yanlarına gi­rerken izin almaları gerekir. Çünkü izinsiz girmeleri durumunda, çıplak olmaları vs. gibi uygunsuz bir durum oluşabilir.

Alkame (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Abdullah İbni Mesû-d’un yanma bir adam geldi ve; «Annemin yanma girerken, izin almam gerekir mi?» diye sordu. İbni Mesûd (radiyallâhu anh); «Annenin her ânını görmek istemezsin!» dedi.[251]

Atâ anlatıyor; ‘İbni Abbâs (radiyallâhu anhj’a «Kız karde­şimin yanma girerken, izin almalı mıyım?» diye sordum, «evet» dedi. Bunun üzerine ben; «Her iki kız kardeşime de ben bakı­yorum, onların geçimlerini ben karşılıyorum, masraflarını ben görüyorum; buna rağmen yanlarına girerken izin almam mı, gerekir?» dedim. Bana; «evet. Onları çıplak görmek istemezsin, herhalde!» dedi. Sonra da şu âyeti okudu; “Ey inananlar! Ellerinizin altında olan köle ve cariyeler ve sizden henüz erginliğe ermemiş olanlar, sabah namazından önce, öğle sıcağında soyun­duğunuzda ve yatsı namazından sonra yanınıza gireceklerinde üç defa izin istesinler. Bunlar, sizin açık bulunabileceğiniz üç va­kittir. Bu vakitlerin dışında birbirinizin yanına girip çıkmakta size de, onlara da bir sorumluluk yoktur. Allah size âyetlerini böylece açıklar. Allah bilendir, Hakim ‘dır.[252]

 

Bir Erkeğin, Yabancı Bir Kadınla Yalnız Kalması Ha­ramdır:

İbn Abbâs fradiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Peygamber (sallal-lâhu aleyhi ve sellem), hiçbir erkek mahremi

bulunmayan bir kadınla yalnız kalmasın [253] ‘hiçbir erkek, bir kadınla yalnız kal­masın; bu durumda hiç kuşkusuz üçüncüleri şeytan olur’ buyur­muştur.[254]

 

Zina Etme İhtimali Bulunmayan, İki Veya Üç Erkeğin, Yalnız Bir Kadının Yanına Girmeleri Caizdir.

Abdullah İbn Amr (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Hâşim oğulla­rından birkaç kişi Esma binti Umeys’in yanına girmişlerdi. [Erkek misafirler orada iken] kocası Ebü Bekir Sıddîk gelmiş ve bu duru­mu hoş karşılamamıştı. Sonra bu konuyu, Rasulullah (sallaîlâhu aleyhi ve sellem)’e anlatmış «girdiğimde hayırdan başka bir şey görmedim» demişti. Bunun üzerine Rasulullah (sallaîlâhu aley­hi ve sellem}; «Hiç kuşkusuz Allah, Esmâ’yı (kötülüklerden) beri kılmıştır» dedikten sonra, minbere çıkarak; «Bu günümden sonra hiçbir adam, beraberinde bir veya iki kişi olmadan, kocası evde bulunmayan bir kadının yanma girmesin» buyurmuştur.[255]

Tesettür ve fitneden emin olunması şartıyla bir erke­ğin, bir kadını hasta ziyaretinde bulunması caizdir.

Câbir (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallaîlâhu aley­hi ve sellem) Ümmü Müseyyeb’in yanma girdiğinde «Neyin var, neden titriyorsun?» dedi O; «Allah bereketsiz kılsın, sıtma tuttu!» deyince; «Sıtmaya sövmel Çünkü o, adem oğullarının günahları­nı, körüğün demirin pasını giderdiği gibi giderir» buyurdu.[256]

 

II. Kadının, Mahremi Olmayan Erkeğe Bakması:

Bir kadının, yabancı bir erkeğin yüzüne şehvetle bakmasının haram olduğu konusunda âlimler görüş birliği içerisindedirler. Şehvetsiz ve fitne korkusu olmaması durumunda bakması caiz­dir. Bu caizlik iki şekildedir;

  1. a)Fitne korkusu olmadığı takdirde, göbekle dizi arası dışın­da kalan yerlere bakabilir. Tercih edilen görüş budur. Bunu şu rivayetler teyit etmektedir;

Âişe (radiyallâhu anhâ) anlatıyor; ‘Bir gün Rasulullah (sal-îallâhu aleyhi ve sellem)’i odamın kapısında gördüm. Habeşliler ise mescitte [harbeleriyîe] oynuyorlardı. Rasululîah (sallaîlâhu aleyhi ve sellem) oynamalarını seyretmem için beni elbisesiyle örtmüştü.[257] Bu hadis-İ şerif, kadınların erkeklere bakmalarının caiz olduğunu açıkça ifade etmektedir.

Peygamberimiz (sallaîlâhu aleyhi ve sellem), Kays’ın kızı Fâ-tima’ya (eşinden boşandığında); ‘İbni Ümmü Mektûm’a git ve onun yanında kal. Çünkü onun gözleri kördür, elbiseni yanında çıkarabilirsin buyurmuştur.[258] Bu hadis-i şerif, erkeklerin görmelerinîn caiz olmadığı yerlerin, hanımlar için caiz olduğunu ifade etmektedir. Fakat avret yerlerinin görülmesi, ne erkeklere, ne de kadınlara caiz değildir.[259]

Bu deliller, Yüce Allah’ın; ‘Mümin kadınlara söyle, gözlerini (harama bakmaktan) çevirsinler’ âyetini özgünleştirmektedir.

Burada bahsedilen caizlik, şehvetle bakılmaması ve fitne korkusunun bulunmaması ve bir ihtiyaç durumunun olması şartıyladır. Bundan, kadınların yabancı erkeklerle bir arada bulun­ması ve karşılıklı bakışmalarının caizüği anlaşılmamalıdır. Allah, en doğrusunu bilir-.

 

Tesettür Ve Fitneden Emin Olunması Şartıyla Bir Ka­dın, Hasta Bir Erkeği Ziyaret Edebilir:

Aişe (radiyallâhu anhâ) anlatıyor; ‘Peygamber (sallallâhu aleyhi ve seilem) Medine’ye geldiklerinde, Ebû Bekir ve Bilal (radiyallâhu anhumâ) rahatsızlandılar. Onları hasta ziyaretinde bulundum, «Ey babacığım! Kendini nasıl hissediyorsun? Ey Bilal! Kendini nasıl hissediyorsun?» dedim.[260]

 

Zaruret Durumunda, Bir Kadın, Bir Erkeği Tedavi Edebilir:

Er-Rebî bin Muavviz (radiyallâhu anhâ) anlatıyor; ‘Peygam­ber (sallallâhu aleyhi ve seilem) ile birlikte savaşlara katılıyorduk. [Hanımlar olarak] Topluluklara su dağıtıyor, hizmet ediyor, şehit­leri ve yaralıları Medine’ye götürüyorduk.[261]

Bir kadının bu hizmetlerde bulunması, bu iş için bir erkeğin bulunmaması şartıyla caiz olur.

 

Kadınların Yabancı Erkeklerle Tokalaşması Caiz De­ğildir:

Makal bin Yesâr (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve seilem); «birinizin başına demir iğne saplanması, kendisine helal olmayan bir kadına dokunmasından hayırlıdır» buyurdu.[262] Bu nedenle Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve seilem) kadınlarla musafaha etmez, onlardan sözlü olarak biat alırdı. Aişe (radiyallâhu anhâ) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve seilem) biat eden kadınlara; «seninle sözlü olarak biatleştim» derdi. Allah’a yemin ederim ki, biat alırken onun eli hiçbir kadın eline dokunmamıstır. Kadınlarla sadece sözlü olarak «şu konuda seninle biatleştim» derdi.[263] Bir başka rivayette; ‘ben kadınlarla musafaha etmem.[264] buyurmuştur.

 

Kadınların Erkeklere, Erkeklerin Kadınlara Selam Vermesi Caizdir:

Ümmü Hâni (radiyallâhu anhâ) anlatıyor; ‘Fetih yılında Ra­sulullah (sallallâhu aleyhi ve se!lem)’e gittim. Kendisi yıkanıyor, kızı Fâtıma da ona örtü tutuyordu. Ben ona selam verdim.[265] Fitneden emin olunduğu takdirde, musafaha yapmaksızın ka­dınların, erkekleri selamlamalarının caiz olduğu, hadisten anla­şılmaktadır.

Esma binü Yezîd (radiyallâhu anhâ) anlatıyor; ‘bir gün Ra­sulullah (sallallâhu aleyhi ve seilem) mescide uğradı, orada ka­dınlardan bir grup oturuyordu. Eliyle işaret ederek onlara selam verdi.[266]

 

Fitneden Emin Olunduğu Takdirde, Kadınların Serî Ölçülere Dikkat Ederek, Erkeklerle Konuşmaları Ca­izdir:

Bu konuşma zaruret ve ihtiyaç durumunda ve serî ölçülere uygun olmalıdır. Yumuşak ve kırıtarak konuşulmamahdır. Çün­kü Yüce Allah; ‘…Yumuşak söylemeyin ki, kalbinde hastalık bu­lunan kimse kötü ümide kapılmasın. Marûf/iyi sözler söyleyin [267] buyurmuştur.

Kadınların erkeklerle konuşmalarının caiz olduğuna şu âyet­ler delildir; ‘Peygamber hanımlarından bir şey istediğiniz zaman, perde arkasından isteyin.[268] ‘Musa, Meyden suyuna varınca, orada (hayvanlarını) sulayan bir çok insan buldu. Onların ge­risinde de, (hayvanlarını suyun olduğu yerden) geri çeken iki kadın gördü. Onlara; «derdiniz nedir?» dedi. Şöyle cevap verdi­ler; «Çobanlar sulayıp çekilmeden biz (onların arasına sokulup hayvanlarımızı) sulamayız; babamız da çok yaşlıdır. Bunun üze­rine Musa, onların davarlarını suladı. Sonra gölgeye çekildi ve «Rabbim! Doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım» dedi. Derken, o iki kadından biri utana utana yürüyerek ona geldi, «babam, dedi, bizim yerimize (hayvanları) sulamanın karşılığını ödemek için seni çağırıyor».[269]

Bu konuda birçok hadis bulunmaktadır. Bunlardan bazıları şunlardır;

Enes (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)”ın rahatsızlığı ağırlaştığmda bayılmaya başladı. [Babasının çektiği ızdırabı gören] Fâtıma (radiyallâhu anhâ); «Vah babacığım!» dedi. Bunun üzerine Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem); «baban bu günden sonra bir daha acı tatmayacaktır» bu­yurdu…..Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) defnolunduğu

zaman Fâtıma -aleyhe’s-selam, «Ey Enes! Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in üzerine toprak atmaya gönlünüz nasıl razı oldu?!» demiştir.[270]

 

İhtiyaç Nedeniyle Bir Erkeğin, Bir Kadınla Telefonda Konuşması:

İhtiyaç durumunda bir kadının, yabancı bir erkekle telefon­da konuşması, serî kurallara uygun konuşulması şartıyla caizdir. Ancak telefonla konuşma esnasında, aralarında, şer’an yasak­lanmış bulunan halvet/yalnızlık havası esmesi durumunda ko­nuşmaları caiz olmaz. Nitekim Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘hiçbir erkek, bir kadınla yalnız kalmasın; bu durum­da hiç kuşkusuz üçüncüleri şeytan olur’ buyurmuştur.[271] Telefon konuşmalarının sonucu, onları harama sürükleyebilir. -Allah, en doğrusunu bilir

 

Giyim Âdabı

Müslüman kadının kıyafetiyle ilgili hükümler bahsedildikten sonra, âdabıyla ilgili olarak da şunları zikretmek yerinde olacak­tır;

  1. Giyimde israf etmemek:

Peygamberimiz {sallaüâhu aleyhi ve sellem); ‘Yiyiniz, içiniz, tasadduk ediniz, israf etmeden [veya kibirlenmeden] giyiniz [272] buyurmuştur.

  1. Yeni elbise giyerken, hadiste belirtilen duayı okumak:

Ebû Saîd el-Hudrî {radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) yeni bir şey giyeceği zaman, sarık, gömlek, kıyafet gibi giyeceği şeyin ismini söyleyerek şöyle dua ederdi;

Ey Allahım! Hamd ancak sanadır. Onu bana sen gi­ydirdin. Senden onun hayrını ve kullanılacağı işlerin hayrını istiyorum, şerrinden ve kullanılacağı işlerin şerrinden sana sığmıyorum.[273]

  1. Giymeye sağdan başlamak:

Âİşe (radiyallâhu anhâ) anlatıyor; ‘Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem), ayakkabısını giyerken, saçını tararken, temizle­nirken ve her işinde sağdan başlamaktan hoşlanırdı.[274]

  1. Üzerinde hac işareti bulunan elbiseler giymemek:

Aişe (radiyallâhu anhâ} anlatıyor; ‘Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem), üzerinde hac işareti bulunan hiçbir şeyi boz­maksızın evde bırakmazdı.[275]

  1. Yırtıcı hayvanların derilerinden yapılan elbiseler giyme­mek:

Aslan, kurt, kaplan, panter ve bunlara benzer hayvanla­rın derilerinden yapılan elbiseler ve ayakkabılar giyilmemelidir. Çünkü Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); «İpekten ve kaplan derisinden yapılmış eğere binmeyiniz» [276] buyurmuştur. Hadiste belirtilenlerin yasaklanma nedeni, ziynet ve kibir olması ve acemlerin kıyafetleri olmasıdır.

  1. Tek ayakkabıyla yürümemek:

Ebû Hureyre (radiyaüâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sal­lallâhu aleyhi ve sellem); «Hiçbiriniz tek ayakkabıyla yürümesin. Ya ikisini birden giysin; ya da ikisini birden çıkarsın» buyurmuş­tur.[277]

Allah, doğrusunu daha İyi bilir, bunun yasaklanma nedeni şöhrettir. Bu davranışla, dikkatleri üzerine çekmek amaçlanmak­tadır. Nitekim giyimde şöhreti yasaklayan birçok rivayet bulun­maktadır. Buna göre kişiyi şöhrete ileten her şeyden sakınılması gerekir.[278]

X. MÜSLÜMAN HANIMLARIN ZİYNETLERİ

Mümin bir kadın ziynetini, eşi, mahremi ve başka hanımla­rın yanında açabileceği konusu daha önce zikredildi. Bu konuyla ilgili olarak iki hususun bilinmesi gerekir;

Birincisi, kadının gösterebileceği ziyneti, kocası, mahremleri ve kadınlar arasında farklıdır. Kocasına gösterebileceği ziyneti, kendi babası ve kardeşinden; annesinin kocasına gösterebileceği ziyneti de diğerlerinden farklıdır.

İkincisi, kadının kocası için süslenmesinin belirli bir sınırı var­dır. Nitekim kadın, eşi için haram olan şeylerle süslenmesi caiz değildir. Buna göre, erkeğe benzer şekilde veya Allah’ın yarattığı tabi halini değiştirerek ya da kâfir kadınlara özgü süslenmelerle süslenemez.

 

Hanımlar Nelerle Süslenebilirler? Meşru Ve Gayri Meşru Olan Süslenme Şekilleri Ve Süslenme Âdabı:

Hanımların ziynet türleri:

 

1. Saç ziyneti:

Eşine güzel görünmek amacıyla kadının, saçma kına yakması, taraması, yağlaması, yıkaması ve benzeri şeyler müstehaptır. Hiç kuşkusuz eşin memnun edilmesi, şeriatın talepleri arasında­dır. Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e, en hayırlı ka­dın hakkında sorulduğu zaman; ’emrettiğinde [eşine] itaat eden, baktığında mutluluk veren, [eşi] bulunmadığında namusunu ve malını koruyandır [279] buyurmuştur. Bu nedenle Peygamberimiz {sallallâhu aleyhi ve sellem), sahabelerin hanımlarını dağınık bir vaziyette görmemeleri için yolculuktan evlerine gece yarısı dönmemelerini, istiyordu. Câbir (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘… Medine’ye yaklaştığımızda şehre girmeye hazırlandık. Bunun üzerine Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem); «Ağır olun! Tâ ki dağınık saçlı kadının taranması; kocası evde olmayanın kasık­larını tıraş edebilmesi için şehre geceleyin yâni yatsı zamanı gire­lim!» buyurdu.[280]

Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘saçı olan, saçı­na ikramda bulunsun [281] buyurmuştur.

 

Saç Tarama Âdabı:

  1. Taramaya başın sağ tarafından başlamak:

Âişe (radiyallâhu anhâ) anlatıyor; ‘Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem), ayakkabısını giyerken, saçını tararken, temizle­nirken ve her işinde sağla başlamaktan hoşlanırdı.[282]

  1. Saçı yağlamak, dağınık duruyorsa su ile toplamak:

Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) saçı başı dağı­nık birini gördü ve; ‘saçını düzeltecek bir şey bulamamış mı? [283] buyurdu.

 

Saç Ektirmek Ve Peruk Takmak Caiz Değildir:

Esma (radiyallâhu anhâ) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) »[saç] ekleyene de, ekletene de Allah lanet et­sin!» buyurmuştur.[284]

Saçları dökülmüş dahi olsa bir kadının peruk takması ha­ramdır. Başka bir rivayette Esma (radiyallâhu anhâ) şöyle an­latıyor; ‘Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e bir kadın geldi ve;«ben kızımı evlendirdim. Daha sonra hastalandı ve saçı dö­küldü. Kocası onu istiyor. Saç ekliyeyim mi?» diye sordu. Bunun üzerine, Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) saç ekleyene de, ekletene de beddua etti’.[285]

Muâviye bin Ebû Sufyân, bir polisin elindeki perçemi alarak; ‘Ey Medineliler! Âlimleriniz nerede? Ben Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ‘i bu gibi şeylerden nehyedip; «Benî israil ancak kadınları bunu yaptıkları zaman helak olmuştur.» buyurduğunu işittim» dedi.[286]

Sonuç olarak; ‘bir kadının saçma saç ektirmesi veya peruk takması haramdır. Bunu kocası için veya bir başkası için yapıyor olması fark etmez’.

 

Saç Olmayan, İpek, Yün Ve Benzeri İpleri Saça Ekle­mek Caiz Midir?

Tercih edilen görüşe göre, kadınların saçlarına, saça benze­meyen ipek, yün ve kumaş ipler eklemesi caizdir. Bu türden şey­ler, ‘saç ektirmek veya peruk’ anlamında değildir. Bunlar süs ve güzellik içindi.[287] Allah en doğrusunu bilir.

 

Koltuk Altı Ve Kasık Bölgesindeki Tüylerin Alınması:

Kadınların koltuk altı ve kasık bölgelerindeki tüyleri almaları müstehaptır. Bunu yapmaya alışkanlık edinmek fıtrî sünnetler­dendir. Bu bölgelerdeki tüyleri almamak, eşleri rahatsız edecek şekilde kirlililik ve pis koku oluşturacağından dolayı mekruhtur. Bu nedenie Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu tüy­lerin kırk günden fazla bekletilmemesini emretmiştir. Enes {radi-yallâhu anh) anlatıyor; ‘Bıyık kısaltmak, tırnak kesmek, koltuk altlarını ve kasıkları tıraş etmek hususunda bunları kırk geceden fazla bırakmamamız bize süre olarak belirlendi.[288]

 

Kaşları Aldırmak Haramdır:

Arapça’da tüy aldırmak anlamındaki ‘nemesa’ kelimesiy­le ifade edilen şeyin, genel anlamıyla yüzdeki tüyleri gidermek olduğu söylenmiştir. Bunun yalnızca kaş aldırmak ve inceltmek anlamında olduğu da söylenmiştir. İkinci tanımlama, Âişe valide­mizden nakledilmiştir. Hiç kuşkusuz o, bu konuyu başkalarından çok daha iyi bilir.

Kaş aldırmak ve inceltmek haramdır. Bunu, kadının koca­sı için veya başka nedenlerle yapıyor olması arasınad bir fark yoktur. Çünkü Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘yüz [tüylerini] alana da, aldırana da lanet etmiştir.[289] Bu türden dav­ranışlar, Yüce Allah’ın yarattığı şekli değiştirmek anlamında oiup, yapan için de, yaptıran için de haramdır.

Allah’ın ve Resulünün lanetlemiş olmasına rağmen, maa­lesef bu türden şeylerin yapıldığını ve Müslüman hanımlar ara­sında yaygın olduğunu görmekteyiz. Tesettürlü hanımların dahi yaptırdığına tanık olmaktayız. Öyle ki, bunu yapmayanlar eleşti­rilmekte ve aşağılanmaktadır! İnnâ lillâhi ve İnnâ ileyhi râciûn.

Yüzünde bıyık veya sakal tüyleri çıkan kadınlar bun­ları aldırabilirler: Tabi olmayan şekilde, bazen hanımlarda bıyık ve sakal tüyleri çıkmakta ve çirkin bir görüntü oluşturmak­tadır. Bu durumda, bu tüyler alınmalıdır. Çünkü bu asli yaratılışa dönmektir, yaratılışı değiştirmek değildir.

Dişlerin Ziyneti: İslam dini, diş bakımını teşvik etmiş, mis­vak kullanmayı müstehap kılmıştır. Ebû Hureyre (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasuluîîah (sallallâhu aleyhi ve sellem); «Eğer Müminlere meşakkat olmasaydı, yatsı namazını geciktirmeleri­ni ve her namaz esnasında misvak kullanmalarını emrederdim» buyurmuştur.[290]

Dişlerin arasını açtırmak caiz değildir: Genç görün­mek ve dişlerinin güzelliğini göstermek için, diş aralarının açtı­rılması caiz değildir. Tedavi amacının dışında, Allah’ın yarattığı şekli değiştirmek haramdır. Bu nedenle Peygamberimiz (sallallâ­hu aleyhi ve sellem); ‘güzellik için diş törpülettirenîere ve Allah’ın yarattığı şekli değiştirenlere lanet etmiştir.[291]

Bunlar sadece tedavi amacıyla yapıldığında caiz olurlar. Aynı şekilde düşmesinden endişe edilen dişlerin altın kaplama yapılması, diş taktırılması caizdir. Zaruret olması nedeniyle bun­lar mubahtır. -Allah en doğrusunu bilendir-.

Koku Ziyneti: Koku sürünmek, hanımlar için mubah olan bir ziynettir. Kadın, eşi için dilediği gibi koku sürebilir. Zeyneb binti Ebû Seleme anlatıyor; ‘Ben babası Ebu Süfyân öldüğü za­man Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in hanımı Ummü

Habîbe’nin yanma girmiştim. Ümmü Habîbe, içerisinde sarı renk bulunan ‘sufre’ ile (karışık maddelerden yapılan sarı renkli) ‘ha­lûk’ (adında) bir koku ya da başka bir şey istedi. Ondan (önce) bir cariyeye/genç bir kıza sürdü. Sonra da (kendi) yanaklarına sürdü, ve; Vallahi, benim kokuya hiçbir ihtiyacım yok. Fakat Ra-sulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’i minber üzerinde; «Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir kadına, kocasının ölümü üzerine dört ay gün yas tutmasından başka, hiçbir ölü için üç günden fazla yas tutmak helal değildir» buyurduğunu işittim’ dedi.[292]

Kadınların, erkek kokusu kullanması – ve aksi- caiz­dir: Aişe validemizin, erkeklere özgü olan misk kokusundan kan izlerine sürdüğü hayız bölümünde geçmişti. Ebû Saîd (radiyallâ-hu anh)’m rivayet ettiği hadiste, ‘kadınlara özgü kokulardan dahi olsa’ Cuma günü erkeklerin koku sürmelerinin müstehap olduğu belirtilmiştir.[293]

Alkol içeren kokuların kullanılması:[294] Kolonya ve parfüm olarak tanımlanan kokuların birçoğu alkol içermektedir. Konu uzmanları bu alkollerde sarhoş edici özelliğin bulunduğu­nu söylemektedirler. Dolayısıyla bunları kokularda kullanmak iki nedenden dolayı caiz değildir;

  1. Yüce Allah; ‘Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki, kurtuluşa eresiniz[295] buyurmuştur.

Yüce Allah, içkiyi yani, sarhoşluk veren her şeyi ‘pislik’ ola­rak isimlendirmiş ve sakınılmasın! emretmiştir. Buradaki sakın­ma, mutlak anlamda olup, hiçbir şeküde sarhoş edici maddelerin kullanılmamasını gerektirmektedir. Bu nedenle Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) içkilerin dökülmesini emretmiştir.[296] Şayet bunlarda bir fayda bulunsaydı, leş derilerinden istifade edilebileceğini açıkladığı gibi, kuşkusuz onu da açıklardı.

Alkol ve içerdiği diğer maddelere rağmen bahsedilen koku­lan kullanmak, kokusundan haz duymak ve onu beğenmek insaf sahibi hiçbir insan için mümkün olmaz.

  1. Dört mezhep âlimlerine ve diğer birçok âlimlere göre içki ‘necistir/pisliktir’. Bu nedenle, alkollü kokuların elbisede veya vü­cutta bulunması durumunda namaz haramdır; kılınması halinde de batıldır.

içerdiği alkol miktarının az olması durumunda, bazı âlime bu türden kokuların kullanılmasını caiz görmüşlerdir. Azlık ölçüsünü ise, o konunun uzmanları belirler. İhtiyatlı olan bu türden kokulan kullanmayıp, alkolsüz kokulan tercih etmektir. Allah en doğrusunu bilir.

Kadın, kocasına koku sürebilir: Aişe (radiyallâhu anhâ) anlatıyor; ‘Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e en güzel ko­kular sürerdim. Hatta onun başında ve sakalında koku parlaym-caya kadar sürerdim.[297]

 

Hatırlatma:

Hanımlardan farklı olarak, erkeklerin kokuyu yüzlerine sür­medikleri hadisten anlaşılmaktadır. Hanımların kokuyu yüzlerine sürmeleri, kokulanmakla birlikte yüzlerini parlatmak ve süslen­mek amacını taşımaktadır. Kadınlara benzemek yasaklandığı için, erkeklerin kokuyu yüzlerine sürmeleri meşru değildir.

Evinden dışarıya çıkan hanımların, üzerlerindeki ko­kuyu gidermeleri vaciptir: Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); «Koku sürünüp, kokusunu hissetmeleri için bir top­luluğun yanından geçen kadın, zâniye/zinâ etmiş olur [298] bu­yurmuştur. Abdullah’ın hanımı Zeyneb (radiyallâhu anhum) an­latıyor; ‘Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve seiiem) bize, «mescide geldiğiniz zaman, hiç biriniz koku sürünmesin» buyurmuştur.[299] Allah rahmet eylesin, Albânî der ki; ‘hanımların koku sürüp mes­cide gelmeleri haram ise, kokulu olarak çarşı, cadde ve sokaklara çıkmalarının hükmü nasıl olur? Hiç kuşkusuz, bunun haramlığı ve günahı çok daha büyüktür. Heysemî ‘ez-Zevâcir’ isimli kita­bında şunu nakleder; ‘bir kadının kokulanıp süslenerek evinden dışarı çıkması, buna kocası izin vermiş olsa dahi kebâirdendir/ büyük günahlardandır.[300] Bu nedenle kadınların evlerinden dışarı çıkmaları durumunda, üzerlerindeki kokuyu gidermeleri vaciptir. Kokulu yeri, yıkayarak veya farklı şekillerde gidermeleri gerekir. Mana itibariyle sahih, senet itibariyle zayıf olan bir rivayette; ‘Mescide gitmek için koku süren bir kadın, cünüplükten dolayı gusül abdesti alıncaya kadar Allah onun namazım kabul etmez’ denilmiştir.[301]

 

Hatırlatma:

Bazı hanımlar kendileri koku sürmeyip, küçük çocuklarına koku sürerek dışarı çikmaktalar. Bu caiz değildir. Çünkü bunun yasaklanma nedeni, kokusuyla erkeklerin bakışlarını üzerine çek-memesidir. Dolayısıyla bu harekette yasaklanma gerekçesi orta­dan kalkmış olmamakta ve haram hükmü devam etmektedir. Buna dikkat edilmelidir. -Allah en doğrusunu bilendir.

Üç halde, koku sürmek hiçbir şekilde caiz değildir:

  1. Ihramlı İken: Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sel-Iem); ‘[Ihramlı iken] zaferan ile vers kokulu elbiseleri giymeyi­niz[302] buyurmuştur. Ihramlı iken kokunun yasaklanmasmdaki hikmet, cinse! duygulan tahrik etmesidir.
  2. Yas Tutarken: Cenazeler konusunda, vefat nedeniyle yas tutan hanımların koku sürünmelerinin nehyedildiği belirtil­mişti.
  3. Kadınlar Evden Çıkarken: Kendi eşleri için dahi olsa, evinden dışarı çıkan hanımların koku sürünmeleri caiz değildir.

Sürme Ziyneti: Kadının, eşi İçin süslenmek amacıyla veya göz ağrısını tedavi için sürme çekmesi müstehaptır. Çünkü Pey­gamberimiz (sallalîâhu aleyhi ve seltem); “Beyaz elbise giyiniz. Çünkü beyaz elbise, elbiselerinizin en hayırhsıdır: Ölülerinizi de beyaz kumaşlarla kefenleyiniz. Sürmelerinizin en hayırlısı ismid (denilen sürme taşı)dır. O gözün nurunu artırır, kirpikleri kuvvetlendirir [303] buyurmuştur.

Daha önce de belirtildiği gibi, hanımların yas dönemlerinde sürme çekmeleri caiz değildir.

Altın veya Gümüş sürmedanlıklari kullanmak caiz değildir [304] İsraf, kibir ve fakirleri incitmek gibi nedenlerden dolayı altın ve gümüş kapların kullanılmasının caiz olmadığını, kaplar bölümünde belirtmiştik.

Boya ve Renklendirİci Kullanmak: Ne hanımlar için, ne de erkekler için ağaran saç ve tüyleri koparmak caiz değildir. Çünkü Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘Beyaz kılları yolmayınız; İslam’la saçı sakalı ağarmış bir Müslüman için o kıl, kıyamet günü bir nur olur.[305]

Ağaran kılları sarıya veya kırmızıya boyamak meşrudur. Ebû Hureyre (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Peygamber (sallallâhu aley­hi ve sellem} «Yahudiler ve Hıristiyanlar (saç ve sakallarını) bo-yamazlar. Siz onlara muhalefet ediniz» buyurmuştur.[306] Ağaran kılları değiştirmede en faziletli olan kına ve çivit otudur. Ebû Zer (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Peygamber (sallallâhu aleyhi ve selem) «ağaran kılları değiştirmenin en güzeli, kına ve çivit otudur» buyurdu.[307]

Kına herkes tarafından bilinir. Çivit otu ise, boya yapımında kullanılan bir tür bitkidir. Ağaran kılları siyaha boyamak meşru değildir.[308] Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mekke­’nin fethi gününde, Ebû Kuhâfe’yi saçı sakalı ağarmış beyaz bir tavşan gibi görünce; «bunu bir şeyle değiştiriniz, fakat siyah renk­ten sakınınız» buyurmuştur.[309]

 

Ellerin ve ayakların boyanması caizdir:

Muâze anlatıyor; ‘Bir kadın, Aişe (radiyailâhu anhâ) ‘ya şöyle sordu; «hayızh iken boyanabilir miyiz?» diye sordu. O; «biz Pey­gamber (saHallâhu aleyhi ve sellemj’in yanında boyanıyorduk; bizi bundan nehyetmedi» dedi.[310]

Hayız halinde de boyanmak caizdir. Ancak abdest alınırken boyanın giderilmesi gerekir. İbn Abbâs (radiyailâhu anh) anla­tıyor; ‘bizim hanımlarımız, geceleyin boyanırlardı. Sabah oldu­ğunda onu giderir, abdest alır, namaz kılarlardı. Namazdan sonra tekrar boyanırlardı. Öğle vaktinde onu giderir, abdest alır, namaz kılarlardı Namazdan alıkoymayan boyanma ne güzeldir.[311]

 

Pudra ve Allıklar Kullanmak:

Kadınların, eşleri için süslenmek amacıyla her türlü pudra ve allık kullanmaları caizdir. Peygamberimiz (sallaüâhu aİeyhî ve selîem);  hanımların en güzel kokusu, rengi görünen kokusu gizli kalandır [312] buyurmuştur.

Enes (radiyailâhu anhj’ın rivayeti de bunu teyit etmektedir. ‘Abdurrahman bin Avf (radiyailâhu anh) Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellemj’e geldiğinde üzerinde sarı (allık) izi vardı. Pey­gamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) onu sorduğunda, Ensar’dan bir kadınla evlendiğini söyledi.[313] İmam Nevevi, hadisteki ‘san izin’, Abdurrahman bin Avf m hanımdan ona geçtiğini belirtmiş­tir. Bu rivayet, o dönemdeki hanımların allık ve boya kullandık­larına delildir.

Sonuç olarak; Allah’ın izin vermediği kimselere gösterme­mek, hiç kimseyi yanıltmamak ve aldatmamak ve cildine zarar vermemek şartıyla, kadınlar diledikleri gibi makyaj yapabilirler. -Allah en doğrusunu bilir.

 

Hatırlatma:

Bazı doktorlar makyaj malzemelerinin cilde zarar verdiğini söylemektedirler. Zarar verdiği ispatlanan makyaj malzemeleri­nin kullanılması caiz değildir.

Tanta [314] Tıp Fakültesi, cilt hastalıkları Profesörü Dr. Mustafa Hüseyin Abdulmaksud’a, sanayi ürünü makyaj malzemelerinin zararlarını sordum. Bu ürünlerin cilde son derece büyük zararları olduğunu söyledi ve zararlarını şöylece sıraladı:

  1. Makyaj malzemeleri, cildi yıpratır, buruşturur ve erken yaşlanmasına neden olur.
  2. Cildi kurutur ve yarılmasına neden olur.
  3. Güt iltihaplanmasına, alerjik hastalıklara ve egzemaya uy­gun ortam hazırlar.
  4. Ciltte renk değişikliklerine neden olur. Ciltte bazı bölgeler­de renk koyulaşması ve esmerleşme, bazı bölgelerde renk azal­ması ve beyazlaşma görülür.
  5. Bazı renkler, gün ışığı emmekte, ciltte ışığa karşı hassasiyet oluşturmakta veya yüzdeki kılların artmasına neden olmaktadır.
  6. Cilde sürülen bu maddeler, ciltte bazı kabarma ve şişlere neden olabilmektedir.
  7. Kullanılan kremler, derilerdeki gözenekleri kapatmakta, ergenlik dönemi sivilcelerine benzer, kabarcıklara yol açmakta­dır.
  8. Kullanılan bazı makyajlar, ciltte oluşan kabarcıkların teda­visinde, ciidin tedaviye yanıt vermesini önlemektedir.

 

Rujların Zararları:

  1. Dudakların kurumasına, yarılmasına, iltihaplanmasına ve daha hassas hale gelmesine neden olabilmektedir.
  2. Aşırı kullanmalarda, dudaklarda ekzema, alerjik rahatsız­lıklar, kabarcıklar ve şişmelere rastlan ab ilmektedir.
  3. Bazı renkler, dudak çevresinde ışığı yoğunlaştırmaktadır. Bu da, dudaklarda ve ağız çevresinde renk değişimlerine neden olabilmektedir. Kırmızı ruj kullanan hanımların birçoğunda bu rahatsızlıklar görülmektedir.
  4. Yenilen ve içilen şeylerle karışması, bu maddelerin vücu­da çok büyük zararlar vermesine neden olmaktadır.

Va’yu’l-Islâmî dergisinde yayınlanan bir makalesinde, Dr. Vecih Zeynelabidİn şöyle demekte;

Saçın bozulmasını önleyen ve parlak gösteren jöleler, ba­zen saç kırılmasına ve dökülmesine neden olmakta, -doğrudan veya dolaylı olarak cilde temas etmesi durumunda- bazen de göz korneasında rahatsızlıklara yoİ açmaktadır. Bu tür rahatsızlıkların tedavisi aylarca sürmektedir. Saç boyalarının içerdiği burukatin maddesi gibi kimyasallar, hastayı daha duyarlı kılmakta. Penisi­lin, sülfat gibi maddelere duyarlı olanlar, saç boyalarından çok etkilenmektedirler. Bu nedenle saç diplerinde şişme, kabarma görülmekte, bazen de saçlar tamamen dökülmektedir. Bu mad­delerin en tehlikelisi, permalarda kullanılanlardır. Bunlar kratin maddesini gidermekte ve kıvırcık saçı, düz saça dönüştürürken saç kırılmalarına neden olmaktadır.

Yüze sürülen pudra, krem ve parlatıcılar, sivilcelere ve ilti­haplara neden olmakta, cilt kırışıklıklarına ve erken yaşlanmaya yol açmaktadır. Gözün alt kısmında belirli bir bölgede kırışıklık bırakmaktadır. Yirmi yaşından sonra birçok genç kızın göz ka­paklarında iltihaplar görülmektedir. Buna yapma kirpikler kullan­maları ve göz boyaları neden olmaktadır.

Konu, uzmaniarın açıkladıkları gibi ise, bu tür makyaj mal­zemeleri kullanılmamalıdır. Ancak zararlı değilse asıl olan, mubahhktır.

 

Hatırlatma:

Parmak ojeleri, kaplamalar ve manikür -belirtilen şartlarda-yapılmasında bir sakınca yoktur. Ancak suyun tırnağa temasını önlüyorsa, abdest alırken giderilmesi gerekir. Burada şuna dik­kat çekmek İstiyorum, manikür yapan hanımların, günümüzde tanık olduğumuz şekliyle tırnaklarını uzatmamaları gerekir. Hiç kuşkusuz bu fıtri sünnetlere muhalefettir. Ayrıca tırnakları uzun ve parlak gösteren, hazır tırnakların kullanılması da caiz değildir. Bu tür şeyier, Allah’ın yarattığı şekli değiştirmek, kâfir kadınlara benzemek ve selim fıtrata aykırı düşmektir.

Takılarla Ziynet: Her türlü altın ve gümüş takılarla süs­lenmek hanımlar için caizdir. Ali (radiyallâhu anh) anlatıyor; Allah’ın Peygamberi (salhllâhu aleyhi ve seliem) bir ipek aldı sağına koydu; bir altın aldı soluna koydu. Sonra da; «Bu iki şey, ümmetimin erkeklerine haram; [kadınlarına helaldir]» buyur­du.[315] Hanımlar için, bilezik, küpe, yüzük, zincir, kolye ve ben­zeri takılar caizdir. Abdullah Ibn Amr (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Bir kadın kız çocuğuyla birlikte Rasulullah (salhllâhu aleyhi ve sellemj’e geldi. Çocuğunun kolunda iki altın bilezik vardı. Kadı­na; «bunların zekatını veriyor musun?» buyurdu. Kadın; «hayır» dedi. Bunun üzerine Rasulullah (salhllâhu aleyhi ve seUem); «Bu ikisinden dolayı, Allah’ın kıyamet günü sana ateşten iki bilezik takmasından hoşlanır mısın?» buyurdu.[316]

Ibn Abbas (radiyallâhu anh)’m rivayet ettiği, Peygamberi­mizin bayram günü hanımlara yaptığı vaazdan sonra, sadaka vermelerini emretmiş, bunun üzerine kadınlar da, küpelerini ve yüzüklerini Bilal’in eteğine atmışlardı.[317]

Sevbân (radiyallâhu anh) anlatıyor; (… Fâtıma (radiyallâhu anhâ), boynundaki bir kolyeyle ilgili tartışmada; «bunu Ebu’l-Hasen (Ali) bana hediye etti» demiştir.[318] Kadınların eşleri ya­nında ayaklarına halhal takmaları caizdir. Ancak bunu yabanclara göstermemeleri, güzelliklerinin fark edilmesi için topuklarıyla ses çıkartarak yürümemeleri gerekir. Çünkü Yüce Allah; ‘…giz­lemekte oldukları ziynetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vur­masınlar (dikkatleri üzerlerine çekecektarzda yürümesinler) [319] buyurmuştur.

 

Hatırlatma:

Kadınlar yüzükleri, diledikleri parmaklara takabilirler. Ancak erkeklerin orta ve şahadet parmağına yüzük takmaları nehye-dilmiştir. Ali (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), şu parmağa ve şu parmağa -orta ve şahadet parmağına işaret ederek- yüzük takmamı yasakladı.[320]

İmam Nevevî, hadiste belirtilen nehyin hanımları kapsama­dığı ve sadece erkeklere özgü olduğu konusunda icma edildiğini nakletm iştir.

Demir yüzük takmanın bir sakıncası yoktur: Peygam­berimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), mehir olarak verebilecek hiçbir şeyi bulunmayan birine; «… demirden de olsa bir yüzük edin.[321] buyurmuştur.

Dövme yaptırmak haramdır: İbn Mesûd (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem); «Allah dövme yapan ve yaptıran kadınlara, yüzden kıl yolan ve yol­duran kadınlara, güzellik için diş törpülettiren kadınlara ve Alla­h’ın yarattığı şekli değiştiren kadınlara lanet etmiştir» buyurmuş­tur.[322]

Dövme yapan anlamında olan ‘vâsime’ kelimesi, avuca, bi­leklere, dudaklara veya vücudun farklı yerlerine iğne, şırınga ve benzeri şeylerle sürme ‘veya parlaklık veren renklendiriciler en-jekte eden kişi için kullanılır. Bunu yaptırmak isteyene de, dövme yaptıran anlamında ‘müstevşime’ denir. Dövme, yapan için de, yaptıran için de haramdır. Bunun küçük çocuklara yapılması du­rumunda, çocuk henüz mükellef olmadığı için sorumlu değildir. Fakat yapanlar günahkârdır.

Günümüzde genç kızlar arasında çok farklı şekillerde dövme yaptırmak oldukça yaygınlaşmış, moda olmuştur. Farklı nakışları, karınlarına kadar yaptırmakta ve avret yerlerini bu nedenle yapa­nın karşısında açtıkları gibi, sokaklarda da açarak gezmektedirler. Bu tür aşırılıklardan ve sapkınlıklardan Allah’a sığınırız.

Uzman cilt doktoru Abdulhadi Muhammed, cilde enjekte edilen ve petrol ürünü maddelerin kullanıldığı bu tür dövmelerin, deri kanserlerine yol açtığını söylemektedir.

Günümüzde cilt üzerine yapıştırılan türden dövmeler bulun­maktadır. Bunlar vücutta hiçbir değişikliğe yol açmadığı ve zarar vermediği sürece caizdir. Çünkü bunlar Allah’ın yarattığı şekli değiştirmek’ değildir. Bilakis kınaya benzemektedir. Ancak bunu yapan kadınlar, eşlerinden başkasına göstermemeleri şarttır. İh­tiyatlı olan ise, dövmeye benzediğinden dolayı yapılmamasıdır. -Allah, en doğrusunu bilendir-.

Estetik ameliyatların hükmü nedir? Estetik ameliyatlar birçok farklı nedenlerden dolayı yapılmaktadır. Bu nedenle,bazı­ları mubah, bazıları vacip, bazıları haramdır.

  1. Mubah olan estetik ameliyatlar:

Özellikle yüzdeki ve vücudun görünen yerlerindeki bölgeler başta olmak üzere, derin izler bırakan yaraların kapatılması, par­çalanan yerlerin dikilmesi, şiddetli yanıkların tedavisi için yapılan estetik ameliyatlar mubahtır. Bunların tamamı zararın giderilmesi ve vücudun asli suretine dönüştürülmesidir. Dolayısıyla bu ame­liyatlarda bir sakınca yoktur. -İnşaallah- Hatta bu türden bazı ameliyatlar vacip hükmündedir.

  1. Hamilelik esnasında meydana gelen yaralanmalar veya farklı nedenlerden dolayı oluşan görüntü bozukluklarının gide­rilmesi için yapılan ameliyatlar mubahtır. Örneğin, asli yaratılışa aykırı olarak görülen altıncı parmak veya et fazlalıkları ve ben­zerleri gibi. Bunların alınmasında bir sakınca olmadığını düşünüyoruz.Çünkü bunlar, Sânı Yüce Allah’ın yarattığını değiştirmek anlamında değildir.
  2. Sânı Yüce Allah’ın yarattığını değiştirmek anlamına gelen her türîü ameliyatlar haramdır. Sânı Yüce Allah, bazı insanları uzun, bazılarını kısa, bazılarını siyah, bazılarını beyaz, bazılarını güzel, bazılarını da çirkin yaratmıştır. Bunlar, Yüce Allah’ın bir­liğini ve yoktan var edişini gösteren âyetlerdir. O, şekil ve suret veren Rab’tir. Yüce Allah; ‘Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillen­diren O’dur. O’ndan başka ilah yoktur. O, mutlak güç ve hikmet sahibidir.[323]

Hiç şüphesiz, Allah Teâlâ’nın yarattığı sureti, rengi veya cin­siyeti değiştirmeye kalkışmak, Celîl ve Azız Allah’ın yaratmasına karşı gelmektir. Çünkü Yüce Allah; ‘Allah’ın yaratmasında deği­şiklik olmaz [324] buyurmuştur. Âyet, haber cümlesidir. Yani, Alla­h’ın yarattığı şeyi değiştirmeyiniz, anlamındadır. Nitekim Yüce Allah, şetanın İnsanlara, Allah’ın yarattığı şeyi değiştirmeyi emre­deceğini bildirmiş ve şöyle buyurmuştur; ‘Onlar (müşrikler), Al­lah’ı bırakıp yalnızca bir takım dişilerden (dişi isimli tanrılardan) istiyorlar; ancak inatçı şeytandan dilekte bulunuyorlar. Allah onu lanetledi; o da «yemin ederim ki, kullarından bir pay edinece­ğim» dedi. Onları mutlaka saptıracağım, muhakkak onları boş kuruntulara boğacağım, kesin olarak onlara emredeceğim de, hayvanların kulaklarını yaracaklar (putlar için nişanlayacaklar), şüphesiz onlara emredeceğim de Allah’ın yarattıklarım değiştire­cekler» (dedi). Kim Allah ‘ı bırakır da, şeytanı dost edinirse elbette apaçık bir ziyana düşmüştür.[325] Allah’ın yarattığını değiştirmeyi emrederek, şeytan Âdemoğlunu saptırmak isteyecektir.

Cinsiyet değiştirmek için yapılan estetik ameliyatlar, hiç kuş­kusuz Allah’ın yarattığını değiştirmeyi hedeflemektedir. Erkeğin kadın, kadının erkek cinsiyetine dönmesi, rengini veya yüz şek-Hnİ değiştirmesi, insanı saptırmak isteyen şeytana tâbi olmaktır. Bu değişiklikler Allah’ın yaratmasına karşı gelmektir.

  1. Diş aralarının açtırılması, saç eklenmesi, kaşların İnceltil-mesi ve dövme yaptırılması Allah’ın yarattığını değiştirmek oldu­ğu konusunda açık hükümler bulunmaktadır. Nitekim Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve seİlem); «Allah dövme yapan ve yaptıran kadınlara, yüzden hl yolan ve yolduran kadınlara, güzellik için diş törpülettiren kadınlara ve Allah’ın yarattığı şekli değiştiren kadınlara lanet etmiştir» buyurmuştur.[326]Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu türden davranışların Allah’ın yarattığı şekli değiştirmek olduğunu açıklaması, haramlığına delildir.
  2. Hiç şüphesiz, Allah’ın yarattığını değiştirmek anlamında olan davranışların en büyüğü, cinsiyet değiştirmektir. Bu hüküm, Yüce Allah’ın erkek olarak yarattığı birinin kadın, kadın olarak yarattığı birinin erkek cinsiyetine geçmesi durumunda söz konu­sudur. Ancak çift cinsîyetli olarak dünyaya gelenlerin,[327]ame­liyatla ağır basan cinsiyete geçmeleri helaldir. Bu, Allah’ın ya­rattığını değiştirmek değildir. Aksine Allah’ın yarattığı asli surete dönmektir.

Erkek veya kadın olarak dünyaya gelen kimselerin cinsiyet değiştirmeleri veya üçüncü bir tür oluşturmak ve cinsel haz duy­mak amacıyla çift cinsiyeti! olmak istemeleri -günümüzde bazı ülkelerde olduğu gibi- en büyük cürüm ve yeryüzünde fesat çı­karmaktır. Allah’ın yarattıklarını değiştirmede, en çirkin davranış budur. Çünkü birçok tahrifatı barındırmaktadır;

  1. Allah’ın yarattıklarını değiştirme türleri arasında en büyü­ğü budur.
  2. Bu değişiklikle yeryüzü ifsat edilmektedir.
  3. Fuhuş ve kötülüklerin en aykırısını çok farklı şekillerde yapmaktır. Bu, Lut -aleyhisselam- kavminin yaptıklarından çok daha büyük cürümdür.

 

Ziynet Ve Moda Amacıyla Renkli Lensler Takmanın Hükmü:

Ziynet ve moda amacıyla pahalı renkli lensler takmanın hükmü, değerli âlim Sâîih bin Fevzân’a sorulduğunda şu cevabı vermiştir; ‘İhtiyaç nedeniyle takılmasında bir sakınca yoktur. An­cak böyle bir ihtiyaç yoksa takılmaması daha güzeldir. Özellikle pahalı olanlar takılmam alıdır. Çünkü bu, haram kılınan israftan sayılır. Ayrıca bu bir tür aldatma ve hiledir. Çünkü gözün gerçek halinden farklı görünmesine neden olmaktadır.[328]

İbn Useymîn -Allah ona rahmet eylesin- bu konuda şöyle demektedir; ‘göze takılan lenslerin göze zarar verip-vermedikleri, uzman doktorlara sorulmalıdır. Şayet bunların kullanılması göze zarar veriyorsa, caiz değildir. Çünkü vücuda zarar veren her şey, Allah Tebâreke ve Teâlâ’nın şu ayetiyle yasaklanmıştır; ‘kendinizi öldürmeyiniz; hiç kuşkusuz Allah sizlere çok merhametlidir.[329]

Şayet doktorlar, lens takmanın göze hiçbir zarar vermediğini belirtirlerse, hükmünü tespit için birkaç açıdan ele alırız. Lens takan kadının gözü vahşi hayvanların gözlerine benzemekte ise bu haramdır. Örneğin tavşan gözü gibi oluyorsa, bu caiz değildir. Çünkü hayvanlara benzemekten, kınanmış ve nefretle karşılan­mış bîr olarak bahsedilmiştir. Yüce Allah; ‘Onlara (Yahudilere) kendisine ayetlerimizden verdiğimiz; fakat onlardan sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın takibine uğrayan ve sonunda azgınlardan olan kimsenin haberini oku. Dikseydik elbette onu ayetlerle yük­seltirdik. Fakat o, yere saplandı ve hevesinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer: eğer üstüne varsan, di­lini çıkarıp solur, bırakırsan da dilini sarkıtıp solur [330] buyurmuş­tur. Peygamberimiz fsallallâhu aleyhi ve sellem); ‘sadakasından dönen kimse, kusmuğuna dön(üp onu yiy)en köpek gibidir.[331]

Cuma günü imam hutbe verirken konuşan, yüklü eşekler gibi­dir [332] buyurmuştur.

Lens takanların gözlerinde, bir farklılaşma olmuyor, sadece rengi değişiyorsa -örneğin siyah göz farklı renkte görünüyorsa-bunda bir sakınca yoktur. Sabit bir değişim oluşmadığından do­layı bu, dövme yaptırmak gibi, Allah’ın yarattığını değiştirmek değildir. Çünkü istenildiği zaman çıkartabilmektedir. Lenslerin göze yapışmasına karşın, gözlüklerin gözden ayrı olduğu çok daha belirgin olsa da, lensler bir yönüyle gözlüğe benzemektedir. Her halükarda kadınların bu tür şeylerden sakınmaları, çok daha güzel ve evlâdır. Göz sağlığına daha elverişlidir.[333]

XI. NİŞAN VE EVLİLİK

Evliliğe Teşvik:

Yüce Allah; ‘Andolsun senden önce de Peygamberler gön­derdik ve onlara da eşler ve çocuklar verdik [334] Aranızdan be­karları, kölelerinizden ve cariyelerinizden iyi davranıştı olanları evlendirin [335] ‘Kaynaşmanız için size kendinizden eşler yaratıp da aranızda sevgi ve merhameti peyda etmesi O’nun (varlığının) delillerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için ibret­ler vardır [336] buyurmuştur.

Üç kişinin olayıyla İlgili olarak, Enes (radiyallâhu anh) an­latıyor; ‘Onlardan biri; «ben geceleri sürekli namaz kılacağım» dedi. Diğeri; «ben her zaman oruç tutacağım; oruçsuz gün ge­çirmeyeceğini» dedi. Diğeri; «ben bekâr kalacağım ve hiç evlen­meyeceğim» dedi. Bunun üzerine RasuluHah (sallallâhu aleyhi ve sellem) geldi ve; «şöyle şöyle diyenler siz misiniz?! Allah’a yemin ederim ki, ben aranızda, Allah’tan en fazla korkan ve en takvalı olanınızım. Buna rağmen ben, bazen oruç bazen tutuyor, tutmuyorum. (Gecenin) bir kısmında namaz kılıyor, bir kısmında uyuyorum ve kadınlarla evleniyorum. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse, benden değildir» buyurdu.[337]

Ma’kal bin Yesâr (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Peygamber (salhllâhu aleyhi ve sellem); «(eşlerini) çok seven ve doğurgan olan kadınlarla evleniniz; kuşkusuz ben (kıyamet günü) sizin çok­luğunuzla diğer ümmetlere övünürüm.[338]

İbn Mesûd (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Peygamber (sal-lallâhu aleyhi ve sellem); «Ey gençler topluluğu! Sizden kimin evlenmeye gücü yetiyorsa, hemen evlensin. Çünkü evlilik, gözü (haramdan çevirmede) çok daha etkilidir, namusu daha çok fco-ruyucudur. Sizden kimin (evlenmeye) gücü yetmiyorsa, o da, oruca devam etsin. Çünkü oruç, onun şehvetini keser» buyur­du.[339]

Hadiste yer alan ‘el-bâetelevlenmeye güç yetirmek’ ifade­siyle, evlilik masrafları ve sorumlulukları kastedilmiştir. Buradaki hitap, cinsel ilişkide bulunabilecek güce sahip olanlaradır.

Ebû Zer (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Peygamber (s.a.v)’in sahabelerinden bazı kimseler, Peygamber (salhllâhu aleyhi ve sellemj’e: ‘Ey Allah’ın Rasülü! Servet sahibi kimseler sevapları alıp gittiler; bizim kıldığımız gibi namaz kılıyorlar, bizim gibi oruç tutuyorlar ve mallarının fazlalarını sadaka olarak veriyorlar’ de­diler. Rasulullah (salhllâhu aleyhi ve sellem) «Allah size tasadduk edecek bir şey vermemiş mi? Her teşbih  (subhanallah’ sözü-n)e karşılık bir sadaka, her tekbir (Aîlahu Ekber’ sözün)e kar­şılık bir sadaka, hertahmid (Elhamdülillah’sözün)e karşılık bir sadaka, hertehlil (Lâ ilahe illallah’ sözün) e karşılık bir sadaka, emri bi’l-maruf (iyiliği emretmek) bir sadaka, kötülükten alıkoy­ma bir sadakadır. Hatta sizden birinin (hammıyh yaptığı) cinsel ilişki bile bir sadakadır» buyurdu. Sahabiler: «Ey Allah’ın Rasulü! Birimiz şehvetini tatmin ettiğinde, ona sevap mı var?!» dediler. Rasulullah (salhllâhu aleyhi ve sellem); «Ne dersiniz? O kimse şehvetini haramla tatmin ederse ona günah olmayacak mı? İşte bunun gibi, helal yolla şehvetini tatmin ettiği zaman da ona sevab vardır» buyurdu.[340]

Evliliğin Hükmü:

Evlilik, Peygamberlerin sünnetidir ve müekked sünnetler­dendir. Yüce Allah; Andolsun senden önce de Peygamberler gönderdik ve onlara da eşler ve çocuklar verdik [341] buyurmuş­tur.

Bir kısmı daha önce zikredilen, ayet ve hadislerin genelin­den âlimlerin çoğunluğu, evliliğin sünnet olduğu hükmünü be­lirtmişlerdir. Fakat bekâr kalması durumunda zinaya düşmekten endişelenen kişi için, -evlenme gücü varsa- evlenmek vaciptir. Çünkü zina haramdır. Haramın ancak kendisiyle önlenebildiği şey vaciptir.

Deliller evliliğin hanımlar için farz olmadığını göstermekte­dir.[342] Nitekim Yüce Allah, bazı hanımları, ‘evlenme ümidi ol­maksızın oturan hanımlar.[343] olarak tanımlamıştır.

Ebû Saîd (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Bir adam, kızıyla bir­likte Peygamber (salhllâhu aleyhi ve sellem)’e geldi ve; «kızım evlenmek istemiyor» dedi. Rasulullah (salhllâhu aleyhi ve sel­lem) ona; «babana itaat et!» buyurdu. Kız; «kocanın eşi üzerin­deki hakkını bildirinceye kadar hayır» dedi. Bunun üzerine ona; «Kocanın eşi üzerindeki hakkı, şayet bir yarası olsa ve hanımı onu yalasa; ya da, burun deliğinden irin veya kan aksa eşi onu yalasa dahi hakkım ödemiş olmaz» buyurdu. Bunun üzerine kız; «Seni hak (dinle) gönderene yemin olsun ki, ebediyen evlenmeyece­ğim» dedi. Rasulullah (salhllâhu aleyhi ve sellem); «kızlarınızı, razı olmadıkları sürece evlenmeye zorlamayınız» buyurdu.[344]

Bu hadis, fuhşa düşme ihtimali bulunmadığı sürece, herhan­gi bir mazeret nedeniyle evlenmemenin caiz olduğuna delildir. Fakat evla olan evlenmektir. Bunun birçok faydaları vardır. Bu faydaların bazıları şunlardır;

  1. Yüce Allah’ın emrine uymaktır.
  2. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in sünnetine tabi olmak ve bütün Peygamberlerin yolundan gitmektir.
  3. Şehveti teskin etmek ve gözleri korumaya almaktır.
  4. Namusu ve iffeti korumaya almaktır.
  5. Müslümanlar arasında fuhşun yayılmasını önlemektir.
  6. Nesli artırmaktır. Bununla Peygamberimiz, diğer Peygam­berlere ve ümmetlerine karşı övünecektir.
  7. Helaliyle cinsel ilişkide bulunduğu için sadaka sevabı ka­zanmaktır.
  8. Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in sevdiğini sev­mektir, ‘dünyanızdan bana, koku ve kadın sevdirildi.[345]
  9. Müslümanların yurtlarını müdafaa edecek, onlara bağış­lanma dileyecek Mümin zürriyetin oluşmasıdır.
  10. Cennete girilirkençocukların şefaatinden faydalanmak­tır. Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuş­tur; ‘Kıyamet günü çocuklara; «Cennete giriniz» denilecektir. On­lar; «Yâ Rabbi! Babalarımız ve annelerimiz de girinceye kadar (bekleyeceğiz)» diyecekler. Bunun üzerine onlar da gelecekler. Azız ve Celîl Allah; «neden imtina ediyorlar, giriniz Cennete» bu­yuracaktır. Onlar; «Yâ Rabbi! Babalarımız ve annelerimiz de girinceye kadar (bekleyeceğiz)» diyecekler. Bunun üzerine; «sizler de ve anne-babalarmız da Cennete giriniz» buyuracaktır.[346]
  11. Eşler arasındaki sükûnet, muhabbet, sevgi, rahmet ve yalnızca Şanı Yüce Allah’ın bildiği daha birçok faydalar kazanı­lacaktır.

 

Kendileriyle Evlenmenin Haram Olduğu Kadınlar:

Yüce Allah bunları Kuranı Kerîm’de zikretmiştir. Bunlar; ‘Ba­balarınızın evlendikleri kadınlarla evlenmeyin, geçmişte olanlar artık geçmiştir; çünkü bu bir fuhuş ve iğrenç bir şeydi, ne kötü yoldu! Sizlere, analarınız; kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, kardeşlerinizin kızları, kız kardeşlerinizin kızları, sizi emziren süt anneleriniz, süt kardeşleriniz, hanımlarınızın annele­ri, kendileriyle gerdeğe girdiğiniz kadınlarınızın yanınızda kalan üvey kızlarınız ki, onlarla gerdeğe girmemişseniz size bir manî yoktur, öz oğullarınızın eşleri ve iki kız kardeşi bir arada almak suretiyle evlenmek, geçmişte olanlar artık geçmiştir size haram kılındı. Doğrusu Allah bağışlayan ve merhamet edendir. Evli ka­dınlarla evlenmeniz de haram kılındı Sahip olduğunuz cariye­ler müstesna, bunlar, Allah’ın üzerine farz kıldığı hükümlerdir. Bunlardan başkasını, zinadan kaçınıp, iffetli olarak, mallarınızla istemeniz size helal kılındı Onlardan faydalandığınıza mukabil, kararlaştırılmış olan mehirlerini verin; kararlaştırılandan başka, karşılıklı hoşnut olduğunuz hususta size bir sorumluluk yoktur. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibi olandır.[347]

 

Kendileriyle Evlenmenin Haram Olduğu Kadınlar İki Kışıma Ayrılır;

  1. I) Devamlı haram olanlar: Bunlarla evlenmek hiçbir zaman caiz olmaz.
  2. II)Geçici (süreli) haram olanlar: Bazı özel şartlar bulunduğu sürece kendileriyle evlenmenin caiz olmadığı kadınlardır. Bu özel şartlar ortadan kalktığında bunlarla evlenmek helal olur.

 

I) Kendileriyle Evlenmenin Devamlı Haram Olduğu Kadınlar:

 

a) Kan Hısımlığıyla Haram Olanlar -Bunlar Yedi Sınıftır-:

 

  1. Anneler: Kendisinin veya anne babasının anneleri ve üst soy grubu.
  2. Kızlar: Kişinin kendi kızları,[348]kızlarının kızları ve alt soy grubu.
  3. Kız kardeşler
  4. Halalar
  5. Teyzeler

6-7. Erkek ve kız kardeşlerin kızları ve alt soy grubu.

İbn Abbâs (radiyallâhu anh); ‘kan bağıyla horam olanlar yedi kişidir; evlenmeden doğan hısımlık nedeniyle haram olanlar yedi kişidir [349] dedi. Sonra da şu âyeti okudu; «size anneleri­niz…..haram kılındı.[350]

Yukarıda belirtilen 7 sınıfla evlenmek, âlimlerin İttifakıyla ebediyen haramdır. Bu konunun daha kolay anlaşılması için şöyle bir ölçü zikredebiliriz; bîr erkeğin kan bağıyla oluşan akra­balarından dört sınıf hariç diğerleri ebedi olarak haramdır. Akra­balarından evlenmesi helal oîan dört sınıf şunlardır;

  1. Amcakızları,
  2. 2. Dayıkızları,
  3. halakızları,
  4. Teyze kızları.[351]

 

Kişinin, Zinadan Olma Kızıyla Evlenmesi Caiz Midir?

Alimlerin çoğunluğuna göre, kişinin zinadan olma kızıyla ev­lenmesi caiz değildir. Çünkü zina ile mahremlik oluşmaz. Ancak zinadan olma kızı, kendi sulbünden olması nedeniyle, ‘… anne­leriniz, kızlarınız … .size haram kılındı [352] âyetinin hükmü kap­samındadır. Ayetteki ‘kızlarınız lafzı, hakikat veya mecaz olarak, mirasçı olsun veya olmasın bu ismin kapsadığı herkesi hükmü altına almaktadır.[353]

Âlimler, zinadan olma kızıyla evlenenlere, ölüm cezasının veriİip-verilemeyeceği konusunda farklı görüşler belirtmişlerdir. Ahmed bin Hanbel, bu kimselere ‘ölüm cezası’ verilmesi gerek­tiğini ifade etmiştir.

Kişinin zinadan olma, kız kardeşiyle, oğlunun kızıyla, kızının kızıyla, erkek ve kız kardeşinin kızıyla evlenmesi de haramdır. Fakihlerin genelinin kanaati budur.[354]

 

b) Sıhrî Hısımlık/Evlenmeden Doğan Hısımlık Nede­niyle Evlenilmesi Haram Olan Kadınlar Dört Sınıftır:

  1. Babanın hanımı:

İbn Abbâs (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Câhi/iye dönemi hal­kı da (evlenilmesi) haram olanları haram kabul ediyordu. Ancak babanın hanımı ve iki kız kardeşle aynı anda evlenmekte bir sa­kınca görmüyorlardı. Bu nedenle Aziz ve Celît Allah; ‘Babaları­nızın evlendikleri kadınlarla evlenmeyin, geçmişte olanlar artık geçmiştir… iki kız kardeşi bir arada almak suretiyle evlenmek, geçmişte olanlar artık geçmiştir size haram kılındı’ buyurmuş­tur.[355] Yüce Allah, babanın evlendiği kadınlarla evlenilmesini haram kılmıştır. Ayette yer alan ‘babalarınızın evlendikleri’ İfade-sindeki evlenmeden maksat, sadece nikâh kıyılması mıdır, yoksa cinsel ilişkinin gerçekleşmiş olması mıdır? Açıkça belirtilmemiştir. Ancak cinsel ilişki gerçekleşmemiş olsa biie, babanın nikâhlandı-ğı bir kadınla, oğlunun evlenmesinin haram olduğu konusunda âlimler İcma etmiştir. Buradaki haramhk, ebedî haramlıktır. Aynı şekilde, cinsel ilişki gerçekleşmemiş olsa bile, oğlunun nikâhlan-dığı bir kadınla, babasının evlenmesi de -icmâ ile- haramdır.

Babasının evlendiği bir kadınla, evlenene, ölüm cezası verilir ve malı alınır.

Berâ (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Amcamla karşılaştım. Be­raberinde bir bayrak vardı. Ona: «Nereye gidiyorsun?» dedim. «Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve seîlem) beni, babasının karısı ile nikahlanan bir adama gönderdi. Bana, onun boynunu vurmamı ve malım almamı emretti» dedi.[356]

  1. Hanımının Annesi:

Bir kızla, nikahlanan kişi, nikâh akdinin gerçekleşmesinden itibaren kızın annesiyle evlenmesi haram olur. Çünkü âyette ‘ha­nımlarınızın anneleri’ denilerek genel zikredilmiş, gerdeğe giril­miş olması şartı belirtilmemiştir. Oysa üvey kızlarla evlenmenin haramlığı, anneleriyle gerdeğe girilmesi şartına bağlanmıştır. Alimlerin çoğunluğu bu görüştedir. Gerdeğe girilmesinden son­raki ebedi haramlık konusunda ise icma edilmiştir. Buna, hanı­mının anne annesi ve babasının annesi de dâhildir.

  1. Hanımının kızı (üvey kız):

Üvey kızla evlenmenin haram olması için, annesiyle gerdeğe girilmiş olması şarttır. Dolayısıyla bir kadınla nikahlanıp, gerdeğe girmeden boşanan kişi, o kadının kızıyla evlenebilir. Çünkü Yüce Allah; ‘…hanımlarınızın anneleri, kendileriyle gerdeğe girdiğiniz kadınlarınızın yanınızda kalan üvey kızlarınız ki, onlarla gerdeğe girmemişseniz size bir manî yoktur…’ buyurmuştur.

Bu konuyla ilgili âlimlerin görüşleri arasında tercih edilen; yanınızda kalan üvey kızlarınız.. İfadesi şart beİirtmemekte-dir. Yani her halükarda, annesiyle gerdeğe girildikten sonra üvey kızla evlenmenin haram olduğudur. Bu haramlık için, üvey kızla­rın yanlarında kalıyor olmaları şart değildir.

İbn Abbâs (radiyallâhu anh)’ın da belirttiği gibi, ayette ge­çen ‘girdiğiniz’ lafzıyla ‘cinsel ilişki’ kastedilmiştir.

Bu hükme, evlenilen kadının kızlarının kızları ve oğullarının kızları da dâhildir.

  1. Öz oğlunun hanımı:

Kişi, kendi öz oğlunun hanımıyla evlenemez. Çünkü yüce Allah; öz oğullarınızın eşleri ve iki kız kardeşi bir arada almak suretiyle evlenmek, geçmişte olanlar artık geçmiştir size haram kı­lındı. buyurmuştur. Süt oğlunun hanımı da bu hükme dâhildir. Âyet-i kerîmede ‘öz oğullarınız’ denilmesi, cahiliye döneminde evlat edinmeleri, bu hükmün dışında bırakmak içindir. Nitekim Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); can bağıyla haram olanlar, süt emişmeden de haram olur [357] buyurmuştur.

 

Hatırlatma:

Kişi, babasının üvey kızıyla veya baba oğlunun üvey kızıyla evlenebilir. Âlimler bu konuda ittifak etmiştir. Çünkü bunlar ba­banın veya oğlun kendi sulbünden değildir.

Sıhrî/evlenmeden doğan hısımlık nedeniyle evlenilmesi ha­ram olanları, kolayca öğrenmek için şöyle diyebiliriz; ‘dört sınıf haricinde, evlilikten doğan hısımlarla evlenmek caizdir. Evlenilemeyecek olan bu dört sınıf şunlardır;

  1. babasının hanımı,
  2. 2. Hanımının annesi,
  3. Gerdeğe girdiği hanımının kızı (üvey kızı),
  4. Oğlunun hanımı’

 

c)  Emzirme Nedeniyle Evlenilmesi Haram  Olanlar:

Yüce Allah; ‘sizi emziren sütanneleriniz, sütkardeşleriniz… size haram kılındı’ buyurmuştur.

Hamza (radiyaliâhu anh)’ın kızı hakkında, Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur; ‘O, bana helal değildir. Kan bağı nedeniyle haram olanlar, süt emzirmeden de haram olur. O, benim sütkardeşimin kız [358] ‘Doğum nedeniyle haram olanlar, emzirme nedeniyle de haram olur.[359]

Bu hadis-i şeriflerden, kan bağı nedeniyle haram olanların, emzirmeden dolayı da haram olduğu anlaşılmaktadır. Emziren anne, öz anne gibi kendisiyle evienilmesi haram olmaktadır. Kişi­ye, emzirme nedeniyle haram olanlar şunlardır;

  1. Emziren ve emzirenin annesi.
  2. Emzirenin kızları, -emzirmeden önce veya sonra doğmuş olmaları fark etmez-
  3. Emzirenin kız kardeşi (çünkü teyzesi sayılmaktadır).
  4. Emzirenin kızının kızı (çünkü kız kardeşinin kızı sayılmak­tadır).
  5. Emzirenin kocasının annesi (çünkü emzirenin sütü, kocası nedeniyle oluşmuştur. Emenin ninesi hükmündedir).
  6. Emzirenin kocasının kız kardeşi (çünkü halası sayılmak­tadır) .
  7. Emzirenin oğlunun kızı (çünkü kardeşinin kızı sayılmak­tadır).
  8. Emzirenin kocasının kızı -başka hanımdan dahi olsa-(çünkü baba bîr süt kardeşi sayılmaktadır).
  9. Emzirenin kocasının kız kardeşleri (çünkü halaları sayıl­maktadır) .
  10. Emzirenin kocasının diğer hanımları (çünkü babasının hanımları sayılmaktadır).
  11. Emzirilenin hanımı, emzirenin kocasına haramdır (çün­kü oğlunun hanımı sayılmaktadır)

Burada haramlığı oluşturan etken, doğum nedeniyle sütü gelen kadından, başka birinin bebeğinin emmesiyle, ondan gıda almış, emdiği kadının ve kocasının bir parçası haline dönüşmüş­tür. Bunu şu hadis de ifede etmektedir; Tesettür âyetleri nazil ol­duktan sonra, Âişe’nin süt amcası, Ebu’l-Kuays’in kardeşi Efiâh geldi ve Âişe’nin yanma girmek için izin istedi. Âişe -(radiyalle.hu anhâ)- anlatıyor; «ben ona izin vermedim ve Rasulullah (sallallâ-hu aleyhi ve selîem) geldiğinde ona bu yaptığımı anlattım; bana; (bir daha gelirse) ona izin vermemi emretti».[360]

İbn Abbâs (radiyallâhu anh)’ten nakledilmiştir; İki hanılı bir adamın, bir hanımı bir kız çocuğunu, diğer hanımı da bir erkek çocuğunu emzirmiş. Bu kız çocuğuyla erkek çocuğu bir­birleriyle evlenebilirler mi?» diye İbn Abbâs (radiyallâhu anhj’a sorulduğunda; «Hayır, her ikisi aynı döllenmeden (dolayı gelen sütten emmişlerjdir» demiştir.[361] Sahabelerin ve fakîhlerin ge­neli bu kanaattedir.

  1. Emzirilen kız ise, babası sayıldığı için emzirenin kocası­na, amcası sayıldığı için emzirenin kocasının kardeşine, dedesi sayıldığı İçin emzirenin ve kocasının babasına haram olur.

 

Hatırlatma:

Burada bahsedilen haramlık sadece emzirilene özgüdür. Emzirilenin yakınları için haramhk söz konusu değildir. Örneğin, emzirilenin süt kız kardeşi, emzirilenin erkek kardeşinin de kız kardeşi sayılmaz. Buradaki kural; ‘bir göğüsten emenler kardeş olurlar’. Buna göre, emzirilenin erkek kardeşi, emzirilmediği için, kardeşinin süt kız kardeşiyle evlenmesi caizdir. Çünkü süt erkek kardeşinin kardeşi olsa da, yabancı hükmündedir. -Allah en doğrusunu bilir-.

 

Emzirme Nedeniyle Haramlığın Oluşması İçin İki Şart Vardır:

  1. Beş defa veya daha fazla emzirilmiş olmalıdır:

Âişe (radiyallâhu anhâ) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) «bir defa veya iki defa emmeyle haramhk oluş­maz» buyurmuştur.[362] Haramlığı oluşturan miktarın ölçüsü de Âişe {radiyallâhu anhâ)’dan rivayet edilmiştir; ‘Kuran’dan indi­rilenler içerisinde, ‘(nikahı) haram kılan malum/doyurucu on defa emzirme’ de vardı. Sonra bu, ‘malum/doyurucu beş defa emzirmeyle neshedildi. (Kendilerine nesh haberi ulaşmayan bazı kimseler) bunları, Kuran’dan (zannederek) okurken Rasulullah  (saîlaüâhu aleyhi ve sellem) vefat etti.[363] Bir başka rivayette Âişe validemiz ‘beş defadan az malum/doyurucu emzirmeyle haram-lık oluşmaz’ demiştir.[364]

İmam Ebû Hanîfe, imam Mâlik ve bazı müçtehitlere göre, emen İle sütü emilen arasında, süt akrabalığının oluşması için, emilen sütün az veya çok olması fark et­mez. [365] İmam Şafiî ve bazı müçtehitlere göre, süt akraba­lığı için emilen sütün beş defa doyurucu olarak emilmiş olması şarttır. Ahmed bin Hanbel’den bu konuda farklı iki görüş nakledilmiştir. Birinci görüşe göre, beş defa doyu­rucu oiarak emilmiş olması; ikinci görüşe göre, üç doyu­rucu emmenin gerçekleşmiş olması yeterlidir.[366]

  1. Emzirilençocuk, ilk iki yıl içerisinde emzirilmiş olmalıdır. Çünkü Yüce Allah; ’emzirmenin tamamlanmasını isteyen için an­neler çocuklarını tam iki yıl emzirirler.[367] buyurmuştur.

Çocuğun iki yaşını doldurmasıyla birlikte emzirme tamam­lanmış olduğu için, sonrasındaki emzirmelere İtibar edilmez. Çünkü Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) «sütkardeşliği ancak açlıktan (dolayı emme sonucu) oluşur» [368] buyurmuştur. Ümmü Seleme (radiyallâhu anhâ) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallal­lâhu aleyhi ve sellem); «süt emmenin haram kılanı, bağırsakları patlatacak kadar çok emilmesi ue sütten kesilme yaşı olan iki yıl­dan önce emilmesi şeklinde olanıdır» buyurdu.[369]

Ömer bin Hattâb, İbn Mesûd, İbn Abbâs, İbn Ömer ve bir­çok sahabeden, ‘evliliği haram kılan emzirmenin çocuk iki yaşını doldurmadan önce olduğu [370] nakledilmiştir. Âlimlerin çoğunlu­ğu da bu görüştedir.

imam Ebû Hanîfe’ye göre akrabalık oluşturan süt Çağı, otuz aydır. İmam Zûfer’e göre, otuzaltı aydır. İmam Mâlİk’e göre süç çağı iki yıl olmakla birlikte, iki yıl sonra­sındaki birkaç ay İçerisinde de emilmesi durumunda süt akrabalığı oluşur.[371]

Sonuç oiarak; bu iki şart oluşmadığı sürece, emzirme ne­deniyle haramlık oluşmaz. -Allah en doğrusunu bilendir-. Ha­nımların yanma girmesi ihtiyaç nedeniyle önlenemeyen ve te­settür zorluğu çekilen büyük bir kişinin mahrem kılınması için emzirilmesine bir mani yoktur. Mahremlik oiuşması için, büyük bir kişiye, bir kadının sütünden içirilebilir. Âişe (radiyallâhu anhâ) anlatıyor; ‘Süheyl’in kızı Sehle, Peygamber (sallallâhu aleyhi ue sellemj’e geldi ve; «Yâ Rasulullahl Ebû Huzeyfe’nin azadhsı Sâlim’in yanıma girmesinden Ebû Huzeyfe rahatsızlık duymakta» dedi. Bunun üzerine Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) «o halde, onu emzir» buyurdu. Sehle; «o koskoca adam, onu nasıl emziririm?!» dedi. Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) tebes­süm etti ve; «onun koskoca adam olduğunu ben de biliyorum» buyurdu.[372] Daha önce de belirtildiği gibi, bu zorunlu durum­larda ancak söz konusudur. Bu kadınla, sütünden içen adam arasında evlilikten yana tabi bir nefret oluşur. Bebekliğinden beri yanında büyümüş, annesi gibi gördüğü bir kadın halini alır. Şey-hu’1-İslam’ın tercihi de bu yöndedir. Ancak âlimlerin çoğunluğu bu görüşe katılmamaktadır. Onlar bu hadisi, Huzeyfe’nin azadhsı Salim’e özgü kabul etmekte, bu hükmün başkaları için geçerli olmadığını söylemektedirler. -Allah en doğrusunu bilir-.

Dört mezheb imamına göre, hiçbir şekilde erişkin ki­şilerin mahrem kılınması emzirilmesiyle gerçekleşmez. [373]

 

Hatırlatma:

Kadının göğsünden emme ile sütünün bir kaba sağılıp kap­tan içilmesi arasında bir fark yoktur. Her ikisinde de mahremlik oluşur. Alimlerin çoğunluğu bu görüştedir.

Emzirme sayısında tereddüt edildiği zaman haram-lık oluşmaz. Çünkü asıl olan emzirmenin olmadığıdır. Kesin bilgi şüpheyle ortadan kalkmaz.[374]

Bir kadın, evlenen kadın ve erkeği emzirdiğini iddia ettiği zaman ne yapılmalıdır?

Emzirdiğini söyleyen kadın adalet vasfına haiz ve her ikisini de emzirmiş olması imkân dâhilinde ise boşanırlar. Ukbe bin el-Hâris (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Bir kadınla nikahlanmıştım, derken siyah bir kadın geldi ve ikinizi de emzirmiştim, dedi. Bu­nun üzerine RasuluIIah (salhllâhu aleyhi ve selîem)’e gittim ve; «Filanın kızıyla nikahlandım, derken siyah bir kadın gelerek, ‘iki­nizi de emzirdim’ dedi. Ben, b /cadın yalancıdır’ dedim». Bunun üzerine, Peygamber (salhllâhu aleyhi ve sellem) yüzünü benden diğer tarafa yüz çevirdi. Ben yüzünü çevirdiği taraftan gelerek tekrar b kadın yalancıdır’ dedim. Bunun üzerine; «ikinizi de em­zirdiğini iddia ettiği hald,e sen hala o kadınla nasıl karı koca ola­rak yaşarsın? Ayrıl ondan!» buyurdu’.[375]

 

II) Geçici (Süreli) Haram Olanlar:

  1. a)İki kız kardeşle birden nikahlanmak haramdır:

Bir kişi aynı zamanda iki kız kardeşle birden evlenemez.

İkisini bir arada nikahlı bulunduramaz. Ancak hanımı vefat etti­ğinde veya boşandığında, onun kız kardeşiyle evlenebilir. Yüce Allah, evlenilmesi haram olan kadınlar arasında iki kız kardeşi de saymıştır; ‘…iki kız kardeşi bir arada almak suretiyle evlenmek, -geçmişte olanlar artık geçmiştir- size haram kılındı..[376]

Ebû Süfyân’m kızı Ümmü Habîbe (radiyallâhu anhâ) anlatı­yor; ‘Yâ RasuluIIah! Kız kardeşim Ebû Süyân’m kızıyla evlen’ de­dim. Bana; ‘gerçekten bunu istiyor musun?’ dedi. Ben; ‘evet, kız kardeşimin benimle ‘hayırda ortağım’ olmasını istiyorum’ dedim. Bunun üzerine Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) ‘o bana helal değildir…’ buyurdu.[377]

 

Hatırlatmalar:

  1. Bir adam, bir kadınla evlendikten sonra, onun kız karde­şiyle de evlenirse, son yaptığı evlilik batıldır, hâkim tarafından boşandırılırlar.[378]
  2. İki kız kardeşle birden evli oian’kâfir biri, daha sonra Müs­lüman olduğu takdirde, ikisinden birini boşar.

RasuluIIah (sallallâhu aleyhi ve seilem) döneminde bir adam Müslüman olduğunda iki kız kardeşle birden evli bulunuyordu. Adam; ‘Yâ RasuluIIah! Ben Müslüman oldum; ama nikâhım altında iki kız kardeş birden bulunmakta’ dedi. Bunun üzerine RasuluIIah (sallallâhu aleyhi ve sellem) «ikisinden birini seç [di­ğerinden ayrıl]» buyurdu.[379]

  1. b)Bir kadınla halasını veya teyzesini birlikte nikahlamak ha­ramdır:

Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘bir kadın, hala­sı veya teyzesiyle bir arada nikâhlanamaz [380] buyurmuştur.

İlim ehlinden kabul edilen âlimler, ‘bir erkeğin, bir kadını halasıyla veya teyzesiyle birlikte nikâhlayamayacağı konusunda’ icmâ etmişlerdir. Hala ve teyzenin öz veya mecazi olması fark etmez. Mecazî olanlar şunlardır; Dedenin kız kardeşi, dedenin babasının kız kardeşi ve üst soy grubu; anne annenin kız kardeşi, anne ve baba bir ninenin annesi ve üst soy grubu. Bu konunun kolayca öğrenilmesi için şöyle özetlenebilir; ‘Aralarında kan veya süt bağı bulunanların evlenmeleri birbirlerine haramdır.[381]

  1. c)Evli veya iddet bekleyen kadınlarla nikahlanmak haramdır. Esir kadınlar ile kocası kâfir olan bir kadın Müslüman olduğunda bu hükmün dışındadır. Çünkü Yüce Allah; ‘.. .Evli kadınlarla ev­lenmeniz de haram kılındı. Sahip olduğunuz cariyeler müstesna, bunlar, Allah’ın üzerine farz kıldığı hükümlerdir[382] buyurmuş­tur. Ayet, ‘evli kadınlarla evlenmek size haram kılınmıştır. Ancak esir kadınlar hariçtir’ manasındadır. İbn Abbâs (radiyallâhu anh) ‘evli kadınlarla evlenmek zinadır. Ancak esir kadınlar hariçtir’ de­miştir. Bu ifadenin benzerini İbn Mesûd ve selef âlimlerden bir­çoğu da söylemiştir. Ayeti kerîmenin nüzul sebebi de bu anlamı teyit etmektedir. ‘Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) Huneyn günü Evtâs’a bir ordu göndermişti. Ordu düşmanla karşılaşmış, düşmanı yenmiş ve esirler alınmıştı. Rasulullah ‘in sahabelerinden bazıları, esir aldıkları kadınların, müşriklerle evli olmaları nede­niyle onlara yakın durmaktan çekinmişlerdi. Bunun üzerine Azız ve Celîl Allah; ‘…Evli kadınlarla evlenmeniz de haram kılındı Sahip olduğunuz cariyeler müstesnadır  âyetini indirdi. Yani esir aldığınız kadınlar iddet süreleri tamamlandığı zaman sizlere helaldir, buyruldu’.[383]

Bir kâfirle evli olan bir kadın, Müslüman olduğu zaman evlenilmesi mubah olan namuslu kadınlardan sayılır. Çünkü Müs­lüman olmasıyla birlikte kâfir kocasından boşanmış olur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur; ‘Ey iman edenler! Mümin kadın­lar hicret ederek size gelirlerse onları imtihan edin. Allah onların imanlarını çok iyi bilir. Onların mümin kadınlar olduklarını öğrenirseniz, inkarcılara geri çevirmeyin. Bu kadınlar, o inkarcılara helal değildir. Onlar da bunlara helal olmazlar. İnkarcıların bu kadınlara verdikleri mehirleri iade edin: Bu kadınların mehirleri-ni kendilerine verdiğiniz zaman, onlarla evlenmenizde bir engel yoktur. İnkarcı kadınları nikâhınızda tutmayın; onlara verdiğiniz mehri isteyin; inkarcı erkekler de hicret eden mümin kadınlara verdikleri mehirleri istesinler. Allah’ın hükmü budur; aranızda O hükmeder. Allah bilendir, Hakîm’dir.[384]

  1. d)Bir adam hanımını üç defa boşadığı zaman, o kadın başka biriyle sahih bir evlilik gerçekleştirmediği sürece boşayan kocasına helal olmaz. Çünkü Yüce Allah; ‘Bundan sonra kadını boşarsa, kadın başka birisiyle evlenmedikçe bir daha kendisine helal olmaz. Eğer ikinci koca da onu boşarsa, Allah’ın yasalarını koruyacaklarını sanırlarsa eski karı kocanın birbirlerine dönme­lerine bir engel yoktur. Bunlar, bilen kimseler için Allah’ın açıkla­dığı yasalardır[385] buyurmuştur. Bu konu ‘talak/boşanma’ bölü­münde ayntılı olarak zikredilecektir. -Inşaallah-.
  2. e)Müşrik kadınlarla, -iman etmedikleri sürece- evlenilmesi haramdır. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmuştur; ‘iman edinceye kadar, Allah’a şirk koşan kadınlarla evlenmeyin. İman etmiş bir cariye, beğenseniz bile müşrik bir kadından kesinlikle daha iyi­dir[386]  inkâra kadınları nikahınızda tutmayın.[387]

Eî-Misver bin Mahreme (radiyallâhu anh), Hudeybiye olayı­nı anlatırken, «bu âyet nazil olduğu zaman, Ömer’in nikahında iki müşrik kadın vardı, ikisini de hemen boşadı» demiştir.[388]

 

Hatırlatma:

Müşrik kadınlarla evlenmenin haramlığından, ‘ehl-i kitap/ yahudi ve hıristiyan kadınlar’ istisna tutulmuştur, müslüman bir erkek, Yahudi veya Hıristiyan bir kadınla evlenebilir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmuştur; Mümin kadınlardan iffetli olanlar ile daha önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar da na­muslu olmak, zina etmemek ve gizli dost tutmamak üzere mehir-lerini vermeniz şartıyla size helaldir.[389]

Müslüman bir kadının, ehl-i kitap veya diğer gayr-i müslim bir erkekle evlenmesi caiz değildir. Çünkü Sânı Yüce Allah şöyle buyurmuştur; ‘…îman edinceye kadar; müşrik erkeklerle mümin kadınları evlendirmeyin. İman etmiş bir köle, beğenseniz bile müşrik bir erkekten daha iyidir. Onlar ateşe çağırırlar.[390] ‘Ey iman edenleri Mümin kadınlar hicret ederek size gelirlerse onları imtihan edin. Allah onların imanlarını çok iyi bilir. Onların mümin kadınlar olduklarını öğrenirseniz, inkarcılara geri çevirmeyin. Bu kadınlar, o inkarcılara helal değildir. Onlar da bunlara helal ol­mazlar. [391] Ayette evîenilmesi haram olan müşrik erkeklerden, ehi kitap istisna edilmediği için aslı üzere ‘haram1 kalmıştır.

  1. f)Tövbe edip, hayızla temizleninceye kadar zina eden ka-dınia evîenilmesi haramdır:

Bir erkeğin, zina eden bir kadınla, kadının da zina eden bir erkekle tövbe edinceye kadar evlenmesi haramdır. Çünkü Yüce Allah; ‘Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan bir kadın­dan başkasıyla evlenemez; zina eden kadınla da ancak zina eden veya müşrik olan erkek evlenebilir. Bu Müminlere haram kılınmıştır.[392]

Amrb. Şuayb, babasından ve dedesinden naklediyor; ‘Mek­ke’den esirleri Medine’ye götürürdü. Mekke’de “Anak” denilen fahişe bir kadın daha vardı. Bu kadın Mersed’in dostu idi. … Mersed, Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellemj’e gelerek; «Ey Allah’ın Rasulü! Anak ile evlenebilir miyim?» dedi. Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), sustu hiçbir cevap vermedi, sonra Nur sûresi 3. ayet nazil oldu: ‘Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan bir kadından başkasıyla evlenemez; zina eden ka­dınla da ancak zina eden veya müşrik olan erkek evlenebilir. Bu Müminlere haram kılınmıştır’ Bunun üzerine Rasulullah (sallallâ­hu aleyhi ve sellem) âyeti bana okudu ve; «Sen, O kadınla evlen­me» buyurdu.[393]

Zina eden kadın tövbe ettiği zaman ayet-i kerîmede belirti­len evlenme yasağı ortadan kalkar. Çünkü Peygamberimiz (sal­lallâhu aleyhi ve sellem); ‘Günahından dolayı tövbe eden, günah işlememiş gibidir [394] buyurmuştur. Zinadan tövbe eden kadın­ların bir hayız dönemiyle temizlenmeleri şarttır. Çünkü Peygam­berimiz esir kadınlar hakkında şöyle buyurmuştur; ‘Hamile (esir) kadınla doğumunu yapıncaya kadar; hamile olmayanlarla da hayız görünceye kadar ilişkiye girilmez.[395] Esir kadınlarla ilişki için hayız görünceye kadar beklenilmesi şartı, rahimlerinin te­mizlenmesi içindir. Bu nedenle zina eden kadınlarda aynı hükme tabidir. -Allah en doğrusunu bilir.

  1. g)İhramlı kadınla -ihramda çıkıncaya kadar- evlenmek haramdır. İhramlı erkeğe de, ihramlı kadına da nikah kıymak caiz değildir. Şayet ihramlı olmalarına rağmen nikah kıyarlarsa, -âlimİerin çoğunluğuna göre- nikahlan geçersizdir. Osman bin Affân (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem); «İhramlı olan nikah kıyamaz, nikahlanamaz ve dünür düşemez» buyurdu.[396]
  2. h)Dört evli olan kişinin, beşinci hanımla evlenmesi haram­dır. Çünkü Yüce Ailah; ‘…Beğendiğiniz kadınlardan ikişer, üçer, dörder alın. Haksızlık yapmaktan korkarsanız bir tane alın.[397]buyurmuştur. Evlilik konusunda Müslümanlara verilen ruhsat dört hanımla sınırlıdır. Rasuiullah’ın dışında hiçbir Müslüman için dörtten fazla hanımla ve mehirsiz evlenmek helal değildir. Alimler bu konuda icmâ etmiştir. Dörtten fazla evli olan bir müşrik, Müslüman olduğu takdirde ona, dört hanımın dışındakileri bo­şanması emredilir. İbn Ömer (radiyailâhu anh) anlatıyor; ‘Gaylân bin Seleme es-SekâfîMüslüman olduğunda, cahiliye döneminde evlendiği on hanımı bulunuyordu. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona, aralarından dördünü seçmesini ve diğerlerini bo­şamasını emretti.[398]

 

Şeriatın Geçersiz Kıldığı Nikâhlar

1. Şiğâr Nikâhı / Trampa Şeklinde Evlilik:

İki kişinin kızlarını, kız kardeşlerini veya velisi bulundukları kızları, mehirli veya mehirsiz karşılıklı değişerek evlenmeleridir. Bu nikah haram kılınmıştır. Değişme şartı nedeniyle bu nikah fâsit/geçersiz olmuş­tur. Çünkü bu türden nikahlar çok büyük fesatlar içermektedirler. Kadınlar, istemedikleri kimselerle evlenmeye mecbur bırakümak-ta, erkeklerin menfaati, kadınların maslahatına tercih edilmekte­dir. Bu kadınlara zulümdür. Kadınları, emsallerinin mehirlerinden mahrum bırakmaktadır. Ayrıca bu nikah, evlilik sonrası problem­lere ve düşmanlıklara yol açmaktadır. Aliah Teâiâ’nın şeriatına aykırı davranarak, bu türden akitlerde bulunanların bir an önce hak ettikleri cezaya çarptırılmaları gerekir.[399]

Ebû Hureyre (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallal-lâhu aleyhi ve sellem) şigâr nikahını yasaklamıştır. Şiğâr nikahı, bir adamın, başka bir adama; «sen kızını benimle; ben de kızımı seninle evlendireyim veya sen kız kardeşini benimle, ben de kız kardeşimi seninle evlendireyim» demesidir’1820. Peygamberimiz {sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘İslam’da şiğâr yoktur [400] buyur­muştur.

Bu nikahın haram olduğunu teyit eden delillerden biri de, içeriğinde Allah’ın kitabına uymayan şartları barındırmasıdır. Ni­tekim Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); «Kim, Allah  [401] kitabında bulunmayan bir şartı, şart koşarsa, o (şart) batıldır. Bu yüz şart olsa da batıldır. Allah’ın şart(lar)ı, en doğru ve en sağlam olanıdır» buyurmuştur.[402]

2. Muhali il/Hülle Nikahı:

Kocası tarafından üç defa bo­şanan bir kadının, iddet süresi bittikten sonra, boşayan kocasına helal olması için, başka biri tarafından nikahlanıp, sonra da boşanmasıdır.

Büyük günahlardan olan bu nikah haramdır. Bunu yaptıran da, yapan da lanetlenmiştir. İbn Mesûd {radiyallâhu anh) an­latıyor; ‘Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve seliem) hülle nikahıyla evlenen kocaya ve kendisi için hülle yapılan kocaya lanet etmiştir.[403]

Ömer bin Hattâb (radiyallâhu anh); ‘Hülle nikahıyla evlene­ni de, kendisi için hülle yapılanı da (nikahlı) kabul etmem; rec-mederim’ demiştir.[404] İbn Ömer (radiyallâhu anh)!e, hülle nikâhı sorulduğunda; «bu zinadır/evlilik dışı ilişkidir» demiştir.[405]

Bu nikâhın fâsit/geçersiz olmasının nedeni, hülle nikahı ya­panın niyetidir. Yani kadının ilk kocasına helal olması niyetiyle evlenmesidir. Bu nikâh, bu şart zikredilmeden ve böyle bir niyet edilmeden dahi yapılsa fasittir.

Nâfî anlatıyor; İbn Ömer’e bir adam geldi ve; «Bir adam ha­nımını üç defa boşadı. Kardeşinden hiçbir talepte bulunmadığı halde, kardeşi onun boşadığı hanımla boşayan kardeşine helal kı­lınması için evlendi. Bu durumda o kadın, ilk kocasına helal oldu mu?’ diye sordu. İbn Ömer; «hayır, ancak cinselliği arzulayarak evlenmesi halinde helal olur. Biz, Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) zamanında bunları zina/nikâh dışı beraberlik sayardık» dedi.[406] Bu rivayetten de anlaşılmaktadır ki, ilk kocanın niyetine itibar edilmez. Çünkü boşadıktan sonra hiçbir akde sahip değiîdır. Diğer yabancı kimseler gibidir. Aynı şekilde kadının niyetine de itibar edilmez. Çünkü boşayıp-boşamamak, kadına değil, son kocasına aittir. Bunu şu rivayet de teyit etmektedir; ‘Rifâa el-Ku-razî’nin hanımı, Rasuİullah (saUallâhu aleyhi ve sellem)’e geldi ve; «Ey AHah ‘m Rasulü! Rifâa beni üç talakla boşadı. Daha sonra ben Abdunahman Îbnü’z-Zübeyr eİ-Kurazî’yle evlendim. Fakat ondakini elbisenin saçağı gibi buldum» dedi. Bunun üzerine Ra-sulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) gülümsedi ve; «galiba sen, Rifâa’ya dönmek istiyorsun! Hayır, kocan senin balından, sen de onun balından tadıncaya kadar olmaz» buyurmuştur.[407]

 

Hatırlatma:

Nikah akdi kıyılmadan önce birinci koca için hülle yapması şart koşulan İkinci koca, (cinsel) arzuyla nikaha niyet ederse, ni­kah akdi sahih olur. Çünkü bu durumda niyetini, hülle ve şarttan arındırmıştır.[408]

3. Muta Nikahı:

Süreli evliliktir. Belirli bir süre -bir, iki veya daha fazla gün-, belirli bir mal veya para karşılığı evli kalmak­tır. Bu nikah Rasuîullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) zamanında helal idi. Daha sonra Allah Teâlâ, Rasulünün lisanıyla kıyamete kadar kesin olarak bu nikahı haram kılmış, neshetmiştir.[409]

Sebra (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Fetih yılında Mekke’ye girdiğimiz zaman, Rasuîullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) muta yapmamıza izin verdi. Daha sonra henüz Mekke’den çıkmadan mutayı bize yasakladı.[410]

Muta nikahıyla evlenen ne yapmalıdır?

Yukarıda da belirtildiği gibi, bu nikah fasit/geçersizdir. Bu nikahla bir araya gelenlerin hemen ayrılması gerekir. Çünkü Pey­gamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Sebra’nın rivayet ettiği hadiste de belirtildiği gibi- bir kadınla muta nikahı yapanın, o kadından ayrılmasını emretmiştir.[411]

Bir süre sonra ayrılmak niyetiyle, bir kadınla evlenen kişinin hükmü nedir?

Farklı bölgelere seyahat edenlerin birçoğu, ülkelerine döner­ken boşamak niyetiyle evlenmektedirler. Alimlerin çoğunluğu, hiçbir şart koşmadan yapılan evliliklerin caiz olduğu görüşünde­dir. Evlendikten bir süre sonra boşamayı niyetinden geçirmesi buna engel değildir. Çünkü insan bir şeye niyet ettikten sonra da yapmayabilir veya niyet etmediği bir şeyi de yapabilir. Dolayısıy­la fiil gerçekleşir, niyet gerçekleşmez.[412]

İmam Evzâî, bu görüşe muhalefet etmiş ve bunun muta ni­kâhı olduğu söylemiştir. İmam Evzâî’nin görüşü birçok açıdan daha isabetlidir. Bu görüş, daha önce zikredilen İbn Ömer (radi-yailâhu anh)’m şu sözüyle de teyit edilmektedir; «Biz, Rasuîullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) zamanında bunları zina/nikâh dışı beraberlik sayardık.[413] Ayrıca bu türden farklı niyetlerle yapı­lan evlilikler, bir tür aldatma ve hiledir. Düşmanlığa ve nefrete yol açar. Müslümanlar arasındaki güvenin kaybına neden olur. Şahsiyetsizliği ve şehvete düşkünlüğü getirir, birçok fesat ve kö­tülükleri ortaya çıkartır.

4. Protokollü/Gizli Evlilik:

Gençler arasında yayılan bu evlilik türü fasittir. Örneğin bir erkek, üniversitedeki kız arkada­şıyla, özel ilişki kurmakta; bu gayri meşru ilişkiyi, ya hiç kimse bilmemekte veya sadece onu tanıyan arkadaşları bilmektedir. Bunlar bir arkadaşlarının evine gidip, orada cinsel ilişkiye gir­dikten sonra kız kendi babasının evine dönmektedir. Bu ilişki, aralarındaki nikah akdi{!) yazılı bir kağıttan ve arkadaşlarından oluşan fâsıkların şahitliğinden ibarettir!!! Bu nikah akdi batıldır. Hakikatte bu zinadır. -Bundan Allah’a sığınırız-. Çünkü bu akitte, nikâhın sıhhat şartlarından olan ‘veli izni1 bulunmamaktadır.

Nikâhta veli izninin şart olduğu, Kuran ve Sünnette delillerle sabittir. Yüce Allah; ‘iman edinceye kadar müşrik erkekleri de evlendirmeyin. İman etmiş bir köle, beğenseniz bile bir müşrik­ten daha iyidir [414] buyurarak, evlendirme işini velilere atfetmiştir. Aynı şekilde şu âyette de bu görülmektedir; ‘Aranızdan bekârları, kölelerinizden ve cariyelerinizden iyi davranıştı olanları evlen­dirin.[415] Nitekim Peygamberimiz (sallaliâhu aleyhi ve sellem); Velisiz nikah olmaz [416] “Hangi kadına velisinin izni olmaksızın nikah kıyıhrsa onun nikahı batıldır, onun nikahı batıldır, onun nikahı batıldır. Şayet bu izinsiz nikahlanan kişi o kadınla beraber olmuşsa, o kadın için meh’ır verilmesi gerekir. Şayet ihtilafa dü­şerlerse, yetkili devlet adamı, velisi olmayanların velisidir [417] bu­yurmuştur.

Alimlerin çoğunluğu, nikâhta veli izninin şart olduğu görü­şündedir. Şeyhu’l-İslam der ki; ‘Âlimlerin çoğunluğu, velisiz nikâh batıldır, demiştir’. Velisiz ve şahitsiz evlenen ve nikâhı gizleyenin nikâhı batıldır. Bu konuda imamlar ittifak etmiştir. [418]

Bu açıklamalardan da anlaşıldığı gibi, velisinin izni olmadan evlenen bir kadının nikâhı batıldır ve fasittir. Gerdeğe girilmiş ve aradan uzun zaman geçmiş dahi olsa, akdin feshedilmesi gere­kir.[419]

Hanefî mezhebine göre, yetişkinlerin veli izni olma­dan yaptıkları nikâh akdi geçerlidir.[420]

Eşlerde Aranan Özellikler

 

a) Hanımda Bulunması Müstehap Olan Özellikler:

  1. Dindar olması.

Yüce Allah; Aman etmiş bir cariye, beğenseniz bile müşrik (hür kadından) daha iyidir…’ buyurmuştur. Peygamberimiz (sal­laliâhu aleyhi ve sellem) de; ‘Dindar olanı seç, elin bereketlensin buyurmuştur.

  1. Dindarlığıyla birlikte, güzellik, asalet ve zenginlik bulun­ması.

Peygamberimiz {saîlallâhu aleyhi ve sellem); ‘bir kadın dört şeyden dolayı nikahlanır; Malı, güzelliği, asaleti ve dini için. Sen dindar olanı seç elin bereketlensin [421] buyurmuştur.

  1. Sevecen veşefkatli olması:

Peygamberimiz (sallaliâhu aleyhi ve sellem); ‘deveye binen kadınların en hayırlısı, Kureyş kadınlarının sâtih olanlarıdır. Kü­çük çocuğuna en şefkatli davranan, kocasının elindeki işine en riayetkar olanlardır.[422]

  1. Bakire olması:

Peygamberimiz (sallaliâhu aleyhi ve sellem), Câbir bin Ab­dullah’a evlendiği zaman; ‘bakireyle mi, dulla mı, evlendin?’ diye sormuş, ‘dul’ cevabını aldığında da, ‘bakireyle evlenseydin ya! Sen onunla, o da seninle eğlenirdi [423] buyurmuştur.

Salih kimselerle akraba olmak, eşi vefat edenin hatırına veya yetimlere sahiplik etmek ve benzeri nedenlerle dul biriyle evlenmek tercih edilebilir.

  1. Güzel, itaatkâr ve güvenilir olması:

Ebû Hureyre (radiyaliâhu anh) anlatıyor; ‘Peygamber (sallallâhu aleyhi ve seiiem)’e, «hangi kadın hayırlıdır?» diye soruldu, «baktığında mutlu eden, emrettiğinde itaat eden, kendi nefsinde ve kocasının malında hoşlanmadığı şeylerde ona muhalefet et­meyendir» buyurdu.[424]

  1. Kocasına düşkün ve doğurgan olması:

Peygamberimiz (saliallâhu aleyhi ve seliem) kocasına bağlı ve doğurgan hanımİarİa evlenilmesini teşvik etmiştir. Konuyla il­gili hadisler bu bölümün başında zikredilmiştir.

 

Hatırlatma:

Bazı Şâfîi âlimler, eşin akrabalardan olmamasını müstehap kabul etmektedirler. Fakat bu görüşün bir dayanağı ve ash yok­tur., Rasulullah (salialiâhu aleyhi ve sellem)’in kızı Fatıma (radiyallâhu anhâ), babasının amca oğlu Ali (radiyaİlâhu anh) ile evlenmiştir. Cennet gençlerinin efendisi Hasan ve Hüseyin (radiyallâhu anhumâ), bu evlilikle dünyaya gelmişlerdir.

 

b) Kocada Bulunması Müstehap Olan Özellikler:

  1. Dindar olması:

Yüce Allah; ‘…İman etmiş bir köle, beğenseniz bile müşrik (hür) birinden daha iyidir.[425] buyurmuştur.

  1. Aziz ve Celil Allah’ın kitabından bir miktar ezbere biliyor olması:

Peygamberimiz (saliallâhu aleyhi ve seliem) sahabelerinden birini, ezberinde bildiği Kurân’a karşılık evlendirmiştir.[426]

  1. Evlilik gereklerinin tamamını yerine getirebilecek güçte olması:

Evlilik gerekleri, cinsel ilişki, evlilik masrafları ve maişetini sağlayabilecek güce sahip olmasıdır. Peygamberimiz (saliallâhu aleyhi ve seliem) evlilik gereklerini yerine getirebilecek gençleri evliliğe teşvik etmiştir. Kays’ın kızı Fâtıma’ya; «Muâviye yoksul­dur; hiç malı yoktur [427] demiştir.

  1. Hanımlara karşı nazik ve dostane olmalıdır:

Peygamberimiz (saliallâhu aleyhi ve seİlem) Ebû Cehm hak­kında; «Ebû Cehm’in sopası elinden eksik olmaz; Sen Usâme ile nikahlan» demiştir’.

  1. Kadın onu görmeyle mutlu olmalıdır:

Aralarında nefret oluşmaması, güzel ilişkinin eksik olmaması için bu gereklidir.

  1. Kadına denk olmalıdır:

Denklik, eşitlik ve benzerliktir. Bu birçok şeyi kapsamaktadır. Bunları şöylece sıralayabiliriz;

  1. a) Dinde denklik: Nikâhın sıhhat şartlarından olduğu konu­sunda icma edilmiştir. Çünkü Müslüman bir kadının, -daha önce de belirtildiği gibi- bir kâfirle evlenmesi helal değildir. Aynı şekil­de hiçbir Müslüman velisi bulunduğu kızı, bir fâsıkla evlendirme-melidir. Sânı Yüce Allah şöyle buyurmuştur; ‘Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler ise kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere; temiz erkekler de temiz kadınlara yaraşır.[428]Her ne kadar bu şart, nikah akdinin sıhhat şartından değilse de, buna dikkat edilmelidir.
  2. b) Soyda denklik:İmam Mâlik buna muhalefet etmiştir. An­cak âlimlerin çoğunluğu bu görüştedir.
  3. c)Zenginlikte denklik: Bazı âlimler bunu dikkate almışlardır. Çünkü Yüce Aliah; ‘Allah’ın insanlardan bir kısmını, diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve erkekler mallarından harcama yap­tıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudurlar [429] buyurmuştur.
  4. d) Hürriyette denklik: İmam Mâlik buna muhalefet etmiştir. Ancak âlimlerin çoğunluğu bu görüştedir.
  5. e)Sanat ve meslekte denklik: Alimlerinçoğunluğu bunu dik­kate almıştır.
  6. f)Ayıplardan Uzak olmada denklik: Mâliki, Şâfîi ve bazı Han-beliler bunu dikkate almıştır.

 

Hatırlatma:

Dinde denklik dışında sayılan denklik türleri, nikâhın sıh­hat şartlarından değildir. Ayrıca bunları şart koşanlara göre, bu denklik türlerini gözetmek kızın ve velisinin hakkıdır, isterlerse bu haklarından vaz geçebilirler. Nikâh bu durumda da sahih olur. -Allah en doğrusunu bilir-.

  1. Erkek kısır olmamalıdır: Çocuk sahibi olmanın faziletini bildiren birçok rivayet bulunmaktadır. Fakat birtakım nedenler­den dolayı böyleleri de tercih olunabilir. -Allah en doğrusunu bilir-.

Nişanlanmak

İnsanlar arasında örfen bilinen vesilelerle, bir kadından evli­lik talep etmektir. Talebe olumlu cevap verilmesiyle birlikte nişan gerçekleşmiş olur. Buna göre nişan, sadece evlenme vaadinden ibarettir. Bu nedenle nişanlı erkek ve kadın birbirlerine hiçbir su­rette helal olmazlar. Nikâh akdi kıyılıncaya kadar birer yabancı­dırlar.[430]

  1. Bir kızla evlilik talebi kime iletilir?
  2. a)Evlilik talebinin kızın velisine iletilmesi asıldır. Urve (radi-yallâhu anh) anlatıyor; ‘Peygamber (sallallâhu aleyhi ve selîem), Aişe ile evlenmek için Ebû Bekir’e talepte bulundu ve; «Ebû Be­kir, benim Allah’ın dininde ve kitabında kardeşimdir (kan bağıylakardeşim değildir, bu nedenle); kızı(yla evlenmem) bana helal­dir» buyurdu.[431]
  3. b)Reşîd/Yetİşkin kızlara evlilik talebinde bulunulması caiz

Ümmü Seleme (radİyalİâhu anhâ) anlatıyor; ‘Ebû Seleme vefat ettiğinde, Peygamber {saUallâhu aleyhi ve sellem) bana, Hâtib bin Ebî Beltea’yı dünür olarak gönderdi. Ben; «benim bir kızım var ve ben kıskanç biriyim» dedim.[432]

  1. c) Kız velisinin, Salih kimselere evlilik teklifi götürmesi caiz­dir.

Sâlİh kul, Mûsâ aleyhisselâm’a; ‘Bana sekiz yıl çalışmana kar­şılık, bu iki kızımdan birisini sana nikahlamak istiyorum’ dedi.[433] Ömer bin Hattâb, dul kızı Hafsa ile evlenmesi için, önce Osma­n’a, sonra da Ebû Bekir’e teklif görürdü. Her ikisi de evlenmek istemediğini belirtti. Daha sonra Rasulullah (saUallâhu aleyhi ve sellem) onunla nişanlandı.[434]

Ali bin Ebî Tâlib (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (saUallâhu aleyhi ve sellem)’e; «Yâ Rasulullah! Neden bizi(m kız­larımızı) değil de, Kureşi(n kızlarını) tercih ediyorsun?» dedim. «Sizde, (evlenebileceğim) biri var mı?» buyurdu. Ben; «Evet, Hamza’nın kızı var» dedim. Bunun üzerine; «O, bana helal ol­maz. Çünkü o benim sütkardeşimin kızıdır» buyurdu.[435]

  1. d) Kızın kendisinin, sâlih bir kişiye evlilik teklifi götürmesi caizdir.

Enes (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Bir kadın, Rasulullah (sal-lallâhu aleyhi ve sellem)’e geldi, kendisiyle evlenmesini teklif etti ve; «Yâ Rasulullâhl Bana ihtiyacın var mı?» dedi. [Bu hadisi din­leyen] Enes’in kızı; «Ne utanmaz, kötü bir kadmmışl» dedi. Bunun üzerine Enes (radiyalîâhu anh) «O, senden daha hayırlıdır. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve seHemj’i arzulamış ve kendisini ona arz etmiştir» dedi.[436]

Bir kızın evlilik teklifinde bulunması, fitne çıkması endişesi olmadığı takdirde caizdir. Aksi halde fitne ve fesada neden olur. Hiç şüphesiz Allah, fesattan hoşlanmaz.

  1. Erkeğin evleneceği kıza bakması:

Bir bayanla evlenmeyi düşünen kişinin ona bakması mu­bahtır. Bu konuda âlimler ittifak etmiştir. Bu konudaki mubahh-ğın delilleri şunlardır;

Yüce Allah şöyle buyurmuştur; ‘Bundan sonra artık başka kadınlarla evlenmen, bunları başka hanımlarla değiştirmen, gü­zellikleri hoşuna gitse bile sana helal değildir.[437] Hiç kuşkusuz bir kadının güzelliği, ancak ona bakılması durumunda anlaşılır.

Ebû Hureyre (radiyalîâhu anh) anlatıyor; ‘Peygamber (sal­lallâhu aleyhi ve sellem)’in yanında bulunuyordum. Bir adam geldi ve Ensar’dan bir kadınla evlendiğini söyledi. Rasuluîlah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona; «kadına baktın mı?» diye sordu. Adam; «hayır» dedi. Bunun üzerine; «git, ona bak. Kuşkusuz En-sâr’m gözlerinde bir şeyler vardır» buyurdu.[438]

Sehl bin Sa’d {radiyalîâhu anh) anlatıyor; ‘Bir kadın Rasu-lulîah (sallallâhu aleyhi ve sellem}’e geldi ve; «kendimi sana hibe etmek için geldim» dedi. Bunun üzerine Rasuluîlah (sallallâhu aleyhi ve sellem), kadına bakarak onu tepeden tırnağa süzdü. Sonra başını eğdi.[439]

Câbir {radiyalîâhu anh) anlatıyor; ‘Rasuluîlah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’i şöyle buyururken işittim; «Herhangi biriniz, bir kadınla nişanlanmak istediğinde, imkân bulabiliyorsa (evlenmek için) ihtiyaç duyduğu yerlerine bakmaya çalışsın.[440]

 

Erkek, Evleneceği Kızın Nerelerine Bakabilir?

Bir erkeğin, evlenmek istediği kadının nerelerine bakabilece­ği konusunda, âlimler farklı kanaatler belirtmişlerdir. Bunlar;

  1. Cumhur-u ulemaya göre, ‘yüzüne ve ellerine’ bakabilir[441]
  2. Hanbeli mezhebine göre, ‘yüzü, boynu, elleri, ayaklan gibi çoğunlukla görünen yerlerine’ bakabilir.[442]
  3. İmam Evzâî’ye göre, ‘avret bölgesi -göbeğiyle dizi arası-hariç, istediği yerine bakabilir.[443]
  4. İbn Hazm, Dâvûd ve İmam Ahmed bin Hanbel’den yapı­lan başka bir rivayete göre, ‘bütün vücuduna’ bakabilir.[444]

Sonuç olarak, cumhuru ulemanın belirttiği gibi, bir erkek ev­leneceği kıza gittiğinde, kız yüzü ve elleri görünecek şekilde onu karşılar. Ancak kızdan habersiz, evlenmek için ihtiyaç duyduğu yerlerine de bakabilir.

 

Hatırlatma:

Erkeğe, evleneceği kızın fotoğrafının veya video görüntüleri­nin gösterilmesi yeterli değildir. Çünkü bunlarda kandırmak için değişiklik yapılabilir. Kuşkusuz böyle bir davranış hilekarlıktır.

 

Evlenilecek Kıza Bakmada Serî Ölçüler:

  1. Erkek, kızla yalnız kalmamalıdır. Kızın, kadın veya erkek mahremlerinden birilerinin bulunması şarttır.
  2. Erkek, kıza şehvetlenmek ve haz duymak için bakmama-lıdir. Bu şart, sadece Hanbelî mezhebinde vardır. Diğer âlimler, mubah olan bakış için böyle bir şart zikretmem işlerdir. Çünkü bu konudaki hadislerde böyle bir sınır konulmamıştır. Çünkü bak­mayla elde edilen maslahatlar, şehvetle bakma fesatlığından çok daha büyüktür.[445]
  3. Erkek, kızdan evlilik talebine olumlu cevap alabileceği ka-naatindeyse bakabilir. Aksi halde bakması caiz olmaz.
  4. 4. Tokalaşmak veya herhangi bir yerine dokunmak caiz de­ğildir. Çünkü ikisi de birbirine yabancıdır.
  5. Evlilik talebinde bulunmadanönce kızı görmesi daha ev­lâdır. Çünkü gördükten sonra beğenmemesi durumunda üzülme ve kırılmaya neden olabiiir.
  6. Serî edep kurullarına riayet ederek, kızla konuşması, on­dan bir şeyler istemesi caizdir. Çünkü kızın normal sesi tercih edilen görüşe göre avret değildir.
  7. Birden fazla oturumlar yapılması uygun değildir. Mısır’da neredeyse erkek her gün, nişanlısıyla oturmakta!
  8. Nişanlıların mahremsiz dışarı çıkmaları caiz değildir. Müs­lüman toplumlarda maalesef nikâh akdi kıyılmadan önce, nişan­lıların birlikte gezmeye çıkmaları oldukça yaygınlaşmıştır. Nasıl olsa evleneceğiz düşüncesiyle, nişanlılar kulüplere, pikniklere, oyun ve eğlence merkezlerine gitmektedirler. Ne erkeğin, ne de kızın ailesinin işitip-göremeyeceği yalnızlığı yaşamaktadırlar. Sonrası ise hüsran ve utanç olmaktadır!

Kızın, erkeği görmesi: Kızın erkeği görmesinin hükmü, erkeğin kızı görmesinin hükmü gibidir. Çünkü biri beğenip, diğeri beğenmeyebilir. Hatta kız görme konusunda, erkekten daha faz­la hak sahibidir. Çünkü erkek hoşlanmadığı kimseden ayrılabilir; fakat kızın durumu farklıdır.

Bu konuda, ‘Yüce Allah, kadının görmesinden bahsetmemistir denilebilir. Bunun nedeni, İslam toplumunda erkeklerin rahat görülebilecek ortamlarda bulunmaları, kızların gizlendiği gibi, gizlenmemeleridir. Dolayısıyla kız, evlenmek istediği erkeği çok kolaylıkla görebilir.

Kızın evleneceği erkeğin nerelerine bakabileceği konusun­da âlimler farklı görüşler belirtmişlerdir. Doğrusu, kız evleneceği erkeğin yüz ve elinden fazlasını da görse haram olmaz. Erkeğin avreti, göbeğiyle dizi arasıdır.

Evlenilecek kız ve erkek hakkında İstişare edilmesi ve erkeğin ayıplarının söylenmesi:[446] Evlenecek tarafların birbirlerini araştırmaları, güvenilir kimselerden soruşturmaları ve istişarelerde bulunmaları gerekir. Görüşü istenen kişi, sorulan kişi hakkında kötü şeyler söyleyecek olsa dahi doğruyu söylemelidir, çünkü bu haram olan gıybetten değildir. Bunu yaparken amacı nasihat etmek, uyarıda bulunmak olmalıdır. Eziyet etmek, zarar vermek olmamalıdır. Nitekim Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), evlilik istişaresinde Kays’ın kızı Fâtıma’ya; ‘Ebû Ceh-m’in sopası elinden eksik olmaz; Muâviye ise fakirdir, hiç malı yoktur’ demiştir. Bir başka rivayette Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem}; ‘Din nasihattir [447] buyurmuştur.

Evlenecek kişiler hakkında sorulduğunda, sadece İhtiyaç du­yulduğunda tarafların ayıpları söylenebilir. Ayıplar söylenmeden, sadece olumsuz kanaat bildirilmesi yeterli olabiliyorsa, ayıplarının söylenmemesi vaciptir. Buna rağmen söylenmesi caiz değildir.

Evlilik için istihare yapılması: Evlenecek tarafların, ev­lilikle ilgili konularda istihare yapmaları müstehaptır. Câbir bin Abdullah (radiyallâhu anh)’m istihareyle ilgili rivayeti ‘Namaz Bölümünde’ zikredilmişti.

Ey Allah’ım! Senin ilmine müracaat ediyorum. Senin kud-retmle senden güç istiyorum. Yüce ihsanından istiyorum. Şüphe­siz sen kudretlisin, bense güçsüzüm; sen bilirsin, bense bilmem; sen gaybı en iyi bilensin; Ey Allah’ım! Senin ilminde eğer bu iş [448] benim dinim, yaşantım, geçmiş ve gelecek işlerimin sonucu için hayırlı ise o işi bana nasip et ve onu bana kolaylaştır. Onu benim için bereketli kıl Şayet senin ilminde bu iş, benim dinim, yaşantım, geçmiş ve gelecek işlerimin sonucu için şerli ise o işi benden uzaklaştır; beni de o işten uzaklaştır. Nerede olursa olsun bana hayırlı olanı nasip et. Sonra beni nasip ettiğine razı kıl.[449]

Evlilik talebini değerlendiren taraflar, iki rekât namaz kıldık­tan sonra, Aziz ve Celîi Allah Teâlâ’ya karşı samimi ve ihlâslı ola­rak istihare duasını okumalıdırlar. Duayı çokça ve ısrarla yapmak müstehaptır. İstiharede rüya görülmesi, ferahlık oluşması veya benzeri şeylerin hissedilmesi şart değildir. Bunların olması da, ol­maması da mümkündür. İstiharede önemli olan, Allah’ın zikriyle kalbin mutmain hale gelmesidir. Sonrasında ortaya ne çıkarsa çıksın, hayra yorumlanmah, rıza ve hoşnutluk gösterilmelidir.

  1. Nişanlı kıza, nişan düşmek: Bir Müslüman, kızla nişanlan­dıktan sonra, başka birinin ona evlilik talebinde bulunması helal değildir. Çünkü Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘Bir kimse, din kardeşinin teklif veya nişanı üzerine evlilik teklifinde bulunmasın[450] buyurmuştur. Böyle bir davranışta bulunan Allah’a ve Rasulüne isyan etmiş olur. Bu konuda âlimler görüş birliğindedirler.[451]

Kardeşinin nişanı üzerine evlilik teklifinde bulunan ve evle­nen kişinin hükmü:

Bu kişi günahkâr olmakla birlikte, nikâhı sahihtir.[452] Çünkü yasaklanmış olan şey nişanlı bir kıza, nişan talebinde bulunmak­tır; dolayısıyla nişanlı bir kızın, nişandan dönerek başka biriyle nikâhlanması caizdir. Nişan, nikâh akdinin şartı olmadığı için, sahih olmayan nişandan dolayı, nikâh geçersiz olmaz.

İstisnai hükümler:

  1. Taraflar birbirlerini gördükten sonra, kız tarafından olum­lu cevap verilmediğinde, kızın başka bir görücüye talipliye- çık­ması caizdir. Çünkü ilk teklife, evlilik vaadinde bulunulmamıştır. Daha önce zikredilen Kays’ın kızı Fâtıma’nın rivayeti de bunu te­yit etmektedir. Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), evlilik istişaresinde Kays’ın kızı Fâtıma’ya; ‘Ebû Cehm’in sopası elinden eksik olmaz; Muâviye ise fakirdir, hiç malı yoktur’ demişti.
  2. Dindar bir kız, fasık biriyle nişanlanmış ise, onu bırakıp, takva bir Müslüman ile nişanlanması -tercih edilen görüşe göre-caizdir. Çünkü dindar bir kızın, dinle alakası olmayan bir fasıkla evlenmesi büyük bir fesattır.

İddet bekleyen bir kadına evlilik teklifinde bulun­mak: İddet bekleyen kadınlar için üç durumdan biri söz konusudur;

  1. Kocasının vefatı dolayısıyla iddet bekleyen kadın­lar: Bu kadınlara açıkça evlilik teklifinde bulunulması caiz de­ğildir. Ancak evlilik arzusunun üstü kapalı belli edilmesi caizdir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmuştur; ‘Böyle kadınlara kapalı bir şekilde evlenme teklif etmenizde veya içinizden onlarla evlenmeyi geçirmenizde size sorumluluk yoktur, Allah onları anacağı­nızı bilir. Sakın meşru sözler dışında onlarla gizlice sözleşmelin, müddet sona erene kadar nikâh akdine kalkışmayın, içinizde ola­nı Allah’ın bildiğini bilin de O’ndan çekinin. Allah’ın bağışlayan ve Halim olduğunu bilin.[453]İddet bekleyen kadınlara açıkça ev­lilik teklifinde bulunulması durumunda, süresinin dolması konu­sunda yalana başvurabilir.[454]

‘Böyle kadınlara kapalı bir şekilde evlenme teklif etmenizde veya içinizden onlarla evlenmeyi geçirmenizde size sorumluluk yoktur’ ayetinin tefsirinde, üstü kapalı evlilik teklifinin bir örne­ğini İbn Abbâs (radiyallâhu anh) şöyle açıklamıştır; ‘bu, erkeğin; «ben evlenmeyi düşünüyorum; bana saliha bir kadının nasip ol­masını diliyorum» demesidir.[455]

 

Hatırlatma:

Eşinin vefatından dolayı iddet süresi İçerisinde bir kadınla evlenen kişi, hâkim kararıyla boşatılır. Kadına, ilk eşinin vefatın­dan dolayı İddeti tamamlatılır. İkinci eşiyle gerdeğe girmiş ise, ikinci eşinden dolayı da İddet bekler. İddet dönemi İçerisindey­ken evlenmenin haram olduğunu bilmediği için evlenmiş ise, ikinci kocasından aldığı mehir kadına kalır. Şayet kadın bu hük­mü bildiği halde evlenmiş ise, hâkim mehri kadına bırakabileceği gibi, tâzir cezası olarak mehri hazineye de bırakabilir.

Söz konusu kadın, ikinci evliliğinden olan iddetini de ta­mamladıktan sonra, ikinci eşiyie tekrar evlenebilir mî?

Ömer bin Hattâb (radiyallâhu anh), ‘iddet dönemi içerisinde evlendiği ikinci eşiyle, hiçbir zaman eulenemez’ demiştir. Ali bin EbîTâlib (radiyallâhu anh) ise; ‘evlenebilir’ demiştir.[456] Âlimle­rin çoğunluğu Ali (radiyallâhu anh)’ın görüşünü tercih etmiştir.

İmam Mâlik ise, Ömer (radiyallâhu anh)’ın görüşünü tercih et­miştir.

  1. Ric’î talak nedeniyle -kocasının bir veya iki ta­lakla boşaması dolayısıyla- iddet bekleyen kadınlar: Bu

durumdaki kadınlara, ne açıkça, ne de üstü kapalı evlilik tekli­finde bulunulması caiz değildir. Alimler bu konuda görüş birliği içerisindedirler. Çünkü bu durumdaki bir kadın, henüz evli hük­mündedir, bu nedenle ona evlilik teklifinde bulunulması kocasını aldatmak olur. Kadın, boşanmışhğm acısı içerisinde, kocasından intikam almak amacıyla iddetinin bittiğine dair yalan söyleyebi­lir.

  1. Bâin talak nedeniyle -kocasının üç talakla boşa­ması dolayısıyla- iddet bekleyen kadınlar: Alimler, bu du­rumdaki kadına açıktan evlilik teklifi yapılamayacağı konusunda görüş birliğindedirler. Ancak kinayeli olarak üstü kapalı teklif ko­nusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir.

Üstü kapalı evlilik teklifini caiz görenler, bâin talak ile kadının kocasından tamamen ayrılmış olduğunu gerekçe göstermişlerdir. Görüşlerini şöyle delillendirmişlerdir; Kocası tarafından üç talak­la boşanan Kays’ın kızı Fâtıma’ya, Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem); %ni Ümmü Mektûm’a git ve iddet süresince onun yanında kal Çünkü onun gözleri kördür, elbiseni yanında çıka­rabilirsin; iddetini tamamlandığında da bana bildir’ buyurmuş­tur.[457] Rivayette geçen; ‘iddetini tamamlandığında da bana bil­dir’ ifadesi, üstü kapalı evlilik teklifini içermektedir. Nitekim iddet süresi tamamlandıktan sonra, Peygamberimiz (saİlalîâhu aleyhi ve sellem) onu Usâme’ye nişanlamıştır.

Bu durumdaki kadına, üstü kapalı teklifi caiz görmeyenler, evlilik arzusuyla iddeti tamamlanmadan, iddetinin bittiğini İleri sürmesinden çekinmişlerdir. Bu konuda ilk görüşü tercih etmek­teyim. -Allah en doğrusunu bilir-.

Hatırlatma:

İddet süresinde iken, bîr kadına açıkça evlilik teklifinde bu­lunan, iddeti tamamlandıktan sonra da, o kadınla evlenen kişi günahkâr olur. Ancak nikâhı sahihtir. Henüz İddeti süresi tamam­lanmadan evlenirse, -daha Önce de belirtildiği gibi- nikâhları ba­tıl/geçersiz olur. Alimlerin genelinin kanaati budur.[458]

Bir kadının evlenmesi veya nişanlanması için ara­cı olmak caizdir: Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Muğîs’in, Berîra ile evlenmesi için talepte bulunmuştur. Berîra; ‘Yâ Rasulullah! Bu bir emir midir?’ diye sorduğunda; ‘hayır, ben sadece şefaatçiyim!aracıyım’ buyurmuştur. Bunun üzerine Berî­ra; ‘ö halde, benim ona ihtiyacım yok’ demiştir.[459]

İbn Ömer (radiyallâhu anh)’ten evlilikte aracı olması istendi­ğinde şöyle derdi; ‘Bize karşı insanları kırmayınız! Allah’a hamd, Muhammed’e salât olsun. Falan kişi, falan kızınızla evlenmek is­ter. Eğer kabul eder, nikahlarsanız «elhamdülillah» deriz; şayet te reddederseniz «subhanallah» deriz.[460]

Evlilik öncesi, tarafların sağlık kontrolünden geçme­sinin hükmü: Emanet ve güven duygusunun zayıfladığı, evlilik talebinde, kişilerin kendi bedensel ve nefsi zaaflarını gizledikleri, -ilmin ilerleyişiyle birlikte- eşlerin huzur ve güvenini teyit için tıbbî tedbirlerin alındığı bir zamanda yaşıyoruz. Günümüzde, evlene­cek tarafların ve çocuklarının geleceklerini etkileyen genetik ve bireysel rahatsızlıkların tespiti için bir takım tahliller yaptırılmaktadır.

Bu raporların sonuçları itibariyle değerlendirilmesi;

Evlilik öncesi sağlık raporları, neticelerinin olumlu veya olumsuz yönleriyle değerlendirilmesi gerekmektedir. Bunları şöy­lece özetleyebiliriz;

a)  Sağlık Raporunun Olumlu Yönleri:

  1. Evliliköncesi sağlık raporu, kalıtsal ve tehlikeli hastalıkla­rın tespitine çok etkili olduğu bir gerçektir.
  2. Toplumda hastalıkların yayılmasını kontrol altına almayı sağlamaktadır. Kısırlığı azalttığı gibi, insani ve mali olumlu etkileri bulunmaktadır.
  3. Kalıtsal hastalıkların evlenecek taraflara veya çocuklarına geçmesini önlemekte, akli ve fiziki açıdan sağlıklı nesillerin oluş­masına katkı sağlamaktadır.
  4. İleride oluşabilecek tartışma ve ihtilafların en önemlisi, eşlerden birinin kısır olduğunun ortaya çıkmasıdır. Bu durum dikkate alındığında, evlenecek tarafların sıhhi özelliklerinin be­lirlenmesi için önceden yaptırılacak tahlillerin çok önemli olduğu anlaşılacaktır.
  5. Evlenecek taraflarda, fiziki ve psikolojik rahatsızlıkların olmadığının bilinmesi, gelecekle ilgili proje ve beklentilerin ger­çekleşmesini ve daha sağlıklı cinsel birlikteliğin kurulmasını teyit eder.
  6. Müzmin hastalıkların bulunmadığının bilinmesi, evlilik sonrası hayatın sürdürülmesini ve istikrarını olumlu etkiler.
  7. Bu tahliller, cinsel ilişkide tarafların birbirlerine zarar ver­meyeceklerinin güvencesi olur. Hamilelik esnasında ve doğum sonrasında kadının zarar görmesini önler.

 

b)  Sağltk Raporunun Olumsuz Yönleri:

 

  1. Bu tahliller, toplumsalçöküntüye yol açabilir. Örneğin bir kadının kısır olduğu veya göğüs kanseri ve benzer rahatsızlıkla­rının bulunduğunun anlaşılması ve bunun başka kimseler tara­fından da bilinmesi; hem kadında hem de toplumda bir takım zararlara neden olabilir. Ayrıca bu gelecekle ilgili bir konuda yar­gıda bulunmaktır. Özellikle tıbbi sonuçların doğru olabileceği gibi yanlış ve hatalı olmasının da mümkün olduğu dikkate alındığın­da bunun çok daha büyük yıkıcı sonuçları olabilir.
  2. 2. Bu tür tahlillerle, gelecekte amansız bir hastalığa yakala­nacağı haberini alan insanlar, endişeli ve ümitsiz yaşamaya itil­miş olur.
  3. Muhtemel farklı hastalıkları içeren tahlil sonuçları, gele­cekteki hastalıkları ortaya koymada, güvenilir kesin sonuçlar de­ğildir.
  4. 4. Kesin olmayan sonuçlarına rağmen bu tahliller, bazı kim­selerin evlenme imkânını kaçırmasına neden olur.
  5. Genetik hastalıkları bulunmayan insan sayısı çok azdır.

Bu raporların Şeriatın hükümleri itibariyle değerlendirilme­si;

Hiç şüphesiz, eski dönemlerde böyle bir mesele söz konusu olmamıştır. Nitekim ilk dönem Müslümanları kendilerinde bulu­nan zaaf ve ayıplan bildirmek hususunda güvenilir kimselerdi. Ayrıca günümüzde olduğu gibi tıbbi gelişmeler de o dönemlerde yoktu. Günümüz âlimleri bu konuda iki görüş ileri sürmüşlerdir;

  1. Görüş: Evlilik öncesi sağlık raporu çıkartılmamalıdır ve buna ihtiyaç yoktur. Allâme İbn Bâz bu görüştedir. -Allah, kabrini nurlandırsın-. Bu tür tahliller, hüsnü zan/iyimserlik sahibi olmayı engeller. Ayrıca tahlillerden doğru olmayan neticelerin alınması da mümkündür.[461]
  2. Görüş: Bu tür tahliller caizdir. İslam şeriatına ve Allah’a te­vekküle aykırı değildir. Nitekim bu sebeplere yapışmak türünden bir davranıştır. Ömer (radiyallâhu anh) Şam’da veba salgını ol­duğunda ‘Allah ‘in kaderinden, yine Allah ‘\n kaderine kaçıyoruz[462] demiştir. Alimlerin çoğunluğu bu görüştedir.

ikinci görüş daha isabetlidir. Evlilik öncesi, sağlık raporu ve tahlillerin caizliğine delil olarak şunlar zikredilebilir;

  1. Nesli korumak, dinin korunmasını ve gözetilmesini em­rettiği beş temel esastan biridir. Nitekim Zekeriyâ aleyhisselâm;

Rabbim! Bana kendi katından hayırlı bir nesil bağışla [463] demiş­tir. Müminler, dualarında; ‘Rabbimiz! Bize gözümüzü aytınîata-cak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takva sahiplerine önder ki//’ derler.[464] Bir insanın kendi neslinin ayıpsız, hastahksız ve sâlih olmasına özen göstermesinin bir sakıncası olamaz.

  1. Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), evlenilecek kızın, doğurganlığıyla bilinen bir aileden seçilmesini teşvik etmiş­tir. ‘Sevecen ve doğurgan olanlarla evleniniz. Ben sizin çokluğu­nuzla diğer ümmetlere karşı övünürüm[465] buyurmuştur. Bu ha­dis, gelecek neslin sağlığının önemli bîr unsur olduğuna delildir.
  2. Ömer (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Aklî özürlülük, cüzzam ve alaca (deri) hastalığı bulunan bir kadın (bunları gizleyip ev­lenerek) bir adamı kandırırsa; eğer cinsel ilişki gerçekleşmiş ise, erkeğin mihri kadına vermesi gerekir. Kadının velisi ise, aldatan durumunda olduğu için mihri kocaya öder.[466]
  3. Evlenilecek tarafların birbirlerini görmeleri, ayıp ve kusur­larını öğrenmeleri hadislerle teşvik edilmiştir. Ebû Hureyre (ra­diyallâhu anh) anlatıyor; ‘Bir adam, bir kadına evlilik teklifinde bulundu. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) adama; «Ona bak! Ensar (kadınlarının) gözlerinde bir şey vardır» buyurdu.[467]
  4. Tehlikeli hastalıklara yakalanmış olanlardan uzak dur­makla ilgili delillerin geneli, bu konuda da delildir. Örneğin Pey­gamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘Hasta develeri, sağlam develerle çiftleştirmeyiniz[468] ‘Meczumdan, aslandan kaçar gibi kaç [469] buyurmuştur.
  5. Zararı yasaklayan delillerin geneli, bu konuda da delildir.

Yukarıda sayılan deliller dikkate alındığında, evlilik öncesi tıbbi tahliller yaptırılması, İslam şeriatına aykırı değildir, hatta İsiam şeriatının asıl maksadına uygun bir davranıştır, denebilir. Ayrıca toplumda hastalıkların yayılması durumunda Müminlerin halifesi, ‘evlilik için sağlık raporunu’ zorunlu kılabilir. Her ne ka­dar nikâh akdinin sıhhatinde, bu sağlık raporunun hiçbir etkisi yoksa da, bunun zorunlu tutulması serî siyaset konusu içerisinde caiz olur.

 

Hatırlatmalar:

  1. İhtiyaç olmadığı durumlarda sağlık raporu için insanları zorlamamak gerekir. İhtiyacın ölçüsü, evliliğin geleceğini ilgilen­diren tehlikeli hastalıklarla sınırlı tutulmalıdır. Farklı şekillerde ge­nişletilerek, insanların yükleri ağılaştırılıp, külfete dönüştürülme­meli ve bu tahlillerle İnsanlara zarar verilmemelidir.
  2. Bu görevi yerine getiren doktorların ve laborantların, fe­sada yol açmamak için insanların gizliliklerini, kusur ve ayıplarını ifşa etmemeleri şarttır.

 

Nikâh Akdi

Nikâh Akdinin Rükûnları: İcâb Ve Kabuldür.

 

Nikâh Akdinin Sıhhat Şartları:

  1. Kız velisinin izni[470] Peygamberimiz (saüallâhu aleyhi ve sellem); Velisinin nikahlamadığı kadının nikâhı batıldır -üç defa tekrarlayarak. Eğer [bu nikâh ile]cinse! ilişkiye girilmişse, erke­ğin kadına mihrini vermesi gerekir. Eğer bu konuda bir anlaş­mazlığa düşerlerse, velisi olmayanın velisi sultandır.[471]

Anlaşmalı evlilikler konusunda, nikâh akdinde velinin bu­lunmasının zorunluluğuyla ilgili delillerin bir bölümü zikredilmişti. Kızın velisi, baba, erkek kardeşler, dede, amcalar veya amca oğulları ve alt soy gruplarıdır.[472]

 

Hatırlatma:

Kızın velisi, kızın razı olduğu, ona denk birisiyle evlenmesini engelleyemez. Çünkü Yüce Allah; ‘…Aralarında iyilikle anlaş­tıkları takdirde, onların kocalarıyla evlenmelerine engel olma­yın. [473] Velisinin kızı, evlilikten alıkoyması durumunda, vela­yet başkasına geçer.

  1. Kadının evliliğe zorlanması:

Kadının evliliğe zorlanması durumunda, nikâh akdi fesho-lur. Hansa bint Hıdam el-Ensâriyye {radiyallâhu anhâ} anlatıyor; ‘Kendisi dul bir kadın iken istemediği halde, babası onu biriyle evlendirmiş. Bunun üzerine, Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sel-lemj’e gidip durumu anlatmış, Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) de onun nikâhını iptal etmiştir.[474]

İbn Abbâs (radiyaîlâhu anh) anlatıyor; ‘3âkire bir kız, Pey­gamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) ‘e geldi ve; istemediği halde, babasının kendisini bir adamla evlendirdiğini» söyledi. Bunun üzerine Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) onu muhayyer [475] bıraktı.[476]

 

Hatırlatma:

Dul kadının velisi, onu istemediği biriyle evliliğe zorlayamaz. Kadının rızası ve izni olmadan başka biriyle evlendiremez. Bu konuda âlimler icmâ etmiştir. Çünkü Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) «Dul kadın kendisiyle istişare edilmedikçe nikâh edilemez. Kız da kendisinden izin alınmadıkça nikâh olunamaz» [477] buyurmuştur. Aynı şekilde, âlimlerin tercih edilen görüşüne göre, -akıl, baliğ çağındaki- yetişkin bakire kız da evliliğe zorlanamaz. Daha önce zikredilen İbn Abbâs (radiyallâhu anh)’ın rivayet etti­ği hadis bu konuda delildir.

Henüz -âkil baliğ çağında olmayan- küçük bakire kızın izni alınmadan, babası tarafından evlendirilebileceği konusunda -âlimler ittifak etmiştir. Bu konuda, Ebû Bekir (radiyallâhu an-h)’ın, henüz akıl baliğ olmayan kızı Âİşe’yi evlendirmesini delil göstermişlerdir. Küçüklük, nasslarla ve icmâ İle ehliyetsizlik kabul edilmiştir. Velinin tam yetkili kılınmasının nedeni budur.[478]

  1. Mehir:Eşler, karşılıklı olarak mehir vermemek ve almamak konu­sunda anlaşmış olsalar dahi, mehirsiz nikâh fasittir/geçersizdir. Nikâhta mehir miktarı, farz olarak belirlenmiş olsa da, olmasa da şarttır. Mehir miktarının belirlenmiş olmaması durumunda, mehri misil uygulanır. Yani kızın çevresindeki ona denk kızların mehirleri esas alınarak tespit edilir. Bu konu ileride açıklanacak­tır. -İnşaallah-

Mehir, nikâh akdinin şartlarından değil, sonuçların­dan biridir. Bu nedenle nikâh ânında mehir belirtilmemiş olsa da, hatta mehir verilmeyeceği söylense de, nikâh akdi gerçekleşmiş olur. Ancak bu durumda ‘mehr-i misil’ verilmesi gerekir. [479]

  1. Şahitler:Nikâhta şahitlerin bulunması şarttır. Bu konuda ‘VeHsiz, ni­kâh olmaz’ hadisine ziyadelik olarak zikredilen ‘ve iki âdil şahit’ ibaresini delil göstermişlerdir. Hadiste yer alan bu ziyadelik, bü­tün rivayet yollarıyla zayıftır. Ancak, İmam Şâfîi el-Ümm isimli kitabında (2/168) şöyle demiştir; ‘Her ne kadar bu ziyade lafız, Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e ulaşmamış ve ‘mun-katı’ ise de, âlimlerin çoğunluğu ‘nikâhta şahitlerin şart olduğu’ görüşündedir. Nikâh ile zina arasındaki fark şahitlerdir’. Tirmîzî, bu hadisi rivayet ettikten sonra şöyle demektedir; ‘Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in sahabelerinden, tabiînden ve ta­biî tabiînden ilim ehli bu ziyadelikle amel etmişler ve ‘şahitsiz nikâhın olmayacağını’ söylemişlerdir. Onlar arasında bu konuda ihtilaf eden olmamıştır. Bu konuda farklı görüşler ileri sürenler ancak son dönemde ortaya çıkan kimselerdir’.

 

Nikâh Akdinde Bazı Şeylerin Şart Koşulması:

  1. Helal olan ve bağlı kalınması vacip olan şartlar:

Bu şartlar, nikâh akdinin ve şâri’nin/kanun koyucunun maksadı­na uygun olan şartlardır. Örneğin, kadının kocasına kendisiyle iyi geçinmesini, hoşgörülü davranmasını şart koşması gibi. Alimler bu türden şartlara bağlılığın vacip olduğunu belirtmişlerdir.

  1. Bağlı kalınamaz şartlar: Bunlar, nikâh akdinin mak­sadına veya Allah’ın hükümlerine ve şeriatına aykırı şartlardır. Bu tür şartları ‘fasit/geçersiz’ şartlar olarak İsimlendirilir. Örneğin, bir kadının evlenirken kocasından kendisiyle cinsel ilişkiye girme­mesini veya kadının kumasının boşanmasını şart koşması gibi. Çünkü Peygamberimiz {sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘bir kadının, kız kardeşinin kabında olanı boşaltmak için onun boşanmasını istemesi helal değildir. Çünkü kendisi için takdir olunan kendi­sinin olacaktır.[480]Alimler bu türden şartlara bağlı kalınmasının vacip olmadığı konusunda icmâ etmişlerdir. Allah’ın kitabına ve Rasülünün sünnetine aykırı olan şartlar da ‘bağlı kalınamaz şart­lardandır’. Çünkü Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘Bazı insanlara ne oluyor ki, Allah’ın kitabında olmayan [481] bazı şeyleri şart koşuyorlar! Her kim Allah’ın kitabında olmayan bir şeyi şart koşarsa, yüz defa da şart koşsa, o şart batıldır/geçersiz­dir» buyurmuştur.[482] Bu türden şartlar ittifakla- sahih değildir.

Bu durumda şu soru ortaya çıkmakta; ‘Bu türden şartları içe­ren akitlerin hükmü nedir?’ Bu konuda bazı âlimler, akdin bâtıl/geçersiz olduğunu söylemişlerdir. Bazı âlimler ise, akitte yer alan şartların, nikâhın maksadına zarar vermesi durumunda ‘ak-din geçersiz’, nikahın maksadına zarar vermemesi durumunda ‘akdin geçerli ama şartların geçersiz kılınacağını’ söylemişlerdir. Bu görüş, Şâfîi ve Hanbelî mezheblerinin görüşüdür. Delilleri ne­deniyle benim tercihim de bu yöndedir. -Allah en doğrusunu bilendir-.

Hanefî mezhebine göre, icab ve kabulün gerçekleş­mesiyle oluşan nikâh akdinde, ileri sürülen batıl veya fasit şartlarla ‘nikâh akdi’ geçersiz olmaz. Aksine nikâh geçerli, şartlar geçersiz olur. (Çev.)

  1. Allah Teâlâ’nın ne emrettiği, ne de yasakladığı şartlar:

Bunlar, bir kadının evlenirken, kocasına ikinci bir evlilik yapmamasını şart koşması veya memleketinden dışarıya taşın­mamalarını şart koşması gibi şartlardır. Bu şartlara bağlı kalın­masının vacip olup-olmadığı konusunda âlimler farklı görüşler belirtmişlerdir.

Bu konuda tercih edilen görüş, Allah’ın kitabına, Peygambe­rinin sünnetine aykırı olmadığı sürece, kadının bu türden şartlar koyma hakkinin bulunduğu ve bu şartların geçerliği olduğudur. Çünkü Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘Bağlı ka­lınmayı en fazla hak eden şartlar, cinsel ilişkiyi kendinize helal kıldığınız (nikâh akdinde belirtilen) şartlardır’ buyurmuştur.[483]

Hanefî mezhebine göre, şer1 î dayanağı bulunan ya da nikâh akdinin tabiatına uygun oîan veya örf haline gelen ‘meşru’ şartlarla yapılan nikâh akdi geçerlidir. Bun­ların dışında kalanlar şartlar İse geçersizdir. Hanbelî ve bazı Mâlikî âlimlere göre, İslam’ın genel ilke ve prensip­lerine ters düşmeyen bütün şartlar geçerlidir ve tarafları bağlayıcı niteliktedir.

Kısıtlı Haklarla Evliliğin Hükmü:

  1. a)Tanımı ve nedenleri:

‘Misyâr/kısıtlı haklarla evlilik’ olarak isimlendirilen nikâh türü, günümüzde bazı ülkelerde yeni bir uygulamayla görülmek­tedir. Tanımından anladığımız kadarıyla bu evlilik şu şekilde ya­pılmaktadır; «şartlarına ve rükûnlanna uygun olarak nikâh akdi kıyılmakta. Ancak kadın -kendi rızasıyla- kocası üzerindeki, ev, nafaka/geçiminin karşılanması ve birlikte kalınması gibi bazı hak­larından vazgeçmektedir».

Bu evlilik türünün ortaya çıkma ve yayılma nedenlerinden en önemlisi, evlilik yaşına gelmiş ve evlenememiş ya da evlen­miş fakat kocasının ölümü veya boşaması sebebiyle dul kalmış kadınların sayısının artmış olmasıdır. Ayrıca cinsel arzuların ve bir kadının erkeğe duyduğu ihtiyaç da bu evlilik türünün yayıl­masında etkili olmuştur. Kadınlar açısından değerlendirildiğinde bunları söylemek mümkündür.

Erkekler açısından ise, şu değerlendirmelerde bulunmak mümkündür; Bu tür evlilik yapan erkeklerin çoğunda, cinsel ar­zuların baskınlığı ve tek kadınla yetinememek etkili olmaktadır. Ayrıca ikinci bir evliliğin maddi yükünü üstlenecek imkânlarının bulunmaması veya ilk hanımının ikinci bir hanımla evlenmesini kabul etmeyişi, ya da zengin olan ilk hanımının, kendi malının başka bir kadına harcanması gibi malî endişeler taşıması neden­leriyle ikinci evliliğe karşı çıkması da etkili olmaktadır.

  1. b)Serî hükmü:

Tanımından da anlaşıldığı gibi, bu evlilik türüyle kadın bazı haklarından kocası lehine vazgeçmektedir. Dolayısıyla bu evlilik türünün ‘şartlı akitler’ konusunda incelenmesi uygun düşmekte­dir. Muasır âlimler bu evliliğin sıhhati konusunda üç görüşe ay­rılmışlardır;

  1. ‘Kısıtlı haklarla evlilik mekruh olmakla birlikte mubahtır’ Bu görüşteki âlimler, nikâh akdinin seran gerekli şartlara ve ru-kûnîara haiz olarak yapıldığını, -muta veya hülle nikâhı gibi-herhangi bir haramı içermediğini; yapılanın anlaşmanın eşlerinkarşıhklı rızalarıyla mesken, nafaka ve kocasının kendisine diğer hanımlarla eşit davranma gibi bazı haklarından kadının vazgeç­mesinden ibaret olduğunu belirtmişlerdir. Müminlerin annesi Şevde (radiyallâhu anhâ) yaşlılığı nedeniyle, Rasululİah’ın ken­disiyle birlikte olması gereken günleri kuması Âişe (radiyallâhu anhâ)’ya bağışlamıştır. Bu nedenle Rasuluİlah (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘bir gün Âişe’nin, diğeri de Sevde’nin günü olmak üzere, Âişe’nin yanında iki gün kalıyordu.[484] Bu hadis, Sârinin mesken, nafaka ve geceleri eşiyle birlikte geçirme gibi kadına verdiği haklardan, kadının vazgeçebileceğine delildir.

Bu türden evliliklerin, kadının fıtrî ihtiyaçlarının karşılanma­sı, kötü yola düşmekten korunması ve çocuk sahibi olması gibi faydaları da bulunmaktadır. Bu nikâh türünün mekruh görülme nedeni ise, mesken, aile birlikteliği, çocukların en iyi şekiide eği­tilmesi ve yetiştirilmesi gibi şeriatın evlilikle ilgili maksatlarını sı­nırlandır m asıdır.

 

Hatırlatma:

Bu görüşteki âlimler, bu nikâh akdiyle evlenen kadının, na­faka ve mesken şartını dilediği takdirde talep edebileceğini ve dilerse o şartı kaldırabileceğini belirtmişlerdir.

  1. ‘Kısıtlı haklarla evlilik haramdır’. Bu görüşteki âlimler bu akdin, sevgi, merhamet, mesken, insan türünün korunması ve en güzel şekilde yetiştirilmesi, hakların gözetilmesi, sahih evlilikten doğan çocuklara karşı görevlerin yerine getirilmesi gibi, toplum­sal, bireysel ve serî maksatlara ters düştüğünü belirtmişlerdir. Ay­rıca akitlerde, lafızların ve beyanların değil, maksatlar ve taşıdık­ları anlamların asıl olduğunu söylemişlerdir. Dolayısıyla bu akit, İslam şeriatının getirdiği, Müslümanların bildikleri evlilik sistemi­ne muhaliftir. İçerdiği şartlar itibariyle nikâh akdinin maksadına aykırıdır. Fesada ve kargaşaya yol açabilecek niteliktedir. Bu akit­te, mehire gerekli önem verilmediği gibi, erkek aile olmanın so­rumluluklarını da üstlenmem ekte d ir. Hatta bu bazen gizli ve veli izni bulunmadan da yapılmaktadır. Bu yöneyle de haramdır.

III. ‘hüküm belirtilmemesidir’. Bu allâme İbn Useymin’in gö­rüşüdür. -Allah ona rahmet eylesin.

Tercih edilen görüş: Nafaka, mesken ve benzeri vacip olan haklan ortadan kaldıran şartlar fasit/geçersiz olmakla birlikte ni­kâh akdi sahihtir. Bu evlilikle, cinsel birlikteliğin helal olması, ço­cukların soy hakları, nafaka ve geceleri birlikte kalma gibi, serî evlilik haklan ve sonuçları oluşmaktadır. Kadın bunlan her zaman talep etme hakkına sahiptir. Fakat şart koşmaksızın bunlardan vazgeçme hakkı da bulunmaktadır. Bunda bir sakınca yoktur, ne­ticede vazgeçtiği şeyler kadının kendi haklarıdır. Bununla birlikte, mekruhluğunun gerekçeleri ve sakıncalarından emin olunması, toplumda yaygınlaştırılmaması gerekir. Belki de, hükmünün be­lirtilmemesi gerektiğini söyleyen âlimler bunlan göz önünde bu­lundurmuştur. -Allah en doğrusunu bilir-.

 

Mehir

Tanımı: Hâkimin veya evlenecek tarafların belirlediği ni­kâhtaki ve benzer şeylerdeki karşılıktır. Arapçada mehir, ‘sıdâk’ olarak da isimlendirilir. Erkeğin, kadınla evlenmeye olan arzusu­nu hissettirmesi nedeniyle böyle isimlendirilmiştir.[485]

Hükmü: Mehir, nikâh akdinin rüknüdür.

Hanefî mezhebine göre, mehir, nikâh akdinin şart­larından değil, sonuçlarından biridir. Bu nedenle nikâh ânında mehir belirtilmemiş olsa da, hatta mehir verilme­yeceği söylense de, nikâh akdi gerçekleşmiş olur. Ancak bu durumda ‘mehr-i misil1 verilmesi gerekir. [486]

Nikâhta mehrin belirlenmiş olması, belirlenmemiş ise mehri misilin takdir edilmesi, -yani kızın çevresindeki ona denk kızların mehirleri esas alınarak tespit edilmesi şarttır. Çünkü Yüce Allah;

Kadınların mehirlerini gönül rızası ile verin [487] buyurmuştur. İmam Kurtûbî (5/24) der ki; ‘Bu âyet, kadınlara mehir vermenin farz olduğuna delildir. Bu konuda icmâ edilmiştir. Hiçbir ihtilaf yoktur…’ Nitekim Yüce Allah; Onlardan faydalanmanıza karşı­lık, bir farz olarak (kararlaştırılmış) mehirlennı veriniz.[488]

Evlenmek isteyen bir adama, Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem}; ‘Demir bir yüzük olsa dahi, git bir şeyler bul! [489] buyurmuştur. Mehir olarak verecek hiçbir şey bulamayan bir ada­ma; ‘Ezberinde Kurandan âyetler var mı?’ diye sormuş; adam; ‘Evet şu sûre ile şu sûreyi biliyorum’ deyince de; ‘(Mehir olarak) bildiğin sûreleri ona öğretmene karşılık, onu sana nikahladım’ buyurmuştur.

İbn Abbâs (radiyailâhu anh) anlatıyor; ‘Ali ile Fâtıma (ra-diyallâhu anhumâ) evlendiklerinde; Rasulullah (sallallâhu aley­hi ve sellem), Ali’ye; ‘ona (mehir olarak) bir şey ver’ buyurdu. Ali; ‘hiçbir şeyim yok’ dedi. ‘Sert zırhın nerede?’ diye sordu. O; ‘yanımda’ dedi. Bunun üzerine Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), ‘(mehir olarak) onu Fâtıma’ya ver’ buyurdu.[490]

Bu deliller, nikâh akdinde ‘mehrin rükün’ olduğunu göster­mektedir. Ancak nikâh akdi esnasında belirlenmesi şart değildir. Çünkü Yüce Allah; ‘Nikâhtan sonra henüz dokunmadan veya onlar için bir mehir belirlemeden kadınları boşarsanız, bunda size günah yoktur.[491]

İbnu’l-Cevzî der ki; ‘Bu âyet-i kerîme, mehir belirlenmeden nikâh akdinin caiz olduğuna delildir.[492] Fakat ileride bir tatsızlı­ğa imkân vermemek açısından mehrin, nikâh akdinde belirlen­miş olması daha faziletlidir.[493]

Mehir miktarının, nikâh akdinde belirtilmemesi du­rumunda, kadına mehri misil verilir. Nikâh akdinde mehir belirlemeden bir kadınla evlenip, gerdeğe girmeden önce vefat eden bir adam hakkında; İbn Mesûd (radiyailâhu anh); ‘Kadına mehri rnisiî verilmesi, mirasçı olması ve iddet beklemesi gerektiği görü­şündeyim’ demiştir. Ma’kil b. Sinan (radiyailâhu anh); ‘Ben Ra-sulullah (sallallâhu aleyhi veselîemj’iBeru’a binti Vâşık hakkında böyle hüküm verirken işittim’ diyerek şahitlik yapmıştır.[494]

 

Mehirde Üst Limit Yoktur:

Âlimler, mehir miktarında üst limitin bulunmadığı konusun­da ittifak etmişlerdir. Çünkü mehir miktarını sınırlayan hiçbir nass bulunmamaktadır. Şeyhu’l-İslam der ki; ‘Zenginlik ve bolluk sa­hibi olan ve hanımına yüksek miktarda mehir vermek isteyen kimsenin bunu yapmasında hiçbir sakınca yoktur. Çünkü Yüce Allah; ‘…’ Fakat, ödemeyi istemediği veya ödemekten aciz kal­dığı miktarda zimmetinde mehir borcu bulundurmak mekruh­tur.[495]

 

Mehirde Alt Limit Olmadığı Gibi Maddi Veya Manevi Değerler De Mehir Olabilir:

Hanefî mezhebine göre, mehir en az on dirhem -yaklaşık orta düzeyde iki kurbanlık koyun bedeli- olma­lıdır.[496]

Delillerin yoğunlaştığı ve en kuvvetli olduğu görüş budur. Bu mehrin serî kılınmasının anlamına daha uygundur. Çünkü mehirden maksat, sadece maddi bir karşılık değildir. Evliliğe olan rağbet ve arzuyu sembolize etmek, yakınlaşmadaki sadakati ortaya koymaktır. Genellikle mehir, maddi değerlerle olmaktadır. Ancak kadın razı olduğu takdirde her türlü manevi değerler, mehir olarak tanımlanabilir.[497] Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir sahabeyi, mehir olarak ezberinde bulunan Kuran âyetlerini kadına öğretmesine karşılık nikahlarını kıymiştır. Ebû Tâlha’yı, Ümmü Süleym ile mehir olarak İslamî yaşantısına kar­şılık evlendir m iştir.

Enes (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Ebû Talha Ue Ümmü Sü­leym evlendiklerinde, aralarında mehir olarak belirledikleri İsla­m’dı. Sabit (radiyallâhu anh); ‘Kadınlar arasında, Ümmü Süley-m’in mehirinden daha değerli bir mehir işitmedim’ derdi.[498]

Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), köle azat etmeyi mehir olarak belirlemiştir. Enes (radiyaliâhu anh) anlatıyor; ‘Ra­sulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) Safiyye’yi azat etti ve azat edilişini mehir kıldı.[499]

İslam âlimleri, mal olarak isimlendirilen her şeyin veya maddi geliri ya da değeri olan her menfaatin mehir olabileceğini belirtmişlerdir. [500]

Mehir miktarının çok yüksek tutulması: Bazı kimsele­rin zihinlerinde yer tutan yüksek miktarlarda belirlenmiş mehirler, İslam’ın maddeye bakışına uygun değildir. Hatta bazı insanlar mehir miktarını konuşmaktan, nikâh akdine geçememektedirler. Öyle yüksek rakamlar telaffuz etmektedirler ki, sanki yarış pistine veya açık artırmaya çıkmış gibi davranmaktadırlar! Hiç kuşkusuz kadın, mehir konusunda böyle bir tutum İzlemeyi gerektiren evli­lik pazarına çıkarılmış bir eşya değildir.

Mehir miktarlarının aşırı yüksek tutulmasının olumsuz so­nuçlarını şöylece sıralamak mümkündür;

  1. Genç erkeklerin ve kızların bekâr kalmasına neden ol­makta.
  2. Evlenmeümidini yitiren kızlar da, erkekler de farklı alter­natiflerin arayışına yönelmekte ve cinsler arasında ahlakî çökün­tüye ve fesada yol açmakta.
  3. Evlenemeyen gençlerde bastırılmış duyguların neticesi olarak, hayattan beklentilerini yitirme ve psikolojik rahatsızlıklar meydana gelmekte.
  4. Gençlerin anne-babalarına karşı asi davranmasına ve ita­atsizliklere, güzel örf ve adetlere ve kültürel mirasa karşı duyarsız­laşmalarına ve aykırı davranmalarına neden olmakta.
  5. Yüksek mehir beklentisi nedeniyle kız velisi, yüksek mehir veremeyeceğini düşündüğü dindar kimselerle kızı evlendirme-mektedir. Yüksek mehir arzusu, dininden ve ahlakından mem­nun olunamayacak kimseler olsalar dahi, zenginliğinden dolayı, kızı onlarla evlendirmelerine yol açmaktadır. Burada kızın mutlu­luğu düşünülmemektedir.
  6. Yüksek mehir, evlilik masraflarının üstesinden gelineme­yecek ölçüde ağırlaşmasına neden olmaktadır. Erkeğin kalbinde, hanımına ve ailesine karşı hoşnutsuzluk oluşturmaktadır.

Yukarıda belirtilen olumsuzluklarına rağmen, mehir miktarının çok yüksek tutulmasının hükmü:

Bu konudaki delilleri dikkate alarak şunları söylemek müm­kündür;

  1. Mehirin yüksek belirlenmeyip, hafifletilmesi meşrudur.

Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘Mehirin en hayırlısı, en kolay olanıdır’ buyurmuştur. İbnu’l-Kayyim, mehirle ilgili bazı hadisleri naklettikten sonra; ‘hadisler şunu göstermek­tedir ki, nikâhta mehirin yüksek tutulması mekruhtur. Bereketinin azalmasıdır ve zorlaşmasıdır’ der.[501]

Ömer bin Hattâb (radiyallâhu anh) şöyle demiştir; ‘Dikkat edin! Kadınların mehirlerini çok yükseltmeyin. Şayet mehirleri yükseltmek, bu dünyada bir şeref, Azız ve Celîl Allah’ın katında da bir takva olsaydı, Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) buna sizden daha layık olurdu. Hâlbuki Rasuiullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) on iki okiyye’den fazla mehir karşılığında, kadınlardan hiçbirini kendisine nikahlamamış ve kızlarından hiçbirini de baş­kalarına nikâhlamamıştır.[502]

Aişe (radiyallâhu anhâj’ya Peygamberimizin verdiği mehir miktarı sorulduğunda şöyle demiştir; ‘Onun hanım­larına verdiği mehir, on iki okiyye ve bir neş’tin Bir neş, varım okiyyedir. Bunların toplamı beşyüz dirhem yapar. İşte bu miktar, Rasuiullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in hanımlarına verdiği mehîrdir.[503]

Şeyhu’l-İslam der ki; ‘Bîr kimse kendi kızının mehrinin, Alla­h’ın yarattığı en hayırlı, dünya kadınları arasında en faziletli olan Rasuiullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in kızlarının ve hanımları­nın mehrinden daha yüksek olmasını istemesi cahillik ve ahmak­lıktır. Bu söz, mehir verme gücüne ve zenginliğine sahip olanlar içindir. Fakirlerin sıkıntıya düşmeden ödeyemeyeceği miktarlar­da kadınlara mehirler vermesi uygun değildir.[504]

  1. Erkeğe külfet oluşturacak ölçüde mehiri yükseltmek, kı­nanmıştır.

Ebû Hureyre (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Ensar’dan bir kadınla evlenen bir adama, Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sel­lem); «ne kadar mehir verdin?» diye sordu, Adam; ‘dört okiyye’ dedi. Bunun üzerine Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem); »dört okiyye mi! Galiba siz (parayı) şu dağın cephesinden yontu­yorsunuz!» buyurdu.[505]

Bir kadının mehri hakkında fetva istemek için Ebû Hadred el-Eslemî, Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e geldiğinde ona; «ne kadar mehir verdin?» diye sordu. O; «iki yüz dirhem» dedi Bunun üzerine; «Şayet Buthân’ı tanısaydmız, mehri bu ka­dar yükseltmezdiniz» buyurdu.[506]

Bu rivayetler, Peygamberimiz (saîlallâhu aleyhi ve sellem)’İn mehirlerin yüksek tutulmasını, evlenen erkeklerin maddi duru­muna göre değerlendirerek hoş karşılamadığını göstermektedir. Nitekim Peygamberimizin kendi kızlarının ve hanımlarının mehri bunların mehirlerinden daha yüksek olmuştur. Burada değerlen­dirmede esas olan, erkeğin maddi durumunun dikkate alınma­sıdır.

  1. Erkek zengin olduğunda, hanımının mehrini yükseltebilir:

Ümmü Habîbe (radiyallâhu anhâ) anlatıyor; ‘Kendisi Ubey-dullah bin Cahş’m (nikâhı) altında iken (kocası Ubeydullah) Ha­beş toprağında ölmüş, bunun üzerine Necâşî onu Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e nikahlayarak ve dört bin (dirhem) mehir vererek Şurahbil bin Hasene ile birlikte Rasuiullah (sallal­lâhu aleyhi ve sellem) ‘e göndermiştir.[507]

Şâ’bî anlatıyor; Ömer bin Hattâb (radiyallâhu anh) insanla­ra bir hutbe verdi. Allah’a hamd ve senada bulundu. Sonra; ‘Ka­dınların mehirlerini yükseltmeyiniz. Rasuiullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in verdiği mehirden fazla mehir veren birisini duyar­sam; fazlasını beytülmale/devîet hazinesine alırım’ dedi ve min­berden indi. Kureyş’ten bir kadın ona geldi ve; «Ey Müminlerin Emiri! Aziz ve Celîl Allah’ın kitabı mı, yoksa senin sözün mü tabi olmaya daha layıktır?» dedi. Ömer; «Tabi ki, Aziz ve Celîl Allah’ın kitabı!Neden böyle sordun?» dedi. Kadın; «Biraz önce insanların kadınlara yüksek mehir vermesini yasakladın; oysa Yüce Allah kitabında; «… Onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız dahi hiçbir şeyi geri almayın…» buyurmuştur’ dedi. Bunun üzerine Ömer; -iki veya üç defa- «herkes fıkhı, Ömer’den daha iyi bilmekte» diyerek, tekrar minbere çıktı ve; «Kadınların mehirleri-ni yükseltmenizi yasaklamıştım; hayır! Kişi malında dilediği gibi yapsm» dedi.[508]

Özetle; İnsanlar zenginlik ve fakirlikte farklı farklıdırlar. Evli­likte, kocanın mali durumu dikkate alınmalıdır. Güç yetiremeye-ceği, borçlanmak zorunda kalacağı taleplerde bulunulmamalıdır. Maddi gücü yeterli ise, yüksek mehir vermesi mekruh değildir. Ancak bu davranışında övünmek, kibir ve gösteriş yapmak gibi niyetlerinin olmaması gerekir. Aksi halde mekruh olur.[509] Allah, en doğrusunu bilir.

Mehir kadının hakkıdır; velisine ait değildir: Çünkü Yüce Allah; ‘Kadınların mehirlerini gönül rızası ile veriri;[510] ‘On­lardan faydalanmanıza karşılık, bir farz olarak (kararlaştırılmış) mehirlerini veriniz [511] buyurmuştur. Konuyla ilgili âyetler, me-hirin kadına ait olduğunu belirtmiştir. Kadının izni olmadan, ne babası, ne de bir başkası mehrini alamaz.

 

Kadın, Mehrin Tamamına Ne Zaman Hak Sahibi Olur?

Aşağıda zikredilenlerden birinin gerçekleşmesiyle mehrin ta­mamı kadına ait bir hak olur;

  1. Kadınla cinsel ilişkiye girilmiş olması: Erkeğin kadınla cin­sel ilişkiye girmesi durumunda, kadın mehrin tamamına hak sa­hibi olur. Çünkü Yüce Allah; ‘Eğer bir eşi bırakıp da yerine başka bir eş almak isterseniz, onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız dahi hiçbir şeyi geri almayın[512] buyurmuştur.

Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); “Hangi kadına velisinin izni olmaksızın nikâh kıyıhrsa onun nikahı batıldır, onun nikahı batıldır, onun nikahı batıldır. Şayet bu izinsiz nikahlanan kişi o kadınla beraber olmuşsa, o kadın için mehir verilmesi ge­rekir. Şayet ihtilafa düşerlerse, yetkili devlet adamı, velisi olma­yanların velisidir [513] buyurmuştur.

Batıl olan bir nikâhta, cinsel temasın gerçekleşmesiyle meh­rin tamamı kadının hakkı oluyor ise, sahih nikâhta hak sahibi ol­ması çok daha fazla hakkıdır.[514] Cinsel ilişkinin gerçekleşmesiyle sabit olan mehir ancak, erkeğin ödemesiyle veya hak sahibinin hakkından feragat etmesiyle düşer.[515]

 

Hatırlatma:

Nikâh kıyıldıktan sonra gerçekleşen cinsel temas, hay izli, lo­ğusa, ihramlı, oruçlu veya itikâfta iken olması ya da makattan yapılması gibi haram olan şekillerde olsa dahi, mehrin tamamı kadının hakkı olur.

  1. Nikâh sahih olarak kıyıldıktan sonra gerdeğe girilmeden eşlerden birinin vefat etmesi halinde İki durum söz konusudur;
  2. a)Nikâh akdi kıyılırken mehrin belirlenmiş olması durumun­da, âlimlerin ittifakıyla kadın mehrin tamamını hak eder. Çünkü nikâh akdi ölümle fesholmaz. Hayatın sona ermesiyle birlikte sona erer. Dolayısıyla evliliğin bütün hükümleri, nikâh akdinin kı-yılmasıyla birlikte gerçekleşir. Mehir de bu hükümlerden biridir.
  3. b)Nikâh akdi kıyılırken mehrin belirlenmemiş olması duru­munda, -âlimlerin tercih edilen görüşüne göre- kadın mehri misi[516] hak eder Nikâh akdinde mehir belirlemeden bir kadınla ev­lenip, gerdeğe girmeden önce vefat eden bir adam hakkında; Ibn Mesûd (radiyallâhu anh); ‘Kadına mehri misil verilmesi, mirasçı olması ve iddet beklemesi gerektiği görüşündeyim’ demiştir. Ma’kil b. Sinan (radiyaUâhu anh); ‘Ben Rasululhh (salhllâhu aleyhi ve sellem)’i Beru’a binti Vâşık hakkında böyle hüküm verirken işittim’ diyerek şahitlik yapmıştır.[517]
  4. Nikâh akdi kıyıldıktan sonra cinsel ilişkiye girilmeksizin, kadın ve erkeğin yalnız kalmaları -sahih halvet hali-:

Sahih halvet hali: Sahih nikâh akdinden sonra, yanlarına hiç kimsenin girmeyeceğinden emin olarak, evli çiftin her türlü İlişkide bulunabilecekleri ve cinsel ilişkiye girmek için, serî, mad­dî ve duygusal hiçbir engelin bulunmadığı bir mekânda birlikte kalmalarıdır.[518] Bu mekânda cinsel ilişkiye girmiş olmaları şart değildir. Önemli olan bunun mümkün olduğu bir yerde birlikte kalmış olmalarıdır.[519]

Sahih halvet gerçekleştikten sonra erkeğin cinsel ilişkiye girmeden kadını boşaması durumunda, kadın mehrin -yansına değil- tamamına hak kazanır. Bazı sahabe ve tabiîn âlimler başta olmak üzere, Ebû Hanîfe, kadîm mezhebine göre Şafiî ve meş­hur rivayete göre Ahmed bin Hanbel bu görüştedir. Ömer bin Hattâb (radiyaUâhu anh); ‘Perdeler kapatıldığında mehir vacip olur [520] demiştir. İbn Hazm bu sözü, dört halifeye ve bazı saha­belere nispet etmiştir.

Bu görüşe, İbn Abbâs (radiyallâhu anh) başta olmak üze­re, Mâlik, son içtihadına göre Şafiî ve bir rivayete göre Ahmed bin Hanbel muhalefet etmişlerdir. Bu âlimler, ‘bu durumdaki bir kadına mehrin yansının verileceğini’ söylemişlerdir. Bu konuda Yüce Allah’ın şu emrini delil göstermişlerdir; ‘Evlendiğiniz kadın­ları mehir belirlediğiniz halde, temas etmeden boşarsanız belirle­diğiniz mehrin yarısı onundur.[521]

Bu konuda ben, âlimlerin çoğunluğunun görüşünün daha evlâ olduğu kanaatindeyim. Fakat şöyle bir soru yöneltilmesi durumunda; ‘halvet halinde mehrin tamamının verilmesi, cinsel ilişkiye imkân oluşturması nedeniyledir. Şayet cinsel ilişkinin ol­madığına dair, kadının ikrarı veya doktor raporunun olması du­rumunda, yine de mehrin tamamı verilmeli midir?’ bu soru farklı bir tartışmayı ve içtihadı gerektirir.

  1. Hanbeli mezhebine göre, cinsel ilişkiye girilmeden önce, mirastan alıkoymak amacıyla, ölüm döşeğinde erkeğin, kadını boşaması durumunda, kadın mehrin tamamına hak kazanır.[522]
  2. Mâlikî mezhebine göre, kadın kocasının evine yerleştikten sonra cinsel ilişkiye girilmeksizin orada bir yılı doldurduğunda mehrin tamamını hak eder. Şafiî mezhebi bu görüşe muhaliftir. Hanefî ve Hanbelî mezhepleri ise, -daha önce de belirtildiği gibi-sahih halvetin gerçekleşmesiyle kadın mehrin tamamını hak eder, demişlerdir. Mâliki mezhebinde belirtilen ‘bir yılı doldurması’ ko­nusuyla İlgili hiçbir delile rastlamadım. Bu konu tamamen sahih halvet’ haliyle ilgilidir. -Allah, en doğrusunu daha iyi bilir.

 

Kadın Ne Zaman Mehrin Yarısını Hak Eder?

  1. Nikâh akdinde mehir belirlenmiş ve kadın cinsel ilişkiye girilmeden önce boşanmış ise, kadın mehrin yarısını alır. Çün­kü Yüce Allah; ‘Evlendiğiniz kadınları, mehir belirlediğiniz halde temas etmeden boşarsanız, belirlediğiniz mehrin yarısı onun­dur.[523] buyurmuştur.
  2. Nikâh akdinde mehir belirlenmemiş, cinsel ilişkiye gir­meden ve halvet hali yaşanmadan önce kadın boşanmış ise, âlimlerin tercih edilen görüşüne göre- kadına sadece ‘maddi bir fayda’ sağlanır. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmuştur; ‘Nikâhtan sonra henüz dokunmadan veya onlar için mehir belirlemeden kadınları boşarsanız, bunda size günah yoktur. Bu durumda on­ları faydalandırın (yani kendilerine hediye kabilinden bir şeylerverin). Zengin olan durumuna göre, fakir de durumuna göre verir, iyilikle faydalandırmak Muhsinler/iyi davranıştılar için bir vazifedir.[524]

 

Mehirin Peşin Ve Vadeli Olması:

Mehir peşin, vadeli veya bir kısmı peşin bir kısmı vadeli ola­bilir. Çünkü alış verişlerdeki karşılıklar gibi, bir bedeldir. Mehrin peşin olarak belirlenmesi durumunda, kadın mehrini teslim al­madığı sürece gerdeğe girmeyebilir.

Mehrin vadeli olması: Kadın ve erkeğin, mehrin cinsel ilişki­ye girildikten sonra verilmesi konusunda anlaşmalarıdır. Mehrin tesliminde acele edilmesi müstehaptır. Çünkü Yüce Allah; ‘. ..On­lara mehirlerini verdiğiniz takdirde, onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur.[525] buyurmuştur.

Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in kızı Fâtıma’-yı, Ali ile {radiyallâhu anhumâ) evlendirirken, Ali’ye zırhını mehir olarak Fâtıma’ya vermesini emretmiştir. Bu rivayet mehir konu­sunun başında zikredilmişti.

Konuyla ilgili rivayetler mehirin kadına Ödenmesi gereken, kocanın zimmetinde bir borç olduğunu teyit etmektedir. Borç­ların ve hakların sahiplerine ödenmesinde acele davranılması müstehaptır.

 

Vadeli Mehir İki Şartla Caiz Olur:

  1. Ödeme tarihi belirli olmalıdır. Ölene veya ayrılana kadar gibi ifadelerle meçhul bir vade olmamalıdır.
  2. Çok uzun vade olmamalıdır. Çünkü bu takdirde mehirin ödenmeyeceği zannı oluşur.

Dolayısıyla günümüzde Müslümanların nikâh akdini yapar­ken, ‘boşanana veya ölene kadar’ diyerek yapılan vadelendirmelerî terk etmeleri gerekmektedir. Çünkü bu tür vadelendİrmelerde oluşan en büyük olumsuzluk, erkeğin kadınla birlikte yaşamak istememesine rağmen, mehri ödememek için onu alıkoymasına neden olmaktadır. Bunun sonucunda da çok büyük problemler yaşanmaktadır. Erkeğin kadına mehir hakkından vazgeçmesi için baskı yapmasına veya kadının bir takım tasarruflarda bulunarak, erkeğe istemediği bir şey yaptırmasına yol açmaktadır.

Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in zamanında, mehrin vadeli olması gibi bir uygulama bilinmemekteydi. Dola­yısıyla diğer akit işlemlerinin, nikâh akdine kıyas edilmesi uygun değildir.

Nişandan dönülmesi durumunda, nişanlıya verilen takı ve hediyelerin hükmü:

Erkeğin nişanlısına verdiği şeyler ya mehir, ya da hediye olarak değerlendirilir. Şayet mehir olarak vermiş, ise; nişandan dönülmesi durumunda tamamının iade edilmesi vaciptir. Çünkü mehir, cinsel faydanın karşılığıdır. Bu gerçekleşmediği takdirde, mehrin -mevcut ise- olduğu gibi, -mevcut değilse- kıymetinin iade edilmesi gerekir. Âlimlerin çoğunluğu bu kanaattedir.[526]

Şayet hediye olarak vermiş ise; nişanın kız tarafından bozul­ması halinde, hediyenin veya kıymetinin iade edilmesi vaciptir. Çünkü nişandan dönülme üzüntüsüne, bir de mali zararın eklen­mesi adaletsizliktir. Nişanın erkek tarafından bozulması halinde ise, erkeğin hediyeleri geri isteme hakkı yoktur. Çünkü kadının nişandan dönülme üzüntüsüne, bir de hediyelerin iadesi üzün­tüsünün eklenmesi adaletsizliktir. Bu konudaki en adaletli görüş budur.[527] -Allah, en doğrusunu bilir-.

Kızın çeyiz hazırlaması -ev eşyaları ve mobilyaları alması-: Kızın, kocası için beyaz eşya, örtü, yatak gibi şeylerle çeyiz hazırlaması vacip değildir. Ebû Hanîfe, Şafiî, Ahmed bin Hanbel, İbn Hazm ve bazı âlimler, kadının kendi mehrinden veya farklı imkânlarıyla çeyiz hazırlamasının vacip olmadığını; evlerinin her ikisine de layık, serî bir mesken olması için, evde kullanılacak her türlü eşya ve ihtiyacın hazırlanmasının erkeğin sorumluluğunda olduğunu belirtmişlerdir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmuştur; ‘Onları gücünüz nispetinde kendi oturduğu­nuz yerde oturtun..[528]

Kadına verilen mehir, çeyizlerine mukabil değildir. Bir bağış, iyilik ve gönül rızasıdır. Nitekim Yüce Allah; ‘Kadınların mehirleri-nı gönül rızası ile verin [529] buyurmuştur. Daha önce de belirtildiği gibi mehir, kadınla cinsel birlikteliğin helal olmasına mukabildir. Bir şeyin iki karşılığı olmaz. Hatta erkek, kadının çeyizinin güzel olacağını umarak, mehri misilden daha fazla vermesi halinde, fazladan verdiği miktar mehirden ayrı tutulmaz.

Nişanlısının çeyiz hazırlaması için erkeğin mehirden ayrı olarak verdiği paralar, mehire katılmaz. Çünkü bunlar şartlı hibe hükmündedir. Kadının kendisinin veya ailesinin çeyiz olarak ha­zırladığı her şey kadına aittir. Çünkü kadın bunları hazırlamaya mecbur değildir.

Hatırlatma:

Kadının veya ailesinin mecbur tutulmaksızın kendi rızalarıyla çeyiz hazırlamaları, bir güzelliktir. Ali (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), Fâtıma için çeyiz olarak kadife kumaş, su tulumu ve içi izhır otuyla doldurulmuş bir yastık hazırlamıştı.[530]

 

Nikâhın İlan Edilmesi:

İlânın mânâsı: Nikâhın -gizlice değil- açıktan yapılması ve nikâh haberinin yayılmasıdır. Âişe (radiyallâhu anhâ) anlatıyor;

Rasuiullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) «Nikahı gizli değil ilan ederek yapın kalabalık yerler olan mescitler gibi kalabalıklarla yapın, nikahın yapıldığının belli olması için def çalın» buyurmuş­tur.[531]

Hükmü: -Alimlerin çoğunluğuna göre- nikâhın ilan edilmesi müstehaptır. İmam Zührî ise, farz olduğunu; nikâh akdinin gizlice yapılması ve iki şahitten bu nikâhı gizli tutmalarının istenmesi durumunda çiftin boşatılmasının vacip olduğunu belirtmiştir.

 

Nikâhın İlanı Nasıl Yapılır?

Nikâhın ilanı, sevinç ve mutluluğun paylaşılması ve gönül­lerin hoşnutluğu için kadınların def çalmasıyla ve mubah şarkı­lar söylemeleriyle olur. Kötü ve fahiş sözler içermediği, günaha yöneltmediği ve haramları hatırlatmadığı sürece, def haricinde başka çalgı aletleri kullanılmaksızın düğün münasebetiyle şarkılar söylenmesi mubahtır. Bununla ilgili delillerden bazıları şunlardır;

Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘Haram evlilik­le, helal evlilik arasındaki ayırıcı özellik def çalmak ve duyurmak.[532]

Âişe (radiyallâhu anhâ) bir kadını gelin olarak, Ensar’dan bir adama götürdü. Rasulullah {sallallâhu aleyhi ve sellem) ona; «Ey Âişe! Gelini götürürken beraberinizde düğün alayı yok muydu? Ensar eğlenceden hoşlanır» buyurdu.[533]

Muavviz’in kızı Rübeyyi’ (radiyallâhu anhâ) anlatıyor; ‘Rasu­iullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelin olduğumun ertesi günü gelip yanıma girdi, senin şimdi oturduğun gibi yatağımın üzeri­ne oturdu. Bu arada bazı kız çocukları bizim için def çalmakta ve babalarımızdan Bedir günü şehit olanların kahramanlıkları­nı dile getirmekteydiler. Bu kızlardan birisi: «Şu anda aramızda bir Peygamber var, yarın ne olacağını bilir» dedi. Bunun üzerine Peygamber (sallallâhu aleyhi ve seHem), o kıza: «Bunu bırak da önceden söylemekte olduğun sözleri söyle!» buyurdu.[534]

Çalgı aletleriyle birlikte söylenen, genç erkekler ve kızlar ara­sında fuhşun ve rezaletlerin yayılmasına neden olan, değer yargı­larını yok eden, davranışları değiştiren ahlaksız şarkıların haram olduğu konusunda, sahabe, tabiîn ve dört mezhep imamı ittifak etmiştir.

İbn Recep der ki; ‘Onların defleri kalbur gibiydi. Şarkıları, cahiliyedeki savaş günlerini ve benzeri olayları anlatan şiirlerdi. Çıngıraklı deflerle aşk şiirleri dinlemeyi buna kıyas edenler, son derece büyük bir yanlış ve hata içerisindedirler. Asıl ile furûyu aralarındaki farkın açıkça görülmesine rağmen kıyas etmektedir­ler.[535]

El-İz bin Abdusselam der ki; ‘Ud, kemence, kanun gibi telli müzik aletlerini kullanmak ve dinlemek, dört mezhep imamına göre haramdır.[536]

 

Düğünlerde Yapılan Münkerlerden/Kötü­lüklerden Bazıları:

  1. Gelinin gerdek gecesi kuaföre götürülmesi:

Günümüzde gelenek haline gelmiş, karşı konulamaz boyuta ulaşmış en kötü münkerlerdendir. Öyle ki bunu yapanlar değil, yapmak istemeyenler engellenmektedir. Kuaförler genellikle er­keklerden oluşmakta. Bu tür yerlerde neler olup-bittiğini herkes bilmektedir. Müslüman bir genç kız, vücuduna yabancı bir er­keğin dokunmasına nasıl izin verebilir? Ailesini kıskanmayan bir koca için bu çok utanç verici bir durumdur!

  1. Gerdeğe hazırlamak gerekçesiyle kadınların, gelinin avret yerlerine bakmaları:

Hiçbir kadın, başka bir kadının avret yerine bakması caiz değildir. Bu haramdır. Çünkü Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘Hiçbir erkek, başka bir erkeğin; hiçbir kadın da başka bir kadının auret yerine bakmasın buyurmuştur. Kadınlar arasın­daki avret yeri, erkekler arasındaki avret yeri gibidir. Göbekten dize kadar olan bölgedir.

Cahil kadınlar birbirlerinin avret yerlerine bakmaktan sakın-mamaktadırlar. Birbirleriyle akraba olmalarının bunu meşrulaş­tırdığını düşünmektedirler. İyi bilinmelidir ki, bir kız yedi yaşma ulaştığında, onun avret yerine ne annesinin, ne de kız kardeşleri­nin bakması caiz değildir.[537]

  1. Evlilik törenlerinin, birçok münkerlerin ve günahların işlendiği düğün solanlannda veya otellerde yapılmasında ısrar edilmesi:

Bu törenlerde, israf ve savurganlıklarla birlikte birçok günah işlenmektedir. Şarkıcı kadınlar ve erkekler çağrılmakta, nefislere hitap eden, kalplere kötülükleri aşılayan şarkılar ve sözler söy­lenmektedir. Bunlara gelin ve damatla birlikte bütün davetliler iştirak etmektedir. Bu törenlerin genelinde kadın erkek karışık bulunmakta, açıktan fuhşa, çıplaklığa ve ancak ahiretten nasipsiz kimselerin yapabileceği rezilliklere ortam hazırlanmaktadır. Bu törenlerin haram olduğunda hiçbir şüphe yoktur.

Müslüman hanımlar bilmeliler ki, kötü sözlerden, çalgılı alet­lerden ve erkeklerle karışık bir ortamda bulunulmaktan sakınıldığı sürece, düğünlerde def çalınması, şiirler söylenmesi, nikâhın duyurulması, sevinç ve mutluluğun gösterilmesi mubahtır.

  1. Açık ve dekolte gelinliklerin giyilmesi:

Kadınların ve mahremlerin dışında başkalarının da görebile­ceği ortamlarda açık kıyafetlerin ve gelinliklerin giyilmesi haram­dır, caiz değildir. Yabancıların görmemesi şartıyla, gelin hanım dilediği gibi süslenip-giyinebilir.

  1. Damat ve gelinin kendilerine ayrılan köşede erkeklerin ve hanımların ortasında, oturmaları:

Bu büyük bir hatadır. Birçok haramı birden işlemektir. Bu haramlardan biri, kadınlarla erkeklerin en çekici kıyafetler ve süslü oldukları bir zamanda aynı ortamda bulunmaları ve birbir­lerini görmeleridir. Peygamberimiz (sallaliâhu aleyhi ve sellem); ‘Kadınların yanına girmekten sakınınız! [538]buyurmuştur.

Alimler heyeti, bu türden düğün törenlerinin haram olduğu konusunda fetva vermiştir.[539]

  1. Törenlerde kadınların dans etmesi:

Kadınların oyun ve danslarını, erkeklerin gördüğü yerde yapmaları en kötü münkerlerdendir ve haramdır. Fakat sadece kadınlar görüyorsa yapılmaması daha güzeldir. Çünkü genellikle danslar, haram olan müziklerin ve şarkıların eşliğinde yapılmak­tadır.

Oyun ve danslar sadece kadınlar arasında yapılsa dahi, bir kadının orada bulunan ve güzel raks eden bir kadını, kocasına anlatmayacağından emin olunamaz.. Anlatımlar büyük fitne ve fesada neden olabilir.

  1. Törenlerde fotoğraf çekilmesi ve video kayıt yapılması:

Kadınların parfümleriyle, süsleriyle, dekolte kıyafetleriyle fotoğraflarının çekilmesi, video görüntülerinin kaydedilmesi çok çirkin ve kötü bir davranıştır. Büyük bir fitnedir. Avret yerlerinin görünmesi ve kayıt altına alınmasıdır. Şer ve fesat tohumlarının ekilmesidir. Hiç şüphesiz, bu şekilde fotoğraf ve görüntü kayıtları haramdır. Günahların açıktan işlenmesi beladır. Bu törenlerde bulunanlar, özellikle de kadınlar, bu gibi kötü davranışları ve gü­nahları terk etmelidirler. Düğün törenlerinde Yüce Allah’ın helal kıldığı davranışlarda bulunmalı, haramlardan sakınmalıdırlar.

  1. Düğün yemeğinde İsraf:

İnsanlar gösteriş amacıyla, özellikle de kadınların kışkırtma­larıyla düğün yemeklerinde aşırıya gitmekte, birbirleriyle yarışmaktadırlar. Davetli sayısının çok üzerinde, ihtiyaç fazlası yemek­ler ve ziyafetler hazırlanmaktadır. Daha sonra -açlığını giderecek lokma bulamayan fakirlere rastlanmadığından!!)- bunlar çöpe atılmaktadır. Yüce Allah, Kuranı Kerîm’de 22 âyette israfı yermiş ve; ‘İsraf etmeyiniz, hiç kuşkusuz Allah, israf edenleri sevmez [540] buyurmuştur. Peygamberimiz (sallaliâhu aleyhi ve sellem), israf­tan bizleri sakındırmış ve; Yiyiniz, içiniz, sadaka veriniz, israf et­meyiniz ve kibirlenmeyiniz. Hiç şüphesiz Allah, nimetini kulunun üzerinde görmekten hoşnut olur [541] buyurmuştur.

  1. Düğün günü gelinin namazları terk etmesi:

Düğün ve gerdek gecesi için hazırlanma genellikle öğle na­mazından sonra başlamaktadır. Gelin hanım yıkanmakta, giyin­mekte ve makyaj yapılmaktadır. Bu nedenlerle namazlar unutul­maktadır. Hiç tartışmasız, bu haramdır.

  1. ‘Mutluluklar ve erkek evlatlar dileriz’ diyerek gelin ve da­madın tebrik edilmesi:

Bu söz, cahiliye döneminden kalma çirkin bir gelenektir. Gü­nümüzde evlenen çiftleri tebrik etmek ve dua amaçlı söylenmek­tedir. Bu ifadeyi kullanarak, evlenenleri kutlamak nehyediîmiştir. Hasan (radiyallâhu anh) anlatıyor; Akıl bin Ebî Talih, Cesim oğullarından bir kadınla evlenmişti. Orada bulunanlar onlara, «Mutluluklar ve erkek evlatlar dileriz» diye tebrik ettiler. Bunun üzerine Akıl; «Böyle demeyiniz! Rasulullah (sallaliâhu aleyhi ve sellem)’in söylediği gibi; «Allah bu evliliği sizin hakkınızda hayırlı kılsın ve mübarek eylesin» deyiniz” dedi.[542] Peygamberimiz (sal­laliâhu aleyhi ve sellem)’in böyle söylenilmesini yasaklamasının hikmeti, belki de cahiliye âdetlerine muhalefet etmektir. Çünkü o dönemde, kız çocuklarının değil, sadece erkek çocukların olması için dua edilirdi. Ayrıca bu duada, Allah’ın ismi zikredilmemek­te, O’na hamd ve sena’da bulunulmamaktadır. Bizim yapmamız gereken, Peygamberimiz (sallaliâhu aleyhi ve sellem)’in sözlerini ve davranışlarını kendimize örnek almamız ve ona uymamızdır. Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) evlenenlere şöyle dua etmiştir;  (evliliğinizi) her ikinize de mübarek kılsın, bereketi ikinizin üzerinize olsun ve sizi hayırlarda birleştirsin’

 

Düğünde Velime Yemeği:

Tanımı: Düğünlerde verilen yemeğe ‘velîme’ denir.

Hükmü: Evlenen erkeğin İmkânı nispetinde velîme yeme­ği vermesi -âlimlerin çoğunluğuna göre- ‘müekked sünnettir’. İmam Şafiî ve bir rivayete göre imam Mâlik, vacip olduğunu söylemiştir. Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) velîme yemeği vermiş ve verilmesini de teşvik etmiştir.

Enes (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem), Zeynep binti Cahş ile evlendiği günün saba­hında, insanları davet etti, insanlar yemek yediler sonra da çık­tılar.[543]

Abdurrahman bin Avf (radiyallâhu anh) evlendiğinde, Pey­gamberimiz {sallallâhu aleyhi ve sellem), ona; «bir koyun dahi olsa, velîme yemeği ver1» buyurdu.[544]

Velîme yemeğinde koyun veya diğer hayvanların ikram edil­mesi şart değildir. Asıl olan Evlenen erkeğin maddi durumuna göre yemek ikramında bulunmasıdır. Nitekim Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Safiye validemizle evlendiğinde, ve­lime yemeği olarak ‘hays’ ikram etmiştir. Hays: Çekirdeksiz hur­ma, sadeyağ, keş ve undan yapılan bir yemektir.[545]

Vakti: Nikâh akdi esnasında mı, sonrasında mı, gerdeğe girilmeden önce mi, gerdekten sonra mı olmalıdır?

Velîme yemeği, gerdek günü veya sonrasında verilmelidir. Nikâh akdi esnasında değildir. Nitekim yukarıda zikredilen Enes (radiyallâhu anh)’m rivayeti bunu ifade etmektedir. ‘Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem), Zeynep binti Cahş ile evlendiği gü­nün sabahında, insanları davet etti, insanlar yemek yediler sonra da çıktılar../

Bazı âlimler, velîme yemeği vaktinin nikâh akdinden, düğün sonuna kadar olduğunu belirtmişlerdir.[546]

Velîmeye davet: Evlenenin fakiriyle zenginiyle sâlih insan­ları davet etmesi müstehaptır. Çünkü Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘Müminlerden başkasıyla arkadaşlık etme! Ye­meğini muttakilerden!Allah’tan korkup-sakınanlardan başkası yemesin!.[547] Davette, fakirlerin ve miskinlerin de nasiplendiril-mesi müstehaptır. Ebû Hureyre (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘En şerli yemek, zenginlerin çağrılıp, fakirlerin çağrılmadığı velime yemeğidir. Davete katılmayan kimse Allah’a ve Rasulüne isyan etmiş olur.[548]

Velîme yemeğine katılmak: Alimlerin çoğunluğu düğün­lerde velime yemeğine katılmanın, özür sahibi olmayanlar için ‘vacip’ olduğunu belirtmişlerdir. Buna delil olarak şunları zikret­mişlerdir;

İbn Ömer (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasuiullah (saîlallâhu aleyhi ve sellem); «Biriniz velime yemeğine davet edildiğinde, ona katılsın» buyurdu.[549]

Ebû Hureyre (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘.. .Davete katılma­yan kimse Allah’a ve Rasulüne isyan etmiş olur.[550]

Bu hükümde kadınlar da erkekler gibidir. Ancak davette kadınlarla erkekler arasında haram halvet ortamları oluşuyorsa katılmak caiz değildir.

Oruçlunun davet edilmesi durumu: Yukarıda zikredilen delillerden dolayı, oruçlunun velime yemeğine davet edilmesi durumunda-erkek olsun, kadın olsun- katılması vaciptir. Oruçlu davete katıldığında, eğer nafile oruç tutuyorsa, orucunu açıp-aç-mamakta muhayyerdir. Dilerse onlarla birlikte yer-içer ve oru­cunu daha sonra kaza eder; dilerse orucuna devam edip, davet sahibine dua eder. Nitekim Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘biriniz yemeğe davet edildiğinde, icabet etsin. Dilerse yesin, dilemezse yemesin [551] bir başka rivayette de; ‘biriniz ye­meğe davet edildiğinde icabet etsin. Eğer oruçlu değilse yesin; oruçlu ise (davet sahibine) dua etsin [552] buyurmuştur.

Yemek âdabı bölümünde zikredilen dualardan biriyle dua ediimelidir.

 

Velîmcye Katılmamak:

Özür sahibi olmayanlar için velimeye katılmanın vacip ol­duğu daha belirtilmişti. Özür kabul edilen durumlardan bazıları Şunlardır;

  1. İçki, çalgı aletleri gibi münkerlerin bulunduğu bir ortamda verilen davetlere katılmak caiz değildir. Ancak oradaki münkerle-ri engellemek ve değiştirmek amacıyla gidilebilir. Münkerler orta­dan kaldırıldığında, katılmak tekrar vacip olur.

Ali (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Yemek yaptım ve Rasulul-hh (sallallâhu aleyhi ve sellem)’i davet ettim. Yemeğe geldiğinde evde resimler gördü ve geri döndü. Bunun üzerine ben; «Yâ Rasulullah! Annem babam sana feda olsun, geri dönmene sebep olan nedir?» dedim. Bana; «Evde, üzerinde resimler bulunan bir

örtü var. Hiç kuşkusuz, melekler içerisinde resim bulunan eve girmezler» buyurdu.[553]

  1. Davete sadece zenginlerinçağrılıp, fakirlerin çağrılmama­sı durumunda davete katılmamak caizdir.
  2. Davet sahibinin haramdan sakınmayan, şüpheli şeyler­den kaçınmayan birisi olması durumunda davete katılmamak caizdir.
  3. Olumsuz hava şartlan, düşman korkusu, rnala veya cana zarar gelmesinden endişe edflraesi gibi, davete katılmayı engel­leyen, serî bir mazeretin bulunması durumunda katılmamak ca­izdir.

 

Gelin Hanımın Düğün Günü, Kocasının Misafirlerine Hizmet Etmesi Caizdir:

Sehl bin Sa’d (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Ebû Öseyd Es-Sâidîzifafında Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellemı davet etti. O gün, henüz yeni gelin olan, hanımı onlara hizmet etti. Sehl; «Biliyor musunuz, Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e ne ikram etti? Onun için geceden bir çanağın içine birkaç hurma ıslattı. Yemeği yedikten sonra ona bunu ikram etti» dedi.[554]

Bu fitneden emin olunması durumundadır. -Allah, en doğ­rusunu bilendir-.

 

Evlenenlerin Tebrik Edilmesi:

Bir Müslüman’ın kardeşini elde ettiği hayırlardan dolayı kut­laması, bereket dilemesi ve sahip olduğu nimetin devamı için dua etmesi İslam şeriatının güzeliiklerindendir. Nitekim, Peygamberi­miz (sallallâhu aleyhi ve sellem) evlenenlere, bereket diler, mu­vaffakiyetlerinin ve birlikteliklerinin devamı için dua ederdi.[555]

 

Evlenenlere Yapılacak Dua:

Ebû Hureyre (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘RasuluUah (sal-İallâhu aleyhi ve sellem) evlenen bir kimseyi tebrik edeceği za­man;

Allah, (evliliğinizi) her ikinize de mübarek kılsın, bereketi ikinizin üzerinize olsun ve sîzi hayırlarda birleştirsin derdi.[556]

Aişe (radiyallâhu anhâ) anlatıyor; ‘Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) benimle evlendiğinde, annem beni eve getirdi. Eve girdiğimizde, Ensar’dan bir grup hanım vardı, bana; «hayır ve bereket üzere geldin ve hayırlı kısmete kavuştun» dediler.[557]

 

Evlenenleri Bu Dualarla Tebrik Etmek Gerekir.

Evlenenlere hediye vermek müstehaptır:

Enes (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem), Zeyneb ile evlendiğinde, Ümmü Süleym ona tastan bir çanak içinde ‘hays yemeği [558] hediye etti.[559]

 

Gerdek Gecesinin Âdabı:

İlk gece evlenen çiftlerin dikkat etmesi gereken bazı kurallar vardır. Müstehap olan bu kurallar şunlardır;

  1. Damat geline selam vermelidir:

Bu davranış, gelin hanımın heyecan ve korkusunu atması­na yardımcı olur. Ümmü Seleme (radiyallâhu anhâ) anlatıyor; ‘Evlendiklerinde, Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) onun yanına girerken selam vermiştir.[560]

  1. Damat, geline içecek veya tatlı ikram ederek kibar ve na­zik davranmalıdır:

Esma binti Yezîd {radiyallâhu anhâ) anlatıyor; ‘RasuluUah (sallallâhu aleyhi ve sellem) için Âişe’yi süsledim. Sonra gittim ve dolağını açması için onu çağırdım. Bunun üzerine RasuluUah (sallallâhu aleyhi ve sellem) geldi ve Âişe’nin yanına oturdu, içe­risinde süt bulunan büyük bir kadeh getirildi. Önce kendisi içti, sonra da Âişe’ye ikram etti. Âişe utandı ve başını eğdi. Bunun üzerine Esma onu ikâz etti ve; «RasuluUah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in elindekini al» dedi. Bunun üzerine Âişe onu aldı ve biraz içti.[561]

  1. Damat, gelinin başına elini koyarak ona dua etmelidir:

Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘Biriniz bir ka­dınla evlendiğinde … ona (şöyle) dua etsin: «Ey Allah’ım! Sen­den bunun hayrını ve onda yarattığın huyların hayırlısını istiyo­rum. Bunun şerrinden ve yaratıhşmdaki huyların şerrinden de sana sığmıyorum» buyurmuştur.[562]

  1. Çiftin iki rekât namaz kılması:

Ebû Esîd’in azatlısı Ebû Sâîd (radiyalîâhu anhumâ) anlatı­yor; ‘Evlendiğimde ben köleydim. Aralarında İbn Mesûd, Ebû Zer ve Huzeyfe’nin de bulunduğu bir grup sahabeyi (düğünüme) davet ettim. Namaz için kamet getirildi, Ebû Zer namaz kıldırmak için öne çıktı. Ona, ‘sen geçme’ dediler. O; ‘öyle mi?’ dedi. On­lar ‘evet’ dediler. Köle olduğum halde, ben öne geçtim ve onlara namaz kıldırdım. Sanra bana şunları öğrettiler; ‘hanımının yanı­na girdiğin zaman, iki rekât namaz kıl, yanına girdiğin (eşin) hak­kında Allah’tan hayır dilekte bulun; onun kötülüğünden Allah’a sığın. Sonra sen ve hanımın dilediğiniz gibi davranın.[563]

  1. 5.  Damat eşinin yanına girmeden önce misvak kullanmalı ve ağzını temizlemelidir:

Ağız temizliği misvakla olabileceği gibi, diş fırçası ve macu­nu kullanılarak da yapılabilir. Bu birİikteliğin ve ülfetin devamına katkıda bulunur. Şureyh bin Hâni anlatıyor; Âişe (radiyallâhu an-hâ)’ya; ‘Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) eve girdiğinde ilk önce ne yapardı?’ diye sordum. ‘Misvak kullanırdı’ dedi.[564]

  1. Cinsel ilişkiye besmele ve dua ile başlamak:

ibn Abbâs (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Peygamber (sallallâ-hu aleyhi ve sellem); «Hanımıyla ilişkide bulunmak isteyen; «bisr millah, Allâhumme cennibni’ş-şeytâne, ve cennibi’ş-şeytâne mâ rezâktenâ – Allah’ın adıyla. Allah’ım! Bizi şeytandan uzak kıl ve sakındır. Bize rızık olarak vereceğin (evlatlarımızı da) şeytandan uzak kıl ve sakındır» derse, bu ilişkiden çocukları olursa, o çocu­ğa şeytan ebediyen zarar veremez’ buyurdu.[565]

 

Cinsel İlişki Âdabı:

  1. Cinsel ilişkiden önce oynaşmak müstehaptır:

Câbir (radiyallâhu anh} evlendiğinde, ‘Peygamberimiz (sal-laliâhu aleyhi ve sellem) ona, ‘bakireyle mi, dulla mı evlendin?’ diye sormuş, o dulla evlendiğini söylediğinde de; «Neden baki­reyle evlenmedin! Bakirelerin ağız suları (daha tatlıdır)» buyur­du.[566] Bu hadiste, oynaşma ve öpüşme esnasında kadının dili­nin somurulması, ağız suyunun emilmesi işaret olunmaktadır.[567] Erkek, hanımı haz duyuncaya kadar ilişkiyi devam ettirmelidir. Hiç kuşkusuz bu, birlikteliğin ve muhabbetin devamını pekiştirir.

  1. Makattan ilişkiye girmemek şartıyla, diledikleri şekilde iliş­kide bulunabilirler:

Câbir (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Yahudiler, Müslümanla­ra; «kadına arkadan yaklaşılırsa, çocuk şaşı olur’ dediler. Bunun üzerine Yüce Allah’ın şu ayeti nazil oldu; «Hanımlarınız, tarlala-rınızdır; tarlanıza dilediğiniz şekilde yaklaşabilirsiniz.[568] Bunun üzerine Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘Hanımınıza, va-jina’dan olmak şartıyla önden ve arkadan yaklaşabilirsiniz’ bu­yurdu.[569]

  1. Makat haricinde herşekilde eşler birbirlerinin vücuduna temasta bulunarak ilişkiye girebilirler. Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘Hiç şüphesiz Allah hakkın söylenmesinden haya etmez; hanımlarınızla makatlarından ilişkiye girmeyiniz [570] buyurmuştur.

İbn Abbâs (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘hayvana tecavüz edene ve hanımıyla makattan ilişkide bulunana Allah, kıyamet günü (Rahmet nazarıyla) bakmaz.[571]

İbn Mesûd (radiyallâhu anh)’a, ‘bir adam, hanımımla ne­reden ve nasıl istersem ilişkiye girebilir miyim?’ diye sordu. O; ‘evet’ dedi. Bunun üzerine orada bulunanlardan biri;«makaüan ilişkiyi kastediyor!» deyince, İbn Mesüd; «hanımların makatları size haramdır» dedi.[572]

 

Hatırlatma:

Makattan ilişkiye girmek haramdır. Ancak makat dışında, kalçalardan ve arka taraftan yaklaşmak caizdir. -Allah, en doğ­rusunu bilir.

Hayızlı iken cinsel ilişkiye girmek caiz değildir: Daha önce hayız konusunda da belirtildiği gibi, cinsel İlişkiye girmek dışında, hay izli hanımıyla kişi her türlü yakınlıkta bulunabilir. Özür kanaması olan kadınla, cinsel ilişkide bulunmanın bir sa­kıncası yoktur.

Cinsel ilişki ikinci defa tekrarlanmak istendiğinde namaz abdesti alınmalıdır. Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘Biriniz hanımıyla ilişkide bulunduktan sonra tekrarla­mak isterse, (namaz abdesti gibi) abdest alsın buyurmuştur.[573]

Cinsel ilişki için eşlerin tamamen soyunmasında bir sakınca yoktur: Daha önce de belirtildiği gibi, eşler arasında avret [574] yoktur. Bu konuda nakledilen şu rivayet sahih değildir, münkerdir; ‘Herhangi biriniz hanımına yaklaştığında avret yerle­rinin üzerine Örtü koysun; çırılçıplak soyunmasınlar.[575]

 

Kadın, Cinsel İlişkide Bulunmak İsteyen Kocasını En­gellemesi Caiz Değildir.

Ebû Hureyre (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Peygamber (sal­lallâhu aleyhi ve sellem); «Kocası, hanımını yatağa çağırdığında kadm gelmek istemezse, sabaha kadar melekler ona lanet eder» buyurmuştur.[576]

 

Yabancı Bir Kadına Gözü İlişen Kişi, Eşine Dönüp Onunla Birlikte Olmalıdır:

Câbir (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir kadm gördü ve hemen eşi Zeyneb’in yanına döndü. O esnada Zeyneb bir deriyi (tabaklamak için) ovuyor­du. Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ihtiyacını gördü/eten sonra, sahabelerinin yanma çıktı ve; «Şüphesiz ki kadın şeytan suretinde gelir, şeytan suretinde gider. Birinizin gözüne bir kadm iliştiğinde hemen hanımına gitsin. Böylelikle nefsinin arzusunu gidermiş olur» buyurdu.[577]

 

Eşlerin Aralarındaki İlişkiyi, Başkalarına Anlatmala­rı Caiz Değildir:

Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘Kıyamet günü, Allah katında insanların en şerlisi, hanımıyla birlikte olduktan sonra onun sırrını yayandır.[578]

Eşler arasındaki ilişkinin anlatılmasını gerektiren serî bir maslahat olması durumunda anlatılması caizdir. Örneğin şeriatın beyanı için, Peygamberimiz {sallallâhu aleyhi ve sellem)’in ha-nımlarıyla olan ilişkisinin anlatılması gibi. Allah en doğrusunu bilendir.

Yolculuktan ansızın dönülmemelidir, kişi ne za­man döneceğini hanımına bildirmelidir; Kadının eşi İçin temizlenmesi, kokulanması ve süslenip hazırlanması için, erkek seyahatten ne zaman döneceğini hanımına bildirmelidir. Câbir (radiyallâhu anh} anlatıyor; ‘… Medine’ye yaklaştığımızda şehre girmeye hazırlandık. Bunun üzerine Peygamber (sallallâhu aley­hi ve sellem); «Ağır olun! Tâ ki dağınık saçlı kadının taranması; kocası evde olmayanın kasıklarını tıraş edebilmesi için şehre ge­celeyin yâni yatsı zamanı gireliml» buyurdu.[579]

 

Emzikli Kadınla Cinsel İlişkide Bulunmak Caizdir:

Âişe (radiyallâhu anhâ), Cüdâme binti Vehb El-Esediyye’-den naklederek anlatıyor; Cüdâme Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem}’i şöyle buyururken işitmiş; «Vallahi giy leyi/emzikli ka­dınla cinsel ilişkiyi yasaklamak içimden geçti. Ancak Rumların ve Farsların böyle yaptıklarım ve bunun çocuklarına bir zarar vermediğini hatırladım. Hadiste geçen ‘gîyle’ kelimesi, emzikli kadınla cinsel İlişki anlamındadır. Ancak bu kelimenin, hamile kadının emzirmesi anlamında olduğu da söylenmiştir.

 

Azil Yapmak/Dışarı Boşalmak Mekruhtur:

Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e azil yapmak sorulduğunda; ‘bu, bir kız çocuğunu gizlice canlı halde mezara gömmektir Ruhlar (bedenlerle) birleştirildiğinde, diri diri toprağa gömülen kızlara, «suçunuz neydi, hangi günah sebebiyle öldürüldünüz?» diye sorulur  buyurmuştur.

Câbİr (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Bir adam Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellemj’e; «Bir cariyem var, onunla ilişkide bulunurken azil yapıyorum, (bu caiz midir?)» diye sordu. Rasu-lullah (sallallâhu aleyhi ve sellem); «hiç şüphesiz bu davranışın, Allah’ın iradesine engel olamaz, ister azil yap, ister yapma! Onun için takdir olunan gerçekleşecektir» buyurdu. Aynı adam bir süre sonra tekrar geldi ve; «Câriye gebe kaldı!» dedi. Bunun üzerine Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem); «Ben onun için takdir edilenin gerçekleşeceğini sana bildirmiştim» buyurdu.

Câbir (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) zamanında, Kuran nazil olmaya devam eder­ken bizler, azil yapıyorduk.

Nasslar, azil yapmanın mekruh olduğunu göstermektedir. Ayrıca bilinmelidir ki, kişi azil yapsa da, yapmasa da, Aİlah yara­tacağını yaratacaktır.

Hamilelikten Korunma Yöntemleri:

Korunma yöntemlerini, azil/dışarıya boşalma, süresiz ve sü­reli kısırlık olmak üzere üç bölüme ayırmak mümkündür.[580]

  1. Azil konusuyla ilgili gerekli açıklamalar daha önce yapıldı. Kadınların süreli kısırlık için kullandıkları haplar ve benzer ilaçlar azil hükmündedir. Ancak azil yapmak, ilaçlardan sakınmak daha ihtiyatlıdır. Hamilelikten korunmak için ilaçlar kullanılması, rızık darlığı veya fakirlik korkusuyla yapılıyorsa, hiç kuşkusuz haram­dır. Çünkü bu tür şeyler, geçmiş ve gelecek nesillerin rızkına kefil olan Yüce Allah hakkında kötü zan beslemektir. Nitekim Yüce Allah; ‘Geçim sıkıntısı korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyiniz; on­ları da sizleri de biz rızıklandırıyoruz[581] buyurmuştur.
  2. Yumurtaları veya rahmi aldırarak ebedi kısırlık ise, -âlim­lerin İttifakıyla- haramdır. Çünkü bu davranış şeriatın gelecek ne­silleri korumak ve artırmakla ilgili emrine aykırıdır. Ancak hamile kalması durumunda anne sağlığı tehlikeye giriyorsa veya buna benzer ciddi zaruretler söz konusuysa caiz olur.
  3. Süreli kısırlık, daha önce de belirtildiği gibi azil hükmünde olup caizdir. -Allah en doğrusunu bilir-.

 

Tüp Bebek Veya Aşılama Yöntemiyle Hamilelik:

Tüp bebek veya aşılama yöntemiyle, bilinen tabi ilişkinin dı­şında farklı yollarla oluşan hamileliği kastetmekteyiz.

Dr. Zekeriya El-Berrî’nin de dediği gibi, çocuk istemelerine rağmen normal ilişkiyle veya farklı rahatsızlıkları nedeniyle ço­cukları olmayan çiftlerin, kendi eşlerinin menisi kullanılarak aşı­lama yöntemiyle hamile kalmaları caizdir. Fakat yabancı bir erke­ğin menisinin kullanılması durumunda ise haramdır. Çünkü bu zina anlamında olup, nesebin karışması demektir. Bu durumda çocuk, kendi sulbünden almadığı bir babaya nispet edilecektir. Oysa birinci durumda, çocuk kadının kendi kocasından olmaktachr ve herhangi bir nesep ve soy karışması söz konusu değildir. Bu nedenle çocuk bütün haklarını kazanmaktadır. Haram olan ikinci durumda, -yani yabancı bir erkeğin menisinin kullanılması durumunda- İse, nesep sabit olmamaktadır. Çocuk zinadan olma çocuk hükmünü almaktadır.[582]

Mısır fetva dairesi, yukarıda işaret ettiğimiz şartlar ve kurallar İçerisinde tüp bebek ve aşılama yöntemleriyle hamileliğin caiz olduğuna dair fetva vermiştir. Bu fetva, son derece titizlikle on bir kurala dayandırılmıştır. Bunlar;

  1. Nesli korumak, islamşeriatının gözettiği zorunlu maksat­lardandır. Bu nedenle nikâh meşru kılınmış, zînâ ve evlat edinme yasaklanmıştır.
  2. Kadın ve erkeğin cinsel teması, her iki neslin de devamı için tek vesiledir. Bundan zaruretler haricinde vazgeçilemez.
  3. Haram olmayan yöntemlerle tedavi caizdir. Bu can gü­venliği, eşlerden birinin veya her ikisinin kısırlık tedavisi gibi bazı durumlarda vacip olur.
  4. Kadına, kendi kocasının menisinin aşılanması, başka bir insan veya hayvan menisiyle değiştirilmediği veya karıştır ılmadı-ğmdan -şüphe duyulmayıp- emin olunduğu sürece caizdir. Me­ninin kadının kocasına ait olduğu sabit olduğu sürece nesep sabit olur. Kadına, kocasının dışında başka birinden alınan meniyle aşılama yapılması haramdır; anlam ve sonuçlan itibariyle bu zina hükmündedir.

5.Yumurtasına, yabancı bir erkeğin menisi aşılandıktan son­ra yumurtası, meninin ait olduğu erkeğin hanımına nakledilmesi zina hükmündedir ve haramdır.

  1. Hamile kalamayan bir kadının yumurtası alınıp, dışarı­da kendi kocasının menisiyle aşılandıktan sonra, başka bir insan veya hayvan menisiyle hiçbir değiştirme ve karıştırma olmaksızın tekrar ait olduğu kadının rahmine konması caizdir.
  2. Kadının yumurtası, kocasının menisi alınıp, başka bir hay­vanın rahminde birleştirilerek, belirli bir süre bekletildikten son­ra, yumurtanın ait olduğu kadının rahmine tekrar yerleştirilmesi haramdır. Bu tür bir uygulama, Yüce Allah’ın arzında halifesini ifsat etmektir.
  3. Haram yöntemlerle hamile kalan kadının doğurduğu ço­cuk, şer’an kocasına ait olmaz. Hanımının başka bir erkekle fiili ilişkisinden veya başka bir erkeğin menisinden hamile kalmasını kabullenen bir erkek, İslam şeriatında ‘deyyus’ olarak isimlendi­rilir.
  4. 9. Haram yöntemlerle yapılan aşılama sonucunda doğan çocuk, zorla babasına nispet edilemez. Çocuğu doğuran anneye nispet edilir ve tamamen fiili zina çocuğu hükümleri uygulanır.
  5. Konu uzmanı doktorun haram yöntemlerle mesleğini icra etmesi, hangi suretle olursa olsun meşru değildir. Günahtır ve kazancı haramdır. Doktorun mesleğini mubah olan sınırları koruyarak icra etmesi gerekir.
  6. 11. Belirli vasıflardaki kişilerin menilerinin alınıp, daha son­ra bunların belirli niteliklerdeki kadınlara aşılanmak üzere sperm bankalarının oluşturulması, aile yapısını bozguna uğratan büyük bir felakettir. Allah’ın dilediği, aile hayatının sona erdiği alarmı­dır.

 

Eşlerin Karşılıklı Haklan:

 

a) Erkeğin Hanımı Üzerindeki Hakları:

Erkeğin haklan temelde şu âyet-i kerîmeye dayanır; ‘Allah’­ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve erkekler mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur. Onun için Sâliha kadınlar itaatkar­dır, Allah’ın kendilerini korumasına karşılık gizliyi (kimse görme-se de namuslarını) koruyucudurlar. Baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve (bunlarla yola gelmezse hafifçe) dövün. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yüce­dir, büyüktür.[583]

Erkeğin hanımı üzerindeki haklan çok büyüktür. Nitekim Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve seHern); Kocanın hanımı üzerindeki hakkı, şayet bir yarası olsa ve hanımı onu yalasa; ya da, burun deliğinden irin veya kan aksa ve hanımı onu yalasa dahi hakkını ödemiş olmaz…» buyurmuştur.[584] Başka bir riva­yette de; ‘İnsanlardan birisinin bir diğerine secde etmesini emre­decek olsaydım kadının kocasına secde etmesini emrederdim” buyurmuştur.[585]

Kadının kocasına itaati, ona cenneti vacip kılar. Peygambe­rimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘Kadın beş vakit namazı kıl­dığında, bir ay orucu tuttuğunda, namusunu koruyup, kocasına itaat ettiğinde; ona «Cennetin hangi kapısından istersen Cennete gir!» denir.[586]

 

A) Erkeğin Hanımı Üzerindeki Hakları:

Yukarıda zikredilen nasslardan da anlaşıldığı gibi, Mümin bîr kadına yaraşan, kocasının haklarına dikkat etmesidir. Bu haklar şunlardır;

  1. Kocasının isteklerine itaat etmesi:

Husayn bin Muhsan halasından naklediyor; ‘Rasulullah (sal­lallâhu aleyhi ve sellem)’e geldim. Bana; «senin eşin var mı?» diye sordu. Ben; «evet» dedim. Bana; «neden ondan uzaktasın?» dedi. Ben; «ihtiyaç hissetmedikçe onu aramam» dedim. Bana; «ona karşı nasıl böyle davranırsın?! Hiç kuşkusuz o senin (ya) Cennetin, (ya da) Cehennemindir» buyurdu.[587]

Peygamberimiz (sallalîâhu aleyhi ve sellem)’e, en hayırlı ka­dın hakkında sorulduğu zaman; ’emrettiğinde [eşine] itaat eden, baktığında mutluluk veren, bulunmadığında namusunu ve malını koruyandır [588] buyurmuştur.

 

Hatırlatma:

Kadının kocasına itaati, mutlak değildir. İtaatte Yüce Allah’a isyan olmaması şarttır. Şayet kocası, başörtü takmamasını veya namaz kılmamasını ya da hayızlı iken veya makattan ilişkiye gir­mek istemesi durumunda ona itaat edilmez. Çünkü Peygambe­rimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘Allah’a isyan olan bir konuda hiçbir kimseye itaat edilmez; itaat ancak maruf/doğru ve iyi şey­lerde o/ur’ [589] buyurmuştur.

  1. Kadının evinde oturması, kocasının İzni olmadan çıkma­ması:

Hanımların evlerinde oturmasıyla ilgili olarak Yüce Allah, şöyle buyurmuştur; ‘Evlerinizde vakarınızla oturun. İlk câhili-ye (dönemi kadınlarının açılıp saçılarak, zînetlerini göstererek yürüyüşü gibi yürümeyin. Namazı kılın, zekâtı verin, Allah’a ve Rasulüne itaat edin.[590] Şeyhu’l-Islam der ki; ‘Kocasının İzni ol­madan, kadının evinden çıkması helal değildir. … Şayet kadın, kocasından izin almadan evinden çıkarsa, itaatsizlik etmiş olur. Allah’a ve Rasulüne isyan etmiş olur ve cezayı hak eder.[591]

  1. Kocası yatağına çağırdığında ona itaat etmesi: Bu konu­daki gerekli açıklamalar, cinsel ilişki âdabında geçti.
  2. Evine kocasının izni olmadan kimseyi almaması:

Rasuiullah (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘… Sizin hanımları­nız üzerindeki hakkınız, hoşlanmadığınız bir kimseyi evinize almamalarıdır.[592] ‘Kocası varken, kocasının iznini almadan bir kadın kimseye evine girme izni vermesin [593] buyurmuştur.

Bu gibi durumlar, kocasının razı olup-olmayacağını bilme­mesi durumunda söz konusudur. Ancak kadın, kocasının razı olacağını bilmesi durumunda, evine kabul etmesi caiz olan kişiyi evine almasında bir sakınca yoktur. -Allah, en doğrusunu bilir.

  1. Kocasıyla birlikteyken, izin almadan nafile oruç tutma­ması:

Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘Kocası varken, kocasının iznini almadan bir kadının (nafile) oruç tutması helal değildir.[594] buyurmuştur.

  1. Kocasının malından izinsiz İnfakta/bağışta bulunmaması;

Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘Hiçbir kadın, kocasının evinden ondan izinsiz infakta/bağışta bulunmasın [595] buyurmuştur.

Zekat ve sadakalar bölümünde bu konuyla ilgili açıklamalar­da bulunulmuştu.

  1. Kocasına ve çocuklarına hizmet etmesi:

AH (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Fâtıma aleyhisselâm’m el değirmeniyle hububat öğütmekten eli rahatsızlanmıştı. O sırada Rasuîullah (saUallâhu aleyhi ve sellem)’e savaş esirlerinin getiril­diğini duydu. Onlardan bir hizmetçi istemek için babasına gitti, fakat onu evde bulamadı. Durumunu Âişe’ye anlattı. Daha sonra Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) geldiğinde, Âişe konuyu ona bildirdi..[596]

Ebû Bekir Sıddîk’in kızı Esma (radiyallâhu anhumâ) anla­tıyor; ‘Zübeyr, benimle evlenmişti. Fakat kendisinin yeryüzünde mal ve köle nâmına atından başka hiçbir şeyi yoktu. Ben onun atının yemini verir, nafakasına bakar, işlerini görür, su devesi için çekirdek kırar, onun yemini ve suyunu verir, kovasını tamir eder, hamur yoğururdum. Ekmek yapmayı beceremiyordum. Benim için Ensar’dan bazı komşu kadınlar ekmek yapıyorlardı. Doğru kadınlardı. Zübeyr e, Rasuîullah (sallallâhu aleyhi ve sellemj’in parsellediği yerden çekirdeği başımın üstünde taşıyordum. Ki bu yer bir fersahın üçte ikisi uzaklıktadır.[597]

Alimler, kadının kocasına hizmet etmesinin hükmü, vacip mi, müstehap mı, olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürmüş­lerdir. Fakat hiç kuşkusuz bu hizmet, İyilik ve takvada yardım­laşmaktır. Fakat bu, erkeğin hanımına hiç yardım etmeyeceği anlamına gelmez. Nitekim Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) eşlerine yardımcı olmaktan geri durmamıştır. Âİşe {radi­yallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasuluüah (sallallâhu aleyhi ve sellem) hanımlarına işlerinde yardım ederdi. Namaz vakti geldiğinde na­maza çıkardı.[598]

Erkek, hanımının halini gözetmeli, ona ağır işler yükleme-meli, üstesinden gelemediği işlerde ona yardımcı olmalıdır.

  1. Kadın namusunu, çocuklarını ve malını korumalıdır.

Yüce Allah şöyle buyurmuştur; ‘Sâliha kadınlar itaatkârdır, Allah’ın kendilerini korumasına karşılık gizliyi (kimse görmese de namuslarını) koruyucudurlar.[599] Taberî bu âyet-i kerîmenin tefsirinde şöyle der; ‘Sâliha kadınlar, eşlerinin gıyabında kendile­rini, namuslarını ve mallarını korurlar. Bu, Allah Teâlâ’nın onlara vacip kıldığı bir hakkıdır’.

Nitekim Peygamberimiz (saîlallâhu aleyhi ve sellem), ‘kadın­ların hayırlısı, kendisini ve malını koruyandır.[600] buyurmuştur.

  1. Kadın kocasına teşekkür edebilmeli, onun güzel vasıflarını inkâr etmemeli ve onunla iyi geçinmelidir:

Abdullah bin Amr (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasuluitah (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurdu ki; «Kocasına muhtaç oldu­ğu halde, ona teşekkür etmeyen kadına, Allah (rahmet nazarıyla) bakmaz» [601]

İbn Abbâs (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallallâhu aleyhi uesellem) buyurdu ki; «Ben cehennemi gördüm. Bugünkü gördüğüm manzara gibisini hiç görmemiştim. Cehennemliklerin çoğunu kadınların oluşturduğunu gördüm’ buyurdu. Sahabeler; «Neden, ey Allah’ın Rasulü!» dediler. Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem); «Nankörlükleri nedeniyle» buyurdu. «Allah’a karşı mı nankörlük ediyorlar?» denildi, «kocalarına karşı nankörlük eder­ler ve iyiliğe karşı da nankörlükte bulunurlar. Onlardan birine her zaman iyilik etsen, sonra da senden (hoşlanmadığı) bir şey görse hemen; «Senden hiç bir hayır görmedim kil» der, buyurdu.[602]

Burada sadece dille yapılan teşekkür kastedilmemektedir. Burada kastettiğimiz teşekkür, güler yüzlü, tatlı dilli olması, haya­tı eşini ve çocuklarını sahiplenerek, İhtiyaçlarını en güzel şekilde karşılayıp, ihmalkâr davranmayarak ve şikayetçi olmayarak ha­yat sürmesidir.

  1. Kocası için güzel giyinmeli ve süslenmelidir:

Daha önce birkaç defa zikrettiğimiz hadiste, Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘kadınların hayırlısı emrettiğinde [eşine] itaat eden, baktığında mutluluk veren, bulunmadığında namusunu ve malını koruyandır.[603] buyurmuştur.

  1. Sâliha kadın, kocasının kendisine ve çocuklarına yaptığı harcamaları küçük görüp, başa kakmaz:[604]

Hiç kuşkusuz, başa kakmak sevapları ve mükâfatları yok eder. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur; ‘Ey iman edenler! Malını gösteriş için hayra veren, gerçekte Allah’a ve âhiret gününe inanmayan kimseler gibi, başa kakmak ve eziyet etmek sure­tiyle yaptığınız hayırlarınızı iptal etmeyin..[605]

  1. Aza razı olmalı, kanaatkar davranmalı, kocasını gücü­nün üzerinde zorlamamalıdır;

Yüce Allah şöyle buyurmuştur; ‘İmkânı geniş olan, nafakayı imkânlarına göre versin. Rızkı daralmış bulunan da nafakayı, Al­lah’ın kendisine verdiğinden ayırsın. Allah hiç kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemez. Allah, daima bir güçlükten sonra bir kolaylık yaratır.[606]

  1. Kocasına eziyet veren ve onu kızdıran davranışlarda bu­lunmamalıdır:

Muâz b. Cebel (radiyaüâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sal­lallâhu aleyhi ve sellem) buyurdu ki; «Bir kadın dünyada koca­sına eziyet ederse, Cennet’te ona eş olacak huriler şöyle derler; Kahrolası kadın! O erkeğe eziyet etme! O senin yanında misafir­dir, senin yanından ayrılıp bize gelecektir.[607]

  1. Eşinin anne-babasına ve akrabalarına iyi davranmalı­dır:[608]
  2. Serî bir gerekçe oluşmadıkça, kocasının kendisini boşa­masını istememelidir:

Sevbân (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallallâ­hu aleyhi ve sellem) buyurdu ki; «Geçerli bir sebep olmaksızın kocasından boşanmak isteyen kadına, Cennetin kokusu haram­dır.[609]

  1. Kocası vefat ettiğinde, dört ay on gün yas tutmalıdır:

 

B) Kadının, Kocası Üzerindeki Hakları:

Bu haklar, mehir ve nafaka gibi mali haklarla, malî olmayan haklar olarak iki kısımdır. Mali haklarla ilgili açıklamalar daha önce zikredildi. Mali olmayan haklar şunlardır;

  1. Hanımıyla güzel geçinmeli, ona iyi davranmalıdır:

Erkek, hanımına eziyet etmemeli, gücü yettiği halde onun haklarını görmezden gelmemelidir. Hanımına sıcak davranmalı, güler yüzlü ve neşeli olmalıdır. Bu konuda esas alınan nasslar şunlardır;

Yüce Allah; ‘Hanımlarla iyi geçinin [610] ‘Erkeklerin kadınlar üzerindeki haklan gibi, kadınların da erkekler üzerinde bir takım iyi davranışa dayalı haklan vardır [611] buyurmuştur.

Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘Sizin hayırlı olanlarınız, hanımlarına iyi davrananlardır; Aranızda ailesine en iyi davranan benim [612] buyurmuştur. İyi geçinmek  güzel davranmak’ ifadesi, bütün haklan ku­şatan genel bir tanımlamadır. Bu ifadeden sonra zikredeceğimiz her şey bunun bir kısmını açıklamaktan ibaret olacaktır. Daha fazla özen gösterilmesi ve dikkat edilmesi için bu konuda bazı şeyleri zikredeceğiz. Bunlar;

  1. Hanımlara nazik olunmalı, onlara ilgi gösterilmeli ve -kü­çük yaşta iseler- yaşlarının küçüklüğü dikkate alınmalıdır:

Bu konuda Rasuluilah (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir eş olarak erkekler için en güzel örnektir. Aişe (radiyallâhu anhâ) an­latıyor; ‘Bir gün Rasuluilah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’i odamın kapısında gördüm. Habeşliler ise mescitte [harbeleriyle] oynu­yorlardı. Rasuluilah (sallallâhu aleyhi ve sellem) oynamalarını seyretmem için beni elbisesiyle örtmüştü. Ben ayrılıncaya kadar bakmaya devam ettim. Genç kızların, eğlenceye olan düşkünlük­lerini dikkate alınız.[613]

Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Âişe (radiyallâhu anhâ)’yi koşu yarışına davet ederek; ‘gel seninle yarışa­lım» demiştir. Yarışta Aişe validemiz kazanmıştı. Aişe validemiz şişmanladıktan sonra ikinci defa yarışmışlar ve Peygamberimiz (sallallâhu aieyhİ ve sellem) kazanmıştı. Gülümseyerek Aişe vali­demize; «bu, ilk yarışa karşılık oldu» demişti. [614]

Aişe (radiyallâhu anhâ) anlatıyor; ‘Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in yanında (pamuktan yapılmış oyuncak) be­beklerle oynardım. Benimle birlikte oynayan kız arkadaşlarım vardı Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) girdiğinde, utanır saklanırlardı. O da, onları bana gönderirdi.[615]

  1. Hanımıyla birlikte gece sohbetleri yapmalı, onu dinlemeli ve onunla konuşmalıdır:

İşte Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)! Oturmuş, Müminlerin annesi Aişe (radiyallâhu anhâ)’yi dinliyor. Ona, eşlerinin hiçbir haberini gizlememek üzere anlaşmış kadınların olayını anlatıyor. Bu Ummü Zer’in rivayet ettiği hadistir. Uzun olmasına rağmen, Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bıkkınlık göstermeksizin onu dinliyor.

Aişe (radiyallâhu anhâ) anlatıyor; ‘(Bir zamanlar) on bir ka­dın bir yerde oturdu. Kocalarının hallerinden hiçbir şeyi gizleme­den birbirlerine anlatacaklarına dair sözleştiler.

Birinci kadın: ‘Benim kocam, sarp dağ başında cılız bir deve etidir. Kolay değil ki, çıkılsın; semiz değil ki taşınsın!’ dedi.

İkinci kadın: ‘Kocamın halini açığa çıkarıp yayamam. Çünkü korkarım ki, onu(n hallerini bitirmeden) bırakamam. Onun fena­lıklarını sayacak olsam, gizli-açık her halini sayıp dökmek zorun­da kalırım. Bu(nları anlatarak bitirmek) ise imkânsızdır’ dedi.

Üçüncü kadın: ‘Benim kocam, aklı kıt bir insandır. Konuşur­sam boşanırım, susarsam (kocamdan) uzak düşerim [616] dedi.

Dördüncü kadın: ‘Kocam, (Necid çölünün) gece hayatı gibi­dir. Ne sıcaktır, ne soğuk! Ne korkulur, ne de bıkılır!’ dedi.[617]

Beşinci kadın: ‘Kocam girdiğinde pars gibidir; Çıktığında as­lan gibidir. Evdeki masrafı sormaz’ dedi.[618]

Altıncı kadın: ‘Kocam oburdur. Yemek yerse silip süpürür, içerse su kabını kurutur, yatarsa yorganına sarılır, üzüntümü gi­dermek için elini elbiseme bile sokmaz!’ dedi.[619]

Yedinci kadın: ‘Kocam, iktidarsızdır -veya aptal- bir kimse­dir. İşleri üzerine yığılır. Her dert onu bulur. Ya başını yarar, ya kolunu kırar, ya da ikisini birden yapar!’ dedi.

Sekizinci kadın: ‘Kocama dokunuş, tavşana dokunuş gibidi-r(yumuşacıktır). Kokusu, zâferan kokusu gibidir (hoş kokar).

Dokuzuncu kadın: ‘Kocamın evi yüksek direklidir, kılıcının kını uzundur, ocağının külü çoktur, evi de İnsanların toplantı ye­rine yakın bir kimsedir’ dedi.[620]

Onuncu kadın: ‘Kocam(ın adı), Mâlik’dir. Hem de ne Mâlik! Mâlik bunlardan [621] çok daha hayırlıdır. Onun devesi çoktur ama yayılacak yeri azdır [622] Ud sesini işittiklerinde kesinlikle boğazla­nacaklarını anlarlar.

Onbirinci kadın: ‘Kocam Ebû Zerdir.[623] Kocam Ebû Zer iyi huylu bir kimsedir! Ziynetten kulaklarımı şakırdattı. Pazıları­mı tombullaştırdı. Beni sevindirdi. Benim de gönlüm ferah oldu. Beni ‘Şık’ denilen dağ başında küçük bir koyun sürücüğü olan bir kabile içerisinde buldu. Sonra beni atları kişner, develeri böğü-rür, ekinleri sürülüp taneleri ayrılan, mutlu bir aileye kattı. Onun yanında ne konuşursam konuşayım azar İşitmem. Uyurum, sa­bah olunca da uyurum.[624] (Bol bol süt) içerim, artık içecek halim kalmaz.[625] Ebû Zer’in annesine gelince; Ebû Zer annesi iyi huy­lu bir kadındır! Ambarlan büyük, evi geniştir. Ebû Zer’in oğluna gelince; Ebû Zer’in oğlu, iyi huylu bir kimsedir! Yatağı soyulmuş hurma lifi gibidir. Onu, ancak bir kuzunun budu doyurur. Ebû Zer’in kızına gelince; Ebû Zerin kızı, iyi huylu bir kızdır! Annesine ve babasına İtaatkârdır. O dilber kızın vücudu, elbiseyi doldurur. Güzelliği, akranlarını kıskandırır. Ebû Zer’in cariyesine gelince; Ebû Zer’in cariyesi, sadakatli bir cariyedir! Aile sırlarımızı (ortalı­ğa) yaymaz. Evimizin azığını döküp saçmaz. Evimizi de kuş yu­vasına çevirmez, (temiz tutar). Tulumlarımızda süt çalkalanırken Ebû Zer çıkıp gitti. Yolda bir kadına rastladı. Kadının yanında pars gibi (çevik) iki çocuğu vardı. Bu iki çocuk, kadının böğrünün altındaki memeleriyle oynuyorlardı. (Kocam bu kadını sevmiş, bu sebeple) hemen beni boşayıp onunla evlendi. Ben de ondan sonra eşraftan bir adamla eviendim. Yürüyüşü iyi olan ata biner. Eline ‘Hattı’ türü mızrak alır. Evime birçok deve getirir. Bana her hayvandan bir çift verip: ‘Ey Ümmü Zer! Akrabana da ver!’ der­di. Ama onun bana verdiği her şeyi toplasam Ebû Zer’in kapları­nın en küçüğünü bile doldurmaz’ dedi.

(Kadınların konuşmalarını anlattıktan sonra) Âişe (radiyal-lâhu anhâ), Rasulullah (salhUâhu aleyhi ve selîem)’in kendisine şöyle dediğini söylüyor; «Ey Âişe! Ben senin için, Ummü Zerrin yanındaki Ebû Zer gibiyim» [626]

  1. Erkek hanımına dinini öğretmeli, Allah’a ve Rasulüne ita­ate teşvik etmelidir:

Erkeğin hanımına iyi davranması, onunla güzel geçinme­si, şefkatli ve merhametli olması istendiği gibi, onu eğitmekten kaçınmaması, Yüce Allah’a itaate teşvik edip yönlendirmesi de istenir. Nitekim Sânı Yüce Allah; ‘Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyunuz [627] bu­yurmuştur.

Ümmü Seleme (radiyallâhu anhâ) anlatıyor; ‘Bir gece Pey­gamber (sallallâhu aleyhi ve seiîem) uyandı ve; «Subhanaüah! Bu gece ne de çok fitneler indirildi! Ne de çok hazineler açıldı! Odalarda bulunanları uyandırın, dünya da giyih olanların birço­ğu âhirette çıplak kalacaktır!» buyurdu.[628]

Ebû Hureyre (radiyalîâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sal­lallâhu aleyhi ve sellem) buyurdu ki; «Gece kalkıp namaz kılan ve hanımım namaza kaldıran, kalkmadığında yüzüne su serpen adama, Allah merhamet etsin! Gece kalkıp namaz kılan ve koca­sını namaza kaldıran, kalkmadığında yüzüne su serpen kadına, Allah merhamet etsin!.[629]

  1. Allah’ın şeriatına aykırı olmadığı sürece, erkek hanımının bazı kusurlarını görmezden gelmelidir:

Bunu bize Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tav­siye etmektedir. Ebû Hureyre (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Ra­sulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem); «Mümin bîr erkek, Mümin bir kadına buğz etmesin. Çünkü onun bir huyunu beğenmezse başka bir huyunu beğenir» buyurdu.[630]

  1. Hanımının yüzüne vurarak veya ona çirkin sözler söyleye­rek onu incitmemelidir:Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); Yüze vur­mayın ve çirkin sözler söylemeyin.[631] ‘Köle döver gibi, hiçbi­riniz hanımını dövmesin! (Önce dövüp) sonra da gün sonunda onunla cinsel ilişkide (mi) bulunacak! [632] buyurmuştur.

Peygamberimiz {sallallâhu aleyhi ve sellem) hanımlarını döv-mezdi. Âişe (radiyallâhu anhâ) anlatıyor;

Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve seUemj’m ne hizmetçisine, ne de hiçbir hanımına hiç vurduğunu görmedim. Allah yolunda kendisine karşı konulmaya çalışılması -cihad- dışında asla eliyle bir şeye vurmamıştır.[633]

 

Hatırlatma:

Eşinin meşru isteklerine itaat etmeyen, geçimsizlik çıkaran kadınların, âyet-i kerîme’de belirtildiği şekilde hafifçe dövülmesi caizdir. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmuştur; ‘Baş kaldır­masından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve (bunlarla yola gelmezse hafifçe) dövün. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür.[634] Bu âyete göre, hanımların dövülmesi dört şartla caizdir;

  1. Hanımların haksız oldukları sabit olduktan sonra, öncelikle nasihat edilmelidir.
  2. Nasihatten sonuç alınamadığında, yatakta yalnız bırakıl­malıdır.

III. Bundan da sonuç alınamadığında, bir yerinin kırılma­sı, morarması, şişmesi gibi vücuduna zarar gelmeyecek şekilde kaba etlerine vurulması caizdir. Bunda amaç kadının kibir ve gu­rur yapmasını önlemektir.

  1. Kadının eşine itaat etmeye başlaması durumunda, hiçbir surette ona vurulması ve kaba davranılması caiz değildir.
  2. Darıldığında evi terk etmemesi -ayrı kalmak istediğinde evin içinde odasını ayırması, onu terk edip gitmemesi-:

Peygamberimiz (sallaliâhu aleyhi ve sellem}; ‘…Yüze vur­ma, kötü söz söyleme ve evin dışında (onu) terk etme [635] buyur­muştur. Serî bir maslahat olması durumunda, tavır anlamında evden ayrılmak caizdir. Nitekim Peygamberimiz (sallaliâhu aleyhi ve sellem) evin dışında bir ay hanımlarından ayrı kalmıştır. Bu konu ilâ’ bölümünde anlatılacaktır. -İnşaallah.

  1. Hanımına dürüst davranmalıdır:

Erkek, hanımını haramlardan korumak için ona olan sev­gisini sık sık dillendirmelidir. Peygamberimiz {sallaliâhu aley­hi ve sellem); ‘Osman bin Maz’ûn kendisini tamamen ibadete adadığında, onun üzerinde ailesinin de hakkının bulunduğunu hatırlatmış ve şöyle buyurmuştur; «Hiç şüphesiz ailenin de senin üzerinde hakkı vardır» [636]

  1. Fitne korkusu bulunmadığında, namazları camide cema­atle kılmak istediğinde veya akrabalarını ziyaret etmek istediğin­de hanımına izin vermelidir: Bununla ilgili açıklamalar ‘namaz’ konusunda zikredilmişti.
  2. Hanımının sırlarını ve ayıplarını başkalarına anlatmama-hdır: Erkeğin hanımı üzerindeki hakları konusunda bununla ilgili açıklamalar geçmişti.
  3. Hanımının ve çocuklarının ihtiyaçlarını ve nafakalarını -gücü nispetinde- karşı!amalidir:

Hanımının ve çocuklarının yemek, giyim ve barınma ihti­yaçlarının -gücü nispetinde- erkek tarafından karşılanması gere­kir. Çünkü Yüce Allah; ‘…Onların beslenmesi ve giyimi iyilikle babaya aittir.[637] buyurmuştur. Bu nedenle kadın, kocasının nafakasını karşılamaması durumunda, kocasının malından ihti­yacını -aşırılığa ve israfa kaçmadan- habersizce alması caizdir. ‘Ebû Süfyân’ın hanımı Hind, Peygamber (sallaliâhu aleyhi ve sellemYe geldi ve; «Yâ Rasulullah! Ebû Süfyân cimri bir adam­dır. Bana ve çocuklarıma yeterli nafakayı vermemektedir. Bu nedenle onun malından, ondan habersiz almaktayım. Bundan dolayı bana günah olur mu?» diye sordu. «Kendine ve çocukla­rına yetecek kadarını, maruf bir şekilde [638] onun malından ali» buyurdu.[639]

 

Hatırlatma:

Aşırı isteklerde bulunarak kadın, kocasına zulmetmemelidir. Aza razı olmasını ve kanaatkar davranmasını bilmelidir. Özellikle, maddi imkânsızlıklar ve elinin dar olduğu zamanlarda kocasına anlayış göstermelidir. Rasulullah (sallaliâhu aleyhi ve sellem)’in vasiyetine bağlı kalmalıdır. ‘Sizden daha aşağıda olanlara bakın! Sizin üstünüzde olanlara bakmayın! Bu, Allah’ın nimetini kü-çümsememenize daha uygundur.[640]

  1. Hanımının kendisi için süslenip hazırlandığı gibi, erkek de hanımı için hazırlanmalı ve kılık kıyafetine dikkat etmelidir:

İbn Abbâs (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Eşimin benim için süslenmesinden hoşlandığım gibi, hanımım için süslenmekten/ hhk-kıyafetime dikkat etmekten hoşlanmaktayım. (Çünkü Yüce Allah;) ‘Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınların da erkekler üzerinde birtakım iyi davranışa dayalı hakları vardır.[641] buyurmuştur.

  1. Erkek hanımı hakkında hüsnü zanna/güzeî düşüncelere sahip olmalıdır:

Yüce Allah şöyie buyurmuştur; ‘Erkek ve kadm Müminlerin, o iftirayı işittiklerinde kendi vicdanları ile hüsn-ü zanda bulunup; «bu apaçık bir iftiradır» demeleri gerekmez miydi? [642] ‘Ey iman edenler! Zandan çokça kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerini arkasından çekiştirmesin.[643]

Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘herhangi biri­niz uzun süre ayrı kaldığında, ailesinin yanma gece ansızın gel­mesin [644] buyurmuştur.

Erkek, hanımı hakkında hüsnü zan beslemekle birlikte, mu­hafazakâr ve ihtiyatlı olmalı, fitne ve fesada neden olabilecek şeylerden uzak durmalı ve şeriata aykırı davranmamalıdır.

‘Hâşim oğullarından birkaç kişi Esma binti ömeys’in yanına girmişlerdi. [Erkek misafirler orada iken] kocası Ebû Bekir Sıd-dîk gelmiş ve bu durumu hoş karşılamamıştı. Sonra bu konuyu, Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve seUemj’e anlatmış «girdiğimde hayırdan başka bir şey görmedim» demişti. Bunun üzerine Rasu­lullah (sallallâhu aleyhi ve sellem); «Hiç kuşkusuz Allah, Esmâ’yı (kötülüklerden) beri kılmıştır» dedikten sonra, minbere çıkarak; «Bu günümden sonra hiçbir adam, beraberinde bir veya iki kişi olmadan, kocası evde bulunmayan bir kadının yanma girmesin» buyurmuştur.[645] Hadisten anlaşıldığı gibi, Peygamberimiz (sal­lallâhu aleyhi ve sellem), Esma hakkında hüsn-ü zanda bulun­muş, onun hiçbir kötülükte bulunmayacağını teyit etmiştir. An­cak bununla birlikte erkeklerin, yalnız bir kadının yanına ancak iki veya daha fazla sayıda olmaları durumunda girmelerini em­retmiştir. Bu konuda şeytanın vesveselerine ve şüpheye imkân bırakmamıştır.

  1. Erkek birden fazla hanımla evli ise, onlar arasında yeme, içme, kıyafet ve konaklamak hususunda adaîetii davranmalıdır. Bu konuyla ilgili gerekli açıklamalar ileride yapılacaktır.

C) Eşler Arasında Ortak Haklar:

  1. Duygusal ve cinsel istifadenin helal olması: Nikâh akdi tamamlandıktan sonra, nafaka, mesken, ihramlı olmamak gibi diğer şartların da oluşmasıyla eşler arasında cinsel ilişki mubah olur.
  2. Aralarında miras hakkının oluşması: Nikâh akdinin ger­çekleşmesiyle birlikte, ikisinden birinin vefatı durumunda çiftler birbirlerine mirasçı olmaya hak kazanırlar.
  3. Güzel ilişkide bulunmak: Bununla ilgili gerekli açıklamalar daha önce yapılmıştı.
  4. Evlilik nedeniyle aralarında mahremliğin oluşması: Evlilik nedeniyle oluşan mahremlerin tanımı daha önce yapılmıştı.

 

Birden Fazla Evlilik

 

Meşruiyeti:

Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmuştur; ‘Eğer (kendile­riyle evlendiğiniz takdirde) yetimlerin haklarına riâyet edeme­mekten korkarsanız beğendiğiniz kadınlardan ikişer, üçer, dör­der alın. Haksızlık yapmaktan korkarsanız bir tane alın; yahut da sahip olduğunuzla yetinin. Bu adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır.[646]

Şanı Yüce Allah, bu âyet-i kerîmede yetimlerin velilerine hitap etmekte ve onlara şöyle buyurmaktadır; ‘Eğer sorumlulu­ğunuzda bulunan yetimlerle evlendiğiniz takdirde, onîarın me-hirlerini verememekten [647] endişe ederseniz, onlarla değil, başka kadınlarla evlenmeyi tercih ediniz. Allah Teâlâ bu konuda sizi darda bırakmamış, birden dörde kadar evlenmenize izin vermiş­tir. Birden fazla hanımla evlendiği takdirde, onlara adil davranmayarak- zulmedecek kimsenin bir evlilikle veya elinde bulunan cariyelerle yetinmesi vaciptir.[648]

Mümin neslin çoğalması İçin evlenmeyi teşvik eden deliller daha önce zikredilmişti. Ibn Abbâs (radiyallâhu anh), Saîd bin Cübeyr’e şöyle demiştir; ‘Evlen! Hiç şüphesiz bu ümmetin en hayırlısı, hanımı en çok olanıdır.[649]

Bu ve daha birçok delil, bazı şartlarla birden fazla evliliğin müstehap olduğunu göstermektedir.

 

Birden Fazla Evliliğin Şartları:

 

  1. Erkeğin, hanımlar arasında adaletli davranma gücüne sa­hip olması: Çünkü Yüce Allah; ‘…Haksızlık yapmaktan korkar-sanız bir tane alın…’ buyurmuştur.
  2. Kadınların fitnelerine/dedİ-kodu ve kıskançlıklarına dire­nebileceğinden ve onlardan dolayı Allah’ın haklarını ihlal etme­yeceğinden emin olması: Çünkü Yüce Allah; ‘.. .Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının. Eğer affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoş görür ve bağışlarsanız, bilin ki, Allah gafûr/çok bağışlayan ve rahîm/çok esirgeyendir.[650]
  3. Hanımlarının iffet ve namusunu koruyabilecek güce sa­hip olması: Kötülüklerden ve fitnelerden ailesini koruyabilmesi gerekir. Çünkü Allah, fesattan hoşnut olmaz. Nitekim Peygam­berimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); «Ey gençler! Sizden kimin evlenmeye gücü yetiyorsa, hemen evlensin. Çünkü evlilik, gözü (haramdan çevirmede) çok daha etkilidir, namusu daha çok ko­ruyucudur» buyurmuştur.[651]
  4. Hanımlarının ihtiyacını karşılayabilecek maddi güce sa­hip olması: Çünkü Yüce Allah; ‘Evlenme imkânı bulamayanlar,

Allah, lutfu ile onları varlıklı kılıncaya kadar iffetlerini korusun­lar.[652] buyurmuştur.

 

Birden Fazla Evliliğin Meşru Kılınmasının Hikmeti:

Birtakım nedenlerden dolayı, en adaletli ve en sağlıklı yolun birden fazla evliliğin mubahlığı olduğu konusunda hiçbir akıl sa­hibi şüphe duymaz. Bu nedenlerden bazıları şunlardır;

  1. Kadınların hayızlı olduğu, hastalandığı ve loğusa olduğu durumlarda, evliliğin en önemli gereği olan cinsel ilişkide bulu­nulamamaktadır. Erkek ümmetin artmasına vesile olmaya hazır olduğu ve bu konuda hiçbir suçu bulunmadığı halde, kadının mazeretinden dolayı bunu yerine getirememektedir.
  2. Allah’ın bir takdiri olarak, dünya nüfusunda, kadınlara oranla erkeklerin nüfusu daha azdır. Hayatın birçok alanlarında daha aktif bulunmaları nedeniyle ölüm oranları erkeklerde daha yüksektir. Erkeklerin tek evlilikle zorunlu tutulmaları durumunda, Önemli oranda kadınlar, evlilikten mahrum kalacaklardır. Böyle­likle fuhşa itiimiş olacaklardır.

Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), kıyametin ala­metleri arasında erkek nüfusunun azalacağını belirtmiş ve şöyle buyurmuştur; «…erkekler azalacak, kadınlar çoğalacak; öyle ki, elli kadının ihtiyacını bir erkek karşılamak zorunda kalacak..[653]

  1. Bütün kadınlar evüliğe müsaittirler. Fakat erkeklerin bir­çoğu maddi imkânsızlıklar ve fakirlik nedeniyle evliliğe hazırlana-mamaktadırlar. Dolayısıyla evlenebilecek erkeklerin oranı, evle­nebilecek kadınların sayısından çok daha az olmaktadır.
  2. Bazı erkekler, yaratılışlarının bir sonucu olarak, bir kadınla yetinemeyecek ölçüde cinsel arzuları kabarıktır. Meşru olmayan ahlakdışı ilişkilerin önlenmesi için, bu arzularını meşru yoldan karşılamaları için çok evlilik mubah kılınmıştır.
  3. Kocasından boşanmış ya da vefatı nedeniyle du! Kalmışbakacak kimsesi bulunmayan bir kadın için, birden fazla evlilik bazen sığınak ve büyük bir nimet olabilmektedir.

Yukarıda belirtilen gerekçelere rağmen birden fazla evlilik, bir zorunluluk değil sadece müstehaptır. Müsamahakâr İslam şeriatının bir hükmüdür. Ancak bazı insanların bunu suiistimal etmeleri, birçok insanın gözünde bunun bir suç olarak algılanma­sına, aşağılık ve kötü bir davranış olarak görülmesine ve asılsız birtakım töhmetlerle yerilmesine neden olmuştur.

 

Birden Fazla Evlilikle İlgili Bazı Fıkhı Hatırlatmalar:

  1. Dört hanımla evli olan bir erkeğin beşinci hanımla evlen­mesi:

Dört kadınla evli bir erkeğin beşinci evliliği caiz değildir ve batıldır. İmam Mâlik ve imam Şafiî, -haram olduğunu- bilerek beşinci evliliği yapan erkeğe had cezasının uygulanması gerekti­ğini söylemişlerdir. İmam Zuhrî, haram olduğunu bilerek beşinci evliliği yapana recm cezasının verilmesini; haramlığını bilmiyorsa iki cezadan hafif olanının -yani had cezasının- gerektiğini belirt­miştir. Bu durumda beşinci kadın mehrini alır, hâkim kararıyla boşatılır ve asla evlenemezler.

Beşinci evliliği yapan kimse hakkında âlimlerimizin fetvaları bunlar İse, beşten fazla evlilik yapanların hükmü nasıl olur?!

  1. Hanımların mehirlerinin ve velime yemeklerinin farklı ol­ması caizdir.

Daha önce de belirtildiği gibi, Necâşİ, Ümmü Habîbe valide­mizi Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellemj’e nikahlamış ve dört bin dirhem mehir vermiştir. Oysa Peygamberimizin hanım­larına kendisinin verdiği mehîrler dört yüz dirhemdi.

Enes (radiyallâhu anh); ‘Cahş’m kızı Zeyneb’in evliliğinde, Peygamber (sailallâhu aleyhi ve sellem)’in hanımlarından hiç kimseye yapmadığı şekilde vehme yaptığım gördüm’ demiştir.

  1. Erkeğin, birden fazla hanımı bir evde tutması caiz midir? Evlilikte, erkeğin her eşine bir ev tutması esastır. Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de böyle yapmıştır. Yüce Allah; ‘Ey iman edenler! Peygamberin evlerine ancak size izin verildi­ğinde girin’ buyurmuştur. Ayette ‘Peygamberin evleri’ tekil değil. çoqul olarak ifade edilmiştir.

İbn Kudâme der ki; ‘Erkek bir evde, ister küçük olsun, is­ter büyük olsun, hanımları razı olmadığı takdirde, birden fazla hanımı barındırma hakkı yoktur. Çünkü bu durumda her ikisi de zarar görecektir. Hanımların arasında düşmanlık, kıskançlık ve kavgalar olacaktır. Birbirlerinin durumlarını ve davranışlarını gözleyeceklerdir. Fakat hanımlar bir evde kalmaya razı olurlar ise, tek evde barınmaları caizdir. Çünkü ev hakkı kadınlara aittir. Hak sahibi, kendi rızasıyla hakkından vazgeçebilir. Kadınların razı ol­maları durumunda tek örtü altında birlikte uyuyabilirler.[654]

  1. Hanımlar arasında gün paylaşımı:

Alimlerin çoğunluğu, dul hanımla evli olan erkeğin, ikinci hanım olarak bakire bir hanımla evlenmesi durumunda yedi gün onunla kalır. Daha sonra hanımları arasında gün sırasına göre kalır. İlk evliliğini bakire bir hanımla yapmış olan erkek, ikinci evliliğini dul bir kadınla yapması durumunda, onun yanında üç gün kalır. Daha sonra da gün sırasına göre kalır.[655]

Enes b. Mâlik (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Bir kimse, bakire kızı, dul kadının üzerine alırsa onun yanında yedi gece kalır. Dul kadını, bakire kızın üzerine alırsa onun yanında üç gece kaim Böyle yapması sünnettir.[656]

Bazı kimseler bu hadisi yanlış anlamaktadırlar. Dul kadın üzerine bakire kızla evlenenin yedi gün eve kapanması gerektiği, hatta cemaatle namaz kılmak için dahi evden çıkmaması gerek­tiği şeklinde anlaşılmaktadır. Bu son derece yanlış ve batıl bir anlayıştır. Bu anlayışın hiçbir dayanağı yoktur. Cemaatle namaz kılmaktan geri kalmak, günahtır. Onunla başka insanlar arasında bu konuda hiçbir fark yoktur.

  1. Kişi bütün hanımlarını aynı ölçüde sevmek ve cinsel ilişki­de bulunmak zorunda mıdır?

Sevginin yeri kalptir. Yüce Allah; ‘Son derece gayret etseniz de, kadınlar arasında âdil davranmaya güç yetiremezsiniz [657] bu­yurmuştur. Burada kastedilen sevgi, cinsel ilişki ve şehvettir.

İbn Abbâs (radiyallâhu anh) anlatıyor; Ömer, kızı Hafsa’nın yanına girdi ve; ‘Yavrucuğum! Bilmelisin ki, ben seni Allah’ın azabından ve Rasulünün kızgınlığından sakındırırım! (Âişe’yi kastederek) sakın onun güzelliği ve Rasulullah ‘m ona olan sevgisi seni aldatmasın!» dedi. (Ömer der ki;) Daha sonra bunu Rasulul­lah (sallailâhu aleyhi ve sellemj’e anlattım, o da gülümsedi.[658]

Peygamberimiz fsallallâhu aleyhi ve sellem)’e, «İnsanlar ara­sında en çok kimi seviyorsun?» diye soruldu; «Aişe» dedi.[659]

İbn Kudâme der ki; ‘Cinsel ilişki konusunda eşit davran­manın vacip olmadığı konusunda farklı görüş ileri süren bir âlîm bilmiyoruz. Çünkü cinsel İlişki, şehvet ve kalbin arzusuyla ilişkili­dir. Eşit arzu duyması konusunda kalbe hükmetmek ise mümkün değildir.

Nafaka ve ihtiyaçlarının karşılanması konusunda ise, hanım­lar arasında eşit davranmak vaciptir.[660]

  1. Bir kadının, eşinin tek hanımı olmak için, kumasının bo­şanmasını istemesi caiz değildir.

Peygamberimiz (sallailâhu aleyhi ve sellem); ‘Hiçbir kadın, kız kardeşinin kabını boşaltmak için onun boşanmasını istemesin. (Kadın istediği kimseyle) evlensin, onun nasibi ancak Allah’ın kendisine takdir ettiği şeydir.[661]

Doğum Hükümleri

 

Doğumu Kim Yaptırır?

Doğum konusunda uzman olan kadınların, doğum yaptır­ması gerekir. Uzman kadının yanında ona yardımcı olmak ama­cıyla bazı hanımlar da bulunmalıdır. Doğumu hanımların yaptır­ması vaciptir. Ancak doğum yaptıracak kadınların bulunamadığı, zorunlu şartlarda Müslüman erkek doktorun, doğum yaptırması caiz olur. Bu konuda gerekli açıklamalar daha önce yapılmıştı.

 

Doğum Sonrasında, Çocuğu Müjdelemek Ve Tebrik Etmek Müstehaptır:

Çocuk doğup, ağıt sesi duyulduğunda orada bulunan ha­nımların veya akrabalarının, sonucu çocuğun babasına müjde­lemeleri müstehaptır. Bir Müslüman’ın kardeşini sevindirecek konularda hızlı davranarak sonucu ona bildirmesi müstehaptır. Yüce Aliah, İbrahim aleyhisselâm’ın kıssasında şöyle buyurmuş­tur; ‘Biz onu uslu bir oğul ile müjdeledik [662] ‘Bilgili bir çocukla seni müjdeliyoruz, dedik [663] ‘Ey Zekeriya! Biz, adı Yahya olan bir çocukla seni müjdeliyoruz.[664]

Doğan çocuğun babası, haberi daha önce öğrenmiş ise, onu tebrik etmek ve hayır duada bulunmak müstehaptır.

 

Çocuğun Sağ Kulağına Ezan; Sol Kulağına Kamet Okunur Mu?

Bu konuda bazı hadisler bulunmaktadır. Fakat senetleri za­yıftır. Bu hadislerden biri, Ebû Râfî (radiyallâhu anh)’ın rivayet ettiği hadisitir; Tâtıma doğum yaptığında Hasan’m kulağına Ra­sulullah (saliallâhu aleyhi ve sellem)’i ezan okurken gördüm.[665]

Bu rivayet zayıf olduğundan, amel edilmesi şart değildir. İbnu’l-Kayyİm, Tuhjetu’l-Mevlud İsimli kitabında bu konuyla ilgili iki hadis daha zikretmiştir, ancak zayıftır.

 

Yeni Doğan Çocuğun Damağına Hurma Çiğneyip Sürmek:

Ebû Mûsâ (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Bir oğlum oldu. Onu Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e getirdim; adım İbrahim koydu ve bir hurma çiğneyip ağzına sürdü. [Sonra bereket du­asında bulunarak, onu bana verdi]. Bu Ebû Musa’nın en büyük oğluydu’.[666]

 

Akîka Kurbanı Kesmek Mustehaptır:

Hanefî mezhebine göre akîka kurbanı ‘mubah’; di­ğer üç mezhebe göre ‘sünnettir’. (Çev.)

Akîka, çocuğun doğduğunda kafasındaki saçtır. Bu nedenle kesilen kurbanın adına ‘akîka kurbanı’ denilmiştir. Çünkü kurban kesilirken, çocuk da tıraş edilmektedir. Akîka’nın bizatihi boğaz­lamak olduğu da söylenmiştir. Çocuğun doğumunun yedinci gü­nünde erkek çocuk için iki -maddi gücü yoksa bir de olabilir-, kız çocuğu için bir akîka kurbanı kesilmesi mustehaptır.

Selman b. Âmir ed Dabbî (vadiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Ra-sûlullah (sallaîiâhu aleyhi ve sellem); «Erkek çocuğun doğumuyla beraber akîka vardır. O çocuk adına akîka kurbanı kesiniz ve ço­cuktan her türlü eziyeti gideriniz» buyurmuştur.[667]

Aişe (radiyallâhu anhâ) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) erkek çocuğun doğumunda iki, kız çocuğun doğumunda ise tek koyun kesmelerini emretti.[668]

Semure {radiyallâhu anhâ) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sel îem); «Doğan her çocuk kesilecek akika kurbanı kar­şılığında rehin gibidir. Doğumunun yedinci gününde bu kurban kesilir ismi konur başı tıraş edilir» buyurdu.[669]

Kesilen akîka kurbanının etinden yemek, davet vermek ve etinden dağıtmak mustehaptır. Akîka kurbanı, kurban bayramın­da kesilen hayvanların hükümlerine tabidir.

 

Bebeğin Saçının Tıraş Edilerek, Saçının Ağırlığında Gümüş İnfak Edilmesi:

Enes bin Mâlik {radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sal­lallâhu aleyhi ve sellem), doğumlarının yedinci gününde Hasan ve Hüseyin’in tıraş edilmesini ve saçlarının ağırlığınca gümüşün sadaka verilmesini emretti.[670]

 

Hatırlatma:

Çocuğun saçının bir kısmının kesilip bir kısmının bırakılma­sı caiz değildir. Buna kâkül denmektedir. İbn Ömer (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) (saçta) kâkül bırakılmasını yasaklamıştır.[671]

 

Çocuğun Sünnet Ettirilmesi:

Çocuğun doğumunun yedinci gününde sünnet ettirilmesinin müstehap olduğunu bildiren rivayetler bulunmaktadır. Senetleri zayıf olmakla birlikte, rivayetlerin fazlalığı nedeniyle teyit edilmiş­tir. ‘Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hasan ve Hüseyin’in doğumunun yedinci gününde akîka kurbanlarını kesmiş ve sün­net ettirmiştir.[672]

 

Çocuğa İsim Verilmesi:

  1. a)İsim koyma hakkı: Çocuğa isim verme hakkı babaya aittir. Bu konuda annenin itiraz hakkı yoktur. Fakat faziletli olan anne-babanın karşılıklı istişare ederek beğendikleri bir İsmi koymala­rıdır. Ortak bir isimde anlaşamazlarsa, babanın belirlediği isim konur.
  2. b)İsim tercihi: İslam şeriatına uygun, lafız ve anlam olarak güzel, dile kolay, kulağa hoş gelen, şeref, değer, vasıf ve sadakat İçeren, haram ve mekruh olmayan bir isim belirlemek babaya vaciptir.           
  3. c)Müstehap isimler: Bu isimler fazilet sırasına göre şunlardır;
  4. Abdullah ve Abdurrahman isimleri: Peygamberimiz (sal-lallâhu aleyhi ve sellem), «Allah’ın en çok hoşnut olduğu isimler Abdullah ve Abdurrahman isimleridir[673] buyurmuştur.

2.Esmâu’l-hüsna’dan/Allah’ın güzel isimlerinden, «Abd/kul» ekiyle başlayan isimler: Örneğin Abulazîz, Abdulkerîm, AbduL melik, Abdulmetİn gibi.

  1. Peygamberlerin ve Rasullerin isimleri:
  2. Sahabeler başta olmak üzere, Müslümanların örnek ve önder şahsiyetlerinin isimleri: ei-Muğîra bin Şu’be (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem); «Onlar Peygamberlerinin ve kendilerinden önceki Salih kimselerin isim­leriyle isimleniyorlardı» buyurdu.[674]
  3. Güzel vasıflar ifade eden isimler: Bu isimlerin konulabil­mesi için aşağıdaki şartlara haiz olması gerekir.

 

İsimde Aranan Şartlar Ve İsim Koyma Âdabı:

 

  1. Müslümanlara ait isimler olmalıdır. Yabancı dildeki isimler olmamalıdır. Diana, Haydi, Maria vb.
  2. Lafız ve anlam itibariyle güzel olmalıdır.
  3. Mümkün olduğu kadar az harfli isimler tercih edilmelidir.
  4. Telaffuzu kolay isimler tercih edilmelidir.

 

Haram İsimler:

  1. Allah’ın dışında şeylere kulluk ifade eden bütün isimler haramdır. Abdurresul, Abdulhüseyn gibi.
  2. Yüce Allah’ın zâtına ait isimlerin ‘Abd/kul’ eki olmaksızın konulması haramdır. Allah, Rahman, Rahim gibi.
  3. Kâfirlere özgü isimlerin konulması haramdır. Diana, Corc, Mary gibi.
  4. Putlara ait isimlerin konulması haramdır. Lat, Uzza gibi.
  5. Kötü vasıflar içeren isimlerin konulması haramdır.
  6. Şeytan İsimlerinin konulması haramdır. Hanzeb, AVer gibi.

 

Mekruh İsimler:

  1. Lafız ve anlam itibariyle hoş görülmeyen, aiaycı, küçüm­seyici ve Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellemj’in yoluna aykırı olan isimler mekruhtur. Örneğin Hançer, Fâzıh, Hüyâm, Sühâm [deve hastalığı anlamındadır] gibi.
  2. Rehavet veşehvet anlamını veren isimler mekruhtur. Rüya, Fatin, Ahlâm gibi.
  3. İslam’a aykırı hayat süren sanatçıların, sporcuların ve benzerlerinin İsimlerini koymak mekruhtur.
  4. Günah anlamı veren isimleri koymak mekruhtur. Zalim, fasık, gâvur gibi.
  5. Firavunların, zalim sultanların isimlerini koymak mekruh­tur. Firavun, Haman, Karun gibi.
  6. Aşağılayıcı hayvan isimlerini koymak mekruhtur. Karga, eşek, köpek gibi.
  7. Din’ ulama yapılarak isim koymak mekruhtur. Şihâbud-din, Seyfulislam, Nuruddin (Nurettin) gibi.
  8. Karışıklığa neden olacak tarzda birden fazla isimden olu-Şan mürekkep isimler koymak mekruhtur.
  9. Melek isimleri koymak mekruhtur. Mikâil, Cibril gibi.

 

Nuşûz/Kadının İtaatsizliği Ve Çözümleri

Kadının itaatsizliği, Kuranı Kerîm’de ‘nuşûz’ olarak isimlendi­rilmiştir. Nuşûz’un kelime anlamı, yüksek mekân demektir. Terim aniamı ise, Allah’ın İtaati farz kıldığı konularda kadının kocasına itaat etmemesidir. Bu haramdır; itaatsizliğin hükmü haramdır. Çünkü Yüce Allah, yapılan nasihate rağmen itaatsizliğinden vaz­geçmeyen kadına ceza verilmesini emretmiştir. Allah Teâlâ’nın bir konuda ceza verilmesini emretmesi ise, o konunun yapılma­sının haram, terkinin vacip olduğunu ifade eder. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur; ‘Baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve (bun­larla yola gelmezse hafifçe) dövün. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir.[675]

 

İtaatsizliğin Çözümleri:

Bir kadında dik kafalılık ve itaatsizlik emareleri görülmesi: Sürekli isteksiz davranması, nezaket ve güler yüzlülüğü terk et­mesi, asık surat ve huzursuz hareketlerde bulunması, kırıcı ve sert konuşması, kocası yatağına çağırdığında ağırdan alması, isteksiz tavırlarda bulunması gibi.

Bir kadında dik kafalılık ve itaatsizliğin açıktan görülmesi: Kocasıyla yatmaktan imtina etmesi, kocasından izinsiz dışarı çık­ması, kocasıyla birlikte yolculuk etmek istememesi gibi.

Her iki durumda da, âyet-İ kerîme’de belirtilen metot ve sı­raya uygun olarak yapılması gerekenler şunlardır;

  1. Vaaz ve nasihatte bulunmak: Nazik ve kibar birüslup ile nasihat edilmeli, Allah Teâlâ’nın, kocaya meşru isteklerinde itaati vacip kıldığı hatırlatılmalı, sâliha ve iffetli kadınlardan ola­rak, kocasına itaat etmesi ve sevap kazanması teşvik edilmeli, itaatsizliğine devam etmesi durumunda Allah’ın azabıyla korku-tulmalıdır. Bütün bu nasihat ve güzel sözlerden sonra da halini değiştirmezse, yatağı ayırmalı, bu da fayda etmezse, (kibir ve inadının kırıimasi için hafifçe) dövülmelidir. Bazı hanımlar güzel söz ve nasihatlerle inat ve kibirlerinden dönebilmekte ve itaatkâr olabilmektedirler. Bu durumda küs kalmak ve dayak atmak asla caiz değildir. Çünkü Yüce Allah; ‘Eğer size itaat ederlerse, onla­rın aleyhine yol aramayınız [676] buyurmuştur.

Güzel söz ve nasihatin fayda vermemesi durumunda ikinci çare uygulanmalıdır.

  1. Yatağını ayırmak:

Yüce Allah; ‘…Onları yataklarda yalnız bırakın.[677] buyur­muştur. İtaat etmesini sağlamak için, geceleri yatakları ayırmak ve cinse! ilişkiye girmemek suretiyle, onu ayrılıkla korkutmaktır. Böylelikle ayrılığa dayanamayıp itaatkâr olması beklenir. Bun­dan sonuç alınırsa ne âlâ! Alınamazsa ayrı yatma süresi uzatılır.

Alimler, yatağı ayırmanın keyfiyeti hakkında farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu görüşleri şöylece Özetlemek mümkündür;

  1. Erkeğin yatağını ayırması, cinsel ilişkide bulunmamasıdır.
  2. Cinsel ilişkide bulunur, aynı yatakta yatar ama hiç konuş­maz. Çünkü cinsel ilişki ve aynı yatakta kalmak, eşler arasında ortak haktır. Zarar vererek edeplendirmek olmaz.

III. Erkek arzuladığında cinsel ilişkiye girer ama hanımının cinsel arzusunun kabardığı ve kocasına ihtiyaç duyduğu zaman­larda onunla ilişkiye girmez. Çünkü bu ceza, kadının edeplendi-rilmesi içindir, erkeğin edeplendirilmesi için değildir.

Yatağı ayırma konusunda sağlıklı olan, hanımına etkileyeceğini ve onu caydıracağını düşündüğü tarzda erkeğin davranma­sıdır. Erkek ancak evin içerisinde yatağını ayırabilir. Evin dışında kalamaz. Çünkü Peygamberimiz {sallaliâhu aleyhi ve sellem), Muâviye el-Kuşeyrî’ye,’.. .Evin dışında yatağını ayıramazsın.[678] buyurmuştur. Çünkü yaşanan hoşnutsuzluğu, yabancıların fark etmemesi gerekir. Şayet erkeğin yatağını ayırması, yabancıların gözü önünde olursa, bu kadına ihanet sayılır ve sorunun daha da büyümesine neden olur. Kadını daha da dik başlı davranmaya ve inada iter. Buna dikkat edilmesi, eşler arasında anlaşmanın sağlanmasına katkı sağlar. Fakat erkek, yatağını evin dışına ayır­ma hususunda serî bir maslahat görürse, bunu yapabilir. Nitekim Peygamberimiz (sallaliâhu aleyhi ve sellem) bir ay hanımların­dan ayrı kalmıştır. Çocukların olumsuz etkilenmemeleri için, eşler yatağı ayırma ve benzeri durumları, çocuklara fark ettirmemeli­dirler.

 

Yatağı Ayırmada Süre:

Erkek, hanımı kendisine itaatkâr davranmaya başlayıncaya kadar yatağını ayırabilir. Alimlerin çoğunluğu, Hanefî, Şafiî ve Hanbelî âlimler bu görüştedir. Konuyla ilgili âyette herhangi bir sürenin belirtilmemiş olmasını bu âlimler delil kabul etmişlerdir. Çünkü mutlak/genel olarak zikredilen bir konu, onu sınırlandıra­cak bir delil bulunmadığı sürece olduğu hal üzere kalır.

Bu konuyu, îlâ konusuna kıyas ederek süre belirtenlerin her­hangi bir delilleri yoktur. Nitekim kadının itaatsizliği durumunda yatağı ayırma, onu itaatsizliğinden vazgeçirmek, edeplendirmek amacıyladır, ilâ ise, kadının herhangi bir itaatsizliği olmadığı du­rumlarda yapılabilir. Bu nedenle îîâ’nın dört aydan fazla olması meşru kılınmamıştır. Aksi halde kadına zulme dönüşürdü. Ayrıca îlâ, bir yemindir; oysa yatak ayırma konusu böyle değildir.

Hatırlatma:

Bu hükmü, kişi itaatsizlik yapan hanımıyla konuşmayarak uygulayabilir. Bu konuda âlimler ittifak etmiştir. Ancak konuş­mayarak küs kalabileceği süre hakkında farklı görüşler ileri sür­müşlerdir. Âlimlerin çoğunluğu, kadın itaatsizliğini sürdürse bile erkeğin üç günden fazla küs kalamayacağı görüşündedir. Pey­gamberimiz (sallaliâhu aleyhi ve sellem)’in; ‘Bir Müslüman kar­deşiyle üç günden fazla küs kalamaz [679] buyruğunu bu konuda delil almışlardır.

Bu konuda şöyle denilebilir; ‘Üç gün konuşmamak bir fay­da sağlamıyorsa, daha fazla süre konuşmamak da bir fayda ge­tirmez. Çünkü bunun etkisi, yatağı ayırmanın etkisinden daha azdır.[680]

Bazı Şafiî âlimler, ‘hanımını inadından ve itaatsizliğinden vazgeçirmek ve onu edeplendirmek için kişi, hanımıyla üç gün­den fazla küs kalabilir’ demişlerdir. Bu konuda, Peygamberimiz {sallaliâhu aleyhi ve sellem)’in cihada katılmayıp geride kalan üç sahabeye uyguladığı konuşmama cezasını delil göstermişler­dir.[681]

Tabiatında bulunan aykırılıktan ve huysuzluğundan dolayı ne sözün, ne de tavır uygulamanın yarar sağlamadığı bir kadına uygulanacak üçüncü yöntem ‘dayaktır’.

  1. Dayak: Erkeğin, itaatsizlikte inat eden hanımını, nasihat etmesi ve küs kalmasının kalmanın yarar sağlamaması durumun­da, belirli şartlara uygun olarak dövmesi caizdir. Dayakta dikkat edilmesi gereken şartlar şunlardır;
  2. Dayakşiddetli olmamalıdır: Vücutta yaralanmalara, şiş­melere ve morarmaya yol açmayacak ölçüde olmalıdır. Kurân-ı Kerîm’de belirtilen ‘dayak’, hafifçe olması şartıyladır.[682] Pey­gamberimiz (sallaliâhu aleyhi ve sellem) de buna dikkat çekmiş ve erkeklere hanımlarına karşı iyi ve merhametli davranmalarını emretmiştir.

Amr b. Ahvas (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Dikkat edin ka­dınlara karşı iyi davranmanızı tavsiye ederim, onlar sizin yardım-cılannızdır. Onlar üzerinde daha fazlasına sahip değilsiniz. Ancak apaçık çirkin-fahiş bir şey yaparlarsa, o zaman onları yataklarında yalnız bırakın ve aşın ve şiddetli olmamak şartıyla onları (hafif­çe) dövün. Size itaat ettikleri takdirde bahaneler arayarak onlara sıkıntı vermeyin. Dikkat edin sizin kadınlarınız üzerinde hakla­rınız olduğu gibi onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin kadınlarınız üzerindeki hakkınız: Sevmediğiniz kimseleri evinize sokmamaları ve hoşlanmadığınız kimselerle konuşmamalarıdır. Dikkat edin sizin üzerinizde onların hakkı ise: Yedirmek ve giy­dirmek konusunda onlara iyi dauranmanızdır.[683]

Dayaktan maksat, edeplendirmektir; zarar vermek değildir. Kadının inadını kırmaktır, kemiklerini kırmak değildir.

  1. On defadan fazla vurulmaması.

Nitekim Peygamberimiz (sailallâhu aleyhi ve sellem), ‘Alla­h’ın had cezaları dışında, hiç kimseye on kamçıdan fazla vurulmaz  [684]

Bu Hanbeli mezhebinin görüşüdür.[685]

  1. Yüze ve zarar verici yerlere vurulmaması.

Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem);  Yüze vurma, kötü söz söyleme ue evin dışında (onu) terk etme [686] Yüze vurmayın ve çirkin sözler söylemeyin.[687] ‘Köle döver gibi, hiçbiriniz hanımım dövmesin! [688] buyurmuştur.

Hanımını zarar verecek şekilde döven kişi cânî hükmündedir. Bu durumda kadının boşanma ve kısas talep etme hakkı vardır.

  1. Dayak sonucu, kadının itaatsizlikten vazgeçeceği kana­atinde olunması: Çünkü dayak, ıslah ve düzeltmek amacıyla meşru kılınmıştır. Dayağın hiçbir fayda vermeyeceğinin bilinmesi durumunda, dayak caiz değildir.
  2. Kadın itaatsizlikten vazgeçmesi durumunda dayak kalkar. Çünkü Yüce Allah; ‘Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhi­ne bir yol aramayınız’ buyurmuştur.

 

Hatırlatma:

Kocanın dayağı alışkanlığa dönüştürmesi caiz değildir. Hiç kuşkusuz Yüce Allah bunu, ancak vaaz ve nasihatin, yatak ayır­ma ve tavır uygulamanın sonuçsuz kalması durumunda meşru kılmıştır. Buna ve Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in sünnetine aykırı davranmak caiz değildir.

Âişe (radiyallâhu anhâ) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in ne hizmetçisine, ne de hiçbir hanımına hiç vurduğunu görmedim.[689]

Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem} Ebû Cehm hak­kında; «Ebû Cehm’in sopası elinden eksik olmaz’; bir başka riva­yette; ‘Ebû Cehm hanımları çok döver’ buyurarak onu ayıplamış ve kınamıştır.

Bîr başka hadiste de Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘Köle döver gibi, hiçbiriniz hanımını dövmesin! (Önce dövüp) sonra da gün sonunda onunla cinsel ilişkide (mi) buluna­cak! [690] buyurmuştur.

Bu konuda, ‘erkek, hanımını dövdüğünden dolayı hesaba çekilmez’/ ifadesinin yer aldığı rivayet hiçbir şekilde sahih değil­dir. Asla onunla amel edilemez.

 

Eşler Arasındaki Anlaşmazlıklar Ve Çözüm Yolları:

Eşler arasındaki anlaşmazlıklar ayrılığa ve dargınlığa dönüş­mesi durumunda, Şanı Yüce Allah, bu anlaşmazlığın giderilme­si ve eşlere nasihat etmeleri İçin iki hakem belirlenmesini şart olarak belirlenmiştir. Hakemlerin biri kadını, diğeri erkeği temsil eder. Çünkü eşler arasındaki ayrılığın devamı, yuvanın yıkılma­sına, çocukların parçalanmasına, aradaki akrabalık bağlarının ve ilişkilerin kopmasına yol açar.

Yüce Ailah şöyle buyurmuştur; ‘Şayet karı kocanın araları­nın açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar barıştırmak ister­lerse Allah aralarını bulur. Hiç şüphesiz Allah, her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır.[691]

Eşlerin aralarını düzeltmek için hakemlerin bütün gayret ve çabayı göstermeleri gerekir. Aralarını düzeltme ve onları ıslah etme konusunda samimi ve dürüst olmalıdırlar. Hatalı olanın elinden tutup, hakka yöneltmeliler.

 

Hakemlerin Yetkileri:

Eşlerin arasını düzeltmek için hakemler bütün gayret ve ça­bayı gösterdikten sonra, bunun imkânsız olduğunu görmeleri durumunda, eşieri ayırma yetkileri var mıdır? Ya da bu konuda tekrar eşlere mi müracaat edilir? Alimler bu konuda iki görüş be­lirtmişlerdir. Tercih edilen görüşe göre hakemler, hâkim yetkisine sahiptirler; vekil değiilerdir. Dolayısıyla eşleri boşama yetkisine sahiptirler. Verdikleri karara eşlerin razı olmaları şartı aranmaz.. Hakemlerin, hâkim kararıyla veya eşlerin vekâletiyle bu göreve getirilmiş olmaları şart değildir. Mâiiki mezhebi ve bir rivayete göre Hanbeli ve Şafiî mezhebi bu görüştedir. İbn Teymiye bu görüşü tercih etmiştir.[692] Bu âlimler görüşlerini şu delillere da­yandırmışlardır;

  1. Yüce Allah şöyle buyurmuştur; ‘Erkeğin ailesinden birhakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin.[693] Yüce Al­lah, hakemlerin vekil değil; kadı/hâkim konumunda olduğunu belirtmiştir. İslam şeriatında, vekil kelimesi bir isim ve anlam; ha­kem kelimesi başka bir isim ve anlam taşır. Dolayısıyla Sânı Yüce Allah, her ikisini de ‘hakem’ olarak açıkladıktan sonra, vekil ve hakem kelimesine tek anlam yüklemek kural dışı bir uygulama olmakla birlikte hükümleri birbirine karıştırmak ve ifsat etmek olur.[694]
  2. Yüce Ailah şöyle buyurmuştur; ‘…Bun/ar barıştırmak is­terlerse.[695]Âyette ‘bunlar’ kelimesiyle hakemler kastedilmiş­tir, eşler değil. Dolayısıyla hakemlerin kararlarında eşlerin rızası aranmaz. Eşlerin iradesi dışında, hakemler kendi iradeleriyle ta­sarruf hakkına sahiptirler. Şayet hakemler vekil hükmünde olsa­lardı, her ikisinin de iradesi eşlerin iradesine bağlı kalırdı.[696]
  3. Ubeyde (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Ali bin Ebû Talih (ra­diyallâhu anh)’ı gördüm; bir kadın ve kocası, bir grup insanla bir­likte ona gelmişlerdi. (Eşler arasındaki sorunun çözümü için) her iki taraf da birer hakem belirlediler. Ali (radiyallâhu anh) hakem­lere şöyle dedi; «Sorumluluklarınızı biliyor musunuz? Eğer eşle­rin ayrılmaları kanaatine varırsanız; onları ayırırım. Eğer onların birleşmeleri kanaatine varırsanız; onları birleştiririm».  Bunun üzerine kadının kocası; «Ayırmalarını ben kabul etmem!» dedi. Ali (radiyallâhu anh); «Yalan söyledin! Allah’a yemin olsun ki, sonuç lehine de, aleyhine de olsa, Allah’ın kitabına razı oluncaya kadar sıyrılamazsm!» dedi. Kadın; «Sonuç lehime de, aleyhime de olsa, ben Allah Teâlâ’nın kitabına razıyım» dedi.[697]

Ali (radiyailâhu anh), hakemlere söylediği bu sözleri, arala­rında sahabelerin de bulunduğu bir ortamda söylemiştir. Buna hiç kimsenin bir itirazı olmamıştır. Dolayısıyla orada bulunanlar bu konuda ‘icmâ’ etmişlerdir.

  1. Ukayl bin Ebû Tâlib ile hanımı Fâtıma bin Ukbe arasında anlaşmazlık olduğunda; Fâtıma, yaşadığı durumu Osman (radi-yallâhu anh)’a şikayet etti. Bunun üzerine hz. Osman, onlara, İbn Abbâs’ı ve Muâviye’yİ hakem olarak gönderdi. İbn Abbâs; «ikisini ayırıyorum [boşanmaları kararını verdim]» dedi.[698]

Yukarıda sayılan delillerden anlaşıldığı gibi, hakemler gerekli gördüğü takdirde, eşleri boşama ve birleştirme yetkisine sahiptir­ler. Kararları bağlayıcıdır. -Allah en doğrusunu bilir-.

 

Hakemlerin Farklı Kararlar Vermesi:

İki hakemden biri boşanmalarına, diğeri evliliklerinin de­vamına karar vermesi durumunda veya bir hakemin kocanın 10.000 TL. karşılığı hanımını boşamasına; diğeri 20.000 TL. karşılığı boşamasına karar vermesi durumunda; her iki hakemin kararıyla da hükmedilmez. İttifakla karar çıkıncaya kadar yeni hakemler tayin edilir.

Eşlerin aileleri arasından hakemliğe elverişli kimsenin bu­lunamaması durumunda, Hanefî, Şafiî ve Hanbelî âlimler, aile dışından iki hakem belirlenmesinin caiz olduğunu belirtmişler­dir. Bu hakemlerin ittifakla karar vermeleri durumunda, kararları bağlayıcıdır.[699]

XII. TALÂK / BOŞANMA VE HÜKÜMLERİ

Talak kelimesinin sözlükte, ipi çözmek, salıvermek, terk et­mek, çok gayret sarf etmek anlamındadır.

Terim anlamı: Belirli lafızları söyleyerek, bâin talak ile hemen veya ric’î talak ile iddet sonrasında geçerli olmak üzere nikâh bağını çözüvermek, feshetmektir.

Hükmü: Talak, meydana gelişi itibariyle beş teklîfî hüküm­den biriyle nitelenmektedir. Bunlar:

  1. Talakın vacip olduğu durumlar: Eşler arasında anlaşmaz­lıkların ve ayrılıkların meydana gelmesi sonucu belirlenen ha­kemlerin eşlerin ayrılmasına karar vermeleri durumunda, talak kocaya vacip olur. Bu hüküm, îlâ yapan erkeğin, belirli bir süre geçtikten sonra hanımına dönmek istememesi durumundaki hüküm gibidir. Bu konuyla İlgili açıklamalar ilâ bölümüne’ izah edilecektir.
  2. Talakın mendûp-müstehap olduğu durumlar: Allah Teâlâ-‘nın farz kıldığı emirleri yerine getirmemekte ısrar eden -namaz kılmaması gibi- ve bu konuda zorlama imkânının bulunmadığı kadınların veya iffetsizlik yapan kadınların boşanması mendup-tur.
  3. Talakın mubah olduğu durumlar: Kasıtlı olmamasına rağmen, kadının kötü ahlaklı, huysuz ve geçimsiz biri olması ve zarar vermesi durumunda boşanmak mubahtır.
  4. Talakın mekruh olduğu durumlar: Eşlerin aralarının gü­zel olmasına rağmen sebepsiz yere boşanmak mekruhtur. Amr bin Dînâr anlatıyor; ‘ibn Ömer hanımını boşalınca, hanımı ona; «bende hoşlanmadığın bir şey mi gördün?» diye sordu. O; «hayır» dedi. Kadın: «O halde iffetli Müslüman bir kadını nasıl boşarsın?» dedi. Bunun üzerine İbn Ömer, hanımını geri aldı.[700]

İhtiyaç olmadığı halde boşanmanın mekruh olması, şeytanı sevindiren amellerden olması nedeniyledir.

Câbir (radiyallâhu anh) anlatıyor; İblis, tahtını suyun üstüne kurar. Sonra adamlarını etrafa yayar. Bunların mevki yönünden iblis’e en yakın olanı, en büyük fitne çıkaranıdır. Bunlardan biri gelip; «Şöyle şöyle yaptım» der. İblis, ona; «Hiç bir şey yapma­mışsın» der. Sonra diğerleri gelip ona; «Kişi ile eşini birbirinden ayırmadıkça onların yakasını bırakmadım» der. İblis, onu en ya­kın adamlarından yapar ve; «Sen çok iyi yapmışsın» der.[701]

  1. Talakın haram olduğu durumlar: Hayızlı iken veya cinsel ilişkide bulunduğu temizlik döneminde kişinin hanımını boşa­ması haramdır. Bu durumlardaki boşamalara ‘bidat talak’ denir. Bununla ilgili açıklamalar İleride gelecektir.

 

Talakın Şartları

Talakın, boşayan (koca), boşanan (hanım) ve boşama ifade­si olmak üzere üç farklı yönden sıhhat şartları vardır.

Bu şartlar ve onlarla ilgili önemli hükümler:

 

a) Boşayanla (Kocayla) İlgili Şartlar:

  1. Evliliğin gerçekleşmiş olması: Örneğin, evli olmadığı bir kadın hakkında; ‘falan kadınla evlenirsem, o benden boş olsun’ diyen kimsenin sözüne itibar edilmez. Çünkü Peygamberimiz (sallailâhu aleyhi ve sellem); ‘Âdemoğlu, sahip olmadığı bir şeyi adayamaz; sahip olmadığı bir köleyi azat edemez; sahip (evli) olmadığı bir kadını boşayamaz [702] buyurmuştur.
  2. Baliğ olması: Temyiz kabiliyetine sahip olsun veya oima-sın küçük çocuğun boşaması -âlimlerin çoğunluğuna göre ge­çersizdir. Çünkü talak zarardan ibarettir. Bu nedenle çocuk da velisi de bu hakka sahip değildir.
  3. Akıl: Akli özürlü veya sefih kimselerin boşaması geçer­sizdir. Çünkü akli özürlünün ehliyeti yoktur; sefihin ehliyeti İse noksandır. Nitekim Peygamberimiz (sallailâhu aleyhi ve sellem); ‘Üç şeyden kalem/sorumluluk kaldırılmıştır; … akli özürlü olan akıllanıncaya kadar.[703]

Zina itirafında bulunan Mâiz hakkında, Peygamberimiz (sal­lailâhu aleyhi ve sellem); «sende delilik var mı? … [704]diye sor­muştur. Bu hadis, akli özürlü kimselerin ikrarının geçerli olmadı­ğına delildir.

 

Sarhoşun Boşaması:

Sözleri karıştıran ve ne söylediğinin farkına varamayacak ölçüde hezeyan halinde bulunan sarhoş, ayıldıktan sonra da ne söylediğini hatırlamıyorsa, iki durum söz konusudur;

  1. a)Gayri ihtiyari sarhoş olması durumu: Örneğin içki İçmeye mecbur bırakılması ve ikrah halinde bulunması veya zorunlu bir tedavi amacıyla ya da sarhoşluk verici bir madde olduğunu bil­memesi ki bu durum çok nadirdir- nedeniyle sarhoş olmuştur. Bu durumda talakın gerçekleşmeyeceği hakkında İcma edümiştir.
  2. b)Bilerek sarhoş olması durumu: Bilerek ve kendi iradesiyle içki içmesi veya uyuşturucu madde kullanması gibi. Bu durum­daki sarhoşun talakının gerçekleşip-gerçekleşmeyeceği hususunda farklı görüşler oluşmuştur. Sahih olan görüş, bu durumda da talakın gerçekleşmeyeceğidir. Çünkü ameller niyetlere göredir. Oysa sarhoşluk halinde ne niyet, ne de kasıt söz konusudur. Ay­rıca zina itirafında bulunan Mâiz hadisi de bunu teyit etmektedir. Çünkü Peygamberimiz onun İtirafı üzerine; «bu içki mi, içmiş?» diye sormuş; bunun üzerine bir adam onun ağzını kokiayıp, ağ­zında içki kokusunun bulunmadığını söylemiştir.[705]Peygamberi­miz fsallallâhu aleyhi ve sellem) cezanın düşürülmesinde sarhoş­luğu, delilik gibi değerlendirmiştir. Osman (radiyallâhu anh)’ten sahih olarak nakledildiğine göre, ‘bütün talaklar geçerlidir; ancak sarhoşun ue delinin talağı geçersizdir’ demiştir. Ibn Teymİye; ‘sa­habelerden buna muhalif bir görüş nakledilmemiştir’ der. Alimle­rin çoğunluğu ise, sarhoşun talağının geçerli olduğunu görüşün­dedir. Bu konuda ben ilk görüşü tercih etmekteyim.

Hanefî ve Şafiî mezheplerine göre sarhoşun talağı geçerlidir. (Çev.)

  1. Kasıtlı ve bilinçli olarak boşamayı tercih etmiş olmalıdır: Hiçbir zorlama olmaksızın kendi İrade ve tercihiyle boşama lafız­larından bir lafzı kullanmış olması şarttır. Örneğin talak lafızlarının anlamını bilmeyen birine, telkin yoluyla şu lafızları söyle denilse ve o kişi de, anlamını bilmediği bu lafızları söylese, talak/boşama gerçekleşmiş olmaz.

Talak/boşama lafızlarının yanlışlıkla -dil sürçmesiyle- telaffuz edilmesi: Farklı bir şey söylemek isterken, dil sürç­mesi nedeniyle talak lafzını zikreden kimse boşanmış olmaz. Ör­neğin hanımıyla konuşurken «boşalttım» diyecekken, «boşadım» diyen kimse gibi. Alimlerin çoğunluğu bu görüştedir.

Boşamaya zorlanma – tehdit altında kalarak boşa­ma: Tehdit altında kalarak, haksız yere hanımını boşamak zorunda bırakılan kimsenin talakı/boşaması geçersizdir.[706] Alimle­rin çoğunluğu bu görüştedir. Çünkü Peygamberimiz (sallaîlâhu aleyhi ve sellem); ‘Hiç şüphesiz Allah, benim ümmetimden hata, unutkanlık ve ikrah/zorlama ile yapılanlardan (günahı) kaldırmıştır.[707]

Sabit b. el-Ahnef anlatıyor; ‘Zeyd b. el-Hattab’m oğlu Ab-durrahmanm oğlu Abdullah beni yanına çağırdı, gittim. Yanına girince bir de ne göreyim. Orada bir kırbaç, iki demir bukağı ve benim için hazırladığı iki köle var. Bana; «Hanımını boşa! Aksi halde seni bu kırbaçla döverim, şu demir bukağılarla da bağla­rım!» dedi. Bu tehdit üzerine ben; «Hanımımı üç talak ile boşa­dım ve yanından çıktım. Medine’de bulunan bütün fıkıh âlimle­rine bu konuyu sordum, bana; «tehditle boşamak geçersizdir! Bu söz hükümsüzdür» dediler. Mekke yolunda Abdullah İbn Öme­r’i buldum, ona başımdan geçenleri anlattım. Abdullah kızdı ve dedi ki: «Bu (zorlandığın) için talak sayılmaz, karın sana helaldir. Ona dönebilirsin, buna rağmen içim rahat etmedi. O günlerde Mekke emiri olan Abdullah b. Zübeyr’e gittim. Başımdan geçeni ve Abdullah Ibn Ömer’in bana söylediklerini ona anlattım. Bana; «karın sana helaldir, ona dön» dedi ve Medine ualisi Câbir b. el-Esved ez-Zühri’ye, Abdullah bin Abdurrahman’ı cezalandırmasını ve benimle karımı serbest bırakmasını yazdı. Medine’ye dönünce Abdullah b. Ömer’in hanımı Safiye onun izniyle, karımı zifafa hazırladı. Sonra Abdullah b. Ömer’in düğün günü, yemeğe davet ettim. O da (davetimi kabul ederek yemeğe) geldi.[708]

Öfke ile boşama: Öfke üç kısma ayrılır;

  1. Öfke ve kızgınlıkla aklî dengesini kaybetmeyen, zihinsel bunalıma girmeyen ve ne söylediğinin farkında olan kişinin ta­lakı/boşaması geçerlidir, talakı gerçekleşmesini engelleyen hiçbir durum yoktur.
  2. Öfke ve kızgınlığı son hadde ulaşmış, aklî melekesini yi­tirmiş ve zihinsel bunalıma girmiş, ne söylediğinin farkında ol­mayan ve normal halinde boşamayı İstemeyen kişinin talakı ge­çersizdir. Bu durumdaki kişinin sözüyle talak oluşmaz. Nitekim Peygamberimiz (sallaîlâhu aleyhi ve sellem); ‘Kapalılık (öfke veikrâh-zorhnma) hâlinde ne boşama geçerlidir, ne de (köle veya cariyeyi) âzâd etmek’. Ebû Dâvûd bu rivayeti naklettikten sonra, hadiste geçen ‘kapalılık’ lafzıyla ‘öfkenin kastedildiğini düşün­mekteyim’ demiştir.[709]
  3. Denge ve dengesizlik arasında orta derecede öfkelenen, akabinde dengesini kaybeden ve delirmiş gibi olan kişinin duru­mu hakkında farklı görüşler oluşmuştur. Dört mezhep imamı, bu durumdaki kişinin talakının geçerli olduğu görüşündedir.

 

Şaka İle Boşama:

Alimlerin çoğunluğu, şaka veya oyun yaparak, açıkça bo-şama-talak lafzını söyleyen kişinin talakının geçerli olduğunu belirtmişlerdir. Boşama sözcüğünü söyleyen kişinin, şaka veya oyun yaptığını söylemesi ya da boşamaya niyet etmediğini iddia etmesi, ona bir yarar sağlamaz. Ebû Hureyre (radiyallâhu anh) anlatıyor; Peygamber fsallallâhu aleyhi ve sellem); «üç şey vardır, ciddisi de ciddidir; şakası da ciddidir. Bunlar; Nikah, talak ue ta­laktan geri dönmektir» buyurdu.

Hanefî ve Şafiî mezheplerine göre şakayla boşamak geçerlidir.[710] Mâliki ue Hanbelî mezheplerine göre boşa­manın geçerli olması için niyet ve kastın bulunması şart­tır. Bu nedenle şakayla boşamak geçersizdir.[711]

Talak konusunda insanların şakalarına itibar edilecek olsay­dı, şeriatın hükümleri işlevsiz kalırdı. Bu caiz değildir. Talak lafzını konuşan kişiye, lafzın gerektirdiği hüküm uygulanır. Bu konuda aksi bir iddiada bulunması kabul edilmez.

Şeriat talakı dört aşamada değerlendirmiştir. Bunlar;

  1. Talak hükmünün kastedilmesi, ancak telaffuz edilmemesi.
  2. 2. Ne lafız, ne de hükmün kastedilmemiş olması.
  3. Lafzın kastedilmiş ama hükmün kastedilmemiş olması.
  4. Hem lafzın, hem de hükmün kastedilmiş olması.

İlk iki durumda, talak geçersizdir. Son İki durumda ise talak geçerlidir. Bu konuyla ilgili nasslann ve hükümlerinin genelinden elde edilen sonuçlar bunlardır.

 

b) Boşananla (Kadınla) İlgili Şartlar:

 

  1. Eşiyle kendisi arasında evliliğin hükmen veya hakikaten gerçekleşmiş olması: Kadının sahih bir nikâhla evlenmiş veya ri-c’î/dönülebilir talakla iddet bekliyor olması şarttır.
  2. Kocasının kendisini boşadığmı, işaretiyle, sıfatıyla veya niyetiyle belirtmiş olması.

 

c)  Boşama Lafızlarıyla İlgili Şartlar:

Boşama lafızları, sarih/açık ve kinayeli/kapalı olmak üzere iki kısma ayrılır.

Sarih boşama lafızları: Söylendiğinde boşama anlaşılan ve boşamanın dışında hiçbir anlam ve yorum ihtimali bulunma­yan lafızlardır. Örneğin, erkeğin hanımına; «seni boşadım, sen boşsun, artık sen boşanmışsın/dulsun» gibi benzer lafızlar söy­lemesidir. Bu sözlerin söylenmesiyle birlikte talak/boşama ger­çekleşmiş olur. Bu söz söylenirken boşamaya niyet edilmiş olsun veya olmasın ya da şaka veya ciddi olarak söylenmiş olsun fark etmez.

Hanefî mezhebine göre sahih lafızlarla olan boşama, ric’î talak/yeni nikâh akdine gerek kalmadan geri dönü­lebilir boşama türü sayılmıştır. Kinayeli lafızlarla olan bo­şama, bâin talak/yeni nikâh akdi gerektiren boşama türü sayılmıştır. [712]

Kinayeli boşama lafızları:  Boşama anlamıyla birlikte başka anlamlan da içeren sözcüklerdir. Örneğin, «sen serbestsin, senden ayrıyım, sen ayrılmışsın, ailene dön, seni istemiyorum, seninle birlikte yaşamayacağım» gibi lafızlardır. Bu sözler söyle­nirken ‘boşamaya niyet edilmesi’ halinde, talak/boşama gerçek­leşir. Niyet edilmediği takdirde talak gerçekleşmez. Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), Cevn’in kızı (Umeyme) ile nikâhia-nıp ona yaklaştığında; «Senden Allah’a sığınırım» dedi. Bunun üzerine Peygamber (sallallâhu aleyhi ve seilem); «Sen, Şanı bü­yük olan Allah’a sığındın; o halde ailene dön» buyurdu.[713]

Bir defada üç talakla boşamak: Erkek hanımına; «sen üç talakla boşsun» veya «sen boşsun; sen boşsun; sen boşsun» di­yerek tek defada üç talakla boşamayı kastetmiş olsa dahi, -tercih edilen görüşe göre- tek talakla boşanmış olur; üç talakla boşan­mış olmaz. Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) zama­nındaki uygulama budur. İbn Abbâs (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), Ebü Bekir ve Ömer’in iki yıllık halifelik döneminde [bir defada söylenen] üç talak, bir talak sayılırdı Daha sonra Ömer bin Hattâb; «İnsanlar, kendile­rine mühlet verilmiş olan bir işte, acele davrandılar1. Yaptıklarını infaz/geçerli kabul etseydik aleyhlerine olurdu» dedi, sonra da «aleyhlerine infaz etti.[714]

Mahmut bin Lubeyd (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e, tek seferde üç talakla bir adamın hanımını boşadığı haberi verildi. Bunun üzerine Rasulullah (sal­lallâhu aleyhi ve sellem) kızarak kalktı ve; «Ben aranızda bulun­duğum halde, Allah’ın kitabıyla oyun mu oynanıyor?1.» buyur­du’.[715]

Birçok sahabe ve dört mezhep imamı, sünnete aykı­rı boşamanın, talakın geçerliliğini engellemeyeceği, dola­yısıyla kaç defa boşama yapılmışsa, o kadar boşamanın geçerli olacağı konusunda görüş birliğindedirle.[716]

Hatırlatmalar:

  1. Kişinin hanımına ‘sen bana haramsın’ demesi, -tercih edi­len görüşe göre- talak sayılmaz. Bu söz, yemin hükmünde olup, kefaret gerekir. Çünkü Yüce Allah; ‘Ey Peygamber! Eşlerinin hoş­nutluğunu gözeterek Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun? Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Allah, yeminlerinizi çözmenizi size meşru kılmıştır. Allah, sizin yardım-cmızdır. O, bilen, her şeyi hikmetle idare edendir.[717]
  2. Kişinin hanımına ‘kız kardeşim’ demesi, talak ve zihâr sayılmaz. İbrahim aleyhisselam, Sara ile birlikte bir Cebbar’in memleketine gelmişti. Sârâ’yı göstererek, Cebbar kişi ona; «btt kim?» diye sordu. İbrahim aleyhisselam; «O, benim kız kardeşim­dir» dedi.
  3. Kişinin içinden hanımını boşadığını geçirmesi veya bo-şadığını düşünmesi ile -bunu telaffuz etmediği sürece- talak ger­çekleşmez. Çünkü Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘Düşüncelerini uygulamadıkları veya söylemedikleri sürece hiç şüphesiz Allah ümmetimi sorumlu tutmaz.[718]
  4. Âlimlerin çoğunluğuna göre, dilsiz/konuşamayan kişinin ‘hanımını boşadığını İşaret etmesiyle’ talak gerçekleşir. Hanefî âlimler, bunu yazı yazmayı bilmemesi şartıyla kabul etmişlerdir. Dolayısıyla yazı yazmayı bilen ama konuşma özürlü olan kimse­lerin işareti geçerli değildir.

 

Talakta Şahitler:

Alimlerin çoğunluğu, hakların korunması ve eşlerin inkâr et-mesinîn önlenmesi açısından talakta şahitlerin bulunmasını müs-tehap kabul etmişlerdir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur; ‘İddet müddetlerini doldurduklarında onları ya güzelce tutun veya on­lardan uygun bir şekilde ayrılın. İçinizden adalet sahibi iki kişiyi şahit tutun. Şahitliği Allah için yapın.[719] Âlimler, âyet-i kerîme’de istenilen şahitliğin, müstehap olduğunu, vaciplik bildirmediğini ifade etmişlerdir. Çünkü İbn Ömer (radiyallâhu anh) hayızlı iken hanımını boşadığında; Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sel-İem) Ömer’e; «Ona emret, hanımını geri alsın» buyurdu. Dola­yısıyla ne boşamada, ne de tekrar bir araya gelmede şahit vacip değildir.

 

Talak/Boşama Türleri

Farklı bakış açılarıyla talak birçok kısma ayrılır. Bunlar;

  1. Talakta kullanılan ifadeler açısından, “sarih ve kinayeli boşama” olmak üzere iki kısma ayrılır. Bunlarla ilgili açıklamalar yapıldı.
  2. Niteliği açısından, “sünnete uygun boşama ve bidat boşa­ma” olmak üzere İki kısma ayrılır.
  3. Sonucu itibariyle,  “hemen gerçekleşen boşama, şarta bağlı boşama ve geleceğe dönük boşama” olmak üzere üç kısma ayrılır.

Bu kısımlandırmalarla ilgili, en önemli hükümler şunlardır;

  1. a)Sünnete uygun boşama ve bidat olan boşama türleri:

Sünnete uygun boşama -mubah talak- türü: Allah’ın ve Peygamberinin emirlerine uygun, şeriatın belirlediği kurallar çerçevesindeki boşamadır. Bu kurallar;

  1. Kişinin hanımını bir talakla boşaması.
  2. Hayızdan temizlendikten sonra boşaması.
  3. Gusül abdesti aldıktan sonra boşaması.
  4. Cinsel ilişkide bulunmadan önce boşaması.[720]
  5. İddet süresini dolduruncaya kadar, başka bir talakla bo-şamamasıdır.

Bir talakla boşadıktan sonra iddet dönemi içerisindeyken hanımıyla evliliğini sürdürmek isteyen kişi, hanımının ve veli­sinin rızasını aramaksızın ve yeniden mehir vermeksizin tekrar eşini alabilir. Şayet iddet süresi doluncaya kadar hanımını geri almazsa, onu güzellikle salıvermelidir. İddet süresi dolduktan sonra tekrar hanımıyla evlenmek isterse, yeni bir nikâh akdiyle evlenebilir.  ‘

Aynı eşiyle ikinci defa evlenen kişi, hanımını ikinci defa da boşarsa, tamamen yukarıda anlatıldığı şekilde ayrılabileceği gibi, hanımını tekrar alma hakkına da sahiptir. Ancak üçüncü defa boşaması durumunda, kadın sahih nikâh akdiyle başka biriyle gerçek bir evlilik yapmadığı sürece, onunla tekrar evlenemez. Kadın başka biriyle gerçek bir evlilik yaptıktan sonra boşanırsa, önceki eşiyle yeniden evlenebilir.

 

Hatırlatma:

Kişinin hamile hanımını -hamileliği belli olmasına rağmen-boşaması mubahtır. Sünnete uygun boşama türü olarak yapılan açıklamalar, Kurân’da ve Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)-‘in sünnetinde belirtilmiştir.

Yüce Allah; ‘Ey Peygamber! Kadınları boşamak istediğiniz zaman, onları iddetleri içinde boşayın.[721] ‘Boşanan kadınlar, kendi kendilerine üç aybaşı hali beklerler, eğer Allah’a ve âhiret gününe inanmışlarsa, rahimlerinde Allah’in yarattığını gizlemeleri kendilerine helal değildir. Kocaları bu arada barışmak isterlerse, kanlarını geri almakta daha çok hak sahibidirler Kadınların hak­lan, örfe uygun bir şekilde vazifelerine denktir. Erkeklerin onlar­dan bir üstün derecesi vardır. Allah güçlüdür Hakim ‘dir. Boşan­ma iki defadır Ya iyilikle tutma ya da iyilik yaparak bırakmadır İkisi Allah’ın yasalarını koruyamamaktan korkmadıkça kadınlara verdiklerinizden bir şey almanız size helal değildir. Eğer Allah’ın yasalarını ikisinin de koruyamayacaklarından korkarsanız, o za­man kadının fidye vermesinde ikisine de günah yoktur. Bunlar Allah’ın yasalarıdır, onları bozmayın. Allah’ın yasalarını bozanlar ancak zalimlerdir.[722]

Bu konuyla ilgili hadisler iieride zikredilecektir.

 

Bidat -Haram- Talak Türü:

Yukarıda anlatılan meşru boşama şartlarına aykırı düşen bo­şama türleridir. Örneğin kişinin hayızlı hanımını boşaması veya cinsel ilişkide bulunduğu temizlik dönemi içerisinde boşaması gibi. Bu durumlarda kişinin hanımını boşaması haramdır. Yapan günahkâr olur.

 

Bidat Talak Geçerlidir:

Bidat talak türüyle hanımını boşayan günahkâr olmakla birlikte, talakı geçerlidir. Nitekim İbn Ömer (radiyallâhu anh)’ın hayızlı hanımını boşaması, bir talak kabul edilmiştir. Bu durumu Ibn Ömer; ‘(hayızlı iken hanımımı boşamam) aleyhime olarak bir talak sayıldı’ diyerek açıklamıştır.[723]

Enes Ibn Şîrîn (radiyaîlâhu anh) anlatıyor; ‘İbn Ömer’in, hayızlı halde bulunan hanımını boşadığmı işittim. Ömer, bunu Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sel!em)’e anlattığında, «ona em­ret, hanımım geri alsın» buyurdu. Ben (İbn Şîrîn); ‘bu talak sayılır mı?’ diye sordum; «Neden sayılmasın?» buyurdu.

Hadiste geçen «neden sayılmasın?» lafzı, «eğer bu talak sayılmayacaksa; hangi talak sayılacaktır?» anlamında, talak sa­yılmasının haklılığını ve gerekliliğini belirtmektedir. Nitekim bu soruyu soran, sanki «bu talak sayılmaz değil mi?» demiş gibidir. Dolayısıyla bu yanıt, inkâriye [724] cümlesidir. Ayrıca Peygambe­rimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in, «ona emret, hanımım geri alsın» buyurması da, onun bir talak sayıldığına delildir. -Allah en doğrusunu bilendir.

 

Bidat Talakla Hanımını Boşayan Ne Yapmalıdır?

Bir kişi, bidat talakla hanımını boşaması durumunda, bir talak sayılır. Örneğin bir kişi hayızlı halde bulunan hanımını bo­şaması durumunda, eğer bu ilk veya ikinci defa olmuşsa, ona hanımını geri alması emredilir. Hanımı hayız olup temizlenip, sonra tekrar hayız olup temizlendikten sonra, dilerse hanımıyla evliliğini devam ettirir;  dilerse o temizlik döneminde cinsel ilişkiye girmeden hanımını boşar.

Abdullah İbn Ömer (radiyallâhu anh) anlatıyor; “Abdullah İbn Ömer, Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)”m zamanın­da, hanımlarından birini, hayız halinde iken bir talakla boşamış-tı. Ömer bin Hattâb bu durumu Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e sordu. Bunun üzerine Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem); «Ona emret! Hanımını geri alsın. Sonra hanımı temizle­nip kendi yanında ikinci bir (kez) hayız görüp tekrar temizlenin­ceye kadar yanında alıkoysun. Daha sonra eğer kadım boşamak isterse, kadm temizlendiğinde onunla cinsel ilişkide bulunmadan boşasm. Kadınların boşanması hususunda, Allah’ın emrettiği iddet, işte budur.[725]

 

Hanımını Boşamak İsteyen, Ne Zaman Boşamalıdır?

  1. Öncesinde cinsel ilişkiye girilmiş olan hayızlı kadın, ha-yızdan temizlendiğinde cinsel ilişkiye girilmeden boşanır. Kadın hamile ise, hamileliği belirginleştikten sonra boşanır. Erkeğin ha­yızlı hanımını boşaması durumunda, ne yapması gerektiği daha önce açıklandı.

 

Hatırlatma:

Boşamanın mubah olması için, hayız kanının kesilmiş olması yeterli değildir. Kadın hayızdan temizlendiği için gusül abdesti almış olmalıdır.

  1. Lohusa hanımların durumu, hayızh hanımların durumu gibidir. Temizlendikten sonra, cinsel ilişkiye girilmeden önce bo­şanır. Şayet loğusalık durumunda boşanmaları halinde, erkeğe hanımını geri alması emredilir. Bu konuda tamamen hayızh ha­nımların talak hükümleri uygulanır.
  2. Nikâh akdi kıyılmış ancak cinsel ilişkiye girilmemiş olan hanımların boşanmasında beklenilmesi gereken bir süre yoktur. Yani bunlar hayızh iken de, diğer zamanlarda da boşanabilirler.
  3. Yaşının küçük olması veya büyük olması nedeniyle hayız görmeyen bir hanımı, kocası istediği zaman boşayabilir.
  4. Hamileliği belirgin olan kadını, kocası istediği zaman bo­şayabilir. İbn Ömer (radiyallâhu anh) hayızh hanımını boşadığın-da: «Ona emret! Hanımını geri alsm. Sonra hanımı (hayızdan) temizlendiğinde veya hamile(liği belirginleştiğinde) boşasın!»[726]

 

Kadın Kendini Boşayabilir Mi?

Talak, serî sözlü bir tasarruftur. Yüce Allah bu hakkı erkeğe vermiştir. Dört mezhep imamı ve diğer âlimler, erkeğin bu hakkı elinde bulundurduğu gibi, başkasını da bu konuda vekil tayin etme hakkına sahip olduğunu belirtmişlerdir. Erkeğin, talak ko­nusunda birini vekil tayin etmesi, alış veriş, kiralama gibi diğer sözlü tasarruflarda vekil tayin etmesi gibidir. Örneğin erkek, ha­nımına ‘kendini boşama konusunda seni vekil tayin ettim’ derse; kadının, bu vekâlete dayanarak kendisini boşaması caizdir. Bu durumda talak gerçekleşmiş olur. Sahabeler -Allah onlardan razı olsun- bu talakı geçerli kabul etmişlerdir. Ancak kadının vekil ta­yin edilebilecek talak sayısında farklı görüşler belirtmişlerdir.

Erkeğin talak konusunda hanımına yetki vermesi, talak hak­kını kaybetmesi anlamına gelmez. Erkek, bu durumda da hanı­mını boşayabilir. Ayrıca hanımına verdiği talak kullanma vekâletini iptal edebilir. Çünkü vekil tayin eden, onu iptal hakkına da sahiptir.

İbn Hazm -Allah ona rahmet eylesin-, talak konusunda ve­kalet verilmesini kabul etmemiştir. Ona göre, talak hakkını koca­nın dışında kimse kullanamaz. Çünkü Kuranı Kerîm’dekİ talak ayetlerinin tamamı kocaya izafe edilmiştir. Dolayısıyla kadının kendisini boşaması geçersizdir. Çünkü kadın, boşama yetkisine sahip sayılmaz.

 

Ric’î Ve Bâin Talak

Ric’î [727] talak: İddet süresi içerisinde, yeniden nikâh akdi gerekmeksizin ve kadının rızası aranmaksızın, erkeğin hanımını geri almasının caiz olduğu boşama türüdür. Bu, birinci ve ikinci boşamalarda, kadının iddet süresi tamamlanmadan önce olur. İddet süresi dolduktan sonra talak ‘bâin [728] hale’ dönüşür. Bu du­rumda erkek, boşadığı hanımını yeni nikâh akdi, mehir ve kadı­nın rızası olmaksızın geri alamaz. Bu hüküm, şu âyet-i kerîme’ye dayanmaktadır; ‘Talak iki defadır. Sonucunda (kadın) ya iyilik­le tutulur; ya da güzellikle salıverilir’.[729] Hür kadın üç defadan daha az boşandığında, kocası iddet süresi içerisinde onunla evli­liğini devam ettirebilir. Âlimler bu konuda icmâ etmişlerdir.[730]

 

Ric’î/Dönülebilir Talakın Meşru Kılınmasının Hikmeti:

Ric’î talak, bir İhtiyacın sonucudur. Çünkü kişi hanımını bo­şadığı için pişman olabilmektedir. Yüce Allah bu gerçeğe şöyle işaret etmiştir; ‘…Bilemezsin! Belki Allah, bundan sonra (farklı) bir hal oluşturur.[731] Bu nedenle kişi düşünmeye ve İdrak etmeye ihtiyaç duyar. Şayet talakta geri dönüş olmasaydı, düşünme ve idrak etme imkânı olmazdı. Bu durumda kadın yeni bir nikâh akdine razı olmayabilirdi. Erkek hanımından ayrılığa sabredeme­yip, zinaya düşebilirdi. Dolayısıyla talakta geri dönüş, eşlerin ara­sını düzeltmek için meşru kılınmıştır. Nitekim kocasının boşama­sına rağmen kadın, iddet dönemi içerisinde kocasının evinden ayrılmaz. Çünkü boşamaya neden olan öfke halinin kalkmasıyla, her şeyin normaİe dönmesi arzu edilir.

 

Ric’î Talakın -Boşanmaktan Vazgeçmenin- Sıhhat Şartları:

  1. Boşamaktan geri dönüş ancak, -üçüncü boşama hakkı­nın kullanılmadığı- ric’î talak durumunda olur. Yani eşlerin tekrar bir araya gelmeleri, birinci ve İkinci talaktan sonra, kadının iddet dönemi tamamlanmadan önce olmalıdır.
  2. Erkek hanımını boşamadan önce, cinsel ilişkiye girmiş olmalıdır. Şayet nikâh akdi kıyıldıktan sonra, cinsel ilişkiye gir­meden önce erkek, hanımını boşarsa, hanımını -aynı nikâh ak­diyle- geri alma hakkı yoktur. Alimler bu konuda ittifak etmiştir. Çünkü Yüce Allah; ‘…Mümin kadınlarla nikahlandıktan sonra, (cinsel) temasta bulunmadan onları boşarsanız; onlardan dolayı size iddet saymaya gerek yoktur’ buyurmuştur.[732]
  3. Talaktan sonra geri dönüş, kadının iddet süresi içerisinde olmalıdır. Kadının iddet süresi dolduktan sonra erkeğin hanımını geri alma hakkı sona erer. Alimler bu konuda ittifak etmiştir. Ni­tekim Yüce Allah; ‘(iddet süreleri içerisinde) kocaları hanımlarını geri almaya daha fazla hak sahibidirler’ buyurmuştur.[733]
  4. Ayrılık, nikâh akdinin feshedilmesi nedeniyle olmamalı­dır.
  5. Ayrılık, bedel karşılığı yapılmış olmamalıdır. Hulû[734] gibi durumlarda, geri dönülemez. Çünkü bu durumda kadın, koca­sına ödediği malî bir bedel karşılığında ayrılmış ve ilişkisini son-landirmiş olmaktadır.

 

Hatırlatma:

Ric’î talakta kadın, İddeti süresince evli kadın hükmündedir. Şayet kocası birden fazla hanımla evli ise gün paylaşımına dâhil edilmez. İddet süresi içerisinde, eşlerden birinin vefatı durumun­da birbirlerine mirasçı olurlar. Bu konuda icmâ edilmiştir. Ka­dın üçüncü hayızdan temizlenip gusül abdesti aldığında, bu süre içerisinde kocası kendisine geri dönmediği takdirde iddet süresi tamamlanmış olur; ric’î talak, bâin talaka dönüşür. Artık koca­sı yeni nikâh akdi, mehir, kadının ve velisinin rızası olmaksızın onunla tekrar birlikte olamaz.

Ric’î talakta eşler tekrar bir araya gelmeleri durumda ‘şahitlerin bulunması’ müstehaptır. Çünkü Yüce Allah şöy­le buyurmuştur; İddet müddetlerini doldurduklarında onları ya güzelce tutun veya onlardan uygun bir şekilde aynîm. İçinizden adalet sahibi iki kişiyi şahit tutun. Şahitliği Allah için yapın.[735]

 

Ric’î Talakta Geri Dönüş Nasıl Gerçekleşir?

  1. Sözle  gerçekleşir:  Evliliği devam ettireceğini ifade eden sözlerle ‘geri dönüş’ sahih olur. Örneğin erkeğin, iddet sü­resi İçerisinde boşadığı hanımına; «sana geri dönüyorum; seni geri çağırıyorum; seni tekrar himayeme aldım» gibi boşanmaktan vazgeçtiğini ifade eden sözler söylemesiyle ‘rîc’at/geri dönüş’ ger­çekleşmiş olur. Bu konuda âlimler arasında hiçbir ihtilaf yoktur.
  2. Fiille gerçekleşir: Erkeğin, iddet süresi İçerisinde boşa­dığı hanımıyla cinsel ilişkiye girmesi, ona dokunması, onu şeh­vetle öpmesi durumunda ‘ric’at’ gerçekleşmiş olur. Erkeğin bu davranışıyla ric’ata niyet etmiş olup-olmaması farksızdır. Çünkü iddet süresi İçerisinde kadın, onun hanımı hükmündedir. Erke­ğin bu davranışı, nikâhı devam ettireceği anlamına gelir. ÇünküYüce Allah; ‘fidelet süreleri içerisinde) kocaları hanımlarını geri almaya daha fazla hak sahibidirler’ buyurmuştur.[736]

Bâin talak: Erkeğin boşadığı hanımı, geri döndürme hak­kının olmadığı talak türüdür. Bâin talak iki kısma ayrılır;

  1. Küçük bâin talak -beynûne suğrâ-: Erkeğin boşadığı hanımla, dilediği bir zamanda yeni nikâh akdi, mehir ve kadının rızasıyla tekrar evlenmesinin helal olduğu talak türüdür. Bu ta­lakın gerçekleşmesiyle, vadeli mehir kadına ödenir. Bu talaktan sonra eşler birbirlerine mirasçı olamazlar. Çünkü evlilik bağı ta­mamen sonlanmıştır.

Küçük bâin talakın gerçekleşmesiyle birlikte erkek, üç talak hakkından birini hakkını kaybetmiş olur.

 

Hatırlatmalar:

 

  1. Bir kişi, hanımını üç defa boşadığı zaman, hanımından ‘büyük bâin talak’ ile ayrılmış olur. Bu şekilde boşanan bir kadın, başka bir adamla evlendikten sonra, ikinci kocasının ölmesi veya kendisini boşaması durumunda İlk kocasıyla tekrar evlenebilir. Bu durumda kocası üç talak hakkına yeniden sahip olur.
  2. Bir kişi, hanımını bir veya İki defa boşadıktan ve kadın İddet süresini doldurduktan sonra, başka bir adamla evlenir ve ikinci kocasının ölümü veya kendisini boşaması sebebiyle ayn-lırsa, ilk kocasına tekrar dönebilir. Bu durumda İlk kocasının kaç talak hakkı olur? Erkek, ilk evliliklerinden kalan tek talak hakkına mı; yoksa ikinci nikâh akdiyle üç talak hakkına mı sahiptir? Bu konuda âlimler iki görüşe ayrılmışlardır;
  3. a)İmam Mâlik, Şafiî ve bir rivayete göre Ahmed bin Hanbel; ‘Bu, eşlerin ilk evliliklerindeki talak sayılarına göre hesap edilir. Bu durumda erkek sadece ilk evlilikten kalan talak hakkına sa­hiptir’ demişlerdir. Yani erkek İlk evliliklerinde, hanımını bir talak­la boşamış ise, ikinci evliliklerinde erkek İki talak hakkına sahip olur. Bu görüşteki âlimlerin delili, Ömer bin Hattâb fradiyallâhuanh)’ın fetvasıdır. ‘Bahreyn halkından bir adam, hanımını bir veya iki talakla boşadı. Boşadığı kadın, iddet süresi tamamlan­dıktan sonra başka bir adamla evlendi. Daha sonra kadın, ikinci kocasından da boşandı veya ikinci kocası vefat etti. Sonra da ilk kocasıyla tekrar evlendi. Bu durumda erkeğin kaç talak hakkına sahip olduğu Ömer (radiyallâhu anh)’a sorulduğunda; «ilk evli­liklerinden kalan talak sayısına sahiptir» dedi’.

Bu görüşte olan sahabelerden bazıları; Ali bin Ebû Tâlib, Ebû Hureyre, İmrân bin Husayn’dır. (radiyallâhu anhum)

  1. b)Ebû Hanîfe ve bir rivayete göre Ahmed bin Hanbel; ‘Bu durumda erkek, yeniden üç talak hakkına sahip olur’ demişlerdir. Çünkü kadının başka biriyle yaptığı ikinci evlilik, ilk kocasının talak sayısını silmiştir. Nitekim kadının, ikinci kocasıyla cinsel iliş­kiye girmiş olması, üç talakla boşandığı ilk kocasıyla yeni nikâh akdiyle tekrar evlenmesini helal kılar. Ve bu evlilikte ilk koca üç talak hakkına yeniden sahip olur. Dolayısıyla ilk evliliklerinden üç talakla ayrılan bir erkek; ikinci evliliğinde üç talak hakkına ye­niden sahip oluyorsa, daha az talakla boşayan bir erkeğin böyle bir durumda üç talak hakkına yeniden sahip olması çok daha haktır.

Bu konuda, şeriatın ruhuna yakın ve uygun olan görüş ikin­ci görüştür. Çünkü hanımını üç talakla boşayan bir erkek, ikinci evliliğinde üç talak hakkına yeniden sahip olurken; daha az ta­lakla boşayan birinin bu hakka sahip olamaması düşünülemez. Allah, en doğrusunu bilendir..

 

Talak Ne Zaman “Küçük Bâin” -Beynûne Suğrâ Olur?

Bu talak şu durumlarda gerçekleşir;

  1. Nikâh akdi kıyıldıktan sonra, cinsel ilişkiye girilmeden önce boşanması durumunda “küçük bâin” talak olur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur; ‘…Mümin kadınlarla nikahlan­dıktan sonra, (cinsel) temasta bulunmadan onları boşarsanız; onlardan dolayı size iddet saymaya gerek yoktur.[737]Bu âyet-i kerîme, cinseİ ilişkiye girmeden önce hanımını boşayan erkeğin, kadından iddet beklemesini isteme ve onu geri çağırma hakkı yoktur. Bu nedenle, bu durumdaki boşanmalar ‘küçük bâin ta­lak’ kabul edilir.
  2. Ayıp, zarar, îlâ ve benzeri nedenlerden dolayı eşlerin hâ­kim tarafından boyatılması durumunda ‘küçük bâin talak’ ger­çekleşmiş olur.

 

2. Büyük Bâin Talak -Beynûne Kubrâ:

Bu talakta, erkek boşadığı eşini, ne iddet süresi içerisinde, ne de İddet sonrasında geri alma hakkına sahip değildir. Ancak kadın başka bir adamla sahih evlilik yapıp, onunia cinsel ilişkide bulunduktan sonra boşanırsa, yeni nikâh akdi ve mehirle eski eşiyle tekrar evlenebilir. Bu talak türü, kişinin hanımını üç talakla boşaması durumunda meydana gelir. Çünkü Yüce Allah; ‘Bun­dan sonra kadını boşarsa, kadın başka birisiyle evlenmedikçe bir daha kendisine helal olmaz. Eğer ikinci koca da onu boşarsa, Allah’ın yasalarını koruyacaklarını sanırlarsa eski karı kocanın birbirlerine dönmelerine bir engel yoktur. Bunlar, bilen kimseler için Allah’ın açıkladığı yasalardır [738] buyurmuştur.

Aişe (radiyallâhu anhâ) anlatıyor; “Rifâa el-Kurazî’nin hanı­mı, Rasulullah (sallallâhu aleyhi vesellem)’egeldi ve; «Ey Allah’­ın Rasulü! Rifâa beni üç talakla boşadı. Daha sonra ben Abdur-rahman İbnü’z-Zübeyr el-Kurazî’yle evlendim. Fakat ondakini elbisenin saçağı gibi buldum» dedi. Bunun üzerine Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) gülümsedi ve; «galiba sen, Rifâa’ya dönmek istiyorsun! Hayır, kocan senin balından, sen de onun balından tadıncaya kadar olmaz» buyurmuştur.[739] Baldan kasıt, cinsel ilişkiden duyulan hazdır. Bu, boşalma olmasa dahi, erkek ve kadının cinsel organlarının birleşmesiyle olur.

 

3.  Söylendiği Anda Gerçekleşen Talak,  Gelecek Za­manda Talak Ve Şarta Bağlı Talak:

  1. Söylendiği anda gerçekleşen talak: Söylendiği anda, hemen boşamakla kastedilen talaktır. Bu, herhangi bir şart veya gelecek zaman lafzı zikretmeden, erkeğin hanımına ‘seni boşa­dım; sen boşsun’ gibi sözler söylemesidir. Bu talak türünde, bo­şama hemen gerçekleşmiş olur.
  2. Gelecek zamanda talak: Gelecek zaman kipiyle bo­şama lafzının zikredilmesidir. Bu durumda erkek boşamayı, be­lirttiği gelecek bir zamanda yapmayı kastetmektedir. Bu, ‘gelecek ayın başında sen boşsun’ veya ‘bu günün sonunda sen boşsun’ gibi sözlerle yapılan boşamalardır. Bu talak türünün hükmü ko­nusunda âlimler farklı görüşler belirtmişlerdir. İsabetli olan görüş, ‘bu talak türünün ‘söylendiği anda akit haline gelmesi; sonuç­larının ise belirtilen zaman geldiğinde oluşmasıdır’. İmam Şafiî, Ahmet bin Hanbel ve Davut ez-Zâhİrî bu görüştedir.

III. Şarta bağlı talak: Erkeğin hanımını boşamayı, bir şar­tın gerçekleşmesine bağlamasıdır. Bu şartın, erkeğin veya kadının bir davranışıyla ilgili olması veya başka bir şeyle İlgili olması fark etmez. Bu tür boşamaya, ‘talaka yemin’ denir, örneğin erkeğin hanımına; ‘evden çıkarsan sen boşsun’ demesi gibi.

Bu talak geçerli midir?

Hanımını bu şekilde boşayan kişi için iki durumdan birisi söz konusudur;

  1. a)Şart gerçekleştiğinde, talakın da gerçekleşmesini kastede­rek söylemiş olmasıdır: Bu durumda talak gerçekleşmiş olur. İlim ehlinin çoğunluğu bu görüştedir. Bu konuda birçok icmâ nakle­dilmiştir.
  2. b)Şartın gerçeklemesi durumunda gerçekten boşamaya ni­yetli olmadığı halde, hanımını bir şeyi yapmaya veya terk etmeye zorlamak amacıyla söylemiş olmasıdır. Aslında şartın gerçekleş­mesi halinde boşamak istememektedir. Bu durumda -âlimlerin tercih edilen görüşüne göre-, talak gerçekleşmez. ‘Allah, yemin terinizi çözmenizi size meşru kılmıştır [740] ‘Yemin ettiğinizde ye­minlerinizin kefareti, işte budur.[741]

Talak üzerine yemin etmek, Müslümanların kefarette bulun­maları gereken yeminlerdendir. Dolayısıyla bu tür talaklar, âyette belirtilen yeminler kapsamındadır. Nitekim Peygamberimiz (sal-İallâhu aleyhi ve seilem); ‘kim bir yeminde bulunduktan sonra, onun dışında bir hayır görürse, hayırlı olanı yapsm; yemini için kefarette bulunsun [742] buyurmuştur.

Ebû Râfî anlatıyor; Bana, azatlım Acmâ’nın kızı Leyla; ‘Eğer hanımını boşamazsan, her köle onun için hür; her mal onun için hediye olsun. Yahudi veya Hıristiyan olsun’ dedi. [Daha sonra İbn Ömer’e gelip sorduğunda;] ‘Yemininden dolayı kefaret ver. Adamla hanımının arasından çekil’ dedi.[743] İbn Ömer (radiyal-lâhu anh), bu konuda yapılan yemini, boşamaya teşvik ama­cıyla söylenmiş bir söz olarak değerlendirmiş; erkeğin hanımını boşamaması durumunda ise, yemin kefareti vermesi gerektiğini belirtmiştir. Şartlı talak için de aynı durum söz konusudur. Bu herhangi bir konuda teşvik etmek veya sakındırmak amacıyla söylenmiştir. Dolayısıyla bu gibi durumlarda şartlı talakta bulu­nan kişi yemin kefareti verir; talakı gerçekleşmiş olmaz. -Allah en doğrusunu bilir.

 

Hatırlatmalar:

  1. Herhangi bir işin gerçekleşmesi şartına bağlı olarak bir kişi şartlı talakta bulunsa; daha sonra da unutması veya ikrah duru­munda kalması nedeniyle o şart gerçekleşse, buna bağlı olarak talak da gerçekleşmiş olur. Âlimlerin çoğunluğu bu görüştedir.
  2. Şartlı talakta bulunan kişi, o şart gerçekleşmediği sürece hanımıyla her türlü ilişkide bulunabilir.
  3. Şarta bağlı talakta, şartın gerçekleşmesiyle birlikte talak,bir talak olarak gerçekleşir. Örneğin ‘evden çıkarsan boşsun’ di­yen bir kişinin hanımı, evden çıkmasıyla birlikte bir talak gerçek­leşmiş olur. Eve döndükten sonra ikinci defa çıkması durumunda ikinci talak gerçekleşmez.
  4. İnşaallah’ lafzıyla söylenen talak: Âlimlerin tercih edilen görüşüne göre, inşallah lafzıyla söylenen talak gerçekleş­mez. Çünkü ‘inşaallah’ lafzı, talakı iptal eder. Nitekim Peygam­berimiz (sallallâhu aleyhi ve seilem); ‘Kim bir konuda yemin eder ve ‘inşaallah’ derse; (yeminini tutamadığında yeminini bozmuş olmaz); ona kefaret gerekmez’ buyurmuştur. İmam Ebû Hanîfe, İmam Şafiî ve İbn Hazm bu görüştedir.

 

Boşanan Hanımların Nafaka Ve Mesken Hakkı

Yüce Allah şöyle buyurmuştur; ‘Ey Peygamber! Kadınları boşamak istediğiniz zaman, onları iddetleri içinde boşayın ve iddeti sayın; Rabbiniz olan Allah’tan sakının; onları, apaçık bir hayasızlık yapmaları hali hariç, evlerinden çıkarmayın, onlar da çıkmasmlar.[744] ‘Onları gücünüz nispetinde kendi oturduğu­nuz yerde oturtun.[745]

Yüce Allah bu ayeti kerimede, kadının iddeti süresince koca­sı yanında mesken hakkı bulunduğuna hükmetmiştir.

Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve seilem}; ‘Erkeğin hanı­mını geri alma hakkının bulunduğu ric’î talakta, kadının nafaka ve mesken hakkı vardır [746] buyurmuştur.

 

Üç Talakla Boşanmış Kadının Durumu:

Üç talakla boşanan kadının, nafaka ve kocası yanında mes­ken hakkı yoktur.

Kays’ın kızı Fâtıma üç talakla boşanmıştı. Kendisi bu durumu şöyle anlatıyor; ‘Mesken ve nafaka hakkı için [boşandığım] eşimi Rasulullah (sallallâhu aleyhi ue sellem)’e şikâyet ettim. Bana mesken ve nafaka hakkı vermedi ve Ümmü Mektûm’un oğlunun evinde iddet beklememi emretti.[747].

 

Boşanmış Hamile Kadının Durumu:

Doğum yapıncaya kadar nafaka hakkı vardır. Çünkü Yüce Allah; ‘.. .Eğer hâmile iseler, doğum yapıncaya kadar nafakalarını verin.[748] buyurmuştur.

 

Boşanan Kadınların Nafaka Hakkı:

Nafaka, erkeğin boşadığı hanımına verdiği maldır. Bu mal, giyecek, yiyecek, harcırah, hizmetçi ve benzeri şeylerdir. Bunun miktarı erkeğin maddi durumuna göre fark eder.

Alimlerin tercih edilen görüşüne göre, konuyla ilgili ayeti ke­rimenin umumi lafzından dolayı boşanan kadınlara nafaka veril­mesi ‘vaciptir’. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur; ‘Boşanan kadınları iyilikle!uygun bir surette faydalandırmak, muttakiler üzerine bir haktır [749]  Zengin kendi durumuna, fakir kendi durumuna uygun bir şekilde, boşadığınız hanımları, faydalandı­rın. Bu iyilerin üzerine bir haktır.[750]

Nafaka konusunda cinsel üişkiye girilmiş kadınla, cinsel ilişkide bulunulmadan boşanmış kadın aynı durumdadır. Fakat şunun bilinmesi gerekir ki; Cinsel ilişkide bulunulmadan boşan­mış kadının nafakası, nikah akdinde belirlenmiş mehrinin yarı­sından ibarettir. Bunun dışında bir nafaka hakkı yoktur. Nitekim Yüce Allah, cinse! temasta bulunulmadan boşanmış kadınların faydalandırılmasını/onlara bağışta bulunulmasını vacip kılmıştır. Mümin kadınlarla nikahlandıktan sonra, (cinsel) temasta bu­lunmadan onları boşarsanız; onlardan dolayı size iddet saymaya gerek yoktur. Kendilerine bağışta bulunarak onları güzellikle ser­best bırakın [751] buyurmuştur.

Âyeti kerimedeki ‘bağış/faydalandırma1 lafzı, miktarı belirli ve belirsiz olmak üzere genellik bildirmektedir. Bu genel ifadeyi, Bakara süresindeki ayetler açıklamıştır. Buna göre, mehri belir­lenmiş kadın, cinsel ilişkide bulunulmadan önce boşanmışsa, mehrinin yarısıyla faydalandırılır. Mehri belirlenmemiş ise, fay-dalandırılacağı miktar tayin edilmemiştir. Nitekim Yüce Allah bu konuda şöyle emretmiştir; ‘…Mümin kadınlarla nikahlandıktan sonra, (cinsel) temasta bulunmadan onları boşarsanız; onlardan dolayı size iddet saymaya gerek yoktur. Kendilerine bağışta bu­lunarak onları güzellikle serbest bırakın. Evlendiğiniz kadınları mehir belirlediğiniz halde, temas etmeden boşarsanız, -kendileri veya nikâh akdi elinde olan erkeğin bağışlaması hali müstesna-belirlediğiniz mehrin yarısı onlarındır. Bağışlamanız Allah’tan sakınmaya daha uygundur. Aranızdaki iyiliği unutmayın. Allah şüphesiz yaptıklarınızı görür.[752]

İbn Ömer (radiyallâhu anh) der ki; ‘Boşanan bütün kadınla­rın nafaka/faydalandırılma hakkı vardır. Ancak kendisiyle cinsel ilişkiye girilmeden boşanan kadınların, mehirlerinin yarısını alma dışında bir nafaka/fayda hakları yoktur.[753] Âlimlerin çoğunluğu bu görüştedir.[754]

 

Hidâne [755] Küçük Çocukların Velayet Hakkı:

Boşanan kadın, başka biriyle evlenmediği sürece, küçük çocukların velayetine babadan daha fazia hak sahibidir. Kadın başka biriyle evlendiğinde, baba daha fazla hak sahibi olur. Çün­kü Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve seilem), bebeğiyle birlikte bulunan boşanmış kadına; ‘Evlenmediğin sürece, çocuğun vela­yetine sen daha fazla hak sahibisin [756] buyurmuştur.

Hidâne ihtiyacı bulunmayan çocuklar, baba veya anneyi tercihte serbest bırakılırlar. Nitekim Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e, bir kadın bu konuda şikayette bulunmak için geldiğinde, çocuğa hitaben; «İşte baban ve işte annen! Hangisini istiyorsan onun elini tut!» buyurmuştur. Bunun üzerine çocuk an­nesinin elini tutmuş ve onunla birlikte gitmiştir.[757]

 

Boşanan Kadınların İddeti:

 

İddetin Tanımı:

Iddetin kelime anlamı, saymak ve hesap etmek demek olan ‘adde’ kökünden türemiştir. Terim anlamı ise: Yüce Allah’ın, bo­şanan kadınlara belirlediği süredir. Kadının, bu süre tamamlanın­caya kadar farklı biriyle evlenmeksizin beklemesi farzdır.[758]

 

İddetin Hikmeti:

Şârî/kanun koyucu, birçok anlam ve hikmeti itibara alarak, iddet beklenmesini şeriat kılmıştır. Bunlardan bazıları şunlardır;

  1. Rahmin temizlendiğinin bilinmesi. îki ve daha fazla farklı meninin tek rahimde karışmaması, dolayısıyla da soy karışımının ve fesadın önlenmesi.
  2. Evlilik müessesesinin değer ve saygınlığının büyüklüğü, kıymet ve şerefinin gösterilmesi.
  3. Ric’î talakta tarafların pişman olması ve ayrılıktan vazgeç­meleri için zaman kazanılması.
  4. İddet süresince kadının ziynetlenmesinİ ve süslenmesini önleyerek, hanımından ayrılığın etkilerini erkeğe hissettirmek. Bu nedenle kadının, baba ve oğluna tuttuğu yastan daha fazlası, kocası için meşru kılınmıştır.
  5. Erkeğin, kadının ve çocuklarının haklarına ihtiyatlı dav­ranmak. Allah Teâlâ’nın hukukuna riayet etmek. Bu nedenle id-dette, dört hak bulunmaktadır.

 

Erkeğin İddet Beklemesi Gerekir Mi?

Erkeğe iddet beklemek vacip değildir. Boşandıktan sonra, hanımının iddet süresinin dolmasını beklemeden erkek evlene­bilir. Ancak bunun bazı istisnaları vardır. Örneğin, boşadığı hanı­mın kız kardeşiyle, teyzesiyle, halasıyla veya boşadığı hammıyla birlikte evlenmesi helal olmayan kadınlardan biriyle evlenmek istemesi durumunda, erkek boşadığı kadının iddet süresinin dol­masını beklemek zorundadır. Dört evli olan bir erkek, dördün­cü hanımını ric’î talakla boşadığı takdirde, kadının iddet süresi tamamlanıncaya kadar beklemesi vaciptir. Bu konuda âlimler ittifak etmiştir. Fakat -âlimlerin çoğunluğuna göre- dördüncü ha­nımını bâin talakla boşayan erkeğin beklemesi vacip değildir. Er­keğin istisna durumlarda beklemesi gereken süreye, her ne kadar iddet anlamı taşısa da, ne dil açısından, ne de şer’î açıdan ‘iddet’ denilemez. -Allah en doğrusunu bilir.

 

İddet Türleri:

 

1. Cinsel İlişkide Bulunulmuş Kadının İddeti:

  1. a)Boşanan kadın, hayız gören bir kadınsa, iddet süresi üç hayız dönemidir. Çünkü Yüce Allah; ‘Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç kurûlhayız dönemi beklerler.[759]buyurmuştur. Âyeti kerimedeki ‘kuru’ kelimesi, hayız anlamındadır. Çünkü Âişe validemizin rivayet ettiği bir hadiste hayız anlamında kullanılmıştır. Âişe (radiyallâhu anhâ) anlatıyor; ‘Ümmü Habtbe’nin istihâze kanamaları oluyordu. Bu durumu Peygamber (salîallâhu aleyhi ue sellem)’e sordum; «Ona hayız günlerinde namazı bırak­masını emretti.[760]
  2. b)Boşanan kadın, yaşının küçük veya büyük olmasından dolayı hayız olmayan bir kadınsa, iddet süresi üç aydır. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmuştur; ‘Kadınlarınızdan ay hah görmek­ten kesilenler ile henüz âdet görmemiş olanların iddetleri husu­sunda şüpheye düşerseniz, bilin ki, onların iddet beklemesi üç aydır.[761]

2. Cinsel İlişkide Bulunulmadan Boşanmış Kadının İddeti:

Bu durumdaki kadına iddet yoktur. Çünkü Yüce Allah Şöyle buyurmuştur; ‘…Mümin kadınlarla nikahlandıktan sonra, (cinsel) temasta bulunmadan onları boşarsanız; onlardan dolayı size iddet saymaya gerek yoktur.[762]

3. Hamile Kadının İddeti:

Doğumunu yapıncaya kadar­dır. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmuştur; ‘Hamile kadınların iddeti, doğum yaptıklarında tamamlanır.[763]

4.  Mürtâbe [764] Kadının İddeti:

Normal hayız gören ka­dının, nedeni anlaşılamayacak şekilde hayızdan kesilmesi duru­muna ‘mürtâbe’ denir. Bu durumdaki kadın boşandığında veya kocası vefat ettiğinde dokuz ay bekler, daha sonra üç ay iddet sü­resini doldurur. Dolayısıyla bu durumdaki kadının iddeti tam bir yıl sürmüş olur. Yılı doldurduktan sonra evlenmesi helaldir. Çün­kü bu konuda Ömer {radiyallâhu anh) şöyle demiştir; ‘dokuz ay oturur, hamile olmadığı ortaya çıktığında, üç ay iddet bekler ve böylelikle bir yıl olur.[765] Aynı ifade İbn Abbas (radiyallâhu an­lı)’ten de nakledilmiştir. Bu konuda sahabelerden muhalif olan bir kimse bilinmemektedir. Bu konu Mâliki ve Hambelî mezhep­lerinde de böyledir.[766]

5. Hayız Kanıyla Hastalık Kanını Ayırt Edemeyen, İs­tihâze Kanamalı Kadının İddeti:

Bu durumdaki kadın bo­şanması durumunda üç ay iddet bekler. Çünkü bu durum şu âyeti kerimenin kapsamına girmektedir. ‘Kadınlarınızdan ay hali görmekten kesilenler ile henüz âdet görmemiş olanların iddetleri hususunda şüpheye düşerseniz, bilin ki, onların iddet beklemesi üç aydır.[767] Alimlerin genelinin görüşü budur.[768]

Hatırlatma: Cenazeler konusunda, iddetle ilgili hükümler ve iddetin âdabı açıklanmıştı.

 

II. Hulû Konusu

Tanımı: Lügatte, elbiseyi çıkarmak anlamındadır. Kadın mecazi olarak erkeğin elbisesine benzetilmiştir.[769] Terim anlamı İse, kadının bir bedel karşılığında kocasından ayrılmasıdır. Hulû hakkı, kocasının kötü huy ve ahlakından dolayı geçimsizlik nede­niyle, kadının, kocasına itaatte Allah’ın hukukuna riayet edeme­mek endişesinden doğmuştur.

Hulû, fidye olarak da isimlendirilir.

Meşruluğu: Hulû, Kuran, sünnet ve icmâ ile sabittir. Nite­kim Yüce Allah şöyle buyurmuştur; ‘Kadınlara verdiklerinizden bir şey almanız size helal değildir. Eğer Allah’ın yasalarım ikisinin de koruyamayacaklarından endişe ederseniz, o zaman kadının fidye vermesinde ikisine de günah yoktur.[770]

İbn Abbâs fradiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Sabit bin Kays’ın hanımı, Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellemj’e geldi ve; «Ya Rasulullah! Sâbit’in ne dinine, ne de ahlakına bir diyeceğim yok. Fakat ben küfran-ı nimetten (onun hakkını yerine getirememek­ten) korkuyorum» dedi Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem); «O halde, bahçesini ona geri verir misin?» buyurdu. O; «Evet» dedi ve bahçeyi ona iade etti. Bunun üzerine Peygamber (sallal­lâhu aleyhi ve sellem), Sâbit’e onu boşamasını emretti.[771]

Şer’î bir neden olmaksızın kadın boşanma talep edemez: Çünkü Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘Zorunlu bir neden olmaksızın, kocasından boşanma talep eden kadın, Cennetin kokusunu duyamaz [772] buyurmuştur.

 

Hatırlatma:

Normalde kocasından ayrılmak istemeyen kadının, -örne­ğin- anne ve babasıyla birlikte olmak için, kocasının kendisini boşamasını istemesi caiz değildir. Çünkü bu konuda anne-baba-ya itaat edilmez. Bilakis, kocası ona günahı emretmediği sürece, anne-babasına itaatten daha fazla itaate hak sahibidir.[773]

 

Erkeğin Hanımını, Ona Zarar Vermek Amacıyla Nikâ­hı Altında Tutması Caiz Değildir.

Şer’î bir neden olmaksızın kadmm boşanmayı talep etmesi caiz olmadığı gibi, erkeğin hulû konusunda şer’î gerekçesi olan bir kadını hapsetmesi ve nikâhı altında tutması da caiz değildir. Bi­lakis bu durumda güzellikle ayrılması gerekir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmuştur; ‘Kadınları boşadığmızda, (iddet) müddetleri sona erince, onları güzellikle tutun, ya da güzellikle bırakın, hak­larına tecavüz etmek için onlara zararlı olacak şekilde tutmayın; böyle yapan şüphesiz kendisine yazık etmiş olur. Allah’ın ayet­lerini alay konusu edinmeyin; Allah’ın üzerinize olan nimetini, öğüt vermek üzere size indirdiği Kitâb ve hikmeti anın, Allah’tan sakının ve biliniz ki, Allah’ın her şeyi bilir.[774]

 

Hulû, Talak Olarak Hesap Edilir Mi?

Hulû, nikâh akdinin feshidir, talak değildir. Nitekim iki ve üç talaktan sonra da huîûnun caiz olduğu naslarla sabittir. Şa­yet hulû, talak sayılsaydı, bu durumda talak sayısı dörde çıkmış olurdu!

Hz. Ali, hz. Osman, İbn Mesûd (radiyallâhu anhum) gibi sahabeler ile İbnu’l-Müseyyeb, Atâ, Ebû Hanîfe, imam Mâlik, Evzâî, Servî gibi müctehid âlimler «hulû yo­luyla boşamayı ‘bâin talak’ saymışlardır. Hanbelî ve Şafiî mezheplerine göre İse ‘hulû talak değil, fesihtir.[775]

Kuranın tercümanı İbn Abbâs (radiyallâhu anh)’m bu ko­nuyla ilgili ayetten anladığı budur. ‘Talak iki defadır. Sonucunda (kadın) ya iyilikle tutulur; ya da güzellikle salıverilir. Kadınlara verdiklerinizden bir şey almanız size helal değildir. Eğer Allah’ın yasalarını ikisinin de koruyamayacaklarından endişe ederseniz, o zaman kadının fidye vermesinde ikisine de günah yoktur.[776]

Tâvûs, İbn Abbâs (radiyallâhu anh)’ı; ‘Hulü, talak değildir’ dediğini rivayet etmiştir.[777]

Hulû’nun talak olmadığına dair delillerden biri de, talakta er­kek geri dönme hakkına sahip olduğu halde, kadının rızası olma­dığı sürece hulû’da böyle bir hakka sahip değildir. Aynı zamanda talak iddeti üç hayız dönemi olduğu halde, hulû nedeniyle iddet -ileride açıklanacağı üzere- bir hayız dönemidir. Dolayısıyla, er­kek hanımıyla on defa hulû yapmış olsa dahi, kadın başka bir erkekle evlenmeden, yeni bir nikâh akdiyle tekrar evlenmesi caizdir.[778] Sonuç itibariyle huiû, talak olarak hesaplanmaz. -Allah, en doğrusunu bilir.

 

Hatırlatmalar:

  1. Hulû, talak lafzıyla yapılsa dahi, talak oiarak hesap edil­mez.[779]Çünkü boşama, hakim kararı bulunmasa bile, bir bedel karşılığı olarak yapıldığı sürece hangi lafızla olursa olsun talak olarak hesaplanmaz. Hulû veya fesih lafızlanyla yapılmış olması Şart değildir. Nasların ve usul kaidelerinin delil olarak ortaya koy­duğu sahih görüş budur.[780]
  2. Hulû’nun hakim nezâretinde yapılmış olması şart değildir. Hâkimin izni olmasa dahi, eşlerin huîû konusunda anlaşmaları yeterlidir. Çünkü Yüce Allah; ‘kadının fidye vermesinde ikisine de günah yoktur[781] buyurmuştur.

Hayseme bin Abdurrahmân anlatıyor; (Emir) Bişr bin Mer-vân’a, aralarında hulû yapan bir kadın ve erkek getirildi. Bişr, hulû’yu geçerli saymadı. Bunun üzerine Abdullah bin Şihâb; «Ömer’e hulû yapan biri getirildiğinde, onu geçerli kabul etti» dedi.[782] Yani, hakimin izni olmadan yapılan hulû’yu geçerli say­mıştır. Ayrıca talakın, hakim kararına tabi olmadan caiz olduğu gibi, hulû da caizdir.

  1. Kocanın izni olmaksızın, hâkim hulû kararı verebilir mi?

Sabit’İn hanımının hulû ile boşanması konusunda, Peygam­berimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), kadına «O halde, bahçesini ona geri verir misin?» diye sormuş, kadından «evet» yanıtı aldı­ğında, Sabit’e onu boşamasını emretmişti. Alimlerin çoğunluğuna göre, Peygamberimizin bu uygulaması irşat ve yol göstermek amacıyladır, bu nedenle vucûbiyet bildirmem ektedir. Dolayısıyla erkeğin rızası olmaksızın hulû sahih olmaz. -Allah, en doğrusunu bilir-.

  1. Hayız halindeki kadına hulû caizdir. Hulû için temizlenmiş olması şart değildir.

Hulû yapılması, cinsel ilişkide bulunulan temizlik dönemi ile hayız dönemleri de dâhil olmak üzere her zaman caizdir. Tala­kın hayız dönemlerinde caiz olmayışının nedeni, iddetin uzama­sı nedeniyle kadının zarar görmesini önlemek içindir. HuSû İse, geçimsizlik nedeniyle kadının zarar görmesini önlemek amacıyla meşru kılınmıştır. Dolayısıyla ‘hulû’ talep eden kadın sıkıntı ve huzursuzluk içerisindedir. Bu iddet süresinin uzamasından daha büyük bîr zarardır. Bu nedenle Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem}, hulû talep eden kadına hayızlı olup-olmadığını sor­mamıştır. Alimlerin çoğunluğunun kanaati budur. [783]

Bu anlatılanlar, hulû’nun nikâh akdinin feshi olduğu ve talak sayılmaması konusunda tatmin edici boyuttadır.

Hanefî ve Mâliki mezheplerine göre hulû, talak ola­rak kabul edildiğinden dolayı, bu yolla boşanan kadınla­rın üç temizlik dönemi iddet beklemeleri gerekir. {Çev.)

 

Hulû Yapılan Kadının İddet Süresi:

Hulû yapılan kadın hayız oluncaya kadar bekler, bir hayız olduktan sonra başka biriyle evlenmesi caiz olur. Muavviz’in kızı Rebî (radiyaliâhu anhâ) anlatıyor; ‘Kendisi hulû yaparak koca­sından ayrıldığında, Osman bin Affan’a geldi ve; «iddet bekle­mem gereken süre nedir?» diye sordu. Osman bin Affân; «Sana iddet yoktur. Ancak henüz yeni ayrılmış olman nedeniyle bir hayız oluncaya kadar beklemelisin» dedi. Sonra ben, Sabit bin Kays’ın nikahı altında bulunan ve hulû yaparak ondan ayrılan

Meryem el-Muğâliye hakkındaki, Rasuhlİah (sallallâhu aleyhi ue sellemj’in hükmünü araştırdı.[784]

 

III. Liân / Lanetleşme

Tanımı: Erkek, karısını zina yapmakla suçladığı zaman [785] hâkim aşağıda belirtileceği şekilde her ikisini de lanetleşmeye çağırır. Eşlerin «eğer yalan söylüyorsam, Allah’ın laneti üzerime olsun» diyerek yemin etmesi nedeniyle, bu işleme ‘liân/lanetleş-me’ denir.

Meşruluğu: Aliah Teâlâ şöyle buyurmuştur; “Eşlerini zina ile suçlayıp ta, kendilerinden başka şahitleri bulunmayanlara ge­lince, onların her birinin şahitliği, kendisinin doğru söyleyenler-den olduğuna dair dört defa Allah adına yemin ederek şahitlik etmesi, beşinci defa da, eğer yalan söyleyenlerden ise Allah’ın lanetinin kendi üzerine olmasını dilemesidir. Kadının, kocasının yalan söyleyenlerden olduğuna dair dört defa yemin ile şahitlik etmesi, beşinci defa da, eğer (kocası) doğru söyleyenlerden ise, Allah’ın gazabının kendi üzerine olmasını dilemesi kendisinden cezayı kaldırır. Şayet Allah’ın size bol lütfü ve merhameti olma­saydı ve Allah, tevbeleri kabul eden hüküm ue hikmet sahibi ol­masaydı (haliniz nice olurdu!).[786]

İbn Abbâs (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Hilâl bin Umeyye, Peygamber (sallallâhu aleyhi vesellem)’in yanında hanımının Şe­rik bin Sahmâ ile zina ettiği suçlamasında bulundu. Bunun üze­rine Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem); «Ya delil getirirsin, ya da sırtına had cezası vurulur» buyurdu. Hilâl; «Yâ Rasulullah! Bizden biri kendi hanımının üzerinde bir erkek gördüğünde gidip delil mi toplasın?!» dedi Peygamber (sallallâhu aleyhi ue sellem); «Ya delil getirirsin, ya da sırtına had cezası vurulur» buyurdu. Bu­nun üzerine Hilâl; «Seni hak ile gönderene yemin ederim ki, ben doğru söylüyorum. Allah, benim sırtımı had cezasından kurtaracak bir ayet indirecektir» dedi. Bu olay üzerine Cibril aleyhisse-lam geldi ve; “Eşlerini zina ile suçlayıp da….” İfadesinden, «… doğru söyleyenlerden olduğuna dair…» âyeti nazil oldu. Bunun üzerine Peygamber (sallallâhu aleyhi ue sellem), ayrıldı ue kadı­nı çağırttı. Kocası Hilâl de geldi. İlk önce Hilal şahadetle yemin etti. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem); «Hiç şüphesiz Allah, ikinizden birinin yalancı olduğunu bilmektedir. İkinizden hangisi tövbe edecek (ve lanetleşmeden vazgeçecek)?» buyurdu. Sonra Hilal’in hanımı ayağa kalktı, (dört defa) Allah adıyla, Allah’ı şahit tutarak yemin etti. Beşinci yemini yapacağı zaman, oradakiler kadını durdurdular ve; «beşinci yemin azabı hakkettirir» diyerek hatırlatmada bulundular. İbn Abbâs der ki; ıbu hatırlatma üzeri­ne kadın biraz duraksadı. Biz yeminden vazgeçecek zannettik. Fakat o; «bundan sonraki günlerde kavmimi rezil edemem!» dedi ve beşinci yemini de etti. Bunun üzerine Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem); «Bu kadını(n doğumunu) gözleyiniz! Eğer göz­leri sürmeli, iri kalçalı ve iri baldırh bir çocuk doğurursa, o ço­cuk Şerîk bin Sehmâ’ya aittir» buyurdu. Kadın bu tarife uyan bir çocuk doğurdu. Bunun üzerine Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem); «Eğer Allah’ın kitabında (îanetleşme) hükmü bildirilme­miş olsaydı; benimle, o kadın arasında elbette bir hüküm olurdu (yani, o kadına zina cezasını uygulardım)» buyurdu.[787]

 

Laneti Eşmenin Niteliği:

Konuyla ilgili naslardan anlaşıldığına göre, lanetleşmenin ni­teliği şu şekildedir;

  1. Lanetleşmeden önce hâkim, her iki tarafa da tövbe etme­lerini öğüt verir. Ancak lanetleşmede ısrar ederlerse duruşmayı açar.
  2. Önce kocanın ayağa kalkmasını ister. Ona, dört defa şöy­le söylemesini emreder; «Allah’ı şahit tutarak yemin ederim ki, ben doğru söylüyorum. Ve ben kanma zina iftirasında bulunma­dım».

3-4. Erkek bunu dört defa söyledikten sonra, hakim birine eliyle onun ağzını kapatmasını emreder. Kocanın beşinci yemini yapmasına fırsat vermeden ona; «Aliah’tan kork! Hiç şüphesiz bu yeminle Allah’ın azabı hak olur. Kuşkusuz dünyadaki ceza, ahiret azabından çok daha hafiftir» diyerek vaaz eder.

  1. Bu vaaz ve nasihatlerden sonra da erkekısrar ederse, «eğer yalancılardan isem, Allah’ın laneti üzerime olsun» diyerek beşinci yemini de yapar. Bu yemini yaptıktan sonra, iftira suçu nedeniyle had cezasına çarptırılmaz. Şayet beşinci yemini yap­maktan vazgeçerse, had cezası olarak seksen sopa vurulur.
  2. Hâkim, erkeğin yeminini tamamlamasından sonra kadı­na; «Ya yemin edersin, ya da zina cezasına çarptırılırsın» der.
  3. Hâkimin bu sözü üzerine kadın (ya itirafta bulunur; ya da) dört defa «Allah’a şahit tutarak yemin ederim ki, o yalancı­lardandır» der.
  4. Dördüncü yeminden sonra, beşinci yeminin Allah’ın ga­zabını hak ettireceği konusunda, kadına vaaz ve nasihatte bulun­mak için hâkim, birine onun ağzını kapatmasını emreder.
  5. Şayet kadın beşinci yemini yapmaktan vazgeçer ve İtirafta bulunursa, zina cezasına çarptırılır.
  6. Eğer inkârında devam ederse, kadına; «eğer kocam, doğru söyleyenlerden ise, Allah’ın gazabı benim üzerime olsun» diyerek beşinci yemini yapması emredilir. Bu şekilde beşinci ye­mini de yapması durumunda zina cezasına çarptırılmaz.

 

Laneti Eşmenin Sonuçları:

Yukarıda belirtildiği şekilde eşler lanetleşmede bulunmaları durumunda şu sonuçlar oluşur;

  1. Lanetleşen taraflardan had cezaları kalkar. Lanetleşmeyle birlikte erkek, zina İftirasında bulunmak suçundan, kadın da zina cezasından kurtulur. Nitekim Peygamberimiz (sallalîâhu aleyhi ve sellem), Hilâl bin Umeyye’nin karısı hakkında; «Eğer Allah’ın kitabında (lanetleşme) hükmü bildirilmemiş olsaydı; benimle, ocadın arasında elbette bir hüküm olurdu (yani, o kadına zina cezasını uygulardım)» buyurmuştur.
  2. Lanetleşmede bulunan bir kadını, hiç kimse zina ile İtham edemez. Bu İthamda bulunanlara zina İftirasında bulunmaktan had cezası uygulanır. Çünkü kadının lanetleşmede bulunmuş olması, onun hakkındaki zina suçlamasını ortadan kaldırmıştır. Buna rağmen kadını zina İle veya kadından doğan çocuğu ve-led-i zina olmayla itham edenler, zina iftirasında bulunmuş sa­yılır ve had cezasına çarptırılırİar. İbn Abbas (radiyallâhu anh) anlatıyor; kadın hakkında zina suçlamasında bulunulamaz; çocuğu zina çocuğu olmayla itham edilemez. Herkim kadını zina ile suçlarsa veya çocuğunu zina çocuğu olmayla itham ederse, (zina iftirasında bulunma suçu nedeniyle) o kimseye had cezası uygulanır.[788]
  3. Lanetleşmede bulunan evli çiftler, lanetleşmeyle birlikte boşanmış olurlar. İbn Ömer (radiyallâhu anh) anlatıyor; Pey­gamber (sallalîâhu aleyhi ve sellem), Ensar’dan bir erkek ve ka­dını (zina suçlamasında bulunmaları nedeniyle) lanetleşmelerin-den sonra ayırdı/boşadı.[789]

Lanetleşen evli çiftler, lanetleşme sonucunda boşanmış sa­yılırlar. Alimlerin çoğunluğuna göre, bu konuda ayrıca hâkim kararma ihtiyaç yoktur. Nitekim Sehl (radiyallâhu anhj’ın ri­vayetinde; ‘Lanetleşmede bulunduktan sonra; «eğer onu hala nikâhım altında tutarsam, ona yalan söylemiş olurum» dedi ve Peygamber (sallalîâhu aleyhi ve sellem) onlara ayrılmalarını em­retmeden önce, hanımını üç talakla boşadı. Böylelikle Peygam-ber’in yanında ondan ayrılmış oldu. Bunun üzerine Peygamber (sallalîâhu aleyhi ve sellem); <Su, lanetleşmede bulunanlar için ayrılıktır/boşanmaktır» buyurdu.[790]

Lanetleşme tamamlandıktan sonra hâkim eşleri ayınr. Hanefî mezhebine göre bu ayırma ‘bâin talak’ kabul edilir.[791] İmam Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed eş-Şey-bânî dışında diğer âlimlere göre, lanetleşme neticesinde boşanan eşler, ebediyen birbirlerine haram olurlar. [792]

  1. Lanetleşmede bulunanlar ebediyen birbirlerine haram olurlar. Sehl bin Sa’d fradiyallâhu anh} anlatıyor; ‘… Bu olaydan sonra hnetleşen karı-kocanm bir daha birleşmemek üzere ayrıl­maları sünnet oldu.[793]Âlimlerin çoğunluğu bu kanaattedir.
  2. Lanetleşmede bulunan kadın mehirin tamamını hak et­miş olur. Kocası mehirden hiçbir şeyi geri alamaz. Çünkü Pey­gamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), lanetleşmede bulunan karı-kocaya; «Hesabınız Allah’a kalmıştır, ikinizden birisi yalancı­dır. (Kocaya hitaben)sen, kadının aleyhine olacak bir davranışta bulunamazsın» buyurmuştur. Bunun koca; «(Mehir olarak ver­diğim) malım ne olacak?» dediğinde ona; «(Onda) senin malın yoktur! Eğer kadın hakkında doğru söylüyor isen, (verdiğin me­hir) kadınla gerdekte bulunmuş olmanın karşılığıdır. Eğer yalan söylüyor isen, o (mehir olarak verdiğin mal) senden çok daha uzak olmuştur» buyurdu.[794]
  3. Lanetleşmede bulunan kadının, nafaka ve mesken hak­kı olmaz. İbn Abbâs (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘… Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem),  (lanetleşmede bulunan) kadının kocasından ayrılması, talak veya vefat nedeniyle olmadığı için, mesken ve nafaka hak etmediğine hükmetti.[795]

Her ne kadar bu hadis ‘zayıf olsa da, Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem):in ‘mebtute’ hakkındaki nafaka ve mesken ol­madığı hükmüne muvafıktır. Dolayısıyla lanetleşmede bulunan kadının nafaka ve mesken hak etmemesi çok daha uygundur. Çünkü lanetleşme neticesinde kocası, kadının aleyhine bir dav­ranışta ebediyen bulunamamakta ve aralarındaki ilişki tamamen bitmiş olmaktadır. Oysa mebtute’nin durumu farklıdır.

  1. Lanetleşmede bulunan kadının çocuğu kendisine nispet edilir. İbn Ömer (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallal­lâhu aleyhi ve sellem), bir adamla hanımına ‘Hân/lanetleşme’ yaptırdı. Sonra boşanmalarına hükmetti ve çocuğu kadına nispetetti [796]
  2. Lanetleşen eşler ve çocukları birbirlerine mirasçı olurlar. Sehl bin Sa’d (radiyallâhu anh)’ın hadisinde İbn Şihâb der ki; ‘Lanetleşen eşlerin birbirlerinden ayrılmalarına hükmetti. Kadın hâmile idi. Artık çocuğu annesinin adı ile çağrılıyordu. Bundan sonra çocuğun annesine, annesinin de Allah’ın kendisine takdir buyurduğu hisse de ona mirasçı olması sünnet oldu.[797]

 

Hatırlatmalar:

  1. Bir adam kendi hanımını zina ile suçlayıp da, mahkemeye müracaat etmezse, İbrahim en-Nehâî’ye göre, ‘evlilikleri devam eder.[798]
  2. Bir adam kendi hanımına ‘seni bakire olarak almadım’ demesi durumunda, eğer bu sözüyle onun zina ettiğini kastetme-miş ise, had cezası ve lian gerekmez. Çünkü bekaret, cinsel ilişki olmaksızın da bozulabîlmektedir. Şayet bu sözüyle onun zina et­miş olduğunu kastetmiş ise yukarıda anlatılan hükme tabi olur.

 

IV. Îlâ

Tanımı: Beiirli bir süre kişinin, hammıyla cinsel ilişkide bu­lunmamaya yemin etmesidir.

 

İlâ İçin İki Durum Söz Konusudur;

 

  1. Erkeğin cinsel ilişkide bulunmayacağına dair belirttiği sü­renin dört aydan daha az olması. Bu durumda evlâ olan erkeğin yeminini bozup, yemin kefareti vermesidir. Çünkü Peygamberi­miz fsallallâhu aleyhi ve sellem); “kim bir yeminde bulunduktan sonra, onun dışında bir hayır görürse, hayırlı olanı yapsın; yemi­ni için kefarette bulunsun[799] buyurmuştur.

Şayet erkek yemin kefareti yapmayıp, îlâ süresini tamam­lamayı tercih ederse, kadın kocasının belirlediği süre doluncaya kadar sabretmelidir. Boşanmayı istememelidir. Enes bin Mâlik (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sel­lem) bir ay hanımlarına yaklaşmamaya yemin etmişti. Ayrı bir odada yirmi dokuz gün bekledi. Sonra oradan indi. Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ‘e bir ay diye yemin etmemiş miydin? Diye soruldu; «bir ay yirmi dokuz gündür» buyurdu [800]

  1. 2. Erkeğin cinsel ilişkide bulunmayacağına dair belirttiği sü­renin dört aydan daha’ fazla olması. Bu durumda da evlâ olan erkeğin yeminini bozup, hammıyla cinsel ilişkide bulunması ve yemin kefareti vermesidir. Cinsel ilişkide bulunmadığı sürece ye­min kefareti vermesi gerekmez. Bu durumda kocasının belirtti­ği süre tamamlanıncaya kadar kadının sabretmesi gerekir. Süre dolduktan sonra kocasından ya ilişkide bulunmasını veya kendi­sini boşamasını talep edebilir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyur­muştur; ‘Kadınlarından uzak kalmaya yemin edenler için, dört ay beklemek vardır. Eğer (bu süre içerisinde kadınlarına) döner­lerse, hiç şüphesiz Allah çokça bağışlayan ve esirgeyendir. Eğer (yeminlerinden dönmeyip kadınlarını) boşamaya karar verirlerse (ayrılırlar). Biliniz ki, Allah her şeyi işiten ve bilendir.[801]

Yemin süresi tamamlandıktan sonra erkek, hanımına geri dönme ve cinsel temasta bulunma ile hanımını boşama husu­sunda dilediği kararı verebilir. Ebû Salih anlatıyor; îlâ eden ki­şinin durumunu, Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in sa­habelerinden yirmi İki kişiye sordum; ‘dört ay tamamlandıktan sonra ya hanımına döner ya da onu boşar’ dediler.[802]

Hanefî mezhebine göre, îlâ yapan koca, îlâ süresi içerisinde hammıyla ilişkide bulunursa, yemin kefareti gerekir. Şayet îlâ süresi sona erer ve hanımına dönmezse, ‘bir bâin talakla’ boşanmış olurlar.[803] Diğer mezheplere göre, sürenin dolmasıyla talak kendiliğinden oluşmaz. Bu durumda koca, ya hanımına dönmeli ya da onu bo-Şamalıdır. Aksi halde kadın mahkemeye müracaat eder ‘tefrik/ayrılma’ talebinde bulunabilir. İlâ sonucuyla veya mahkeme kararıyla gerçekleşen ayrılma ‘ric’î talak1 hük­mündedir.[804]

 

Kocası Kaybolan Kadının Hükmü:

Kocası yolculuğa veya farklı bir yere gidip dönmeyen ve kendisinden haber alınamayan kadın, -bazı âiimiere göre- dört yıl bekler, sonra dört ay on gün vefat iddeti gibi iddet bekler. Böylelikle başka biriyle evlenmesi helal olur. Bu hüküm, Ömer bin Hattâp, Osman bin Affân ve İbn Ömer (radiyallâhu anhum)-den sahih olarak rivayet edilmiştir.[805]

Bu durumdaki kadın hakkında bazı âlimler şöyle demişler­dir; Kocası geçimine yetecek miktarda geride bir şeyler bırakmış ise kadın için bekleme süresi tayin edilmesine gerek yoktur. An­cak kadının fitneye düşmekten korkması durumunda mahkemeye müracaat ederek, hâkimden nikâh akdinin feshini talep ede­bilir.[806]

Bazı âlimler ise, bu durumdaki kadın, ‘kocasının ölüm habe­ri gelinceye kadar beklemelidir{!)’ demişlerdir.

Bu konuda bizim kanaatimiz, her ne kadar sahabeler, kendi dönemlerindeki iletişim şartlarının zorluğunu dikkate alarak ko­cası kaybolan kadının bekleme süresini dört yıl olarak sınırlan­dırmış olsalar da, günümüzde iletişim şartlan çok daha kolay ve hızlı hale gelmiştir. Bu nedenle, bu konunun hâkimin takdirine bırakılması İslam şeriatının maksadına çok daha uygundur. -Al­lah en doğrusunu bilir.

Hanefî ve Şafiî mezhebine göre, kocası kaybolan ve haber alınamayan kadın, kocasının akranlarının ya­şayacağı süre kadar beklemelidirler.[807] Mâliki mezhebine göre bu durumdaki kadın, mahkemeye müracaattan dört yıl sonra eşinden boşanmış sayılır.[808] İmam Şevkânî, bu durumdaki bir kadının bekleyeceği süreyle ilgili belirli bir sınır bulunmadığı; bu sürenin, kadınların görüşleri alına­rak ve uğradıkları zarar göz önünde bulundurularak tespit edileceği görüşündedir.[809]

 

V. Zıhar

Tanımı: Kişinin kendi hanımına; ‘sen bana annem gibi ha­ram olasın; senle ilişkiye girmek bana helal olmasın’ anlamında, «sen bana annemin sırtı gibisin» demesidir.

Hükmü: Alimler zihâr’ın haram, yapanın günahkâr olduğu konusunda görüş birliğindedirler. Çünkü Yüce Allah bu davranışı ‘münker/kötüîük ve yalan söz’ olarak isimlendirmiş ve şöyle bu­yurmuştur; ‘içinizden zihâr yapanların kadınları, onların anaları değildir. Onların anaları, onları doğuran kadınlardır. Hiç şüphesiz onlar, çirkin ve yalan bir söz söylüyorlar.[810]

Zihâr neticesinde oluşan sonuçlar: Kişi hanımına; «sen bana annemin sırtı gibisin» demesi durumunda, hanımı kendisi­ne haram olur. Kefaret verinceye kadar hanımıyla cinsel temasta veya tatminde bulunamaz. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmuş­tur; ‘Kadınlarından zihâr ile ayrılmak isteyip de, sonra söyledik­lerinden dönenlerin hanımlarıyla temasta bulunmadan önce bir köleyi hürriyetine kavuşturmaları gerekir. Size öğütlenen budur. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. Buna imkân bulamayan kimse, temasta bulunmadan önce aralıksız iki ay oruç tutmalıdır. Buna da gücü yetmeyen, altmış fakiri doyurur. Bu (hafifletme), Allah’a ve Rasulüne inanmanızdan dolayıdır. Bunlar Allah’ın hü­kümleridir. Kâfirler için acı bir azap vardır.[811]

Zihâr yapan kişi, aciz kalmadığı sürece kefarette belirtilen sıraya uymak zorundadır. Nitekim kefarette bulunmadan önce hanımıyla ilişkide bulunamaz. Zihâr kefareti sırasıyla şunlardır;

  1. Erkek veya kadın Mümin bir köle azat etmek. Bunu bula­madığı takdirde;
  2. Hanımıyla temasta bulunmaksızın, aralıksız iki ay oruç tatmak. Bunu da yapamadığı takdirde;
  3. Altmış fakiri doyurmak.

Zihân belirli bir süre tayin ederek yapan kişi, bu süre ta­mamlanıncaya kadar -yukarıda belirtildiği şekilde kefarette bu­lunmadığı takdirde- hanımıyla cinsel temasta bulunamaz. Süre tamamlandıktan sonra hanımıyla ilişkide bulunabilir. Bu durum­da kefaret gerekmez. Beyâza’nın oğullarından biri olan, Salman bin Sahr el-Ensârî (radiyallâhu anh) anlatıyor; ‘Ramazan ayı çıkıncaya kadar hanımını kendisine annesinin sırtı gibi kılmıştı. Ramazan’ın yarısı geçince de geceleyin ona yaklaştı. Rasuluîlah (sallallâhu aleyhi ve selîem) ona; «bir köle azâd et» buyurdu. Sal­man, Rasuluîlah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e gelerek durumu ona anlattı: “Gücüm yetmez bulamam” dedi. Rasulullah (sallallâ­hu aleyhi ve sellem); «arka arkaya iki ay oruç tut» buyurdu. Sal­man; «buna gücüm yetmez» dedi. Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem); «altmış fakiri doyur» buyurdu. Salman; «Buna da gücüm yetmez» dedi. Bunun üzerine Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sel­lem); «Ferve b. Amr’a altmış yoksulun yedirilmesi için on beş ve on altı ölçek dolusu bir sepet hurmayı ona ver» buyurdu.[812]

 

Hatırlatmalar:

  1. Kişi hanımına; «sen bana kız kardeşim[in sırtı] gibisin» de­mesi durumunda da zihâr gerçekleşmiş olur. Bu durumda hala, teyze ve benzeri konumdaki kendisine ebedi olarak haram olan­ları söylemesi de aynı hükümdedir.
  2. 2.  Zihâr kefaretinden önce cinsel ilişkiye girmeksizin, örtü üzerinden temasta bulunulabilir mi?

Daha önce de belirtiidiği gibi, zihâr yapan kefarette bu­lunmadan önce hanımıyla cinsel ilişkiye giremez. Aynı şekilde -tercih edilen görüşe göre- kefarette bulunmadan önce şehvetle hanımına yaklaşması ve benzer davranışlarda bulunması da caiz değildir. Nitekim Yüce Allah; ‘Kadınlarından zihâr ile ayrılmak is­teyip de, sonra söylediklerinden dönenlerin hanımlarıyla temasta bulunmadan önce…’ buyurmuştur. Nitekim temas sözcüğü, ka­dına şehvetle dokunmayı da, cinsel ilişkiye girilmesini de kapsa­maktadır. Buna göre cinsel İlişkinin haram olduğu konusunda âlimler ittifak etmiştir. Aynı şekilde cinsel İlişkiye neden olacak davranışlarda bulunmak da haramdır. Çünkü «harama neden olan her şey haramdır». -Allah en doğrusunu bilendir-.

  1. 3.  Zihâr yapan kişi, kefarette bulunmadan önce hanımıyla ilişkiye girmesi durumunda, Yüce Allah’tan bağışlanma dileme­lidir. Kefarette bulununcaya kadar bir daha ilişkiye girmemeli­dir. Bu durumda sadece bir kefaret yeterlidir. Nitekim daha önce zikredilen Salman (radiyallâhu anh)’ın hadisinde, hanımıyla kefarette bulunmadanönce ilişkiye girmiş olmasına rağmen, Pey­gamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona sadece bir kefaret emretmiştir. Âlimlerin çoğunluğu da bu kanaattedir.

 

Gayri Müslim Evli Çiftlerden Birinin Müslüman Olma­sı Durumu:

 

  1. a)Kadın Müslüman olup, kocası kâfir olarak kal­dığında: Müslüman bir kadın, kâfir bir erkeğin nikâhı altında bulunamayacağından dolayı ayrılırlar. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur; ‘… Eğer siz de onların inanmış kadınlar oldukları­nı öğrenirseniz, onları kâfirlere geri döndürmeyin. Bunlar onlara helal değildir. Onlar da bunlara helal olmazlar…[813]

Müslüman olan kadının kocası, İslam’ı kabul etmez­se, hâkim kararıyla ayrılırlar. Bu ayrılma Hanefî mezhebi­ne göre ‘bâin talak’ sayılır.[814]

Bu durumda, kadının nikâhı mevkuf/askıya alınır. Kadının iddet süresi tamamlanmadan önce kocası Müslüman olursa, ha­nımıyla nikâhı devam eder. Şayet iddet süresi tamamlanıncaya kadar kocası Müslüman olmazsa, iddet süresi tamamlandıktan sonra kadın dilediği kimseyle evlenebilir. Dilerse kadın, kocası Müslüman oluncaya kadar bekleyebilir. Bu durumdaki Müslü­man kadının, kocası Müslüman olduğu takdirde, yeniden nikâh akdi -âlimlerin tercih edilen görüşüne göre- gerekmez.

  1. İbn Abbâs (radiyallâhu anh) anlatıyor; Dârulharp’ten bir kadın hicret ettiği zaman, hayız görüp temizleninceye kadar ona evlilik teklifinde bulunulmazdı. Bu şekilde temizlendiği za­man onunla evlenmek helal olurdu. Kadın evlenmeden önce ko­cası da hicret ettiği takdirde, kadın kocasına döndürülürdü’.[815]

İbnu’l-Kayyim der ki; ‘İslam dinine girdikten sonra nikâhını yenileyen bir kimse bilmiyoruz. Bu konudaki uygulama şu iki şekilden biriydi. Ya ayrılırlar ve başka biriyle evlenirlerdi. Ya da eşlerinin de Müslüman olmasını gecikse de- beklerlerdi.

 

Hatırlatmalar:

Yukarıda belirtilen Müslüman kadının, kocasının da Müslü­man olmasını beklemesi durumu, onun hanımı olmaya devam ettiği anlamına gelmez. Hiç kuşkusuz kadın Müslüman olmasıy­la birlikte, Müslüman olmayan kocasına haram olur. Bu hüküm Kuranı Kerîm ayetiyle sabittir. Dolayısıyla Müslüman kadın, kâfir kocasının evinde kalamaz. O, kendisine bir yabancı hükmünde­dir.

Müslüman olan kadının kâfir kocasından ayrılmasının isten­mesi durumunda, kocası İslam’dan nefret eder ve Müslüman ol­maz iddiasıyla’ günümüzde bazı profesörlerin yukarıda belirtilen hükme aykırı fetvalar vermesi yanlıştır. Kuranı Kerim’in hükmüne aykırıdır. Subhanailâh! Müslüman olmaları için onlara, haramları helal mi kılalım?! ‘Allah onlarda bir hayır görseydi, elbette onlara duyururdu.[816] Her türlü ayak sürçmelerinden Allah’a sığınırız.

Sonuç olarak şunu ifade etmeliyiz ki, bu durumdaki Müslü­man bir kadın, dilerse yalnız kalmayı tercih edip evlenmeyebilir. Sonradan kocasının da Müslüman olması durumunda onunla -yeniden nikâh akdine gerek olmaksızın- evliliğini devam da et­tirebilir. -Allah en doğrusunu bilendir-.

Kâfir bir kadın, Müslüman olduğu takdirde sadece bir hayız süresi bekler. Üç hayız dönemi beklemez. Daha önce zikredilen İbn Abbâs hadisinin zahir hükmü budur. Bu Hanefi mezhebinin görüşüdür. Alimlerin çoğunluğu farklı görüştedir.

  1. b)Erkek Müslüman olup, hanımı kâfir olarak kal­dığında:
  2. Hanımı ehl-i kitap -Yahudi veya Hıristiyan- ise, evlilikleri devam eder. Çünkü Müslüman bir erkeğin ehl-i kitapla evlenmesi caizdir. Dolayısıyla evli Müslüman bir erkeğin nikâhının de­vamı çok daha öncelikle caiz olur.
  3. Hanımı ehl-i kitaptan değil ise, ayrılırlar. Çünkü Yüce Al­lah; ‘Kâfir kadınları nikâhınızda tutmayın[817] buyurmuştur. Şayet kadın da Müslüman olursa, önceki nikâhları geçerlidir. -Allah en doğrusunu bilendir-.

XIII. MİRAS

Tanımı: Miraslar, “ferâiz” olarak da isimlendirilir. Vefat ede­nin malını hak edenlere, her birinin hissesinin miktarını bildiren şer’î hesap kaideleridir.

Mirâs/fcrâiz ilmi: Her hak sahibine terikedeki [818] hissesini bildiren kaidelerdir. Şeriat ilimleri arasında en kıymetli ilim da­lıdır. Birçok farklı meseleleri”ve karmaşık konuları içermesi do­layısıyla aynı zamanda en zor olanıdır. Bu ilim dalında tecrübe ve deneyim sahibi olmayanlar, gerektirdiği farklı hesaplamalar nedeniyle sonuç elde etmekte zorlanırlar. Bu nedenie biz, bu il­min bazı temel’esaslarını ve hanımların mirastaki durumlarını be­lirterek yetineceğiz. Konularını detaylandırmayacak, bu ilmin alt dallarını zikretmeyeceğiz. Çünkü bundan ilim talebeleri dışında kimse büyük bir fayda elde etmez.

 

Mirasçı Olunan Mallar

Vefat eden bir kişinin geride bıraktığı mallarda/terikede dört hak oluşur. Bunlar;

  1. Vefat edenin yıkanması, kefenlenmesi ve defin masrafları terikeden karşılanır.
  2. Vefat edenin borçları terikeden ödenir.
  3. Vefat edenin vasiyeti -terikeninüçte birini aşmayacak terikeden karşılanır.
  4. Yukarıda sayılan üç hak yerine getirildikten sonra geriye kalan miktar ‘miras’ olur. Bu miktar, Allah’ın kitabı ve Rasulünün sünnetine göre mirasçılar arasında pay edilir. Nitekim Yüce Al­lah; ‘… (Mirasçılara dağıtılacak bütün paylar, vefat edenin) vasi­yetinden ve borçtan sonradır[819] buyurmuştur.

 

Mirasçı Olma Nedenleri

  1. Akrabalık (nesep)[820] Yüce Allah şöyle buyurmuştur; ‘Akraba olanlar, Allah’ın kitabına göre (mirasçıhk bakımından) birbirlerine daha yakındırlar… [821]
  2. Nikâh: Yüce Allah şöyle buyurmuştur; ‘Eşlerinizin geriye bıraktığının yarısı -eğer çocukları yoksa sizindir…
  3. Köle Azat Etmeden Doğan Velâ:[822]Köle azat eden kimse, azat ettiği köienin vefat etmesi durumunda onun geride bıraktığı malına mirasçı olur. Çünkü Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); Velâ, kan bağıdır; Nesepten gelen kan bağı gibidir’ buyurmuştur. [823]

Mirasçı Olmayı Engelleyen Durumlar

  1. Öldürmek: Öldüren kişi, öldürdüğü kişiye mirasçı ola­maz. Çünkü Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘Katil mirasçı olamaz [824] buyurmuştur.

Hanefi mezhebine göre, öldürmenin kasıtlı veya kaza sonucu oluşması farksızdır. Sebebiyet sonucu ölümler ise, mirasa engel olmaz. Örneğin herhangi bir amaçla bir çu­kur kazan kişi, o çukura düşüp ölenin, müsebbibi/ölümü­ne neden olmuş sayılır. Her iki durumda (kasıt ve kaza)da katil mirasçı olamaz. Maliki ve Hanbelî mezhebinde kaza sonucu öldürmeleri mirasa engel saymamışlardır. İmam Şafiî ise kasıtlı, kaza ve sebebiyet nedeniyle oluşan öl­dürmelerin tamamını mirastan mahrumiyet kapsamında kabul etmiştir. [825]

  1. Din Farklılığı: Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sel­lem); ‘Müslüman kâfire; kâfir de Müslüman’a mirasçı olmaz[826] buyurmuştur.

Alimlerin çoğunluğu, yukarıda zikredilen hadisi şerifi esas alarak, Müslüman’ın kâfir akrabasına mirasçı olama­yacağında ittifak etmişlerdir.

Muâviye, Mesrûk, Saîd b. El-Müseyyeb, İbrahim en-Nehâî gibi âlimler, ‘islam üstündür, hiçbir şey ondan üs­tün kılınamaz’; ‘islam arttırır, eksiltmez’ gibi naslan esas alarak Müslüman’ın kâfir akrabasına mirasçı olabileceği­ni; ancak kâfirin Müslüman akrabasına mirasçı olamaya­cağını söylemişlerdir. Alimlerin çoğunluğuna ait olan ilk görüşün delili daha kuvvetlidir. [827]

  1. Kölelik:Kölenin mirasçı olması durumunda, gerçekte mirasçı kölenin sahibi olurdu. Oysa kölenin sahibi vefat eden kimse İçin yabancı hükmündedir ve mirasçı olması mümkün de­ğildir. Bu nedenle köle ne mirasçı olabilir, ne de miras bırakabilir. Çünkü kölenin mülkiyet hakkı yoktur. [828]

 

Mirasçılar

İslam hukukunda mirasçılar, ‘ferâiz ve asabe’ kavramlarıyla iki kısma ayrılır.

  1. Ferâiz sahipleri/Mirasları oranla belirlenenler: Mi­rastaki paylan, Allah’ın kitabında belirli bir oranla takdir edilmiş kimselerdir.
  2. Asabe[829] tanımlamasıyla mirastaki payları belir­lenenler: Mirastaki payları oranlarla belirlenmiş olanlar, kendi­lerine düşen paylarını aldıktan sonra geriye kalan mirası ‘asabe’ alır. Şayet payları oranlarla belirlenmiş olanlar -yani ferâi2 sa­hipler-, miras paylarını aldıktan sonra geriye bir şey kalmazsa, ‘asabe’ mirastan pay alamaz.

 

Asabe Üç Kısma Ayrılır.

  1. a) Binefsihi asab e/Kendi liginden asabe olanlar:[830]

Erkek mirasçılar gibi. – Koca ve anne bir kardeş hariç.

  1. b) Bi-gayrihi asabe Başkası nedeniyle asabe olan­lar:[831]Bunlar kıziar, oğlun kızları, öz kız kardeşler ve baba bir kız kardeşlerdir. Burada sayılanlar kardeşleriyle birlikte bulunmaları durumunda ‘bi-gayrihî asabe’ olurlar.
  2. c)Maa-gayrihî asab e/Başkasıyla birlikte asabe olan­lar:[832]Bunlar kızlarla birlikte kız kardeşlerdir.

 

Erkeklerden Mirasçı Olanlar On Beş Tanedir. Bunlar;

1-2. Baba, dede ve üst soy grubu.

  1. Koca
  2. Anne bir erkek kardeş.

Yukarıda sayılan dört grup ‘ferâiz sahipleridir/mirastaki pay­ları oranlarla tespit edilmiş olanlardır’.

5-6. Oğul, oğlun oğlu ve alt soy grubu.

7-8. Öz erkek kardeşler ve baba bir erkek kardeşler.

9-10. Öz erkek kardeşin oğlu ve baba bir erkek kardeşin oğlu.

11-12. Öz amca ve baba bir amca.

13-14. Öz amcanın oğlu ve baba bir amcanın oğlu.

  1. Köle azat eden kişi.

Yukarıda sayılanlar ‘asabe’ olarak mirasçı olur ve ferâiz sa: hipleri paylan oranında miraslarını aldıktan sonra geri kalanın tamamını alırlar.

 

Kadınlardan Mirasçı Olanlar On Tanedir. Bunlar;

1-2. Kız, oğlun kızı ve alt soy grubu.

  1. Anne.

4-5. Anne bir nene, baba bir nene ve üst soy grubu.

  1. Öz kız kardeşler.

7-8. Baba bir kız kardeş, anne bir kız kardeş. 9. (Ölenin) hanımı.

Kadınların Mirastaki Durumları:

1. Öz Kızın Mirastaki Durumu:

Yüce Allah şöyle buyurmuştur; ‘Allah size, çocuklarınız hak­kında, erkeğe, kadının iki misli (miras vermenizi) emreder. (Ço­cuklar) ikiden fazla iseler ölenin bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer yalnız bir kadınsa yarısı onundur.[833]

 

Öz Kızın Mirastaki Durumu

Ölenin sadece bir kızı varsa; -yani oğlu ve başka kızı yok ise;1/2

Ölenin bir veya daha fazla oğlu varsa, kız asabe yoluyla mirasçı olur. Erkeğe İki, kıza bir pay verilir. Asabe

Ölenin İki veya daha fazla kızı var, -oğlu yok ise. 2/3

2. Oğlun Kızlarının Durumu:[834]

Bunlar vefat edenin oğlunun kızları ve alt soy grubudur.

Ölünün daha önce vefat eden öz oğlunun kızlarının mirastaki durumu

Tek kız (torun) ise ve Ölenin kendi sulbünden başka oğlu yok İse; 1/2

İki veya daha fazla kız iseler ve ölenin kendi sulbünden oğlu yok ise; 2/3

Ölenin bir kızıyla birlikte, bir veya daha fazla oğul kızı bulunursa; 1/6

Oğlun kızları, aynı derecede oğlun oğlu ile beraber bulu­nurlarsa ‘asabe’ olurlar. Bu durumda mirası aralarında erkeklere iki, kızlara bir pay olacak şekilde paylaşırlar. Asabe

Ölenin oğlunun bulunması durumunda, oğlun kızları mirasçı olamazlar. Mirasçı Olamazlar.

Oğlun kızı, ölenin kendi sulbünden İki veya daha fazla kızının bulunması durumunda mirasçı olamazlar.

Oğlun kızlarıyla birlikte, aynı derecede oğlun oğlu veya daha alt soy grubunun bulunması durumunda ‘asabe1 olarak mirastan pay alırlar. Asabe

 

3. Annenin Durumu:[835]

 

Ölünün Annesinin Mirastaki Durumu

Ölenin kız veya erkek çocuğu ya da iki kız veya erkek kardeşi var ise;1/6

Ölenin yukarıda zikredilenlerden hiçbiri yok İse,1/3

Yukarıda zikredilenlerden hiçbiri bulunmaması durumunda;

  1. a)Vefat eden kadm ise ve geride kocası, kendi anne ve babası var İse,
  2. b)Vefat eden erkek İse ve geride hanımı, kendi anne ve babası var ise,

Her iki şıkta da, karı veya koca hisselerini aldıktan sonra geriye kalanın 1/3’ünü anne alır. Baba ise ‘asabe’ olarak arta kalan mirası alır.

4. Hanımın Durumu:

 

Hanımın Mirastaki Durumu

Ölenin kız veya erkek çocuğu, oğlunun oğlu veya oğlu­nun kızı ve alt soy grubu yok ise; 1/4

Yukarıda zikredilenlerden hiçbiri yoksa, ve ölenin hanımı birden fazla ise, hanımlar kendi aralanndal/4’ü paylaşırlar.

Başka hanımdan olsa dahi, ölenin çocuklarının bulun­ması durumunda, 1/8

Bu durumda, ölenin hanımı birden fazla ise, hanımlar kendi aralarında 1/8’i paylaşırlar

 

5. Oz Kız Kardeşin Durumu:

Anne baba bir kız kardeşlerin mirasta beş farkh durumu söz konusudur. Bunlar;

 

Öz Kız Kardeşinin Mirastaki Durumu

Ölenin çocuğu, oğlunun çocuğu, babası, dedesi, öz erkek kardeşi yok ise; tek kız kardeş mirasın Vfe’sini alır.1/2

Yukarıda sayılanlar yok ise, iki veya daha fazla kız kardeş­ler mirasın 2/3’sini alırlar.2/3

Yukarıda sayılanlardan hiçbiri yoksa kız kardeşlerle bir­likte, sadece bir öz erkek kardeş varsa, o takdirde ‘asabe olurlar. Erkeğe 2, kızîara 1 paya göre mirası paylaşırlar. Asabe

Kız kardeşler, ölenin kızı veya oğlunun kızıyla birlikte bu­lunurlarsa “asabe’ oluriar. Aynı şekilde ölenin kızları veya oğlunun kızları birden fazla olursa da ‘asabe’ olurlar.

Mirastaki hisseleri, ferâiz/oranlı olanların payları, mirasın tamamını kapsaması ve öz erkek kardeşler için geriye hiçbir şey kalmaması durumunda, anne-baba bir kız kar­deşler, anne bir erkek kardeş veya anne bir kız kardeş veya anne bir erkek kardeşlerle birlikte ‘bi-gayrihî asabe’ olurlar. Başkası nedeniyle «asabe»

Ölenin oğlunun veya oğlunun oğlu veya babası veya de­desinin bulunması durumunda öz kız kardeşler mirasçı olamazlar. Mirasçı olamazlar

6. Anne Bir Kız Kardeşlerin Durumu:

 

Anne Bir Kız Kardeşinin Mirastaki Durumu

Ölenin oğlu, kızı, oğlunun oğlu veya kızının oğlunun bulunmaması durumunda, anne bir tek kız kardeş mi­rasın 1/6’sım alır.1/6

Anne bir kız veya erek kardeş iki veya daha fazla iseler, mirasın üçte birini kendi aralarında eşit olarak paylaşır­lar. Bu durumda kızlarla erkekler eşit pay alırlar.1/3

Anne bir kız kardeş, anne-baba bir kız ve erkek kar­deşleriyle birlikte “bi-gayrihî asabe / başkası nedeniyle «asabe» olurlar Başkası nedeniyle asabe»

Ölenin oğlu, kızı, oğlunun oğlu, oğlunun kızı, babası veya dedesinin bulunması durumunda ana bir kız kar­deşler mirasçı olamazlar. Mirasçı olamazlar

7. Baba Bir Kız Kardeşlerin Durumu:

 

Baba Bir Kız Kardeşinin Mirastaki Durumu

Tek kız ise, baba bir erkek kardeşi ve öz kız kardeşi yoksa mirasın Vasini alır.1/2

İki veya daha fazla baba bir kız kardeş iseler, ve yukarıda sayılanlardan hiç kimse yoksa,  mirasın 2/3’ünü alırlar.2/3

Baba bir kız kardeşle birlikte bir öz kız kardeş bulu­nuyorsa, mirasın 1/6’sını alır.1/6

Baba bir kız kardeşle veya birden fazla baba bir kız kardeşlerle birlikte, baba bir erkek kardeş bulunu­yorsa, “bi-gayrihî asabe / başkası nedeniyle «asabe» olurlar. Başkası nedeniyle «asabe»

Baba bir kız kardeşle veya birden fazla baba bir kız kardeşlerle birlikte, kız veya oğlun kızı bulunuyorsa [“maa-gayrihî asabe/başkasıyla birlikte «asabe» olur­lar.] Bu durumda kız ve oğlun kızı oranlan miktarın­da hisselerini aldıktan sonra, kalan mirası alırlar. Başkasıyla birlikte «asabe»

Baba bir kız kardeşle veya birden fazla baba bir kız kardeşlerle birlikte,  aşağıda sayılanlardan birinin oİması durumunda ‘baba bir kız kardeşler’ mirasçı olamazlar.

  1. Oğlu veya oğlun oğlu ve alt soy grupları.
  2. Baba
  3. Öz erkek kardeş
  4. Erkek kardeşiyle birlikte asabe olan 02 kız kar­deş.
  5. İki ve daha fazla öz kız kardeşler. (Ancak, baba bir kız kardeşle birlikte, baba bir erkek kardeşin bulun­ması durumunda asabe olurlar ve hisse sahiplerinin paylarını almalarından sonra kalan mirası erkeğe iki, kıza bir olarak paylaşırlar.}Mirasçı olamazlar

 

8. Anne Veya Baba Tarafından Ninenin Durumu:

Anne veya baba tarafından büyük anneye ‘nine’ denir. Nine, sahih ve sahih olmayan nine olarak iki kısımdır. Sahih nine, an­nenin annesi, babanın annesi, babanın babasının annesi gibi nineler ‘sahih ninedir’. Annenin babasının annesi, babanın an­nesinin babasının annesi gibi nineler ‘sahih olmayan ninelerdir’ ve bunlar mirasçı olamazlar.

Sahih ninelerin mirasta üç durumu vardır. Bunlar;

Sahih Ninenin Mirastaki Durumu

İster baba tarafından, ister anne tarafından nine olsun­lar, ister tek veya daha fazla olsunlar, mirastaki payları 1/6’dır. 1/6

Ölenin annesi sağ İse, nineler mirasçı olamazlar. Ninele­rin anne veya baba tarafından olmaları fark etmez. Mirasçı olamazlar

Ölene en yakın bulunan nine, daha uzak olan ninelerin mirasçı olmasını Önler. Örneğin, ölenin anneannesi var ise, anneannesinin annesi veya babanın babasının an­nesi mirasçı olamaz. Mirasçı olamazlar

Ninenin mirastaki hisseleri, Kuranı Kerim’de belirtilmemiştir. Bu hüküm, Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in miras­ta nineye 1/6 pay vermesiyle sabit olmuştur. Bu nedenle âlimler, Ölenin annesinin bulunmaması durumunda, ninenin mirasçı ola­cağı konusunda icmâ etmişlerdir.

 

9. Bir Köleyi Azat Eden Kadının Mirastaki Durumu:

Bir köleyi hürriyetine kavuşturan kadın, daha sonra azat ettiği kişinin vefat ermesi durumunda, -vefat edenin kendi sul­bünden ‘asabe’ olan mirasçılarının bulunmaması şartıyla- ona «asabe» [836] yoluyla mirasçı olur.

Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e bir adam geldi ve azat ettiği kimsenin mirası hakkında sordu. Ona; «Eğer geride asabe bırakmış ise; asabe (mirasa) daha fazla hak sahibidir. Eğer (asabe) yoksa velayet hak sahibi olur» [837]buyurdu.

Hamza’nın kızı (radiyallâhu anhumâ) anlatıyor; ‘azatlımız ve­fat etti ve arkasında bir kız bıraktı. Rasulullah fsailaüâhu aleyhi ve sellem), onun malını benimle (ölenin) kızı arasında yan yarıya pay etti’.

Kanaatimizce, Peygamberimizin bu uygulamasının nedeni şudur; Vefat edenin kızı mirasın yarısını feraiz sahibi olarak hak etmekte; kalan yarısı ise asabe olması nedeniyle azat edene düş­mektedir. -Allah en doğrusunu bilendir-

 

Hatırlatmalar:

Daha önce de belirtildiği gibi miras, önce feraiz sahiplerine pay edilir. Eğer feraiz sahiplerinden geriye bir miktar artarsa, ka­lan miktar asabeye verilir. Asabe konusunda öncelik erkeklerin­dir. Nitekim Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); Tem­izleri sahiplerine veriniz. Geriye kalan miktar için, erkekler daha önceliklidir’ buyurmuştur. [838]

Asabenin En Yakını Ve Önceliklisi Sırasıyla Şunlardır;

Vefat edenin oğlu, oğlunun oğlu, sonra baba, sonra babasının babası, sonra dede, sonra öz kardeş, sonra baba bir kardeş, son­ra öz kardeşin oğlu, sonra baba bir kardeşin oğlu, sonra amca, sonra amcanın oğlu. Bunlar kendiliklerinden asabedirler.

Vefat edenin kızları, oğlunun kızları, öz kız kardeşleri ve baba bir kız kardeşleri bulunduğu zaman, bunların her biri erkek kar­deşiyle birlikte asabe olurlar. Aynı şekilde, kız kardeşlerle birlikte kızlar bulunduğunda da birlikte asabe olurlar. Soy bağıyla asabe olan hiç kimse bulunmadığında mirastan geriye kalan miktar azat edene düşer. Feraiz sahipleri oranlarına göre mirastaki paylarını aldıktan sonra geriye kalan miktar, erkeklere iki, kızlara bir pay esasına göre asabelere dağıtılır.

 

Hacb / Mirastan Mahrumiyet

Hacb: Bir şahsın mirastaki payının bir kısmından veya ta­mamından, başka bir şahsın bulunması nedeniyle mahrum bıra­kılmasıdır.

Hacb iki kısma ayrıhr:

  1. Hacb-i Nuksân/Kısmi Mahrumiyet: Bir başkasının bulun­ması nedeniyle, kişinin mirastaki payının eksilmesidir. Bunlar;
  2. a)Koca: Vefat edeninçocuklarının bulunması nedeniyle 1/2’den 1/4’e iner.
  3. b)Hanım: Vefat edenin çocuklarının bulunması nedeniyle 1/4’den 1/8’einer.
  4. c)Anne: Vefat edenin alt soy grubunun bulunması nedeniy­le 1/4’den 1/6’ya iner.
  5. d)Oğlun kızı: Vefat edenin kendi kızının bulunması nedeniy­le 1/2’den 1/6’ya iner.
  6. e)Baba bir kız kardeş: Vefat edenin öz kız kardeşinin bulun­ması nedeniyle 1/2’den 1/6’ya İner.
  7. Hacb-i Hirmân/Tamamen Mahrumiyet: Bir başkasının bulunması nedeniyle, kişinin mirastan pay alamamasıdır. Bu tür mahrumiyet İki esasa bağlıdır;
  8. Vefat edene birşahıs aracılığıyla bağlananlar, aracı şahsın bulunması nedeniyle mirasçı olamazlar. Örneğin, ölenin oğlu var­sa, oğlunun oğlu mirasçı olamaz. Bu durumda anne bir kardeşler istisnadır. Çünkü anne bir kardeşler, Ölüye anneleri aracılığıyla bağlanmalarına rağmen, anneleriyle birlikte mirasçı olurlar.
  9. II. Yakın olan, uzak olana tercih edilir. Örneğin, Ölenin oğlu­nun bulunması, kardeşinin oğlunun mirasçı olmasını önler. Her ne kadar bunlar, eşit derecede bulunsalar da, akrabalıktaki yakinlıkları nedeniyle tercih edilirler. Öz kardeşin bulunması duru­munda, baba bir kardeşin mirastan mahrum olması gibi.

Mirastaki payları tamamen mahrum bırahlamayanlar 6 ki­şidir. Bunlar;

1-2. Vefat edenin kendi sulbünden olma öz kızı ve öz oğlu.

3-4. Baba ve anne.

5-6. Kan ve koca.

SON SÖZ

Allah’tan bu çalışmanın güzelliğini istiyorum…

Allah’a hamd, Rasulullâh’a, ailesine, sahabelerine ve onu veli edinenlere salât ve selâm olsun.

Allah Teâlâ, fazl-i keremiyle “Hanımlar için İslam İlmi­hali” isimli kitabı tamamlamayı nasip etti. Kitaptaki doğrular, yalnızca Yüce Allah’tandır; bulunabilecek hata ve yanılgılar ben­den ve şeytandandır. Allah ve Rasulü her türlü hata ve yanılgıdan uzaktır. Yüce Allah’tan bu kitapla, Mümin hanımlara fayda ver­mesini ve bunu kabul buyurmasını diliyorum. Bu kitabı, kıyamet günü huzur-u İlâhisinde benim için azık kılmasını ve beni fayda­landırmasını istiyorum. Nitekim; ‘O gün ne mal, ne de evlatlar fayda veremez. Ancak selim kalple [839] gelenler (kurtulur).[840]

Peygamberimiz Muhammed’e, ailesine ve bütün sahabeleri­ne salât ve selam olsun.

El-Mâlik Rabbinin affına muhtaç kul, Ebû Mâlik Kemâl bin Seyyid Salim

Perşembe günü, ikindi vakti, 12 Rebîu’l-Evvel 1421 /15 Haziran 2000

İkinci gözden geçirme ve bazı konuların eklenmesi, 27 Receb 1422 /13 Ekim 2001

 


[1] Kalem, 10.

[2] Mâide, 89.

[3] Er-Râzî, et-Tefsîru’i-Kebîr, 6/75.

[4] Buhârî, 6646; Müslim, 1646.

[5] Nevevî, Fethu’l-Bârî, 11/533; Mecmûu’I-Fetâvâ, 33/48.

[6] Buhârî, 6573; Müslim, 183.

[7] Buhârî, 279; Müslim, 2806.

[8] Buhârî, 6628.

[9] Merginânî, e!-Hidâye, 2/72; Mûsilî, eÜhûyâr, 4/51. (Çev.)

[10] İbn Kudâme, el-Muğnî, 11/194-195. (Çev.)

[11] İbn Kudâme, el-Muğnî, 11/210. (Çev.)

[12] Tirmîzî, 1535; Ebû Dâuûd, 3251.

[13] Ebû Dâvûd, 3253; Sahih rivayettir.

[14] Buhârî, 6650; Müslim, 1647.

[15] NesâL 7/7; İbn Mâce, 2097. Sahih rivayettir.

[16] Buhârî, 6652; Müslim, 110.

[17] El-Muğnî, 11/201. el-Ahvezî, 7/19; SubülüS-Sebm, 1433.

[18] Buhârî, 3444; Müslim, 2368.

[19] İbn Mâce, 2101; Beyhakî, 10/181; Hasen rivayettir.

[20] Bakara, 225.

[21] Buhârî, 6663; Abdurrezzâk, 15952.

[22] Taberî. Tefsir, 2/245; Beyhakî, 10/49; Sahih rivayettir.

[23] Buhârî, 6675; vdğ.

[24] Buhârî, 2472; Müslim, 197.

[25] Beyhakî, 10/38; Hasen rivayettir.

[26] Müslim, 106; Ebû Dâvûd, 4087; Tirmizî, 1211; Nesâî, 2563; İbn Mâce, 2208.

[27] Buhârî, 6639; Müslim, 1654.

[28] Tirmizî, 1531; Nesâî, 7/25; Ebû Dâvûd, 3261; İbn Mâce, 2105. Sahih senetle rivayet edilmiştir.

[29] Bakara, 286.

[30] Müslim, 125.

[31] İbn Mâce, 2043; Beyhakî, 6/64; Hâkim, 2/216; İbn Hibbân, 7219; Ha­sen rivayettir.

[32] Bakara, 224.

[33] Müslim. 1650; vdğ.

[34] Buhârî, 6624; Müslim, 1655.

[35] Müslim, 1653; Ebû Dâvûd, 3255; Tirmizî, 1354; İbn Mâce, 2120.

[36] Buhârî, 6654; Müslim, 2066.

[37] Buhârî, 7046; Tirmizî, 2293; Ebû Dâvûd, 3268.

[38] Mâide, 89.

[39] Tahrim, 1-2.

[40] Bakara, 270.

[41] İnsan, 7.

[42] Buharı, 6696; vdğ.

[43] İbn   Hazm,  el-Muhallâ,   8/2; Neylü’l-Evtâr,   8/277:  Sübülü’s-Sebm, 4/1446.

[44] Buhârî, 6692; Müslim, 1639.

[45] Buhârî, 6696.

[46] Müslim, 1645; Nesâî, 7/26.

[47] Buhârî, 6696.

[48] Ebû Dâvûd, 3267; Tirmîzî, 1562; Nesâî, 7/26; İbn Mâce, 2125.

[49] Tirmizî, 3690; Ebû Dâvûd, 3312; Hasen rivayettir.

[50] Buhârî, 6704; Ebû Dâvûd, 3300; İbn Mâce, 2136.

[51] Buhârî, 1865;Müslim, 1642.

[52] Ebû Dâvûd, 2324; Tirmizî, 1528; Nesâî, 7/26; Ahmed, 4/144; Sahih rivayettir.

[53] Buhârî, 6690; Müslim, 2769.

[54] Buhârî, 6698; Müslim, 1638.

[55] Sübülü’s-Seiâm, 4/1448.

[56] Bakara, 168.

[57] Enam, 145.

[58] Bakara, 119.

[59] Yunus, 59.

[60] Araf, 157.

[61] Enfâl, 37.

[62] Mâide, 3.

[63] Ebû Dâvûd, 2841; İbn Mâce, 3216; Sahih rivayettir.

[64] Ahmed b. Hanbel, 5690; İbn Mâce 3314; vdğ. Bkz. Silsiletus-Sabîhâ, 1118.

[65] Mâide, 3.

[66] Mâide, 3.

[67] İbnü’l-Arabî, Ahkâtnu’l-Kurân, 1/54.

[68] Mâide, 3.

[69] Mâide, 5.

[70] Buhârî, Kitâbu’z-Zebâih, bobu zebâihi ehlî’I-kitâb.

[71] Buhârî, 5528; Müslim, 1940.

[72] Buhârî, 2854; Müslim, 1196.

[73] Buhârî, 4219; Müslim, 1941.

[74] Müslim, 1934; Ebû Dâvûd, 3785; Nesâî, 7/206.

[75] Müslim, 1569.

[76] Yakın tarihte birçok hayvanın telefine, etlerinden yiyenlerin ölümüne neden olan, kandan yapılan yemlerle beslenen hayvanlarda görülen ‘deli dana hastalığı’ buna bir örnektir. İslam’ı şeriat kıİan, haram ve he­lalleri bize öğreten Allah’a hamd olsun. (Çev.)

[77] Ebû Dâvûd, 3767; Tirmizî, 1884; İbn Mâce, 3189; Sahih rivayettir.

[78] İbn Ebî Şeybe, 4660, 8847; Sahih rivayettir. Bkz. El-İrvâ, 2504.

[79] Buharı, 1829; Müslim, 839.

[80] Müslim, 2238; Ebû Dâvûd, 5262.

[81] Buhârî, 1830; Müslim, 2234.

[82] Nesâî, 5/189; Ahmed, 6/83; Sahih senetle rivayet edilmiştir.

[83] Hâkim, el-Müstedrek, 826i; Ahmed, 3/453; İbn Ebî Şeybe, 5/62.

[84] Bakara. 173.

[85] Sa’dî, Behcetü’l-Kulûbi’l-Ebrâr, 150; Eduâu’l-Beyân, 1/64-95.

[86] Fetâuâ, 21/564.

[87] Buhârî, 5652; Müslim, 2265.

[88] Müslim, 1984.

[89] Fetâvâ, 21/568.

[90] Ebû Dâvûd, 3870; İbn Mâce, 3459; Ahmed, 2/446; vdğ. Sahih rivayet­tir.

[91] Ebû Dâvûd, 3874; Beyhakı, 10/5; es-Sahîha, 1633.

[92] Muhtasaru’l-Fetövâ el-Misriyye, 490.

[93] Buhârî, 5581; Müslim, 3032.

[94] Buhârî, 5503; Müslim, 1968.

[95] Buhârî, 5503; Müslim, 1968.

[96] Buhârî, 5504; Benzer lafızlarla, İbn Mâce, 3182.

[97] Enam, 121.

[98] Müslim, 1955.

[99] Ebû Dâvûd, 2778; Albânî sahih olarak derecelendirmiştir.

[100] Buhârî, 5558; Müslim, 1966.

[101] Müslim, 1977.

[102] El-Muhaüâ, 7/358; e/-Hâof, 19/85.

[103] Buhârî, 5562; Müslim, 1960.

[104] Buhârî, 5552.

[105] Buhârî, 5548; vdğ.

[106] Müslim, 1977.

[107] Buhârî, 1696; Müslim, 1321,

[108] Tirmîzî, 1541; İbn Mâce, 3147; Albânî sahih olarak derecelendirin iştir.

[109] Tirmîzî, 907; Nesâî, 7/222; İbn Mâce, 3131. Atbânî sahih olarak derece-lendirmiştir.

[110] Buhârî, 5556; Müslim. 1961.

[111] Ebû Dâvûd, 2785; Nesâî, 7/214; Tirmizî, 1530; İbn Mâce, 3144; Sahih rivayettir.

[112] Nesâî, 7/217; Ahmed, 1/95; vdğ.

[113] Hac, 28.

[114] Müslim, 1974.

[115] Buhârî, 1717; Müslim, 1317.

[116] Mâlik, 1053; Abdurrezzâk, 4/380; Beyhakî, 9/288.

[117] Mâlik, 866; Beyhakî, 9/288.

[118] Buhârî, 5376; Müslim, 2022; vdğ.

[119] İbnü’s-Sünnî. Amelü’l-Yeum ve’l-leyle, 461; Sahih senetle rivayet edil­miştir. Ebû Dâvûd ve Tirmîzfde hadisin varyantları bulunmaktadır.

[120] Buhârî, 5398; Tirmizî, eş-Şemâil, 64.

[121] Buhârî, 5409; Müsiim, 2064.

[122] Buhârî. 5392; Müslim, 2058.

[123] Ebû Dâvûd. 3764; Zayıf rivayettir.

[124] Müslim, 2033.

[125] Buhârî, 5456; Müslim, 2031.

[126] Müslim, 2033.

[127] Tirmîzî, 1921; Ebû Dâvûd, 3852; İbn Mâce, 3297; Sahih rivayettir.

[128] Müslim, 2734; Tirmizî, 1816.

[129] Müslim, 4/2085.

[130] Ebû Dâvûd, 3851; Sahih rivayettir.

[131] Ahmed, Müsned, 1600. Hasen rivayettir.

[132] Ebû Dâvûd, 3854; İbn Mâce, 1747.

[133] Müslim, 3805; Tirmîzî, 3500; Ebû Dâvûd, 3241.

[134] Müslim, 2008; Tirmîzî, Şemail, 1/294.

[135] Mâide, 90.

[136] Ebû Dâvûd, 3674; Tirmîzî, 1295: İbn Mâce, 3380; Sahih rivayettir.

[137] Müslim, 2002; Nesâî, 8/327; Ahmed, 3/361.

[138] Buhârî, 5581; Müslim, 3032.

[139] Bir hacim ölçüsüdür.

[140] Ebû Dâvûd, 3687; Tirmîzî, 1928; Sahih rivayettir.

[141] Buhârî, 5273; Müslim, 1987.

[142] Buhârî, 153; Müslim, 267.

[143] Ebû Dâvûd, 3728; Tirmîzî, 1889; İbn Mâce, 3429; Sahih rivayettir.

[144] Buhârî, 5305

[145] Buhârî, 2352; Müslim, 2029.

[146] Müslim, 681.

[147] Müslim, 2734; Tirmizî, 1816.

[148] Bakara, 29.

[149] Buhârî, 5633; MüsÜm, 2067.

[150] Buhârî, 5634; Müslim, 2065.

[151] Buhârî, 5488; Müslim, 1930.

[152] Buhârî, 6295; Müslim, 2012; Ebû Dâvûd, 5103.

[153] Vücudun açılması, gösterilmesi ve bakılması haram olan yerlerine ve organlarına “avret” denir. Setri avret, vücutta belirli uzuvların örtülmesi demektir. (Çev.)

[154] Araf, 26.

[155] Ebü Dâvûd, 4017; Hasen rivayettir.

[156] Hadisin lafızında; ‘iki eli, iki ayağı arasında uydurulmuş iftiralarla’ şek­lindedir. (Çev.)

[157] Ahmed, Müsned, 2/196; Hasen rivayettir.

[158] Müslim, 2128.

[159] Nur, 31.

[160] Ahzâb, 59.

[161] Ahzâb, 53.

[162] Buharı, 4791; Müslim, 1428.

[163] Bkz. Btdâyetül-Miictehid, 1/138. (Çev.)

[164] Ahzâb. 59.

[165] Tirmîzî, 1173; İbn Huzeyme, 3/95; Taberânî, el-Kebîr, 10115; Sahih ri­vayettir.

[166] Buhârî, 4141; Müslim, 2770.

[167] Hâkim, Müstedrek, 1/454. Sahih rivayettir.

[168] Nur, 31.

[169] Ebû Dâvûd. 4104.

[170] Müslim, 885; Nesâî, 1/233; Ahmed, 3/218.

[171] Buhârî, 6228; Müslim, 1218.

[172] Tirmîzî, 885; Ahmed, 562.

[173] Buhârî, 578; Müslim, 645.

[174] Buhârî, 977; Ebû Dâvûd, 1142; Nesâî, 1/227.

[175] Ebû Dâvûd, 4166; Beyhakî, 7/86- Sahih rivayettir.

[176] Hanımların Yabancılar Karşısındaki Giyimi konusundaki İkinci şart.

[177] Ahmed, 6/96; Hâkim. 1/119.

[178] Fethul-Beyân, 7/274.

[179] Cilbâbu’l-Mer’etu’l-Müslime, 120.

[180] Yani rengli giyisiler, kokulu olmayan rahatlatıcı esanslar vb. (Çev.)

[181] Buharı, 5825.

[182] Buhârî, 5823.

[183] İbnEbîŞeybe, 8/372.

[184] Hanımların Yabancılar Karşısındaki Giyimi konusundaki üçüncü şart.

[185] Müslim, 2128.

[186] Suyûtî, Tenuîrü’l-Hauâlik, 3/103.

[187] Ahmed, 5/205; Zayıf senetle rivayet edilmiştir. Ancak Ebû Dâvûd’da nakledilen varyantı ile ‘hasen’ derecesindedir.

[188] Nesâî, 2/283; Ebû Dâvûd, 4173; Tirmızî, 2786; Hasen rivayettir.

[189] Fethu’i-Bâri, 2/279.

[190] Buhâıt 5885; Tirmîzî, 2784; Ebû Dâvûd, 4097; İbn Mâce, 1904.

[191] Ebû Dâvûd, 4097; Ahmed, 2/325; Sahih rivayettir.

[192] İbn Urve el-Hanbelî; el-Keuâkib, 93/132-134.

[193] Müslim, 2077; Nesâî, 2/298; Ahmed, 2/162.

[194] Bkz. İbn Teymiye, îktidâu Sırâti’l-Mustakîm.

[195] Ebû Dâvûd, 4029; İbn Mâce, 3607; Hasen li-gayrihi rivayettir.

[196] Tirmîzî, 1720; Nesâî, 5144; Ebû Dâvûd, 4057; İbn Mâce, 3595; Sahih rivayettir.

[197] Buhârî, 5740; Müslim, 2071.

[198] Dirsekten orta parmak ucuna kadar olan uzunlukta. (Çcv.)

[199] Ebû Dâvûd, 4117; Mâlik, Muuattâ, 1700; Sahih rivayettir.

[200] Nevevî, Şerhu Müslim, 4/795.

[201] Aunu’l-Ma’bûd, 11/174.

[202] Abdurrezzâk, Musannef, 5115; Sahih rivayettir.

[203] Câmiu Ahkâmi’n-Nisâ, 4/434.

[204] Nur, 31.

[205] Buhârî, 5103; Müslim, 1445.

[206] Ahmed, 2/187; Ebû Dâvûd, 495.

[207] Buhârî, 251; Müsiirn, 320.

[208] Nevevî, el-Feth, 1/465.

[209] Sünenü’I-Beyhakî, 9417; El-İnsâf, 8/20; el-Muğnî, 6/554; el-Mecmû, 16/140.

[210] Buhârî, 193; Ebû Dâvûd, 79; Nesâî 1/57; İbn Mâce, 381.

[211] Câmiu Ahkâmi’n-Nisâ, 4/195.

[212] Yani göbekle diz kapağı arası.

[213] İbnu’l-Humâm, Fethu’i-Kadîr, 8/105. (Çev.)

[214] Câmiu Ahkâmi’n-Nisâ, 4/504.

[215] Buhârî, 2053; Müslim, 1457.

[216] Buhârî, 6073.

[217] Ebû Dâvûd, 5217; Tirmizî, 3827; el-Hâkim, 4/272; Sahih rivayettir.

[218] Buhârî, 3085; Müslim, 1345.

[219] Ahzâb, 59.

[220] İbn Kesîr, 3/284.

[221] El-Muğnî, 6/562.

[222] İbnü’l-Cevzî, Ahkâmu’n-Msâ, 76.

[223] Müslim, 338; Ebû Dâvûd, 4018; Tirmizî, 2793; İbn Mâce, 661.

[224] Nur, 31.

[225] Buharı, 1372; Müslim, 903.

[226] Buhârî, 2620; Müslim, 1003.

[227] Nur, 31.

[228] El-Mebut, 10/157.

[229] Ebû Dâvûd, 4106; Beyhakî, 7/95; Hasen rivayettir.

[230] Mecmuu’İ-Fetâuâ, 16/141.

[231] Ahr.âb,59.

[232] Kuhârî, 5235; MüsÜm, 2180.

[233] Bkz. EI-Mebsût, 10/158; el-Meanû, 16/140.

[234] Ahzâb, 59.

[235] Müslim, 2206; Ebû Dâvûd, 4105; İbn Mâce, 3480.

[236] Meâric, 29-30.

[237] Buhâri, 250; Müslim, 319.

[238] Ebû Dâvûd, 4017; Tirmîzî, 2769; İbn Mâce, 1920; Hasen rivayettir.

[239] Nur, 30.

[240] Ibnu’l-Kayyim, Raudatu’l-Muhibbîn, 92.

[241] Buhârî, 6228; Müslim, 1218.

[242] Müslim, 2159; Ebû Dâvûd, 2148; Tirmîzî, 2776.

[243] Tirmîzî, 2777; Ebû Dâvûd, 2149; Ahmed, 1377; Hasen li-gayrihi riva­yettir.

[244] Buhârî, 3081; Müslim, 2494.

[245] El-Feth, 11/47.

[246] Huccetu’l-Lâhi’l-Bâliğa, 2/124.

[247] Buhârî,2883.

[248] Bkz. Ahkâmı’I-Avreti ue’n-Nazarİ, 344 ve sonrası.

[249] Bkz. Ahkâmi’I-Aureti ve’n-Nazari, 350.

[250] El-Mecmûu, 16/139.

[251] Buhârî, el-Edebu’UMüfred, 1059; Sahih rivayettir.

[252] Nur, 58.

[253] Buhârî, 3006; Müslim, 1341.

[254] Ahmed, Müsned, 1/18; Sahih rivayettir.

[255] Müslim, 2173.

[256] Müslim, 2575.

[257] Buhârî, 455; Müslim, 892.

[258] Müslim, 1480.

[259] Kurtubî, Ahkâmı’I-Kurân, 12/228-

[260] Buhârî, 3926; Müslim, 1376.

[261] Buhârî, 2883.

[262] Taberânî, el-Kebîr, 20/211; Hasen rivayettir. Bkz. Es-SUsiletu’s-Sahîha, 226.

[263] Buhârî, 2713.

[264] Mâlik, Muvatta, 1842; Ahmed, 6/357; Tirmizî. 1597; Nesâî, 4181; İbn Mâce, 2874.

[265] Buhârî, 3171; Müslim, 336.

[266] Tirmîzî, 2697; Ebû Dâvûd. 5204; İbn Mâce, 3701; Hasen rivayettir.

[267] Ahzâb, 32.

[268] Ahzâb, 53.

[269] Kasas, 23-25.

[270] Buhâri, 4462.

[271] Ahmed, Müsned, 1/18; Sahih rivayettir.

[272] Buhârî, Libâs bahsinde muallak olarak zikretmiştir. Nesâî, mevsul olarak nakletmiştir. 2559; İbn Mâce, 3605.

[273] EbÛ Dâvûd, 4020; Tirmîzî, 1767; Nesâî, 1382.

[274] Buhârî, 426; Müslim, 268.

[275] Buhârî, 5952.

[276] Ebû Dâvûd, 4129; İbn Mâce, 3656; Sahih rivayettir.

[277] Buhârî, 5855; Müslim, 2097.

[278] El-Feth, 10/255

[279] Nesâî, 6/68; Sahih rivayettir.

[280] Buhârî, 579; Müslim, 715.

[281] Ebû Dâvûd, 4163.

[282] Buhârî, 426; Müslim, 268.

[283] Ebû Dâvûd, 4062; Nesâî, 8/183; Sahih rivayettir.

[284] Buhârî, 5936; Müslim, 2122.

[285] Buhârî, 5935; Müslim, 2122.

[286] Buhârî, 5933; Müslim, 2127.

[287] İmam Nevevî, bu görüşü Kadı İyaz’dan nakletmiştir. İmam Ahmed bin Hanbel’in görüşü de budur.

[288] Müslim, 258; Ebû Dâvûd, 420; Tirmîzî, 2759; Nesâî, 1/15; İbn Mâce, 295.

[289] Buhârî, 5948; Müslim, 2125; vdğ.

[290] Buhârî, 887; Müslim, 252.

[291] Buhârî, 4886; Müslim, 2125.

[292] Buhârî, 5334; Müslim, 1486.

[293] Müslim, 846; Nesâî, 1375; Ebû Dâvûd, 344.

[294] Bkz. Edvâu’I-Beyân, 1/324; Fetâvâ el-Lecnetu’d-Dâime, 150.

[295] Maide, 90.

[296] Buhârî, 2464; Müslim, 1980.

[297] Buhârî, 5923; Müslim, 1190.

[298] Nesâî, 2/283; Ebû Dâvûd, 4173; Tirmîzî, 2786; Hasen rivayettir.

[299] Müslim, 443; Nesâî, el-Kübrâ, 9425.

[300] Albânî, el-Hicâb, 65-66-

[301] Nesâî, 8/153; Ahmed, 2/297; Zayıf rivayettir.

[302] Buhârî, 1542; Müslim, 117.

[303] Ebû Dâvûd, 3878; Tirmîzî, 994; Nesâî, 8/15; İbn Mâce, 3497; Hasen rivayettir.

[304] Fetâuâ el-lzz bin Abdissehm, 158; Ahkâmi’z-Ziyne /i’n-IYisâ’dan alıntı, 48.

[305] Ebû Dâvûd, 4202; Hasen rivayettir.

[306] Buhârî, 3462; Müslim, 2103.

[307] Tirmîzî, 1573: Nesâî, 8/139; İbn Mâce, 3622; Senedinde ihtilaf edilmiş­tir.

[308] Yahudi ve Hıristiyanlar dini inançlarının gereği olarak saç ve sakallarını siyaha boyadıkları için caiz değildir. (Çev.)

[309] Müslim, 2102; Nesâî, 5076; Ebû Dâvûd, 4204.

[310] İbn Mâce, 656; Sahih rivayettir.

[311] Dârimî, 1093; Sahih rivayettir.

[312] Tirmîzî, 2788; Ebû Dâvûd, 2174; Hasen li gayrihi’dir.

[313] Buhârî, 5153.

[314] Mısır’da bir kent ismi. (Çev.’

[315] Ebû Dâvûd, 4057; Nesâî, 8/160; İbn Mâce, 3595: Sahih rivayettir.

[316] Ebû Dâvûd, 1563; Tirmîzî, 623; Nesâî, 5/38; Hasen rivayettir.

[317] Muttefakun aleyh.

[318] Nesâî, 5140; Ahmed, 21892; Hasen rivayettir.

[319] Nur, 31.

[320] Müslim, 2078.

[321] Muttefakun Aleyh.

[322] Buharı, 4886; Müslim, 2125.

[323] Alilmrân, 6.

[324] Rûm, 30.

[325] Nisa, 117-119.

[326] Buhârî, 4886; Müslim, 2125.

[327] Çif cinsiyeti! kimseler, Arapçada hünsa olarak isimlendirilirler.

[328] Furkan Dergisi. 48’ncİ sayısından alınmıştır.

[329] Nisa, 29.

[330] Araf, 175-176.

[331] Buhârî, 2589; Müslim, 1622.

[332] Ahmed, Müsned, zayıf rivayettir. Bkz. Ei-Mişkât, 1397.

[333] Semîr Abdulazîz, el-Libâs ve’z-Zîne, 75.

[334] Rad; 38.

[335] Nur, 32.

[336] Rum, 21.

[337] Buharı, 5063; Müslim, 1401.

[338] Ebû Dâvûd, 2050; Nesâî, 6/65; Sahih rivayettir.

[339] Buhârî, 5065; Müslim, 1400.

[340] Müslim 1006; Ebû Dâvûd, 1286.

[341] Ra’d, 38.

[342] El-Muhallo, 9/441; Câmiu Ahkâmi’n-Nisâ, 3/30.

[343] Nur, 60.

[344] İbn Ebî Şeybe, Musannef, 17116; Haserı rivayettir.

[345] Ahmed, 3/285; Nesâî, 7/61. Hasen rivayettir.

[346] Ahmed, 4/105.

[347] Nisa, 22-24.

[348] Âlimlerin çoğunluğuna göre, kişinin zinadan olma kızı da bu gruba dâ­hildir.

[349] Buhârî, 5105; Taberî, 8/141; Hâkim, 2/304.

[350] Nur, 23.

[351] İbn Teymiye, el-Fetâuâ, 32/62; el-Umm, 5/32; ei-Muhaüâ, 9/520; el-Muğnî, 6/567.

[352] Nisa, 23.

[353] Bu konuyla ilgili daha geniş açıklamalar için bkz. Mecmuu’I-Fetâuâ, 32/134.

[354] El-Muğn’i, 6/578.

[355] Taberî, Tefsir, 8/132; Sahih rivayettir.

[356] Ebû Dâvûd, 4457; Dârimî, 2/153; Sahih rivayettir.

[357] Bkz. İbn Kesîr, Tefsir, 3/93; Tabsrî, 8/149; Şafii, el-Umm, 5/35.

[358] Buhârî, 2645; Müslim. 1447.

[359] Buhârî, 5099; Müslim, 1444.

[360] Buhârİ, 5103; Müslim, 1445.

[361] Mâlik, Muvatta, 2/602; Tirmîzî, 1149; Her ikisi de sahih senetle ibn Ab­bâs radiyallâhu anh’ten nakletmişlerdir.

[362] Müslim, 1450.

[363] Müslim, 1452; Ebû Dâvûd, 2062; Tirmîzî, 1150; Nesâî, 6/100.

[364] Dârekutnî, 4/183.

[365] Cassâs, Ahkâmu’i-Kurân, 2/66; Zerkânî, Şerhu’z-Zerkânî, 3/240. (Çev.)

[366] Şafiî, el-Umm, 7/27; Sahnûn, eUMudeuvenetul-Kubrâ, 2/290; İbn Hu-mâm, Fethu’l-Kaâir, 3/3. (Çev.)

[367] Bakara, 233.

[368] Buhârî, 5102; Müslim, 1455.

[369] Tirmîzî, 1152; Sahih rivayettir.

[370] Bu sahabelerden nakledilen rivayetler için bkz. Câmiu Ahkâmı’n-Nisâ 3/72-74.

[371] Şafiî, el-Umm, 7/43; Serahsî, elMebsût, 7/136; İbn Rüşd, Bidâye, 2/72; Meydânı, el-Lübâb, 3/31. (Çev.)

[372] Müslim, 1453.

[373] Konuyla   ilgili  kaynaklar   1785-1786   nolu   dipnotlarda  belirtilmiştir. (Çev.)

[374] E-Muğnî, 7/537.

[375] Buhârî, 2659; Tirmîzî, 1151; Nesâî, 3330.

[376] Nisa, 23.

[377] Buhârî, 5101; Müslim, 1449.

[378] İmam Şâfîi, el-Ümm, 3/150.

[379] Tirmîzî, 1129; Ebû Dâvûd, 2243; İbn Mâce, 1951; Zayıf rivayettir.

[380] Buhârî, 5109; Müslim, 1408; Nesâî, 6/96.

[381] İbn Kudâme, el-Muğni

[382] Nisa, 22-24.

[383] Müslim, 1456; Ebû Dâvûd, 2155; Tirmîzî, 3017; Nesâî, 6/110!

[384] Mümtehine, 10.

[385] Bakara, 230.

[386] Bakara, 221.

[387] Mümtehine, 10.

[388] Buhârî, 2734; vdğ.

[389] Maide, 5.

[390] Bakara, 221.

[391] Mümtehine, 10.

[392] Nur, 3.

[393] Tirmîzî, 3177; Ebû Dâvûd, 2051; Nesâî, 6/66; Hasen rivayettir.

[394] İbn Mâce, 4250; Hasen rivayettir.

[395] Ebû Dâvûd, 2157; Ahmed, 3/62; Hasen rivayettir.

[396] Müslim, 1409; Tirmîzî, 840; Ebû Dâvûd, 1841; Nesâî, 5/292; İbn Mâce, 1966..

[397] Nisa, 3.

[398] Tirmîzî, 1128; Ibn Mâce, 1953; Ahmed, 2/13; vdğ.

[399] İbn Bâz, Nikâhu’ş-Şiğâr İsimli risalesinden alınmıştır.

[400] Müslim, 1416; Nesâî, 6/112; İbn Mâce, 1884.

[401] Müslim, 1415.

[402] Buhârî, 2155; Müslim, 1504.

[403] Tirmîzî, 1120; Ahmed, 1/450. Sahih rivayettir.

[404] Abdurrezzâk, Musanne/, 6/265; Saîd bin Mansür, 1992; Sahih rivayet­tir.

[405] Sahih hadis; Abdurrezzâk, Musanne/, 10776

[406] EI-Hâkim, 2/199; Beyhakî, 7/208; Sahih rivayettir.

[407] Buhârî, 2639; Müsiim, 1433.

[408] İbn Kudâme, el-Muğnî, 6/648.

[409] İbn Hazm, el-Muhallâ, 9/519.

[410] Müslim, 1406.

[411] Müslim, 1406; Beyhakî, 7/202.

[412] El-Muğnî, 6/644; el-Ümm, 5/80.

[413] El-HâMm, 2/199; Beyhakî, 7/208; Sahih rivayettir.

[414] Bakara, 221.

[415] Nur, 32.

[416] Ebû Dâvûd, 2085; Tirmîzî, 1101; İbn Mâce, 1879; Sahih rivayettir.

[417] Ahmed, 6/156; Ebû Dâvûd, 2083; Tirmîzî, 1102; İbn Mâce, 1876; Sa­hih rivayettir.

[418] Mecmûu’!-Fetâvâ,32/21-1Q2.

[419] Vehbe Zuhaylî, el-Fıkhu’1-İslâmî ve Edilletuhu, 9/6606.

[420] Merginânî, el-Hidâye, 1/196; İbn Rüşd, Bidâyetu’l-Muctehid, 2/3-5; 7-8. (Çev.)

[421] Buhârî, 5090; Müslim, 1466.

[422] Buhârî, 5082; Müslim, 2527.

[423] Buhârî, 5079; Müslim, 715.

[424] Nesâî, 6/68; Ahmed, 7373; Sahih rivayettir.

[425] Bakara, 221.

[426] Buharı, 5029; Müslim, 1425.

[427] Müslim, 1480; Nesâî, 3245; Ebû Dâvûd, 2284

[428] Nur, 26.

[429] Nisa, 34.

[430] El-Vedz, 280.

[431] Buhârî,5081.

[432] Müslim, 918; Nesâî, 6/81.

[433] Kasas, 27.

[434] Buhârî, 5122.

[435] Müslim, 1446; Nesâî, 6/99.

[436] Buhârî, 5126; Müslim, 1425,

[437] Ahzab, 52.

[438] Müslim, 1424; Nesâî, 6/69.

[439] Buhârî, 5126; Müslim, 1425.

[440] Ahmed, 3/360; Ebû Dâvûd, 2082; el-Hâkim, 2/165; Beyhakî. 7/84; Ha-sen rivayettir.

[441] Fethu’l-Bârî, 9/182; Bedâiu’s-Sanâi, 5/122; el-Mecmûu, 16/38.

[442] B-İnsâf, 8/19.

[443] El-Feth, 9/182.

[444] Ei-Feth, 9/182; el-Muhallâ, 10/30.

[445] E!-Muğnî, 6/553; İbn Abidm, 5/237; Cevâhiru’l-MI, 1/275; Raudatu’t-Tâhbîn, 7/20; Mecmuu’l-Fetâuâ, 15/419; 21/251.

[446] Ceuâhiru’1-Ml, 1/276; Ravdatu’t-Talibîn, 7/32; Keşfu’!-Kına, 5/11.

[447] Müslim, 55; Buhârî, iman Bahsinde, muallak olarak zikretmiştir.

[448] İstihare yapan kişi burada istek, ihtiyaç ve işini belirtir.

[449] Buhârî, 6382; Ebû Dâvûd, 1524; Tirmîzî, 480; Nesâî, 6/80; İbn Mâce, 1381.

[450] Buhârî, 5143; Müslim, 1413.

[451] Fetâuö, 7/32.

[452] Şâffl, El-Ümm, 5/39; Fethu’l-Bârî, 9/200.

[453] Bakara, 235.

[454] E!-Meusûatu’!-FıkhiVye, 19/191.

[455] Buharı, 5124; Taberî, 5099.

[456] Câmiu Âhkâmi’n-Nisâ, 3/229.

[457] Müslim, 1480.

[458] El-Ümm, 5/32; Keşşafü’I-Kına’, 5/18; JVey/ü7-E(;£âr,6/131.

[459] Buhârî, 5283; Ebû Dâvûd, 2231; Nesâî, 8/245; İbn Mâce, 2075.

[460] Beyhakî, 7/181; Sahih rivayettir.

[461] Cerîdetu’l-Müslimîn, 597’nci sayısı, 11.

[462] Buhârî, 5729.

[463] Ali Imrân, 38.

[464] Furkân, 74.

[465] Sahih hadis. Kaynağı daha önce zikredilmişti.

[466] Mâlik, Muuattâ, 2/526; Abdurrezzâk, Musannej, 10679; Beyhakî, 7/214. Sahih rivayettir.

[467] Müslim, 1424.

[468] Buhârî, 5771; Müslim, 2221.

[469] Buhârî, 5380; Ahmed, 2/243; Beyhakî, 7/218.

[470] Hanefî mezhebine göre ‘sıhhat şartı’ sayılmadığı daha önce belirtilmişti, (Çev.)

[471] Ahmed, 6/156; Vdğ. Sahih rivayettir.

[472] İbn Hazm, el-Muhailâ, 9/451.

[473] Bakara, 232.

[474] Buhârî, 5138; Ebû Dâvûd, 2101; Nesâî, 6/86; İbn Mâce, 1873.

[475] Yani, evliliğin devam edip-etmemesini kızın kararına bıraktı.

[476] Ebû Dâvûd, 2099; İbn Mâce, 1875; Hasen rivayettir.

[477] Buhârî, 5136; Müslim, 1419.

[478] Mecmuu’l-Fetâuâ, 32/24;  Bkz. Bidâyetu’l-Müctehid,  2/27; el-Muğnî, 6/487.

[479] Merginânî, el-H\dâye, 1/204; Şirbinî, Muğni’l-Muhtâc, 4/381; Şevkânî, es-SeyhrCerâr, 2/276. (Çev.J

[480] Buhârî, 5152; Müslim, 1076.

[481] Allah’ın kitabında olmayan’ ifadesi, Allah’ın kitabına uygun olmayan şartlan içermektedir. (Çev.)

[482] Buhârî, 2155; Müslim, 1504.

[483] Buhârî, 2721; Müslim, 1418.

[484] Buhârî, 5212; Müslim, 1463.

[485] Sübülus-Selâm, 3/311.

[486] Merginânî, el-Hidâye, 1/204; Şirbinî, Muğni’i-Muhtâc, 4/381; Şevkânî, es-Sey/u7-Cerâr, 2/276. (Çev.)

[487] Nisa, 4.

[488] Nisa, 24.

[489] Buhârî, 5029; Müslim, 1425.

[490] Ebû Dâvûd, 2125; Nesâî, 6/129; Sahih rivayettir.

[491] Bakara, 236.

[492] Zâdu’l-Mesîr, 1/279.

[493] İbn Teymiye, Mecmûu’l-Fetâuâ, 29/344.

[494] Ahmed, 3/480; Ebû Dâvûd, 2114; Tirmîzî, 1145; Nesâî, 6/121; ibn Mâce, 1891; Sahih rivayettir.

[495] İbn Teymiye, Mecmûu’l-Fetâuâ, 32/195.

[496] Kudûrî, el-Kitâb, 3/14; Debûsî, Kitâbu’n-Nikâh, 665; İbnu’l-Hümâm, Fethu’UKodır, 3/317. (Çev.)

[497] Sediân, Ftkhu’z-Zeuâc, 26.

[498] En-Nesâî, 6/114; Sahih rivayettir.

[499] Buhârî, 4200; Müslim, 1365.

[500] Şirâzî, et-Tenlpîh, 166; Hallâf, Ahkâmu’l-AhvâH’ş-Şahsiyye, 76; Şâbân, el-Ahvâlu’ş-Şahsiyye, 239.

[501] Zâdu’l-Meâd, 5/178.

[502] Müslim, 1426; Nesâî, 6/116; İbn Mâce, 1886.

[503] Ebû Dâvûd, 2106; Tirmîzî, 1114; Nesâî, 6/117; İbn Mâce, 1887; sahih rivayettir.

[504] Mecmuu’l-Fetâuâ, 32/192-194.

[505] Müslim, 1424; Nesâî, 6/69.

[506] Ahmed, 3/448; Beyhakî, 7/235; Sahih rivayettir.

[507] Ebû Dâvûd, 2107; Ahmed, 6/427; Nesâî, 6/119; sahih rivayettir.

[508] Saîd bin Mansûr, Sünen, 598; Beyhakî, 7/233; Hasen lîgayri rivayettir. Albânî, el-lruâ’da zayıf olarak derecelendirin iştir. Ancak, ‘hasen’ bir riva­yettir.

[509] Şeyhu’l-İslam, Ibn Teymiye’nin tercihi budur. El-ıhtiyârât el-Fıkhiyye, 227.

[510] Nisa, 4.

[511] Nisa, 24.

[512] Nisa, 20.

[513] Ahmed, 6/156; EbÛ DavÛd, 2083; Tirmîzî, 1102; İbn Mâce, 1876; Sa­hih rivayettir.

[514] Şevkânî, Ney/ü’UEvtâr, 6/118.

[515] Fıkhu’t-İslamî ve Edilletuhû, 7/289.

[516] Çevresindeki ona denk kızların rnehirleri dikkate alınarak tespit edilen mehrin tamamına hak kazanır.

[517] Ahmed, 3/480; Ebû Dâvûd, 2114; Tirmîzî, 1145; Nesâî, 6/121; İbn Mâce, 1891; Sahih rivayettir.

[518] İbn Abidin, Reddul-Muhtâr, 2/338.

[519] Çev.

[520] Mâlik, Muvattâ, 2/528; Beyhakî, 7/255; Sahih rivayettir.

[521] Bakara, 237.

[522] El-Muğrti, 1/157.

[523] Bakara, 237.

[524] Bakara, 236.

[525] Mümtehine, 10.

[526] Bidayetti’İ-Muctehid, 2/21.

[527] El-thüyârât isimü kitapta da (128) belirtildiği gibi, Şeyhu’l-İslam’ın terci­hi bu görüştür. El-Fetâvâ, 32/10; el-İnsâf, 8/296.

[528] Talak, 6.

[529] Nisa, 4.     .

[530] Nesâî, 6/135; İbn Mâce, 4152; Hasen rivayettir.

[531] Tirmîzî, 1089; Hasen garip rivayettir.

[532] Tirmîzî, 1088; Nesâî, 6/127; İbn Mâce, 1896; Hasen rivayettir.

[533] Buhârî, 5163.

[534] Buhârî, 5147; Ebû Dâvûd, 4922; Tirmîzî, 1090; İbn Mâce, 1897.

[535] İbn Recep, Nüzhetü’i-Esmâfî misileti’s-simâ, 41.

[536] Teblîsu İblis, 229.

[537] Bkz. İbnü’I-Cevzî, Ahkûmu’n-Nisâ, 76.

[538] Buhârî, 5232; Müslim, 2172.

[539] Yıl hicri 1405; Fetva no: 8854.

[540] Araf, 31.

[541] Nesâî, 5/79; Hâkim, el-Müstedrek, 4/135; Hasen rivayettir.

[542] Nesâî, 3371; İbn Mâce, 1906; Bkz. İruâu’l-Gaffl, 1923.

[543] Buhârî, 1428; Müslim, 5166; Tirmîzî, 3218; Nesâî, 6/136.

[544] Buhârî, 5169; Bkz. Fethu’l-Bârî, 9/237.

[545] Buhârî, 2048; Müslim, 1427.

[546] Merdâvî, el-İnsâf, 8/317.

[547] Ebû Dâvûd, 4832; Tirmîzî, 2506; Albânî, ‘hasen’ olarak derecelendir-miştir.

[548] Buhârî, 5177; Müslim, 1432.

[549] Buhârî, 5173.

[550] Buhârî, 5177; Müslim, 1432.

[551] Müslim, 1430; Ebû Dâvûd, 3722

[552] Müslim, 1431; Ebû Dâvûd, 3719; Beyhakî, 7/263.

[553] İbn Mâce, 3359; Ebû Ya’lâ, 436; Sahih rivayettir.

[554] Buhârî, 5176; Müslim, 2006; tbn Mâce, 1912.

[555] Sedlân, Fıkhu’z-Zeuâc, 97.

[556] Ebû Dâvûd, 2130; Tirmîzî, 1091; İbn Mâce, 1905; Hasen rivayettir.

[557] Buhârî, 5156.

[558] Hays: Çekirdeksiz hurma, sadeyağ, keş ve undan yapılan bir yemektir.

[559] Müslim, 1428.

[560] Ebu’ş-Şeyh, Ahlâku’n-Nebî, 199. Hasen rivayettir.

[561] Ahmed, 6/452; Hasen rivayettir.

[562] Ebû Dâvûd, 2160; Nesâî, Amelu’1-Yevm ve’i-leyie, 241-264; İbn Mâce, 1918; Hasen rivayettir.

[563] Albânî, bu rivayeti, sahih bir senetle İbn Ebî Şeybe’ye nispet etmiştir. Âdâbu’z-Zifâf, 94.

[564] Müslim. 253.

[565] Buhârî, 5165; Müslim, 1434.

[566] Buhârî, 5080.

[567] İmam Nevevî, Fethu’t-Bâri, 9/121.

[568] Nisa, 223.

[569] Hadisin aslı, Buhârî ve Müslim’de bulunmaktadır. Lafız, Tahâvî, Şer-hu’l-Meânî’den alınmıştır. Sahih senetle rivayet edilmiştir.

[570] Ahmed, 5/213; İbn Mâce, 1924; Zayif rivayettir.

[571] Nesâî, Uşra, 116; Hasen, mevkuf rivayettir.

[572] İbn Ebî Şeybe, 3/530; Dârimî, 1/259; Tahâvî, Şerhu’I-Meânî, 3/46; Sa­hih rivayettir.

[573] Müslim, 308.

[574] Kapalı tutulması, gösterilmemesi gereken bölge.

[575] Nesâî, el-Uşra, 143; İmam Nesâî, bu rivayet için ‘münker hadistir’ de­ğerlendirmesini yapmıştır.

[576] Buhâri, 5193; Müslim, 1436.

[577] Müslim, 1403; Ebû Dâvüd, 2151; Tirmîzî, 1158.

[578] Müslim, 1437; Ebû Davûd, 4870.

[579] Buhârî, 579; Müslim, 715.

[580] Dr. Muhammed Bekir İsmail, el-Fıkhu’l-Vâdih, 2/464-466.

[581] Isra, 31.

[582] Ahkâmu’lEvlâd fi’1-îslâm, 13.

[583] Nisa, 34.

[584] İbn EbîŞeybe. Musannef, 17116; Hasen rivayettir.

[585] Tirmîzî,.1159; İbn Hibbân, 1291; Beyhakî, 7/291; İmam Tirmîzî, bu ri­vayet hakkında ‘hasen garip’ demiştir.

[586] İbn Hibbân, 4163; Sahih rivayettir.

[587] Nesâî, el-Uşre, 106; el-Hâkim, 2/189; Beyhakî, 7/291; Ahmed, 4/341; Hasen rivayettir.

[588] Nesâî, 6/68; Sahih rivayettir.

[589] Buhârî, 7257; Müslim, 1840.

[590] Ahzâb, 33.

[591] Ei-Fetâuâ, 32/281.

[592] Müslim, 1218.

[593] Müslim, 1026.

[594] Buhârî, 5195; Tirmîzî, 782; İbn Mâce, 1761.

[595] Ebû DâvÛd, 3565; Tirmîzî, 670; İbn Mâce, 2295; Hasen rivayet/ir.

[596] Buhârî, KitobulHumus, 5224.

[597] Buhârî, 5224; Müslim, 2182.

[598] Buhârî, 676.

[599] Nisâ; 34.

[600] Nesâî, 6/68.

[601] Nesâî, ei-Işra, 249; Sahih rivayettir.

[602] Buhârî, 29; Müslim, 884.

[603] Nesâî, 6/68; Sahih rivayettir.

[604] Ei-Vecîz, 308.

[605] Bakara, 264.

[606] Talak, 7.

[607] Tirmîzî, 1174; İbn Mâce, 2014; Hasen rivayettir.

[608] Bkz. Kadınların 250 hatası, isimii kitabım, s. 102.

[609] Tirmîzî, 1187; Ebû Dâvûd, 2209; İbn Mâce, 2055; Sahih rivayettir.

[610] Nisa, 19.

[611] Bakara, 228.

[612] Tirmîzî, 3892; İbn Hibbân, 1312; Sahih rivayettir.

[613] Buhârî, 5190; Müslim, 892.

[614] Ahmed, Müsned, 6/264; Sahih rivayettir.

[615] Buhârî, 6130; Müslim, 2440.

[616] Yani, konuşursam bana kızar ve beni boşar; konuşmazsam bana ilgi-alaka göstermez, beni kocasızmış gibi yalnız bırakır.

[617] Kocasının iyi ve nazik bir insan olduğunu, onunla olmaktan mutluluk duyduğunu kastediyor.

[618] Parsa benzetmesi, övgü ve yergi amacıyla söylenmiş olması mümkün­dür. Övgü amacıyla söylenmesi durumunda; ‘kocasının eve girer girmez kendisiyle ilgilendiğini ve cinsel İlişkide bulunduğunu, birbirlerini çok sevdiklerini, kocasının eve getirdiği yiyeceklerin ve yaptıkları masrafların hesabını sormadığını ve cömert olduğunu kastediyor. ‘. Yergi amacıyla söylenmesi durumunda; ‘İlgisizliğini, eve döndüğündekî yorgunluğunu, hanımına kötü davrandığını, dayak attığını, evdeki ihtiyaçlarını sorma­dığını’ kastediyor.

[619] Kocasını, çok yiyip içen ve cinsel ilişkide bulunmayan ilgisiz biri olarak tasvir ediyor.

[620] Yani kocamın evi harikadır, kendisi uzun boyludur, evi misafir kabul edi­lecek bir yerdedir.

[621] Yani sizin kocalarınızdan çok daha hayırlıdır.

[622] Son derece misafirperverdir ve cömerttir.

[623] Burada zikredilen Ebû Zer, meşhur sahabe Ebû Zer Gifârî radiyallâhu anh değildir. (Çev.)

[624] Yani, sabaha kadar uyurum, sabah olduğunda herhangi bir iş için kimse beni kaldırmaz. Hizmetçiler vardır, gereken her işi onlar yapar.

[625] Yani bolluk içerisinde yaşarım.

[626] Buhârî, 5189; Müslim, 2448.

[627] Tahrîm, 6.

[628] Buharı, 115.

[629] Ahmed, 2/250; Hasen rivayettir.

[630] Müslim, 1337.

[631] Ebû Dâvûd, 2142; İbn Mâce, 1850; Ahmed, 4/447.

[632] Buharı, 4942; Müslim, 2855.

[633] Müslim, 2328; Tirmîzî, Şemail, 331; Nesâî, el-İşre, 281; İbn Mâce, 1984.

[634] Nisa, 34.

[635] Ebû Dâvüd, 2142; ibn Mâce, 1850; Ahmed, 4/447.

[636] Buhârî, 1977; Müslim, 1159; Taberî, 2/453; İbn EbiŞeybe, 4/196; Bey-hakî, 7/295.

[637] Bakara, 233.

[638] Yani, aşırılığa ve israfa kaçmadan. (Çev.)

[639] Buhârî, 5364; Müslim, 1714.

[640] Buhârî, 6490; Müslim, 2963.

[641] Bakara, 228.

[642] Nûr7 12.

[643] Hucurât, 12.

[644] Buhârî, 5244.

[645] Müslim, 2173.

[646] Nisa, 3.

[647] Mehri misili, yani onlara denk olan çevrelerindeki kızların mehirleri mik­tarında mehir verememekten.

[648] Âişe validemiz (radiyallâhu anhâ), bu âyet-i kerîmeyi bu ifadelere yakın anlamda tefsir etmiştir. Bkz. Buhârî, 4576.

[649] Buhârî, 5069.

[650] Teğâbun, 14.

[651] Buhârî, 5065; Müslim, 1400.

[652] Nûr,33.

[653] Buhârî, 5231; Müslim, 2671.

[654] İbn Kudâme, el-Muğnî, 7/26-27.

[655] İbnu’l-Cevzî, Zödu’i-Meâd, 5/151.

[656] Buhârî, 5214; Müslim, 1461.

[657] Nisa, 129.

[658] Buhârî, 3/49; Müslim, 1479.

[659] Mecmûu’l-Fetâvâ, 32/320.

[660] Mecmûu’l-Fetâvâ, 32/320.

[661] Buhârî, 5152; Müslim, 1408; Ebû Dâvûd, 2176.

[662] Saffât, 101.

[663] Hicr, 53.

[664] Meryem, 7.

[665] Ebû Dâvûd, 5105; Tirmîzî, 1514; Hâkim, 3/179; Zayıf rivayettir. Albânî, et-Iruâ’da ‘hasen’ olarak derecelendirmiştir.

[666] Buhân, 5467; Müslim, 2145.

[667] Buhârî, 5471; Tirmîzî, 1515; İbn Mâce, 3164.

[668] Tirmîzî, 1513; Ahmed, 6/31; Albânî el-İrvâ’da sahih olarak derecelen-dirmiştir.

[669] Ebû Dâvûd, 2837; Tirmîzî, 1522; Nesâî, 7/166; ibn Mâce, 3165; Sahih rivayettir.

[670] Tirmîzî, 1519; el-Hâkim, 4/237; Beyhakî, 9/304; Hadisin lafzı Beyhakî’-ye aittir. Sahih rivayettir.

[671] Buhârî, 5920; Müslim, 113.

[672] Taberânî, es-Soğîr, 891; Beyhakî, 8/324; Zayıf rivayettir.

[673] Müslim, 2132; Tirmîzh 2833; Nesâî, 3565; EbÛ DâvÛd, 4949; İbn Mâce, 3728.

[674] Müslim, 2135; Tirmîzî, 3155.

[675] Nisa, 34.

[676] Nisa, 34.

[677] Nisa, 34.

[678] Ebû DâvÛd, 2142; İbn Mâce, 1850. Hasen rivayettir.

[679] Buhârî, 6065; Müslim, 2560.

[680] Ahkâmu’l-Muâşarati’z-Zeuciyye, 292.

[681] Buhârî, 4418; Müslim, 2769.

[682] Bkz. Nisa, 34

[683] Tirmîzî, 1163; Ibn Mâce, 1851; Hasen-sahih rivayettir.

[684] Buhârî, 6850; Müslim, 1708.

[685] el-Muğnî, 7/172; Şerhu Muntehâ’Ürâdâi, 3/106.

[686] Ebû Dâvûd, 2142; İbn Mâce, 1850; Ahmed, 4/447.

[687] Ebû Dâvûd, 2142; İbn Mâce, 1850; Ahmed, 4/447.

[688] Buhârî, 4942; Müslim, 2855.

[689] Müslim, 2328; Tirmîzî, Şemail, 331; Nesâî, el-lşre, 281; Ibn Mâce, 1984.

[690] Buhârî, 4942; Müslim, 2855.

[691] Nisa, 35.

[692] Bidâyetu’l-Muctehid, 2/163; el-Muğnî, 7/49; el-Fetâvâ, 32/35.

[693] Nisa, 35.

[694] İbnu’l-Arabî, Abkâmu’l-Kıtrân, 1/424.

[695] Nisa, 35.

[696] Tefsim’l-Kurtubî, 5/175; Zâdu’i-Meâd, 4/33.

[697] Abdurrezzâk, 6/512; Bağavî, Şerhu’s-Sunne, 9/190.

[698] Taberî, 5/74; Abdurrezzâk, 6/513; Şafiî, 656, Beyhakî, 7/306; Sahih ri­vayettir.

[699] Fethu’l-Kadtr, 3/223; Mevâhibu%CeM, 4/17; Muğnfl-Muhtâc, 3/261; Şerhu Munteha’i-İrâdot, 3/106.

[700] Sâîd ibn Mansûr, Sünen, 1099; Sahih rivayettir.

[701] Müslim, 2813.

[702] Tirmîzî, 1181; Ebû Dâvûd, 2190; ibn Mâce, 2047; Sahih rivayettir.

[703] Ebû Dâvûd, 4398; İbn Mâce, 2041; Sahih rivayettir.

[704] Buhârî, 5270; Müslim, 1695.

[705] Ibn Abidîn, 3/239; Bidâyetu’l-Muctehid, 2/138; el-Umm, 5/253; et-Muğ-nî, 7/114; el-Muhaiiâ, 10/208; el-Fetâvâ, 33/102; Zâdu’i-Meâd, 5/211.

[706] Hanefî mezhebine göre geçerlidir. (Çev.)

[707] İbn Mâce, 2045; Sahih rivayettir.

[708] Mâlik, 2/587; Beyhakî, 7/358; Abdurrezzâk, 11410; Sahih rivayettir.

[709] Ebû Dâvûd, 2193; Ahmed, 2/276; Beyhakî, 7/357; Hâkim, 2/198

[710] İbnu’l-Humâm, Fethu’l-Kadîr, 3/488; Şirbinî, Muğni’l-Muhtâc  4/469, (Çev.)

[711] İbnu’r-Rüşd, Bldâyetu’l-Muctehid, 2/62; Şsvkânî, Neylu’l-Evtâr, 6/235. (Çev.)

[712] Serahsî, el-Mebsût, 6/80; Merginânî, e!-Hidâye, 1/230, 241.

[713] Buhârî,5254.

[714] Müslim, 1472; Ebû Dâvûd, 2200; Nesâî, 6/145.

[715] Nesâî, 6/142; “Munkatı” rivayettir. Senedindeki kopukluk nedeniyle za­yıftır.

[716] Mâlik. el-Müdeuvene, 2/419; Şafiî, el-ümm, 5/199. 268: Kudûrî. el- Kitâb, 3/37-38; Behût, er-Ravdu’l-Murbî, 418; Şevkânî, Neylu’l-Eutâr, 6/231. (Çev.)

[717] Tahrîm, 1-2.

[718] Buhârî, 5269; Müslim, 127.

[719] Talak, 2.

[720] Hanımıyla hiç cinsel ilişkide bulunmadığı temizlik döneminde boşamalı-dır.

[721] Talak, 1.

[722] Bakara. 228-230.

[723] Buhârî, 5253.

[724] Aksinin düşünülmesini reddeden bir ifadedir. (Çev.

[725] Buhârî, 5251; Müslim, 1471.

[726] Müslim, 1471; Ebû Dâvûd, 2181; Nesâî, 6/141; İbn Mâce, 2023.

[727] Ric’î, kelime anlamı itibariyle, ‘dönülebilir’ demektir. (Çev.)

[728] Bâin, kelime anlamı itibariyle, ‘geri dönüşü olmayan’ anlamındadır. Kavram anlamı ileride zikredilecektir. (Çev.}

[729] Bakara. 229.

[730] Muğm, 7/515; el-İfsâh, 2/158; el-Bedâî, 3/181.

[731] Talak, 1.

[732] Ahzâb,49.

[733] Bakara, 228.

[734] Kadının kocasına para vererek veya bir bedel karşılığında kendisini bo­şa tmasıdır.

[735] Talak, 2.

[736] Bakara, 228.

[737] Ahzâb. 49.

[738] Bakara, 230.

[739] Buhârî, 2639; Müslim, 1433.

[740] Tahrîm. 1.

[741] Mâide,89.

[742] Müslim, 1650; vdğ.

[743] Abdurrezzâk, 16000; Beyhakî, 10/66.

[744] Talak, 1.

[745] Talak, 6.

[746] Nesâî, 6/144; Sahih rivayettir.

[747] Müslim, 1480; Vdğ.

[748] Talak, 6.

[749] Bakara, 241.

[750] Bakara, 236.

[751] Ahzâb,49.

[752] Bakara, 236-237.

[753] Taberî, Tefsir, 5/126; Sahih senetle rivayet edilmiştir.

[754] B-Muğnî, 10/139; Mâverdî, el-Hâuî, 13/101; İbn Abidin, 3/111.

[755] Hidâne, kucak, böğür ve kanat altı anlamında olup, kanat germek, ku­cak açmak, sahip çıkmak manasindadır. (Çev Bkz. Îbnü’l-Hümâm, Fet-hu’l-Kadîr, 3/421]

[756] Ebû Dâvûd, 2276; Ahmed, 2/182; Hasen senetle rivayet edilmiştir.

[757] Ebû Dâvûd, 2277; Tirmîzî, 1357; Nesâî, 6/185; İbn Mâce, 2351. Hasen senetle rivayet edilmiştir.

[758] Fıkhul-İsiâm ue Edilietuhu, 7/625.

[759] Bakara, 228.

[760] Ebû Dâvûd, 297; Tirmîzî, 126; İbn Mâce, 625; Bütün varyantlarıyla bir­likte ‘hasefı’ rivayettir.

[761] Talak, 4.

[762] Ahzâb, 49.

[763] Talak, 4.

[764] Kelime anlamı itibariyle, şaşırmış durumda kalan kadına denir. (Çev.)

[765] Şafiî, Müsned, 2/107.

[766] Desûkî, 2/470; el-Muğnî, 7/466.

[767] Talak, 4.

[768] Hanefî, Şafiî ve bir rivayete göre Hanbelî mezhebi bu görüştedir. Mâliki ve ikinci rİvavpt^ göre Hanbelî mezhebi, bu durumdaki kadının iddet süresinin bir yıl -kanamadan kesilen kadın gibi- olduğunu söylemişler­dir. Bkz- Fethu’l-Kadîr, 4/312; Desûkî, 2/470; MuğniTMuhtâc, 3/385; ehMu§r\î, 7/468.

[769] Şevkânî, Sübülü’s-Selâm, 1071; Fethu’î-Bâıi, 9/395.

[770] Bakara, 229.

[771] Buhârî,5276.

[772] Ebû Dâvûd, 2226; İbn Mâce, 2055; Senedi sahihtir.

[773] İbn Teymiye, el-Fetâvâ, 33/112.

[774] Bakara, 231.

[775] Merginânî, el-Hidâye, 2/13; İbnu’r-Rüşd, Bidâyeîu7-Müc£e/ııd, 2/157; Şirbinî, Muğnî’S-Muhtâc, 5/439. (Çev.)

[776] Bakara, 229.

[777] Abdurrezzâk. Musannef, 11765; Sahih senetle rivayet edilmiştir.

[778] İbn Teymiye, el-Fetâuâ, 32/289.

[779] Bazı sahabelere ve Hanefi ile Mâliki mezheblerine göre ‘talak’ sayılmak­tadır. Bu konuyla İlgili açıklamalar daha önce yapılmıştı. (Çev.)

[780] İbn Teymiye, el-Fetâuâ, 32/309.

[781] Bakara, 229.

[782] Buhârî, Muallak hadis olarak rivayet etmiştir. 9/306. İbn Ebî Şeybe, mevsul olarak rivayet etmiştir. 4/120. Sahih senetle rivayet edilmiştir.

[783] Bkz. Et-Mu§nî, 7/52; el-Mecmû, 16/13.

[784] Nesâî, 6/186; Ibn Mâce, 2058; Sahih senetle rivayet edilmiştir.

[785] Kadının bunu yalanlaması, erkeğin de bu iddiasını dört şahitle ispat edememesi halinde ‘Iiân/lanetleşme’ye başvurulur. (Çev.)

[786] Nur, 6/10.

[787] Buhârî, 4747; Ebû Dâvûd, 2237; Tirmîzî, 3229; İbn Mâce, 2067.

[788] Ebû Dâvûd, 2256; ‘Leyyin’ senetle rivayet edilmiştir. İbn Hacer, et-Tel-hîs’ie zikretmiştir. 3/227′. Farklı varyantları bulunmaktadır.

[789] Buhârî, 5314; Müslim, 1494.

[790] Buhârî, 5314; Müslim, 1494.

[791] Kudûrî, el-Kitâb, 3/76-77; İbnu’l-Hümâm, Fethu’l-Kadîr, 4/286; el-Feta-uâ el-Hindiyye, 1/515. (Çev.)

[792] Mâlik, el-Müdeuuene, 3/107; Şafii, el-Ümm, 5/417; İbn Kudâme, el-Muğnî, 8/54; İbn Hazm, el-Muhallâ, 9/335; Şevkânî, es-Sey/u7-Cerrâr, 2/434. (Çev.)

[793] Ebû Dâvûd, 2250; Beyhakî, 7/410; Zayıf rivayettir. Ancak bu rivayeti, teyit eden başka rivayetlerde bulunmaktadır.

[794]

[795] Ebû Dâvûd, 2256; Ahmed bin Hanbel, 3131; ‘Leyyin’ senetle rivayet edilmiştir. Ancak İbn Hacer, Telhîs’de bunu teyit eden rivayetler zikret­miştir. 3/227.

[796] Buhârî, 5315; Müslim, 1494.

[797] Buhârî, 5309; Müslim, 1492; Ebû Dâvûd, 2235.

[798] Abdarrezzak, el-Musannef, 12411. Sahih senetle rivayet edilmiştir.

[799] Müslim, 1650; vdğ.

[800] Buhârî, 5289; Nesâî, 6/166; Tirmîzî, 685.

[801] Bakara, 226-227.

[802] El-Hâfız, el-Feth, 9/428.

[803] Şeybânî, el-Camiu’l-Kebîr, 107; Cassâs, Ahkâmu’l-Kurân, 1/490-491; Serahsl el-Mebsût, 7/20; Merginânî, e/-Hidâye, 2/11-12. (Çev.)

[804] Mâlik, el-Müdevuene, 3/85; Şafiî, el-Ümm, 5/390; İbnuVRüşd, Bidâ-yetu7-Müctehid, 2/82-83; Behûtî, er-Ravdu’l~Murbî, 437; Şevkânî, es-Sey/u7-CerorT 2/426. {Çev.)

[805] Bu rivayetler için bkz. Câmiu Ahkâmi’n-Nisâ, 4/199-201.

[806] Es-San’ânî, ei-Câmî, 4/202.

[807] Şafiî, el-Ümm, 5/346; İbnu’l-Hümâm, Fethu’l-Kadîr, 6/146447. (Çev.

[808] Mâlik, el-Müdevuene, 2/450. (Çev.)

[809] Şevkânî, es-Seylü’I-Cerrâr, 2/257, 263. {Çev.)

[810] Mücâdele, 2.

[811] Mücâdele, 3-4.

[812] Tirmîzî, 1200; Ebû Dâvüd, 2213; İbn Mâce, 2062; Hasen liğayrihî se­netle rivayet edilmiştir.

[813] Mümtehine, 10.

[814] Kudûrî, e\-K\tâb, 3/26; el-Fetâvâ et-Hindiyye, 1/338. (Çev.)

[815] Hz. Ömer ve Ali radiyallâhu anhumâ bu görüştedir. İbnu’l-Kayyirn, Sa-n’ânî ve Şevkânî’de bu görüşü tercih etmişlerdir.

[816] Enfal. 23.

[817] Mümtehine, 10.

[818] Vefat edenin geride bıraktığı mal ve hakların tamamına ‘terike’ denir. (Çev.)

[819] Nİsâ, 11.

[820] Mirasçı olma şartlarına haiz, oğul, ve oğlun oğlu ilk varistir. Bunlar yok­sa, miras babaya, sonra dedeye intikal eder. Bunlar da yoksa, kardeş veya çocukları, amca veya çocukları gibi erkek akrabalara intikal eder. (Çev.)

[821] Ahzâb, 6.

[822] Velâ kelimesinin sözlük anlamı dostluk ve yardımdır. Miras hukukunda, köle azat etmeden doğan velâ ve akitleşmeden doğan velâ olmak üzere iki tür velâ söz konusudur. (Çev.)

[823] Hâkim, 4/341; Beyhakî, 10/292; Albânî, Sahûhu’1-Câmi, 7157.

[824] Tirmîzî, 2192; İbn Mâce, 2645; Albânî, el-îrvâ, 1672.

[825] Bkz. İbn Kudâme, el-Muğnî, 6/364-367; İmam Şevkânî, Neylü’l-Eutâr, 6/79. (Çev.)

[826] Buhârî, 6764; Müslim, 1614.

[827] İmam Şevkânî, Neylü’l-Eutâr, 6/78-80. (Çev.)

[828] Hüseynî eş-Şâfıî, Kifâyetü’l-Ahyâr, 501.

[829] Asabe, ‘âsıb’ kelimesinin çoğuludur. Sözlük anlamı ‘yardım, himaye ve koruma’ demektir. Asabe kavramıyla kastedilenler, vefat edenin erkek aracılığıyla kan bağı bulunan erkek hısımlarıdır. (Çev.)

[830] Bunlar ölen ile aralarına kadın girmeyen erkek hısımlardır. (Çev.)

[831] Yalnız bulunmaları durumunda ‘ferâiz sahiplerinden/paylan oranlarla belirlenmişlerden’ olan bu gurup, kendileriyle birlikte erkek kardeşlerinin de bulunması durumunda ‘başkası nedeniyle asabe’ vasfını kazanırlar (Çev.)

[832] Bu vasfı sadece kız kardeşler, kızlarla birlikte olmaları durumunda kaza­nırlar. Yani, ana-baba bir veya baba bir kız kardeşler, kızlar veya oğlun kızlarıyla birlikte bulunmaları durumunda ‘asabe maa’1-gayr’ olurlar. (Çev.)

[833] Nisa, 11.

[834] Yani, baba sağ iken evli oğlu vefat edip. geriye kız çocuklarının kalması. Bu durumda, daha sonra dede vefat ettiğinde, oğlunun kızlarının -kız torunlarının- mirastaki payı. (Çev.)

[835] Vefat edenin annesinin sağ olması durumunda, (Çev.)

[836] Buradaki mimsçılığın, azat nedeniyle olmasından dolayı buna ‘asabe sebebiyye/nedene dayalı asabe’ denilmiştir.

[837] Buhârî, 4781; Müslim, 1619.

[838] Buhârî, 2523; Müslim, 1615.

[839] Selîm kalp, şirk ve şüphelerden arınmış, Allah’a ve Rasülüne inanıp, emirlerine teslim olmuş kalptir. (Çev.)

[840] Şuarâ, 88-89.

Hanimlar Icin Islam Ilmihali” kitap hakkında daha fazla bilgi edinmek için Ücretsiz pdf olarak almak için aşağıdaki indirme düğmesini tıklayın

Bozuk bağlantıyı bildirin
Siteyi Yardim Et


for websites