Skip to content
Home » Hilafet ve Saltanat pdf indirin

Hilafet ve Saltanat pdf indirin

HILAFET VE SALTANAT PDF INDIRIN
  • Kitap başlığı:
 Hilafet Ve Saltanat
  • Yazar:
Syed Abul Ala Maudoodi
  • Kitap Sayısı
480
  • Dil:
Türkçe
  • Görünümleri:

Loading

  • PDF Doğrudan  
İndirme için tıklayın
  • Satın al  
Kağıt Kapak için

Hilafet ve Saltanat – Kitap örneği

İçindekler

HİLÂFET VE SALTANAT

Nâşirin Birkaç Sözü

Mukaddime

Kur’an-İ Kerîm’in Siyasî Talimi

  1. Kâinat Düşüncesi
  2. İlâhî Hâkimîyyet

Kur’an’ın İnsanlara Hitabı

  1. Allah’ın Kanunî Hâkîmiyyeti
  2. Resûl’ün Vaziyeti
  3. Üstün Kanun
  4. Hilafet
  5. Hilâfetin Hakikati
  6. İçtimaî Hilâfet
  7. Hükümete Itaatîn Ölçüsü
  8. Müşavere (Şûra)
  9. Ulü-L-Emrin Vasıfları
  10. Anayasanın Temel Usulü
  11. Hükümet Teşkilindekî Maksad
  12. Esas Haklar
  13. Hükümetin Vatandaşlaii Üzerindeki Hakları
  14. Haricî Siyasette Metod
  15. Hükümetin Hususiyetler!

İdarecilik Usûlü

  1. İlâhi Kanunun Üstünlüğü
  2. Halk Arasında Adalet
  3. Vatandaşlar Arasındaki Eşitlik
  4. Hükümetin Mes’ulîyetl Ve Vecibeleri
  5. Şûra (Müşavere) = Danışma
  6. Doğru İşte İtaat (El-Ltaatü Fi’l-Ma’ruf)
  7. İktidara Gelmek Hususunda

İstekli Ve Haris Bulunmanın

Men Edilmiş Olması

  1. Hükümetin Zaruri

Oluşunun ‘Sebebi Ve

Maksadı Vücudu

  1. Emrî Bîlmaruf (İyiliği Emretmek)

Ve Nehyi Anilmünker’in

(Kötülükten Menetmek) Farz

Oluşu Ve Bunun Hakları

Hülefk-İ Raşidin Ve Onların Hususiyetler!

  1. Seçimli Hilâfet
  2. Muhavereli Hükümet
  3. Beytülmalın Emanet Olduğu Düşüncesi
  4. Hükümet Düşüncesi
  5. Kanunun Üstünlüğü
  6. Taassubdan Uzak Hükûmet
  7. Cumhuriyet Ruhu

Hulefâyi Raşidin Hilâfetinden Saltanat Devrine Kadar

Değişme Ve Bozulmanın Başlangıcı

Üçüncü Merhale

Dördüncü Merhale

Beşinci Merhale

Altıncı Merhale

Son Merhale

Saad:

Hilâfetle Saltanat Arasındaki Fark

  1. Halîfelerin Yaşayış Tarzlarında Vuku Bulan Değîşmeler

Beytülmal Hususundaki Değişiklik

  1. Fikir Hürriyetinin Son Bulması
  2. Adlî İstiklâlin Sona Ermesi
  3. Müşavere Esasına Müstenit Hükümet Şeklî
  4. Irkçılık Ve Kavmiyetçiliğin (Aşiretçilik) Hortlaması
  5. Kanun Üstünlüğünün Sonu

Muaviye Dkvrînde

Yezîd Devrinde

Benî Mervan Devri

Hazret-1 Ömer Îbni Abdülazîzin Mübarek Devri

Beni Âbbas Devri

Abbasîlerin Vaadleri

Abbasilerin Faaliyeti

Irkçılık Ve Dinsizlik (Zındıklık) Hareketleri

Ümmetin Reaksiyonu

Önderlik Ve Rehberliğin İkiye Ayrılması

Siyasî Önderlik

Dini Önderlik

İki Önderliğin Birbirleriyle

Münasebetleri

İslâmın Aslı Menşei

Müslümanlar Arasında

İhtilâflarının Başlangıcı Ve Bunun Sebepleri

  1. Şia
  2. İmamet.
  3. «İmanı» İn Masumluğu.
  4. Havaric
  5. Murci’e
  6. Mutezile

Umum İslâm Memleketlerinin Ahvali

İmam Ebu Hanife’nin Faaliyetleri

Ebu Hanîfe’nîn Kısaca Tabıhçe-Î Hayatı

Ebu Banîfe’nin Beyi Ve Düşünceıeri

Ehl-I Sünnet Akidesinin İzahi)

Hulefayî Raşidin Hakkında

Sahabe-İ Kiram Hakkında.

Îmânın Tarifi

Günahla Küfrün Farkı

Günahkâr Mümin Kulların İşlerinin Sonu

Îslâmî Kanunun Tedvînî

Hilafet Ve Hilafete Ait Meselelerde İmam Ebu Hanife’nin (K.A.) Meşreb Ve Nazariyeleri

  1. Hakimîyyet Meselesi

Sahih Usûlü Akdinin Usûlü

Hilâfet İçin Şart Olan Ehliyet

Fasık Vb Zalimlerin İmameti (Devlet Reisliği)

Halika Mâsiyyet Olacak Şeylerde Mahlûka İtaat Yoktuk»

Halife’nın Kureyş’ten Olması

  1. Beytülmal
  2. Adliyenin Hükümet Baskısından Azade Olması
  3. Fikir Be Yanı Hürrîyeti
  4. Zalim Hükümete Karşı Ayaklanma Meselesi

Ayaklanma Bahsinde Imam’ın Tutumu

Zeyd Îbnî Alî’nin İsyanı

Nefs-I Zekiyye’nin Ayaklanma Hadisesi

İmam Ebü Hanife Bu

Nazariyede Münferid

Değildir

İmam Ebu Yusuf, Faaliyetleri Ve Eseri

Kısaca Hayati

İlmi Kemalâtı

Hanefi Fıkhını Tedvin

Kadılık Makami

İmam’ın Yüksek Seciye Ve Mazbut Ahlâkı

Kitab Ül-Harâc

Raşîd Hilafete Dönüş

  1. Hükümet Nazariyesi (Hükümet Nasıl Olmalıdır?)
  2. Cumhuriyet Ruhu
  3. Halifenin Farizaları
  4. Müslüman Vatandaşların (Efrad-1 Ümmet) Farizaları
  5. Beyt-Ül Mal
  6. Vergi Takdim Usûlü
  7. Îslâmı Hükümette Gayri Müslim Vatandaşların Hakları
  8. Arazi İşleri
  9. Zulüm Ve Haksızlıklara Mani Olmak
  10. Adliye
  11. Şahsî Hürriyetin Korunması
  12. Hapishanelerin Islahı

Eserinin Gerçek Değeri

Hilâfet Meselesine Ait

Sorular, İtirazlar Ve

Bunların Cevapları

Bahis Mevzuu Olan Mbselelerin Ehemmiyeti

«Es-Sahabetü Küllüııüm Adol»

Sahabilerin Hepsi Şayanı İtimat

Kimselerdir ~ Sözünün

Gerçek Manası

Bîr Hata İslemekle Bîr Kimsenin

Rütbe Ve Derecesinin Yüksekliğine

Bir Gunâ Noksanlık Gelmez

Sahabiler Arasında Derece Farkları

Büyük İnsanların

Fullerini Tenkid Etmenin Gerçek Usulü

Kaynaklar. Bahsi

Îbn-1 Ebî’l-Hadid

Îbn-1 Kuteybe

El-Mes’udî

Îbn-İ Sa’ad

İbn-L Cerir Et- Taberi

İbn- Abdll-Birr

İbn-I’l-Esir

İbn-L Kesir

Bu Tarihî Eserler

İtimada Şayan

‘ Değiller. Mi ?

Hadis İle Tarihin Farkı

Nakil İşinde Esas Zayıf Taraf

Hazreti Osman’ın (R.A.)

Akrabasına Karşı

Takındığı Tavrın Tahlili

Beytülmaldan Akrabaya Yardım Meselesi

Anarşinin Sebebleri

Hazreti Ali (R.A.) Nîn Hilafeti

Hazretî Osman’ın (R.A.) Katilleri Meselesi

İçtihadı Hata Nedir Ve Ne Değildir?

Yezidin Veliahdlığı Meselesi

Hilafet Ve Saltanat

Hazreti Ali (R.A.) Ye

Yersiz Ve Gereksiz

Şekilde Taraftarlık Etmiş

Olduğum İthamı

Sözümüzün Sonu

Hatırlatma

HİLÂFET VE SALTANAT

Nâşirin Birkaç Sözü

Bu kitabın müellifi Mevlâna Ebu’1-A’lâ MevdutU hakkında söz söylemek, doğrusu, güneşi lümba ı$ığt İle İzah otmeyo benzer. Fil­hakika dinî, ilmi, edebî ve siyasî sahalarda, muhterem Muvla.nu, milletlerarası Öyle bir otoriteye salûb olmu$ bulunmakladır ki, memleketimizde okuına yazına bilen herkes, hemen hemen, bu hususu bilmektedir. Ne güzel lıîr mazhariyettir ki, Mevlûııâ’nm en son telif etmiş olduğu bu eseri basıp yaymayı Allah bize nasib buyurdu.

Üniversite nıensubları arasmda olduğu kadar, diğer yüktıek ilmi mahfillerde ılu islâm tarihinin ilk devirlerini böyle şümullü bîr şekilde izah eden, tedkik mahsulü bir esere daima ihtiyaç his-

Bu eser, sadece vesikalara istinad etmekle ve gerçek tarihi vakaları sıralamakla kalmaz, o, aym zamanda tslnnıııı ilk devrinin tıoxulrhasııtıla( ve dağılıp parçalanmasında rol oynayan gerçek Se-‘ btsbleri de izah ve rçerheder. Bunları yaparken de İslâınm ttmel prensi İtlerini ve siyası uizuınımn hakiki cehresini, bütün teferrua-tiyle açıklamak suretiyle, gün ıijiğnuıa çıkarır.

İüte Mevlâua, elinizdeki ederiyle, şiddetle hissedilen bu mühim boşluğu doldurmuş, kalemini bu naziklerin naziği mevzu üzerinde aelahiyelle kullanmış ve neticedu de bu i$m hakkını tamamiyle edu etmiştir.

Hu eser Islânun »iyusî nizammıu ve ilk devre ait tarihini» bîr vet*ikumdif. Bu Kcbeblv, bu mevzuları tetkik etmek laieyenlerlo üniversite mensublan, »lyasi ilimleri» uğraşanlar, imIılrıı tarihini «iğrenmek isteyenler, hep birlikto ve ayıtı ölçüde bu eserdi’ıı istifade edebileceklerdir.

Etteriu ehemmiyetini takdir ve ne kadar br-ğenilmi? olduğunu tıtNİıit etmek İein şu delil kâfi gelecektir: Bu eser, dulla »eyir wı-husıiıa. İntikal «rtmeden, kitub hâline gelmeden evvel, haber alın­mış ve sinari-jler verilmeye başlammyhr. Dostlarımızla birlikte lıui tanıyanlar, yakından bilenler de bu kitabın biran evvel neşre­dilmesi ivin ısrarda bulundular.

İSiz de l)u kitabı hazırlamayı ve neşretmeyi uy^uıı gördük. liınid ederi/, ki eser, okuyıuıuların İsteklerini tuıımnıiylu kaf.-jila-yab ilecektir.[1]

Mukaddime

Bu kitab, ihtiva ettiği mevzu itibariyle, İslâm’da hi­lâfet düşüncesinin hakikatinden ve bu müessesenin ma­hiyetinden bahseder. Hilâfetin, hlâmtn ilk devirlerinde, hangi -prensipler üzerinde kurulmuş bulunduğunu, daha tsonra, bu müessesenin hangi sebeblerle saltanat idarele­rine istihale ettiğini, bu değişiklikten ne gibi neticelerin ortaya çıktığım, keza bu neticelerin ümmet üzerinde na­sıl bir reaksiyon meydana getirmiş bulunduğunu izah eder.

Bunun için, ben, herşeyden önce, Kur’an-ı Kerim’in zikredilen mevzularla ilgili bütün âyet-i k e r imal erini, ya­ni siyasî nazariyelere taalluk eden ve siyasî meseleleri gün ışığına çıkaran âyetlerini hususî bir tertib üzere topladım. O kadar ki, okuyucu, birinci bab’ın mütalaasın­dan sonra, bir bakışta İslâmî hükümetin plâmnı gözünün önünde canlandırabilir ve İlâhî Kitabın bu humustaki bü­tün emirlerini bir arada müşahede edebilir.

İkinci bab’da, Kur’ân ve Sünnetin emirlerinden ve şöhretli sahabîlerin (İİ.A.) sözlerinden misaller vermek suretiyle, İslâmî hükümetin nasıl teşkil edileceğini ve iş­lerin ne suretle yürütüleceğini izah etmeye çalıştım.

Hülefayi Rasidin tarihî delillerle sabit bukman im­tiyazlı durumları ve hususiyetleri, üçüncü bab’da ele alın­mış, sahih bulundukları vasıflar beyan edilmiştir.

Bandan sonraki bab’da Peygamber ölçülerine uygun hilafetin ne şekilde .saltanata inkitâb ettiği üzerinde du­rulmuş, bu luıdisenin gerçek sebebleri etraflıca izah edil­dikten sonra istihalenin saflmlan gözden geçirilmiştir.

Müteakip iki müstakil bab’da ine bu mesele, daha şu-müllü bir çerçeve içinde ela alınmış ve hilafet ile salta­nat arasındaki farklar açıkça belirtilerek birbirine zıt bu iki müesseseyi ayıran vasıflar, böylece, olduğu gibi mmj-dana çıliarılmıştır.

Bundan başlca, ne gibi değişiklikler meydana geldiği takdirde, hilafet müessesesinin ortadan kalkmış olacağı, bunun neticesinde saltanat idaresinin nasıl kurulacağı açıklanmıştır. Ayrıca Ilillefayi Raşidindcn sonra, m’ûslü-manlar arasında zuhur eden mezheb ihtilaflarının mey­dana geliş- sebebleri üzerinde durulmuş, mezhebi fırkala­rı ortaya çıkaran sâikler ve scbcbler birer birer gösteril­miştir.

Bundan sonra, rejimin ve hükümet sislcminin hu\ suretle değişmesi tıeticesinde müslümanların hayatında, yaşayışlarında vuku bulan sarsıntılar, arızalar ve bozuk­luklar izah edilmiştir.

Bununla beraber, sonradan meydana gelen bu gibi tesirleri, bozuklukları ortadan kaldınnak hususunda İs­lâm âlimlerinin gösterdiği gayreti, yollan, çalışma ta rina hâkim olan metodu ve tavsiye ettikleri çareleri de kitaba ilave etmeyi uygun buldum. Bu meselelerin izahı için, örnek şahsiyet olarak İmamı Azam, Ebu Hanife (R.A.) ile İmanı Ebu. Yusuf (R.A.) un mücahedo ve çalışma prens-iplcrini, hareket tarzlarını göz Önüne almayı ter­cih ettim.

Bu kitapta izah edilen mevzulardan bazıları hakkın­da ağır itirazlar ‘vuku buldu. İtirazların içinde, şüphesiz ki, makul olanları da vardı. Kitabın sonunda, işte bu makul itirazlara da gerekli cevaplar verildi. Ehemmiyetsiz bulduğum veya mantık ölçüleriyle kabili telif görmedi­ğim diğer itirazlara ise hiç cevap vermedim. Bunların üzerinde durmadım. Elbette ki, ilim adamları, kitabımda izah edilen fikirlerin dayandıği delilleri olduğu, kadar, itiraz edenlerin bu husustaki görüşlerini de nazari İtiba­ra alacaklardır.. Bu suretle onlar, hakikatin îutngi taraf­ta bulunduğunu daha iyi anlamış olacaklar, üstelik bu hususlar arasında doğru ve gerçek fikrin ne olduğunu da isabetle seçeceklerdir. [2]

Kur’an-İ Kerîm’in Siyasî Talimi

1. Kâinat Düşüncesi

Kur’ân’ın siyasete ait prensipleri, onun, kâinat hak­kında vazettiği, aşağıda izah edilen esaslı düşüncelere istinad etmektedir. Bu sebeple bahis mevzuu prensiple­rin doğruluğunu peşinen kabul etmiş olmak lâzımdır. Esasen, mes’eleyi siyaset felsefesi noktai nazarından aragtırdığımız zaman da varacağımız netice, Kur’an’m hükmünü tasdikle birlikte, aşağıdaki hususlardan ibaret olacaktır:

A — Allah, bütün kâinatın, insanların ve her şeyin Halikıdır. İnsanların istifade ettiği ve edemediği unsur­ların hepsi Allah tarafından yaratılmışlardır.

«İste göklerde ve yerde ne varsa hak ile yaratmış bulunan «O»tîur.»

(El-En’am: 73)

«Söyle (Ey Peygamber) Her şeyin halikı Allah’tbr. «O» (Allah) birdir, (tekdir) ve kalır sahibidir (üstün kuvvet sahibidir)».

(Er-Ra’d: J.6)

«Ey Halk: Sizi bir tek nefisdeıı yaratan ve ondan da unun eşini var etmiş olup, bunlardan bir hayli erkekler ve kadınlar üretmiş bulunan Kalıbınızdan sakınınız.»

(En-Nisa: 1)

«”O”, o kimsedir ki, yer yüzümle ııe var ne yok hep si/iıı için yarattı.»

(El-Bakara: 29)

«Acaba Allah’dan başka bir Halik var mıdır ki, size gökten ve yerden geçini verir.»

(Fatır: 3)

«Damlattığınızı (meniyi) göremediniz mi? Acaba jiııı »iz mi yaratlını/ yoksa onu yaratiuı biz miyiz?.,. Dik­tiğinizi (ekini) görmediniz mi?. Acaba onu sız mi ekliniz yoksa onu eken biz miyiz*… İçtiğiniz suyu da görmediniz mi? Acaba onu buluttan İndiren siz inisiniz, yoksa biz mi onu buluttan İndirdik?… Yaktığınız ateşi de görmediniz mi? Aeaba onun ağacını ortaya çıkaran siz misiniz yoksa biz miyiz?»…

(El-Vakı’a: 58-72 >

B — Ortaya koyduğu bu unsurların mâliki, hüküm­darı, idarecisi, tertib ve tanzim edeni, her şeyi idame et­tireni dahi Allah’dır.

«Göklerde ve yerde ve bu ikisinin arasında ve topra­ğın altında ne var ne yoksa hep «O»na aittir.»

(Tâhâ: 8)

«Göklerde ve yerde, ne varsa, hep «Ü»na aittir, hep­si de «O»nu boyun eğerler.»

(Er-Rûm: 26)

«Güneş de, ay da, yıldızlar da, «O»nun emrine uy­muşlardır. Acaba yaratma ve buyruk buyurma «O»mııı değil mıdır?. (Evet). Âlemlerin Kabbi olan Allah müba­rektir (bereket sahibidir)».

(El-A’raf: 54)

«Gökten yere kadar işleri hep «O» yönetir.»

(Es-Secde: 5)

C — Bu kâinatta hâkimiyyet (Sovercignty) bir tek Allah’dan başka kimsenin değildir. Bu hâkîmiyyut AI-lahVîan başkasına ait olamaz. Esasen buna hiç kimsenin hakkı da yoktur. Hâkimiyyet işinde başkasının hisse sa­hibi olması da muhaldir.

«Bilmiyor musun? Allah öyle bir Allah’dır ki, gökie-rin ve yerin mülkü hep «O»nıuıdur.»

(El-Bakara: 107) «Miilk’te «O»nun bîr ortağı da olamaz.»

(El-Furkaıı: 2)

«Basta da sonda da Humd «O»ua nıahsusdıır. Hü­küm de «0»na malısusdıır, siz de «O»na döneceksiniz. >

{El-Kasas: 70) «Elbette ki hüküm sadece Allah’ındır,»

(El-En’am: 57)

(Derler: «Ernr»de (idare işinde) bize de bir şey dü­şer mi? Söyle: «emr», tamamen Allah’a »ittir.)

(Âl-i Inıran: 154) «Eınr» Allah’a aittir, baştan da sondan da.»

(Rûm: 4)

«Göklerin ve yerin mülkü O’n undur, işte bütün «enirler» (İdare isleri, buyruklar) Allah’a râcidir.»

(Hadîd: 5)

«Acaba yarattığı gibisini bir daha yaratamaz im? Siz hiç düşünmez misiniz?.»

(En-Nahl: 17)

«Acaba Allah’a ortak koşanlar, Allah’ın yarattığı gibisini yarattılar mı ki, bu yaratışta benzetmek istedi­ler?.»

(Er-Râd: 16)

«Söyle: Acaba kendi ortaklarınızı gördünüz mü?. Onlar AUah’dan başkasını çağırırlardı. Bana gösteriniz bakalım onlar yerde ne yaratmışlar?. Yoksa onların gök­lerde de bir ortaklıkları mı vardır?.».. İşte, elbette ki gökleri de, yeri de, ortadan kalkmağa «(dağılıp gitmeğe) karşı koruyan elbette kî Allah’dır. Yoksa» onlar ortadan halktık tan sonra Allah’dan başka kim bunları koruya­bilir?,»

(Fâtır: 40-41)

D — Hâkimiyyet, bütün vasıflariyle, bütün ihtiya­tiyle, ancak ve ancak bir ve tek olan Allah’ın elinde top­lanmıştır, îçinde yaşadığımız bu kâinatta, O’ndan başka selâhiyet ve ihtiyar sahibi bulunduğunu belirten hiçbir varlık yoktur. Her şeyin üzerinde hüküm sahibi olan da ancak «O» dur. Hep hayattadır. Her türlü kusurdan, ha­lâdan, noksanlık gibi sıfatlardan münezzehtir. Hep koru­yan ve muhafaza edendir. Daima rahimdir, merhamet sahibidir. Her zaman uyanık ve her zaman yaşayandır. Her şeye kaadirdir.

Bütün ihtiyarat onun elindedir. Her unsur, ister is­temez, onun hükmüne, fermanına boyun eğmek zorun­dadır. Menfaat da, zarar da hep «O»nun yed-İ kudretm-dedir. O’ndan başka hiçbir kimse, O’nun izni olmadan, müsaadesi bulunmadan, kimseye, ne zarar verebilir, ne de fayda temin etmek kudretine mâlik bulunur. Allah’ın izin -ve müsaadesi olmadıkça mahlûkattan herhangi biri­nin bir şey yapmaya, ne imkânı, ne de selâhiyeti vardır. Yalnız O, istediğini bağışlar, istediğinden de hesap sorar.

Verdiği hükümlerin yenilenmesine, herhangi bir şekilde, bir defa daha gözden geçirilmesine yer yoktur. Allah’ın hükmü her yerde nafizdir. O’nun hükmüne hiç kimse karşı gelemez. Hâkimiyyet fikrinin bütün bu vasıfları ancak ve ancak Allah’a mahsustur. Bu hâkimiyette ve bu vasıflarda herhangi bir varlığın «O»nunla ortaklığı yoktur ve olamaz.

«İşte O, kullarının üzerinde kudret sahibidir ve O, hakim ve haberli bulunandır.»

(El-En’am: 18)

«Gizliyi ve aydım bilendir, büyükdür ve yücedir.»

(Er-Râ’d: 9)

. «Kudsiyet sahibi hükümdardır, yanlışlıktan ve ha­tâdan pak ve müberrâdır. Güven verendir, koruyucudur, kudret sahibidir, kudretle hükmünü yürütendir, büyük­lük sahibidir.»

(El-Haşr: 23)

«Daima yaşayandır, sağlamdır. O’nu ne uyuklamak tutar ne de uyku. Göklerde ve yerde ne var ne yoksa hep O’na aittir. Acaba izni olmadan, kim O’nun indinde şe­faat edebilir?, önlerinde de arkalarında da ne var ne yoksa hepsini bilir?.» (El-Bakara: 255)

«Mübarektir o varlık ki, mülk onun elindedir ve o her şeye tamamen kudret sahibidir.»

(El-Mülk: 1)

«Her gevin yönetimi O’nun elindedir, siz de Ona dö­neceksiniz.»

(Yasin: 83)

«Göklerde ve yerde mı varsa, ister istemez beş» O’na teslim olurlar,»

(Â]-i İninin: 83}

«Ku<lrut elbette ki tanınınca Allah’a ait Ur, O, duyan ve bilendir.»

(Yunus: 65)

«Söyle: Eğer Allah si/e bir zarar verdirmek, yahut da, si/e bir fayda iletmek isterse yapamaz mı?. Acaba Alhıh’dau başka, sizlerden kını bir şeye malilidir?.»

(E!-Füfh( 11!

«Eğer tta.ııa. Allah bir zarar uiastmrsa, bu zararı da yine Aiiah’tlau başka, ortadan kaldıracak kimse yoktur ve eğer sana bir fayda <!a ulaştırmak isterse, yine onun fazlından bii^kıı bunu ulaslıraeak yoktur, istediği kulînn buna kavurur. Ve O, bağişhıyau ve merhamet sahibhür.»

(Yunus:107)

«İsler «iz İtendi nefsinize (bîr .şeyi) açığa vuru »uz, isterdeniz gizleyiniz, Allah sizden (bunların) hesabım çe­kecektir. İşte, istediğini bakışlar ve istediğine de re/a verir. Elbette ki, Allah her şeye kudret sahibidir.»

(löl-Baltîira: 2S-I)

«(Gözlerini aeıj) da) Göster ve dı?yur ki, O’ncİan ba-ska onların î.;«ruyııeuhırı yoktur. O’nıııı hükmüne de başkasJiîi oi-tak Uoşınamak »eı-ük.»

fEl-Kohf: 20)

«Siiyîe: Benim İi,-İn Aîlah’dan başka (hiçbir) kimse kur-lancı olamam O’jiUhıl hûşka da sığınacak kim^e hula- (El-Cimı: 221

«Kurtarıcı (ancak) O’dur ve Ö’ıum için başka bir kurtarıcı da yoktur.» (El-Mü’miram: 88)

«Kanlatan da O’dur, geri getiren de O’dur ve O, ba­ğışlayandır, sevgi gösterendir, yüksek arsın salübidir, is­tediğini yapan yiıie O’dur.»

(EI-Burue: 13-16)

«İşte, Allah istediği gibi hüküm verir.»

(El-Maide: 1) «İşte, Allah hüküm verir, fakat bu hükmünü yeniden

(Er-Ra’d: 41)

[özden geçirenlertieu değildir.»

«O; no-ettiğinden sorumlu değildir, lakat onlar(ın hepsi de ne’ ettiklerinden) sorumludurlar.»

(M-Enbiya: 23j

«O’iuıa fermanım değiş?tirecelt yoktur, O’ııdan baş­ka da barındıracak bulunamaz.»

(EI-Kelıf: 27)

«Acaba, Allah ehkem el-lıâkimin (en üstün hüküm varen = büyük buyuran = hîLküin verenlere ltüküm Cdtin) değil midir?.»

(El-Tîn: 8)

«Söyle: Allah’ım, mülk sahibi Scu’in, istediğine mülk verirsin, istediğinden de mülkü alırsın, istediğini yücel­tirsin ve istediğini alçaltırsın. Kayır (iyilik) se«m elin-dâdir, elbette ki sen her şeye kudret .sahibisin,»

(Al-i İmran: 26)

«Elbette yeryüzü Allah’ın {ımılı)<hr* îsteJiği Vtilu-nu ona vâris (sahih) kılar.»

(El-A’r»!:: 128) [3]

2. İlâhî Hâkimîyyet

Yeryüzündeki hayatlarını tanzim etmek üzere insan­lara emretmek selâhiyetinİ haiz tek makam ve gerçek kudret, ancak, bu kâinatın hâkimi olan ve kâinat üzerin­de hakikî tasarruf sahibi bulunan varlıktır. Beşerî müna­sebetlerin ve işlerin tanziminde, insana ait muamelelerde dahi, hâkimiyyet hakkı, hep bu varlıktan insana ulaş­maktadır. O’ndan başka herhangi bir kuvvet ve kudre­tin, ister beşerî olsun ister olmasın, kendi başına müsta-kiîen hüküm vermek ve iğleri kendi ölçülerine göre hal­letmek selâhiyeti yoktur. Bu izin hiç kimseye verilme­miştir. Esasen kâinat nizamında, hâkimiyyet hakkını ve emredici otoriteyi, Allah, kendi kudreti ile bizzat vâz et-‘ mekte ve mahlûkat içinde herhangi bir kimsenin bu,kud­reti kabul etmesine veya varlığını itiraf eylemesine muh­taç bulunmamaktadır, insan da kendi yaşayışında, ister istemez bu hâkimiyyete tâbi olacak ve boyun bükmek suretiyle emirlere itaat edecektir. Bunu bir miaal ile açık­lamakta fayda vardır: Saman yolu manzumesine dahil o!an büyün yıldızlar, hareketlerinde, bu sistemdeki bü­yük yıldıza tabidirler, ona itaat ederler. Bu, tabiî bir ita­attir. Farkında olmadan yapılan, zarurî ve mecburî bir itaattir. Fakat insana, kendi yaşayışında, az da olsa, kü­çük de olsa, birazcık ihtiyarî hareket hakkı verilmiş bu­lunmaktadır. Bununla beraber ona verilen bu cüz’i irâ­deyi, bu küçücük insanî hâkimiyyet hakkını nasıl kulla­nacağı da açıkça belirtilmiş bulunmaktadır. Şüphesiz ki bu husus herhangi bir beşerî otorite tarafından değil, Se­mavî Kitablar vasıtasiyle tebliğ ve tâyin edilmiştir, O se­mavî kitablar ki, sonuncusu Kur’an-ı Kerimdir. [4]

Kur’an’ın İnsanlara Hitabı

«Ey msunhır, sizin biraz iradeniz, biniz şuurunuz ve bir parça da hakinıiyyet hakkınız vurdu*. Fakat buna .rağmen siz, yine do büyük ifâkûnV itaat etmelisiniz. Ona boyun eğmeli, emirlerini yerine getirmelisiniz.»

Kur’an-ı Kerîm bu hususu muhtelif yerlerde, muhte­lif şekillerde ve apaçık bir tarzda beyan buyurmuştur.

  1. Bu Rabb, bütün kamalın Rabbi’dir. Hakikatle insanm rabbi de O’dur. Elbette ki, yalnız O’nun rububi-yeüni (rablığım) kabul etmek icab eder.

«Söyle: İtenim namazım da niyazını da (adak), ya­şayışım da, ölümüm de, afonilerin İlabbi olan Allah içjn-ılir… Söyle: Ben nasıl Aİluh’dan başka bir Kabb uranın kî, «O», her şeyin Kabb’ıdır.»

(El-Eu’âm: 164)

Elbette ki sizin Kabbuuz, O AUah’dır ki, golttori ve yeri (hop) O yaratmıştır.

(El-Â’râf: 54)

«Söyle: Halkın Kabbına, hal km Melikine (hüküm­darına) halkın İlâhına (tanrısına) sığınırım.»

(En-Nfıs: 3)

«Söyle: Kim, size gökten ve yerilen rızık verir?. Duy­ma ve jürili» duyularına kim sahibdir? Ve kim cansızdan *’:uUıyı (ölüden yaşayanı) (ortaya) çıkarır?. Ve (İtim) ruııhdau chhsizi (yalayandan ölüyü) (ortaya) çıkarır? Ve kini emri (işleri) yönetir. KIbcUe «Allah» diyecekler. (Simi thî) söyle, acaba hiç çekinmez (sakmmaz korkmaz) mısınız? İ$t« bu, sizin hak olan Allah’ınızrtjr. ISıı hakikatten hakikati Öğrendikten sonra anlamazdanız dalaletten başka ne vardır? Ve acaba noreye yüz tutacak (dönecek) siniz.» (Yunus: 31-32)

  1. Hükmetmek ve emretmek hakkı yalnız Allah’a aittir. İnsanların O’na kulluk etmesi iae en doğru, on ha­kikî yoldur.

«Aranızda bir şey hakkında ihtilâfa düşerseniz, onun (hakkında) hüküm vermek Allah’a aittir.»

(Şura: 10)

«İste elbette ki, hüküm ancak Allah’a aittir. Kemli­sinden başkasına katiyen kulluk edilmesin diye de emir vermiştir. İşte elbette ki sağlam din budur, fakat halkın çoğu bilmezler.»

(Yusuf: 40)

«Derler: Acaba bize de emr’den (yönelim işinden) bir hisse düşer mi? Söyle elbette ki emr (yönetim işi) Allah’a aittir.»

(Al-İ İmran: 154)

  1. Şimdi şu noktayı tesbit edelim: Hüküm vermek hakkı da tamamen Allah’a aittir. Çünkü Halik «O» dur.

«Dikkat: Yaratma ve emr (yönetim İşi) O’na aittir.»

(Â’râf: 54)

  1. Hükmetme ve emir verme hakkının sadece Al­lah’a .ait olmasının sebebi, güphe yok ki O’nun. bütün kâi­natın hükümdarı olmasından dolayıdır,

«Hırsız erkeğin de hırsız kadının da ellerini kesiniz… Bilmiyor musun ki, İste göklerin ve yerin miilkü Allah’ın­dır.» (El-Maide: 38-40)

  1. Şimdi sıra şu hükme gelmiştir: Allah’ın hükmü haktır. Zira hakikatin bilgini O’nun indindedir. En doğru yolu da ancak O gösterebilir. O’ndan ha^ka doğru yol gösterici yoktur.

«Olur ki, bazı şey sizin hoşunuza Kitine/, fakat bu şey sizin için daha da hayırlıdır. Fakat yine bazı peyden siz hoşlanırsınız. Halbuki bu şey do sizin için kötüdür.

Rİ bette- ki Allah biîir de sîz bilemezsiniz.»

(El-Bakara: 213)

«Elbette ki, ortalığı karıştıran (müfsid) ile ortalığı düzelteni (mııslih) Allah bilir.»

(El-Bakara: 22)

«Önlerinde ve arkalarında no varsa, bilir. O, kendisi istemezse O’nun ilminden bir şey Uavnıyanıazlar.»

(KI-Baknra: 255)

«Kadınlara talâk verirseniz, onların (talâk) müd­detleri de sona ererse, kemlilerinin başka kocayla evlen­melerine mani olmayınız… ISu sizin için daha iyidir (da­ha yakışıklıdır) ve daha da temiz (ve daha uygundur). Elbette ki Allah bilir de siz bilemezsiniz.»

<El-Bakara: 232)

«Evlâdınız hakkında Aîiah size Öğüt verir… Siz bi­lemezsiniz babalarınız mı evlâdınız mı hangisi menfaat bakımından size daha yakındır, (veraset hususumla) Al­lah’ın kararlaştırdığı birdir. Elbette ki Allah hem bilgi, hem de hütmet sahibidir.

(Kn-Nisâ: İl!

«Sana fetva sorarlar,, söyle: «Kclûle» hakkındaki fetvayı Allah verir…. Sizin için Allah (hükümleri) tayin eder ki, ta ki şaşırıp (sapıtmaya) kal mayasınız. Elbette ki Allah her şeyde bilgi saJübidir.»

(En-Nisâ: 176)

«Allah’ın kitabına göre, akrabalık sahihlerinden ba­zıları, bazılarından daha da üstündürler, lilbette ki Allah her şeyi a bilgisine mâlikdir.»

(El-Enfal: 75)

«Allah tarafından kararlaştırmış olduğuna binaen…. Elbette Ui sadakalar fakirler İçindir…. Elbette ki Allah bil^i ve hikmet .sahibidir.»

(Tevbe: 60)

«Ey iman eylemiş bulunanlar: Sizin elinizde bulunan kölelerimiz sizden müsaade alarak sizin yanınıza £«lın«-lidirler… Allah âyetlerini (hüküm ve delillerini) size, bu Şekilde beyan eyler. Elbette Allah bilici ve himmet sahi­hidir.»

(Nûr: 58-59}

«Ey imân etmiş bulunan kimseler, iman sahibi (mü­min) muhacir (göçmen) kadınlar sizin yanınıza gelirler­se, onları deneyiniz (imtihana tâbi tutunuz). Allah’ın hükmü budur ki, siz aranızdaki İslerinizde bu hükme ka­rar veresiniz. Elbette ki A Halı bilgi ve hikmet sahibidir.»

(El-Mümtahine: 10) [5]

3. Allah’ın Kanunî Hâkîmiyyeti

Bu şekillerin hepsini, tamamile, Kur’an kararlaştır­mıştır, îtaat, bütün unsurlariylc sadece Allah için olacak­tır. Ve yalnız Allah’ın emirlerine uyulacaktır. Allah’tan geleıı emirlerin yegâne kanun oluşu, itaati, inkiyadı zarurî kılmaktadır. İnsanların bu emirleri bir tarafa bırakarak başkaları tarafından telkin edilen veya nefsin horuna giden heva ve heveslere, isteklere tâbi olmaları Kur’an-ı Kerîm’Ie menedilnıişür.

İste, biz Kitabı Siuiu hak olarak gönderdik, O’na aJt din’e ihiâs yolu ile ibadet et. Dikkat: Halis (saf) din Ona aittir.»

(Ez-Zumer: 2)

«Söyle: lîeıı O’na ait din yolunda ihlâs ile ibâdet et­meğe ve müsiümanlarm ilki olayım diye emîr al ti mı.»

(Ez-Zumer: 11-121

«İşte biz, her ümmet arasında- bir İtesûl diktik. Tâ Ui Allah’a ibadet eylesinler ve tağuttau yekinsinler (uzak kalsınlar)’ yanaşmasınlar.» [6]

(Ea-Nahl: 30)

«Allah’a ibadet etmekten ve O’nun dinine ihlâs ila temiz olarak bağlanmaktan başka bir Şey iyin onlum emir verilmemiştir.»

(El-Ecyyine: 5)

«Kabbiıüz tarafından sizin irin nazil kdımnıs bııiuuıuıa tâbi olup uyunuz vo kendiniz iyi» O’iıdan başka ko­ruyucular edinip de tâbi oluj» uyiııayasmız.»

(Kİ-Araf: 3)

«Samı bilgi geldikten vo sen bilgiyi elde ettikten son-rsı, yine de onların isteklerine uyacak olursan, o zaman, Allalı no senin koruyucıuuîur, ne de kurtarıcın.»

(.Er-Uâd: 37)

«liundau böyle, yönetim işinde bir usul üzere seni yönetici kıldık. Sen buna uyacaksın ve bilmeyenlerin is­teklerine (hevalaruıa) ııyınayacaltsuı,»

(fil-Câsiye: İS)

Buradan açıkça anlaşılan husus şudur: Allah beşerî faaliyetleri, insanlar arasında cereyan eden bilûmum muameleleri nizam ve intizam altına .almak için muayyen hadler, hududlar ve ölçüler koymuştur. Bu hududları ve bu ölçüleri tecavüz etmek hakkı kimseye verilmemiştir.

«… İşte bunlar Allah’ın hadleri (Ölçüleri) dır kî, on­ları aşmayacaksınız. Her kini Allah’ın ölçülerini aşarsa, elbette ki, (biiyleleri) zalimlerdendir.»

(El-Bakura: 229)

«… İşle bunlar Allah’ın hududu (öle.ühTOdirler, her kim Allah’ın ölçülerini aşarsa, elbette ki kendi neJsîııe zulmeîtfüş olur.»

(Et-Talâk: 1.)

«…İşte bu Allah’ın hadleri (ölçüleridir, ki (kabul et-memezlik eden) kâfirlere büyük azab vardır.»

(El-Müefulele: 4)

Allah’ın hükmüne mukabil hİ<; kimsenin hüküm ve­remeyeceği beyan edilmiştir.

Eğer böyle bir hükmün varlığı anlaşılırsa veya mev­cudiyeti ortaya çıkarsa, bunun hiçbir surette caiz olma­dığına ve baştan başa hatalı bulunduğuna şüphe yuktur. Bu şekildeki hükümler sadece hatalı olmakla kalmaz, bunlar aynı zamanda küfürdür, sapıklıktır, dalalettir JTİak ve haksızlıktır, zulümdür de. Böyle kararlar vermek ve mes’eleleri bu şekilde hükme bağlamak ise cahiliyyo âdetlerine göre hareket etmekten, o devre uymaktan başka birşey değildir. Elbette ki, bu gibi hareketlere kar­şı koymak imanın hakkı ve onun zarurî neticesidir.

«Her kim Allah’ın nazil kıldığı ile hüküm vermezse, (işleri kanı bağlamazsa) kâfirlerdendir.»

(El-Mâide: 45)

«Ve her kim, Allah’ın nazil kıldığı ile hüküm ver­mezse, zalimlerdendir.»

{El-Mâidc: 45)

«Ve her kim Allah’ın nazil kıldığı İle hüküm vermez­se fasıllardandır.»

fEl-Mâide: 47)

«Acaba cahiliye hükmü gibi mi hüküm vermek ister­ler? Acaba inanmış ve yakın etmiş bulunan kavın için Allah’ın hükmünden başka kimin hükmü daha iyi ola­bilir?.» (El-Mâide: 50).

«Sana nazil kılumıı^ ve senden önce de nazil kılınım;? btüunana inanmış olduklarını sananları görmedin m\ fr}, onlar misil Tagııt ile hüküm verilmesini istiyorlardı, hal­buki onu (Tagııtu) reddetmeleri (bırakmaları) için «mir verilmişti. İşle şeytan onları ilerin bir sapıklığa saptır­mak istiyor.»

(En-Nisâ: 60) [7]

4. Resûl’ün Vaziyeti

Yukarda mealleri zikredilen âyetlerden açıkça anla­şılan husus şudur ki: Zaman ve mekân farkı gözetmeden, insanlar daima Allah’ın kanununa boyun eğecek ve O’na itaat ötmeyi vazife bilecektir. Bu kanunları bize ulaştıran vasıta ise Resul’dür. Yâni Allah, kanunlarmı, emirlerini Resûl’den ba.’jka herhangi bir vasıta ile insanlara uianU-ncı delildir Resuller de bu hidayet hükümlerini sözleri (akval) ve işleriyle (ef’al) şerh ve beyan etmişlerdir. Bunun irin beşerî hayatta Resul, «Allah’ın kanunî hâki-miyyetinin» (legal sovercignly) mümessilidir. Yine bu sebeple kendisine itaat edilmesi farzdır. Kesûi’e itaat, Allah’a itaat etmek demektir. O’nun enirine ve nehyine (men elü£i, yasak ettiği şeylere) boyun eğmek gerektir. Hükmüne ve sözüne kayıtsız şartsız itaat edilir. <-Ni(;in-> ve «neden» gibi .suallere yer yoktur. O kadar ki, Peygam­bere karşı kalbde en küçük bir şüpheye, vesveseye düşül-memelidir. Aksi takdirde «imân» orLadan kalkar, tesiri kaybolur, hikmeti kalmaz, kendisinden beklenen hayırlı neticeler meydana gelemez.

«Hiçbir Kesûl gündcrınedik, meğer ki Allah’ın izni ile kendisine itaat edile.»

(En-Nisâ; 64)

«Her kim Ite-sûl’e itaat ederse, elbette id Allah’a da itaat etmiştir.»

(En-Nisâ: 80)

«Hidayet kendisine aydınlandıktan sonra, her kini Resul’e karşı diretirse ve müminlerin yollarından ba$ka yol tutup gülerse, biz de onu dönüp gitmek istediği tarafa yöneltiriz ve kendisini cehenneme ulaştırırız. Ne de kö­tü dönülecek.yerdir?–(O Cehennem)»

(En-Niaa: 115)

«Resul, size ue getirdiyse onu alınız, sizi neden men ettiyse onu da bırakıp son veriniz. Allah/dan da korku­nuz. Elbette ki Allah’ın cezası şiddetli (ağir)dır.»

(El-Haşr:,7)

«Hayır, senin Rabbine yemin ederim ki, onlar arala­rında çekiştikleri hususta seni hakem kılmadıkça ve sen işi hal edip karara bağladığından sonra tamamen ve tam nıaiıasiyle senin kararma teslim olmadıkça, kendilerini de buna ikna etmedikçe, iman etmiş olamazlar.»

(En-Nisâ: 65) [8]

5. Üstün Kanun

Kur’an’a göre Allah’a ve O’nun ResûJ’üne” itaat et­mek en üstün kanun (supreme law)dur. Bu üstün kanun karsısında iman edenlere düşen §ey, şüphesiz sadece tes­limiyet ve inkiyaddan ibarettir. Allah’ın ve ResûTünün hal ettiği, karara bağladığı, hükmünü verdiği mes’eleler-de, müslümanların rey beyan etmeğe, fikir ve mütalea ileri sürmeye hak ve selâhiyetleri yoktur. Bu gibi haüer-de müslümanlara muhayyerlik hakkı tanınmamıştır. İşte, bu sebeplerle, Allah’ın ve ResÛl’ünün hükümlerinden ve kararlarından kaçınmak iman’ın hakikatine muhalif ol­maktadır.

«Ne bir mümin erkeğe, ne de bir mümin kadına şu düşmez ki, Allah ve O’nun Kesûlü bir isi Iıall ü fasi edip de karara bağlasınlar sonra yine bu muinin erkeğin ve bu mümin kadıma, bu iş lıakknula başka bîr ihtiyarlan ve başka bir diyecekleri kalmış olsun, iler kim de Allah’a ve Kesûl’üne karşı gelmiş olursa, elbette İd derin bir sa­pıklığa, saplanmış olur.»

(El-Ahzab: 36)

«Derler kî, biz Allah’a ve O’nun KcsûTüiıe imân et­tik, uyduk ve itaat eyledik, sonra da yine onlardan bîr zümre döner. Bu gibileri ise iman etmiş değillerdir. Ara­larında liarar verilmeyi için bunlar Allah’a ve O’nun I£e-.sûl’üne çağrıldıldarı zaman yine de bir zümreleri yüz çe­virip dönerler.»

(En-Nur: 47-48)

«Elbette kî mü’minlerin sözü şöyledir: Aralarında karar verilmek igüı onlar Allah’a ve O’nun KcsûTüııe çağrıldıkları zaman «duyduk ve uyduk» (itaat ettik) der­ler, tste böyleleri felah bulanlardandır.»

(En-Nur: 51) [9]

6. Hilafet

Kur’an’a göre bcşcıî hükümet şeklinin aç,:k ve vazıh vasıflarını gu tarzda ifade etmek mümkündür: Her saha­da kanunî üstünlük yalnız; Allah’a ve O’nun Uosûl’üne aittir. Hâkimiyyet fikrinin bundan başka şekilleri mognı değildir. Devlet ve hükümet idleri ise, hakikî hâkimin (Allah) otoritesine istinad oden ve onun namına, onun hükümlerini tatbikle mükellef, bulunan, «hilâfet» veya «niyabet» == (yerine geçme) esasına dayanan bîr idare tarzı ile yürütülecektir. Bu vaziyete göre, icra organının faaliyet sahası muayyen Ölçüler dahilinde ve belli hudud-farla çerçevelenmiştir. Üç ve dört numaralı paragraflarda izah edildiği gibi… Bütün cepheleriyle teşriî hayat, adlî mevzuat, idarî veya inzibatî tedbirlerin hepsi bu hucîud-lar ve ölçüler içinde mütalea edilecektir.

«Biz samı ldtabı hak olarak gönderdik ki, bu kitab senden önce gelen kitapları tasdik eder ve onları (o ki­tapları) da koruyandır. (Tâ ki sen de) Allah’ın nazil kılmış bulunduğu ile onların arasında hüküm veresin. İs­te sen de, sana hak geldikten (aydınlandıktan) sonra, onların bevâlarına (istelderuıe) tâbi olmayacaksın.»

(El-Mfıide: 48)

«Ey Dâvûd: Biz seni yer yüzünde îıaJüe kıldık. Sen de halk arasında hak ile hüküm ver, keyfe (hevâya) tâbi olma. Bu şekilde hareket edersen elbette İti bu iş seni Al­lah yolundan saptırır.»

(Sâ’d: 26) [10]

7. Hilâfetin Hakikati

İslâm’da hilâfet düşüncesinin esasları Kur’an-ı Ke-rim’de beyan edilmiştir. Bu esaslara göre insanın, yeryü­zünde hazır bulduğu veya kendi sa’y-ü gayretiyle elde et­tiği kuvvetlerin, kudretlerin hepsi, ona Allah tarafından bahşedilmiştir. Ayrıca İnsana, yeryüzünde istediği gibi kullanmak, tasarruf etmek üzere, cüz’î bir iktidar ve ih­tiyar da verilmig bulunmaktadır. Şurası muhakkaktır ki insan, bu kudret ve kuvvetlerin hakikî mâliki değildir. Belki o, kendisine bu şekilde geniş imkânlar bahşeden, kuvvetler veren gerçek mâlikin (Allah) yeryüzündeki halifesidir.

«Senin Kabbin, meleklere: «Ben yeryüzünde halife kılnıaktuyımdu1» dediği zaman…»

(El-Bakara: 31)

«(Ey İnsanlar). îşte biz sizi yeryüzüne yerleştirdik, orada sizin için geçim de hazırladık.»

(EUÂ’râf: 10)

«(Sormuyor »tusun ki Allah yeryüzünde ne var ne yoksa hey sizin îeiıı boyun eğdirdi.»

(El-Hacc: 05)

Görülüyor ki yeryüzünün neresinde olursa olsun bir kavm, iktidarı elde ederse, gerçekte o, Allah’a halife ol­muş demektir. Yani yerine geçen, naib, kaymakam gibi)

«Hatırlayın: Nuh kavminden sonra sizi hâlife 1üİ-ılıydık.»

(El-Â’râf: 69)

«(Ey İsrail Oğullan) Çolc sürmez, sizin liabbinîz, si­zin uiişrtiüiıhıruuzı yok eder ve sizi de yeryüzünde halife kılar. O zaman ne yanacağınızı görürsünüz.»

(El-Â’râf: 129)

«Sonra sizi nasıl hareket edeceğinizi görelim dîye sizi yeryüzünde halifeler kıldık.»

(El-Â’râf:

Fakat Sahih ve ca/z olan hilâfet şeklî, mülkün ger­çek sahibi Allah’ın ernir ve hükümlerine bütünüyle tâbi olunan usuldür. İlâhı emirleri nazarı itibara almadan t& mevdudı ‘

sis edilen veya bu hükümlere inkiyad etmeden ı hükümet nizamlarına hilafet denemez. Olsa olsa, . kildeki idarî sistemler, insanın serkeşliğine ve isya tabiatine delâlet ederler.

«İşte O, sizi yeryüzünde halifeler kılan kimsedir ki, her kim (ona karşı) küfr yolunu tutarsa, bu küfrünün vebali kendi üzerine olmuş olur. Ve kafirlerin küfrü Uablerinİn indinde, (Kabbin) hiddetinden başka bir soy kendileri için artırmaz, Kâfirler de bu küfürlerinden do­layı zarardan başka, bir şey kazanamazlar. ı>

(Fâtir: 39)

«Görmedin mi ki senin Itabbin Âd (kavmine) ne yap­tı’?.. Ve Seiuûd (kavmine) de. Bunlar çölde kayayı yon­tuyorlardı, (put yapmak için) ve görmedin mi ki yine s^ıûn Kabbİn çivilere sahib bulunan Firavn’e de (ne yap­tı)?. iluııLır ülkelerde isyan yolu tutmuşlardı…»

(El-Fecr: 6-11)

«Firavn’e yit, çünkü o isyan yolunu tutmuştur… lien sizin en üstün Uabbnuzıımhr diyor…»

(En-Nazi>ıt: 17-24)

«Sizlerden ûııan edii) dü salilı is işleyen kimseler İçin AUah yeryüzünde halife kılacağını vaîid eylemiştir. Nite­kim sîzden evvel de böyle kimseleri, halifeler kılmıştı… Onlar bana ibadet ederlerdi ve bana başka bîr şeyle or­tak koşmazlardı.» (En-tJur: 55) [11]

8. İçtimaî Hilâfet

Sahih, doğru ve caiz olan seçim uauiiuriyiu hilâfet ıniieasesesini ellerinde bulunduran fertler veya, gruplar, kendilerine tevdi edilen bu vazife dolayısiyle, diğer insan­lardan farklı herhangi bir hüsusiyyete veya üstünlüğe aahib bulunmamaktadırlar. Esasen hilâfet, ne bir ferdin, ne bir hanedanın, ne de herhangi bir ailenin inhisarı al­tındadır. Belki böyle bir otorite ancak cemaat’ın (com-munity) hakkıdır.

Nitekim, hilâfet müessesesinin hangi usullerle ce­maatin elinde bulundurulacağı hususunu, yukarıda, de­liller vermek suretiyle izah ettik. Nur Sûresinin 55. âyetindeki ifadeden «Elbette ki onları yeryüzünde ha­life kılarız…» Sarahaten anlaşılan mâna bundan iba­rettir. Kur’an’m bu hükmüne güre, bütün müslümanlar, fert fert, müsavi şekilde ve aynı imkânlarla halife olmak hakkına haizdirler. Herhangi bir ferdin veya zümrenin, mü’minlerin elinden bu hakkı almaya selâhiyeti olmadığı gibi, hususî olarak, hilâfetin sadece kendilerine ait bulun­duğunu iddia etmelerine de imkân yoktur. İşte bu gibi sa-. rih prensipler, İslâmî hilâfet müessesesini, saltanattan (mülûkiyet), zümre hâkimiyetinden, ruhban sınıfının otoritesine dayanan hükümet şekillerinden ve bmıa ben­zer sair idare tarzlarından, kat’î olarak, ayırmaktadır. Cumhuriyet fikrinin menşei do buradadır. Fakat humen hatırlatalım ki, Avrupa’da carî olan cumhuriyet düşün­cesi ile islâm’ın kabul ettiği cumhuriyet idaresi arasın­da derin farklar vardır. Batılının siyasî düşüncesine gö­re Cumhuriyet idaresi halk hâkimiyetine (Popular Sove-reignty) dayanır. İslâm’ın getirdiği politik nizamda ise, bunun tamamiyle zıddı olan bir zemin üstüne hükümet teessüs etmektedir. Yani İslâmî hükümet şeklinde hâkim olan halkın kendisi değildir. Hâkim.iyyet hakkı’ halkın da bizzat kabul ettiği ve teslim’oHluKuVÜjAh’a aittir. Halk, kendi rızasiyle, serbest i^-tili’at?}Üe_yilâhî kanunlara tâbi olur; inkıyâd eder. Sonra*1 £-.’hükümetini, ilâhî emirlerin gölgesi altında ve onun tesfoit ettiği hududlar dahilinde, tesis eder. Söylemeye lüzum yoktur ki, bu hükümetin selâhiyet ve İcraat dairesi de, yine ilâhî kanunların tes-r bit ettiği hududiarla çerçevelidir. [12]

9. Hükümete Itaatîn Ölçüsü

Hilâfet nizamını yürütmek için hükümet teessüs eder. Ihılk, icra organına, ancak doğruyu (marufu) em­rettiği, bu husuftaki hükümleri tatbik ettiği jnüddetçe, iiitalk’ mükelleftir, iîuna mukabil kanuna karşı gejen (mûsiyel.) İcraatlarda, prensiplerin ihlâl edildiği hâller­de, bu mükellefiyet ortadan kalkar. Hattâ o kadar ki, feriler bu durumda hükümete yardım da etmezler.

«Ey Peygamber: Mtt’nriu kadınlar sana “I mit etmek için geldikleri ramsın (luımlan lıöylo Allah’a ortak lios-mayacarlarına dair biat alacaksın).. Onların (nuYınin kadınlar) mâsiyet yoluna gitmeyip do doğru iş (maruf)i için biatlerini kabul edereksİn.»

OCl-Mümtehinc: 12)

«İyiliğe- ve takvaya yardımcı olunuz, günalia ve a*ı-n gitmeğe yardımcı almayınız, AHah’dan da korkunuz. (çekininiz) elbetti1! ki AHah’ın gazabı şiddetli (ağır)dır.»

(El-Mâide: 2)

«Onlanı, herhangi bir günah yahut da nankörlük için itaat etme.»

(iöd-Dohr: 24) [13]

10. Müşavere (Şûra)

Hükümet işlerinin teessüsü, teşekkülü, tamamlan­ması, devlet başkanının (ulû-1-emr-buyruk sahicileri) se­çiminden tutunuz da, teşriî ve icraî organların teşkil ve tanzimi ile devletin faaliyet sahasına dahil olan diğer bi­lûmum işlerin yürütülmesine kadar her husus, müşavere neticesinde karara bağlanır, neticelendirilir. Bu müşave­re, doğrudan doğruya, halkın bizzat iştirak etmeleriyle yapılabileceği gibi bilvasıta da olabilir. Bu takdirde mü­şavere, halkın vekilleri veya mümessilleri arasında cere­yan eder.

«Onların aralarındaki işleri müşavere iledir.» [14] (Şûra: 38) [15]

11. Ulü-L-Emrin Vasıfları

Hükümet işlerinin salimen yürütülebilmesi için, bü­tün idareciler kadrosunun (ulû-l-ernr) seçimle iş başına ge­tirilmesi icab eder. Seçilecek kimselerin, idarecilik bakı­mından, muayyen vasıflara sahib bulunmaları da şarttır. Bundan başka, idareciler, muayyen şekilde seçilmelidir­ler. Seçilirken, nazarı itibare almmaaı icab eden Ölçüler ve üzer iade durulması gereken noktalar, maddeler halin­de, aşağıda izah .

  1. Seçilecek idarecilerin, hilâfet {memleket idare­si) nizamını yürütmek için gerekli olan usul ve ölçülere, her şeyden evvel, inanmış olmaları, sonra da böyle bir vazifenin mes’uliyet derecesini kavramış bulunmaları şarttır. Çünkü, bîr nizamın tatbikçisi, yürütücüsü mev­kiinde bulunan idareciler kadrosunun, mes’uliyet hissinin ağırlığım hissetmiş olmaları kadar tabiî ne olabilir? ]fial-‘ di ki bu, aynı zamanda, böyle bir nizâmı yürütme salâhi­yet vü vazifesini kendilerine verenlere karşı duyulması icab eden mes’uliyet fikrinin teşekkülü bakımından da vazgeçilmez bir unsur olarak gözükmektedir. Ancak bu türlü bir mes’uüyet şuurudur ki idarecileri, kendilerini seçenlere muhalif bir yol tutmaktan alikoyar.

«Ey iman etmiş bulunan kimseler, Allah’a’itaat edin ve O’nım Rcsûl’üne, de itaat edil», ve kendi aranızdan olan ulû-1-emre de (buyruk sahihleri, idareciler).»

(Nİsâ; 59)

«Ey iman etmiş bulunan kimseler, kemlinizden baş­ka kimseyi sır arkadaşı edinmeyin.» [16]

(Âl-i fmran: 118)

«— liotj biraluhiı terk edileceğinizi mi samlınız? El­bette ki Allah sizin aranızdaki cîlıad edenleri de bilir. J i unlar, Allah’tan, O’nuıı resûrüiıden ve müminlerden başka kimseyi kendilerine velice (güvenilen kimse) kıl­mazlar.» [17]

(Et-Tev’be: İti)

  1. Zalim, fâsık ve fâcirlerje (yakışıksız ve kötü iğ­lere alışmış olanlar) gaflet içinde Allah’ı unutanlar, hu-dudlara riayet etmeyenler, Ölçüleri aşanlar idareci (ulû-l-cmr) olamazlar, ü haldu idareciler kadrosu Allah’tan korkan, iman sahibi ve daima iyi işler yapan şahsiyet­lerden teşekkül edecektir. Herhangi bir lasık veya zali­min, nüfuz ve kuvvet kullanarak «emirlik» veya «liderlik» (imamlık) otoritesini eline geçirmiş olması hiçbir kıymet taşımaz ve kanun nazarında böyle bir «emirlik* veya «li­derlik» tamamiyle kanunsuz ve bâtıldır.

«(Hatırlayın) İbrahim’i, kendi Itabbi birkaç kelime ile denediği zaman şöyle söyledi:

— -Ben seni halka imanı kılmaktayım. (O da) dedi:

— ilenim sülâlemden de (imam kıl). (Hak Toalû) dedi:

— lîeiüın ahdîm zalimlere ulaşmaz.» [18]

(EI-Baknr,u:-124)

«Acaba iman edip üe salilı amel İşleyen kimseleri, yeryüzünde lesad,çıkaran kimseler gibi nıi kıldık? ¥a-htıt da (AHalı’dan Korkun) müttakileri de fakirler (kötü İŞ tutanlar) gibi mi kıldık?.»

(Sâd: 28)

«Kendi zikrimizden kalbiui gafil kıldığımız, kendi h£vâmnu (keyfine) tâbi olup, ûji azıtmış olan kimseye itaat eline.»

(El-Kehf: 28)

«MüsHilerin (ölçüyü kaçıranların) iî?ine de itaat edip, tiynıayinız. Rtmlar yeryüzünde fosaU çıkaranlardır. İslah öden, düzelten değillerdir.»

(Eg-Şuara: 151-152}

<;Slbfttte ki, Allah indinde sizin eıt değerliniz,- en faz­la muttaki (Afluh’daıı eekineniııiz) tlİr.»

(El-Hucurat: 13)

  1. İş bayına getirilecek ve idarecilik mes’uliyeti – yüklenecekler, ahmak, bilgisiz ve câhil kimseler olraayacılklardır. Bu işi yapacak olanlar, her bakımdan bilgili, anlayışl.ı kavrayışlı, ve hilâfet (memleket idaresi) İdle­rini intizamla yürütebilecek kabiliyette bulunan, kâfi derecede dirayetli, ruhen, fikren ve cismen ehliyetli kim­seler olmalıdırlar.

«Allah’ın, .size geçini vasıtası kılını;> bulunduğu nuıl-tarmızı, apiallann (Melihlerin) (Derine vermeyiniz.»

(En-Nisâ: 5)

«(jsrail Oğullan dediler): O’mın (yani Tahıt’un bi­zim üzerüni/.de ııasü hükümranlığı (buyruğu) olabilir W, bh. hükümdarlık (buyruk) hususundu ondun daJıa da ia/.la hak .sahibiyİzdir. O’na yenİş ölçüde servet do (ıuul) verilmemiştir. (.Peygamber) söyledi: Alluh onu sîzin aranı/dıuı sermiştir. İhnî bak mı dan da vücud bakumu–dan dil, ona fa/Jahk verip, zencin (eli geniş) kılmıştır.»

(El-Bakara: 247)

«Ve biz (Davud’un) mülkünü kuvvetlendirdik, luıulisme de hikmet: verip hitab kabiliyeti do atâ kıldık.»

(Sâd: 2Üj

«(Ilazrcti Vusul”) söyledi: JJeiıi yeryüzünün lıazine-leriuin ba.şuıa ^e^ir. İlen onları korunun, (korımnısuii da) bilt’iıuııdir.»

(Yusuf: 55)

«Eft-er (o halk) onu (ilıtihltlı idlerini) liesûl’o ve ken­dilerinden olan ufü-I-emrc (buyruk saltiblerine) havale etselerdi, btınlardan istİnbat eden kimseler, her lıaldo onu luılarlurdı.» (En-Nisa: 83)

«SÜyle (Ey Peygamber) Aciiba bîlen kimselerle bil­meyen kimseler aynı mıdırlar?.»

(Ez-Zumer: 9)

  1. İdareciler, kendilerine tevdi edilmiş bulunan emanetin büyük me.s’uliyutim iyice bilmeli ve omuzlarına yüklenen bu ağır yükün ne demek olduğunu hakkiyle an­lamalı, bundan başka, böyle azametli bir yükün altından kalkacak kudrette olmalıdırlar. Güvenle, itimadla bu ‘ağır yiikü taş mı a yolunu tutmalıdırlar.

«Elbette ki, Allah, entıuıclleri ehil olanlarına tevdi elıueni/.i size emreder.» [19] (Eu-Nisâ: 58) [20]

12. Anayasanın Temel Usulü

Hükümetin anayasası şu temel usuller üzerine bina edilmiştir:

  1. «Ey iman etmiş bulunan kimseler, Allah’a İfaat edin, O’iııuı HesûCUne do itaat edin, ve kendinizden olan ıılû-1-enıre (buyruk sahihlerine, idarecilere) de. iîir ^ey lıusustmda ihtilâla düşerseniz, ve eğer siz Allah’a ve alıi-ret gününe inanan kimseler iseniz, bunu da Allah’a ve (Vnun KesûTüne havale eyleyin.»

(En-Nisâ: 59)

Bu âyet-i kerime, anayasanın altı esa.sî prensibini beyan etmektedir:

1 – Allah’a ve O’nun Rcsûl’ünc itaat etmek, her . itaatm başında gelir.

2 – UIİi-1-emre (buyruk sahihleri, idareciler) itaat, Allah’a ve Rcsûl’üne itaat etmek demektir.

3 – İdarecilerin sizden, sizin gibi Allah’a ve Rcsul’ü-ne inananlardan olması şarttır.

4 – Halkın hükümetle ve hükümetin başında bulu­nan şahıshuia, her zaman, ihtilâfa düşmeye hakkı vardır.

5- Hu ihtilâfları halletmek için müracaat edilecek on son merci, Allah ve Resûlü’dür. Yani Allah’ın kanunu vo Resûl’ünün sünnetidir.

6- Hilâfet (memleket idaresi) nizamında bulunma­sı İcab eden en mühim müesseselerden bîri de idarecilerle halk arasında çıkacak ihtilâfları halletme selâhîyetini haiz olan ve hükümlerini hiçbir tesir altında kalmadan, tamamiyln serbestçe verebilecek bir idare organıdır.

  1. Muntaaima (intizama koyan) ^ icraî (executi-ve) solâhiyetlerin hepsi de, zarurî olarak Allah’ın tâyin ettiği hududlar (ölçüler), dahilinde bulunmalıdır. Bu hu-dudlar Allah’ın, RüsûI’ü vasıtasiyle göndermiş bulundu­ğu kanundaki ölçülerden ibarettir. Hilâfet (memleket idaresi) nizamında siyaset, ne şekilde olursa olsun, hiçbir zaman kötüye (mâşiyet) götürmenin veya aslında (kötü) olanı (iyi) göstermek suretiyle beğendirmenin vasıtası olmayacaktır, işte bu şartlara riayet edilmez de vazedi­len usullerin haricine çıkılırsa, bu takdirde, idarecilerin (uhVl-umr) halkın itaatini taleb etmeye hakları kalmaz. Tabİatile halkın da böyle idarecilere itaati bahis mevzuu olmaz. Kur’an-ı Kerİm’in bu husustaki vazıh hükümleri­ni 3-5 ve 9 numaralı paragraflarda beyan ettik. Bundan başka İcraî organın da yine müşavere neticesinde iş ba­şına gelmesi icab eder. Bu demektir ki, icraî organ, her ne şekilde olursa olsun, mutlaka seçimle bu vazifeye getiri­lecektir. Bu şekilde seçilen icraî kuvvet, işleri, yine müşa­vere ile yürütecektir. Nitekim, biz, bu hususu on numaralı paragrafta açıkladık. Fakat hemen belirtelim ki, ba­his mevzuu seçimlerle müşaverenin ne şekilde yapılacağı hakkında Kur’an-ı Kerim’de hususî bir tarz tavsiye edil­memiştir. Bu hususta muayyen bir hüküm de konmamış­tır. Anlaşılıyor ki, bu gibi işlor, zemin ve zamanın getir­diği şartlara güre tesbit edilmek üzere insan zekâ ve ira­desinin genişliğine terkedilmiştir. Devrin icaplarına, za-nıanm şartlarına göre muhtelif usuller konabilir, herhan­gi bir tarz benimsenebilİr ve işlerin mahiyetine göre her­hangi bir şekil tercih edilebilir.
  2. Mtıkannİne – Teşriî Organ (Legislaturc) da mahiyeti itibariyle yine bir müşavere heyeti (Consultave Rody) durumunda olmalıdır. (10 numaralı poragrafa bak). Fakat bu organın selâhiyetleri ve kanun koymat hakkı, her halde;, 3 ve 5 numaralı paragraflarda anlattı* ğıımz ölçüler dahilinde bulunmalıdır. Hiçbir zaman bu Ölçüler n:ulrmunalıdır. Allah’ın emri ile Kâinatın Efendi­sinin açıkça hükmettiği hususlarda ve tâyin etmiş, bulun­duğu ölçülerde, teşriî organ, ancak şerh ve tefsir selâhi-yetine malik olabilir. Bu prensiblerin tatbik edilmesi hu­susunda nizamlar tedvin edebilir. Yoksa, teşriî organ, ba­his mevzuu hallerde yeni kanunlar vaz edemem. Ne mev­cut bulunan ahkâmı değiştirebilir, ne de bu hükümlere herhangi bir şey ilâve edebilir, yahut bir şey eksiltebilir. Yüksek kanun vazı’min sarih hükümler koymamış bu­lunduğu hususlarla hudud ve ölçüleri tâyin edilmeyen yerlerde, İslâmm iktizası, ammenin maslahatı nazarı iti­bara alınmak suretiyle, elbette ki muayyen kanunlar, kai­deler ve nizamlar vazedilecektir. Fakat asla unutulma­ması ieab eden husus şudur ki, vazedilen bu kanun, nizam ve kaideler hiçbir zaman esâsî ruha mugayir olamaz ve onun dışına çıkamaz. Anlaşılıyor ki, herhangi sarih bir hükmün bulunmadığı hallerde, kanunun sahibi, halkı serbest bırakmıştır. Böylece, iman ehli, zamanın ve mekânın şartlarına göre, bu serbest bırakılan sahalar dahilinde münasib gördükleri tedbirleri alabilirler ve nizamlar ko­yabilirler.
  3. Adliye (judiciary), her türlü müdahaleden ve baskıdan tamamiyle azade bulunmalıdjr. Halk da, hu- -kümdarlık makamında bulunanlar da, adlî merciler kar-şısmda müsavi durumda olmalıdır. Yani kanun karşısın­da herkes eşit bulunmalıdır. Uç ve beş numaralı parag­raflarda İ2ah ettiğimiz hususlar burada da nazara alın- > inalıdır. Adalet cihazının vazifesi, müessese olarak hiçbir ferdin veya zümrenin istek ve arzularına râm olmamak, sadece hak ve hakikati ortaya çıkarmak için var gücüy­le çalışmak, herhangi bir tesir altında kalmadan hak ile, adaletle işleri hal ve faal eylemektir.

«Allah’ın nazil kılmış bulunduğu ile oalaruı arasında hüküm ver, ve onların Keyiflerine (lıevAIanmı) tâbi ol­ma (uyma)».

(JEl-Mâide: 48)

«Sakın Keyfe tâbi olnıayasın ki bu, seni Ailah yolun-ı2aıi saptırır.»

(Sfıd: .25)

«Halk arasında hüküm verecek'(hâkem) olursanız, adaletle hüküm vermelisiniz.»

(En-Nisa: 58) [21]

13. Hükümet Teşkilindekî Maksad

Hükümet .iki mühim maksadın tahakkuku için çalı­şacaktır:

Birincisi: Beşeri hayatta adaleti tesis etmek ve zul­mü ortadan kaldırmak.

«fste biz Peygamberlerimizi (aydın) delillerle gön­derdik. Halkm arasında (kist-ölçü) adalet kııuim olsun Jiye do kendileriyle birlikte Kitab ve mizan (ölçü) [22] da nazil kıldık. Ve demiri de [23] nazil kıldık ki, bu demirde şiddetli kuvvet ve halk ieiii faydalar vardır.»

(El-Hadîd: 25)

İkincisi: Bu hükümet elindeki kudret ve vasıtalarla namazı ayakta tutacak, zekât nizamını tesis edecektir Bunlar esâsı yaşayışm erkânıdır. Bundan başka, iyilik, hayırseverlik ve buna benzer güzel hasletlerin yayılma­sını temin etmek de hükümetin gayeleri cümlesindendir. Zira kanunun gelişindeki rnaksad, bu gayeleri tahakkuk . ettirmektir. Allah’ın sevmediği fenalıkları, kötülükleri de ancak bu .şekilde ortadan kaldırmak mümkündür.

«Yeryüzüne yerleştirmiş bulunduğumuz bu gibi Kim­seler, namazı ayakta tutarlar, zekâtı da Öderler, bunlar doğru İse (marul) enir eden ve eğri 15ten (ınünker) mei» etlen kimselerdir.» (El-Hacc: ’11) [24]

14. Esas Haklar

İslâm nizamı altında yaşayan müslüman ve gayrî muslini halkın da esaslı hakları vardır. Bu hakları koru­mak, hükümeti idare edenler için farzdır ve belli başlı vazifeleri ciimlesindendir. [25] Bu hakları madde madde açıklıyoruz:

  1. Can emniyeti hakkı.

«Allah’ın haranı kıldığı nefsi (varlığı) hak olmak­sızın öldürmeyiniz.»

.(Kl-Jsrâ: :S3l

  1. Mülkiyetin korunması hakkı.

«Birbirinizin malını aranızda bâtıl üzerine yemeyi -. niz.»

(EI-Uaknra: m> (En-Nisâ: 29)’

  1. Haysiyyet ve şereflerin muhafazası hakkı.

«Kir zümre başka bir zümre ile alay eylemesin… Birbirinize ayıp bulmayın… Üirbirinİze de uydurma, lâkap takmayın… Kazınız bazınızı arkadan çekiştirmesin.»

(El-Hüeürat: 11-12)

  1. Hususî (Pirvacy) hayatın korunması hakkı.

«Kendi evinizden başlca eve girmeyiniz, ancak izin almış bulunmakla^»

(En-Nur: 27)

«(Halkın hususî işlerini) kurcalamayın.»

(El-Hüciirat: 12)

  1. Zulme karşı sesini yükseltmek hakkı.

«Allah liölü sözlü yüksek sesi sevmoz. Ancak zulüm görmüş birisi hariç…»

(En-Nisâ: 148)

  1. İyiliğe yöneltme ve fenalıktan menetme (Em­rim bilmarfıf ,ve nchyiin an il-mlinker) hakkı.

«fcîçni İsraf İden küfr yolunu tutanlar, isyan ettikleri (ve ölçüyü aşlıkları) için, üâvîid’uıı ve İsa ilm-i Mer­yem’in lisanı ile lanetlendiler. Onlar a$m gidiyorlardı, kötülükten men etmiyorlardı, hele nn kadar da fena edi­yorlardı bu ettiklerini?»

(El-Mâi’do: 78-79)

«Kötüliildcn men edenleri kurtardık, zulm öden kim­seleri de n£ır azaba çarplırdılî, ^üııkii onlar fısk (fena­lık) yolunu tutuyorlardı.»

(El-Arfıf: 165)

«Si/, halk arasından eıUarıhnıs iyi hir ümmetsiniz İti, doğru işe (maruf) oınr eder, eğri işden (müııker) men eder ve Allah’a da imaıs eylersiniz.»

(Âl-i İmrân: 110)

  1. Toplanma hürriyeti (Frcedom of association) hakkı.

Bu hak, ancak iyilik ve hayır maksadiyle istimal edilebilir. Yaşayış nizamında tefrika meydana getirmek, insanları birbirlerine düşürmek için kullanılamaz.

«Sizîerdpn hir ümmet ortaya çıkmalıdır ki, hayır ise çağıra, doğru işe (maruf) mır ede, ve eğri işden (mün-ker) men eylo-ye. lîöyleleri felah bulan kimselerdirler, (sakın) kendilerine ayduı deliller geldikten sonra, tef­rika sahp, ihtilâf çıkaranlardan olmayasınız, böylelerine biiyiik azab vardır.»

(Âl-i Imraıı: 104-105)

  1. Akide ve düşünce hürriyeti hakkı.

«Dinde i kralı (isteksizlik) yoktur.»

(El-Bakara: 256)

«Acaba sen halkı, iiiı&na gelsinler diye mecbur mu edeceksin?.»

(Yunus: 99)

«Fitne (ortalığı karıştırmak). [26] adaiıi Öldürmek­ten daha da fenadır.»

(El-Bakara: 191)

İ. Dinî itikadlarm taarruzdan masun bulunması ve dindarların rencide edilememesi hakkı.

«Allah’tan baskasuu çağıranları kotu sözlerle anma-yiiiız. (Fena söylemeyiniz, küfür etmeyin.)»

(El-En’âm: 108)

Bu hususta, dinî ihtilâflardan bahsederken, Kur’aaı-ı Kerim, yumuşaklıkla ve, güzellikle hareket edilmesini sa­rahatle tavsiye eder.

«Ehl-i kitâb ile anc-ık güzellikle mubaha&u ediniz, (güzellik) olmakîvizm ııu.nahese etmeyiniz.»

  1. Herkesin ancak kendi fiilinden mesul olması hakkı.

Bir kimsenin başkalarına ait fililerden, işlerden mes’ul olmaması hakkı ve bir şahsı başka bir şahsa ait işlerden dolayı mes’ul tutamamak hakkı,

«Ker nefis ancak kendi yaptığından mesul olur, baş­ka birisinin yükü de başka birinin üzerine yüklenemez.»

(El-En’âm: 164, El-îsrâ: 15, Fâtır: 18, Ez-Zumer: 7, En-Necm: 38) [27]

  1. Suçu sabit olmadıkça, bir kimsenin, adaletin muktezasma göre, herhangi bir cürümle itham edileme­mesi hakkı.

«Size bir i asık bir haber getirebilir, bunu tahkik «it­melisiniz olur ki, bilmemezlik yüzünden bîr şey yapar aa sonra pişman olursunuz.»

(El-Hücürat: 6)

«Bilmediğin şeyin üzerinde durma.»

(El-tsrâ: 36)

«Halk arasında ) 1 ^m olursanız adaletle hüküm ve­liniz.»

(En-Nisa: 58)

  1. ihtiyaç içinde. bulunan ve sıkıntı çekenlerin za­rurî geçiminin sağlanması hakkı.

«Onların malları üzerinde (birseyler) isteyenlerin (dileyenlerin) ve yoksulların da haklan vardır.»

(Ez-Zariyat: 19)

  1. Hükümetin kendi tebaası ile olan münasebetle­rinde fertler arasında hiçbir fark ve imtiyaz gözetmeme­si, hepsine aynı şekilde muamele etmesi ve onları eşit ola­rak tanıması hakkı.

«İşte Firavun, kendisini yeryüzünde büyük saydı ve yeryüzü halkını bölüklere ayırdı, bunlardan bir zümresi­ni .layıf kıldı, (aşağılık addetti)… Elbette ki o, fesad çı­karanlardan idi.»

(El-Kasas: 4) [28]

15. Hükümetin Vatandaşlaii Üzerindeki Hakları

Bu nizamda hükümetin de vatandaşlar üzerinde haklan vardır. Bu haklar şunlardan ibarettir:

  1. Vatandaşlar hükümete itaat edeceklerdir.

«Allah’a, itaat ediniz ve O’nun Kesûlüne de itaat edi­niz, kendinizden olan üllileuıre (buyruk sahihleri, İdare­ciler) de.» (En-Nisâ: 59)

  1. Kanuna bağlı bulunmak, intizam ve inzibatı bozmamak.

«İslah olduktan sonra, yeryüzünde fesad (karışıklık) çıkarmayınız.»

(El-Â’râf: 85)

«Elbette ki, Allah ve O’nım Kesûlüne karşı savaşanla­rın [29] ve yeryüzünde frsad çıkarmak için uğraşanların eczası, öldürülmek veya asılmaktır.»

(El-Mâide: 33)

  1. Bütün iyiliklerde ve hayır iğlerinde hükümete yardımcı olmalıdır.

«İyiliğe ve takvaya (Allah’ttan çekinip korkmak işi­ne) yardım ediniz.»

(El-Mâide: 2)

  1. Hükümetin müdafaası için can, mal ve her şe­yiyle yardımcı olmak.

«Allah yolunda, yola çıkın, diye size söylendiği za­man, ya niçin sîz yer yüzünde toplanıp oturursunuz,,. (Yola) çıkmazsınız, O zaman simi ilerdli azab olur ve si­zin yerinize de başka bîr kavim golir, siz de ona (kavnle) hiçbir şey yapamazsınız… İster hafif yüklü (hazırlıksız) ister ajçır yüklü (hazırlıklı) olunuz yine de (yola) çıla­nız, malınızla ve caninizin Allah yolunda cllıad etliniz. Siz bilen (ve anlayan) iseniz, işte sizin için böylesi hayırlıdır.»

(Tevbe: 38-41) [30]

16. Haricî Siyasette Metod

Kur’an-ı Kerim’de hükümetin haricî siyasetine ait temel prensipler teker teker beyan buyurulmugtur. Bu prensipleri, aşağıdaki sıraya göre birer birer gözden ge­çirelim:

  1. Muahede ve anlaşmalara hürmet etmek. Eğer muahede yenilenmek istenmiyorsa, bu hususu, karşı,ta­rafa daha önceden haber vermek,

«Ahdinize vefa ediniz. Elbette ki ahdin (anlasam) sorumluluğu vardır.»

(El-îsrâ: 34)

«Ahd ettiğiniz zaman AUuhJm ahdine (anlaşma) ve- -fa ediniz, (bağlı bulununuz). Yeıninium sağlamla^tırdık-ton sonra da bozmayınız… Kendi eğidiği (ipliğini) para­layıp, parça, parça eden kadın gibi olmayınız. Siz kendi aranızdaki yemininizi aldatmaca diye mi tutarsınız? Bir zümreniz başka bir zümrenizden dalui fazla fayda temiıı eyieyesin diye mi?. Elbette id kıyamet gününde sizin ih­tilaflı bulunduğunuz şeyler belirmiş olacaktır, Allah bu­nunla sizi denemeğe tabi tutar.»

(En-NahI: 91-92)

«Ba$ka kavimler (ahidleri) üzerinde sağlam durduk­ça siz de sağlam durunuz (ahdi bozmayınız). Elbette ki Allah muttakileri (Allah’tan korkanları) sever.»

(Et-Tevbe: 7)

«Sizinle mualıeOt iÜtteü’eıı müşrik kimseler, sizinle olan muahedelerindeki bir şeyi bozm&dıklan müddetçe, ve onlardan hiçbir kimse size kars* saldırmadıkça, siz de onlar için muahedenin müddetim tamamlayınız»

(Et-Tevbe: 4)

«Eğer (düşman ülkesinde bulunan naüslümanJar) din için sizden yardım isterlerse, sizin de onlara yardım etmeniz gerekir. Ancak, kendileriyle aranızda misak (an­laşma) bulunan kavme karşı (hayır)».

(EI-Enfâl: 42)

«Fakat böyle bir kavmin, hıyanetinden de korkarsı­nız, onların anlaşmalarını kendilerinin karşısına aynı şe­kilde koyunuz (kendilerine karsı ayni şekilde davranınız.) 15llw»tle ki AHah hıyanet edenleri sevmez.» [31]

(El-Enfâl: 58)

  1. Muamelelerde sadakat ve doğruluk,

«Ve aranızdaki yeminlerini hileye âlet olarak kul­lanmayınız.» [32]

(En-Nahl: 94)

  1. Milletlerarası adalet.

«Itır kavrrtin düşmanlığı adaleti elden bırakanınız di­ye sizi hiddetlendirmesin. Adaleti elde tutun. Bu, takva (Allah’dan korkmak) ya daha da yakındır.»

(El-Mâide: S)

  1. Harplerde ve muharebelerde tarafsız memleket vr devletlerin hudud ve topraklarına hürmet göstermek.

«Dönerlerse (yani düşmanlarla, birleşen münafık müslumanlar, düşmanların tarafına dönerler ve düşman­larla birleşirlerde) yakalayıp» bulduğunuz yerde öldürü­nüz. Ancak, aranızda misak (anlaşma) bulunan bir kav­me (kavmin ülkesine) girerlerse, (hayır).»

(En-Nisâ: 90)

  1. Sulhseverlik.

«Eğer onlar anlaşma (silm) yoluna giderlerse, sen de anlaşma yoluna git.»

(El-Enfâl: 61)

  1. Yer yüzünde fesat çıkarmaktan ve dünyayı ka­rıştırıcı faaliyetlerden çekinmek.

«Bu ah ire t evini o kimseler için kıldık kî, yer yüzün­de kendilerince büyüklük taslamazlar, fesad da çıkarma­ğa kalkmazlar, işte son netice takva yolunu tutanlar için­dir.»

(Ei-Kasas: 83)

  1. Muharib olmayan ve düşmanca hareketlerde bu­lunmayan kavimlerle dostça geçinmek.

«Sizinle din yolunda savaşa girişmemiş ve sizi ülke­nizden çıkarmamış bulunan kimselerle iyilikle geçinme­niz ve kendilerine karşı dostça (davranıp) ölçü ile (ada­letle) muamele etmeniz hususunda Allah sizi men eyle­mez. Elbette ki Allah ölçüyü gÖzönünue bulunduranları (adaleti nazara alanları) sever.»

(El-Mümtehine: 8)

  1. İyi geçinmek isteyenlere karşı iyilikle muamele etmek.

«Acaba iyiliğin karşılığı iyilikten başka bir şey midir?»

(Er-Rahmen: 60)

  1. Hadleri aşan ve Ölçüyü kaçıranlara karşı, aştık­ları ve kaçırdıkları ölçü miktarmca muamele etmenin lü­zumu.

«Siıte tecavüz etmiş bulunan kimseye karşı tecavüz ettiği gibi (ayni şekilde) tecavüz ediniz. AHah’dan da korkunuz, elbette ki Allah müttakiler (AHah’dan korkan­lar) ile birliktir.»

(El-Bakara: X?A)

«Karşılık yapacak olursanız, size nasıl karşılık yap-ımşiarsa o şekilde karşılık yapınız. Fakat sabr ederseniz, ette ki sabr edenler için böylesi daha hayırlıdır.»

(En-Nahl: 126)

«Fenalığın karşılığı ayni şeliilde fenalıktır. Fakat birisi afv edin de anlaşırsa, onnn ecri Allah’a aittir. El­bette ki Allah zalimleri sevmez. Zulüm görmüş olduktan (haksızlığa uğramış bulunduktan) sonra yardım görmüş olnn (karşılık almış bulunan) birisi için bir yol (diyecek) yoktur, işte yol (diyecek) o kimseler içindir İti, böyleler! halka zulmeder, yer yüzünde de haksız olarak ayaklanma yolunu tutarlar.. Böylclerine dertli azab vardır.»

(Eş-Şuara: 40-42) [33]

17. Hükümetin Hususiyetler!

Kur’an-ı Kerim, hükümetin plânını, yukarıda zikre­dilen onaltı esas nokta halinde gözlerimizin önüne sermiş

bulunmaktadır. Bunların bariz hususiyetlerini aşağıda ‘<| belirtelim ;

1, Müstakil bir millet (kavm) tarafından, bu hükü­met şu şekilde kurulur:

Evvelâ millet, irade ve ihtiyaratına sahib bulunacak­tır. Kendi isteği ve nzasiyle, Âlemlerin Rabbi’nin önünde eğilecektir. O’nun yüksek hâkimiyeti altında, yer yüzün­de, ilâhî hükümranlığı yerine, bir nevi hıi:ıiVt vazifesini kabul eder. Allah’ın tâyin etmiş bulUL-Jn-u .stikamette ve vazettiği hükümlere mutabık olarak, n.^Liiula göster­diği esaslar dahilinde ve Resûl’ü vasuaüyie tebliğ ettiği emirlere güre işlerini tedvir eyler.

  1. Yeryüzünde Allah’ın gerçek hâkimiyetini (Hâki-miyet-i mahz) teessüs ettirdikten sonradır ki, hakikî teokrasinin temel ‘nazari yel eriyle ittifak edilebilir. Fakat hemen işaret edelim ki, bu nazariye ile bildiğimiz ve gör­düğümüz pratik teokrasi arasındaki farkı da gozönünde bulundurmak icabeder. Zira bu iki teokrasi şeklinin yol­lan birbirinden ayrıdır. Teokrasinin tatbikî şeklinde, dinî liderlerden mürekkep hususî bir zümre, yeryüzünde Al­lah’ın has naibliği ve vekilliği iddiasında bulunurlar ve kanunun (Ehli hail ve’l-Akd) diye isimlendirdiği üstün idareciler kadrosuna ait vazifeleri kendiliklerinden deruh-. te ederler. Böyle bir teokratik hükümet anlayışı içinde bulunan ehl-i iman ise (ki buradaki ehl-i İman, bilerek, anlayarak Âlemlerin Rabbi’nin emirlerine teslim olmuş kimselerdir) kendilerini, yeryüzünde, Allah’ın vekili ve halifesi olarak ortaya atarlar. Bu sebeple de, dünya mes’-elelerine taallûk eden işlerin en iyi şekilde sadece kendi­leri tavafından görülebileceğini ve bu salâhiyetin münha­sıra?! kendilerine ait olduğunu iddia ederler.
  2. Hükümet, Cumhuriyet esasları bakımından, şu hususlarda demokrasi Cumhuriyetleriyle müttefiktir: Burada da hükümeti kurmak, işbaşına getirmek, yahut değiştirmek veya vazifeden uzaklaştırmak: halkın reyle-riyle olacaktır. Fakat hemen söyleyelim ki buradaki halk tâbiri, tarrfamiyle bası boş bırakılmış halk manasına gel­mez. Bundan dolayı bu halk, hükümetin kanunlarını, ya­şayış usulünü, dahil ve harici siyasetini, hükümete ait bütün vesileleri ve vasıtaları kendi isteğine, nefsanî arzu­suna göre hazırlayamaz. İşleri, her istediği tarafa çekipgötüremez. Burada Allah’ın, Resûl’ü vasıtasiyle gönder­miş bulunduğu üstün bir kanun vardır ki, bu kanunun usulü, hududu, ölçüsü, ahlâkî ahkâm ve hidayetleri başı boş halkın isteklerini, arzularını frenler, intizama sokar, zapt ü r.apt altına alır. Hükümeti, hedefleri belli, muay­yen bir yola sevkeder. Fakat burada asıl mühim olan nokta, hükümetin de bahsi geçen kanunlara, prensiplere, usul ve ölçülere karşı gelmek, riayetsizlik göstermek se-lâhiyctinin asla bulunmaması gerçeğidir. Hükümetin no icraî organında, ne teşriî organında, ne adliyesinde, ne de bunların heyeti umumiyesinde böyle bir selâhiyet yok­tur. Hattâ halkın bizzat kendisi bile bu kanunu ortadan kaldırmak veya değiştirmek hakkına mâlik değildir. Böy­le bir fiile teşebbüs ise iman dairesinin dışına çıkmak de­mektir,
  3. Hükümet, öyle bir nazarî teşkilâttır ki bu hükü­meti’yürütmek, devam ettirmek imanm halk vicdanına tahmil ettiği zaruri bir vazifedir. Çünkü halk, hükümetin hikmeti vücudunu teşkil eden nazariyelere inanmıştır. Bununla beraber, temel prensiplere inanmayan ve bunları benimsemeyenler do muayyen kanunlara tâbi olmak şar-livle vatandaşlık haklarını muhafaza eder ve Müslümanülkede oturup normal yaşayışlarına devam edebilirler. Hattâ iman edenlere verilmiş bulunan bütün medenî hak­lardan aynı şekilde istifade imkânına da sahiptirler,
  4. Hükümetin karakteristik vasıflarından birisi de şudur ki, vatandaşlarla devlet arasındaki bilûmum mü­nasebetlerde, ne rengin, ne soy ve sopun, yani ırkî husu­siyetlerin, ne lisan farklarının, ne de coğrafî ayrılıkların . asla yeri yoktur. Yeryüzünün neresinde yaşarsa yaşasın, bütün insanlar, mevcut usulleri, vazedilen prensipleri ka­bul ettikleri takdirde, aralarında herhangi bir fark, bir imtiyaz ve taraflılık bahis mevzuu olmadan, tamamile müsavi hak ve şartlarla bu nizamı yürütme, idame ettir­me işine iştirak etme hakkını haiz olurlar. Dünyanın her­hangi bir yerinde, böyle bir usulle kurulmuş bir hükümet varsa işte bu «Islâmî Hükümetsin tâ kendisidir. İsterse Afrika’da kurulmuş bulunsun, İsterse Amerika’da yahut Avrupa’da meydana çıksın, Asya’da teessüs etsin, müsa­vidir. Hükümetin başında bulunanlar beyaz ırktan olabi­lecekleri gibi siyah ve sarı ırk m evlâtları arasından da seçilmiş bulunabilirler, bu takdirde netice yine değişmez, Çünkü bu gibi tâli sebepler hükümet mevzuunda mesele teşkil etmez. Böyle ideolojik bir hükümetin, mahiyeti iti-burîyle milletlerarası bir karakter taşıması da mahzurlu değildir. Şu kadar var ki yeryüzünün muhtelif yerlerinde bu şekilde meydana gelmiş ideolojik devletlerin hepsi de birer «İslâm Hükûmeti»dir. Bunun gibi ideolojik temel­lere müstenid hükümetlerde milliyetçilik (memleketçilik, hemşehricilik, aşireteilik) yoktur. Bunun yerine hâkim fikir olarak tamamen insanî kardeşlik esasına bağlı bir ideal vardır. Elbette ki böyle bir vasat içinde insanlar birbirlerine yardım edeceklerdir. Fakat, unutmamak lâ­zımdır ki ayrı ayrı yerlerde teşkil edilen bu ideolojik devletior bir araya gelmek suretiyle âlemşümul bir hükümet teşkil edebilirler.
  5. Bu hükümet, nefsanî istekler ve maksatlara de­ğil fakat tamamiyle ahlâkî temellere istinad edecektir. Hükümet teşkilâtına hâkim olacak asıl ruh ise Allah kor­kusu ile birlikte daima iyi, güzel ve doğru olanı yapmak­tır, Buradaki hükümetin esas temelini fazilet değerleri teşkil edecektir, İdarecilerin do (Ehl-i hail ve’l-akd, seçi­lecek olan kimseler) zihnî, fikrî ve cismanî ehliyet şartları yanında ayrıca ruhî ve ahlâkî liyakat şartlarına sahib bulunmaları lâzımdır. Bundan başka idarî mekanizmanın muhtelif şubelerinin, diyanet ve emanetlerine güvenilir, her türlü şaibeden uzak, adalet ve insafı gözeten kimse­lerin clhıde bulunması şarttır. Hükümetin haricî siyase­tinin ana prensibi ise tam bir doğruluk ve açık sözlülük esasına dayanır. Bu sebeple muahedelere, verilmiş, bulu­nan sözlere ve atılan İmzalara son derece bağlı bulunmak zarureti vardır. Milletlerarası siyasetin ana hedefi ada­leli tesis ve iyi komşuluk münasebetlerini geliştirme yo­lunu tercih etmek olmalıdır.
  6. Buraya kadar yapılan izahlardan da anlaşılmış­tır ki bu hükümet bir gestapo (polis) hükümeti değildir. Onuii işleri, sadece hududJarı korumak ve asayişi temin etmekten ibaret de değildir. Belki de bu hükümetin kurul­masında bir takım başka maksad ve gayelerin bulunduğunu da hesaba katmak icap edecektir. Böylece, bu hükümetin içtimaî adaleti tesis etmek, fenalıkları ortadan kaldırmak, serlerin kökünü tamamiyle kazımak gibi gayelerin tahak­kuku için kurulmuş olacağını düşünmek gerekir. Çünkü Mi kûm tein asıl vazifesi de esas itibariyle bunlardan iba-roLlir.
  7. Bazı haklara sahib olmak, makam, mansıb gibi ve buna benzer şeyler üzerinde muayyen imtiyazları ka­zanmak gayesiyle hareket etmek bu hükümetin maksa­dına uymaz. Bu hükümette herkes birbirine müsavidir. Kanun karşısında kimsenin kimseden farkı yoktur. İyili­ği teşvik, fenalığı menetmek ve Allah karşısında mesul olma duygusu bir tarafa dursun, fakat miliot fertleri de içtimaî gayeleri gerçekleştirmesi ve keı.di bünyesine ait hususları halletmesinde, ayrıca bu saydığımız maksad-lann tahakkuku için hükümetle ittifak halinde bulunma­lıdır. Hiç kimse zarurî yaşama şart ve imkânlarından mahrum edilmemelidir. İşte bu hükümetin esas gayele­rinden biri de budur.
  8. Hükümet erkânı ile vatandaşlar arasında tam bir muvazene bulunmalıdır. İdareyi ellerinde bulunduran­lar, sâdece bu vazifeleri sebebiyle:, kendilerini iktidarın yegâne sahibi mevkiinde göremezler. Halk, onların kulu ve kölesi değildir. Buna mukabil, bizzat vatandaşlar da kendilerini her bakımdan başıboş ,< e her hususta müsta­kil telâkki edemezler. İstediği gibi faaliyet göstermekte, büdiği yolu tercih etmek hususunda her imkâna sahip değildirler. İçtimaî münasebetlerde, idarecilerle idare edilenler arasında düşmanlık yoktur.

Bir taraftan, vatandaşların esas hakları güzönüııdc tutularak, banlara son derece dikkat ve itina gösterilir­ken, diğer taraftan da kanunun, hükümetten daha üstün olduğu gerçeği hiçbir zaman unutulmayacaktır. İkLid.ar. işlerin tedvirinde müşavere esasına bağlı bulunacak ve bütün meseleleri istişare yolu İle neticelendirmeyi şiar edinecektir. Her ne şekilde olursa olsun hükümet, şahsi­yetin ilerlemesine, gelişmesine mâni olmak şöyle dursun, bilâkis fertlere, şahsiyetlerinin teşekkülü için, her türlü fırsatı hazırlayacaktır. Buna mukabil vatandaşlar da kendilerine düşen vazifelerin ifasına dikkatle bağlı bulu­nacaktır. Ahlâk yolunu tercih edecek, Allah’ın üstün ka­nununa tabi olacak ve bu kanunla teabit edilen hudud ve ölçüleri hiçbir zaman aşmayacaktır. Allah tarafından tebliğ edilen kanuna olduğu kadar, hükümeti idare eden-ler-3 de itaat edecek, iyiliklerin yayılması hususundaki çalışmalarında ona yardımı borç bilecektir. Hükümet ni­zamının, bir zarara uğraması ihtimaline karşı, bu zararı ortadan kaldırmak hususunda vatandaşlar, canla, başla, mal ve mülkleriyie çalışacak ve bu nizamı muhafaza et­mek uğrunda her türlü fedakârlıktan çekinmeyecektir. [34]

İdarecilik Usûlü

Geçen babda Kur’an-ı Kerİm’in siyasî tâlimini be­yan ettik. Bu tâlim, Allah’ın ResûTtinün (S.A.V.) amelî olarak ortaya koymuş bulunduğu usullerdir. Filhakika, İslâm’ın zuhurunda, Hazreti Peygamberin rehberliği- ve Iic3erliği altında, müslüman cemiyetin sosyolojik ölçüleri bu çalışma neticesinde meydana gelmiştir. İşte bu içtimaî usuller, hicretten sonra kuvvetlenerek yavaş yavaş siyasî iktidar şeklini almış ve îslâmî hükümetin temelleri böy-iece atılmıştır. O kadar ki îslâmî hükümet, bu tâlimlerin neticesidir demekte bir mahzur yoktur.

îslâmî hükümet -nizamının bir takım hususî imtiyaz-‘ lara sahip bulunduğunu, bu farkların, onu, diğer hükü­met şekillerimden ayırdığını anlattık. Şimdi bu ayırıcı va­sıflan birer birer şerhederek açıklayalım. [35]

1. İlâhi Kanunun Üstünlüğü

Hükümet nizamının esas temelini, hâkimiyyet hak­kının mutlak surette Allah’a ait olması keyfiyeti teşkil eder. Gerçi hükümeti idare eden ehli imandır. Ancak bu, hakikî bir hükümranlık değil, asıl hâkimin bir nevi vekil­liği, naibliği demektir ki hukuk dilinde böyle bir idare tar­zının ismi «Hilâfet» (yerine geçmek) tir. Hilâfet nizamın­da hiç kimsenin, devlet işlerini mutlakıyet ve istibdadla idare etmeye hakkı yoktur. Belki burada Allah’ın kanu­nuna bağlı bulunmak, onun gölgesinde ve tâyin ettiği, gösterdiği hududlar dahilinde çalışmak mecburiyeti var­dır. Tabiatile böyle bir kanunun hükümleri de ancak Al­lah’ın Kitabı ve Resûl’ünün sünnetinden öğrenilecektir.

Hakikaten de, Kur’an-ı Kerim, birçok âyeti kerime ile bu kaideleri beyan buyurmuştur. Bundan evvelki bab-da bu hususları izah ettik. Bilhassa agağıdakİ âyetler na­zarı dikkate alınmalıdır.

En-Nisa: 59-64-65-80-105 El-Mâide: 44-45-47 El-Â’râf: 3 Yûsuf: 40 En-Nûr: 54-55 El-Ahzâb: 36 El-Haşr: T

Allah’ın JtesüTÜ de (S.A.V.) müteaddid vesilelerle bu hususlara işaret etmiş ve sarahaten beyanda bulun­muştur. Şöyle ki:

«Kitabullaha sarılmanız lâzımdır. Onun helâlini helal bilmelisiniz, haramını da haram.» [36]

«Eibette ki, Allah, bazı hususları farz kılınıştır, on­ları ortadan kaldırmamalismiz, bazı haramlar da koy­muştur, buaJan da bozmamalısınız, bazı hududlar karar­laştırmıştır, bu hudıulları aşmamanız icap eder. Bazı hu­suslarda da bir ^ey buyunnaııııştır, sukut ile geçmiştir, unutmamı,1?, esasda sükût ile geçmiştir, sizin de bunların üzerinde mübahasa etmemeniz lâzun gelir.» [37]

«— Allah’ın Kitabuıa bağlanan, ona sarılan kimse, dünya hayatında sapıklığa düzmeyeceği, sayımlayacağı gibi ahirette de yolunu kaybetmez, bedbaht olmaz.» [38]

«– Size iki sey bırakıyorum. Bunlara sarılır, bağla­nırsanız yolunuzu ga^ırınaz, sapıtmazsınız:

— Allah’ın Kitabı ve

— Kesûl’ünün sünneti.» [39]

«— Neye aarılnmıuzı ei-i-ettîysem ona bağlanın, me-neltiğûn şeyi ise bırakın.» [40]

2. Halk Arasında Adalet

Hükümet nizamının ayakta kalmasının ikinci esası sebebi, yine Kur’an ve Sünnet’te beyan edildiği üzere, kanun karşısında bütün vatandaşların eğit muamele görme­sini sağlamaktır. En aşağılık bir fert ile en yüksek bir şahsiyet hakkında kanun, aynı şekilde ve müsavi şartla.!:! dahilinde, tatbik edilecektir. Burada hiç kimseye imtiyaz tanınmamıştır. Vatandaşlara farklı muamele edilemez. Allah “emri ile, Kur’an-ı Kerim’de, Nebi Aleyhisselâma 3u şekilde hitab buyurmuştur:

«— Sizin aranızda adaleti sağlamak için emir aldım.»

(Eş-Şûra: 15)

Yâni, ben, tarafsız bir şekilde adalet müessesesini yeryüzüne yerleştirmeye memur oldum. Benim işim, bir kimse hakkında, herhangi bir meselede taraf tutmak, ya­hut herhangi bir sebep dolayısiyle başka bir şahsa aleyh-darhk etmek değildir. Taassub güdemem. Benim naza­rımda bütün insanlar müsavidir. Adalet ve insafın iktiza­sı da zaten budur. Haklı olan, ne olursa olsun, haklidir. Haksız olan da, kim olursa olsun, mutlaka haksızdır. Be­nim dinimde, hak ve adalet hususunda kimsenin imtiyazı olamaz. Bizden olsa da olmasa da…

«Haklı haklıdır. Büyük olsun, küçük olsun, zengin olsun fakir olsun, alelade bir kimse olsun, bu dinde ayrı ayrı hak ve hukuk yoktur. Günah herkes için günah, ha­ram herkes için haramdır. Helâl herkes için helâl, farz herkes için farzdır. Ben de (S.A.V.) Allah’ın kanununa bağlı bulunmalıyım. Bu kanımdan istisna edilmiş deği­lim.»

Allah’ın Resulü (S.A.V.) bu hususu ayrıca şu şekil­de izah buyurmuşlardır:

«Sizden Önce gelip gecen ümmetlerin helak olmala­rının sebebi şudur: Onlar zenginleri bırakır, fakirleri zalandırirlardı. . Muhammeâ’in (S.A.V.)” varlığını elinde bulunduran Zata yemin ederim ki, eğer Fatıraa. (Kesûl’ü Ekrem (S.A.V.)’in kızı R.A.) böyle bir iş yapacak olursa, onun da elini keserim.» [41]

Hazret-İ Ömer {R.A.) §öyîe buyurur;[42]

«Allah Resûl’ünün (S.A.V.) kendi nefsinde de nıu-kayyed olduğunu gürdüm.» [43]

3. Vatandaşlar Arasındaki Eşitlik

Yukarıda izah edilen iki esasi prensipten şu üçüncü , kaide ortaya çıkar: Bu hükümet nizamında bütün vatan­daşlar renk, soy-sop, lisan, memleket ve ülke farkı ol­maksızın, hukuk bakımından birbirlerine müsavi olmalı­dır. Herhangi bir ferdin, bir zümrenin, bir sınıfın, herhan­gi bir soyun ve hanedanm, bu devletin maddi ve manevî hududları dahilinde, her ne surette’ olursa olsun, bir günâ imtiyazı, farklı durumu olmamalıdır. Ferdî hususiyet ve evsaf bakımından da bir kimse bankasına karşı alt ve üst durumunda bulunamaz.

Kur’an-ı Kerim bu hususu şu şekilde beyan buyur­muştur:

«î$te mü’minler hep kardeştirler.»

(EI-Hücurat: 10)

«Ey iınan etmiş bulunan kimseler, işte biz sizi bii- er­kekten ve bir kadından yarattık, ve sizi kabilelere ve oy­maklara ayırdık kî biribîriıüzle altlamasınız, tamdasınız. Elbette ki sizin içinizden Allah indinde en makbul olanı-iıız, en muttaki olanmmlır.»

(El-Hücürat: 13) ‘

Allah’ın Resûl’ü (S.A.V.) bu umumî kaideyi aşağı­daki şekilde izah buyurmuşlardır.

«Allah sizin suratlarınıza ve inallarınıza değil, kalb-lerinîze ve amellerine bakar.» [44]

«Müslümanlar kardeştir; kimsenin lûmseye, takva müstesna, bîr günâ üstünlüğü yoktur.» [45]

«Ey halk! Dikkat edin. Elbette ki sizin bir (ve tek) Allah’ınız vardır. Ne Arabın Aceme (Arap olmayana) ne de Acem’in Arab’a üstünlüğü var. Ne bîr siyahın kırmı­zıya (beyaz renkliye) ne de bir kırmızının, siyaha, üstün­lüğü bulunmaktadır. Bir üstünlük varsa, ancak taîcvâ (Allah’tan korkup doğru yolda gitmek) iledir.» [46]

«Her kim «”JEshedu en lâ ilahe iil&İlau» der getirip) ve bizim kıblemize dönerse (yüzünü bizim kıble­mize çevirirse) ve bizim namazımız gibi iı&maz kılar, kes­tiğimiz eti yerse, İşte o müslümaiıdır. Müüiumanlara farz olan $eyler, ona da farzdır. Müslümanlar üzeriııdeki hak­kı müslümanlannki gibidir.» [47]

«Müminlerin kanı birbirleriyle aynı Öliiüdedir, yek diğerlerinin karşısında da müsavidirler. Onların en aşa­ğılık bir şahsının mesuliyeti hepsinin boynunadır.» [48]

«Müslümana «ssye yoktur.» [49]

4. Hükümetin Mes’ulîyetl Ve Vecibeleri

Bu hükümet sisteminin yaşaması için dördüncü mü­him kaide şudur:

— Hükümetin bizzat kendisi, seîâhiyetleri, sahip ol duğu maddî değerler, Allah’ın ve halkın (milletin), bu otoriteyi temsil edenlerin eline tevdi edilmiş emanetin­den başka bir şey değildir. O halde bu değerler, emanete dikkat etmeaün bilen, doğru, imanlı ve adil insanlara verilecektir. Öyle ki, emanetler bahsinde, Inc. künae, key­fî olarak veya şahsî gayelerle tasarruf hakkına sahip bulunmayacaktır. Emanetlerin kendisine tevdi edildiği kimseler bunları korumakla mükelleftir. Kur’an-ı Ke­rim’in bu husustaki hükmü şöyledir:

«— Elbette id, Allah size, emanetleri elıil olan kim­selere tevdi etmenizi emreder. Halk arasında hüküm vermek İçin hâkem olursanız adaletle» hükmediniz. Igte AUah size ne güzel ö£üd verir. Elbette, Allah duyan ve gören­dir.»

(En-Nisâ: 58)

Resul Sallallahü Aleyhi ve Sellem’in bu husustaki be­yanı da şöyledir:

«— Dikkat ediniz! Hepiniz çobansınız. Sih’ünüaden mes’lusünüz. En büyük lider halka çobanlık edendir. O da sürtüşünden (ruiyetinden) mes’uldür.» [50]

«Müslümanlara valilik eden bîr kimse, müslümunla-ra karsı hiyanet içindeyken ölürse Allah bu valiye cenne­tini haram kılmıştır, başka bir kurtuluşu da, yoktur.» [51]

«Müslümanlara valilik eden bir emir, onlar için ea-İjsnıa-z ve m Üsl umanlara karsı olan vecîbelerini eda et­mezse, asla nıüslumanlarla birlikte cennete giremez.» [52]

«Ey Ebâ Zer! Sen zayıf bir kimsesin. Bu da (devlet işi) bir emanettir. Kıyamet günü rüsvayhğa ve pişman­lığa tmbep olabilecek İşlerdendir. Bu isi elinde bulundu­ran kimse hakkını vermelidir (hakkiyle elinde bulundur­malı, çalışmalıdır) mesuliyetini tam olarak eda eyleme­lidir.» [53]

«Hıyanetin en büyüğü, bir valinin, kendi halkı araticürote kalkmasıdır. (Halktan menfaat sağlaina-Midır).» [54]

«Bize bilfiil vali ola…k kimsenin karısı yoksa evle­nir, yanında çalınacak hademesi (uşağıj yoksa bir hade­me (uşak) edinir. Ötuı^eak yeri yoksa oturacak yer te­inin eder, bineceği yoksa bir binek bulur. Banlardan baş­ka bir şey yapmış olursa o zaman, ya hiyajıetkârdır ya­hut da hırsız.»- [55]

«Emirlik etmiş bulunan kimse, halk arasında, hesap kitabı en uzun sürendir, azabı da en ağır olan. Emir ol­mayan kimse ise, hesap kitab bakımından, en kolay he­sabı görülenidir, azabı da en hafifinden olan. Çünkü emir­ler, halk arasında, mü’minlere znlm etmeğe en yakın olan kimselerdir. Her kim mü’minlere zulmetmişsü mutlaka Allah’a lıiy&jittt etmiştir.» [56]

Mü’minlerin emiri Hazreti Ömer (R.A.) buyuruyor:[57]

«Fırat nehrinin sahilinde bir keçi yavru düşürüp bu yavruyu zayi ederse, korkarım ki, onun da hesabını Al-lahü Teaiâ bendea sorar.» [58]

5. Şûra (Müşavere) = Danışma

Bu hükümetin en mühim prensiplerinden birisi de devlet işlerinin müşavere etmek suretiyle tedviridir. Hükûmet her hususta milletin (veya temsilcilerinin) reyle­rine müracaatı zarurî jjÖrür ve alman kararlarda rızala­rını tahsil etmeyi bir vecibe bilir. Muhakkak olan nokta şudur kî, hükümet nizamının yürütülmesi -ancak müşave­re ile mümkün olabilir. Kur’an-ı Kerim bu hususu şu şe­kilde tesbit eder:

«Ve onlarla emr’de (devlet işleri hususunda) mü^a verede bulun.»

(Eş-Şuara: 38) Hazreti Ali (R.A.) der ki :

«Bir gün Resul lülah’uı (S.A.V.) huzurundaydım. «Ya Resûhüiah, sizde» sonra, Kur’aa-ı Kerim’de hükmü bulunmaya», sizin de temas buyurmadığuıız meselelerle karşılanırsak ne yapacağız» diye sordum.»

Resul Sallallahü Aleyhi ve Sellem :

«— Ümmetimin abidlerini toplayınız. Kendileriyle müşavere ediniz. Fakat sadece bir kişinin reyi ile mese­leleri halletmeye kalkmayınız. (Bir tek reyle iktifa et­meyiniz.)» [59]

Hazreti Ömer diyor ki :

«— M üslti inanlarla istişare etmeden, kemlisi veya bu$ka biriyi i«îıı halkı rey vermeğe davet edeni Öldürme­meniz size helâl olmaz —oııu ödürmeaiz icab eder—» [60]

«— Müşaveresİz hilâfet [61] (memleket idaresi) yok­tur.» [62]

6. Doğru İşte İtaat (El-Ltaatü Fi’l-Ma’ruf)

Hükûmetu itaat ancak doğru iş (maruf) için olacak­tır. Aîlah’ın emirlerine kargı gelen (masiyet) işlerinde ise hükümetin, halktan itaat istemeğe hakkı yoktur. Esasen bu gibi hallerde halk da hükümete itaat etmez. Başka bîr İfadeyle, böyle bir ‘ kaidenin vâz edilmesindeki – makaad şudur ki, vatandaşlar, ancak kanun dairesinde- icraatta bulunduğu müddetçe hükümetin emirlerini dinleyebilirler. Aksi takdirde idareci zümre, kanuna aykırı emir verme­ye kalktığı takdirde, ne bu emir dinlenir, ne de bu husua-ta kendilerine İtaat edilir. Kur’an-ı Hâkim Resûlullah (S.A.V.)a biat edileceği sırada, bu biatin ancak doğru ve kanunî işlerde yapılmasını şart koşmuştur. Halbuki Zaü Risalctpenahilerinden hiçbir zaman masiyetin zuhur et­meyeceği bilhassa bilinen esaslardandır. Nitekim bu hu­sus Kur’an-ı Kerİm’in şu nassı ile sabit olmaktadır:

«îşte onlar doğru iş (maruf) hususunda sana karşı gelmesinler.»

(El-Mümtehine: 12) Resulü Ekrem de bu hususta şöyle buyurmuştur:

«Masiyet için emir verilmedikçe her müslümana din­lemek ve itaat etmek düşer, ister hoşuna gitsin isterse gitmesin. Fakat masiyet yolunda emir verilince ne dinle­mek kalır ne de itaat.» [63]

«Allah’a karşı masiyet hakkında itaat yoktur, itaat ancak maruf (doğru is) içindir.» [64]

Bundan başka Resulü Ekrem (S.A.V.):

«Allah’a karsı masîyet yolunu tutana itaat yoktur.»

«Halık’a karşı masiyet hususunda hiç bîr mahlûka itaat yoktur.»

«Allah’a itaat etmeyene itaat yoktur.» buyurmuş­lardır.

Diğer bir yerde ise:

«Valilerden herhangisi size masiyet için emir verir­se, ona itaat etmeyiniz.» [65] buyurulmaktadir.

Hazreti Ebu Bekir (R.A.)’in bir hutbesinden;

«H^r kim Muhammed (S.A.V.) Ümmetinin islerinden bir 15e girerse (bu iş onun eline tevdi edilirse), sonra da halle arasında KitabuIIaha mutabik şekilde çalışmazsa, Allah’ın laneti üzerine olsun.» [66]

Bu sebeple, halife olduktan sonra verdikleri ilk -nu­tukta Hazreti Ebu Bekir, bu hususu gu şekilde beyan bu­yurmuştur: .

«Allah’a ve Resulüne itaat ettiğim müddetçe bana itaat edeceksiniz, fakat Allah’a ve Kesûlüne karşı gelir­sem, o zaman si/ de bana itaat etmezsiniz.» [67]

Hazreti Ali (R.A.) buyurmuştur:

«Müslümanların imamına (Devlet Reisi) farzdır ki Allah’ın nas kılmış bulunduğu kanun üzerine işleri hail ü i’asl eylesin, emanetleri de eû> kılsın. İsleri bu şekilde de­vanı ettirdikçe, onu dinlemek ve itaat etmek halka da farz olur, çağırdığı zaman da halkın gitmesi ümm ge­lir.» [68]

«ilen ne zaman size Allah’a itaat hususunda emir verirsem, o zaman siz de bana itaat etmelisiniz.[69] İsler ho-şımuzii giden, isterse gitnit-yeıı bir iş olsun, fakat Allah’a karşı masiyet hususunda ‘./.a emir verecek olursam hiç­bir kimse için, masîyei: nususunda İtaat etmek yoktur, itaat, ancak maruf (doğru iş) içindir.» [70]

7. İktidara Gelmek Hususunda

İstekli Ve Haris Bulunmanın

Men Edilmiş Olması

Böyle bir hükümetin esas kaidelerinden biri do şu­dur ki: Mesuliyeti üzerine alacak olanlar, sadecu makam ve mal hususunda değil, hattâ hilâfet (memleket idaresi) mevzuunda bile istekli ve haris olmayacaklardır. Zira muhterislerin, makam düşkünü kimselerin bu hükûinoite yeri yoktur. Bu hususu Kur’an-ı Kerim gu şekilde açıkla­maktadır:

«Işb» ahi ret evini, o kimseler için kıldık ki, bunlar yeryüzünde ne buyükıiık taslamaya kıılltarlar ne de fe-sad çıkarmağa bakarlar.»

(El-Kasas: 83) . Resulü Ekrem (S.A.V.) ise:

«Allah’a yemin ederini ki, biz iğlerimizi öyle bîr kim­seye tevdi edemeyiz ki, bu kimse, İstekli bulunsun yahut da bu isler için ihtiras sahibi olsun.» [71]

«Bize göre sizin aranızda, en fazla hiyanetkâr olanı­nız, en çok istekli ve ihtiraslı olanmızdır.» [72]

«Her kim istekli ve ihtiraslı olursa, biz onu işimizde kullanamayız.» [73]

«Ey Abdurrahman İbn-i Semere, emirlik isteme, ni­tekim eğer sen isteyerek bunu elde edersen o zanıan bir mesele içitt Allah tarafından vekil kılınmış olursun, yoli eğer istemeksizin [74]sen bunu elde edersen, o zamanı bu işe yardım etmiş bulunursun.» [75]

8. Hükümetin Zaruri

Oluşunun ‘Sebebi Ve

Maksadı Vücudu

Başta bulunan ve hükümet iğlerini tedvir eden kim­selerin ilk vazifeleri, bu ya^ayu? nizamını, herhangi bir değişikliğe tâbi tutmadan, ilâve ve eksiltme yapmaksızın, bir bütüa olarak hâkim kılmak için çalışmaktır. Bununla beraber ahlâk ölçülerini gözonünde bulundurmak sure­tiyle bu Ölçülere mutabık iyilikleri yaymak ve fenalıkları ortadan kaldırmak da vardır. Kur’an-ı Kerim hükümetin maksadı vücudunu şu şekilde beyan buyurmuştur:

«Bizini, yeryüzüne yerleştirdiğimiz kimseler, namazı kılan ve zekâtı Ödeyen, marufa (doğru i$) enir eden ve münkerden (eğri iş) men eden kimselerdirler.»

(El-Hacc; 41 j

«Ve işte böyle, biz sizi aracı bir üııımet kıldık İd, Ke-sûlün size şahid (gözcü) olduğu gibi siz de halkm üzeri­ne şahİd (gözcü) olasınız.»

(El-Bakara: 143)

«Siz halkın arasından seçilip çıkarılmış iyi bir üm­metsiniz ki, marufa (doğru is.) enir edip münker (eğri j§) den men eder, Allah’a da imân eylersiniz.»

(ÂI-i îmran: 110)

Kâinatın Efendisi ve ondan önce gelmiş bulunan bü­tün Peygamberler (A.S.) de bu işin tahakkukuna memur1 idiler. Kur’an-ı Kerim’in buyurduğu gibi:

«Dini kaim kılıp kökleştirsinler ve tefrika.çılüirma-sınlar.»

(Eş-§ûrâ: 13)

Zat-ı Risaletpenahi ler inin (S.A.V.), gayri müslim bir dünya karcısında, bütün, çalışıp didinmelerinin, çırpın­malarının ve uğraşmalarının sebebi*de şudur:

«Din, tamamen Allah’ın dini olsun (Allah’ın dini ta­mam yerleşsin).»

(El-Enfal: 39)

Bütün enbiyanın (A.S.) ümmetlerine de, Kâinatın Efendisinin ümmetine olduğu gibi, şu emir verilmiştir:

«Hulusi nijfetle Allah’a, ibadet etsinler ki, temiz din onun dmi diye kökteşsin (oiiun pak dînî yerlersin tîiye).»

(EI-Beyyine: 5)

İşte bundan dolayı, Allah’ın Resulü (selât ve selâm ona olsun) tarafından ttsîs edilen hükümetin asıl vazi­fesi bütün bîr dinî nizamın yeryüzünde yerleşmesini temin etmektir. Bu nizama, dışardan, herhangi bir yabancı un­sur karışmasın. Öyle ki bu yaşayış tarzına, muaşerete ve unun içtimaî hayalına hariçten indî bir şey ilâve edilme­sin. Millet arasında ayrılık gayrdık çıkmasın. İşte, Kâi­natın Efendisi, hem sahabelerine hem de kendisinden sonra devlet işlerini yürütecek insanlara, bu hususta tek­rar tekrar tenbihlerde bulunmuş ve buyurmuşlardır ki;

«ISizim işimizde aslında ve esasında olmayan, sonra­dan çıkma (uydurma) şeyleri uydurup katan kimselerin İlâveleri reddedilecektir. Kabul değildir.» [76]

«Size uydurulmuş şeyler (muhaddesat) hakkında dikkatli olmanızı tavsiye ederim. t$te, uydurulmuş? olan her sey bid’attir, her bid’at da dalalettir, (sapıklık)». [77]

«Her İdin bid’at (uydurma şey) koyan bir kimseyi överse, elbette ki lslâmııı dağılmasına yardım etmiş olur.» [78]

Kâinatın Efendisi (selât ve selâm ona olsun), su ha-disleriyle de bu hususlara ayrıca işaret buyurmaktadır.

«Allah indinde sevilmeyen üç kimse vardır, bu üç kimseden biri:[79]

İslâm da cahiliyye usullerini yürütmek yoluna giden kimsedir.» [80]

9. Emrî Bîlmaruf (İyiliği Emretmek)

Ve Nehyi Anilmünker’in

(Kötülükten Menetmek) Farz

Oluşu Ve Bunun Hakları

Bu hükümetin mümeyyiz vasfı olarak miz son kaide gudur:

Böyle bir hükümetin doğru yolda yürüyebilmemi için bazı şartlar lâzımdır. Meselâ millet arasında, içtimaî ınc-üelelerde söz hakkı yalnız bir kişiye verilmemiştir. Belki milletin her ferdine, daima hak sözü söylemek, iyiliği hi­maye etmek, muaşeret meselelerinde olduğu gibi İçtimaî hadiselerde ve memleketin umuruna ait işlerde yanlıg bir hareketle karşılaştığı zaman, derhal bunları düzeltme ça­relerini aramak, imkân nisbetinde hataları ıslah etmeye Çalışmak ve bu hususta bütün gücünü, kuvvetini sarfet-mek de farz kılınmıştır.

Kur’an-ı Kerİm’in emri:

«İyiliğe ve talrvaya (Allah’tan korkup doğru yolda yürümek) yardım, ediniz, günaha ve aşırı gitmeğe yardım etmeyiniz.»

(El-Mâide: 2>

«Ey iman etmiş bulunan kimseler, Allah’tan korku­nuz (çckiıüuiz) ve doğru dürüst (maruf) söz söyleyiniz.»

(El-Ahzâb: 20)

«Ky iiıuuı etmiş bulunan kimseler, luLüeü (Jast-Ölcü> İtaliıı kılmu yolunca çaİışaalardau olunuz, Ali alı için §e-İmdot edenlerden olunuz, İsterse kendi nefsiniz için olsun, isterse, ana babanız için, isterse yakınlarınız için olsun (adaletten ayrılmayınız).»

(En-Nisâ: 135)

«Münafık erkekler ve münafık kadınlar, biribirlerin-dendtr. Onlar münkere (eğri. is) emreder ve maruf (doğ­ru is)’dan men ederler…»

«Mümin erkeklerle, mümin kadınlar da birbirlerinin koruyu cidarı di dar, marufa (doğru iş) emreder ve mün-kerden (eğri i?j) jrnenederler.»

(Et-Tevbe: 67-71)

Kur’an-ı Kerim’de ehli imanın vasıfları gu gekilde beyan buyurulmiıştur:

«Marufa emrederler, münkerden, men ederler ve Al-lalı’m hududmıu (Ölçülerini) korurlar.»

(Et-Tevbe: 112)

Hazreti Peygamber (S.A.V.) de bu hususu gu gekil-de izah buyurmuştur:

«Sizden herhangi bir kimse bir münker (eğrilik) gö­rürse, eli İle onu düzeltmelidir, eli ile düzeltemezce, dü­zeltmek imliânı olmazsa, o zaman dili ile düzeltecektir, yok dili ile de düzcltemezse, düzeltmek imkânı bulamaz­sa, kalbi ile, bu da îmanın en zayıf tarafıdır.» [81]

«Btmuon soura, yakışıksız bir zümre is başına gelir, söylediklerini yapmaz ve yapmadıklarını söylerler, emir verilmemiş oldukları şeyleri yaparlar, her kim eli Ue onlara karşı koyup, mücadele edip, savaşırsa o kimse mü­min kimsedir. Dili ile de onlara karsı koyup savaşırsa yi­ne mümin kimsedir, kalbi ile onlara karşı koyup savaşa girişen kimse de yine mümin kimsedir. Bundan sonrasın­da artık hardal tanesi kadar bile iman yoktur.» [82]

«Cihâdın en faziletlisi, zalim hükümdarın karşısında adaletli (yahut da hak) sözü söyleyebilmektir.» [83]

«Halk bir zalim görüp de, onun elinde yapışmazlarsa (manî olmak iğin) ihtimal ki Allah onlara umumî azap gönderir.

I$te benden sonra bazı emirler iş başına gelirler ki, onların yalanlarına doğrudur, diyenlerle, onların işledik­leri zulümde kendilerine yardım edenler, benden değiller­dir, ben de onlardan değilimdir.» [84]

«Pek uzak değil, sîzin için Öyle Önderler ortaya çıkar ki, sizin miktarınızı ellerine geçirirler, ne söylerseniz ya­lan olur, ne yaparsanız kötü iş olur, sîz onların kötülük­lerine iyidir demeyınce ve onların yalanlarını doğru diye söylemeyince, sizden memnun olmazlar. O zaman siz de onları yola getirmek için kendilerinin karşısında hakla söyleyeceksiniz, eğer onlar Ölçüyü kayırırlarsa ve bir kimse de bu yolda ölmüş olursa, elbette ki ölmüş bulunan bu kimse şelüd olarak ölmüştür.» [85]

«İler kim bir hükümdarı memnun etmek için AUah rızası hilâfına bir şekilde konuşursa, Allah’ı» dininden çıkmıştır.» [86]

Hülefk-İ Raşidin Ve Onların Hususiyetler!

Geçen bablarda Islâmın memleket idaresi mevzuun­daki usulleri beyan edildi. Kainatın Efendisinden (selat ve selam ona olsun) sonra Hülafa-yi Raşid’in de memle­keti bu metodiarla idare etmişlerdir. Bu zatlar doğrudan, doğruya Hazreti Peygamberin emri altında yetişmiş, O’nun terbiyesi ile gelişmiş, yanında bulunmuş, îslâmî yaşayışın her safhasmı Zatı Saadetlerinden öğrenmişler­di. Herbiri, hükümet nizamının yürütülebilmesi içki İs­lâm ahkâmının ve islâm ruhunun ayakta kalmasının şart olduğunu biliyorlardı. Kâinatın Efendisi, kendisinden sonra herhangi bir kimsenin, bir galisin veya zümrenin, yerlerine geçmesi hususunda işaret buyurmamış olmala­rına rağmen, îslâm ruhu ve İslâm düşüncesiyle yetişmiş bulunan Hülefa-yi Ragidin Îslâmî yaşayışın iktizası ge­reğince, bir müşavere hilafetinin zarurî olacağını düşün­müşlerdi. Öyle bir sistem ki, burada ne bir aile, ne bir hanedan hükümranlık edebüecekti. Ne de herhangi bir kimse, kuvvet kullanarak, zorla iktidara gelecek hilafet makamını eline geçirebilecekti. O devirde hiç kimse, hat­ta ismen dahi olsa, böyle bir şeyi düşünmüyor, buna ben­zer bir teşebbüste de bulunmuyordu, işte bunun için, müslümanlar toplandı, bir araya geldi, kendi rızaları ve serbest reyleriyle birbirinin arkasından gelen dört Halife­yi Ragidi işbaşına getirdi. Bu halifeler, Kâinatın Efendi­sinin en yakın, dört sahabisi idi. Bu sebepledir ki, İslâm ümmeti bu zevatı «Hulefayi Raşidih» – (doğru halifeler) ismiyle yâdeder. Böylece, kendi kendine açıkça anlaşıl­mıştır ki, Raşid Halifelerin idare tarzı bütün znüslüman-larca en doğru hilafet gekli olarak kabul edilmiş bulun­maktadır. Bagka bir tâbirle «seçimli hilâfet usulü» müs-lümanlarca doğru görülmüştür. [87]

1. Seçimli Hilâfet

Allah’ın Resulü (S.A.V.), kendisinden sonra yerine geçmek üzere, Hazreti Ömeri (R.A.) ve Hazreti Ebu Be­kir’i (R.A.) hilafete namzet olarak tensib buyurmuştu. O zaman Medine’nin bütün halkı da (hemen hemen bütün İslâm memleketlerinin mümessilleri mahiyetinde idiler) karşı gelmeksizin, herhangi bir itirazda bulunmadan bu halifeliği kabul etmişlerdi. Bu sebeple kendi rızaları ve istekleriyle Ebu Bekir’e (R.A.) biat ettiler.

Hazreti Ebu Bekir (R.A.) ise, bu dünyadan göçece­ği sırada, Hazreti Ömer (R.A.) hakkında hilafet husu­sunda vasiyette bulunmak, bunu tebliğ etmek ve kendi­sinden sonra halifelik makamına Hazreti Ömer’in geçme­sini tavsiye etmek üzere Müslüman halkı Peygamber Mes­cidinde topladı ve verdiği takrirde şöyle dedi:

— «Yerime geçmek üzere bir kimse hakkında vasi­yette bulunsam acaba buna razı olur musunuz? Allah’a yemin ederim ki, bu mevzuda karar verebilmek için ka­famı bir hayli yordum ve çok uğraştım. Aileme mensub bulunan veya akrabamdan olan bir şahsı değil, yerime geçmek üzere, Ömer îbni Hattab’ı size tavsiye edeceğim. Bu sebeple siz, onu dinleyecek ve ona itaat edeceksiniz.»

Bunun üzerine halkın cevabı :

«Dinleyecek ve itaat edeceğiz» [88] den ibaret oldu.

Ibn-i Hattab Hazret-i Ömer (R.A.), ömrünün son se­nesine rastlayan hac esnasında bir şahsın şöyle söyledi­ğini duydu :

«— Ömer vefat ederse filan zata biat ederiz. Nite­kim Ebu Bekir’e yapılan biat da başlangıçta tesadüfi ve ani olmuştu. Fakat sonradan muvafık bulundu.» [89]

Hazreti Ömer, meselenin bu şekilde cereyan ettiği­ni öğrendikten sonra

«Bu mevzuda bir konuşma yapacağım» dedi ve ilave etti:

«— Halka bildireceğim ki, herJtim hilafet mevzuun­da gasibâne bir teşebbüste bulunmağa, kalkarsa onun ya-kiisım bırakmasınlar.»

Nitekim Modineye varır varmaz, ilk iş olarak bu me­sele üzerinde durdu ve Sakiyfe-yi Benî Sa’ide hadisesini anlatarak şu hususu bilhassa belirtti:

«— Ebu Bekirin halifeliğe serilmesi hadiöesi husu­sî ahval dahilinde vuku bulmuştu. O kritik anda, ani ola­rak Ebu Bekirin ismi ortaya atılmış, halk da onun hila­fetini muvafık bulduğundan kendisine biat etmişti.»

Hazret-i Ömer tbn-i Hattab (R.A.) devamla:

— «Eğer o zaman böyle yapmayıp da bir çırpıda hilafet meselesini haletmemiş olsaydım, bizim incelisin, uzun uzun kouuşmak, istişare etmek suretiyle vakit kay­betmesi ve bu isi neticelendirememesİ ihtimali vardı. Böy­le bir durumda, neticeye razı olmak bizim için bir hayli zor olacak ve telafisi imkânsız hadiselerle karşılaşılacak­tı. Hazretİ Ebu lîekirin hilafet meselesinin bîr defada halledilmiş olması, bunun, İleride umumî kaide haline gelmesini icab ettirmez. Şimdi siz, Ebu Bekir gibi zatı nereden bulup getireceksiniz? O halde, müslümanlaruı müşaveresi olmaksızın, birisi çıkar da ba§k# bir şahsa biat etmeye kalkarsa, bu takdirde hem biat edeur hem de kendisine biat edilen kimse, ikisi de Ölümlerini hazırlamış olurlar.» dedi. [90]

İşte Hazret-i Ömer tbn-i Hattab (R.A.), kendisinin de izah etiği şekilde, vefatından önce, hilafet meselesini haletmek maksadiyle bir «halife seçme meclisi» kurul­masını kararlaştırmıştı. Bu karara vardığı zaman:

«Müslümanlarla müşavere etmeksizin, zorbalık Ut kendisini emir kılmağa kalkışanı hemen öldürünüz.» de­mişti.

Bununla beraber O, ilerde hilafet irsî şekle girme­sin diye kendi çocuklarım sarahaten halife olmaktan men-etmiş ve onları halifelik dı§ı::da bırakmıştır. İşte bu da, ne olur ne olmaz diye, .hilafetm irsî bir g^kil alma ihti­malini göz Önünde bulund^ıarak bu ihtimallere mani ol­mak için yapılmıştı. [91]

Halifeyi seçecek olan bu meclis altı kişiden teşekkül etmişti. Hazret-i Ömerin düşüncesine göre, meclisin aza­ları, halk .arasında en makbul ve kendilerine en çok gü­venilen kimselerdi.

Nihayet bu meclis müşavereye başladı. Kendi aza­sından birini, Hazret-i Abdurrahman Ibni Avf’ı (R.A.), gerekli’ araştırmalarda bulunmak ve halife seçilecek zatı tesbit etmek üzere vazifelendirdi. Hazret-i Abdurrahman halkın arasında dolaştı, fikirlerini anlamaya çalıştı, na­bızlarını yokladı, Medinenin evlerini gezdi, araştırdı. Ge­lip geçen kervan kafilelerine bile bu husustaki düşünce­lerini sordu. Müslümanların fikirleri üzerinde durdu. Ni­hayet halkın hilafet mevzuundaki fikrini Öğrendi. Ekse­riyetin, Hazret-i Osman (R.A.) üzerinde durduğunu tesbit attı [92]. Bunun üzerine meclis, Hazret-i Osman’ın ha­life olmasına karar verdi. Neticede Hazret-i Osman halife seçildi ve umumî toplantıda halk kendisine biat etti.

Hazreti Osman’ın (E.A.) şahadetinden sonra bazı kimseler Hazret-i Ali’yi (R.A.) halife yapmak istiyorlar­dı. Fakat Kerremallahü veeheh onlara açıktan açığa şöy­le söyledi:

«— Siz böyle hareltet edemezsiniz. Bu iş sizin sela-hîyetiniz dahilinde değildir. Halifenin seçimi Şura Ehline ve Ehli Bedr’e aittir. Ehli Şura ve Ehli Bedr kimi halife yapmak isterse o halife olur. Şimdi geliniz, toplanalım ve bu husus üzerinde düşünelim.» [93]

Taberî’nin rivayetine göre Hazret-i Ali’nin sözleri şöyle idi:

«Bana gizliden gizliye biat etmek olmaz. Bu iş müs-lümanların rızasiyle olmalıdır.» [94]

Vefatı sırasında halk, Hazret-i Ali’ye (R.A.) sordu:

«Acaba oğlunuz Hazret-i Hasan’a biat edelim mi?»

Bunun üzerine Hazret-i Ali: –

Bu mevzuda, ne sîze emir verirUn, ne de sizi bundan men ederim. Siz kendi iğinizi kendiniz dalıa iyi bilirsiniz»

[95] buyurdu.

Oğullarına son defa vasiyette bulunurken bir zat Hazret-i Ali’ye dedi ki:

«Ya EmlrüimüminUı! Niqiu kendinize vetihad tayuı buyurmuy orsunuz ?»

Bu suali şöyle cevaplandırdılar:

«lîen de müslümanları, Kesululİah’ın (S.A.V.) bı­raktığı gibi bırakıyorum.» [96]

Bu sözlerden açıkça anlaşılıyor ki, Hülefa-yi Raşid’in devrinde, gerek bu dört zat, gerekse Resulullah’m (S.A. V.) sahabileri, hilafet meselesi hakkında şöyle düşünü­yorlardı :

Bu is, müslümanların umumunu alâkadar eden bir meseledir. Müşavere edecekler, rıza ve arzulariyle, kendi aralarından birisini seçerek bu makama getireceklerdir. Tevarüs suretiyle veyahut ta zorbalıkla bir kimse iktida­rı eline geçirirse, o zaman bu iş, hilafet olmaz, padişah­lık ve saltanat olur ki, bu da maksada uygun düşmez.

Muazzez Sahabiler, padişahlık ile hilafet arasındaki farkı vazıh bir şekilde ortaya koymuşlardır. Bu hususta Ebu Musa Eşarî’nin (R.A.) sözlerine dikkat edelim:[97]

— «Emirlik (yani hilafet), müşavere ile ayakta ka­labilen bir istir. Meliklik (yani saltanat) ise, kılıç zoru ile ele gecen bir makamdır.» [98]

2. Muhavereli Hükümet

Hulefa-yi Raşidin’in dördü de hükümet işlerinde ve tegriî meselelerde ümmetin ileri gelenleri olan «Ehl ür-Re’y» ile istişare etmeksizin karar almazlardı. Sünen-i Darimî’de Hazret-i Maymun îbn-i Mihrân’dan rivayet edildiğine göre Hazret-i Ebu Bekir’in (R.A.) usûlü şöyle idi:

Bir muamele ile karşılaştığı zaman, derhal, Kur’an’-da bu gibi mesele hakkında bir hükmün bulunup bulun­madığını araştırırdı. Kur’an-ı Kerim’de bu hususta her­hangi bir hüküm bulamazsa, o zaman da Resulûllah’ın .(S.A.V.) böyle bir muamele ile karşılaşıp karşılaşmadı­ğına bakardı. Karşılaşmış, ise Hazret-i Resul’ün (S.A.V.) bu hususta verdiği hükmü ve meseleyi nasıl karara bağ­ladığını tedkik ederdi. Eğer sünneti seniyyede de her­hangi bir hüküm bulamazsa, o zaman, ümmetin ileri ge­lenlerini ve bilgili zevatı toplar, kendileriyle istişarede bulunur, ona göre meseleyi halleder ve karar verirdi. [99] Hazreti Ömer (R.A.) :’e böyle yapardı. [100]

Hülefay-i Raşidîn’in müşavere hususundaki düşün­celerine gelince:

Halifelerin kendileriyle istişarede bulunduğu Ehli Şûra, rey ve fikirlerini tam bir serbesti içinde beyan eder­lerdi. Hilafetin bu husustaki siyasetini anlamak için Hazret-i Ömer İbn-i Hattab’m şu nutku kâfidir:

«— Ey insanlar! Size anlatmak istediğim şudur:[101]

«Emanet olarak uhdeme tevdi ettiğiniz devlet işlerini yürütebilmem. için benimlo iş ortaklığı yapacaksınız. Ben de sizin gibi bir insanım. Bugün, sizin haklarınızın aynı­na sahib bulunduğumu, sizinle müsavi olduğumu söyle­mek isterim. İsterseniz benimle ayn fikirde olabileceğiniz £ibi ayn düşüncede de bulunabilirsiniz. Ben si/o, ille de benim arzularıma uyacak ve benim dediğimi yapacak­sınız, demek istemiyorum.» [102]

3. Beytülmalın Emanet Olduğu Düşüncesi

Hulefa-yi Raşidin, beytulmalı. Allah’ın ve halkm emaneti olarak düşünürlerdi. Bu hususta ne kanun dışı bir geliri kabul ederler, ne de herhangi bir masrafa gi­rilmek isterlerdi. Onlara göre, hükümetin idaresini elin­de tutanların, beytulmalı kendi şahsî maksad ve masraf­ları için sarf etmeleri haramdı. îşte saltanat ile . hilafet arasındaki esas farklardan biri de budur. Padişah, mil-‘let hazinesini kendi şahsî malı telakki ettiği için istediği -gibi sarfeder ve istediği şekilde harcar. Halifeye gelince, o, bu malı Allah’ın ve halkm bir emaneti olarak kabul •eder. Bu sebeple beytulmalı kanun dairesinde tahsil et­tiği gibi yine kanunî hududlar içinde sarfetmeye bakar. Bir tek kuruşun bile hesabının sorulacağını asla unut­ma*:.

Hazret-i Ömer (R.A.), Selman-i Farisî’den .sordu: (R.A.)

«— Hch halife miyim, yoksa’padişah mı?»

Hazret-i Selmân, düşünmeye lüzum görmeden der­hal cevap verdi:

— «Eğer sen, müslümanların malm&ııt bir dirhem dahi olsa, Kanunsuz olarak, hakkın olmada» alırsan ve bir dirhemi, keyfin için harcamağa kalkarsan, o /aman, halife değil pudralı olursun.»

Bir ara Hazret-î Ömer (R.A.) bir toplantıda dedi ki:

«— Allah’a yemin ederhn ki ben «halife miyim, pa­dişah mı»; şimdiye kadar bilemedim. Padişah olmak is­temem. Çünkü o, çok büyük ve ağır bir yüktür.»

Bu söz üzerine şahid olanlardan birisi dedi ki:

«— Ey Emirül-Müminİn, bu ikisinin arasında çok büyük farklar vardır.»

Hazreti Ömer sordu :

«— liunların arasında ne gibi farklar vardır?»

Sahabî cevap verdi :

«Halife, hakkı obuadan, kanuna uygun bulunmadan, hiçbir şey alamaz ve elde edemez, harcayamaz, sarf ede­mez. Ancak Allah’m tayin buyurmuş olduğu haldara, mu­vafık bir şekilde harcamalar yanabilir.. Allah’ın fazlü inayeti ile sen de böyle yapıyorsun. Padişaha gelince, hal­ka zulmedebilir, istediği gibi devlet malından alabilir, başkalarına verebilir, kimse de kendisine birşey diye­mez.» îşte padişahlık bu demektir. [103]

Şimdi bu hususta Huiefa-yi Rasidin’in daha başka tatbikatlarına bakabiliriz:

Hazreti Ebu Bekir (R.A.), halife olduğu günden Ömrünün sonuna kadar iyi elbise giymedi. Halbuki hila­fetten Önceki geçim imkânları daha iyi idi. Bir defasında Hazret-i Ömer, kendisine söyle söylemişti:

«— Niçin böyle yapıyorsun?»

Hazrct-i Ebu Bekir (R.A.) dedi ki: «Ya çoluk çocuk? Onlar no yiyecekler?»

Bunun üzerine Hazret-i Ömer (R.A.) dedi:

«Siz, simdi,: m iisli imanların en yüksek şahsiyetisiniz. Hu vaziyet ile İm iş bir araya gelemez.»

Hazret-i Ebu Bekir (R.A.) de o zaman beytülmal emini bulunan Ebu Ubeyde’ye (R.A.) giderek kendisi ile bu hususta görüştü. Ebu Ubeyde dedi ki:

«— Biz sizin İçin de müslüman muhacirlerinin bîr ferdine tayin edilmiş bulunan tahsisat İtadar bir tahsisat vermeği kabul edebiliriz. Fakat bu, muhacirinin zenginle­ri için değil, fakirlerine verilmekte olan tahsisat kac’ar olacaktır.» (Yani fazla, çünkü zenginlere az veriliyordu. Mütercim.)

Bu şekilde Hazret-i Ebu Bekir için senelik bir maaş tahsis edilmiş oldu. Bu tahsisat tahminen senede 4000 dirhem kadar bir kıymet civarındaydı.

Fakat Hazreti Ebtıbekir (It.A.) vefat ettiği zaman, kendi terekesinden 8000 dirhemin beytülmale iade edil­mesini vasiyet etmişti. Bu para Hazret-i Ömer’in huzu­runa getirildiği zaman:

«Allah Ebu Bekir’e rahmet etsin. Kendisinden son­ra gelecek olanları müşkül durumda bırakmıştır.» dedi. [104]

Hazret-i Ömer bir nutkunda, halifenin beytulmal’da ne gibi hallerde tasarruf edebileceğini açıklamıştır:

«Allah’ın malında benim §u kadardan. ba$ka bir hakkını yoktur ve bundan başkası da benim iein haram­dır; Sağuktan, sıcaktan muhafaza etmek için bir elbise, Kureyşin mutavassıt bir ferdi gibi de aile efradım için geçim. Ben de diğer mü&Iümaular gibi bir ferdim.» [105]

Hazret-i Ömer (R.A.), başka bir beyanatında söyle buyurmuştur:

«Ben, beytühnal’dan yapılacak harcamalar husu­sunda üg yoldan başka bir tasarruf tarzını doğru bulmu­yorum: Haklı sebeplerle alınacak. Hak Ölçülerine uygun şekilde harcanacak ve batıl’usuller ortadan kalkmış ola­caktır. Sizin, mallarınız üzerindeki alaka ve hassasiyetim, yetim malı üzerinde velinin gösterdiği hassasiyet gibidir. Muhtaç olmadıkça ben, birşey alamam. İhtiyaç içinde olursam, o zaman, doğru (maruf)- bir şekilde beytûlinal-dan alıp harcayabilirim.» [106]

Hazret-î Ali’nin (R.A.) serveti de Hazreti Ebubekir ile Hazret-i ömerinki kadardı. Hatta elbisesinin etekleri bile kasa idi. Uzatmak için elbisenin alt kısmını eklemişti de bu sebeple kendisine çıkışanlar olmuştu. [107]. Çok kere elbisesini yamatarak giyinirdi.

Bir sahabi, soğuk bir havada Hazret-i Ali’yi eski bir elbise ile gördü. Hattâ bu elbise, kendisini soğuktan mu­hafaza edecek durumda değildi. [108]

gehadetinden sonra terekesi hesaplanınca yediyüz dirhem kadar bir kıymet belirttiği anlaşıldı. Üstelik o, bu parayı, bir köle satmalabilmek gayesiyle, dirhem dir­hem biriktirmişti. [109]

Çarşıda, pazarda bizzat alış veriş yapmak istemezdi. Çünkü düşünürdü ki, kendileri Emirül-Mü’minin idi, belki bu sebeple satıcılar, mallarını ona ucuz fiyatla vermeğe kalkabilirler. [110]

Emir Muaviye ile karşılaştığı 2aman, halk, Hazret-i Ali’ye (R.A.) Muaviye’nin yaptığı gibi, bahşiş ve âtiye-ler vermek suretiyle kendilerine taraftar toplamasını tav­siye etti. Fakat O, bu tekliflerin hiçbirini kabul etmedi ve dedi ki:

«Siz, bu şekilde, kan ur m, uygun olmayan ve yakışık almayan usullerle işlerimi haletmemi ister misiniz?» [111]

Büyük kardeşi Akîl ibn-Ebî Talib, beytulmaldan pa­ra istediği zaman da Hazret-i Ali (R.A.) bu talebi kabul etmedi ve:[112]

— «Ne demek? Senin kardeşin, müslümanlarm mallarını sana versin de sonra kendisi cehennemin yolunu tutsun mu istiyorsun?,> buyurdu. [113]

4. Hükümet Düşüncesi

Hulefa-yi Raşîn’in hükümet mevzuundaki düşünce­leri nasıldı? İdareyi ellerinde bulundurdukları zaman, makamlarına ve vazifelerine taalluk eden işlerde neler yapmak istemişlerdi? İşte onlar, yukarda zikredilen hu­suslardaki fikir ve kanaatlerini, minberlerden, açıktan açığa, halka bildirmişler ve söylediklerini de bizzat ha­yatlarında tatbik etmişlerdir. Nitekim Hazret-i Ebubekir (R.A.), kendisine yapılan umumî biattan sonra Peygam­berin sallallahü aleyhi ve sellem Mescidinde verdiği nu­tukta aynen §öyle söylemiştir:

«Şimdi ben, sizin İçin bir idareci olarak iş başına geç­miş bulunuyorum. Halbuki sizden daha İyi bir kimse de­ğilim. Variığunı elinde bulunduran Zat’a yemin ederim kî, bu makam ve mevkii kendi isteğimle elde etmi$ deği­lim. Hatta başkasının yerine geçmeyi de hiç bir zaman düşünmedim. Bu makamı elde etmek için Allah’a dua da­hi etmiş değilim. Böyle bir makam için kalbimde bir hırs, bir istek de doğmadı. Zira be» bu vazifeyi gönülsüz olarak kabul etmek zorunda kaldım. Çünkü kanaatime göre, hilafet meselesinde müslümanîar arasında ihtilaf çıkma­sı ve Araplar arasında da irtidat yoluna gidilmesi ihti­mali vardı. Bu sebeble böyle bir vazifeyi Üzerime almalı mecburiyeti hasıl oldu. Bu makamda bulundukça rahat yüzü görebileceğimi de zannetmiyorum. Çünkü mı iş sır-tıma yüklenmiş çok ağır bir yüktür. AHmdan kalkabile­cek kudretin, de yoktur. Ancak Cenab-i Hakk’m yardımı müstesna. Çok arzu ederdim ki, başka birisi çıksın da hu ağır yükün mesuliyetini omuzlarına alsın, bu suretle beni bu işden kurtarsın. Şimdi sik istiyorsanız, Resullah’m sallnîlahü aleyhi ve sellem sah ahilerinden birini getirir ve bu makamı ona tevdi edebilirsiniz. Biliniz ki, hana biat etmiş olmanız böyle bir îşe mâni teşkil edecek değildir. Sizler, benî, Kesııhillah sallallahü aleyhi ve sellem ile mu­kayeseye kalkarsanız, şüphesiz yanılmış olursunuz. Zat-ı Saadetlerinden beklediklerinizi elbette ki benden bekle­yemezsiniz. Çünkü Kesulullah (S.A.V.) her zaman için Şeytanin şerrinden mahfuz bulunuyordu. Bundan başka O*na alem-i melekûtdan vahiy gelirdi. Tabiîdir ki bende böyle şeyler yoktur. Eğer ben, bu vazifemde doğru iş görürsem siz de bana yardımcı olursunuz. Yanıldığım -za­man da beni ikaz. edecek, bana doğruyu siz gösterecek­siniz. Zira şurası muhakkaktır ki, doğruluk bir ema­net, eğrilik ise bn emanete hıyanettir. Sizin aranızda en zayıf olanınız, bence çok kuvvetlidir, elbette ki ben Al­lah’ın inayeti ile onun da hakkını ödemeliyim. Sizin içi­nizde kendisini kuvvetli bilen de bence çok zayıf sayılır. Şüphesiz onda bir hak varsa, Allah’ın izniyle, bu hakkı da alıp sahihine vereceğim. Ümmetin bazı fertleri, Allah yolundaki çalışmalarım bırakıp da sakın başka istikamet­lere sapmasın. Böyle olursa korkarım ki, Allah onları mezellete düşürür. Bu kavme mensub bazı kimseler fevâhiş (kötülükler) peşinde koşmasınlar. Olur kî, bu sebeb-le Allah onları umumî musibetlere duçar eder. Allah’a ve Resulüne itat ettiğim müddetçe elbette ki sîz de bana itaat etmekle mükellefsiniz. Eğer bu yolu terli eder, hu-dudlarm dışına çıkarsam emirlerime inkıyad etmeye mecbur değilsiniz. Zaten böyle bir vaziyette sizden itaat istemeye de bir günâ hakkım kalmaz. Ben ancak Allah ve Kesulü tarafından gösterilen istikameti takib ederim (taklid ederim), yoksa yeni bir yol ihdas edeceklerden değilim.» [114]

Hazret-i Ömer lbn-i Hattab (R.A.yın bir hutbesınden.

«Ey halk! Allah’a kargı masiyet hususunda kendisi­ne itaat edilen herhangi bîr şahıs, lûç bir zaman bu ma­kama ulaşamaz Ey halk! Benim üzerimde bazı hakla­rınız vardır ki, bu haltlar sayesinde siz bana bağlanacak­sınız. Bunları size anlatacağım: Üzerimdeki haltlarınız­dan birisi şudur: Sîzden ne alacaksam, isterse bu haraç olsun, isterse Allah tarafından balışedilen bir hak olsun, biliniz ki, bu işi kanun dairesinde ve usulüne göre yapaca­ğım. Halılarınızın bir diğeri de, mesuliyetim altında Ihı-‘Junan, bana teslim edilmiş olan mallarınızı, hakh yerler­de ve kanunî ölçüler çerçevesinde .sarf etmenidir.» [115]

Hazret-i Ebu Bekir, Şam ve Filistin meselelerini hal­letmekle vazifelendirdiği Amr lbn-i Âa’a, hareketi eana-sında, şunları söylemiştir.

Ey Ajur! Gizli ve acdt her ne yaparsan Allah’tan korkumu vo yalnız ondan utanmalısın. BU ki, Allah, yan-tıklarumı hepsini görüyor ve biliyor. Ahİret hayatı için çalışmalısın, her işinde Allah’ın rızasını hesaba katmalı, O’nun rızası dahilinde hareket etmelisin. Vatandaşlardan herbirine evlâdııımış gibi muamelede bulumııalısm. Halk­tan hiç birşeyi gizlemeyecek, her hususu onlara açıkça bildireceksin. Sen kendini ıslah eder, doğru yoldan ay-rılmazsan elbette ki emrin altındaki halk kütleleri de İstikametlerini şaşırmazlar, [116]

Bir beldeye vali olarak göndermek istediği zata da Ilazret-i Ömer ibn-i Hattab Itadıyallahü tealâ anh söyle buyurdu:

«Eğer sizi Hazret-i Muhammed’in (S.A.V.) ümmeti­ne vali tayin edip gönderiyorsam, bu, onların varlarına yoklarma sahib çıkmanız İçin değildir. Bu tayinden mak-âadun, belki orada, namazı ayakta tutmanız, halkın işle­rini adaletle ve Jıak ölçüleriyle hal ederek neticelendirme­niz, her hususta hakkı-hukuku gözetmeniz içindir.»[117]

Kendisine biat edildikten sonra verdiği ilk hutbele­rinde Hazret-i Osman’ın (R.A.) buyrukları:

«Beni dinleyiniz. Ben tâbi olanlardan, taklid eden ve uyup gidenlerdenim. Size yeni bir yol gösterecek değilim. Şunu iyice biliniz ki, Allah’ın Kitabı ve Resulünün Sün­netine uyduktan sonra sizinle aramızda üç meselede an­laşma olacak ve bu hususlarda bana bağlanacaksınız. Bu meselelerin birincisi sudur:

Hilafetimden önce, hangi usul ve kaidelerle halifeye bağlı idiyseniz aynı şartlarla bu bağlılık yine devam ede­cektir.

tkînei mesele: Herhangi bir hususta, daha önce kon­muş bir kaide ve usul yoksa, lüzumlu istişareler yapıldık­tan sonra, ehli hayır bu mevzuda yeni bir usul tedvin edecektir.

Üçüncü mesele:

Kanun tarafından yasak edilen ve yapılmaması icab eden şeylerin hiçbirini yapmayacaksınız.» [118]

Kays İbn-i Saad’ı Mısır’a vali tâyin ettiği zaman Hazret-i Ali’nin (R.A.) Mısır halkına hitaben yazmış bulunduğu fermandan:

«Dikkat! Sizin üzerinizdeki hakkımız şudurr

İşlerinizi Allah’ın kitabı ve Resûllinün sünnetine gÖ-ro tanzim edeceksiniz.

Fiillerinizi Allah’ın tayin etmiş bulunduğu ölçülerle devam ettireceksiniz.

Bütün münasebetlerinizde Peygamberin sünnetini câri kılacaksınız.

O zaman, biz her yerde size yardım edecek ye sizin iyiliğiniz için çalışacağız.»

Kays ibn-i Saad, bu fermanı umumî bir toplantıda halka duyurduktan sonra dedi ki:

«Böyle çalışırsak ne alâ. Aksi takdirde, sizden ne biat, ne de itaat istemeğe hakkımız kalmaz.» [119]

Hazret-i Ali (R.A.) valilerinden birine şöyle yaz­mıştı:

«Halkla kendi aranda büyük, küçük, geniş veya dar, her ne şekilde olursa olsun, bir mania bulundurma. Va­lilerle halkın arasında bir engel, bir perde bulunması, va­lilerin halka perde arkasından bakmaları dar görüşlülük­ten ve bilgi noksanlığından ileri gelir. Valilerle halkın arasında bu gibi engellerin bulunması İmlinde halk, me­selelerin ne tekilde cereyan ettiğini, hakikate uygun bir şekilde, öğrenemez ve doğrunun ne olduğunu iyice bile­mez. 15u sebeple küçücük şeyler onlar için muazzam bir mesele haline gelir. Çok mühim ve büyük meseleler de tabiatıyla itibar Ve ehemmiyetlerini kaybeder. İyilikler halk nazarında kötülük şeklinde ortaya çıkar, çok fena­lıklar da iyilik kılığına bürünür. Neticede hak ile batıl birbirine karışır ve ayırmak güçleşir. [120]

Hazret-i Ali’nin (R.A.) bu bahisteki sözlerini, sade-co iislflb ve beyan güzelliği bakımından mütalaa etme­mek lâzımdır. Zira O, bu mevzuda ne söylemişse bizzat harfiyyen tatbik etmiştir. Hilafeti zamanında Küfenin pa­zarında dolaşır, halkın arasında gezerdi. Fenalıkların önü­ne geçer, iyilikleri ise teşvik ederdi. Esnafı, • ahş-veriş edenleri birer birer kontrolden geçirir, bizzat onların iş­leriyle güçleriyle meşgul olur, hatalarını, yanlışlıklarım izah ederdi. Halk arasında, o kadar mütevazı bir tavırla dolaşırdı ki, kendisini bu haliyle gören yabancı bir müşa­hit, «Bu Zat» m İslâm Ülkelerinin halifesi olduğu ha­kikatini- asla, aklından ve hayalinden geçiremezdi. Kar­sıdan geçmekte olan bu zatın «Halife» olabileceğini hiç kimse düşünemezdi bile. Zira, ne elbisesi halkm giydiğinden bagka türlü idi, ne giyinigiyle hükümdarlara mah­sus bir kılık kıyafet belirtiyordu. Sokaktan geçerken, evinde bulunurken ne teşrifatçısı, ne yaveri, ne muhafız alayı, ne de buna benzer sair bir hususiyeti vardı. Her­kes gibi, alelade normal bir vatandaş gibi yaşardı. [121]

Bir ara, umumî bir yerde, halka hitabeden Hazret-i Ömer (R.A.) dedi ki:

«Ben valileri, sizleri dövsünler, mallarınızı alsuıbır diye göndermiyorum. Onları tayin etmekteki maksadını, size dîninizi öğretmeleri, Hazret-i Kesuİ’un göstermiş bu­lunduğu yolu size anlatmaları içindir. Valilerimden her­hangi birisi bu maksadın hilafına bir harekette bulunursa siz bunu hemen bana bildirmelisiniz. Allah’a yemin ede­rim ki, ben, derhal bu valiyi değiştiririm.»

Bunun üzerine Hazret-i Amr ibn-i Âs (o zaman Mı­sır valisi idi) ayağa kalkarak:

‘ «Eğer bir müslüman, valiliği esnasında, suç işleyen bir kimseyi başkalarına ders olacak şekilde cezalandır­mak için döverse, siz im valiyi yine değiştirecek veya ce­zalandıracak mısınız?.» Diye sorar.

Hazret-i Ömer îbn-i Hattab’m (R.A.) cevabı şöyle idi.

«Evet, Allah’a yemin ederim ki, cezalandırırım. Zira ben, Hazret-i Resulullah’m (Selât ve selam ona olsun) kendi yaptığı işi tazmin ettiğini ve verdirilen zarara mu­kabil tazminat kabul eylediğim gördüm. [122]» dedi.

Hazret-i Ömer (Radiyallahti Tealâ anh) hac zama­nında orada bulunan bütün valileri, bir .aralık, halkın hu­zurunda topladı ve ayağa kalkarak dedi ki:

«Buradaki valiler hakkında kimin bir şikâyeti var­sa, hiç birseyden korkmadan, çekinmeden kalkıp söyle­sin.»

Evvela, halkın arasından hiç kimse aes çıkarmadı. Fakat biraz sonra bir zat ayağa kalktı ve Amr ibn-i Âs’ dan şikâyete başladı:

«Bu zat, yolsuz olarak benden yüz bakır pul (para) almıştır.»

Hazreti Ömer (R.A.) Amr îbn-i As’a hitaben: «Kalk cevap ver ve parayı tazmin et» dedi.

. Amr îbn-i Âs, «Siz valilere karşı böyle bîr kapıyı aç­mamalısınız» diye itiraz edecek olduysa da Hazreti Ömer

«Ben Hazreti Resul-ü Ekrem’in sallallahü aleyhi ve selîemîn tazminat ödediğini gözlerimle gördüm. Sen de ey tazminat isteyen adam! Gel tazminatım al.» diye bu< yurdu.[123]

Nihayet Amr îbn-i Âs anlaşma yolunu tercih etti ve tazminat isteyen adamdan almış olduğu her bakır para­ya mukabil bir lira olmak üzere yüz altın Ödedi ve ancak bu suretle yakasını kurtarıp yerine oturabildi,. [124]

5. Kanunun Üstünlüğü

Hüîefa-yi Raşîdin (R.A.) kendi şahsiyetlerini hiçbir zaman kanundan üstün telâkki etmezlerdi. Onlar, kanun muvacehesinde kendilerini, memleketin bir vatandaşı (ister müslüman olsun İsterse zımmî) gibi düşünürlerdi. Şahıslarını halkla ayni seviyede görürlerdi. Bir kimse hâkim (kadı) olduktan sonra, halifeyi bile serbestçe mu­hakeme edebilirdi. Hulefâ-yi Raşid’in, hâkimlerin karşı­sında alelade bir vatandaş, muamelesi ile karşılaşırlardı.

Hazreti Ömer (R.A.) ile Hazreti Übeyy ibıı-i Kâab arasında ihtilaflı bir mesele vardı. İkisi de Hazreti Zeyd ibn-i Sâbit’i hâkem tâyin ettiler. Hakemin huzuruna gel­dikleri zaman Hazreti Zeyd ayağa kalkarak Hazreti Ömer’e yer vermek istedi. Fakat Hazreti Ömer bu teklifi kabul etmedi ve Hazreti Übeyy’in yanına oturmağı tercih etti. Nihayet Übeyy, ihtilaflı meseleyi hâkeme anlattı. Hazretti Ömer ise bu izahı kabul etmedi. Bunun üzerine, usul gereğince, hâkem Hazreti Ömer’e; «Yemin teklifin­de bulunup bulunmayacağını» sordu. Hazreti Übeyy ye­min etmek hususunda düşündü. Hazreti Ömer ise yemin etti ve mesele de halledilmiş; oldu. iş bittikten sonra Haz­reti Ömer (R.A.) buyurdu:

«Eğer Zeyd, Ömer’e alelade bîr vatandaş gibi dav­ranmamış olsaydı herhalde omuı hâkimlik (kadılık) yaj> maya kabiliyeti olmadığım düşünecektik.»[125]

Buna benzer bir muamele ile de Hazreti Ali Radiyal-lahü teâlâ anh karşılaşmıştı. Bir. ara Küfe pazarında bir hristiyan, pazarda kaybolmuş zırhım arıyordu. «Zırhım sendedir» diye Hazreti Ali’nin yakasına yapıştı. Bunun üzerine iş mahkemeye intikal etti. Hristiyanın hiç bir deliîi ve şahidi yoktu. Hazreti Ali’nin zırhını alamadı. Esa­sen hâkim de bu şekilde karar vermişti. [126]

îbn-i Hallikân’dan rivayet edildiğine göre Hazreti Ali fR.A.) ile bir zımmî arasında da ihtilaflı bir mesele vuku buldu. Nihayet meselenin mahkeme yoluyla halline karar verildi ve iş Kadı Şureyh’e intikal etti. İkisi de hâ­kimin huzuruna gittiler. Kadı Şuroyh ayağa kalktı ve Hazreti Ali’ye selâm verdi. Bunun üzerine Hazreti Ali (Allah ondan razı olsun) hâkime:

«Dalıa işin başlangıcımla sen bu işde haksızlık et­tin» dedi. [127]

6. Taassubdan Uzak Hükûmet

Îslâmm ilk devrinin bir hususiyeti daha vardır. O devirde müsl umanlar îslâmm ruhuna ve metodlarma tam manasiyle bağlı idiler. Aşirctçilik, kabiîecilik ve ırkçılık yoktu. Cahiliyye devrinin soy-sop hassasiyeti, memleket ve ülke ayrılıkları, toprak taassubu şekilleri artık insan­lar arasında hüküm sürmüyordu. Halk her hususta mü­savi muameleye tâbi tutulur ve eşit addedilirdi.

Resuluîlah’m (Sallallahü aleyhi ve sellem) vefatın­dan sonra bazı Arap kabile ve aşiretleri arasında kabi­îecilik taassubları hortlamağa başladı. Aynı zamanda peygamberlik iddiasında bulunanlar da türedi. Bazı böl­gelerde irtidat hadiseleri başgösterdi. Bütün bu sapıklık­ların asıl sebebi taassuptu. Nitekim Müseylemet’ül Kez-zab’ın (yalancı peygamber) adamlarından biri şöyle di­yordu :

«Biz Müseyleme’nin yalancı olduğunu biliyoruz, ifa-kat Rabia’ıun (bir Arab Aşireti) yalancısı elbette ki Mu-dar’in (diğer bir aşiret ismi) doğru söyleyeninden daha iyidir. [128]

Bir başkası ise yine peygamberlik iddiasında bulu­nan Tüleyha’yı himaye ederken, Benî Gatfan’ın reislerin­den birine şöyle diyordu:

«Yemin ederim ki, anlaşınız bulunduğumuz (DUUit’Ji-miz olan) bir kabilenin peygamberine uymak, elbette ki benim için Küreydin peygamberine uymaktan daha iyi olacaktır.» [129]

Hatta Medinenin içinde bile, Hazreti Ebu .Bekir’e (Radiyallahü Teâlâ anh) bi’at edildiği zaman, Hazreti Sa’ad bin Ubâde, kabilecilik taassubu üe Ebu Bekir’in halifeliğini kabul etmek istemediğini açıklamıştı. Nitekim bir araya geldiler ve Hazreti Ali (R.A.) ‘nin huzuruna çı­karak :

«Nasıl olur bu iş? Kureyş’in küçük bir kabilesine mensub olan bir zatı getirip halife ilân ederler. Kalk da hazırlan. Biz de civardaki süvarileri ve yayaları toplaya­lım, gidip bakalım neler oluyormuş?» dediler.

Hazreti Ali (RA..) ise şu kat’S cevabı vermek sure­tiyle onları susturdu:

«Si/in hu hareketiniz, İslâm dinine ve mü si umanlara düşman olduğunuzu gösteriyor. Süvari ve yayaları top­layıp buraya gelmenizi kat’iyyen islemem. Müslümanlar hep birbirlerinin iyiliğini arzu ederler, birbirlerine nsu-habbet gösterirler. Uzak yerlerde bulunsalar, memleket­leri de birbirinden ayrı olsa dalıi. Elbette ki münafık­lar birbirlerine fenalık etmek için hazırlanırlar. Biz, Ebu VEckir’i bu makama lâyık bilenlerdeniz. Eğer onda bu li­yâkati görmemiş olsaydık acaba kendisini böyle bir ma­kama çıkarır, bu vazifeyi ona teslim eder miydik?» [130]

Bu şekilde, Hazreti Ebu Bekir ve ondan sonra gelen Hazreti Ömer Radiyaîlalm Teâlâ anh, yalnız Arab kabi-leleriyle değil, müslüman olmuş diğer milletlerle dahi, her türlü garazdan azade, taassuptan’uzak bir anlayış içinde, adalet ve insaf Ölçüleri dairesinde muamelelerde bulunmuş, geçinmişlerdir. Hatta kendi aile ferdlerinc, ak­rabalarına ve kabile menaublarma karşı biraz da soğuk davranmışlardır. Bundan maksad, taassubu ortadan kal­dırmak ve müslümaniar arasında milletlerarası bir ruh birliği meydana getirmekti. Çünkü bu, îslâmın muktezi-yatmdandir.

Hazreti Ebu Bekir (R.A.). halifeliği devrinde, kendi kabilesinden hiçbir şahsı hükümet kadrosunda bir vazi­feye tâyin etmedi. Hazreti Ömer (R.A,) de bütün hilafe­ti boyunca kabilesinden hiç. kimseyi, sahabilerderı Nu-inan tbn-İ Adiy (R.A.) müstesna, devlet memuriyetlerin­den biline getirmedi. Numan ibn-i Adiy’yi de ancak I3us-râ civarında küçük bir mâmur bir kasaba olan Meysan’ da tahsildarlığa tâyin etmişti. Fakat aradan çok geçme­den bu zatı da bahis mevzuu memuriyetten azl eylemiştir.

İşte bu gibi sebeplerle iki halifenin icraatı islâm dünyası için numune kabul edilmiştir. [131]

Hazreti Ömer, Ömrünün sonuna doğru, Araplar ara­sında kabilecilik taassubunun hortlama ihtimalini daima nazari itibara almıştı. Zira Islâmî hareketin kuvvetlen­miş olmasına rağmen yine de kavmî ve a§iretcilik taas­subu tamamen yok olmamış ve kamilen ortadan kalkma­mıştı. Bu sebeple O, kabilecilik ve aşiretçilik taassubu-n-un hortlaması ihtimalini düşündü ve buna göre gerekli tedbirleri almayı ihmal etmedi.

Netekim, bir aralık, kendisinden sonra yerine gee.meleri muhtemel bulunan zatları toplayarak bu hususta onlara tenbihatta bulundu. Bu zatlar Abdullah’ ibn-i Ab-bas ile Osman ibn-i Af fan (Allah onlardan razı olsun) idi. Hazreti Ömer bu zevata dedi ki:

«Eğer benden sonra sizden herhangi bîriniz yerime geçerseniz, aman dikkat ediniz. Beni Muiyf i (Beni Umey-ye) efradını halkın ensesine musallat etmeyiniz. Bu züm­re bir kerre halka musallat oldu mu Allah’a karşı itaat­sizlik yoluna gidebilirler. Yemin ederim ki ben bunu söy­lemezsem, Osman böyle yapar. Osman da böyle yaptı mı bu zümre ister istemez masiyet yolunu tutar, halk da ayaklanır ve Osman’ın ölümüne sebex> olurlar.» [132]

Hazreti Ömer (R.A.) böyle bir meselenin zuhurun­dan korkuyordu. Vefatına kadar hep bunun üzerinde du­ruyor ve bunu düşünüyordu. Nitekim son zamanlarında Hazreti Ali’yi, Hazreti Osman’ı ve Hazreti Saad îbn-i Ebî Vakkaa’ı (Allah onlardan razı olsun) yanına çağırdı ve her birine bu hususta ayrı ayrı tenbihte bulundu:

«Benden sonra sizden herhangi biriniz halife olur-boıuz, sukınıu kentli kabilenizin fcrdteriıû ümmetuı babı­na musallat etmeyiniz.» dedi. [133]

Bunun için altı kişi ayırdı. «Halife İntihabı Meclisi»

ne esas olmak üzere bir ŞURA tertibledİ. Şura üyeleri­nin herbirine, evvelki tenbih ve ikazlardan başka, bilhas­sa şu hususlar üzerinde durmaları gerektiğini ısrarla ha­tırlattı. :

«— Mentiub oldukları kalâle fertlerine, no ijeltîlde olursa olsun, diğerlerinden farklı bir muamelede bulun­masınlar ve onlara imtiyaz tammnasuıu razı olmasın­lar.» [134]

Fakat esef edilecek bir tahlihsizlik ejıeri midir, nedir,

Üçüncü Halife Hazreti Osman bu hususta iyi bir imtihan veremedi. Bu meselelerde arzu edilen ölçüleri muhafaza edemedi. Hilafeti devrinde Ben! Umeyye mensupları bü­yük memuriyetleri ellerine geçirme imkânını buldular. Beytülmaldan da, geniş ölçüde, faydalandılar. Tabiatiyle böyle bir hareket diğer kabile mensublarını gücendirmiş oldu,[135]

Hazreti Osman’ın fikrine göre bu şekilde hareket et­mesi «sılayı rahm» in iktizası idi. Nitekim:

«— Hazret! Ömer, Allah İçin, akraba ve yakınlarını sıkıntıda birnktı. Fakat ben, Allah için, akraba ve yakın­larımı gözetmekteyim.» [136] diyordu.

Bir defasında da:

«— ETm Bekir ile Ömer, beytnlmal hususunda, hem kendilerini hem <1e akraba ve yakınlarını sıkıntıya sok­maktan hoşlanıyordu. Fakat ben sılayı rahm i tercih et­mekteyim» [137]

Demekteydi.

işte bu tutumun neticesinde Hazreti Ömer’in (R.A.) korktuğu durum meydana geldi. Halk, Hazreti Osman aleyhinde ayaklandı. Neticede bu iş, sadece Hazreti Os­man’ın şehid edilmesiyle kalmadı, ayni zamanda kabileci-lik ve aşiretçiîik taassubunun yeniden gtin yüzüne çık­masına vesile oldu. Böylece Hülefa-yi Ragidin’in tesis et­tiği hükümet nizamının aydınlattığı meşaleyi de sön­dürdü. [138]

7. Cumhuriyet Ruhu

Bu hilafet nizamın en mühim hususiyetlerinden biri de tenkid, rey ve fikir beyanı hakkmın tam’ nıanasiyle serbest bulunuşu idi. Filhakika Hulefa-yı Raşidin, millet fertlerinin her zaman için ellerinin ulaşabileceği, yetişe­bilecekleri bir mevkide bulunmuşlardır. Halifeler Şura Ehli ile birlikte oturur, onlarla bahse girişir, meseleler üzerinde görüş teatisinde bulunur ve fikir danışırlardı. Orada, herhangi bir şekilde olursa olsun, hükümet parti­si falan yoktu. Serbest bir hava içinde, mecliste bulunan­lar, iman ye vicdanlarının emrine göre, kimseden kork­madan, çekinmeden, kimsenin Önünde eğilmeden ve kim­senin hatırını gönlünü nazarı itibara almadan, reylerini beyan ederlerdi. Bütün işler Ehl-i Hail ve 1-Akd’in önü­ne -getirilir, noksansız ve ilâvesiz kendilerine izah edilir, hiçbir şey gizlenmeden, hiçbir şey saklanmadan bildiri­lir ve işin ne şekilde halledilmesi lâzım geleceği kendile­rine sorulurdu. îşler de bu şekilde yoluna girerdi. Kim­seden çekinmeden, kimsenin hatırı ve gönlü nazari iti­bara alınmadan, herhangi bir tarafa iltizam edilmeden, yahut da bir tarafa kargı dargınlık, güceniklik gösteril­meden, fikirler beyan edilir ve karara varılırdı.

Bu halifeler, yalnız kendi milletlerinin «Şura Ehli» demlen mühim şahsiyetleriyle müşavere etmekle yetin­mez, günde beş defa, bizzat halkm arasına karışarak ce­maatle namaz kılar, böylece, vatandaşlariyle daimî su­rette temasta bulunurlardı. Cuma ve bayram günlerinde, büyük halk kütleleriyle karşılaşır, bilhassa hac toplantı­larında ayrıca her taraftan gelmiş bulunan insanlarla te­mas ederlerdi, Hülefa-yi Raşidİnin evleri, halkın her zaman girip çıkabileceği mahallerdi. Kapıcıları yoktu. Ne muhafız alayı, ne de yaverleri vardı. Kapıları herkese açıktı. Çarşı ve pazarlarda polisin refaketine lüzum kal­madan, merasimsiz, gezer dolaşırlardı. Halkm arasına karışırlardı. Herhangi bir vatandaş bu halifelerden he-sab sorabilir, kendisine «niçin böyle yaptın» diyebilirdi. Onlarla konuşmak veya icraatlarını tenkid etmek için izin talebinde bulunmaya ihtiyaç yoktu. Bu hürriyet ve serbestlik, halifenin müsaadesiyle değildi, usullerin ica­bıydı.

Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahü teâlâ anh), Devlet Reisi olduktan sonra verdiği ilk nutukta, daha önce de işaret ettiğim gibi, açıkça §öyle söylüyordu :

«— Doğru yoldan ayrılmadığım müddetçe bana yar­dımcı olacaksınız. Yanılır, istikametimi çağırırsam benî düzelteceksiniz.»

Bir cuma hutbesinde, Iluzreti Ömer (R.A.), ortaya şöyle bir fikir atmak istedi:

«— Bundan böyle, evlenmelerde dört yüz dirhemden fazla mehir istenmesin.»

Hutbeyi dinleyen bir kadın derhaf ayağa kalktı ve:

«Senin böyle bir şey için hüküm vermeğe hakkın yoktur.» dedi ve Kur’an;

«Kantarla mehir tayûı etmeğe izin vermiştir, sen bunu değiştiremezsin» diye ilâve etti.

«Nasıl, sen burada muayyen bir Iıad tayin edersin» tarzında Hazreti Ömer’e itirazda bulundu.

Hazreti Ömer (Radiyailahü Teâlâ anh) kadım hakh buldu ve kendi fikrinden vaz geçti. [139]

Bir toplantıda Hazreti Selman-i Farisî, Hazreti Ömer’den (R.A.) hesa^ aormaya kalktı ve:

«Her birimize birer şalvar dürmüştür, nasıl olur da sertin hissene iki tane düşer?» dedi.

Hazreti Ömer de orada bulunan oğlu Abdullah’ı gös­tererek bunlardan birinin oğluna ait olduğunu ve onu AbdullaVdan ödünç aldığım bildirdi. [140]

Başka bîr mecliste, Hazreti Ömer halka sordu:

«Ben, bazı ahvalde yanlış yola gidersem, siz ne ya­parsınız»

Bunun üzerine orada bulunan Hazreti Bişr ibn-i Sa-‘ ad elindeki sopayı göstererek:

«Eğer sen böyle eğri yolda gidersen, seni §u sopa ile düzeltiriz»» dedi.

Bunun, üzerine Hazreti Ömer (R.A,), Hazreti Bişr ibn-i Sa’d’a döndü ve:

«Böyle yapabilirseniz, o zaman sizin ig adamı oldu­ğunuzu anlarmış dedi. [141]

Bunların hepsinden fazla tenkidler, Hazreti Osman (R.A.) devrinde vuku bulmuştu. Hazreti Osman (R.A.) da kimsenin ağzını zorla kapatmamıştı. Tenkidlere ve iti­razlara her zaman güzellikle cevap vermiş, ikna yolunu tercih etmişti.

Hazreti AH (R.A.) devrinde, Havaric güruhu ken­disine fazla dil uzatıyordu. Hazreti Ali (R.A.) ise onların mütecavizâne sözlerini soğukkanlılıkla karşılıyordu. Bir aralık beş hariciyi yakalayarak huzuruna getirdiler. Bun­lar ağıza alınmayacak şekildeki sözlerle Halifeye lisan en tecavüzde bulunuyorlardı. Bu sebeble yakalanıp getiril­mişlerdi. İçlerinden biri, halk m arasında, açıktan açığa şöyle bağırıyordu:

«Allah’a j-emin ederim ki Ali’yi öldüreceğiz.»

Hazreti AH bunların hepsini serbest bıraktı ve ken­di adamlarına dönerek:

«Nasıl olur? feiz de onlar gibi ağzı bozuk olmağı, kö­tü sözlerle kemi ilerine mukabele etmeği ister misiniz? Bu adamlar fiilî olarak herhangi bir isyan işine girişmemiş­lerdir. Sadece arzlarını bozmuşlar. Böyle bir söz söyle­dikleri için de kendilerine cürüm isnad edilemez. Bırakın gitsinler.» [142] diye emretti.

Hülefa-yi Raşid’in devrinin umumî vaziyetini ve bu devrin hususiyetlerini yukarda izah ettik. Bu anlattıkla­rımız, o devrin bir «aydınlık meşalesi» olduğunu izah eder. Bütün islâml devirlerde ve bütün islâm tarihi boyunca, hukukçular ve muhaddisîerin hepsi, hatta alelumum dindarlar ve dinlerine hnğîi bulunan bütün müslümanlar, hep birlikte, Hiilefa-yi Raşid’in devrinin Örnek bir devir olduğunu kabul etmektedirler, işte bu devir Isîâmda di­nî, siyasî, ahlakî ve içtimaî nizamın miyarı, ölçüsü olarak bilinmektedir. [143]

Hulefâyi Raşidin Hilâfetinden Saltanat Devrine Kadar

Hulefayi Ragidin’in mümeyyiz vasıf ve hususiyetlerini evvelki fasıllarda beyan ettik. Orada şunu da anlattık ki, o hilafet devri, hakikatte bir siyasî hükümet değil, bir nevi nübüvvetin niyabeti idi. Yani Hulefayi Raşidin işleri, sadece memleketin nizam ve intizamını yoluna koymak, devleti yürütmek, emniyet ve asayişi temin etmek, hu-dudları korumak ve buna benzer faaliyetlere inhisar et­miyordu. Onlar, ayrıca, içtimaî hayatta müslümanlar için bir nevi mijrebbi, muallim, ders öğreten, irşad eden ve yol gösterenlerdi. Yani Allah’ın ResûPü (S.A.V.) gibi-onlar da şahsen vazifelerini yapıyorlardı. Bu vazife Dar ul-tslâm’da haîk dinin bütün nizamlarını şekl-i aslîsi ve ruh-i hakikîsiyle ayakta tutmağa çalışmaktı. Dünyadaki bütün mü si umanların içtimaî kudretlerini bir merkezde toplamanın gayreti içindeydiler. Yani A]lah kelimesini yükseltmek için hizmet etmeyi gaye edinmişlerdi. Şimdi, vaziyet böyle olunca bu zevat-i kirama ITulefayi Raşitlr (doğru yolda giden halifeler) demekten ziyade Hülefayi Mürşide (Doğru yolu gösteren halifeler) demenin daha doğru olduğunu söyleyebiliriz.

Eğer burada onların hilafetlerini «Ililafet alâ roinhâo in-nübüvvet» (Peygamberlik ölçülerine uygun hilafet) sek­linde bir ıstılahla tarif edersek, o zaman, onların hilafet­lerinin yukarıda bahsedilen her iki hususiyeti de kendi­liğinden meydana çıkmış olur. Din mefhumundan anla­yanlar, yine buradan §unu da idrak etmiş olurlar-ki, İs­lâm’ın hükümet meselesinden asıl maksadı, haddizatın­da- yukarda bahsettiğimiz gibi böyle bir devlet sistemini ortaya koymaktı. Bildiğimiz mânada alelade bir siyasî hükümet ve devlet vücuda getirmek değildi.

Biz, bundan evelki kısımlarda bu hususları hülâseten arzedip açıkladık, girndi de, hilafet usulünün nasıl olup da saltanat idaresine istihale ettiğini ve saltanat şeklin­de ortaya çıkmış bulunduğunu araştırmaya sıra gelmiş­tir. Ayrıca işaret ettim ki, müslüm anların devleti idare ediş tarzlarında vuku bulan bu değişiklik, sadece memle-; ket idaresi ve hükümet usulüne münhasır kalmadı, onla­rın sosyal hayatlaruıa da tesir edecek içtimaî yaşayış şeklini tahrif etti. [144]

Değişme Ve Bozulmanın Başlangıcı

Bu değişme ve bozulmanın başlangıcı ve asıl sebebi, Hazreti Ömer’in (R.A.) endişe ettiği mevzudur. Bilindiği gibi Hazreti Ömer, vefatlarından önce, şu noktanın üze­rinde bilhassa duruyor’ve bu husustaki endişesini izhar ediyordu;

Hazreti Peygamber*1 zamanında ortadan kaldırılmış bulunan kabilecilik taassubu, O’nun vefatından sonra ha­life olacak zatın akraba taraftarlığı gütmesi ihtimaline binaen, sakın yeniden hortlamasın? diye Hazreti Ömer (E.A.) düşünüyordu.

Malûm olduğu üzere, Hazreti Resul Aleyhisselâm, devri saadetlerinde, Hazreti Ali hariç, Benî Haşim’den hiç kimseye devlet müesseselerinde vazife vermemiş, mü­him mevkilere getirmemişlerdi. Bunun gibi, Hazreti Ebu Bekir de, halifelik müddetince, kabilesinden ve ak­rabasından herhangi bir zata vazife tevcihinde bulunma­mıştı. Hazreti Ömer’e gelince, on senelik hilafeti devrin­de O, Benî Adiyy’den herhangi bir ferde en ufak bir me­muriyet bile vermemişti. Hatta halife olur olmaz, iş ba­şında bulunan akrabalarını dahi vazifelerinden azlet-mişti. îgte o devirde, aşiretçilik ve kabilecilik taassubları yeniden hortlamasın diye bu geküde azamî dikkat gös­teriliyordu. Hazreti Ömer’in asıl korkusu iş de buydu:

— Allah korusun, bir gün gelir de bu gibi taassublar ortaya çıkarsa îslâmî siyaset değişir, İslâm’ın vaziyeti bozulabilir. Bunun içindir ki, kendisinden sonra hilafet makamma geçmesi muhtemel bulunan zevata (Hazreti Osman, Hazreti Ali ve Hazreti Saad Ibn-i Ebi Vakkas (R.A.) gibi devamlı şekilde tavsiyelerde bulunuyor, her-birini ayrı ayrı çağırarak tekrar tekrar tenbih ve ikaz­dan geri kalmıyordu.

«—- Benden sonra halife olursanız, sakın kabilenizi veya aşiretinizin ferdlerini m üs] umanların başına mu­sallat etmeyiniz.» şeklinde vasiyetler ediyordu. [145]

Kakat, Hazreti Osman hilafet makamına geçince bu siyaset yavaş yavaş değişmeğe başladı. O, akraba ve ya­kınlarını peyderpey iş başına getirdi. Onlara büyük vazifeler ve fîatta atiyyeler ihsan etti. Tabİatiyle bu davranış kimsenin gözünden kaçmadı ve itirazlara yöl açtı. [146]

Iîazreii Saad ibn-i Ebi Vakkas’ı Küfe valiliğinden az­lederek yerine kendisinin anne bir kardeşi olan Vclid ibn-i Ukbet ibn-i, Ebi Mu’ît’i tayin etti. Bundan sonra da, bu memuriyete, akraba ve yakınlarından başka biri olan Satd ibn-i As’ı getirdi. Bunun gibi, Hazreti Ebû Musa Eş’arpyi Basra valiliğinden uzaklaştırdı ve yerine yine kendisinin anne tarafından kardeşi Abdullah ibn-i Amir’i vali tayin eyledi. Mısır valiliğinden geri çağırdığı Hazreti Amr ibn-i As’ın yerine ise bermutad süt kardeşi Abdullah ibn-i Saad ibn-i Serah’i gönderdi,

Scyyidine Hazreti Ömer-ül Faruk’un (R.A.) zama­nında Emir Muaviye sadece Şam (Dimaşk).valisi idi. [147]Hazreti Osman, onun valilik sahasını genişletti ve Şam’­dan başka Humus, Filistin, Urdiin ve Lübnan’ı da onun emrine verdi. Bundan başka, kendi amcazadesi Mervan ibn-i Hakem’i ana kâtip verdi. Saltanat usulleri, igte bu §ekilde( yavaş yavaş kendisini göstermeye başladı. Res­men saltanat olmamakla beraber, iktidar, gitgide bir ai­lenin vpya bu aile fertlerinin eline geçti.

Bu hadiseler sadece halk üzerinde değil, Sahabilere ve ileri gelen şahsiyyetlere de tesir etti. Misa! olarak şunu zikredebiliriz:

Küfe hâkimliğine tayin edilip, hükmünü eline alıp geldiği zaman, eski vali Saad ibn-i Ebi Vakkas, Velid ibn-i Ukbe’ye:

«— Acaba bizden sonra, seu, bu ülkeyi daha iyi rai idare edeceksin? Bizden daha, ııluili vo bilgili misin? Yok­sa biz mi, sana nazaran, daha cahil ve aluuak insanla­rız?» demişti.

Velid ibn-i Ukbe de:

«— Ebu tshak (Saati ibn-i Ebi Yakkaş), üzülme, bu bir saltanattır, sabalüeyin bunun tadını birisi tadar, ak­sam bîr başkası.,»

Hazretİ Saad. (R.A,) da:

«— Size bu saltanatın tadım tattıranın kini olduğu­nu iyi biliyoruz.» diye buyurdu.

Buna benzer hadiselerin Hazreti Ibn-i Mes’ud (R.A.) tarafından da ortaya atılmış bulunduğu bildirilmekte­dir. [148]

Şurasını da inkâr etmek kabil değildir ki, Hazreti Osman zamanında yavaş yavaş idareyi eline alan bu aile ve hanedan (Benî Ümeyye) mensublarının çoğu,’haki­katen getirildikleri makam ve vazifelerin ehli kimseler­di, isleri iyi bilen ve muvaffak olmuş zatlardı. Bu zevatın çoğu. muharebelerde yararlıklar göstermiş, memleketler fethetmiş, iş hususundaki kabiliyetlerini ortaya koymuş adamlardı. Böyle olmakla beraber, elbette ki «bütün li­yakatler münhasıran bunların elinde bulunuyordu» dene­mez. Başkalarına nazaran bütün işleri sadece bu adam­ların gördüğü tabiatiyle söylenemez. Diğerleri de liya­kat ve kabiliyetlerini ortaya koymuş, layikiyle . hizmet etmişlerdi. Fakat Horasan’dan Şimalî Afrika’nın garbı-na kadar uzamış bulunan memleketlerin idaresinin yal­nız ve yalnız bir aileye monsub fertlerin elinde toplan­mış olması hususunu sadece «kabiliyet ve iş bilirlik» 1c izah etmek mümkün olamaz. Hepsi bu kadar mt? Ya mer­kezî idarenin kâtipliği (sekreterliği) ? Bu da mı tesadüfen aynı ailenin eline geçmişti? Yoksa bu iş de mi bir kabili­yet meselesiydi?

ilk Önce şu noktaya itiraz etmek daima mümkün olacaktır:

Bir memlekette, İş başında bulunan devlet, reisinin mensiıb olduğu ailenin fertlerinin idarî mckanizîrtayı el­lerine geçirmeleri icab eder mi? Bundan nyrı olarak me­selenin başka sebebleri de vardır. îste bütün bu sebeble-rin bir araya gelmesiylcdir ki Hazreti Osman devrinde kargaşalık başgöstermiştir:

Birinci sebeb:

Osman devrinde ia basma gelmiş bulunan Benî Ümey­ye fertlerinin çoğunluğu «Tnlekaa» zümresindendi. Tiı-leka.a, Mekke’de bulunup da son zamana kadar Hazreti Peygamber’le (S.A.V.) çekişen, ancak fetihten sonra Huzuru Risalete gelerek af dileyen ve bu talebleri Allah’ın Resulü (S.A.V.) tarafından kabul edilen, böylece İslâm halkasına dahil olan kimseler demektir. Bunlar meyanın-da Muaviye, Veîid İbn-i Ukbe, Merv&n Jtbn-i Hakem de affedilmiş ailelere mensub fertlerdi. Abdullah İbn-i $aaıi İbn-i Ebi Serah’a gelince, o, müslüman olduktan aonra irtidat etmişti. Mekke’nin fethinden sonra, haklarımla Hazreti Resul Aleyhisselâm’ın, «K&bü’iüiı öi-tiiüüiıo üj; bürünüp gelseler yiue Öldürünüic» dediği kimselerden bi­riydi.

Mekke’nin fethini müteakip yeniden affa uğradı. Bu af, Hazreti Osman’ın tavassutu neticesinde vuku buldu: Fetihden sonra Hazreti Oyman, onu Huzuru Risalete ge­tirerek affedilmesini taleb etti ve böylece affedildi.-Tabi-atiyle, Sabıkıyn ve Evvelini îslâm dururken bu gibi kim­selerin iş ba§ma getirilmeleri hoş karşılanmamıştı. İs­lâm yolunda bunca çalışanlar, bu kadar fedakârlığa kat­lananlar, tâ başından beri ömürlerini islâm yolunda sar-fedenler bir tarafa dursun da, îslâmın muzaffer oluşun­dan sonra affa uğrayarak mü’minler halkasına dahil olanlar iş başına gelsinler? İşte, müalümanlar bunu haz­medemiyor 1 ardı.

îküıcî sebeb:

Bunlar, Islâmm ilk yayılırında, tam bir inanç, sada­kat ve fedakârlıkla Allah’ın Dini’ne intisab etmiş, ve Re­sul Aleyhisselâm’ın elinin altında yetişip terbiye görmüş insanlar değildi. İçlerinde, fikirleri, düşünceleri ve hatta kalbleri bile henüz değişmemiş kimseler vardı. En iyi iş aaamı, en büyük fatih ve en mükemmel yararlıkları gös­teren kimseler olabilirlerdi. Fakat, asıl Islâmî terbiye oa-kımından mükemmel sayılmazlardı. Şurası da vardır ki.

İslâm, sadece memleket fethetmenin ve bu ülkelerde ta­hakküm sağlamanın işi demek değildir. Buna mukabil O, ilk önce, hayırlı ve doğru yolun göstericisi demektir. Mem­leket idaresi ve harb kabiliyeti bir tarafa duraun, İslam’­da evvelâ ahlâk doğruluğu lâzımdır. İşte bu sebeblerle, bahsi geçen kimseler, Sahabiler ve Tabiî’nin ilk saflarında yar alabilecek züXIixi\\.iu\ üayılanuu’Jiirdı. Olöa olsa, onla­rın yerleri urka tanüiınh. Bu hususla Mervan ibn-i Ha-kom’i mLsa.1 olarak göstermek kabildir:

Babası Hakeui ibn-i Ebi’l-Âs, Hazreti Osman’ın ara-i:um idi. Mekke’nin fethinden sonra müslüman olmuştu. Bilahare Medine’ye geldi. Fakat bazı münasebetsizlikleri sebebiyle lit^uiıâlah (S.A.V.) in emriyle Medine’den çıka­rılarak Taife gönderildi.” İbn-i Abdil-Berr, bu mesele ile ilgili olarak, İstİyab’da şöyle söyltr:

«— Kir ara, Kesufullah (S.A.V.), bir mesele halikın­da, bazı sahubiJerle müşaverede buluımıuş ve bu hususun ifşa edilmemesini emretmişti, iîuna rağmen, Hakem ibn-i Ebi’l-Âs, meseleyi yaymak istemişti. Diğer bir rivayete Köre de Kesıılullah (S.A.V.) m sözlerini değiştirerek nak­letmiş, hatta bir aralık Zatı Saadetleri bu hususu bizzat müşahede buyurmuşlardı.» [149]

îlüiâsa, ne şekilde olursa olsun, Mervan’m babayı İtesuhıllah {S.A.V.) m emriyle Medine’den çıkarılarak T&if’e gitmesi Kararlaştırıldı. O zaman 7-8 yadında olan Meı-van da kencJisiyle berar; âi. Hazreti Ebu Bekir (R.A.) halife olduktan bir müdd&i ,^jnra, Medine ye dönmek hu­susunda izin istedi. Fakat rfalife Hazretleri bu talebi red­detti. Hazreti Ömer (R.A.) de, birkaç defa müracaat et­miş olmasına rağmen Medine’ye dönmesine 12in vermedi.

Ancak Hazreti Osman (R.A.) ‘dır ki, hilafeti devrinde baba-oğulun Medine’ye dönmesine müsaade etti. Bir riva­yete göre de onları kendisi geri çağırdı; Bunun için Haz-ret-i Osman (R.A.) şöyle bir mesele ortaya attı: R^m-lull.ah (S.A.V.) in «Bir müddet sonra onların Medine’ye dönmelerine izin vereceğim» dediğini duymuştum. Baba ile oğul işte bu şekilde Tâİf’den Medine’ye geldiler. [150]

Bilâhare Merv.an da Hazreti Osman’ın (R.A.) kâlib-liğine tayin edildi. İşte bu mesele halkın hoşuna gitmedi. Halkın Hazreti Osman’a itimadı büyüktü. HazreLi Poy-gamber’in (S.A.V.) bir müddet sonra Hakem’in Medine’­ye dönmesine müsar 1e verdiğine mütedair Hazreti Os­man’ın (R.A.) sözlerme birşey demiyorlardı. Fakat ta­hammül edemedikleri cihet; böyle bîr insanın, yani Resu-lullah (S.A.V..) tarafından Medine’den uzaklaştırılmış bulunan bir kimsenin oğlu olan Mervan’ın Islâmm Hali­fesinin (Hazreti Osman’ın) kâtibliği makamına getiril­miş olmasıydı. Hele bütün Sahâbilcr bir tarafa dursun da böyle bir kimsenin oğlu gelip halifeye kâtib olsun? İş­te halkın hazmedemediği nokta… Üstelik düşünüyorlar­dı ki, kâtiblik makamına getirilen şahsın babası, Hazreti Peygamber’in (S.A.V.) tekdirine maruz kalmış bulunan adam, henüz hayattadır. Bir çok hususlarda oğluna tesir edebilir. Bu durumuyla memleket işlerine müdahalede bulunabilecek bir mevkii haizdir. [151] Halk bu düşünce­lerinde tamamiyle haklı idi.

Üçüncü sebeb :.

O devrin halkı şöyle düşünüyorlardı: İş bağına geti­rilecekler en mükemel, en temiz, en pak zevat olmalıdır­lar. Bu Rcbcble durumlarında en küçük bîr şüphe sezilen insanlara tahammül edemiyorlardı. Meselâ Velid ibn-i Ukbe… Bu zat da Mekke fethinden sonra mUslüman olan­lardandı. Hazreti Peygamber (S.A.V.) kendisini sadaka ve zekât toplama vazifesiyle Benî Mustalak nezdine gön­dermişti. Fakat o, bu kabilenin, oturduğu mıntakâya git­tikten sonra, kabile efradından hiç kimse ile temas etme­den, onlardan herhangi birşey almadan geri döndü ve: «Benî Mustalak mcnsublarının kendisini dövdüğünü, ze­kât ve sadaka vermekten kaçındıklarını» bildirdi. Resu-lullah (S.A.V.) çok kızdılar ve Benî Mustalak üzerine bir ordu gönderilmesini emrettiler, Ordu, Benî Mustalak top­raklarına yaklaşınca mesele aydınlandı. Kabile reisi kal­kıp Medine’ye geldi ve Huzuru Peygamberiye çıkarak:

— Ya Resulullah! Bu adam ülkemize gelmemiş ve kimse ile de temas etmemiştir. Biz, bir sahabinrn, zekât ve sadakayı toplamak üzere gelmesini beklemekteydik, dedi. Bunun üzerine aşağıdaki ayeti kerime nazil oldu:

— Ey imân etmiş bulunan kimseler, »izin içinize bir tonik gelip de bir haber” getirirse, bunu tahkik edin, ohır ki, bilmemezlik yüzünden bir zümreye fenalık etmiş olur­sunuz, sonra da bu yaptığınızdan pişmanlık duyar­sınız. [152] (El-Hücürat: 6)

Hazreti Ebu Bekir ile Hasreti Ömer (R.A.). bu ha­diseden birkaç sene sonra kendisine bir vazife verdiler. Fakat bunlar pek ehemmiyetli geyler değildi. Hazrcti Ömer’in hilafetinin son devrine kadar, Arabistan’da, Be­nî Tığlık kabilesinin âmili bulunuyordu. [153]

Fakat hicretin 25. senesinde Hazreti Osman (R.A.) devrinde bu ufacık memuriyetinden, birdenbire yüksele­rek, Hazreti Saad ibn-i Ebi Vakkas’ın yerine Küfe vali­liğine getirildi. Orada da içkiye müptelâ olduğu ortaya çıktı. Hatta sarhoşluk sebebiyle bir ara sabah namazını dört rik’at olarak kıldırdığını söyleyenler de vardır. Hadise her tarafta duyuldu, şikâyetler Medine’ye kadar ulaştı. [154] Nihayet mesele iyice dallanıp budaklandı. Hazreti Misver ibn-i Mahreme ile Hazreti Abdurnıhman ibn-i E3ved, Hazreti Osman’ın (R.A.) yeğeni Ubeyduiİah ibn-i Adiyy ibn-i Hiyar’a müracaat ederek:

— Git, amcana söyle! Kardeşi Xvltd ilm-i Ukbo’nin dununu halk arasında, dedikodulara, setab olmakta, İmik Kaynaşıp durmaktadır, İîıımı bir çare bulsun!

Dediler. O da giderek vaziyeti izah etti. Hazreti Os­man (R.A.):

«— İnşan Hah çaresine bakam.»

Diyerek vaadde bulundu. Nitekim «uhabilerin umu-, mî toplantısında Velid iyin bir mahkeme hazırlandı. JJa-hid olarak dinlenilen Huzreti Osman’ın (R.A.) azadlı köksi ‘Mumrın, Velid’in içki ltullandığmı söyledi. Diğer bir şî.hi( , Saab ibn-i Cusâma yahut Cusâma ibn-i Saab, bu huHu-îu teyid elti ve hatta bir defasında onun, gözleri Öni’ın le gaseyan ettiğini anıkladı. Bunlardan başka dört şaha dîiha vardı:

t’l u Zevneb

I Eb’i Muvarra

Cüı !ob ibn-i Züheyr el-Ezdî ve Saad ibn-i Mâlik cl-.Eş’arî…

İbn-i îîac-^r’irt beyanına göre, bunlar da cürmü tasdik otfiNr. O îîiman Hazreti Osman (R.A.), Hazreti Ali’yi (;n^ii’!i, VeHd’e «had» tatbik etmesini bildirdi. Hazreti Ali tarafır irin bu işe memur edilen Abdullah ibn-i Ca­fer’de VV-lu ‘o kırk kırbaç vurdu. [155]

Şimdi birisi «Vfilid’in aleyhimde şehvette İmlmıiımş olan bütün bu zatlar muteber insanlar değildir» derse, sadece Hazrcti Osman’ı (R.A-) itham etmig olmaz, aynı zamanda orada hazır bulunan bütün Sahabileri de töhmet altında bırakmış olur. Çünkü bu takdirde hır müs-lümîina had cozaaını tatbik edebilmek için, lıaaİHLHÎ’.1 îıa-zır bulunan zatların, istedikleri, şekilde uydurm;; ‘-‘ha-(îotto bulundukları anlaşılır. Bir adam, Hazrcti JK:-l* (R.A.) in bahis mevzuu hadisedeki şohadetten mcnnı olmadığını iddia ediyordu. Fakat imam Nevcvî Müslim’in bu hfidiyini şerhederek buna benzer itirazlarrn sebebi vü­cudunu ortadan kaldırmıştır. Oradan anlaşıldığına göre Hazrcti Hasan’m gücenmiş olmasının gerçek sebebi Ve­lid’in had cezasına tâbi tutulması veya meselenin Velid aleyhine ortaya çıkmış olnınsı değildi. O’nun üzüntüsü «Vfliıl’İn niçin bıı vaziyte tlü.şlAij;iî» idi.

İşte bu gibi sebeblcrden dolayı halk^ Hazrcti Os­man’ın siyasetinden memnun değildi. Bu siyasete fazla güvene m iyordu. Zamanın halifesinin kendi ailesine ir.cn-yııb fcrdlori birbiri arkasından devletin mühim mevkile­rine getirmesi, onları yüksek memuriyetlere tayin etmesi haklı itirazlara sebeb teşkil ediyordu. Bu durumda halk, gelenlerin, gidenleri arattığını görüyordu. Böylece halk arasındaki huzursuzluk gittikçe artıyordu. İki mesele vardı ki, herşeyden evvel, bu hususta, ileride vukuu muh­temel tehlikeli bir igi hatırlatıyordu:.

Meselenin birincisi, Hazreti Osman’ın (R.A.) Mua-viye’yi, uzurt müddet bir beldenin valiliğinde bırakmış ol-maşıydı. Bilindiği’ gibi Muaviye, Hazreti Ömer’in (R.A.) zamanında Şam valiliğine tayin edilmişti. Fakat ancak dört sene orada kalmıştı. Hazreti Osman, (R.A.) Eyle’den Rûm hududuna, El-Cezire de dahil olmak üzere, Akdeniz sahiline kadar, bütün vilayetlerin’idaresini Muaviye’nin eline vermiş, hilafeti miiddetince de onu bu vazifeden ayırmamışti. Yani on iki sene… [156]

işte Ha2reti Ali (R.A.) devrinde patlak veren hadi­selerin sebebi budur. Çünkü Şam, mevki itibariyle İslâm memleketlerinin en mühimlerinden biriydi. Bir tarafı ta­mamen şark hududunu, diğer tarafı ise İslâm devletleri­nin garb hududunu te. “:il etmekteydi. Bu keyfiyet .stra­tejik bakımdan Öyle bir durum arzediyordu ki, eğer Şam valisi merkçzî hükümete karşı ayaklanacak olsa memle­keti ikiye bölmesi mümkündü, işte Muaviye, böyle bir yerde uzun müddet vali olarak kalmış ve bu beldeyi ken­di iradesine iyice râmetmişti. Öyle ki, vali Muaviye, hü­kümet merkezinin kuvvet ve emri altında değildi, belki hükümet merkezi onun inayetine, yardımına muhtaç bir duruma gelmişti.

İkinci mesele, yani halkın en fazla itirazına sebeb olan mevzu, Mervan ibn-i Hakem gibi birisinin halifenin kâtibliği makamına getirilmiş olması idi. Hazreti Ösma’-V-(R.A.) m yumuşaklığından ve şefkatinden istifade eden Morvan, devlet iğlerini keyfî bir şekilde idare etmeğe bag-laniigtı, O kadar ki, hadiseleri Hazreti Osman’a (R.A.) ak­settirmemek iğin gerekli tedbirleri almayı prensip edin­mişti. Nitekim onun müsaadesi ve haberi olmadan birçok işleri görmekten çekinmiyordu. Bundan ba^ka bu zat, Hazreti Osman (R.A.) ile diğer sahabilor arasında ihti­laf çıkarmak için her fırsattan İstifade ediyordu, iiunurı sebebi, kanunî ve megru De.’iet Reisi olan Hazreti Osman’ı (R.A.) eski arkadaşlar; .„ dostlarından ayırmak, onları bir köşede unutturaraıv kendisinden ba^lta yardımcı ve yakını olmadığım Halifeye hissettirmekti. [157] Bu,gibi işler sadece bir iki kere değil müteaddit defa vuku buldu. Hatta, iş öyle bir şekil aldı ki, Tulakâ’dan olan birisinin limanından Sabıkıyn ve lilvvelin-İ İslam’a karyı yakışıksız şekilde dil uzatılmağa başlandı. Sahabiler bu gibi hallere tahammül edemiyorlardı, Bunun üzerine diğer bazı zaL-lar* hatta Hazreti Osman’ın refikayı Huzrcti Naile bile, Devlet Reisinin karşılaşmakta olduğu müşkülatın büyük bir kısmının mesuliyetinin Mervan’a ait olduğunu söyle­mekten çekinmemekteydi. Hatta Hazreti Nâilc bir defa­sında, açıktan açığa kocasına söyle söyledi:

«— Sen böyle, Mervan’ın gösterdiği yoldan gider-sen kentli Ölümünü hazırlamış olursun. Bu atkımda no Aliah korkusu, ne Allah muhabbeti vo ııe Uo ulunmak vardır.» [158]

İkinci merhale;

Bu bakımdan Hazreti Osman’ın siyaseti hatalı idi.

Velev ki kendisi hiçbirşey yapmamış olsa bile… Zira hila­feti devrinde o mahud fitne ve tVsirİm alevlenmeme işte bu yanlış ve hatalı politika sebob diiı^tur. Böyle bir si­yasetin doğru olduğunu ispat etmcvv kalkışırsak, şüphe­siz aklın ve mantığın reddedeceği ‘..-r i.-;..- tevessül etmiş oluruz. Elbette ki, böyle bir hareket tarzı ne akla, ne de mantığa uygun olur. Zaten bir sahabinin hatalı bir ha­reketine, hatalı değildir şeklinde İtirazda bulunmak di­nin icablarından sayılamaz. Herkesin hatası olabilir. Her hatalı harekete de hata demek icab eder.

İşin esası şudur ki, bazı kimseler, meselenin bu cep­hesini bir tarafa bırakarak, Hazreti Osman’ın halife olu­şunu nazarı itibara almak suretiyle «işlerinin hiçbirisine itiraz edilemiyeceği» tezini ileri sürmek istiyorlar. Böyle bir şey, akla ve mantığa uymayan bîr iddia olur. Bu gibi Udİalar bir tarafa dursun, esasen biz, onun bütün icraatı­nın hatalı olduğunu söyleyemeyiz. Hilafeti devrinde o ka­dar çok ve hayırlı işler yapılmıştır ki, bunları göz Önünde bulundurmadan kendisi hakkında elbette ki hüküm veri­lemez. Hazreti Osman*ın (R.A.) devrinde yapılan iyi, gü­zel ve hayırlı işlerin hepsi de îslâmm medâr-ı iftiharıdır. Bu sebeple, siyasetinin hatalı olmasına rağmen, îslâm memleketinin bütününde veya herhangi bir yerinde ken­disine karşı gelmeyi hiç kimse aklından geçirmemektey­di. Ancak sayılı ve. muayyen zümrelerle belirli kimseler, malûm olduğu veçhile, bildiğimiz tarzda kendisine karşı gelmişlerdi!1.'”

Meselâ bir defasında halk, Busrâ hakimi Sa’îd ibni Âs’dan memnun olmadıkları için karışıklık çıkmıştı. Fa­kat halkın,ekseriyeti bu ayaklanmaya iştirak etmediği gi.: bi isyancıları da yalnız bırakmışlardır. îgte böyle bir hengâmede, Hazreti Ebû Musa Eg’arî, Hazreti Osman’ın (R.A.) emriyle kargaşalık çıkaranları yatıştırmaya git­miş;, isyancıları terkeden halk Halifeye karşı biatlerini yenilemişti. [159]

Demek oluyor ki, kargaşalık çıkaranlar birkaç yüz kişiden mürekkeb muayyen bir gruptan başka birşey de­ğildi. Şimdi bu gibi hadiselere bakarak «imik ayaklandı» demenin ne dereceye kadar doğru olduğunu artık siz dü­şününüz.

Bunun gibi diğer bir harekelin elebaşılarına da dil’ katle bakmak lâzımdır. Bunl-vr Mı.sn’, Küfe ve Basra halkıydı.

Fesatçılar, kendi aralarında gizli gizli yazışmak su­retiyle arkadaşlarını durumdan haberdar ettiler ve Haz­reti Osman’a karşı harekete geçmek üzere Medinede top­landılar.

Medine’ye gelmeden Önce de, Hazreti Osman’ı itham eder mahiyette koskoca bir beyanname neşrettiler. Bu beyanname, bütünüyle, aslı esası olmayan boş lâflardan ibaretti. İfadelerinin hiçbirinde mantıkî bir delil yoktu. Hatta Öyle şeyler söylüyorlardı ki, insan bugün onlan okurken güleceği geliyor. İşte kendi aralarında anlaşarak toplanan iki bin kişi… Hatta sayıları ikibin bile değil. Mısır, Küfe ve Basra’dan Medine’ye geldiler. Hiçbirisi de, ne geldikleri vilayetlerin, ne de memleketlerin temsil­cisi durumunda değildi. Sadece şuradan buradan toplan­mış şerirler kalabalığı… İşte böylece bir araya geldikten sonra, aralarında, tabir caizse, bîr nevi muhalefet parti­si teşkil ettiler. Medine’nin dış mahallelerine vardıkları zaman Hazreti Talha, Zübeyr ve Hazreti Ali’yi (Radiyal-lahü Teâlâ Anhüm) aralarına almak için çalınıp uğraştı-larsa da, Sahabilerin iteri gelenlerinden olun bu üç Zat-i muhterem, böyle bir kalabalığın elinde âlet olmak isteme­diği için, muvaffak olamadılar. Üstelik onlara nasihat ettiler ve dağılmaları tavsiyesinde bulundular. Bundan başka, Hazreti Ali (R.A.) ileriye sürülen iddiaları birer birer çürütüp reddetti, Hazreti Osman’ı (R.A.) temize çıkardı. O sıralarda Muhacirin ve Ensardan birçok zât Medine’de bulunmaktaydı. lalam memleketlerine ait isle­re bakar ve ihtilafları neüeelendirebiliılerdi. Bu zevat da isyancıların emelerine alet olmadı, onlara hiçbir zaman müzaherette bulunmadılar.

Hatta bazüarı isyancılara karşı geldi. Fakat bu gay­retlerin hiçbirisi faide vermedi. Nihayet bu güruh Medi­ne’ye geldi ve Hazreti Osman’ın (R..A.) evini muhasara ettiler. İstedikleri §oj Hazreti Osman’ın hilafet maka­mından çekilmesi idi. Hazreti Osman, makul ve mantıkî bütün şikâyetleri dinlemeğe, şikâyet mevzuu olan hu­susları gidermeğe hazır olduğunu kendilerine bildirdi. Ancak onların arzu ettikleri şekilde hilafetten çekilemi-yeceğini de beyan etti. [160] Bunun üzerine oşirra güru­hu, kırk gün sonra, korkunç bir kavga ve gürültü ko­pardı, öyle hareketlerde bulundular ki, o zamana kadar, Resulü Ekrem’in sallallahu aleyhi ve sellem Medİnosinde hunim benzerini ne kimae görmüştü ne de böyle bir şeyin olabileceğini aklından geçirebilmişti. Hatta, işi o kadar azıttılar ki, Müminlerin Annesi Hazreti Ümrnü Habibeye bile hakaret ettiler. Hazreti Aişe bu edepsizlikleri görün­ce, bu halin kendi başına da gelebileceğini düşünerek ve belki de hakarete maruz kalmamak endişesiyle Medineyi terketti, Mekke’ye gitti. Nihayet igi o kadar azıttılar ki, Hazreti Osman’ın (R.A.) evine karşı hücuma geçtiler ve bildiğimiz gibi onu şelıid ettiler. Hatta üç gün, mübarek cesetlerinin defnedilmesine mâni oldular. Bu da yetmi­yormuş gibi Hazreti Osman’ı Öldürdükten aonra evini yağmaladılar. [161]

Bunların gözüne, sadece Hazreti Osman ini batıyor­du? Yalnız ondan mı memriım değillerdi? Hayır hayır, lif defleri Üülefa-yı Ra^idin^t. Oalar lalamı Ja, islâm Hi­lafetini di;- is t emiyorlardı.

İsyancıların şikâyet ettikleri hususlar arasında ma­kul olanlar varsa bunlann hepsini yukarıda sıraladık. Şikâyet mevzuu olan meseleleri düzeltmek için bu şekilde hareket etmeye lüzum olmadığım delilleriyle bildirdik. Muhacirin ve Ensaruı birçoklariyle müslüuıarılanıı ileri gelenleri, o zaman, Medinude idiler. Asiler, bu zevat va-sitasiyle söyleyeceklerini söyler, meselelerini halledı-bilir-lordi. Onlarla konuşmak suretiyle Hazret i Osman’a (İt. A.) isteklerini anlatmak ve hatta kabul ettirmek imkânı­na mâlik İdiler. Nitekim Hazreti Ali, (RA.) l:urıdik:nn-j bu yolda tavsiyelerde bulunmuş, Hazreti Osman’ı (İt.A.) ikna edL’ci’ğiui varul etmişti. [162] Hatta Jiiizrcti AH (R. A.), Halîfenin, şikâyetleri dinktmiyerek makul ı:ı.-v;,p v;.t-memeai halinde h’Ac, hilafet makamından çr;kü;!u.-hi kın zorlanı.ıa^u.a şcr’aı; cevaz olmadı^mı da onbtra hil’.iii–misti, taksit zorbalar, Uazrctİ Osman’ın (R.A.) ıiiu de hilafet makamından ockilmotmii irili varlardı- Maibuki Uu, iğ bütün îrflfini âlcr::İ iie Jsiâm üikeltti haikuniı s’.ijıabi-

leceği bir işti. «lalam âlemi» ve «îslâm ülkeleri» dendiği zaman elbette ki, sadece o zamanki Basra’dan, Mısır’­dan ve Kûie’den toplanıp gelmiş iki bin kişiden az bir gü­ruh akla gelmezdi. Üstelik sayıları iki binin altında olan bu kısanlar, geldikleri ülkelerin mümessilleri bile değiller­di. Böyle olunca da bu güruhun Halifeden bir şey taleb etmeleri, ancak, şahsî bir mesele olar-ak mütealea edile­bilir ve «makamından çekil» talebinde bulunmaları yol­suz olur. Bu hususta onları haklı gösteren hiçbir delil ortaya konamaz. Hele o zaman, lalamın «Ehli Hail vel-Akd» i dururken, ve bu «Ehli Hail ve’l-Akd» bir zatı ha­life seçerek islâm anayasası gereğince hilafet makamına getirdikten ve bütün müslümanlar da bu halifeye itaat ettikten sonra birkaç kişinin veya bir güruhun halifeye karşı gelmesine, İsyana kalkmasına ve üstelik Halifenin azlini taleb etmesine müsaade edilemezdi. Kendilerine bu hak verilmemişti ve verilemezdi de. Hele hiçbir nıüsbet vasıfları olmayan, herhangi bir ülkeyi temsil etmeyen bu gibi insanlar bahis mevzuu olunca, iş büsbütün gayri ca.-iz görülür. İsterse yaptıkları itirazların hepsi de haklı olsun.[163]

Bundan başka, zorbalar bu kadarla yetinmedi. Yal­nız Halifeyi azletmeye yeltenmekle kalmadılar, hatta onu öldürdüler, evini dağıttılar. Hazreti Osman’a (R.A.) is-nad ettikleri ve günah dedikleri şeylerin en büyüklerim bizzat kendileri irtikâb ettiler, islâm Şeriatına göre bir kimsenin kanının dökülmesi haram ve günahtır. Fakat isyancılar bir müslümanın kanma girmekten de çekin­mediler. Nitekim Hazreti Osman Radiyallahü Teâlâ anh:

«İslâm Şeriatı gereğince, ancak muayyen ahvalde bir kimseyi öldürmek im kâm vardır. Ben, katli nıücib cürümlerden hiç birisini işlemiş değiüm ki müslümanlar beni öltlürebilsinler? Nasıl olur da benim kanun onlara helâl olabilir?» [164] demişti. Fakat şeriatın ismini ağız­larından düşürmeyip Hazreti Osman’a (R.A.) şeriat na­mına itiraz yağdıranlar, şeriatı bizzat ayakları altına aldılar, yapılmayacak işleri de §eriat namına yapmaktan çekinmediler. Sadece, şeriatçe helâl olmayan kanı dök­mekle kalmadılar, şeriatçe helâl olmayan malları bile yağma ettiler.

Burada bir nokta dah- vardır:

Bazı kimseler şöyle bir fikri ileri sürebilirler, derler ki «Neden Medine halkı, asilerin bu hareketlerini ta* it) ediyor ve yaptıklarına mâni olmuyordu?» Biz de deriz ki, zorbalar Medine’ye ansızın gelmişlerdi. Gelir gelme? de şehrin kilit noktalarını tutmuşlardı. Yani yehri, bir ne­vi Kontrolleri altına almışlardı. [165]

B^akat bütün bunlar bir tarafa, o devirde, zorbala-1 rın, boylu büyük vo küstahça bir ise teşebbüs edebileceği kimsenin aklından ve hayalinden geçmemişti. Geçemez­di de. lyte hadise, Medine halkının kar^usma, hiç beklen­meyen, birdenbire parlayan bir şimşek gibi gıktı. Şaşırıp kaldılar. Sonra vaziyetin safahatını görünce «Neden mü­dafaa edemedik» diye pişman oldular. [166]

Herşey bir tarafa, fakat Hazreti Onman bile, hadi­senin bu şekilde gelişeceğini heaablayamamiHti. Aksi tak­dirde mutlaka birşeyler düşünür, kendisi İçin, müslihnar.-ların, «Peygamber Şehri» nde birbirleriyle muharebe et­melerini herhaldde istemezdi. Hatta Hazreti Onman Îıoi* taraftan askerler getirtebilir ve Medinede karışıklık çı­karanların hadlerini de bildirebilirdi. Fakat O, neticenin böyle bir şekle gireceğini tahmin -edememişti. Nitekim Hazreti Zeyd İbn-i Sabit, (R.A.) bütün Muhacirin ve En-sar’ın kendisini kurtarmak İçin savaşmağa hazır oMu-ğunu geiij) bildirdiği zaman Hazreti Osman (Iİ.A.) şöyle buyurmuşlardır;

— «Eminal’-Kitâl, felâ». Savaş, mı? Hayır.

O, Hazreti Ebu Hureyre (R.A.) ile Hazreti Abdullah ibn-i Zubeyr’e (R.A.) sarahatle, savuşmak isU;me<ii’7,-ni söylemişti. Hazreti Osman’ın evinin civarında .savaşabi­lecek ve savaş kabiliyetini haiz 700 kadar kinini: de var­dı. Fakat Hazreti Osman, (R.A.) son dakikaya kaılu1, bunların savaşa girmelerine mâni nlclu. [167]. İşin hüia-

sası şudur ki, Hazreti .Osman, bu nazik zamanda, tama­men bir halifeye yaraşacak şekilde hattı hareket takib etmişti. O padigahçı ve saltanatçı bir kimse gibi davran­mamıştı. Bunun için, diyeceğiz ki, Hazreti Osman’ın ye­rinde herhangi bir padişah olmuş olsaydı, kendisini ve iktidarını kurtarmak için her çareye baş vurur ve her türlü teşebbüsten geri kalmazdı. Medine’nin taşı toprağı duman olacakmış, elbette ki bunu düşünmezdi, Ensnr ve Muhacirinin katliâm edilmesi umurunda olmazdı.

Ezvacı Mutahharat hakarete ugrayacakmış, Peygam­ber Mescidi dağıtılacakmıg, bunların hiçbirine ehemmiyet vermezdi. Fakat Hazreti Osman Farlişnh değildi. O, bir halife idi. Hem do Hulefây-i Raşidin’den biliydi. Allah’­tan korkan, en küçük teferruatına kadar Allah’ın buy­ruğuna itâât etmekte olan bir halife. Allah’tan kork.tn bir idarecinin ve bir hükümdarın ne yapması Ifmınsa hap­sini yapmıştı. İktidarını, hakkın emrine uygun şekilde. son haddine kadar korumuştur. Canını feda etmiş amma imanına halel getirmemişti. Bir miislümana ail işleri;) hepsini ifa ot mis Ur. Bunun için Hazreti Osman tR.A.) •Hulefa-yi Rnşidin’dondir, her miislüman tarafuulîi’n tî”. kalben sevilen kimselerden… [168]

Üçüncü Merhale

Hazreti Osman’ın (R.A.) şehadetinden sonra Me­dine halkı başsız kaldı. Karışıklık, kargaşalık ve anarşi devri başladı. Ümmet, liderden mahrumdu. Memleketin-idarecisi yoktu. Bir tarafta, Merline.ye dışardan gelmiş olanlar, diğer taraftan Muhacirin, Ensar ve Tabiin . Birbirine karışmış vaziyette. O devirde itilâm dünyası oldukça genişti. Rum hududundan Afganistaiıa ve Şima­lî Afrika’ya kadar uzayan koskoca bir ülke, hiç, başsız, lidersiz kalabilir mi? Igto bunun için alelacele bir halife seçmek icab ediyordu. Bu seçimin, zaruri olarak, Mgdi-nede yapılması lâzımdı. Zira memleketin o zamanki mer­kezi Modine idi, Islâmin ileri gelenleri bu şehirde bulu nuyorlardı. Ehli Hal ve’1-Akd’da Medinede idi. Bu zevat Öyle bir şahsiyet belirtiyorlardı ki, biat etikleri kimseyi, islâm âlemi, canü gönülden halife olarak kabul ederdi. Zaten Medine’den çıkarak, uzun uzadıya, îslâm âleminin uzak ülkelerine haber ulaştırmanın imkânı da yoktu. Bundan başka, böyle büyük bir memleketin başsız kal;sm-at çeşitli tehlikelere yol açabilirdi. Derhal, en rcüuasib kimseyi bulup işbaşına getirmek icab ediyordu. Tabiatiy­le böyle bir kimse, idareyi eline alır almaz, yukarda bahs­ettiğimiz, tehlikeleri de önlemiş olacaktı. Bu suretle mem­leket, dağılıp parçalanmaktan kurtulacaktı.

O sırada, Hazreti Ömer tarafından hilafete namzet gösterilmiş bulunan altı sahabiden dördü hayatta idi. Sa-lıabüerin ileri gelenlerinden ve ümmetin en güvendiği kimselerden olan bu dört zat, Hazreti Ali, Hazreti Zubeyı* Hazreti Talha ve Hazreti Saad ibn-i Vakkas (Radiyal-lahü Tealâ anhüm ecma’în) idi. Hazreti Ali bu zümrenin başında, birinci mevkii işgal ediyordu. Hatırlanacağı üze­re, Hazreti Ömer’den sonra, Hazreti Abdurrahman ibn-i Avf, «hilafete kimin daha münasib olaeağmu tesbit et­mek üzere, halkın nabzını yoklamaya çıktığı zaman. Hazreti Osman’ı müteakib en fazla itimad reyini îîaz-reti Ali toplamış bulunuyordu, işte bunun için, Hazreti

AH, herkes tarafından hilafete en layık zat olarak tanı­nıyordu. [169]

O sıra, yalnız Medine’de değil, bütün îslâm âleminde Hazreti Ali’den (R.A.) başka bu vazifeyi daha iyi göre­bilecek bir kimsenin bulunmadığına dair umumî bir ka­naat vardı. Hatta diyebiliriz ki, eğer o zaman, bugünkü modern usullerle bir seçim yapılmış olsaydı mutlaka Haz­reti Ali kazanacak ve reyleri toplayacaktı.[170] Elimizde bulunan muhtelif rivayetlerden de anlaşıldığı gibi. Re-sululLah’m (S.A.V.J sahabileri ve hatta diğer Medine halkı, bu işlerin lidersiz yürütülemeynciğini açıktan açığa söylerlerken Hazreti Ali’den do bahsediyorlardı. Onlar Hazreti Ali’den (R.A.) söz ederken Resul’e (S.A.V.) ya­kınlığı kadar diğer faziletlerini de sayıp döküyorlardı. Fa­kat kendisine hilafet makamını teklif etlikleri zaman; O, ille önce bunu kabul etmedi. Halta bu gibi teklifleri mü-trnddit defa reddetti.

Halk kendisine biat etmek hususunda ısrar ediyor­du. Hazreti Ali (R.A.,) de mütemadiyen reddediyordu. Nihayet halkm aşırı ısrarı karşısında dediler ki:

«Itıı, «i/n gizli luıtîedilecek işlerden* değildir. Evimde de olamaz. Fikrînizde ciddîyseniz, benim do bu vazifeyi etmemi istiyorsarız bütün nuislümanların rızasının şart iv.»

Böylece halkın bu meseleyi halletmek üzere Peygam­ber Mescidinde toplanmasına işaret buyurdular.

Halk toplandı. Muhacirin ve Ensarın ileri gelenleriyle bir armia müalümanlar kendisine biat ettiler. Hazreti Ali böylece halife segildi. Ancak bu toplantıda mevcud bulu­nan aahabilerden, bir rivayete göre 17, diğer bir rivayete göre de 20 kişi biat etmedi. [171]

Bu mesele bize gösteriyor ki, Hazreti Ali, (R.A.) biat hususunda kendisinden evvelki Hulefa-yi Raşid-in’in usulünü aynen tatbik etmiş, ve onların tuttuğu yoldan gitmi§tir. O, hilafeti, hiçbir zaman zorla ele geçirmeğe kalkmamıştı. Bilakis halk toplanmış, serbestçe, gönül hoşluğu ile müşavere ederek Hazreti Aliyi (R.A.) halife seçmişlerdir. Sahabilerin büyük bir ekseriyeti de kendi­sine biatte bulunmuştur. Daha sonra, Şam müstesna, bü­tün islâm alemi onun hilafetini resmen tanımıştır, İmdi, nasıl ki Hazreti Sa’ad ibn-i Ubâde’nin biyat etmemesi, Hazreti Ebu Bekir ile Hazreti Ömer’in halifeliklerini meş­ru olmaktan çıkarmazsa, bunun gibi, birkaç kişinin biat-ta bulunmaması da Hazreti Ali’nin (R.A.) hilafetinin meşruiyetine halel getirmez. Sadece 17 yahut da 20 i.işi­nin biattan kaçınması hilafetin meşruluğuna mâni teşkil edemez. Kaldı ki, muayyen bir grubun bu şekildeki ha­reketleri esas itibariyle kanunsuz bir davranıştı.

Onlar îalâm nizamını iyi duşünaelerdi biat etn;eîc; i-rıin zarurî olduğunu da anlamış olacaklardı. Zira, bu bir­kaç kişinin biattan kaçınması, aslında menfi bir tavır takmmaktan başka bir mana ifade etmez. Hilâfetin mf-‘-ı ve kanuni mahiyetini ise asla zedelemez. Ayrıca şunlar sorulabilir:

Acaba seçilmiş bulunan bu «İslâm Halifeai’nden baş­ka bir halife mi vardı yeryüzünde? Ona mı biat edilecek­ti? O takdirde normal usullerde seçilen yeni halifeye bi­at edilmemesinin sebebi ne olabilirdi? Yoksa hilafet ma­kamının bir müddet için boş tutulması mı icab ediyordu ki, biyattan kaçınılıyordu? Eğer bu suallerin hiçbiri varit değilse, o takdirde, bu demektir ki, bütün miislümanîa-rm, daha doğrusu müslümanîarm kahir ekseriyetinin tasvib etmiş bulunduğu yeni halifeye, bu zevat inanamı­yor, yahut inanmak istemiyorlardı. Yahut ta böyle ha­reket etmekte hususî bir maksadları vardı. .

Böyle menfî bir tavır, ümmet işlerinin çok nazik bir anına tesadüf ettiği için ayrıca ehemmiyetlidir. Zira, bir taraftan meşru ve kanunî usullerle, yani seçimle işbaşı­na gelmiş bulunan Iîülcfa-yi Raşidin’in üçüncüsü şehid edilmişti. Diğer taraftan da devam edegelmekte olan an’-aneler bozulmak istenmiş ve î.slâmm vaziyeti nazik bir safhaya* girmişti, işte bu durumda, biyat etmeyenlerin hareket tarzı, ümmeti, hilafet nizamından ziyade «lııral-iîîi» ve «miilfıJıiyct», yani «padtşnhçıJik» tarafına yönelt­mekten başka bir mâna ifade edemez.

Burada mühim bir nokta daha vardır. Hazreti Ali’yi (R.A.) halife yapmak isteyenler arasında çeşitli zümre­lere monsnb kimseler vardı. Bilfiil Hazreti Osman’ı. (R.A.) katleden gtırûha dahil olanlarla birlikte katli tali rik etmek suretiyle, dolayısiyle cürme iştirak etmiş bu­lunanlar da bunlar arasındaydı.

Bu karışık devrin biiüin ağırlığını ve günahını, bu suretle, omuzlarına yüklenmiş olanların yanıbaşmda di­ğer bir zümre daha vardı ki, Onlar kargaşalığın yatıştı-rılması için çalışıyorlardı. Halifenin seçilmeainden başka bir çare olmadığını yakinen müşahede ettiklerinden hare­kete geçerek durumu kurtarmanın yolunu aradılar. Za­ten düşünen bir insan, devrin şartlarım nazari itibarc ai-dığı takdirde varacağı lanaat §u olabilirdi ki, vaziyeti kurtarmak için bir an evv^i halifenin sc “misindim başka’ çıkar bir yol mevcut değildir. Şurası da muhakkaktır ki, eğer o zaman, bütün müalümanlar, elbirliğiyle Hazrcti Ali’nin (E.A.) etrafında toplanmış obalardı, ona biyaL etselerdi elbette ki O, iş başına geldikten sonra, Osman’ m katillerini arayıp bulacak ve onları eczasız bırakma­yacaktı, îşte bunu düşünen bazı kimseler ortalığı kai ıh­tırmağa devam ettiler ve Hazreti Ali (H.A.) ile di;j,L-rkri arasmda ihtilaf çıkarmanın yollarını arayıp buldular. Neticede de bu talihsizlik bildiğimiz şekilde muyJ uı . çıktı.

ikinci nokta, sahabilerin bazı ileri gelenlerinin Haz­reti Ali’ye (R..A.) biyat etmek hususunda çekinge-ı dav­ranmalarıdır. Böyle hareket etmeleri, Zevat-i Kiramın son derece hüsnü niyyet sahibi olduklarına ve ihtiyatkâr-lıklarma delil olarak gösterilir, fitne ve kargaşalığa mâ­ni olmak için bu şekilde davrandıkları söylenirse de doğ­ru değildir. Zira, tarih bize göstermektedir ki, son dere­ce hüsnü niyyetli olmalarına rağmen, hareket tarzları sebebiyle onlar, ileride nice nice fitrielerin doğmasına âmil olmuşlardır. Zira bu zevat ümmet içinde nüfuzlu kimselerdi. Arkalarında binlerce, on binlerce insan vardı ve kendilerine itimad ediyorlardı. Bu gekilde hareket edip hilafet hususunda çekingen davranmaları Hulefa-yi Ra-şidin tarafından getirilen halifelik usûlüne karşı müslümanlann itimadlarının .sarsılmasına sebep oldu. Müslü­manlar, Hulefa-yi Raşidîn’in usulüyle yeniden halife se­çecekleri ve Hazreti Aliye (R.A.) yardım edecekleri yer­de, maalesef talihsizlik sebebiyle, kargaşalıkların çıkma­sına vesile oldular.

Üçüncü ‘noktaya gelince: Bu da, Hazreti Osman’ın {R.A.) kan dâvasını ortaya atmak meselesidir. îki züm­re, iki taraftan ayaklanarak Hazreti Osman’ın (R.A.) ka­nını istemeye başladılar. Bir taraftan Hazreti Aişc ile Ta İha ve Zübeyir, (R.A.) diğer taraftan da Muaviye.. Biz hor iki zümrenin makam ve vaziyetlerini, elde etmiş oldukları farklı hususiyetleri göz Önünde bulundurarak, iki tarafın bu mevzudaki hareketlerini mütalea etmek suretiyle, taraflarca yapılan işlerin kanıma uygun bir şe­kilde cereyan etiğini söyliyemiyeceğiz. Şurası da unutul­mamalıdır ki, artık cahiliyye devrinin kabile nizamı çok-tan ortadan kalkmıştı. O nizâm’da, öldürülen bir kimse­nin, kanını, yakınları, istemeye kalkabilirdi. Böyle olunca da ayaklanmalar başlar, tarafların birbirleriyle .muha­rebe etmelerine kadar iş ilerlerdi. Amma beri tarafta ka­nun ve nizamlara bağlı, kanun ve nizamlarla kurulmuş bir hükümet, bir devlet vardı. Bu devletin bütün işleri, her hususta, yine kanunlarla tâyin edilmişti. Devletin ka­nunlarına göre, öldürülen bir kimsenin- kanını istemek hakkı, ancak ölenin veresesine tanınmıştı. Üstelik bu, vâ­risler arasmda da halen yaşayanların, hayatta olanların hakkıydı, iş böyle olunca, şimdi, haksız yere öldürülmüş bulunan yakm akrabalarının katillerini veya mücrimleri yukalayjp cezalandırmayı, devrin hükümetinden ancak Mirasçıların taleb etmesi icab ederdi. Hükümet de, elbrt-!e ki. kal.il ve mücrimleri bularak tecziyelerini sağlardı. f ;£rr îmanın hükümeti katilleri bulmak ve tecziye etmek huauaunda göz yumar, müsamaha gösterir yahut ta gevşek davranma yoluna giderse, o zaman, maktulün mirasçılarının ne yapacakları ve ne şekilde şikâyette bu­lunacakları da kanunlarla teabit edilmiş bulunuyordu. Zira lalanı Şeriatı, devletle vatandaşlar arasında vuku bulan ihtilafların ne şekilde halledileceğini, vatandaşla-rm hükümetten nasıl şikâyette bulunacaklarını usıiin dairesinde beyan etmişti.

Şimdi, Hazdeü Ali (R.A.) ya devrin nıu^ru ve kanu­nî halifesi idi, yahut ta değildi. ICğer Ü, Meşru ve kanu­nî halife değilse mücrimleri nasıl yakalayacak, ikiüii ve ne hakla tecziye edecekti? İleni hangi aelahlyetk1- yaka­lamaya kalkacaktı onları-? Yuksa Hazret i Ali vR.A.) zorba bir kabile reiüi mi idi ki, canma iatediği kimiyi, kanuna uygun olyuıı vuya olmadın, suelu oİüı.ii vt.ya ukV auıii, yakalasın da «Keyfim böyle ist<‘dL> diyt; cozal^iiuir-maya kalksın? Buradaki kanunsuz davranışın a.atbiik-İcrinden biri de şudur:

Bu zümrelerin hepsi, yani Hazrelİ Osman’ın kaıuı.ı isteyen zümre, bunun yanında .ayın talebi tekrarlayan diğer bir zümre, eğvr ieab etseydi böyle bir laie-bile bu­lunmaya kanunen sclahiyetli kimselerden muttuk kil bir başka zümre, ayrıca mücrimler, devrin halifesi, işbaşın­da bulunan hükümet kadrosu, hep Medine’de bulnnuy^r-lardı. O halde bu meselenin Medine’de lıaik-dilnu-sı /.am-rî değil miydi? Basra’ya kadar gitmekten, orada adamlar toplayarak ortalığı velveleye vermekten makaad ne idî? jşte bunun neticesinde «bir* kan İstiyoruz derkrn otıbin-leree insanın kanı döküldü ve bir yığın, inhan da luıksız yere telef oldu. Memleketin nizam ve asayişi bozuldu.

late biz, bu hususları göz ününde tuttuğumuz zaman.

İlahî Şeriati bir tarafa bırakınız, fakat en basit mantık mizanlariyle bile, hadiselerin kanunsuz bir şekilde cere­yan etmiş bulunduğunu teabit edebilir, mantık ölçülerine uymadığını söyleyebiliriz.

Birinci zümrenin yaptıklarından çok İkinci zümrenin hareketleri kanunsuzdu. Yani Muaviye’nin hareketi,.. Bu, onun «Muaviye ibn-i Ebû Sufyân» olması bakımından değü, «Şam valisi» olması sebebiyle kanunsuzdu. Yani Muaviye’nin, Hazreti Ali’den (R.A.) Şam valisi sıfatiyle, Hazreü Osman’ın (R.A.) kanını istemesi tamamen kanun­suz bîr talebdi. Onun bu şekildeki hareketi, merkezî hü­kümete itaatsizlikte bulunmak demekti. Muaviye, o zaman elinde bulundurduğu vâliîik kudretini kondi şahsî men­faati için kullanmış oluyordu. Bunun da kanunsuz bir hareket olduğu meydandadır. Muaviye, Şam valisi ola-, rak merkezî hükümetin bir elemanı îdi. Osman’ın katil­lerinin tecziyesini merkezi hükümetten taleb etmesi, ka­nunen kendisine düşmeyen bir vazifeydi.. Hatta işin gari­bi şudur ki, Muaviye, meşru ve merkezi hükümetten Os­man’ın (R.A.) katilerinin bulunmasını ve cezalandırıl-maşım talr>b etmekle kalmıyordu, «Bu katilleri bana ve­rin, cezalarını ben-vereceğim» diyordu. Ne hakla? Ni­çin? Orası belli değildi. [172]

îgto bu ve benzeri di£er hadiseler îslâm hükümetini, îfilâmî karakterinden uzaklaştırıyor, cahiliyye devrinin kabile hükümetleri şekline götürüyordu. Sumu ^a “nazari itibara almak lâzımdır ki, ÎTazrcü Osman’ın (R.A.) ka­nun İHtomek, Munviyrdon önce, Hazreti Osman’ın (R.A.) meşru vo kanımı mirasçılarına düşen bir hak idi. Buna kargı, Muaviye’nin, «Hazreti Osman’ın (R.A.) akrabası» olduğu ileri sürülecek olursa deriz ki, b.u kaçıncı derece bir akrabalıktır? Bunu hesaba katmak lâzımdır. Bundan başka Muaviye, Hazreti Osman’ın (R.A.) kanını şahsî akrabalık sıfatiyle isteyebilirdi amma Şam valisi olarak değil. Hazreti Osman’ın akrabası bulunan şahsın Ebu Sufyan oğlu Muaviye olduğunu nazari itibara almak lâ­zım gelir. Yoksa Şam valisi olan bir kimse sıfatı ile de­ğil. Muaviye ancak bir ferd olarak Müslümanların Hali­fesinin huzuruna çıkar, akrabası olan Osmanın katilleri­nin bulunup cezalandırılmasını —kendisine teslim edil­mesini değil— halifeden, halifelik sıfatı ile rica edebilir­di. Şam valisi vasfı iğinde böyle bir talebde bulunmak onun hakkı ve kanunen yapabileceği bir hareket değildi. Kanunen yapacağı iş, usul ve kaide gereğince, zamanın halifesine biyat etmek üzere Medineye gelmesi, yahut haber göndermek suretiyle biyat ettiğini bildirmesi idi. Zira zamanın halifesine, Muaviyenin idaresi .altında bu­lunan bölge hariç, bütün islâm ülkeleri teslim olmuş ve hilafetin Hazreti Ali’ye geçmiş olduğunu kabul etmişler­dir. [173]

Fakat O, ne kendisi, ne de idaresi altında bulunan 1 yerlerin halkı Halifeye itaat etmemelerdi.

İtaat şöyle dursun, Muaviye, idaresi altında bulunan ülkelerdeki askerleri devlet merkezine karşı kullanmaya yeltenmiştir ki buna «isyan» dan başka bir isim verile­me a. –

tayan ise kanun ve nizamlara muhalif bir iştir. Bura­da eski cahiliyye usullerinin de hortîadığına şahid oluyo­ruz. Yani katilleri yakalayıp kanunî cezalara çarptırmak yerine «Bize verin, istediğimiz gibi kısas yapalım» den­mektedir.

Eu meselenin sahih ve şer’î ölçülerini merhum kadı Ebu Bekir ibn El-Arabî, Ahkâm el-Kur*an isimli kitabın­da şu şekilde beyan eder:

«Hazreti Osman’ın (fi.A.) sebatlı-ünden stmra halkı İmamsız bırakmak Unktim yoktu. Nitekim, imamet işi, Huzreti Ömer’in (R.A.) seçilmeleri İçin vaküyle namzet Kostermi* olduğu zevattım hayatta kalmış olun şahıslar Üzerinde dükümü uy ordu. Fakat onlar bu vazifeyi kabul etmekten çekmiyorlardı. Hazreti Ali (U.A.) hilafete di­ğerlerinden daha lâyık görülüyordu. O, nnisl umanlar in birbirlerinin kanını dökmekten ve fesad çıkarmaktan vaz­geçmeleri, kargaşalıkların yatışması, din ve milleti tela­fisi mümkün olmayan zararlardan korumak için bazı yurtlarla bu işi kabul etmeğe razı oldu. Şam halla da, lîazretî Osman’la (1İ.Â.) -katillerinin yakalanarak cezalandınlruasi garti ile kendisine biyat edecekti. AH (K.A.) omlara $Öyle dedi: «JÜk Öuce biyatı kabul edin, biyat ediu, sonra da hakiuıım isteyin, j>es.iü vo şartlı bi­yat caiz değildir.» Fakat buzdan biyat ettikten üoura, ge­lip dediler ki:

«Biz, Osman’ın (K.A.) katillerinin, sabalı aksam, gö-zümijzuit önümle rahat rahat gezdiklerim görmek istü-miyoruz.»

Bu hususta Huzreti Ali’nin (E.A.) fikri doğru ve kanuna uygundu. Zira, O, daha işin başındayken, Oaman’-111 (R.A.), katillerinin kimler olduğunu aramağı. tercih elmiş olsaydı, o zaman, bazı sebebler dolayısiyle kabileler birbirine girer, ortalık karıdır, dahilî harp bağlamış olur­du. Dunun için, Hazreti Ali, (R.A.) hükümetin vaziyeti­nim sağlamlaşmasını bekledi ve idarenin yerine oturmalı­na kadar sabretmek istedi.

Memleketin vaziyeti İstikrar bulduktan ve işler dü­zeldikten, sonra Hu2reti Ali, (R.A.) elbetteki Osman’m (R.A.) katillerinin hesabım görecekti. Ve devletin yü-rü flütte olan kanunları gereğince lüzumlu tahkikat ya­pılacaktı. Ümmetin âlimlj’i arasında da, idlerin bu ^e-kiıJü halledileceği hususuı.da, hiçbir yey ihtilaf» yoktu. Yani devlet reisine kısası’ geciktirmek veyahut ta icra tarihini tayin etmek husufunda seiahiyet tanımniylı. Devlet reiüi, zaman ve zeminin maslahatı ve iktizası ge­reğince, bazı ilerde şahsî fikrîne göre hareket edebilirdi. Nitekim de bahis mevzuu hadise bu novi’denüir.

Bu mesele, Hazreü Talha ile Hazreti Zübeyir (II.A.) hakkında da variddir. Bu iki zat Hazreti Ali’-nİn (R.A.i hilafetine itiraz etmiyorlardı. Hilafetten çekilmesini de istemiyorlardı. Oniar, evvelâ Hazreti Osman’ın (R.A.)

katillerinin yakalanıp cezalandırılın asını, daha sonra di­ğer iğlere tevessül-edilmesini ileri sürüyorlardı. Fakat Hazreti Ali (R.A.) kendi fikrinde ısrar ediyordu. Zaten doğru ve isabetli olan da onun fikriydi.»

Kadı Hazretleri (Ebu Bekir ibn-i’El-Arabî) sözüne devamla aşağıdaki âyeti kerimeyi tefsir ve şerh ederek, diyor ki: (Sureyi Hucurat Ayet 9)[174]

«Hazreti Ali, (R.A.) bu vaziyet karşısında, bahsi geçen ayet gereğince işi idare etmek istemişti. îsyancıla-ra karşı savaşmak hususunda «İmamın kendi reyine go-rc hareket edebileceğini» göz Önünde tutmuştur. Diğer­leri ise isteklerinde haklı değillerdi. Zira istiyorlardı ki, Hazreti AH (K.A.) sözlerini ve taleblerini kabul etsin ve derhal Hasreti Osman’ın (R.A.) katillerini yakalasın ve kendilerine teslim’etsin. Fakat Hazreti AH (IÎ.A.) bu zevatın taleb ve dileklerini, faraza esastan kabul etmemiş olsaydı dahi, yine de ortalığı karıştırmağa ve memleket­te kargaşalık çıkarmağa haklan yoktu. Çünkü hareketle­ri yine de kanunsuz olurdu. Hazreti Ali’yi” (R.A.) bu me-seîeden dolayı hilafetten azletmek işi bu zevatın değil, umum müslumanîarın (ammeyi müslimin) hakkı İdi.» [175]

Dördüncü Merhale

Bu üç münasebetsiz vaziyet karşısında Hazreti Ali, .{R.A.) yine de Hulefa-yi Raşidin’in usulü gereğince, işleri devam ettirmeğe başladı. Hazreti Ali, (R.A.) vazifeye başladığı zaman, kargaşalık çıkarmış bulunan iki bin ki­şi henüz Medine’de bulunuyorlai’dı. O sırada Haz­reti Talha ve Hazreti Zubeyir ile Eshabdan birkaç zat birleşerek halifenin huzuruna geldiler. Dediler ki:

«Biz, hadleri icra etmek partiyle, tamu biat etleriz. Şİindi sen suçluları cezalandıracak ve Hazreti Osman’ı» (K.A.) katiline kısas yapacaksın.»

Hazreti AH (R.A.) da

«Kardeşlerim! Sizin bildiğinizi ben de biliyorum. Bunları şimdi nasıl yakalarım? Henüz vaziyetmıizi dü-zeltementiş ve temâmîyle kuvveti elimize geç irmemişiz. Bunları yakalayacak ve cezalandıracak imkânumz yok. Bu iş için bîr müddet beklemek lâzımdır. Siz eğer bu­nal çaresi bulabiliyorsanız, bizzat harekete geçiniz, suç­luları yakalıym getiriniz.» dedi.

Cevablan:

«Biz yapamayız» dan ibaret oldu.

Bunun üzerine Hazreti Ali (R.A.) buyurdu ki:

«Allah’a yemin ederim ki ben de sizin düşündüğünüz­den bajka bir§ey düşünmüyorum. Hadiseler bir parça sükunet bulunca meselenin nasıl halledildiğini görecek­siniz. O zaman karışıklıklar ortadan kalkar, hak ve hu­kuku iade etmek kolaylaşır.» [176]

Bundan sonra, bahsi geçen iki Sahabeyi Kiram, Haz­reti Ali (R.A.) den müsaade alarak, Mekke’ye gittiler..

Orada Hazreti Ayşe1 (R.A.) ile buluştular. Konuşup’ an­laştılar ve Hazreti Osman’ın (R.A.) kanını taleb etmek üzere Basra ve Kûfe’ye gitmeğe karar verdiler. Zira Haz­reti Talha ile Hazreti Ziibeyir’in (R.A.) o bölgelerde ta­raftarları çoktu. Asker toplayacaklar, sonra da t gelip Hazreti Osman’ın (R.A.) kanını isteyeceklerdir.

Kafile hazırlandı. Mekke’den Basra’ya doğru yola çıktılar. Beni Umeyye’den Sa’id ibn-i As ile Mervân ibn-i El-Hakem de kafileye katıldı. Murru’z-Zahran ‘(Vadiyi Fatıma) denilen mahalle vardıkları zaman, Sa’îd ibn As kendi adamlarına dedi :

«Osman’ın katillerini bulmak ve onun kanını almak istiyorsanız, o takdirde, sizinle beraber’bu orduda bulu­nan bazı kimseleri de öldürmeniz icab eder.»

«Orduda bulunanlardan» maksad Hazreti Talha Üe Hazreti Zubeyir (R.A.) ileri gelen bazı sahabilerdi. Bü-ni Ümeyye mensublarmın düşüncesine göre Hazreti Os­man’ın (R.A.) katilleri, sadece evini muhasara ederek onu Öldürenler değildi. Onlarm fikrîne göre Hazreti Os­man’ın (R.A.) aleyhinde söz söylemiş olan herkes, ayni zamanda, onun siyasetine, arada sırada da olsa itiraz et­miş bulunan şahısların hepsi katiller zümresine dahildi. Bundan başka Hazreti Osman’ın (R.A.) katli hengâmın-da Medİnede bulunup da katle mâni olmayan her şahıs mücrimlerden sayılıyordu.

Kafilede bulunan Mervân ise göyle söyledi:

«Hayır, biz onları (yani Talha ile Ziibeyir’i ve Huz-retİ Ali’yi) birbirleriyle muharebe ettireceğiz. Birisi mut­laka ötekini mağlup edecektir. Mağlub olmayan, galib gelen ise mutlaka zayıflamış olacaktır. îşte o zaman, koluyca unun hakkından da geliriz.» [177]. Bu meseleler bahis mevzuu ediledursun, kafile Basra’ya vardı. Basra ve Irak’da kendilerine birkaç, bin yardımcı buldular ve böylece bir ordu teşekkül etmiş oldu.

Diğer taraftan Hazreti Ali, (R.A.) Muaviye’yi yola getirmek maksadiyle Şam’a gitmek istiyordu. Basra’daki vaziyeti haber alınca, ilk önce oradaki.i§i halletmenin lü­zumunu düğündü ve o tarafa yöneldi. Fakat Hazreti Ali (R.A.) ile bir arada bulunan sahabilerin çoğu dahilî har­bi «fitne» telakki ettikleri için ona yardım etmek iste­mediler. [178]

Neticede, Talha, Zübeyir ve diğer kan dâvası peşin-.de koşanlar, bu kerre, Osman’ın (R.A.) katillerini bulup cezalandırmak yerine, Hazreti Ali’yi (R.A./ bekleyip onunla muharebe etmeyi tercih, ettiler. Hazreti Ali’nin (R.A.) yanında kalabalık bir ordu yoktu. Adamlarının miktarı azdı. l§te fitne, bu şekilde gün yüzüne çıktı.

Ummül-müminin Hazreti Ayşe ile Hazreti Ali’nin (R.A.) orduları Basra’nın dışında karşı karşıya geldi. O zaman işten anlayan bazı kimseler ve her iki tarafın iyi­liğini isteyenler, taraflarla konuşarak, iki müslüman zümrenin birbirleriyle muharebe etmelerinin doğru olma­yacağını söylediler. Nitekim anlaşma’ ye barış için müsa­it bir zemin de hazırlandı. Fakat, beriki tarafta, Hazreti Ali’nin (R.A.) adamları arasında Hazreti Osman’ın (R. A.) katillerinden bazı kimseler de mevcuttu. Diğer taraf­ta, yani Hazreti Ayşe’nin ordusunda ise «İki tarafı birbir­leriyle muharebeye tutuşturup birini diğerine ezdirmek siyasetini güdenler» vardı. İşte bu vaziyet karşısında ba­rış imkânları suya düştü ve bildiğimiz meşhur Cemel muharebesi vuku buldu. [179]

Cemel muharebesi henüz başlamadan evvel Hazreti Ali, Hazreti Talha ile Hazreti Zübeyir’e (R.A.) haber göndererek kendileriyle konuşmak istediğrni bildirdi. Bu iki zat-i muhterem teşrif ettiler. Hazreti Ali, (R.A.) on­lara Resulü Ekrem’in (S.A.V.) sözlerini hatırlattı ve mu-harebednn vaz geçilmesini bildirdi, Neticede Hazreti Zü­beyir (R.A.) muharebe meydanını bırakıp çekildi. Haz­reti Talha da (R.A.) Ön saflardan uzaklaşarak arka ta­rafa geçti. [180]. Ancak işin” bu şekle döküldüğünü gören Amr ibn-i Cermuz ismindeki zâlim ve şaki, Hazreti Zu-beyr’i (R.A.) öldürdü. Meşhur rivayete göre, Mervan ibn-i Hakem de Hazreti Talha’yı (R.A.) katletti. [181]

Her ne olursa olsun, muharebe başladı. îki taraftan onbin kadar insan öldü. işte bu mesele, Osman’ın şeha-detinden sonra, İslâm tarihinin ikinci talihsizlik hadise­sidir.

Bu vak’a, ümmetin siyasî nizamını bir parça daha hilafetten uzaklaştırdı ..ve mûlukiyet, (padişahçılık) ta­rafına yöneltmiş oldu. Hazreti Ali (R.A.) ile muharebe­ye girişen güruhun çoğu, Basra ve Küfe civarından top­lanmış kimselerden teşekkül etmişti. Şimdi şurasını da hesaba katmak lâzımdır ki, Hazreti Ali (R.A.) ve adam­ları tarafından öldürülmüş bulunan beş veya onbin in­san, bu bölgenin sakinlerinden olduğuna göre, bundan böyle Basra ve Küfe civarı halkının Hazreti Ali’ye (R.A.) sadakat göstereceğini düşünmek doğru olmaz. Elbette ki onlar, tarafsız bir şekilde düşünemeyecek ve Şam’dan gelecek olan Muaviye ordularına yardım edeceklerdi. Ni­tekim de böyle oldu. Sıffin ve ondan sonraki muharebe­lerde, Hazreti Ali’nin (R.A.) ordugâhında görülen ayrı­lık, gayrılık ile Muavr/o tarafında müşahede edilen it­tifakın sebebi, işte bu Cemel vakasıdır, diyebiliriz. Eğer 1du. hadise vuku bulmamış olsaydı, bütün fena şartlara ve aksaklıklara rağmen, İslâm tarihindeki Padişahçılık ha­reketinin yine de önüne geçilebilirdi. Cemel, ‘ hakikatte. Hazreti Ali ile Hazreti Talha ve Hazreti Zubeyir’in (R.A.)’ karşı karşıya gelmelerinin neticesidir ki, plânı, daha önce Mervan ibn-i Hakem tarafından hazırlanmıştı. Maalesef Mervan’ın tertib ettiği bu plân, Basra civarın­da, yüzde yüz müsbet şekilde neticelenmiş oldu.

Bu muharebelerde, Hazreti Ali’nin (R.A.) takib et­tiği hareket tarzının, tamamen, bir halifeye yakışacak ölçüde olduğunu ve bu suretle O’nun Hulefayi Raşidin yolunu takib etmiş bulunduğunu söyleyeceğiz. Bu davra­nış, alelade bir kiralın (melik), bir padişahın tavru hareketinden ve müstebid bir hükümdarın tutacağı yoldan büsbütün farklı ve ayrıdır.

Hazreti Ali (R.A.) ordularına, şu hususları bilhassa bildirmişti:

«Muharebeyi terketmek isteyenlerin peşlerine takıl­mayınız. Bırakın kaçsınlar. Yaralıların Üzerine saldırma­yın. Zaferi kazanırsanız muhalif zümrenin . ezilmesine gayret etmeyin. Zaferden sonra, her İki tarafın ölülerine cenaze namazı kilmız ve sehidlerine aynı şekilde hürmet gösteriniz.»

Hazreti Ali (R.A.), kendisiyle muharebe eden ordu­ların mallarını ganimet saymadı. Hepsini Basra Camii’ne getirtti. Halkı çağırtarak, herkesin kendi malına sahiç olmasını bildirdi. Fakat tam bu sırada etrafa bir haber yaydılar. Hazreti Ali’nin (R.A.), güya, Basra’nın bütün erkeklerini öldüreceğini ve kadınlarım da cariye yapmak istediğini bildirdiler. Hazreti Ali (R.A.) bu şayialara çok kızdı ve dedi ki:

«Benim gibi bîr insan, böyle bir muameleyi kâfirle-re bile reva görmezken, nasıl olur da müslümaniara kar­şı bu şekilde davranabilir.»

Hazreti Ali (R.A.) Basra’ya geldiği zaman, evleri­nin önünde toplanan kadınlardan küfürler işitiyor, yakı­şık almayan sözler duyuyordu. Buna rağmen Hazreti Ali (R.A.) askerlerine:

«Dikkat edin! Kimseye dokunulmayacak ve kimseye karsı tecavüz edilmeyecektir. Evlere zorla girilmeyecek, hiç kimseye ve hiçbir kadına taamız edilmeyecektir. Bu kadınlar, isterse sizin ileri gelenlerinize, yahut ümmetin büyüklerine küfretmiş olsunlar, isterse münasebetsiz sözler söylesinler Biz ancak, müşrik oldukları zamaü onlara taarruz edebiliriz. Yoksa kendilerine kafiyen sa-taşılamaz. Bunlar müsluman kaldıkları müddetle, nasıl olur da biz, onlara karşı taarruza girişebiliriz». [182] diye emretti.

Hazreti Ayşe (R.A.) ile birlikte mağlubiyete uğra­mış bulunan zümreye kargı son derece yumuşak davran­dı. Hazreti Aişe’ye büyük hürmet gösterdi ve kendisini Medine’ye gönderdi. [183]

Hazreti Zubeyir’in (R;A.) katili, bahşiş ve mükâfat almak ümidiyle Hazreti Ali’ye (R-.A.) geldi. Fakat O, Re-sul-ü Ekrem’in (S.A.V.) bir hadisini beyan ederek, ken­disinin «Cehennemlik» olduğunu haber verdi.

Ve Hazreti Zubeyir’in kılıcını görünce, buyurdu:

«Ah! Bu kılıç kaç kerre Peygamber*! (S.A.V.) koru­muştur.» [184]

Hazreti Talha’nm oğlunu buldurdu, kendisine bü­yük muhabbet gösterdi ve yanlarına oturttu. Arazilerini geri verdi. Ve dedi ki:

«Ünıid ederim ki, senin babanla ben, kıyamet günü, Hak Teüla’nııı Kurtuı-ı Kerim’de vaad buyurmuş olduğu muamele ile karşılaşalım.»

Ve şu .ayeti kerimeyi okudu:[185]

«Biz onların kalblerindeki küdurcti (gücenikliği) ber­taraf ettik, onlar kardeş oldular ve birbirlerinin karşısın­da taht üzerinde otururlar.» [186]

Beşinci Merhale

Hazreti Osman’ın (R.A.) şehadeti, hicretin 35. se­nesinin Zilhicce ayının 18. günü vuku buldu.

Hadiseden hemen, sonra, Numan ibn-i Beşir, Hazreti Osman’ın kanlı gömleği ile muhterem zevcesi Hazreti Naüe’nin kopmuş parmaklarını ele geçirip Şam’a, Muavi-ye’ye gönderdi. Muaviye bunları teşhir ederek halkı gale­yana getirmek için alet olarak kullandı. [187] Bu mesele bize açıkça anlatır ki, Muaviye, Hazreti Osman’ın kanı­nı istemek hususunda gayri kanunî yoldan yürüyordu. Yoksa Hazreti Osman’ın şehadeti haberi, halkın mütees­sir olmasına zaten kâfi idi. Gömleği ve parmaklan teş­hir ederek halkı kışkırtmağa her halde ihtiyaç yoktu.

Diğer taraftan, Hazreti Ali’nin (R.A.) hilafet maka­mına geçtikten sonra yaptığı işlerden biri de, hicretin 36. senesinin Muharrem ayının başında, Muaviye’yi Şam va­liliğinden azletmek istemesidir. Netekim Muaviye’yi azle­derek onun yerine Hazreti Sehl ibn-i Ahnef’i valiliğe tâyin buyurdu. Hazreti Ahnef, (R.A.) Şam’a gitmek üzere yola çıktı. Fakat henüz Tebuk mevkiine gelmişti ki, Şam ordularına mensub bir bölük süvari kendisini durdurdu ve: «Eğer sen Hazreti Osman (K.A.) taraîımlun geliyorsan başımızın üstünde yerin vardır. Hoş geldin. Yok, ba$ka birisi tarafından gönderilmişsen geriye dönüp gitmen icab eder.» [188] dediler.

Bu sözlerden sarahaten anlaşılıyordu ki, Şam valisi, yeni Halifeyi tanımak istemiyordu ve bunun için Hazreti Ali’nin (R.A.) valisine karşı takınılan tavır, ona açıkça verilmiş bir nota idi. Mesele Hazreti Ali’ye (R.A.) bildi­rildi. Hazreti Ali (R.A.), hem sahabi Ibn-i Ahnef’e (R.A.), hem de Muaviye’ye birer mektup yazdı. Fakat Muaviye bu mektuba cevap vermedi. Ancak hicretin 36. senesinin Sefer ayında, Muaviye, kaad-i mahsusla Hazreti Ali’ye (R.A.) bir zarf gönderdi. Hazreti Ali zarfı. açtı. İçinden mektub yerine boş bir kâğzt çıktı. Hazreti Ali (R.A.) mektubu getiren adama sordu:

«Bu ue demektir?»

Adamın cevabı şöyle oldu:

«Bu demektir ki, benim arkamda, Şam’da Osman’ın (K.A.) kanun istemek için toplanmış Gö bin asker vardır.»

Hazreti Ali (R.A.) sordu:

«Osman’ın (R.A.) kanını kimden istiyorlar?»

4xlam cevap verdi;

«Zati âlilerinin boyun damarlarından.» [189]

Bu, Şam valisinin sadece itaat etmemesi demek de­ğildi. Ayni zamanda valinin, askerî küveti, merkezi hü­kümetin aleyhine kullanmak istediği mânasına gelirdi. Onun nazarında Hazreti Osman’ın (R.A.) kanının ehem­miyeti yoktu. Osman’ın katillerinden kan istemiyordu. O, zamanın halifesinden kan istiyordu ve oha karşı .muha­rebe etmek yoluna gidiyordu.

Bu hareketlerin hepsi, sadece bir hadisenin neticesi idi:

Muaviye 1&-17 sene, aralıksız, Şam’da valilik etmiş­ti. Hem de öyle bir vilayette… Askerî noktai nazardan Şam, ehemmiyetli bir bölgeydi. Zira memleketin hudud noktasında bulunuyordu. Bu sebeble Şam valiliği, diğer tslâm ülkelerine nisbotle daha mühimdi. Tarihçiler bu hadiseyi o şekilde anlatırlar ki, tarih kitablarıni okuyan­lar, Muaviye’yi azletmek istemesiyle Hazreti Ali’nin (R.-A.) tedbirsizlik etmiş olduğu hükmünü çıkarırlar. Hatta «Hazreti Mugeyre ibn-i Şu’be Hazreti Ali’ye (R.A.) bu hususta fikir vermişti. M’iaviye’yi azletmemesini bildir-, misti. Hazreti Ali (R.A.) onu dinlemedi ve IVJııaviye’yi azletmek istedi.» derler. I’aftat tarih kitabları gözümü­zün Önündedir. Basiret.,sahibi bir insan, bu tarihleri dik­katle okuyunca meselenin iç yüzünü anlar. O zaman, ken­diliğinden meydana çıkan hüküm şudur: Eğer Hazreti AH (R.A.), Muaviye’yi Şam valiliğinden azletmek husu­sunda gecikmiş olsaydı mesele başka türlü cereyan ederdi. Ve pek de hoşa gitmeyen, neticeler doğururdu. Bu hâ­dise vuku bulduğu zaman şunu düşünmek icab eder; Acaba Muaviye nerede bulunuyor ve ne gibi bir makam işgal ediyordu? Sıfatı ne idi? Daha uzun müddet Şam va­liliğinde bekletilmesi, yaptığı işlerin perde arkasında sak­lı tutulması ve azil isinin geciktirilmesi ne gibi tehlikeler doğurabilirdi?

Hazreti Ali, (R.A.) bundan sonra, Şam’a hareket etmek üzere hazırlandı. Eğer o, bu vak’adan evvel Şam’a gitmiş olsaydı, ora halkını itaat altına alması, kendisi için, pek de zor olmayacaktı. Nitekim Ceziretul-Arab, Mısır ve Irak, Halifeye itaat etmişti. Yalnız Şam bu hu­susta gecikiyordu. Bundan başka, İslâm dünyasının hiç­bir yerinde, hiçbir kimse, bir valinin, îslâm Halifesine karşı isyan ederek kılıç kullanmasını hoş karşılamazdı. Hatta böyle bir davranış bizzat Şam halkından bile bek­lenmeyen bir hadise idi. Birieşsinler 3e kendi valilerini korumak için Islâmın Halifesine karşı kılıç kullansınlar… Fakat, geçen bahiste anlattığımız gibi Ûmmül-müminin Hazreti Ay§e (R.A.) ile Hazreti Talha (R.A.) ve Hazreti Zubeyir’in (R.A.) yaptıkları işler bu meselenin plânını tamamiyle değiştirdi. Dolayısiyle de Hazreti Ali (R.A.) Şam’a gitmek yerine, hicretin 36. senesinin Rabiulahir ayında Basra tarafına yönelmek mecburiyetinde kal­dı. [190]

Cemel muharebesi, hicretin 36. senesinin Cemaziela-hirinde vuku buldu. Hazreti Ali (R.A.) muharebe bittik­ten sonra Şam’a gitmek istedi. Fakat daha evel, Hazreti Cerîr ibn-i Abdullah el-Becelî (R.A.) vasıtasİ5’le Muaviye’ye bir mektub göndererek nasihatde bulundu, [191] Ümmetin ekseriyeti tarafından tasvib edilen hususları kabul etmesini, emirleri dinlemesini ve umum müslüman-larm tuttuğu yoldan ayrılmamasını bildirdi. O sırada Muaviye, bir müddet Cerir’i oyalamakla vakit geçirdi. Kat’î bir cevap vermedi. Şöyledir, böyledir diye işi salla­yıp durdu. Daha sonra Amr ibn-i As (R.A.) ile müşavere etti. Muaviye’ye şu şekilde tavsiyelerde bulundu:

«Hazreti Osman’ın (R.A.) kanından, Hazreti Ali’­nin (R.A.) mesul olduğunu söyleyerek muharebeye gire­ceğiz.»

Her ikisi de iyi biliyorlardı ki, Cemel vak’asıhd&n sonra Hazreti Ali (R.A.), vaziyetini sağlamlaştırmıştır. Bu sebeble onunla muharebe- edecek durumda değillerdi. Hele Irak halkı da Hazreti Ali’ye (R.A.) yardım ettiği takdirde, Şam ordularının durumu büsbütün bozulmuş olurdu. [192]

Bu arada, Hazreti Cerir (R.A.), Muaviye’nin işi sü­rüncemede bıraktığı müddet zarfında Şam’ın .ileri gelen­leriyle yakından görüşmek imkanını buldu. Hazreti Ali’­nin (R.A.), Hazreti Osman’ın (R.A.) kanından mes’ul olmadığını kendilerine anlatarak çoğunu ikna etti. Mua­viye bu durumdan telaşa düştü. Hazreti Osman’ın (R.A.) kanının Hazreti Ali’nin (R.A.) Üzerinde olduğuna dair birkaç şahid bulunup uydurulması için sahabilerden birini vazifelendirdi. Bunlar, ‘Şam halkının huzurunda Haz-reti Osman’ın (R.A.) kanımn mesuliyetini Hazreti Ali’ye (R..A.) yükleyecekler ve bu husuyta şehadette buluna­caklardı. Sahabî hemen i§e girişti, beş şahid hazırlayıp getirdi. Şahidler Şam halkının karşısına çıkarıldı. Haz­reti Ali’ni^ (R.A.), Hazreti Osman’ın (R..A.) katili oldu­ğu ileri sürüldü. [193]

Bundan sonra, iş, muharebe istikametinde” gelinme­ye başladı. Hazreti Ali (R.A.) Irak’ta, Muaviye ise Şam’­da ordularını hazırlamağa kondular. Bu iki ordu, Fırat nehrinin garb sahilinde, Rakk-a civarında Sıffiyn deni­len yerde karşılaştı. Muaviye’nin ordusu daha Önce gel­miş olduğundan nehrin- su içmeye müsait yerlerini tut­muş, böylece Hazreti Ali’nin (R.A.) sudan istifadesine mâni olmuşdu. Hazreti Ali’nin (R.A.) ordusu muharebe ederek nehrin su içilecek yerlerini tutanları mağlub etti ve kendilerini oradan çıkardı. Hazreti Ali’nin (R.A.), adamlarına tenbihi şöyleydi:

«Lüzumu kadar su aldıktan sonra muhalif orduların sudan istifadelerine mâni olmayınız.» [194]

Zilhiccenin başmda muharebe kızıştı. Taraflar bir­birlerine girmeden evvel, Hazreti Ali (R.A,), hüccet ve delilleri tamamlamak için Muaviye’ye yeniden bir heyet gönderdi. Fakat Muaviye’nin, heyet mensublarına ver­diği cevab şöyle oldu:

«Bımutun fiiîap &kliııız. Benimle bizin aranızda ancak hfi konulacaktır.» [195]

Muharebe gittikçe alevlenerek bir müddet devam et­ti. Hicretin 37, senesinin Muharrem- ayının sonuna doğ­ru, muharebe halâ bitmemişti. Nihayet işi halletmeyi dü­şündüler. Hazreti Ali (R.AJ tarafından Adiyy ibn-i Ha-tem’in riyasetinde Muaviye’ye bir heyet daha gönderildi. Heyet Muaviye’ye şu beyanda bulundu:

«Biz, hepimiz, Hazret» Ali’nin (1İ.A.) etrafında top-la-mnış bulunuyoruz. Ancak sen ve birkaç attanım karşı koyuyorsunuz.»

Muaviye şöyle cevap verdi:

«Osman’ın (U.A.) katilini bize teslim etliniz. Onları Öldürecek ve cezalarını vereceğiz. Daha sonra da sizinle anlaşır ve birlik oluruz.»

Bundan sonra Muaviye, Habib ibn-i Meslerne et-Feh-rî’nin riyasetinde, Hazreti Ali’ye (R.A.) bir heyet gön­derdi. Hazreti Ali’ye (R.A.) dediler ki:

«Sen Itazreti Osman’ı (lt.A.) öldürmediğini iddia edi­yorsun. O halde katilleri bize teslim et. Biz de Hazreti Osman’ın (R.A.) kanma lusasen onları öldürelim. Son­ra, halifelikten çekil, bütün nıüslümanlar toplananı,- bir araya gelsin, kimi isterlerse onu halife seçsinler.» [196]

Muharrem .ayı geçti, 37. senenin Safer ayı geldi. Son muharebe bağladı. Muharebenin başlangıcında Hazreti Ali (R.A.) kendi adamlarına şöyle dedi:

«Dikkat ediniz! Muharebeye daha önce bağlamayı­nız, öıılar taarruza geçmedikçe hücum etmeyiniz. Eğer onları hezimete uğratırsanız, .kaçanların pekine takılma­yınız. Kaçanları ve muharebeden çekilenleri Öldürmeyi­niz. Yaralı, insanlara saldırmayınız. Kimsenin elbisesini soyup çıkarmayınız. Öldürülmüş olanları müsie (burun ve kulağını kesmek) yapmayınız. Kimsenin evine teca­vüz etmeyiniz, malını yağma etmeyiniz. Kadınlara, is­terlerse size küfretsinler, dokunmayınız.» [197]

Bu muharebede vuku bulan hadiseler kimin haklı.

kimin haksız olduğunu sarahatle meydana çıkardı. Hak üzere yürüyenlerle batıla saplananları birbü-inden ayır­dı. Bunlardan biri Hazreti Ammâr ibn-i Yâsir’in (R.A.). şehadeti hadisesidir. Hazreti Ammâr ibn-i Yâsir (R.A.), Hazreti Ali’nin (R.A.) ordusunda bulunuyordu. Muavi-ye’nin askerleriyle muharebe ediyordu, işte bu askerler Hazreti Ammar ibn-i Yâsir’i (R.A.) şehid etti. Şimdi şu noktayı hatırlatmak lâzımdır: Hazreti Ammâr ibn-i Yâ­sir (R.A.) hakkında B sulu Ekrem’in (S.A.V.) .meşhur ve maruf bir hadisi vardır. Hazreti Ammâr (R,A.), ileri gelen sahabilerdendi. Resulü Ekrem (S.A.V.) bir aralık kendisine, mübarek lisanları ile şöyle buyurmuştu: «Seni isyankâr bir güruh katledecek» (Müsncd-i Ah-

med, Euharî, Müslim, Tirmizî, Nesai, Tabaranî)

Beyhakî, Müsned-i Ebû Davûd, Tayalisî ve diğer hadis kitaplarının hepsinde bu rivayet vardır. Bu rivayet, Ebû Sa’îd Hudri, .Ebu Kıtâde Ansarî, Ummii Seleme, Abdullah ibn-i Mes’ûd, Abdullah ibn-i Amr ibn-i As, Ebu Hüreyre, Osman ibn-i Af fan, Huzeyfe, Ebu Eyyûb An­sarî, Ebu Râfi’, Huzeyme ibn-i Sabir, Amr ibn-i el-Âs, Ebu’1-Yusr ve Ammar ibn-i Yasır (Allah hepsinden mn olsun) tarafından nakledilmiştir. Ibn-i Sa’âd, Taba&at isimli eserinde bu hadisi şerifin bütün rivayetlerini ve se-nedlerini kaydetmiştir. [198]

Hazreti Ali (R.A.) ile Muaviye arasındaki muhare­bede kimin haklı kimin haksız olduğunu düşünerek tered­düt geçiren muhtelif sahabiler ve Heri gelen müsluman-larT Hazreti Ammar ibn-i Yasır’m (R.A.) şehadetini gö­rünce, hangi tarafın hak, hangi tarafın da batılda oldu­ğunu anlamış oldular. [199]

Ulemadan Ebu Bekr Cassâs bu meseleyi Ahkâm üî-Kur’ân’ında şu şekilde kaydeder:

«Hazreli Ali ibn-i Ebi Taîib (İLA.) ile birlikte isyan­cı kalabalığa karşı muharebe eden saflarda ©Iduğn RÎbİ karşı cihette de bir hayli şahabı vardı. Aralarında Esba­bı Bedirden kimseler de bulunuyordu. Bunlar knnm hak­lı, kimin haksız olduğunu düşünüyor ve mnharclmye rş-Uvak etmiyorlardı. Fakat iş-böyle olunca, yani Rrsnfü Ekrem’in (S.A.V.) buyurmuş olduğu lıadisi şerifin dala­leti gereğince — zira Ammar’a: Seni isyankâr bîr pîrriîh katledecek demişti — haklı ile haksız ortaya çıkınca ik harjkalaştı. Bu, mütevatir bir hadisdi ve herkes tnrafin-clan bilinen bir haberdi. Doğruluğunu berkes biliyordu. Tlatta bizzat Muaviye bile.. Bu hadisi. Abdullah ibn-i Askendisine okuduğu zaman tekzib ve inkâr edemedi. Fa­kat Muaviye hadisi tevil etmek istedi ve:

«Amm&r’m ölümüne sebeb olanlar asıl icardı taraf­tır. Eğer onlar muhiı .-ebeye girişmeselerdi Ammâr öl­mezdi.» dedi.

Bu hadisi, Kûl’e, liasra, Ilkîtz ve Şam halkı hep bir­likte rivayet ederler. [200]

İbn-i Abdil Berr, Istıy’ab’da şöyle yazar:

«Senetleriyle ve mevsuk olarak ‘Hazreti Ke.sui (S.-A.V.) den rivayet edilmiştir: Anmuır-i Yâsir’i (K./i.) isyankâr bir güruh, katledeccktir.» Bu, sarih rivayet lir­dendir. [201]

Hafız ibn-i Kesir de Hazreti Ammâr’m (R.A.) katli hadisesini, Ei-Bidâye ve’n-Nihaye isimli eserinde şöyle yazar:

«lîu hadisede, Hazreti Resulü Ekrem’in (S.A.V.) vermiş olduğu haberin sırrı keşfedildi. Yani Anmıâr-ı Ya-sİrt (R.A.) isyankâr ve şafci bir güruh katleder» haberi­nin sırrı… İşte buradan da Hazreti Ali’nin (R.A.) haklı olduğu meydana çıkmış olur.» [202]

Cemel muharebesinde buna benzer bir mesele var­dır, Hazreti Zubeyir’in (R.A.) bu muharebeden çekilip gitmesinin sebebi, Ammâr ibn-i Yâsir’i (R.A.), Hazreti Ali’nin (R.A.) saflarında görmesi idi. O zaman, Hazreti Zubeyir (R.A.), bahsi geçen hadisi şerifi hatırJamıg ve muharebeden çekilmigü. [203]

Hazreti Ammar-i Yasir’in (R.A.) gehid ediligi habe­ri Muaviye’nin ordusuna ulaştığı zaman, Hazreti Abdul­lah ibn-i Arar ibn-i Âs, kendi babasına ve Muaviye’ye Re-* sulu Ekrem’in (S.A.V.) hadisini hatırlattı. Muaviye der­hal hadisi tevil etti ve dedi ki:

«Ammar’i biz mî katlettik?. Onu katledenler kentli­sini muharebe meydanına gönderenlerdir.» [204]

Habulki hadisin metni çok sarihti. Zira hadisclo «Ammâr’ı isyankâr bir güruh muharebe meydanına gön­derir» denmiyordu. «İsyankâr bir güruh katleder» deni­yordu. Buradan da vazıh bir gekilde anlaşılıyor ki Hazre­ti Ammar-ı Yasir’i (R.A.) katleden güruh Hazreti Ali (R.A.) taraftarları değil, Muaviye’nin adanılan idi.

Hazreti Ammar-ı Yasır’m (R.A.) gehadetinin ikin­ci günü Safer ayının onu idi. Muharebenin kızışmış olduğu bir gündü. îşte o gün Muaviye’nin ordusu hezimete uğradi. Bunun üzerine Amr ibn-i Âs yeni bir hal çaresi düğün­dü. Ve:

«Şimdi biz, Kur’an’ı mızraklaıui ucuna takalım vu diyelim kî: t^te, bizimle sizin aranı/da hâkem olacak iş­ba kitaptır. = Haza luvkemün beynena ve beyueküia.» dedi.

Bu, hususta Amr, bizzat dedi ki:

«Bu, Hazreti Ali’nin (K.A.) ordusu üzerinde tesir öder. Onlar: “Biz buna inandığımız için başka bir^ey din­lemeyiz/’ derler ve ordu içinde bozgun çıkar, iiöyie olun­ca da fırsat elimize geçmiş olur.» [205]

Şurası malûmdur ki, bu hareket sadece bir harp oyu­nu idi. Hakikatte Kur’an’ı hakem yapmak için değildi.

. Bu tavsiye üzerine, Muaviye’niıı . ordusu, Kur’an-ı Kerim’i mızraklarının uçuna geçirip muharebe meydanı­na geldiler. Eu hareket Amr ibn-i As’ın tahmin ettiği ne­ticeyi doğurdu. Hazreti Ali (R.A..), Irak halkına:

«— Itu bir harp hilecidir, bu hileye aMannuıym» de­diyse de bir türlü meseleyi anlatmak kabii olmadı. Haz­reti Ali’nin (R.A.) maiyetinde bulunanlar tuzağa dü.ş-müşlerdi. Nihayet Hazreti Ali (R.A.) muharebeyi bırak­mak zorunda kaldı. Muaviye ile, meseleyi bir hakem kara­rma bağlamak üzere, anlaştı. Sonra başjka bir hile de hakem tayini sırasında ortaya çıktı. Muaviye, hakem ola­rak Amr ibn-i Âs’ı tayin etmişti. Hazreti Ali (tt.A.) de Hazreti Abdullah ibn-i Abbas’ı (R.A.) hakem olarak ile­ri sürdü. Fakat Irak halkı buna razı olmadı,[206]

«Iîîi/,reU Abdullah ibn-i Abbas (K.A.) senin amca-/inlendir, tarafsız hakemlik edemez, bu sebehl© biz onu istemeyiz.» diye tutturdular. «Tarafsız, birisini isteriz.» dediler. Nihayet bunların ısrarı üzerine Hfİ7J-eti Ebu Mu­sa Eij’arî (H./V.) hâkem tayin edildi. Halbuki Hazreti Ali’­nin (R.A.) onun hakemliğine güveni yoktu. [207]

Altıncı Merhale

Şimdi, hilafetten padisahçıhğa geçmek için ancak bir merhale kalmıştı. Bu da, taraflarca tayin edilen ha­kemlerin, kararlarını hakkaniyetle vermelerine bağlı idi. Çünkü mesele, hakemlerin verecekleri karara göre halledi­lecek ve neticelendirilecekti. Tarihçilerin yazdığına göre bu anlaşma su noktalar üzerine istinad ediyordu:

Hakemler Allah’ın kitabındaki esaslara göre hüküm verecektir.

Şayet kitabda bir hüküm bulamazlarda, bu takdirde, adaletli ve üzerinde ihtilaf vuku bulmamış cami sünnete göre karar vereceklerdi, [208]

Fakat iki tarafın hakemleri Davmetul Cendel’de bu­luştukları zaman, Kur’ân ve Sünnete göre halledecekleri meselelerin nelerden ibaret olduğu hususu^üzerinde du­rulmadı. Halbuki Kur’an’da, muslümanlarm birbirleriyle muharebe etmek mecburiyetinde kaldıkları takdirde, aralarının bulunup sulhun korunmasının lüzumu üzerine açık ve vazıh hükümler mevcuttu. Tecavüz eden tarafı doğru yola getirmek icab ederdi. Eğer dinlemezlerse bu isi zor kullanarak yapmak gerekiyordu. [209]

Hazreti Ammâr’ın gehadetinden sonra, Resulü Ek­rem’in (S.A.V.) sahih hadislerinin delaleti belli olmuştu. Bu hadisede isyan eden zümrenin kimler olduğu meyda­na çıkmıştı. Zira bir kimsenin, «emîr» olduktan sonra kendisine ne şekilde itaat edileceği veya hangi şartlarda itaat edilmemesi icâb edeceği vazıh ve sahih hadislerle beyan edilmişti. Şeriat, kan davaları hususunda da gaye! açık yollar göstermişti.” Bunları nazari itibara aldıktan sonra, Muaviye’nin kan davası mevzuundaki talebinhı haklı ve haksız olup olmadığı da malûm bulunuyordu. Osman’ın (R.A.) kanını istemek hususunda Muaviye’nin doğru yolu mu takib ettiği, yoksa yanlış bir istikamete mi saptığı belli olmuştu, iki tarafın hakeme müracaat etmesi hususu, hilafetin kimin elinde olacağı meselesi için değildi. Hakemlerin halletmesi icab eden mesele, mu-tuııvtıedo kimin haklı, kimin haksız olduğunu tesbit et­mekti. Bu sebeble onların, hilafet mevzuunda kimin hak sahibi olduğunu ve kimin böyle bir hakkı olmadığını ta­yin etmek istemeleri tamamiyle yolsuz ve yersizdi. Zira hilafet hususunda haklıyı ve haksızı tesbit etmök işi, hakemlerin selahiyeti haricinde olan bir mesele İdi. Hakem­ler ancak, Allah’ın kitabı ve Re sulu İlah’in sünneti ile bahis mevzuu muharebelerde haklıyı ve haksızı tayin ede­ceklerdi. Hakemlik, Halifelik makamı için değildi. Fakat bu iki muhterem zat, kendi aralarında konuşup görüşme­ye başladılar. İşte o zaman salahiyetlerinin ve vazifeleri­nin dışına çıkmış oldular. Hakemlik edecekleri meseleyi bınıkaraek başka istikametlere yöneldiler. îşîn cereyanı­nı değiştirip bu defa hilafet mevzuunu münakaşa etti­ler. Daha doğrusu, o zamana kadar bahis mevzuu olma-van yeni bir meseleyi ortaya attılar, «Hilafet meselesi».

Amr ibn-i _Âs, Iîazreti Ebû Musa Eşari’yc sordu:

— Iλ hususta nasıl bir şekil ittihaz edilirse sizce münasip olur?,»

Hazreti Ebû Musa:

«ilenini fikrime göre, Hazreti Ali île Emir Muaviyc’-îîih ikisini de işten uzaklastıraîım. Müslümanlar toplan­sın, kemlilerine Mr halife seçsin ve başlarının çaresine baksınlar. Arzu ettiklerini <îe seçsinler.» dedi.

Hazreti Amr ibn-i Âs ise:

— Doğrusu budur. Ben de böyle düşünüyorum!» cevabını” verdi.

IŞundan sonra iki sahabi umumî toplantıda halkın huzuruna çıktı. Bu toplantıya her iki taraf için dört yü­zer kişi iştirak etti. Bunlar sahabilerin ileri gelenlerinden ve bitaraf kimselerdendi. Amr ibn-i Âs, Hazreti Ebû Mu­sa’ya dedi ki:

«— Sen, s» lıalka de ki: Biz, bu İki zatın ikisini de işten uzaklaştırmak bususunda “tttfaka vardık.»

Mesleyi daha önce farketmiş bulunan Hazreti Abdul­lah îbn-i Abbas (R.A.), Hazreti Ebu Musa’ya:

«Eğer ikiniz de bu hususta mutabakata, vanmssanız, Arar Ibn-i Âs’ın seninle birlikte bu durumu ilân etmesi lâ­zım gelir, Zannederim ki, sen tuzağa düzüyorsun» dedi.

Hazreti Ebu Musa ise:

«Benîm iğin bu hususta bir telüike yoktur. İkimiz anlaşarak meseleyi halletmiş bulunuyoruz.* dedikten sonra halkın huzuruna çıktı ve:

«Ben ve arkadasun (Amr ibn-i As) su hususta an-. laşnıaya vardık:

İkimiz de, hem Hazreti Ali’yi (K.A.) hem Muaviye’-yi işten uzaklaştırmaya karar verdik. Halk toplansın. İs­tediğini kendisine «emir» setsin. İste ben, hakem saa­tiyle hem Ali’yi (K.A.) hem de Muaviye’yi vazifelerinden azlettim. Şimdi sizin isiniz kendi elinizdedir. İstediğinizi kendinize «emir» ve «halife» tayin edebilirsiniz.» dedi.

Bundan sonra Amr ibn-i Âs ayağa kalkarak:

«Muhterem Şahabının ne söylediğini neniniz iyice duydunuz. O kendi adamım (Hazreti Ali) azletti. Ben de şimdi bu şekilde Hazreti Ali’yi hilafet makamından az­lettim. Fakat kendi uuaımmı (Muaviye) onun yerine ha­life tayin eyledim. Nitekim, Muaviye, Hazreti Osman’ın-velisi, onun kanını isteyen ve Hazreti Osman’nı yerine oturmağa en lâyık olan kimsedir.» dedi.

Hazreti Ebu Musa bu sözleri duyunca bağırdı:

«— Allah sana tevfik vermesin. Hile yaptm ve tesud yoluna gittin.»

O zaman Saad ibn-i Ebi Vakkas şöyle söyledi:

«Yazıklar olsun sana ey Ebu Musa! Sen, Amr ibn-i As’ın hilesi karşısında pek gevşekmissin,»

Ebu Musa cevaben:

«Şimdi ne yapacağız?. Bu adamcağızla bir hususta anlaştık. Fakat sonradan sözünden döndü.» dedi.

Hazreti Abdurrahman ibn-i Ebi Bekr de:

«Ey Ebu Musa! Keşke daha evvel ölmüş olsaydın, herhalde hakkında daha hayırlı olurdu.» şeklinde konuş­tu.

Hazreti Abdullah ibn-i Ömer’e gelince, O:

«Bakınız! İşte ümmet no hâle düştü. Ümmetin mu­kadderatı böyle iki adamın eline terk edilmiştir ki, bun­lardan biri diğerini hiçe sayıyor ve istediği şekilde bir oyuncak gibi oynatıyor.» dedi. [210]

Hakikatte ise, kimsenin şek ve şüphesi yoktur ki, bu iki zat arasmda vuku bulan ittifak, Hazreti Ebu Musn’-nın halkın karşısında ilân ettiği gibiydi. Amr ibn-i Âs’ın sözleri ise konuşulmuş ve ittifak edilmiş kararın tama-miyle hilafına idi. Bundan sonra Amr ibn-i Âs ayağa kalkarak Muaviye’nin hilafetini müjdeledi. Hazreti Ebu Musa da utancından Hazreti Ali’nin yüzüne bakamaz ol­du ve doğru Mekke’ye gitti. [211]

Hafız ibn-i Kesir, Amr ibn-i Âs’ın bu lıa bahsederek şöyle der:

«Böyle hareket etmekle Amr iiüi-i As, jiıüHİuuıunlıı-n lidersiz bırakmak istememişti. Hilafet mevzuunda İmik arasındaki ihtilafları nazari itibara almış, halife .seçiıni-iıiu uzun sürebileceğini hesaplayarak zamanın hususiyeti icabı Muaviye’yi halife tayin etmişti.» [212]

Fakat hakşinas bir insan için, Kur’an-ı Korim’i mız­rakların ucuna takarak “Bizim aramızda Kur’an hakem olsun” dedikten sonra onun bu şekilde hareket etmesine “îçtihad” demek biraz zordur. Şüphesiz ki, bizim için Re­sulü Ekrem’in (S.A.V.) bütün sahabileri muhterem şahsi­yetlerdir. Hizmetlerini göz önünde bulundurmadan, is-lâmın tealisi için çalışmalarını unutup kendilerine yakı­şık almayan sözlerle hitab etmek çok münasebetsiz ve yanlış bir harekettir. Bununla beraber bazı hatalı işlerini tenkid etmekte ve bir kısım fiillerinde “hatalı bir yola sapmış olduklarım” söylemekte bir mahzur olmasa ge­rektir. Nitekim, herhangi bir sahabi yanlış bir iş yapa­bilir, hatalı bir yol takib edebilir. Bu yanlış ve hatalı işlere «içtihad» demek, müsaadenizle biraz tuhaf olmaz mı? Sahabi oldukları İçin, sırf bu sebeble, hatalarını «doğru» göstermek ve hatalı işlerine «içtihad» ismini vermek doğru olmasa gerektir. Zira iş böyle olunca, her­kes bildiğini okumağa kalk tr, sonra da yaptığı rezaletle­rin ismine «îçtihad» diyerek işin içinden sıyrılır.

îçtihad’ın mânası şudur:

însan, bir mevzuda h.ak ve hakikati meydana çıkar­mak için çalışıp didinir. Sonra da, bilmeyerek, yanlış bir yola sapabilir. îşte o zaman, hak yolu aradığı için, çalış­masına mukabil kendisine bir mükâfat vardır. Fakat bilerek, anlayarak, keyfinin istediği şekilde hareket eder de menfaatine uygun bir neticeyi meydana çı­karırsa, elbette ki bunun adına «içtihad» denemez. Bu gibi mevzularda ifrat da, tefrit de zararlıdır. İkisinden de kaçınmak icabeder. Hatalı bir hareketi bahis mevzuu olduğu zaman bir sahabî için «şöyleydi, böyleydi denemez» şeklindeki itiraz makul olmaz. Sahabilik şerefini muha­faza etmek şartiyle hatalı hareketini tenkid etmek icab eder. Üstelik, aslında «hatalı» olan bir işe «doğru» de­mek ve hatayı bu şekilde tevile çalışmak doğruluğa sığ­maz. Fakat burada dikkat edilecek husus şudur:

Sahâbilerin yanlış işleri hakkında sadece «yanlış­tır» deyip geçmek gerekir. Bundan başka şeyler söyle­mek ve daha fazla ilaveler yapmak icab etmez. Bunları bir tarafa bıraksak bile esas itibariyle hatalı bir hareket, bir şahabının, sahabilik şerefine zarar vermez. Hazreti Amr ibn-i Âs’m makamı hakikaten yüksekti. îslâma bir hayli ve büyük hizmetleri geçmişti. Fakat yukardan beri üzerinde durduğumuz iki hareketi de yine kendisi.yap­mıştır. Bunlara “hatalı” ve “yanlış işler” demekten baş-‘ ka çaremiz yoktur.

Şimdi bu bahsi bir tarafa bırakalım. Hatta iki hake­min birbirleriyle neler konuştukları, hangi mevzuları görüştükleri hususu da bîr tarafa dursun. Bütün bu me­seleler Davmetül Cendel’de vukubulan hakem tayini an­laşması hükümlerinin tamamiyle dışında kalan ve mevzu harici hususlardı. Hakemlerin ikisi de selâhiyetlerinin .hududunu aşmış ve vazifeleri olmayan mevzulara müda­hale etmişlerdir. Bu zevat-i muhterem ikisi de yanlış bir yol tutmuştu. Onlar, yanlış, bir şekilde Hazreti Ali’yi hilafetten azletmeye teşebbüs etmişlerdir. Halbuki, Haz­reti Ali (R.A.) Hazreti Osman’ın (R.A.) şchadotinden sonra, usul gereğince ve kanunî çerçeve dahilinde, megru bir gekiide halîfe seçilmişti. Hakem tayini anlaşmasında bu iki zat-i muhtereme halifeyi azletmek hususunda hiçbir selahiyet verilmemişti. Esasen onlar bu mevzu için hakem tayin edilmemişlerdi. Yani onlar halifeyi az­letmek selahiyetini haiz hakemler değillerdi. Sonra, o zaman, Muaviye, bizzat halifelik iddiasında da değildi. «Ben halifeyim» demiyordu. Muaviye o zaman, devrin devlet reisinden veya halifesinden, daha evvelki imâm ve halife Ha2reti Osman’ın (R.A.) katillerini taleb «diyor­du. Muaviye, Osman’ın (R.A.) kan davasını güdüyor­du. Hilafet iddiasında bulunmuyordu. Bütün bunlar şöy­le dursun, burada başka bir hatâ daha vardı: Bu iki zat, halifelik meselesini halletmek için hakem tayin edilmiş olduklarını sanmışlara.. Ancak, hâkem tayini anlaşma­sında bu hususa dair hiçbir bahis yoktu.. İşte bu sebeblu-dir ki, Hazreti Ali, (R.A.) «hâkem» tabir edilen bu iki şahsın birlikte verdikleri kararı reddetti ve onu tanıma­dı. Kendi adamlarına dedi ki:

«Dinleyiniz. Tayin etmiş olduğunuz bu İki sahabi, Kurtuı’ın ahkamına göre hakemlik yapacakları yerde, onun hükümleri ile birlikte Allah’m gösterdiği doğru yo­lu da bir tarafa bırakarak kendi düşünceleriuin arkası­na takılmışlardır. Meseleyi o şekilde halletmeye kalkınış­lardır ki, bundan önce, kimse böyle bir hakemlik m; gör­müş ne de duymuştur. Daha evvelki usullerde de görül­memiş ve duyulmamıştır. Anlaşmada ikisi de ihtilafa düştü.ve ikisi de mezvu üzerinde anlaşamadılar.» [213]

Bundan -sonra Hazreti Ali (R.A.) Kûfe’ye geldi ve Şam’a gitmek üzere hazırlığa başladı. O sırada verdiği beyanattan sarahaten anlaşılmaktadır ki, Hazreti Ati, ümmcLiu hilafet rejiminden ayrılıp padişahçılık idaresi­ne yom ilmesinden endişe etmekte idi. O, bütün gayreti ile lîuk’fayı Ras.idin tarafından tesis edilen nizamı ve re­jimi kurtannak için çalınıyordu. Nitekim beyanâtlarından birinde .-jÜyle buyurmuştur:

«AlSalia yemin ederim1′ ki, kendinize hükümdar seç­miş okluğunuz şu İnsanlar size KLsrûiar’ve Herakliyus-

lar j;il)i muamele eUeccl*tekdir.» [214]

Başka bir beyanatında ise:

«üidhıîzî O zümre ile muharebeye girişiniz ki, ken­tlilerini müstebiti ve zorba Melik (padişah), AUuiı’m kul­larım da iıûie yapmak iüterier.» [215] buyurmuştur.

Kakat Irak halkına dert anlatmak mümkün olmu­yordu. Diğer taraftan ortaya çıkan Havaric zümresi Haz­reti Ali’nin başına yeni bir derd açmışlardı. Bundan son­ra Muaviye ile Arnr ibn-i Âs’ın aldıkları, tedbirlerle, Mısır’ in ve Kuzey Afrika’nın idaresi de’Hazreti Ali’nin elinden çıktı. İslâm dünyasında, fiilî olarak birbirlerine karyı mu­harebe eden iki muharip hükümet meydana geldi. Niha­yet Hazreti Ali 40. Hicret senesi Ramazan ayında gehid edildi. Bir müdet sonra Hazreti Hasan’la Muaviye arasın-da sulh akdolundu. Hicri Sene 41. Artık Muaviye için meydan boş kalmıştı, istediği gibi at oynatıyordu. Bun­dan sonra görüyoruz ki, Hazreti Ali ile muhalifleri arasındaki muharebelerde, dahilî harbi fitne telakki ettikle­ri için tarafsız kalmış olan kimselerin çoğu, Hazreti Ali1 nin ne yapmak istediğini, ne için çalıştığını, niçin muhare­be etmek arzusunda bulunduğunun sebeplerini iyice Öğ­rendiler. Fakat artık iş işten geçmişti. Hazreti Abdullah ibn-i Ömer, hayatının sonuna doğru şöyle demiştir:

«Herşeyden fazla, o zaman, Hazreti Ali’yi, niçin des­teklemediğime üzülüyorum.»[216]

ibrahim en-Neha’î’den rivayet edildiğine göre, Mea-ruk ibn-i Ecda’da Hazreti Ali’ye yardım etmediği için tövbe ve istiğfar etmiştir. [217]

Hazreti Abdullah ibn-i Amr ibn-i Âs da «Hazreti Ali ile Muaviye arasındaki muharebede Muaviye tarafında bulunduğuna, onu yardım ettiğine» bütün ömrünce esef ettiğini, üzüldüğünü ve çok pişman olduğunu söylemiş­tir[218]

Hazreti Ali, bütün bu sıkıntı, fitne ve anarşi devirle­rinde bile tamamile Hulefa-yi Raşidin usulünü devam et­tirmek için çalışmıştır. Tabi, burada bir nokta vardır ki, üzerinde durmak fikir yürütmek biraz zordur. Cemel mu­harebesinden sonra, Hazreti Ali’nin -Osman’ın katille­ri hakkındaki muamelesini değiştirmiş olması… Cemel muharebesine kadar, onlardan bıkmış, usanmış gibiydi. Kendilerinden nefret ede^ görünüyordu. Onlarla isteksiz bir şekilde görüşüp konulmak mecburiyetinde kalıyordu. Yakalatmak ve haklarından gelmek iğin fırsat kolluyor-du. Nitekim Hazreti Ayşe, (R.A.) Hazreti Taiha ve Hazreli Zubeyir’le vâki konuşmalarından bu husus . anlaşıl­maktadır. O zaman, Hazreti Ka’kâ’ı mümessil olarak ken­dilerine göndermişti, Hazreti Ka’kâ’ mümessil sıfatiyle, onlara demişti ki:

«li&zreü Ali’nin. Osman’ın katillerini yakalatmama­sınla sebebi, fırsat beklediği içindir.

Zira 511 amla Hazreti AH, Osman’ın katillerini yaka­layacak kudrete mâlik değildir. 15u kuvvet eline geçer geçmez, vaziyet sağlamlanınca Osman’ın katilleri derhal yakalanacaktır. Siz biat ediniz. Hazreti Ali kuvvetlensin. Ondan sonra Osman’ın katillerinin hakkından gelelim.»

Ve ilâve etmişti:

«İşte o zaman Osman’ın katillerini yakalamak ve cezalandırmak daha kolay olur.» [219]

Tam muharebe sırasında, Hazreti Talha ile Zubeyr’ in Hazreti Ali ile cereyan eden konuşmalarında, Hazreti Talha, Hazreti Ali’ye:

«— Sen Osman’la kanından mesulsün» dedi. . Hazreti Ali’nin cevabı. «— Allah Osman’ın katillerine lanet etsin.» [220]

Fakat daha sonra, içlerinde Osman’ın katilleri bu­lunan zümreye mensub bazı kimseler, bizzat veya adam­ları vasıtasiyle, yavaş yavaş Hazreti Ali’ye yaklaşmağa, .ona nüfuz etmeğe başladılar. Yakın adamları arasına gi-. renler bile oldu. Hatta iğlerinden bazıları, meselâ Mâlik ibni ei Ester el Harisi ve Muhammcd ibni Ebu Bekir, vâ-

liliğe kadar yükseldi. Halbuki herke» gibi bu iki nin Hazreti Osman’ın katli hadisesine iştirak ettiklormi, Hazreti Ali de biliyordu, işte onun, bütün hilafeti boyun­ca vuku bulanlar arasında hatalı olan tek meselesi budur. Ve bizim buna «yanlış bir iş» demekten başka çaremin; yoktur.

Bazıları da şöyle bir fikir ileri sürmektedir:

«— llazreti Aii de, linki Hazreti Osman gibi, akra­ba ve yakınlarını büyük memuriyetlere tayin etmiş, on-Iııra genîîj imkânlar kazaudarınıştır Meselâ HazrcÜ Ab­dullah İlmi Abbas, llazreti Ubeydullah ilnıi Abbus veya Hazreti Kusanı ibni AlT^as vesaire »

Fakat bu hususta itirazda bulunanlar şu nazarı dikkate almamaktadırlar:

— Hazreti Ali öyle bir devirde Devlet İteisi oldu İd, sahabiler ileri gelen, devlet adamlarının çoğu kendisine yardım etmemekteydi. 15u zatlar ya karşı tarafa men-suhtu, yahut da bitaraf kalınırlardı. Ve Hazreti AliJye yardım etmiyorlardı. Bundan başka, üçüncü bir gurup daha vardı:

— İlk önce Hazreti Ali’nin tarafında olanlar. Biraz sonra da onu terkederek muhalif cepheye iltihak eden­ler… Bu vaziyet karşısında Hazreti Ali, iş görecek adam bulmakta, tabiatile, zorluk çekmekteydi. îşte bu sebep­lerle onun devrini Hazreti Osman’ınkine benzetmemek icabeder. Zira Hazreti Osman’ın zamanında bütün üm­met fertleri bir fikir etrafında birleşmiş durumdaydı ve hizipler henüz ortaya çıkmamıştı. Devlet adamlığı vas­fına haiz olanların hepsi Hazreti Osman’ı desteklemek­teydi. Hazreti Osman, akraba ve yakınlarından yardımcı almak ihtiyacında değildi.. Fakat Hazreti Ali yapmağa mecbur kalmıştı. [221]

Son Merhale

Muaviyenin hilafeti eline geçirmesini müteakip îs-lâmî devlet sisteminde ve hükümet nizamında değişiklik vaki oldu. Böylece Islâmî hilafet saltanata dönüşdü ve bu yolda gelişmeğe başladı. îgte ancak o zaman, basiret sa-hibleri, bu gidişin saltanata doğru seyrettiğini anladılar. Nitekim, Hazreti Saad ibni Ebî Vakkas, kendisine biat ettikten sonra Muaviye’nin yanına geldi ve aralarında şöyle bir konuşma geçti:-

«— Esselâmü aleyke eyyühel-melik» (Sana selâm olsun ey Padişah —Kiral—) Muaviye:

— «Emir i! m timinin deseydin ne olurdu? [222]

Saad:

— Allah’a yemin ederim kî, elde ettiğin bu şekildeki bir hükümetin, şu haliyle, elime geçmiş olmasını katiyyen istemezdim.» [223]

Muaviye de bizzat bu hakikati biliyordu. Bir ara şöyle söylemişti:

«Ben (müsIümanJarın) ilk padişahıyım.» [224]

‘ Halbuki Hafız ibn-i Kesîr, onun «Padişahım» deme­sini sünnet saymıgtır. Ve demigtir ki:

Hazreti Resulü Ekrem bir hadislerinde bu vaziyeti daha Önce haber vermiş ve buyurmuşlardır ki:

«Benden sonra hilafet SO şene devam eder, sonra pa­dişahlık başlar.»

Bu müddet, 41. senenin Rabiulevyel aynıda sona er­mişti, tşte o zaman Hazreti Hasan (R.A.) hilafeti terke-derek çekümis. ve devlet, Muavîyenin eline geçmişti. [225]

Şimdi, hilafet nizamının nübüvvet yolunda yürüye­bilmesi için bir tek çare kalmıştı.: Muaviyenin, kendisin­den sonra bu makama herhangi bir kimseyi tayin etme­mesi, memleket idaresine ait işleri, kendi aralarında mü­şavere ederek halletmek üzere, müslümanlara bırakması.. Yahut da, sonradan bu mevzuda karışıklık çıkması ihti­malini düşünüyorsa, o takdirde yapacağı şey, müslüm an­ların müşaveresi ile Üim adamlarını ve ehli hayr’ı topla­yarak onlarla konuşmak, danışmak ve serbest seçim usulleriyle ümmetin arasından münasib bir kimseyi, ileride müslümanların işlerini tedvir etmek üzere seçmek olma­lıydı. Fakat o böyle yapmadı. Kendi oğlu Yezid’i veliahd tayin etti. Hatta, ya korkutmak suretiyle veya tatmin ederek, ileride Yezidin iş basma geçmesi için halktan da biat aldı. Böylece, hilafet nizamının mülûkiyete (padi-şahçıhk) dönüşmesi hadisesinin son merhalesi de tamam­lanmış oldu.

Bu fikir, ilk defaJMugeyre ibn-i Şu’be tarafından ile­ri sürülmüştü. Muaviye onu, Küfe valiliğinden azletmek istemişti. Bu haberi öğrenen Mugeyre, derhal Kûfe’den Şam’a geldi. Yezid’i buldu ve onunla konuşup görüşmeğe başladı. Mugeyre, Yezide şöyle dedi:

«Heri gelen sahabiler ve Kııreyş’İn büyükleri yavaş yavaş ölüp gidiyorlar. Anlayamıyorum, Emirülmümmin sana biat edilmesi hususunda niçin işi geciktiriyor?»

Yezid bu söz üzerine uyandı ve babasına giderek me­seleyi anlattı. Muaviye, Mugeyre’yi çağırdı. Yezid’e söy­lediklerinin ne demek olduğunu sordu. Mugeyre cevap verdi:

«Ya Emirelmüminin! Osman’ın şehadetinden sonra neler olduğunu, ne gibi ihtilafların zuhur ettiğini gözleri­nizle gördünüz. Bunun için, henüz hayattayken, Yezide halkın biatini temin ediniz ve onu kendiniz© veliaht yapı­nız, lîıınu yaptığınız takdirde artık ihtilaf çıkmaz vo iler­de vukuu muhtemel karışıklıkların da önüne geçilmiş olur.»

Muaviye sordu:

«— Bu işi kim idare edebilir ve kim yürütüp tamam­layabilir?

Mugiyre:

— Kûfelilerin işini ben hallederim, Basralılannkini de Ziyâd. Bundan sonra de zaten kimse muhalefete kalkmaz.» cevabını verdi.

Bu konuşmadan sonra Mugeyre Küfeye döndü. On kiji buldu ve bunlara otuzbin dirhem para verdi. Kendi­lerini ikna ederek bir heyet hazırladı. Bu heyet, «mümes­siller heyeti» sıfayıyle Şam’a gitti ve Muaviye tarafın­dan kabul edildi Heyet mensubları Yezidin velihadliğini taleb ettiler. Heyetin başkanlığını Mugeyrenin oğlu, Mu­sa ibn-i Mugeyre yapıyordu. Muaviye, Musa’yı yalnız ola­rak çağırıp sordu:

— Baban» bu §ahıslarm imanlarını kaç paraya sa­tın aldı?

Musa cevap verdi:

— Otuz bin dirheme.. Muaviye :

— Yazık, din ve imanlarım pek de ucuza satmışlar, dedi. [226]

Sonra, Muaviye, Basra valisi Ziyad’a bir mektup ya­zarak bu husustaki fikrinin ne olduğunu sordu. Ziyad da Ubeyd ibn-i Kâ’ab en-Numayrfyi çağırdı:

«Entarilim »minin bana §u mealde bir mektup yaz­mıştır. B« hususta sen ne düşünüyorsun» dedi.

«Zira bana göre Yezid’in şu şu hususlarda zaafları vardır. Bunun için kalk, Muaviye’ye git, bu meselede ace­le etmemesini söyle», diye ilave etti. Ubeyd dedi ki;

«Sen, Muaviyenin bn husustaki fikrini değiştirmeğe teşebbüs etine; Ben Yezide gider ve derim îti: Bmirülmti-minin veli ahdi ık meselesinde Ziyad’a şöyle yazmış ve fikrini sormuştur. Fakat Ziyadem düşüncesine göre hal­kı bu hususta ikna etmek pek kolay olmayacaktır. Çün­kü senin bazı ahval ve hareketlerim halk beğenmemekte­dir. Bu sel>eble Emir Ziyad sana haber göndererek bildi­rir ki, tavır ve hareketlerini ölçülere nydurasm, vaziyeti­ni düzeltesin. Ancak bu takdirde, veliahdlık mevzuunda halkı ikna etmek kabil olabilir.»

Ziyad, Ubeyd’m bu fikrini beğendi. Ubeyd Şam’a gitti. Yezidi buldu ve meseleyi kendisine anlattı. Diğer taraftan Muaviye’nin huzuruna çıktı ve bu hususta acele etmemesini söyledi. îgin mahiyeti hakkında izahat ver­di. [227]

Tarihçilerin beyanına göre, Yezid, bundan sonra ken­disini ayarlamaya dikkat etti. Halk tarafından beğenil­meyen hareketlerinden vaz geçti. Fakat bu hadisede açık­ça nazari dikkati çeken iki mesele vardır. Birincisi: Ye­zidin veliahdlığı meselesi, daha işin başlangıcında, doğru ve sağlam bir temele istlnad etmiyordu. Bir kimse, ken­disinin istifade ettiği nimetleri devam ettirmek ve men-faatmı korumak için ortaya bir fikir atmıştı.

Başkaları da bu yanlış, hatalı ve usulsüz fikri, bile­rek veya bilmeyerek, işin sonunun- nereye varacağını dü­şünerek veya düşünmeyerek, aynen kabul etmişti. Hiç de akıllarına getirmedikleri şey, böyle bir davranışla Haz-reti Muhammed Ümmetini (sallallahü aleyhi ve sellem) hangi yola sürükledikleri, nas.il bir istikamete götürmek­te oldukları için kâfi idi.

İkinci meseleye gelince:

Bizzat Yezid, şahsiyet İtibariyle, Muaviyenin oğlu ol­ması bir tarafa bırakılırsa, hiç kimsenin kıymet ve ehem­miyet verebileceği bir insan değildi. Hattâ o, adam kıtlı­ğında bile, Muaviyeye olan nisbeti nazari itibare alınmaz­sa, hiç kimsenin «Bu adamı iş başına getirelim» diye dü-şünemiyeceği liyakatsizliğini ve ehliyetsizliğini belirtiyor­du. Yanİ Yezid, Muaviyeden sonra milletin işlerini tedvir edebilecek liyakat ve kabiliyette, bu makarna münasib bir kimse değildi.

Ziyâd’m vefatı hicretin 53. senesinde vuku buldu. Onun ölümünden sonra.Muaviye, Yezidi veliahd tayin et­mek hususunda milletin ileri gelenleriyle istişareye bağ­ladı. Nüfuz sahibi insanları ikna etmeye çalışıyordu. Bu arada Hazreti Abdullah ibn-i Ömer’e (R.A.) yüzbin dir­hem göndererek Yezide biat etmesini temin etmeyi; yı­lıştı. Hazreti Abdullah ibn-i Ömer’in mukabeleyi gu uldu:

«Bu paralar bana, cok pahalı olan dinimi ucuz bir fiyatla satmak maksadiyle göıulerihıuytir, ba^ku bir i.-? İçin değil.»

Ve paraları almaktan imtina etti, [228]

Muaviye, daha sonra, Medine valisi Mervan ibn-i Hakem’e mektup yazarak:

«Ben ihtiyarladım. Hayatımda, kendimden sonra iç­leri idare edebilecek bir veliahd tayin etmek istiyorum. Halkın nabzını yokla, bak bakalım, bu hususta ne düşü­nüyorlar.» diye bildirdi.

Mervan, meseleyi Medine halkına anlattı: Halk, «Böyle yapmak münasibtir» dedi. Daha sonra,- Muaviye, Mervan’a ikinci bir mektup yazarak veliahd olarak Yezi­di seçtiğini bildirdi. Mervan, meseleyi yeniden Medine halkına arzetti ve Peygamber Mescidindeki toplantıda şöyle söyledi:

Emiriil-Müminin, ileride, sizin işlerinizi idare etmek için münasib bir kimseyi aramak hususunda her türlü gayreti sarf etmekten geri kalmadı. Nihayet kendisinden sonra yerine oğlu Yezidi getirmeye karar verdi. Bu ona Allah tarafından ilham olunan çok iyi bir fikirdir, Emirüî-Müminin’in kendi yerine geçmek üzer© bir kimseyi veli­ahd tayin etmesi yeni bir mesele değildir. Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Ömer de kendilerinden -sonra yerlerine geçecek insanları tayin etmişlerdi.»

Hazreti Abdurrahmah ibn-i Ebu feekir ayağa kalk­tı ve:

«Yalan söylüyorsun, ey Mervan! Muaviye de yalan­cıdır. Siz hiçbir zaman Muhammed ümmetinin iyiliğini düşünmüyorsunuz. Siz, bu şekildeki davranışınızla Kay-st’rcilik (Padişahçılık) yapmak istiyorsunuz. Biliyorsu­nuz ki, bir Kayser (Bizans Padişahı) ölünce, oğlu baba-suıuı yerine geçer ve Kayser olur.

Bu yaptığınız iş, Ebu Bekir’in ve Ömer’in sünneti değildir ve onların takib ettiği yola aykırıdır. Zira onları» hiçbirisi çocuklarını kendilerine veliahd (yerine geçen) tayin etmediler.» dedi.

Mervan Bağırdı:

«Yakalayın bu adamı! İşte bu öyle bir insandır ki, kendi babasına «Yazıklar olsun size» demiştir ve Kur’ân’uı şu âyeti halikında nazil olmuştur:

«Ana ve babasına: Öf size ……………»

(Ahkâf: 17)

Hazreti Abdurrahman kaçtı v& Hazreti Ayşe’nin evine sığındı. Meseleyi ona anlattı. Hazreti Ayşe buyurdu ki:

«Mervan yalan söylüyor. Bu âyet-i kerîme, bizim ai­lemizden bir kimse hakkında nazil olmamıştır. Ku baika bir mevzi’a aittir ve başka bir şahıs hakkında inzal buyu-rulnıuştur. Elbette İd ben, bu ayetin kimin hakkında in­miş* bulunduğunu söyleyebilirim, lîu Mervau/ıu babası hakkında nazil olmuştur. O zaman Mcrvun, tlaha baUa-öunn belinde bulunuyordu.»

Yukarıda da bahsi geçen toplantıda, Hazreti Ab-durrahmanla birlikte, Hazreti Hüseyin ibn-i Ali, (R.A.) Hazreti Abdullah ibn-i Ömer (R.A.) ve Hazreti Abdullah ibn-i Zubeyir (Radiyallahü Teâlâ anhüm) de vardı. Hep­si de Yezid’e biat etmekten imtina etmişlerdir. [229]

O sıralarda Muaviye, muhtelif memleketlerden istet­tiği heyetleri Şam’a getirtiyor, meseleyi kendilerine da­nışıyordu. Heyet mensubları Muaviyenin hoşuna gidecek şekilde cevaplar veriyorlardı. Fakat aralarında bulunan Ahncf ibn-i Kaya cevaptan imtina etti ve sustu. Muaviye bunun sebebini sordu.

«Sen niçin bîrşey söylemiyorsun, ey Ebu-Balır?» dedi. Ahnef cevap verdi:

«Biz doğruyu söylemek için senden, yalan söylemek içm de AHah’dan korkarız.» Ve ilave etti:

«Ya Emirülmüminm! Oğlun Yezid, gece gündüz, şura­ya buraya, gider gelir. Hep bildiğini okur. Sen bu hareket­lerinin hepsine «iyidir» dersin. Eğer onu, Hak ve ümmet içm beğeniyorsan, artık bu hususta halkla ve bizimle müşavere etmene ve fikir teatisinde bulunmana ne lüzum var?. Eğer bundan başka bir bildiğin varsa, ahirete git­mek üzere iken sen, dünya işlerini bu adama havale etme. Bize şu kadar yeter: Sen bize bir emir, bir hüküm ver, biz de duyduk ve itaat ettik diyelim, başka birşey değil.»

Muaviye, Irak, Şam ve sair yerlerde Yezid için biat aldıktan sonra Hicaza geldi. Zira meselenin Hicazda hal­ledilmesinin büyük ehemmiyeti vardı. İslâm âleminin iîeri gelen şahsiyetlerinin hepsi oradaydı. Bu zevat veliahd-lık meselesinde muhalefet etmelerinden endişe ediliyor­du. Muuviye, Medinenin dışında, Hazreti Hüseyin ibn-i Ali, Hazrti ibn-i Zubeyir, Hazreti Abdullah ibn-i Ömer ve Hazreti Abdurrahman ibni Ebî Bekir ile buluştu. Fa­kat bu zevata karşı öyle şiddetli davrandı ki hepsi de Me-dineyi terkederek Mekke’ye çekildiler.

Bu şekilde Medine’nin işi kolaylaşmış oldu. Daha son­ra Muaviye Mekke’ye yöneldi. Şehre girmeden önce bu dört sahabiyi gağırtarak kendileriyle görü§tü. Bu defa Medine’deki davranışın tamamile aksine, onlara karşı yumugaklık ve yakınlık gösterdi. Beraberce Mekke’ye girdiler. Bilahare Yezide biatta bulunmaları için onları ikna etmeye çalışınca Hazreti Abdullah ibn-i Zubeyir, Muaviyeye şöyle cevap verdi:

«Sen şimdi üc işten bîrini yapmalısın. Ya Hazreti Kesulü Ekrem (sclât ve selâm ona olsun) gibi yaparsın, Kendine bir veliahd, yorine geçecek herhangi bit kimseyi tayin etmezsin. Böylece milletin işini kendi reylerine bı­rakırsın. Yahut Hazreti Ebu Bekir’in yaptığı gibi kendi­ne bir veliahd, yani sana halef olacak adamı tayin etmek yerine, bir namzet göstermelisin. Fakat bu zat yakmla-rmdaiı ve akrabalarından olmamalıdır. Yahut ta Hazreti Ömer’in yolunu tutarsın. Tek bir şalns yerine bir hey’et tayin edersin. Milletin «müşavere meclisi» de heyet men-sublarmdun hangisinin devlet reisi olacağı hususunda karar verir. Fakat bunların hiçbirisi evlndiarm arasından ve yakınlarındım olmayacaktır.»

Muaviye öbür zatlara sordu: «Siz ne dersiniz?» Onlar da:

«liiz de AbduIIajı ibn-i Zubeyir’in fikrindeyiz.»

Bunun üzerine Muaviye itiraza bağladı:

«Ben şimdiye kutlar sizin hareketlerinize &öz yumu­yordum. Fakat Allah’a yemin ederim ki, bundan sonra, herhangi bîriniz, benim sözlerime karşı çıkar, cevap ver­meğe kalkışırsa, ilûnci bir söz söylemesine fırsat verme­yeceğim, öiıim kafasının üstünde kılıç sallanacak tır,» dedi.

Sonra yaverine emretti:

«üu adamların her birinin yanma ayrı ayrı bîrer me­mur kat. Herhangi birisi özlerime karşı ağızlarını açar­larsa hemen kellelerini jçuomn.»

Bilahare bu zevatı da yanına alarak Cami’e geldi ve halka ilân etti:

«Bu zevat müslüınanlarin ileri gelenlerindendir. I Talk arasında tanınmış ve itimad kazanmışlardır. Bunlarla müşavere etmeksizin hiçbir iş görülmez. Hepsi de Yezidin veHuIuHığına razıdırlar. Kendisine biat etmişlerdir. Bu­nun irin, ey halk, siz de biat ediniz» dedi.

Bundan sonra, artık halk tarafından bu duruma iti­raz edecek kimse kalmamıştı. Mekke halkı da biat etti­ler. (32)

Bu şekilde, Hulefay-i îtaşidin’in siyasî nizamı tama-rniyle ortadan kalkınjş, onun yerine idare tarzı padişah-cihğı inkılab etmiştir. Hilafet müessesesi yerine hanedan esasına bağlı padi$ahçıhk (kırattık ve irsî hükümet = DYNAST1ES) zuhur etmişti, işte o tarihten bugüne kadar da müsîümanlara hakiki bir hilafet nizamı nasıb ol­mamıştır.

Muaviyenin iyilikleriyle §an ve şöhreti şöyle dur­sun, sahabi olması ^hasebiyle kendisi hürmete şayan bir zattır.

İslâm’a yaptığı hizmetleri inkâr edecek değiliz. İs­lâm alemini bir bayrak altında toplamış, islâm dünyası­nı genişletmiştir. Onun hakkında her kim ileri geri ko­nuşur, ona taan etmeye kalkarsa, deriz ki o, haddini bil­meyen bir kimsedir. Böyle bir şahsı kat’iyyen tasvib ede­meyiz. Fakat Muaviyenin bu hareketine «büyük bir ha­tadır» demekten başka çaremiz yoktur. Eğer bu is.e «doğ­rudur» dersek, o takdirde, ne doğrunun ne de eğrinin mahiyetini bilmediğimiz ortaya çıkmış olur. işte o zaman doğru ile eğri mefhumlarını idrak edişimizin vh bunları birbirinden ayıran ölçülerimizin bozulmuş olmadı tehlike­si başgöstermiş demektir. [230]

Hilâfetle Saltanat Arasındaki Fark

Bundan önceki bahislerde, hangi merhalelerden geç-çitkten sonra hilafet sisteminin saltanat idaresine istiha­le ettiğinden bahsettik. Bu vak’alar gözden geçirildikten sonra Hulefa-yi Ragidin devrindeki hükümet nizamı ni­metinden müslümanların mahrum kalma sebebleri mey­dana çıkmış, ve iyice aydınlanmış oldu. Tabiatile bu se­bepler birer *birer zuhur etti ve devlet sistemi yavaş, ya-vaş hilafetten padışançüığa doğru kaymağa başladı. Bu elîm hadisenin, bu üzücü değişikliğin geçirdiği safhaları teker teker saydık ve hepsini izah ettik. Aynı zamanda, biz, bu istihalenin önüne geçilmesi imkânlarını da teşrih ederek açıkladık. Fakat ne yazık ki, hem islâm ‘ milleti, hem de tyütün insanlık dünyası için kötü bir talihsizlik baggösterdi, hadiselerin önüne geçilemedi. Ve mevcut imkânlardan gereği veçhile faydalanılamadı. Netice iti­bariyle idare tarzının hilafet nizammdan padışahçıhğa •—saltanata— geçiş hadisesi vukubuldu.

Şimdi burada, halifelik nizamı ile padışahçüık ara­sında ne gibi farkların bulunduğundan, bu ayrılığın esas sebeblerinîn nelerden ibaret olduğundan, ne’ suretle mey­dana çıktıklarından, birincisinin yerine ikinci şeklin geç-

miş olmasının ne gibi mahzurlar doğurduğundan, böylece nasıl bir değişikliğin vuku bulduğundan, bu değişiklik ve tahavvulaün müslümanlarm hayatında ne gibi tesirler icra ettiğinden bahsetmek istiyoruz. Bu hadiseler, müalü-manlarm içtimaî yaşayışları üzerinde, bakalım, ne gibi tesir ve değişiklikler meydana getirmiştir.

  1. Halife seçiminde tatbik. edilen usul ve kanunlar­da vuku bulan değişiklikler.

Birinci değişiklik, bu esas ve temel mesele üzerinde oldu. Bir kanun ve kaide vardı: Müslümanlar, devlet iş­lerim’ tedvir edecek zat’i bu kanun ve usullere göre tayin ederlerdi.

Hulefa-yi Raşidin devrindeki usul şu idi: Hiç kimse. ortaya çıkıp ta «Ey insanlar! Beni halife kılınız».demezdi. Bileğinin kuvvetine dayanarak veya çalışması neticesin­de de bu makama geçmek istemezdi. Belki halk onu tanır, anlar ve severdi. Bu suretle kendisini seçer, iş basma ge­tirir, ümmetin hayatını tanzim işini ona tevdi eder, eline verirlerdi. Miletin fertleri kendi aralarında istişarelerde “bulunur, konuşur, birbirlerine danışır, sonra da «Falan zat bu işe lâyıktır. Onu devlet reisi yapalım» derlerdi. İktidarı böylece eline tevdi ederler ve kendisine sadık ka­lırlardı.

Esasen biyat fnli, iktidarın neticesi değil fakat sebe­bidir.

Yani şu demektir ki, iktidarda olan zata biat edil­mez, belki kendisine biat edilmek suretiyle bir kimse ‘ik­tidara getirilir. Halktan biat almak için herhangi bir şe­kilde çalışılmaz, el altından iş görülmez, nüfuz kullanıl­maz. Nasıl olursa olsun, bu hususta hiçbir teşebbüste bulunulmaz. Hiç kimse bu işe müdahele etmez. Halk da, namzet gösterilen şahsa biyat edip etmemek hususunda tamamiyle serbest kalırdı. Bir insan, halkın serbest bia­tini elde edemezse, yani seçimi kazanamazsa, iktidara ge­lemez. Gelemez değil, belki kendisi de, bu şekilde iktida­ra gelmek istemezdi.

Huîefa-yi Ragidin’in hepsi de yukarda izah edilen usullerle iş basına gelmişlerdi, iktidarı bu şekilde elde et­mişlerdir. Onlardan hiçbirisi «Anan! Geliniz, beni halife kılınız» diye uğraşmamışlardı. Hatta, halifelikleri evvel­ce hazırlamış, bilahare de kendilerine haber verilerek bu makama çıkarılmışlardır. Seyyidinâ Hazreti Ali hakkın­da, herhangi bir kimse, «halifeliği böyle olmamıştır» de­meğe kalkışırsa, o zaman bu zatın hilafet makamını ken­di şahsı için istemek düşüncesinde olduğuna hükmederiz. Fakat elimizde bulunan tarihî metinlerin herbirini ince­den inceye tedkik ve tahkik etiğimiz zaman göreceğiz ki, Hazreti Ali, hiçbir zaman, hilafeti elde etmek hususunda en küçük bir teşebbüste bulunmamıştır. Hatta Hazreti Ali’nin, kendisini halifelik hususunda hak sahibi görmesi de bu kaideye aykırı değildir.

Hakikatte Hulefay-i Raşidin’in dördü de ayni şekil­de hareket etmişlerdir. Onların hilafet mevzuundaki tu­tumları hep aynıdır. Dördünün halifelikleri de «veril­miş» bir halifelikti. «Elde edilmiş» veya «alınmış» değil­dir.

İşte padışahçıhk devrinin başlangıcında bu usullerde değişiklik vuku buidu. Muaviye’nin halifeliği yukarda bahsettiklerimizin hiçbirisine benzemez.

Müslümanların toplanarak, müşavere ederek, karar vermek suretiyle halifeliği onun eline tevdi etmemişlerdi.

Ümmet bu işe razı olmasa dahi Muaviye «halife olituuıı» diyerek çekilecek kimselerden değildi. Zira ne olursa ol­sun, Muaviye, halife olmak istiyordu. Muharebe ederek, dövüşerek hilafet makamını elde etmişti. Bu sebeble onun hilafeti, müslümanlarm rızasına bağlı bir hilafet şekli değildi, ister razı olsun ister olmasınlar, o halife idi. Halk onu halife seçmemiş, bu makama getirmemişti. O, kendi kendisini halife yapmıştı. Zaten halife olduktan, kuvveti ele geçirdikten sonra halkın kendisine biyat etmekten başka çaresi de yoktu. Eğer biat edilmeseydi. Bu maka­mı bırakıp gider miydi? Hayır, gitmeyecekti. Çünkü ikti­darı zorla, gücü ve kuvvetiyle elde etmişti. Aksi takdirde, kan dökülecek, intizamsızlıklar, karışıklıklar ve anarşi halleri birbirini kovalayacaktı. Elbette ki halk böyle bir haü, emniyet ve sükuna tercih etmezdi. Edemezlerdi.

Nitekim Hazreti Hasan (R.A.) bunları düşündüğü için hilafetten feragat etti. (Rabiulevvel, 41) Halbuki bü­tün sahabiler, ileri gelen müslümanlar ve Tabiîn, hemen hemen ittifakla, kendisine biyat etmiş ve hilafet makamı­na gelmesini istemişlerdi. Ümmetin salihleri de ayni fi­kirdeydi. Böyleyken, durumun nezaketini nazari dikkate alan müslümanlar «Ammul cemaa» — toplu halde— da­hilî harbin önüne geçmek maksadiyle, Hazreti Hasan’m hilafetten feragat etmesini kararlaştırdılar.

Esasen bizzat Muaviye de bu durumu iyi biliyordu, işte, kendi devrinin başlangıcında, Medineyi Münevvere-de vermiş bulunduğu bir beyanatta söyledikleri:

«Allah’a yemin ederim ki, hükümet idlerini elime üI-thğun zaman, iktidara geçmiş olmamdan hiç hoşlanmadı­nız. Bunu bilmiyor değilim. Hatta bu hususta kalbinizde-İd kuruntuları da biliyorum. Fakat ben bu makamı kılı­cımın kuvveti ile elde ettim Devlet Merîni1 talk t istediğiniz gibi yiirıit<*mcm. Fa­kat hiz-d» yapabil id iğim kıulariyle iktifa ediniz.» [231]

İşte değişiklik böyle başladı. O devirden zamanımı­za gelinceye kadar, yani Yezidin vcliahdhğı tarihinden hilafetin kalktığı güne kadar bu usûl devam edip geldi. Hatta Muaviye, veraset işini öyîe sağlam bir esasa bağ­ladı ki, kendisinden sonra, tâ uydurma hilafetin ilgasına kadar, bu müessese ayni şekilde ayakta kaldı. Bir gün bile aksadığı görülmedi. Bu zorlama biyat, hilafet maka­mını hanedan mensubları arasında irsen intikal eden bir müessese şekline soktu. Böyle bir hal ise tam manasiylo «Piulîşalıçılt&ın mtistakar ve sın’nnevi usulü» nden başka birşey değildir. O tarihten İvicime kadar da seçim yoluy­la halife tayini, müslümanîara, maalesef- hiçbir devirde, nasib olmadı. Müslümanlar kemdi aralarında konuşarak, birbirlerine danışarak ve görüşüp anlaşarak bir kimseyi halife seçecekleri yerde, iktidara, zorla gol m iş bulunan şalı.sa biyat etmek mecburiyetimin kaldılar. Daha doğru­su müslumanlar biyat etmedi, fakal ettirildi, Böylnco bi­yat. müessesesi iktidarda olmak ve kuvvet sahibi bulun­makla birlikte yürütüldü. O zaman, henüz jgin başlangı­cında iken, zorla iktidara gelmiş bulunan şahsa ballan bi­yat ötmemesi, bu suretle onun makamından uzaklaştır­masına da imkân yoktu. Halk biyat etmese dahi hilafet makamını zorla eline geçiren kimse çekilip gideceklerden değildi. Bu defa zorbalık daha da fazlalaşacakti.

Buraya kadar olan bahislerimi/de müslümanlarm serbestçe görüşüp danışarak, müşavere ederek seçmedik­leri halifelerin kanun bnkinimdan vaziyetleri nedir, du­rumları ne merkezdedir? Bunlar hakikatte müslümanlarm iğlerini tedvir selahiyetine malik midirler dirler? Hususlarına temas etmedik.

Asıl sorulması icab eden §ey, bu adamların manian temsil etmeye hakları olup olmaması meaeleai değildir. Mühim olun husus şudur: Onlar Islâmın gerçek usulleriyle mi halife olmuşlardır? Yoksa tam ve eksiksiz usûl .Hulefay-i Kaşidin tarafından tesis edilen dur? Yani Muaviye tarafından getirilen usul mu dur? Yoksa Hulefa-yi Rasİdin usûlü mu? Hulefa-yİ Raşi-din’in usûlü bize, tutacağımız yolu açıkça göstermiştir. Muaviyenin usulüne gelince, biz ancak şu kadarını k^hul •edebiliriz: Böyle bir şekli reddettiğimiz takdirde daha fena bir durumun meydana gelmesi ihtimali vardır. İşte bu ihtimalden kurtulmak için onun usulünü benimseyebili­riz. Ve kaideye göre, zarardan kaçınmak için bu yolu göz önünde tutabiliriz. Fakat herkim bu iki usulün doğruluk noktai nazarından birbirinin ayni olduğunu iddia ederse ve «bunların ikisi de doğrudur» demek isterse hakka ve hakikate büyük bir zulüm etmiş. olur. Zira deriz ki, Birin­cisi sadece caiz olmakla kalmaz, esasen istenen şeydir. İkincisi ise, caiz olsa bile bu cevaz daha büyük zararlar­dan kurtulmak içindir. [232]

2. Halîfelerin Yaşayış Tarzlarında Vuku Bulan Değîşmeler

Mülûkiyet (padışahçılık) devrinin başlangıcında gö­rünen ikinci mühim değişiklik de halifelerin yaşayış

vuku bulmuştur. Zira onların yaşayış tarzları tama- değişti. Kayserler ve Kisralâra mahsus bir hayat ^düler. İlk halifelerin sâde yaşayışları terkedildi. Haz-rCli Re3ulü Ekrem (saîlallahü aleyhi ve sellem) ve ken­dinden sonra gelmiş bulunan dört Hulefa-yi Raşidin’in tarzından bambaşka bir hayat telakkisi tatbik e[jjldi. Şahane saraylar kuruldu. Bu saraylar ve sarayda hükümdarı korumak için muhafız alayları (Body-«ısırd) teşekkül etti. Hâcibler (kapıcılar, mabeyinciler) ort,aya çıktı. Halkla halifenin doğrudan doğruya, vasita-^ olarak temas imkânları kesildi. Kendi tebaalarının fofrl ve vaziyetlerini Öğrenmek, haber aîmak için bazı kim- mevcudiyetine ihtiyaç hasıl oldu. Hükümdarın ^ doğrudan doğruya teması ortadan kalktı. Tabia-tjlc halkın da hükümetin gidişatını kontrol imkânı kal-^dı. Halk vasıtasız olarak, doğrudan doğruya, dertlcri-nj hükümdara bildiremez oldu. Bu hükümet şekli Hule-f^-yi Raşidininkinden tamamiyle ayrı idi. Onlar her za-nıiın halkın arasında bulunur, halkla temas ederlerdi. Çerkeş serbestçe kendilerini görebilir ve söz söyleyebilir­di. Çarşıda pazarda dolaşırlardı. Her isteyen halifeyi ^rdıırabilir derdini anlatabilirdi.

Her gün beş defa halkın karşısına çıkıp namaz saf-‘ grinin başında bulunurlardı. Haftada bir defa, Cuma dünleri de, hutbede AJah’m birliği ve dinin esaslarını hal-^(i hatırlattıktan sonra hükümetin takib ettiği politikayı jj.;i.h eder ve icraî faaliyetlere dair haberler verirlerdi.

tarafından, şahıslarına ve hükümetlerine tevcih edi- her türlü sual ve itirazlara, yine halkın karşısında ce-p vermeyi prensip edinmişlerdi. Hattâ bu usule, Küfe’ , Hazreti Ali’nin hayatının tehlikede olduğu bir zam.an- bile devam edilmigtir. Fakat saltanat devri başlayınca bunların hepsi ortadan kalktı. Yerlerine îrân ve Rûm illerinin, Padişahlar ve Kuralların usul ve adetleri kondu. Bu değişiklik ilk önce Muaviye devrinin başlangıcında vuku buldu. Ondan sonra da devam edip gitti. [233]

Beytülmal Hususundaki Değişiklik

Üçüncü mühim değişiklik, beytüimal meselesinde meydana geldi. Hulefa-yi Raşidİn’in bu mevzudakî tutum­ları ve prensibleri ortadan kalktı.

Keytülnıal mevzuunda onların düşüncesi göyledir:

Beytüimal, halifeye ve idaresindeki hükümete, hal­kın ve Allah’ın bîr emanetidir. Ona ancak muayon kai­de ve usullerle müdahale edilebilir ve belli yerlerde har­canabilir. Hulefa-yi Raşidin böyle yaparlardı. Meytulmal-dan usulsüz olarak ne kendileri bir kuruş, harcar ne de başkasına verirlerdi. Bu bir tek kuruşun bile hesabım vermek hususunda kendilerini mesul addederlerdi. Şah­sî masrafları için beytülmaldan aldıkları para ise ancak orta derecede, hatta ortadan da aşağı durumda bulunan bir kimsenin yaşayışına yetecek kadardı.

Saltanat devrinde ise beytüimal mevzuundaki dü­şünce tarzı tamamile değişti. O, padişah hazinesine dön­dü. Halk da padişaha haraç veren bir zümre… Hiç kim­senin beytüimal hususunda hükümetten sual sormaya hakkı kalmadı. O devirde, yalnız şahlar, şehzadeler değil, bunların maiyetinde bulunanlarla, valiler ve idareciler, diğer devlet memurları bile istedikleri gibi beytülmala el uzatabilirdi. Hiç kimse bu gibi hareketlere bir şey diye­mezdi.

“îîazroti Ömer ibn-i Abdulaziz, kendi devrinde, şeh­zade ve emirlerin gayri meşru servetlerinin hesabım sor­mağa başladı. Fakat herşoyden evvel babası Abdülaziz ibn-i Mervan’dan kendisine intikal etmiş bulunan ve se-norle kırk bin dinar gelir getiren emlâkınm gayri meşru olduğuna kanaat getirerek, hazineye iade etti. Bu arazi ve emlâk arasında Hazreti Resulü Ekrem fsallallahü aleyhi ve Pcllem) zamanından, Morvnn’a kadar, bütün halifeler tarafından müslümanlarm hazinesine bafnşlan-ituş bulunan Fedck de vardı. Hazreti Rbu Bekir (R.A.) r bu araziyi kerimeyi muhtoremelerine miras olarak bırak­mak istememişti. Fakat Kervan ibn-i Hakem, hilafeti devrinrle, fedek’i şahsına maletmiş ve miras olarak evlât­larına bırakmıştı. [234]

jşlf bahsi geçen hükümdarların beytüimal mevzuun­daki harrkci. tarzları bu merkezde idi. Şimdi, devlet, haz­nesinin gelir ‘kaynnklarını gözden geçirdiğimiz zaman, helâl ve harama, onların.ne dereceye kadnr dikkat etmiş olduklarını <la anlamış olacağız. Hazrcti Ömer ibni Ab-dulaziz, kemlisinden önceki Bnnî Ümeyye padişahlarının halka yüklemiş olduğu gayri meşru ve gayri kanuni ver­gilerin bir listesini yaptırdı. [235]

Tîu liste, bahis mevzuu padişahların, fslâmm vazet­tiği kaide hilafına, kanunsuz olarak halktan nasıl vergi aldıkları, kanun kaideleri ne şekilde bozduklarını açıkça göstermektedir.

Buna benzer başka bir haksızlık da gayri müslimler-den usulsüz olarak alınan cizyeler mevzuunda vuku bul­muştur. Öyle ki, gayri-müslim halktan müslüman olduk­tan sonra dahi cizye alınmasına devam edilmiştir. Sebeb olarak da:

«Bunlar vergiden ‘kurtulmak için müslüman olmuş­lardır» bahanesi ileri sürülmekteydi. Halbuki aslında beytulmala gelir getirmek gayesiyle yapılan bu gibi ha­reketler, neticede İslâm nizamının yayılmasına engel tegkil etmekteydi. tbn-i’1-Esîr’in bildirdiğine göre, Irak’ in kral naibi (Viceroy-naibussaltana) Haccac ibni Yu­suf, emrindeki valilere söyle yazmıştı:

«— Zıminilerin ekseriyeti, müslüman olduktan son­ra, Basra ve Küfe civarında yerleşmekte, bu sebeble de bahis mevzuu bölgenin geliri azalmaktadır.»

Bunun üzerine Haccac, şehir ve köylerden göç eden zımmilerden, müslümaalığı kabul etseler dahi, eskiden ol­duğu gibi, cizye alınmasına devam edilmesi icab ettiğini valilere bildirdi. Bu emir üzerine Basra ve Küfenin yeni müslümanları «Vâ Muhammeda, Vâ Muhammeda» nida-lariyle feryada başlamışlarsa da dertlerini kimseye an­latamadılar. Bununla beraber bu hareketler Büunı. ve Kûfe’deki âlimlerin infialine sebeb oldu. İlim adamlarıy-le hukukçular yeni müslümanların dâvalarına ortak ol­dular amma hem mesele halledilmedi, hem de kendilerine . yapılmadık zuîümo kalmadı. -Nihayet Hazreti Ömer ibn-i Abdulaziz iktidara geldi. O sıralarda Horasan’dan gelen bir heyet halifenin huzuruna çıkarıldı. Heyet mensubları, memleketlerinde binlerce insanın müslümanlık halkasına dahil olduğunu, buna rağmen onlardan îıalâ l-izvg is­tendiğini haber verdiler. Hattâ oradaki valinin, hiç utan­madan :

«Kendi adamlarımdan bir tek şahsı, sîzin milimi iııiz-den 200 kimiye tercih ederim» peklinde konuştuğunu da ilave ettiler. Bu hadise üzerine Halife Hazreti Ömer ibn-i Abdulaziz, El-Cerrâh ibn-i Abdullah el-Hakemî’yi Horasan valiliğinden azlederek kendisine söyle bir mektup yazdı:[236]

«Allah Hazreti Muhammedi (sallallahü aleyhi ve Sa­lcın) Peygamberlik vazifesiyle ve dine davet eden bîr me­muriyetle göndermiştir, tahsildar olarak değil.» [237]

4. Fikir Hürriyetinin Son Bulması

Padişahçılık devrinde nıüslümanlar arasında vuku bulan değişikliklerin en mühimlerinden birisi de fikir hür­riyetinin ortadan kaldırılmış olmasıdır. «Eınrün bil ma­rul1 ve nehyün anıl münker» (iyiliği emretmek, kötülük­ten menetmek) hakkı bu devirde son buldu. Halbuki bıı prensib, müslümanların sadece hakkı olmakla kalmaz, ayni zamanda kendileri için farz ibadetlerdendir de. Çün­kü hayat nizamının ve hükümetin bekası bu prensibin mevcudiyetine haj;hdjr, İyiliği emretmek, kötülükten menetmek sayesinde halkın kalbi uyanık, dili de serbest Çalabilir. Yanlış bir iğle karşılaştıkları zaman itiraz ede­cekleri gibi böyle fiillurİ menetmek için de gayret göste­receklerdir. Çünkü yanlışlıkların ve hataların önüne an­cak bu prensible gezilebilir. Hulefay-i Kadidin devrinde halk, bu haktan istifade etmek hususunda tam nmua.siy-le yerbestü. Bundan başka devlet de (enırüıı bil maruf nehyün anil münker) prensibini titizlikle muhafaza ederdi. Onlar, halkın aerucatçe fikirlerini söylemelerine izin ver­miş olmakla iktifa etmemişlerdi. ÜsLelik kendi icraatları­nın da açıkça tenkid edilebilmesi hususunda insanları serbest bırakmışlardı. Bunun için, onlar m devrinde halk aadece medihlerde bulunmak gayesiyle konuşmazdı. Sırf bini un için ağzuı.ı açıp diklerini göstermezdi. Belki tenkid etmek maksacliyle de konulabilirdi. Halîfeler de, makul cevaplarla tenkid. edenleri ikna ederlerdi. Fakat yaManai devri başlayınca yalnız ağızlara değil, nerdeyse kalblure bile kilit vuruldu. Yeni bir kaide çıktı ortaya… Buna gö­re halk, ancak idarecileri methetmek ve pohpohlamak için konuşabilirdi. Bunun haricinde herhangi bir söz .söyleye­mezdi.

Birisi çıkar da bu kaidenin hilafına bir şey HÖylcıne-ğe kalkarsa o zaman vaziyet derhal değinir, hapisten ve dayak faslından başlayarak iş Ölüme kadar büyüyebilir­di. Nitekim padışahçılık devrinde haklı konuştukları için birçok insan ağır cezalara çarptırılmıştır.

Bu yeni siyaset Muaviye devrinin ortalarına doğru görünmeye başladı. Abid ve zahit bir zat olan Ha/.reti Hicr ibn-i Adiy hicretin elli birinci senesinde katledildi, O, Ümmetin salihlerinden fazilet sahibi bir zattı. Sözlerin­de de haklı olduğu, doğru konuştuğu için öldürüldü, işte o zaman cami minberler inden Hazreti Ali’ye (K.A.) la­net yağdırılmaya baklandı. Bu gibi hareketler, her yerde, halkı kalben yaralıyordu. Fakat ne yazık ki halk, içi kan ağlayarak susmak mecburiyetinde kalıyordu. Seslerini çık aramıyorlardı. O sıralarda Hazreti Hicr ibn-i Adiy Küfe şehrinde bulunuyordu. Bu vaziyete tahammül ede­medi. Hazret i Ali’yi açıkça methetmeğe başladı.’ Üstelik bu medihler esnasında Mııaviyenin fenalıklarını da. sayıp döktü. Bu hadiseler esnasında Hazreti Mugeyre Küfe va­lisi idi. Valilik makamında kaldığı müddetçe Hicr ile iyi geçiniyordu. Fakat Basra valiliği, Küfe valiliğine ilhak edilince.’keşmekeş başladı.. Bu arada bir camide, hâübin biri, Hazreti Ali’ye yakışık almayacak sözler söylemeye başlamıştı.

Hazreti Hu er de ayağa kalkarak cevap verdi. Hadi­se, cuma namazının gecikmesine sebeb oldu. Bunun üze­rine ITazreti Hucr’la birlikte onbir kişi tevkif edildi. Bir­çok insana aleyhte şahidlik ettirildi. Cürümleri:

Zamanın halifesine açıkça hürmetsizlikte bulunmak, Kendisine gelişi güzel söz söylemekti.

Halkı, Emirulmüminine karşı kışkırtmakla itham ediliyorlardı. İddiaya göre Hazreti Hu er ve arkadaşları:

— Ebu Talib evlâdma menaub olmayanların halife olamayacağını iteri sürmekteydiler.

— Şehirde anarşi çıkarmakta,

— Halife tarafından tayin edilen valinin vazifesin­den uzaklaştırılmasını istemekte,

— Ebu Turab’ı (Hazreti Ali) himaye etmekte,’ ona hayjr duada bulunmakta.idi.

— Muhaliflerinden uzak durulması tavsiye edilmekte

I§te bu zevata isnad edilen suçlar… Zaten şahidler daha önce hazırlanmıştı. Kadı Şureyh’in huzuruna gele­rek gehadetleri tesbit edildi. Sonra da bu yazılar Muavi-yeye gönderildi. Kadı Şureyh de bîr mektubla fikirlerini Muaviyeye bildirdi. Mektubda göyle diyordu:

«Duyduğuma göre Huor ibn-i Adİyy, her zaman «na­mazı kılınız, zekâtı veriniz. Hac ve umreyi daima yapınız. İyiliği emrediniz. Fenalıklardan da nisanları menediııiz» diyenlerdendir. Bu sebeblc Hucr’uıı malı ve kanı hanım­dır. Bununla beraber kî..ar .senindir. İster öldürür, ister­sen affedersin.»

Nihayet huzuruna-getirilen muttehemin öldürülmesi iğin Muaviye emir verdi. Fakat hükmün icrasından evvel, başında cellât, kendisine şöyle bir teklif yapıldı:

«Eğer Ali’den uzaklaşır, ondan nefret eder, lanet okur ve onu kötiüersen, biz de senin kanını dökmekten

Hem Hazreti Hucr, hem de diğer onbir zat, böyle yapmaktansa Ölmeyi tercih ettiler.

Hucr, bu teklif karşısında:

«Ben K&bbinıin. rızası olmayan bir sözü ağzıma ala­mam» dedi.

Neticede onu ve kendisiyle birlikte yakalananları katlettiler, İçlerinden birisinin ölüm hadisesi İse diğerle­rinden daha korkunç oldu. Bu zat Abdurrahman ibn-i Hasan’dı. Muaviye onu Ziyad’m yanına gönderdi ve fomevdudi

ci bir şekilde katledilmesini emretti Nitekim Ziyad da Abdurrahman’ı canlı canlı toprağa gömdürdü. [238]

Bu hadise, ümmetin bütün salih menaublarını kalbin­den yaraladı. Hazreti Abdullah ibn-i Ömer ve Hazreti Ay­şe haberi duyunca çok üzüldüler. Hatta Hazreti Ayşe, bu işten vazgeçmesi için Muaviyeye mektup bile yazdı. Bila­hare onunla görüştüğü zaman kendisine aynen:

«Ey Muaviye! Hucr İbn- Adiyy’yİ öldürdüğün za­man Allah’tan hledö mi korkmadııı?» dedi.

Muavİyeıım Horasan valisi Rebiy’ ibn-i Ziyâd ci-Ha-riüî bu haberi duyunca şu şekilde dua etti:

«Ya. Kah! Seuin yaiunda, kalbimde zerre, kutlar iyi­lik kalmışsa benî bu dünyadan, daha fazla gecik-i irmeden, ötelere al.» [239]

Hasan Basri der ki:

«Muaviyenin dört işi vardır ki, eğer bunlardan her­hangi birisi alelade bir kimse tarafından yapılmış olsay­dı, kendi hesabına, cok tehlikeli olurdu:

Birincisi: O, ümmet üzerindeki hâkimiyyetini, müşa­vere ile değil, hep, kılıç kuvvetiyle devam ettirdi, iktida­rı, müalümanların reyleriyle değil kılıçla elde etti. Hal­buki onun devrinde bazı sahabiler henüz hayattaydı.İkincisi: Kendisinden sonra yerine geçmek üzere oğ­lunu veliahd tayin etmiştir. Halbuki Yezidin içkici ve keyfine düşkün bir insan olduğunu biliyordu, ipekli elbi­seler giydiğinden ve tanbur çaldığından da haberi vardı.

Üçüncüsü: Devlet memurluklarına daima yakın ak­rabalarını getirmişti. Ziyâd’ı da nesebine ilhak etmişti. [240] Halbuki Allah’ın Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem)

«Nesebi sahih çocuk, firaşta (yatakta) doğmuş olan­dır. Zina edenlerin hakkı taşlanmaktır* buyurmuştu.

Dördüncüsü: Hucr ve arkadaşlarını katlettirmiş-tir.» [241]

Bundan sonra halk, zulüm ve zorbalıklarla sustu­ruldu. Medine valisi iken, kendisine «Sen büyük laflar ediyorsun» diye söylendiği için, Mervan ibn-i ‘ Hakem, Hazreti Misvar ibn-i Mahzeme’yi (Radiyallahü Teâlâ anh) dövdürmüştü. [242]

Hazreti Abdullah ibn-i Ömer’in Cuma . namazında, Haccac ibn-i Yusuf’a «Hutbeyi çok uzatıyorsun» demesi üzerine, Haccac : _

«Şu anda, senin şu iki gözünü bir vurukta ç ne kadar isterdim» şeklinde mukabele etmiştir. [243]

Abdulmelik ibn-i Mervan hicretin 75. senesinde Haz­reti Resulü Ekrem’in (S.A.V.) minberine çıkarak halka şöyle hitab etmişti:

«Ben bu ümmete arız olan hastalıkların tedavisi için kılıçtan başka bîr çare göremiyorum. Zaten.bundan baş­kasına da baş vurmayacağım. Şimdi, içinizden birisi çı­kar da bana Allah’tan kork “ittekl’Uahe” derse hemen

kellesini uçururum.» [244]

Velid ibn-i Abdulmelik, bir cuma namazında, hutbeyi o kadar uzattı ki, nerdeyse ikindinin vakti geçecekti. Ce­maattan bir zat ayağa kalktı ve:

«Ey Emlrülmttmlnln! Zaman sisel beklemiyor. Na­mazda bu kadar geciktiğinizden dolayı Allah’ın karşısına nasıl bir özürle çıkacaksınız?» dedi.,

Vclİdin cevabı:

«Ey adam! Doğru söylüyorsun. Fakat burası doğru konuşanların yeri değildir. Sen nereden çıktın?.»

Nitekim o sırada, padişahın muhafız alayına men-aub bir şahıs bu zatı derhal öldürdü. Böylece onun c€ik nete gitmesine vegiîe oldu. [245]

tşte bu siyasettir ki, o devir inlisi 15martlarını yavag yavaş aşağılık kompleksine düşürdü. Onları, hadiseleri olunma bırakan, bir nevi vurdum duymaz kimseler ha­line getirdi. Tehlikelere göğüs gererek hakikatleri olduğu £İbi söyleyebilen müslümanlara artık nadiren rastlanı­yordu. Umumiyetle yaltakçı, yılışık ve gününü gün eden bir halk yığını meydana geldi. Hakseverlik yavaş yavaş ortadan kalktı. Kabiliyetli, bilgili, dirayet ve iman sahi­bi insanlar hükümet teşkilâtından uzaklaştı. Halkın dev­let işleriyle de alâkası kesildi, Nemelâzamcılık aldı yürü­dü. Hükümetler birbiri arkasından i§ bağına gelip gidi­yordu, amma halk, bu geliş gidişlere tamamiyle seyirci kalıyordu. Yukardanberi izah etmeye çalıştığımız siya­setin halkın üzerindeki tesirlerini iyice anlıyabilınek için, misal olarak, Hazreti Ali ibn-i Hüseyin (İmam Zoy-nelabidin) hadisesini zikredebiliriz. Buyuruyor ki:[246]

«Kerbelâ hadisesinden sonra bir zat, gizlice yanıma gelip oturdu. Bana karşı son derece hürmet gösterdi. Bu adamın halini şöyle anlatabilirim: Ne zaman beni gör­se hep ağlardı. O kadar ki, benim için bu dünyada vefa­kâr birisi varsa ancak bu zat olabilir, diye düşünmeye bağlamıştım. Fakat sonradan öğrendim ki, işin- rengi başka imiş. Meğer İbn-i Ziyad’m adamları, “Ali ibn-i Hü­seyin’i kim bulur da bizim yanımıza getirirse kendisine 300 dirhem mükâfat verilecektir” diye tellallar vasıta-siyle her tarafta ilân etmişler. îşte bu adam vâdedîlen mülvâfatı duymuş ve bana gelm.is.ti. Nitekim biraz sonra ellerimi boynuma bağladı, beni ibn-i Ziyad’in yanma gö­türdü. Tabiatiyle vâdedilen mükâfatını da aldı.» [247]

5. Adlî İstiklâlin Sona Ermesi

Devletin temel meselelerinden birisi de KAZA’nın (Muhakeme-Judiciary) . istiklâli keyfiyetidir. Hulefayi

Raşidin devrinde hâkimleri devlet reisi tayin ederdi. Fa­kat birisi hâkimlik vazifesine getirildi mi, artık o, sade­ce Allah’a karşı mesuldü. Yalnız kendi vicdanının sesine göre hareket ederdi. Artık kimseden ne korkar, no çeki­nir, ne de başkasının buyruğunu dinlerdi. Memleketin en nüfuzlu şahsiyeti bile bir hâkimin işine karışamazdı. Esa­sen buna cesaret de edemezdi. Hatta, hâkûıı, bizzat dev­let reisini mahkemeye celbeder, aleyhindeki dâvaya baka­bilirdi. Pad iş alıcılık devri başlayınca bu usule de son ve­rildi. Halife kılığına bürünen padişahlar adlî meselelere müdahale etmeye başladılar. Adliye teşkilâtım siyasî gayelerine ve şahsî niyyetlerine alet ettiler. Arzu ettikle­ri zaman, istedikleri şahsı dâva edebiliyor, üstelik adlî mercilerden, istedikleri hükmü de çıkartıyorlardı. Böy-!e olunca adliye teşkilâtında bulunan hakimler için ser­bestçe hüküm vermek imkânının ortadan kalkacağı ta­biidir. Hatta, yalnız padişah ve şehzadeler değil, mute­ber bir devlet adamı, hatta padişahın sarayına sığınmış bıılılnan kapıcılara varıncaya, kadar herkes, adliye üze­rinde icrayı nüfuz edebiliyordu. Bu durumdaki insanla­rın aleyhinde adlî mercilerde dâva ikame etmek imkânı kalmamıştı. îşte bu .gibi sebeblerden dolayı, o devirde, s.ılih âlimler ve imanlı şahsiyetler hakimliği kabul et­mekten daima çekinmişlerdir, O kadar ki, hükümdar ta­rafından hakim tayin edilen bir’ âlîme halk da iyi nazar­la bakmıyordu. Onlan daimar şüphe ile karşılıyordu. Ad­liye teşkilâtına müdahale etmenin şümul derecesi o kadar genişledi ki valiler bile kadı ve hakimleri azl veya nas-botmek selahiyetinİ elde ettiler. [248] Halbuki Hulefay-i Raşidin devrinde, devlet reisinden başka, o da muayyen şartlarla, hiç kimse bîr hakimi azTedemezdi. [249]

6. Müşavere Esasına Müstenit Hükümet Şeklî

Hükümet nizamının esaslı unsurlarından birisi de müşavere müessesesidir. Hükümet teşkilâtında devamlı olarak bir müşavere heyeti vardı. Bundan başka, memle­ket’işlerinin idaresi hususunda, muteber şahsiyyetlerle ve değerli insanlarla daima fikir teatisinde bulunulur, da­nışılır ve görüşülürdü. Zu zevatın dirayeti, ilmî takvası, diyaneti ve isabetli reyleri herkes tarafından bilinirdi. Bu sebeble halk, kendilerine güvenirdi. Verdikleri kararları seve seve kabul ederlerdi. Bütün milletin itimadını kazan­mışlardı. Halk arasında esas itibariyle, hükümetin hata­lı bir istikameti benimsemiyeceği şeklinde umumî kanaat vardı. Bu müşavere heyetine «Bhl ül-hall ve’l-akd» der­lerdi. Padişahçılık devri başlayınca, diğerleri gibi, bu . müessese de değişikliğe uğradı. Müşavere yerine şahsî istibdad kaim oldu. Hakkı bilen, hakkı tanıyan insanlar­la, imanlı ilim erbabı, padişahlardan uzak kalmağa baş­ladı. Bu suretle sultanların müşavere halkasına kendi valileri, maiyetinde bulunan hüküm sahibleri, büyük rütbeli subaylar, aile’fertleri, yalanları ve saraya sığın­mış bulunan yaltakçı kimseler dahil oldu. Rey sahibi, di­rayet ve kabiliyetli, imanlı, bilgili ve halkın itimadına mazhar olmuş şahsiyetler bu işten uzaklaştı. ; .

Bunun neticesinde karşılaşılan en büyük zarar, yep­yeni ve acaib bir medeniyetin ortaya çıkması oldu. Ka­nunî meseleleri kanun yoluyla halletmek yerine keyfi çö­züm yolları usul ittihaz edildi. Hükümetin temeli mahi­yetinde bulunan «icnıa» ve «cumhuriyet» m’efhumları ta­mamen ortadan kalktı. Memleketin her tarafında, idarî mekanizma bu uydurma usullerle çalışma/a başladı. Ad­liye işleri de buna göre ayarlandı. O kadar ki, hükûme- tin emniyet ve asayişi temin etmesi, intizam ve düzeni yerleştirmesi, dahilî ve haricî işlerin tanzimi, umumî si­yaset, hülâsa bütün bir devlet umuru, hep, bu usûl dahi­linde cereyan etmeye başladı. Bu defa, bu gibi işlerde, kanun yerine padişahın yakınları karar veriyordu. Ya­ni keyfe göre karar almıyordu. Fakat kanun meselelerini halletmek pek o kadar kolay değildi. Allah saklasın, eğer bu adamlar, kanunî mevzualara da el uzatmış olsalardı, o zaman, ümmetin içtimaî düşüncesi böyle bir müdahaleyi çok zor hazmedebilirdi. Esasında ümmet, bu insanları fâsık ve fâcir olarak kabul ediyordu. Doğruluk noktaî nazarından kendilerinin ahlâk! ve dinî hürmet ve itibar­ları yoktu. Zaten zamanın âlimleriyle hukukçuları bu boşluğu, (yâni kanunî işleri tanzim etmeyi), doldurmak için var kuvvetleriyle çalışıyorlardı. Ancak bu faaliyet­ler münferit vaziyette kalıyordu. Her âlim kendi ilim kür­süsünde ve fetva makamında bulundukça ilmî hakikatle­ri öğretmekten geri kalmıyordu. Her vesile ile kanunî hükümleri beyan ediyordu. îşte bunun içindir ki, her no kadar saltanat ülkelerinde kanunsuzluk devri devam etmiş ise de, her şeye rağmen, hakikî kanunu devamlı şekilde inkıtaa uğramamıştır. Görüyoruz ki asırlar bo­yunca, ümmet indinde senet ittihaz edilebilecek kanunî hükümler de verilmemiştir. Memleketin bütün adalet mekanizması en küçük meseleden en büyüğüne kadar, hep keyfî usullerle devam ettirilmiş ise de yine kanun aslı mahfuz kalmıştır. [250]

7. Irkçılık Ve Kavmiyetçiliğin (Aşiretçilik) Hortlaması

Padişahçılık devrinde ortaya çıkan meselelerden ve doğruluğun temel nizamlariyle bağdaşmayan işlerden bi­ri de ırkçılık ve kavmiyetçilik taassubunun yeniden uyan-masıdır. Esasda, nesil, neseb, soy-sop, kavim, vatan, memleket, bölge, aşiret ve bunun gibi bütün cahiliyye taassublarımn hepsini ortadan kaldırmak iğin müca­dele edilmişti. Dinlerin sonuncusu olmak sıfatiyle, müs-lümanlığı kabul etmiş olanların nazarında, Allah’ın kul­larının hepsine aym hak ve hukuku tanımış, bütün in­sanlara müsavi gözlerle bakmigtır. Onları bir ümmet ola­rak vasıflandırmış tır. Fakat Benî Umeyye, iktidara ge­lir, gelmez, bir Arap hükümeti rengine girdi. Bu hüküme­te göre, müslüman Araplarla, Arap olmayan müslüman-lar arasında fark vardı. Hukukî müsavat hemen hemen ortadan kalkdı. Onlar, sarahaten, doğruluk ahlâkının hi­lafına hareket ederek yeni müslüman olmuş insanlardan bile cizye almağa devam etmişlerdi. Nitekim biz, bu hu­susu, geçen bahislerde anlattık. Bu gibi hareketler yalnız lalamın yayıhgını önlemekle kalmadı, .aynı zamanda Arap olmayan milletler arasında da bazı yanlış fikirle­rin yayılmasına sebeb oldu. Buna göre, İslâm tarafından fethedilmiş bulunan veya ileride fethedilecek olan mem­leketlerdeki Arap olmayan unsurlar, Araplar tarafın­dan köle muamelesine tâbi tutulacaklardır. Bunlar Is-lâmı kabul etseler dahi Araplarla ayni seviyede olmaya­caklardı. Nitekim ırkçılık o devirde Öyle bir hale geldi ki, bir kimse vali, kadı, hatta cami imamı tayin edilmek istenirken Arap olup olmadığı hususu iyice araştırılı­yordu. Haccâc îbn-i Yusuf, Kûfe’de bulunduğu sırada §Öyle bir hüküm vermişti:

«Arap olmayanlar camilerde imamlık etmeyecekler­dir.» [251]

Yakalandığı zaman, Hazreti Said ibn-i CubeyıVe, Haccac, kendisine iyilik yapmış gibi, aynen şöyîe söyledi:

«Biz seni, halita namaz kıldırmak üzere, imam bile yaptık. Halbuki Arap olmayan imam olamaz.» [252]

Irak’ta bulunan Nebetîlerin ellerine, ırkları belli ol­sun diye, damga vuruluyor, Basra’da ise yeni miislüman olmuş İranlılardan geniş ölçüde cizye almıyordu. [253] Hazreti Said ftm-i Cubeyir îslâm aleminde pek yüksek bir makam sahibiydi. O devirde bu zat ayarında ancak bir­kaç kişi mevcuttu. Küfe kadılığına tayin edilince «Arab-dan başkası .kadılık edemez.» diye kıyametler kopmuştu. Nihayet Said ibn-i Cubeyr kadılıktan ayrıldı ve yerine Hazreti Ebû Musa Eg’arî’nin oğlu getirildi. Yeni kadıya Hazreti Cubeyr ile müşavere etmeksizin hiçbir hususta karar vermemesi de tavsiye edildi. [254]

Bütün bunlardan başka Arap olmayanların cenaze namazı kıldırmasını bile istemediler. îş o raddeye vardı ki, bir Arap çocuğu bulununcaya kadar cenazeleri beklet­mek icab ediyordu. [255] Anası veya babası Arap olma­yan müslüman bir kız evlenmek istediği zaman derhal bir Arab bulunur ve ona «Velâ» -evîâdhğa kabul etmek-ı’Patronage) yaptırılırdı. Durum bu veliden sorulur ve evlilik muvafakati bu uydurma velîden alınırdı. [256]

Cariyelerin doğurduğu çocuklar hakkında Araplar arasında Hecin (Aybî- Odalıktan doğma) tabiri fcullanılırch. Bu çocuklar, mirasın taksiminde Arap kadınlar­dan doğmuş evlâtlarla ayni seviyede tutulmazdı. [257] Halbuki şeriat noktai nazarında bu iki evladın birbirin­den farkı yoktu. ‘

Ebu’l-Ferec Isfahanî’nin rivayetine göre, Benî Su-leym’den bir zat kızını Arap olmayan birisi ile evlendir­mek istedi. Bunun üzerine Muhammed ibn-i Beşîr El-Haricî hâkime giderek şikâyette bulundu. Hâkim karı-kocanm boşanmalarını emrettikten başka Arap ırkından olmayan müslümani kamçılattı, saçını sakalını kestirdi, şehirde teşhir ettirerek onu rezil etti. [258]

işte bu şekildeki hareket ve muameleler Acem ve îran ırkçılığını tahrik etti. Neticede iranlılar Horasan’da teşkilâtlandı ve bildiğimiz gibi Abbasîler de hazırlıklarını ikmâl ederek geldiler, Benî Umeyye’nin ocağını söndürdü­ler. Acemlerin (Arap olmayanlar) Araplara karşı nefret hisleri, o kadar çoğalmıştı ki, Abbasî propagandacıları bunları Emevîler aleyhine kolayca hazırladılar. Arap ol­mayan milletler, iktidarı aldıkları takdirde Arapların zul­münden kurtulmak ümidiyle Abbasilere yardım ediyor­lardı.

Emevilerin bu siyaseti sadece. Araplık-Acemlik (gay-rı-Arap) dâvasına inhisar etmiyordu. Bizzat Araplar ara­sında da kabilecilik, aşiretçilik, üîkecilik ve bölgecilik ha­reketleri doğurmuştu. Bu siyaset onları kabilelere ve böl­gelere ayırdı. Adnanîler, Kahtanîler, Yemanîler, Mudarî-ler, Ezed, Temîm, Kelb ve Kays gibi bütün eski Arap aşiret taassubları hortîadı. Hükümet, bu kabileleri birbirlerinin aleyhine kullanmak suretiyle hasıl olan du­rumdan faydalanıyordu. Arap ırkına mensub idareci ve valiler, bulundukları yerlerde kendi aşiret mensuplarına imtiyazlı muamele ediyorlardı. Başkalarına karşı dav­ranışları ise insafsızeaydı. Bu siyaset, Horasan’da o de­receye vardı ki, Yemeni ve Mudarî kabileler arasında çekişme başladı. Abbasilerin propagandacısı Ebu-Müslim bu durumdan faydalandı. Aşiretleri birbirleriyle muhare­beye teşvik ederek Benî Ümeyye iktidarını ortadan kal­dırmanın çarelerini buldu.[259]

Hafız ibn-i Kesîr, El-Bidâye ven-Nihaye’de, îbn-i Asâkir’den rivayetle bu meseleyi şöyle nakleder:

«Abbasî orduları Şam’a doğru yürüyüşe geçtiği za­man Benî Ümeyye hlilıümet merkezinde Yemanî ve Mti-îîarî taassubu son haddim bulmuştu. Bu iki kabile men-snbları birbirleriyle çarpışıyordu. Hatta ihtilaf o derece­ye varmıştı ki, namaz kılmak için camilerde ayrı ayrı minberler hazırlanmıştı. Artık minberler gibi imam ve ha­tipler de çifter çifter… Her biri mensub olduğu zümre­nin îmânı ve hatibi.. Hatta her iki zümreye mensub fert­ler birbirlerinin yanında namaz bile kılmıyorlardı.» [260]

8. Kanun Üstünlüğünün Sonu

Saltanat devrinde müslümanların başına gelen mu­sibetlerin en büyüklerinden birisi de kanun üstünlüğü fik­rinin ortadan kalkmış olmasıdır. Halbuki bu prensip, îs-lâmî hükümet nizamının temelini teşkil etmektedir.

İslâmiyet, dünya nizamı olarak vazedildiği zaman, şeriatın (İslâm kanununun) her şeyden üstün olduğu fikrini de beraber getirmişti. Bu temel prensibe göre devlet reisi, hükümet erkânı, halk kütleleri, küçük ve bü­yük, avam ve havas herkes, müsavi şartlarla bu kanuna tâbi idi. Hiç kimse bu kaideden istisna edilmemişti. Ay­rılık gayrılık çıkarmaya kimsenin hakkı yoktu, ister bir köle, isterse hür ve efendi olsun, herkes kanun muvace­hesinde eşitti. Dost olsun, düşman olsun, ister habrî kâ­fir, isterse muâhid (tslâm devleti ile aralarında sulh an­laşması bulunan gayrî müslim millet) olsun, müslüman vatandaş veya zimmı olsun, hükümete itaat eden veya etmeyen bir müslüman olsun, hülasa bir insan no vazi­yette bulunursa bulunsun, şeriat (kanun) nokuu naza­rında hepsi birbirine müsaviydi. Hayatın her. safluı.sını içine alan karar ve hükümlere tâbi idiler. O hiikLunh.-r ki. onlardan zerre kadar inhiraf edilmezdi…

Hulefayi Ra.şidin devrinde hem devîul reitslcri, huni de bilumum halk bu umumî kaideye son derece bağlılık gösterdi. Hatta Hazreti Osman ve Hazreti Ali, en nazik’ dönemlerde bile bu prensibi nazarı dikkate aldılar ve Öl­çüyü aşmadılar.

Doğru yolda yürüyen Hulefay-i Raşidİn’in imtiyazlı vasıflarından birisi şudur:

Onlar, başıboş, gayesiz bîr hükümetin değil, kanunu bilen ve hükümlerine riayet eden bir hükümetin idareci­leriydi.

Fakat keyfî saltanat devri gelince, padişahların hor yerde yaptığı gibi, kanun, siyasî ve şahsî maksat ve ga­yelere alet edildi. Büha *sa kendi iktidarlarının devam ve bekası için, kanun vu ..erıate bağlılık usulü terkedildi.

Artık istedikleri gibi hareket edebiliyorlardı. Saltanat devrinde de memleket dahilinde yürürlükte bulunan za­hiren gergi İslâm kanunuydu. Kendileri de Allah’ın ki­tabını ve Resulünün sünnetini kabul etmişlerdi. Bunları inkâr etmiyorlardı. Pakat amelî, pratik hayatlarında bu kanmıa göre yürütüyor, bütün muameleler bu kanuna uygun şekilde devam ediyordu. Amma padişahlar, siya­set bakımından din ve kanuna tâbi değillerdi. Keyfî bir politika l.akib ediyorlardı. Arzu ettikleri, istedikleri her gayrî meşru şey, meşru; hoşlarına gitmeyen meşru şey­ler de hemen gayrî meşru oluyordu. Onların indinde he­lâl ve harama dikkat diye bir endişe kalmamıştı. Muh­telif Emevî hükümdarlarının kendi zamanlarında kanu­na bağlılık derecesi hakkında evvelce biraz malfmıat ver­miştik. İlerdeki fasılda İse bu mevzuya tekrar temas edo[261]

Muaviye Dkvrînde

Bu .siyaset Emir Muaviye devrinde başladı. İmam Zuhıî’nin riva1 i-ine göre:

Hazreti Resulü Ekı.-a (Selât ve selâm ona olsun) ile Hulefay-i Raşidin devrinde, ne bir kâfir, müslümanu vâris olabilirdi, ne de bir müslüman, kâfire… Fakat Muaviye ınüslümanı kâfire varis yaptı. Kakat kâfirin müslümana-vâris olmasını men etti. Bu tatbikat nihayet Hazreti Ömer ibn-i Abdulaziz devrine kadar devam etti.

O, derhal bu bid’atın önüne geçti. Fakat Higâm ibn-i Ab-dülmelik, kendi ailesi için yine eski usule döndü. [262]

Hafız ibn-i Kesîr şöyle yazıyor:

«Diyet muamelesinde Muaviye sünneti değiştirdi. Zira sünnete göre “mu&lıid” in (İslâm devletî ile anlaş­ması olan gayrî muslini) diyeti raüslümanınkinin aynidir. Fakat Muaviye bunu yarıya indirdi, diğer yansını da kendisi aldı.» [263]

En kötü bid’atlerden birisi de yine Emir Muaviye zamanında ortaya atılmıştır. Hatta O, bu bid’atın yer­leşmesi için bütün vali ve hâkimlere ferman göndermişti. Bu bid’at, «Hazreti AH (R.A.) için kötü şeyler söyle­mek, ona lanet okumak, sövmek, zemmetmek ve ileri ge­ri, yakışık olmayan sözler sarfetmek» ti. Hatta Mescid-i Nebevi’de, Peygamberin manevî huzurunda, Hazreti Re­sulün minberinden onun en çok sevdiği zata yakışık al­mayan küfürler savurmak bile âdet oldu. Daha ileri gi­dildi. Bu küfürler Hazreti Ali’nin evlât ve akrabalarının kulaklarına kadar götürüldü, [264]

Öldükten sonra, bir insanın arkasından küfürler savurmak, şeriatın bu husustaki emri bir tarafa, insan ahlâkı bakımından da çok çirkin bir harekettir. Her Cuma günü, namaz hutbelerinde, bu gibi sözleri ağıza almak, bilmem ki ne derece doğru bir şeydi. İşte bu bid’at da Hazreti Ömer ibn-i Abdülaziz tarafından ortadan kal­dırılıncaya kadar devam etti.

Bu tarihten sonradır ki, Cuma hutbelerinde «innalîahe ye’mürii..» (Sure-i Nahl, âyet: 90) ayetinin okunması kararlaştırıldı ve bu usul zamanımıza kadar devam edip geldi.

Ganimet malların taksiminde de Muaviye, Allah’ın Kitabı ve Resulünün sünnetinin sarih hükümlerine mu­halefet etmiştir.

Kitab ve sünnetin ahkâmına göre ganimet mallarının beşte biri hazineye aittir. Beşte dördü ise muharibler arasında taksim edilecektir. Muaviye, böyle yapacağı yerde, bu malların içinde bulunan altın ve gümüşün ay-nlmasmı emretmiş, bunları kendisine alakoymuş ancak geriye kalanları beşe taksim ettirerek dört hissesini ga­zilere vermiştir. [265]

Ziyad ibn-i Sümeyye’yi nesebine ilhak etmesi de po-lt’tik gayeleri uğruna Muaviye’nin, şeriat hükümlerini tahrif ettiğinin bariz misallerinden biridir. Bilindiği gibi Ziyad, Taifli, Sümeyye isimli cariye bir kadından dünya­ya gelmişti. Halk arasmdaki söylentilere göre, cahiliyyc devrinde, Muayiye’nin babası Ebu Süfyan bu kadınla gayri meşru şekilde düşüp kalkardı. Sümeyye Ebu Suf-yan’dan gebe kalmış. Bu hususu Ebu Sufyan, bir müna-eaebetle bizzat ağzından kaçırmış, Ziyad’ın kendi nutfe-sinden meydana geldiğini söylemişti. Ziyâd büyüdü. Tedbirli, bilgili, işinin ehli bir genç olarak yetişti. Harikula­de kabiliyetler gösterdi. Hilafeti devrinde Hazreti Ali’nin tarafında bulunuyordu. Ona büyük hizmetleri dokundu. Muaviye ise Ziyâd’ı kendi saflarına çekmek İçin çeşitli çarelere başvurdu. Babası Ebu Sufyan’m zina yaptığına dair şahidler uydurdu. Böylece Ziyâd’ın, Ebu Sufyan’ın gayrî meşru çocuğu olduğunu ileri sürdü. Yani Ziyâd’ı kardeş olarak ilân etti ve onu kendi nesebine kattı. Ah­lâkî bakımdan bu hareketin ne kadar kötü bir fiil oldu­ğu malumdur. Ahlâkî endişeleri bir yana bıraksak bile, böyle bir davranışın kanun nazarında da suç teşkil ede­ceği açıktı. Zira bu, kanunu hiçe saymaktı. Çünkü şimdi­ye kadar şer’î tatbikatta zina neticesi doğan çocuğun no.SL’bJ hakkında karar verilmemişti. Peygamber (S.A.V.) in sarih hükmüne göre «Nesebi sahih çocuk, yatakta do-ğuiııtır. Zina «denin hakkı taşlanmaktır.» Nitekim Um-mÜImüminin Hazreti Ummi Habibe (Ebu Sufyan’ın kı­zı) Ziyâd’ı kendisine kardeş olarak kabul etmekten imti­na elti ve «lîöyle gey olmaz» dedi. [266]

Muaviye valilerini kanundan üstün telakki ediyordu. Tabiatiyle onlar da şer’î hususlara bağlı kalmıyorlardı. Muaviye’nin bir valili, Abdullah ibn-i Amr ibn-i Geylan, bir ara Basra’da, minbere çıkmış hutbe okuyordu. Ada­mın biri bu esnada kendisine bir taş attı. Abdullah, der­hal bu adamı yakalattı ve elini kestirdi. Halbuki şeriat­ta, taş atan bir kimsenin elinin kesileceğine dair herhan­gi bir hüküm yoktu. Eli kesilen adam Muaviye’ye şikâ­yette bulundu. Muaviye:

«Elinin diyetini beyti il maldan öderim. Fakat valile­rimi Itatiyycn cezalan di rama tn.» demekle iktifa etti. [267]

Muaviye, Ziyad’ı, aynı zamanda hem Basra ve hem de Küfe valiliğine tayin etmişti. O da evvelâ Kûfe’ye geldi. Minbere çıkıp hutbe okuyacağı sırada halk tarafın­dan taşa tutuldu. Vali derhal caminin kapılarını kapat­tırdı. Taş .atanları yakalattı. Rivayete göre bunların adet­leri 30 ile 80 kişi arasındaydı. Vali, hepsinin ellerini kes­tirdi. [268] Bu hadiseden dolayı hakkında hiçbir dâva da açılamadı. Esasen hiç kimse vali aleyhinde kanunî yollardan takibat yapılmasını isteyemezdi. Demek oluyor ki, o devirde bir vali, işlerini yürütmek ve otoritesini te­sis etmek makgadiyle pekâla insanların ellerini kestirebi-liyordu. Böyle bir hareketin sjeriate muhalif olup olma­dığım kimse, araştırmıyordu. Hattâ hilafet makamı «böyle şey olamaz» demiyor&u.

Yukarıdan beri verdiğimiz misaller bir yana dur­sun, fakat bunlar gibi zalimane hareketler az değildi.

Meselâ Muaviye, Yemen ve Hicaz’ı, Hazreti Ali’den (R.A.) aldıktan sonra, ilk vali olarak oraya Bnsr ibn-i Ertat’ı gönderdi. (Bu adam daha sonra Hemedan’a tayin edilecektir). Ibn-i Ertat Yemen’de iken Hazreti Ali’nin kendisinden önceki valisi Abdullah ibn-i Abbas’m iki kü­çük ve masum çocuğunu yakalatarak öldürdü. Çocukla­rın annesi bu muameleye dayanamayarak çıldırdı. Bu zulme şahid olan Benî Kinâne’ye mensub bîr kadın ken­dini tutamadı ve bağırdı:

«Erkekleri öldürmeniz yetmiyormuş gibi, şimdi sıra çocuklara mı geldi?. Cahiliyye devrinde hile onlara do­kunulmuyordu. Ey İbn-i Ertat! Çocukları ve yaşlıları Öldüren merhametsiz bir hükümet, kardeş kanı dökmek-sizin yaşayamaz. Böyle bir iktidardan daha zalim kim olabilir?» dedi. [269]

Buna rağmen Muaviye, bu adamı Hemedam istilâ etmek üzere vazifelendirdi. O zamanlarda Hemedan Haz- reti Ali’nin elinde bulunuyordu, ibn-i Ertat orada yapma­dığını bırakmadı. î§te zulümlerinden biri:

Muharebede yakalanan müslüman kadınları alıp götürmek ve cariye olarak kullanmak. [270]

Halbuki şeriat kat’î surette böyle bir şeye cevaz vermemiştir. Sanki bu vakalar şöyle bir- zihniyetin fiilen ilânı içindi:

«Şimdi valilerin, idarecilerin, ordu kumandanlarının devridir. Onların yaptıkları zulüm değildir. Siyasî mese­lelerin hallinde ne şeriat ve ne de kanun söz sahibidir. Politika hayatında hiç kimse kanun ve şeriat denen usul­lere bağlı değildir.»

Kesilen kafaları bir yerden bir yere göndermek, in­tikam hisleriyle ölülerin cesetlerini hürmetsizce, vahşice soymak, burun ve kulaklarını kesmek, karınlarım deş­mek (müsle) gibi hareketler cahiliyye adetlerinden di. îalâm buna benzer fiillerin hepsini yasak etmişti. Fakat saltanat devri gelince, bunların birçoğu müslümanlar arasında yeniden tatbik edilmeğe başlandı. İşte misal­leri:

O devirde cahiliyye adetlerine göre ilk kesilen baş Hazreti Ammar-ı. Yaair’in başı idi. imâm Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned’inde, sahih senetlere dayanarak hadise­yi anlatır. îbn-i Sa’ad ise Tabakat’da şöyle yazar:

«Siffiyn muharebesinde Hazreti Ammâr’m kafasını keserek Muaviye’nin Önüne getirdiler. Bu sırada iki kişi Ammar’m öldürülmesi hususunda münakaşa ediyordu. Biri “Ammar’ı ben öldürdüm” diyordu. Diğeri de “Hayır, onu ben öldürdüm” demekteydi.» [271]

Daha sonra kesilen ikinci baş, Resulullah*ın sahabile-rinden Amr ibn-il-Hamık’m kafası oldu. Bu zat, Hazre­ti Osman’ın katli hadiselerine iştirak etmişti. Ziyâd’m valiliği sırasında yakalanmasına çalışılıyordu. Kaçmış, bir mağaraya saklanmıştı. Orada yılan sokması netice­sinde ölmüştü. Arayanlar, mağarada cesedini buldular. Kafasını keserek Şam’a, Muaviye’ye gönderdiler. Kesik baş şehirde dolaştırılarak halka teşhir edildi Bilaherc de karısı tarafından alınarak gömüldü. [272]

Buna benzer vahşiyâne ve gaddarca bir muamele de Hazreti Ali tarafından Mısır valiliğine tayin edilmiş bu­lunan Hazreti Muhammed ibn-i Ebi Bekir’in bağına gelmistir. Muaviye Mısır’ı zaptettikten aonra onu yakalata­rak Öldürttü. Sonra da cesedi, ölü bir e^ük leyi ile birlik­te yakıldı. [273]

Bundan sonra ortaya yeni bir usul daha çıktı;

Siyasî maksadlariü. Öldürülmüş bulunanların ceset­lerini cezalandırmak…

Bu cümleden olarak, Hazreti Hüseyin’in kafası ke­silerek Kerbelâ’dan Kûfe’ye, oradan da Şam’a gönderil­di. Cesedinin üstünde atlar kokturuldu. [274]

Yezîd devrine kadar Benî Ümeyye tarafında bu­lunan Hazreti Naman ibn-i Beşir, Mervan zamanında Baz-reti Abdullah ibn-i Zübeyir’e iltihak etmişti. Katledildik­ten sonra kafası kesilerek karısının kucağına atıldı, [275]

Hazreti Mus’ab ibn-i Zubeyir’İn kesik bağı Küfe ve Mısır’da dolaştırıldıktan sonra Şam’a getirildi. Umumi yerlerde teşhir edildi. Hattâ Suriye’nin diğer şehirlerin­de dolaştırılmak istendi. Bunun üzerine Mervan’jn karı­sı Âtîke binti Yezid ibn-i Muaviye bu kadarına dayana­mayarak gayet sert bîr edâ ile:

«Bu güne kadar ne yaptınızsa yaptınız. Yüreğinizin ateşine halâ gu serpilmedi mi? Artık böyle bir teşhirden ne bekliyorsunuz?» dedikten sonra kesik başı aldı, yı­kattıktan sonra gömdürdü. [276]

Hazreti Abdullah ibn-i Zubeyir (R.A.) ile arkadaş­larından Abdullah ibn-i Safvan ve Amâret ibn-i Hamz’a karşı yapılan muameleler cahiliyye devrindeki benzer­lerinden hiç de geri kalmaz: Üçü de öldürüldü. Kesik kafaları Mekke’den Medine’ye gönderildi. Burada kâfi derecede teşhir edildikten sonra onları Şam’a naklettiler. Mekke’de kalan cesedler birkaç gün ortada bırakıldı. Ni­hayet tefessüh ettikten sonra gömülmeleri mümkün ol­du. [277]

Bu zulümleri bir tarafa bırakalım. Fakat bu şekilde valışiyâne muamelelere muhatab olanlar, aslında îsl&rmn tanınmış şahsiyetleriydi. O İslâm ki, vazettiği kanunlar­la, kâfirlere karsı olsa dahi, bu gibi hareketlerin yapıl­ma sim katiyetle yasaklamıştı. [278]

Yezîd Devrinde

Muaviye devrinde siyasî mülahazaların dinin cmİr-.îevihden üstün tutulduğundan, politik gayelerin tahak­kuku uğruna, kanunim tayin ettiği hududlara tecavüz edildiğinden, bu gibi adetlerin evvelâ o devirde başlamış bulunduğundan bahsettik.

Şimdi de, kanunsuz olarak Muaviye’nin yerine geç­miş bulunan Yezid ismindeki sözde halifenin zamanında bu telâkkilerin doğurduğu çok daha fena neticeleri göz­den geçirelim.

Bilhassa bu devirde cereyan eden üç büyük ve feci hadise vardır ki, bütün İslâm dünyasını asırlar boyunca sarsmıştır.

Birincisi:

Seyyidina Hazreti flüseyin’in şehadeti hadisesidir. Şüphesiz Hazreti Hüseyin, halkın vâki davet ve isteği üzerine, Yezîd iktidarını ortadan kaldırmak gayesiyle Irak’a gelmişti. Yezîd, Hazreti Hüseyin’i hükümete kar­sı isyana teşebbüs suçuyla itham ediyordu. Biz .şimdilik, burada sorulması mukadder bir sualm,

«îslâmın siyasî düşüncesine göre Hazreti Hüseyin’in Yezîd’e karşı harekete geçmesi ve ayaklanması kımumı uygun muydu değil miydi?» cevabım sonraya bırakaca­ğız. [279]

imdi, kendisiyle beraber bulunanlardan, o devirde he­nüz hayatta olan sah,ıbilerden ve tabiînden hiç kimse, Yezîd’e karşı giriştiği hareket ve ayaklanmadan dolayı Hazreti Hüseyin’i ne söz ve ne de yazıyla, gayrî kanu­nî hareket etmekle suçlandırmam iş tır. islâm nizamına göre bu hareketlerin caiz olmadığından bahsedenlere de tesadüf edilmemiştir. Hattâ sahabilerden herhangi biri Hazreti Hüseyin’in faaliyetlerini tedbir bakımından da münasebetsizlikle vasıflandırmamış, onlara mani olma­ya kalkmamıştır. Bununla beraber, faraziye olarak, bir an için Yezîd hükümetinin görüşüne iştirak edelim ve di­yelim ki:

«— Hazreti Hüseyin’in Yezîd’e isyanı kanunsuzdur.»

Peki ama, o takdirde bu hadiseleri kanuna göre na­sıl izah edebiliriz?

işte hadisenin gerçek sebebi:

Herşeyden evvel Hazreti Hüseyin asker toplamak su­retiyle bir ordu teşkil etmemiş ve Irak’a bu şekilde gel­memişti. Yanında bulunanlar, umumiyetle çoluk çocuk, yakınları ve birkaç hizmetçiden ibaretti. Otuz ikisi atlı, kırkı yaya olmak üzere hepsi 72 insan… Bunlara aske­rî bir kuvvet nazariyle bakmak mümkün müdür? Karşı tarafta ise, Yezîd’in adamı Ömer ibn-i Saad ibn-i Ebi Vakkas kumandası altında, Kûfe’den gönderilmiş dört bin mücehhez asker… Böyle koskoca bir ordunun 72 kişilik küçük bir toplulukla muharebe etmesi, hepsini Öldürmesi için ortada en küçük bir sebep ve zaruret var mıydı? Etraflarının çevrilmesi ve yakalanmaları pekâlâ mümkündü. Sonra Hazreti Hüseyin ne diyordu?

«— Bırakınız; geri döneyim, veya herhangi bir hu­duttan memleket dışına çıkayım. Yahut ta beni doğruca Yezîd’e götürün.»

Fakat o koskoca ordu bu sözlerin hiçbirini dinleme­di. Hazreti Hüseyin’e:

«— Olsa olsa ancak Küfe valisi UbeydııUah ibn-i Ziyad’ın huzuruna çıkabilirsin.»

dediler.

Hazreti Hüseyin bunu istemiyordu. Çünkü Ibn-i Zi-yad’a güveni yoktu. Bu adamın Müslim ibn-i Akıyl’e ne­ler yaptığını yakineıı biliyordu, İşte böyle bir durumda Hazreti Hüseyin muharebeye mecbur edildi. Kendisiyle beraber bulunanların hepsi gehid oldu. Muharebe meyda­nında tek bayına kaldı. Böyle yapayalnız bir iımaiuı «al­dırmanın mânası var mıydı? Onu derhal yakalamak ka­bildi. Amma böyle yapılmadı. Sanki muazzam bir iy so­ruluyormuş gibi üzerine hücum edildi. Yaralandı ve öldü­rüldü. Elbiseleri soyuldu. Üzerinde nesi var nesi yoksa hepsi alındı. Mübarek bağı keaildi, vücudunun üzunude at koşturuldu. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, oturduğu yer yağına edilerek dağıtıldı. Hanııularınıiı örtüleri çeki­lip parçalandı. Bilhassa kadınlara yapılmayacak mua­melelerin hepsi kendilerine reva görüldü. Bu zulümler bittikten sonra bütün Kerbelâ §ehidlerinin kesik kafala­rı mızrakların ucuna takılarak Kûfe’ye, İbn-i Ziyâd’m sarayma götürüldü. Bunlar halka teşhirle iktifa edilme­di. Ibn-i Ziyad camide şöyle konugtu:

«— Allah’a hamd olsııu. Hakkı meydana çıkardı. EmirİÜtırıüminin Yezîd’i vo ona taraftar ohıuUtrt zateıe uîustııtiı. Ve yalancı oğlu yalancı Ali İbn-i Hüseyin ve ona tâbi oEıuılur öldürüldü.

Bilahare kesik baylar Şam’a, Yeziû’e götürüldti. Ye-rfd de onları sarayda temhir et lirdi.» [280]

^i farzedelim ki, Yezîd ve taraftarlarının iddia­ları doğruydu. Hazreti Hüseyin isyana teşebbüs etmiş ve mevcut hükümete karşı gelmişti. İyi amma İslâm nizammda bu şekilde otoriteye karşı gelen ve isyan edenler için müeyyide yok muydu? Bu kanunlar bütün fıkıh ki-tablarında sarahatle yazılmış, etraflıca şcrhedilmia de­ğil miydi? Misal olarak “Hidâye” veya şerhi olan “Feth ül Kadîr” e bakabiliriz. Bu kitabın “Bab el buğat” Hükü­mete isyan edenler bahsinde mesele etraflı izah edilmiş­tir. Bn ifadeler tetkik edildiği zaman açıkça görülecektir ki, İslâm prensipleri muvacehesinde, Korbclâ’da cereyan eden hadiselerin kâffeai, Kerbelâ vakasının lâ bağından Kûfo ve Şam’da, Yezîd’in sarayında olanlara varıncaya kadar, en cüz’î teferruatı da dahil olmak üzere, haram fiillerden başka birsey değildir. Şeriat nazarında, bu hareketlerin tamamı zulüm ve zorbalıktan ibarettir. Şam’da, Yezîd’in sarayında geçen hadiseler hakkında muhtelif rivayetler vardır, Yezirl ne söyledi ve ne yaptı? Haberlor çeşit çeşit. Bu rivayetlerin hiçbirine iltifat et­mesek bilo, içlerinde bir tanesi vardır ki, bu haberi kat’î surette gerçek kabul etmek zorundayız: Yezîd, Hazreti Hüseyin ve maieytinde bulunanların boşlarını o vaziyette görünce göz yaşlarını tutnmamuj ve şöyle demigtir;

‘i öldürmeden-do sizin itaat elmenr/fl razıy­dım. Alîflh ibn-i Ziynd’a- îânot ct.sin. Allah’a yemin ede­rim ki. orada olsaydım Hüseyin’i affederdim.»

Ve yine:.

lft.h’a yemin ederim İti, TCy Hüsojin, ikimiz karşı karsıya gelmiş olsak dalı i ltatMyyen Reni öldürtmeye te-schlıiis etmezdim.» [281]

İşte bunlar, herkes tarafından doğru olarak kabul edilmiş kat’î rivayetlerdir. Şüphesiz burada insanın ak­lına takılan bir sual var: Acaba bu büyük zulmü irtikâb eden valiye ne gibi bir ceza verilmiştir?

Hafız ibn-i Kesîr’in yazdığına göre ibn-i Ziyad hiçbir zaman tecziye edümemiştir. Azledilmek şöyle dursun, hattâ kendisine, tekdir mahiyetinde, kuru sıkı.bir mek­tup dahi yazılmamıştır. [282]

Bilindiği gibi îslâm nazarında hayrm derecesi çok büyüktür. Eğer Yezid*de insanlık şerefinden zerre kadar bir nasîb kalmış olsaydı, Mekke’nin fethinde, kendi aile efradına Allah Resulünün (S.A.V.) nasıl muamele ettiği­ni hatırlar, hattâ, o günkü iktidarını bu sayede elde etti­ğini düşünür de adam gibi hareket ederdi.

İkinci içler acısı mesele Hicretin 63. senesi sonuna doğru vukubulan HURRE muharebesidir.

Yezîd’in son günlerine tesadüf eden bu hadisenin kısaca tafsilatı şöyledir:

Medine halkı, “fasık” ve “facir” nazariyle baktığı Yezîd’e ve iktidarına kargı ayaklanarak valiyi şehir hu­dutları dışına atmış, yerine Abdullah ibn-i Hazale’yi ge­tirmişlerdi. Bu hadise kendisine haber verilince Yezîd, Müslim ibn-il Ukbat el Murrî’yi («selef-i salihin» – o devrin temiz müslümanları bu adama Müsrif ibn-i Ukbe ismini takmıştı) onikibin askerle Medine’ye gönderdi ve kendisine şu talimatı verdi:

«— Şehir halkına üc gün mühlet ver. Bu müddet içinde isyandan vazgeçip itaat etmeleri gerekir. Aksi takdirde onlarla muharebe et. Zafer kazanıldıktan sonra da butun şehir üç gün yağma edilecektir.»

Muharebe başladı. Yezîd’in emri gereğince ordu men-sublarına evlerin yağma edilmesi hususunda müsaade verildi. Yâni onlara:

«— Üç gün müddetle bu şehirde istediğiniz rezaletle­ri yapabilirsiniz.» dendi.

îşte her şey bu üç gün içinde cereyan etti. Her ta­raf yağma edildi, dağıtıldı. Şehir halkı, muharebelere iş­tirak etmeyenler dahi, sebebsiz yere, keyfî olarak kilıç^ tan geçirildi, imam Zuhrî’nin rivayetine göre eşraftan 700 zat, halktan da onbin kadar insan öldürüldü. Zul­mün derecesine bakınız ki, evlere saldıran askerler, el­lerine geçirdikleri malları almakla iktifa etmediler. Üs­telik masum kadınların üzerlerine de çulla-ndilar. Hafız ibn-i Kesîr bu hususta şöyle yazar:.

«— Bu hadise esnasında bin kadar kadın, kendi ko­calarından gayri kimselerden hamile kaldı.» [283]

Şimdi, diyelim ki Medine halkı hükümete isyan et­mişti. Hareketleri usulsüz ve kanunsuzdu. Fakat halkı, isyan eden müslüman bir memlekette, hattâ gayrî-müs-lim bir beldede, hattâ hattâ muharib kâfir bir ülkede, îs-lâmî kanunlar gereğince, böyle bir muamelenin serbestçe icra edilebileceğini akıl kabul eder mi? Böyle bir şey gö­rülmüş, işitilmiş midir? Hele bü hareketler, başka bir şehirde değil de Medine’de cereyan etsin… Peygambe­rin Medinesinde… öyle bir şehirde ki, oranın fazileti hakkında Allah’ın Resulünden nice hadisler rivayet edilmiş­tir. Buharı, Müslim, Nesâî ve Müsned-i Ahmed’de müte-addid sahabîlerin nakilleri vardır.

a— Medine halfamı, zulmetmek suretiyle korkutan­lar, Allah’ı korkutmuş gibidir. Allah’ın meleklerin ve bu­tun halkm laneti onların üzerinedir. Kıyamet günü de Al­lah, günahlara kargı fidye kabul etmez.»

Bir ba§ka rivayette:

«— Medine’ye karşı fenalık düşüneni Alluh, cehen­nem ateşinde kurşun eritir gibi yakar.»

Hafız ibn-i Kesîr’in yazdığına göre, ulemanın büyük bir kısmı bu hadise İstinad ederek «Yezid’e lanet etmeyi» caiz görmüglerdir. Bu sözü teyid eden bir rivayet de imam Ahmed ibn-i Hanbel’e isnad edilir. Başka bir züm­re ise babasına ve dolayısiyle diğer aahabilere lanet edil­mesi ihtimalini düşünerek «Yezid’e lâuet edilmesini men etmişlerdir.» [284]

Bir zat, Hazreti Hasan-i Basri’ye serzenişte bulundu:

«Niçin Benî Ümcyye aleyhine birşey söylemedin? Yoksa Şamlılardan (Benî Ümeyye) razı mısın?»

Hasan Basrî’nin cevabı:

«’Şamlılardan razıyım ne demek? Allah onların lâyı-kını versin. Allah Resulünün (S.A.V.) haram dediğini heiâl, helâl dediğini haram yapanlar, üç gWn üç gece Pey­gamberin gelirini yağma ederek halkı katliam eyleyen­ler onlar değil miydi? Nabatl ve Kıptî askerleriyle yapmadiklarını bırakmadılar. Asıl, necib ve dindar kadınla­ra mı saldırmadılar? Halkın şeref ve haysiyetine mi te­cavüz etmediler? Beytullah’ı taga tutan ve yakanlar on­lar değil miydi? Allah’ın laneti onların cümlesinin üzeri­ne olsun ve (kıyamette) fena akibete uğrasınlar.» [285]

Üçüncü vak’a da, Hazreti Hasan-i Basrî’nin yukar-daki sözlerinin son kısmında zikredilen hadisedir. Medi­ne işi bittikten ve Hazreti Resulün haremine karşı hür­metsizlik edildikten sonra ordu, Hazreti ibn-i Zübeyr ile muharebe etmek maksadiyle Mekke’ye yöneldiler. Man­cınıklar kullanarak şehri ve Beyti Şerifi taşa tuttular. Hattâ Beytin bir duvarı çatlayıp çöktü. Bazı rivayetlerde Beyti Şerifin atege verildiği yazılı ise de mesnedsizdir. Doğru olan ve üzerinde herkesin birleştiği rivayet taşa tutma hadisesidir. [286]

Bu hadiseler bize herşeyi açıkça izah etmektedir. An­laşılmıştır ki, bir hükümdar, iktidar ve otoritesini kur­tarmak, hükümet, saltanat ve padişahlığını muhafaza etmek hususunda her çareye baş vurur ve her işe teşeb­büs edebilir. Padişahlığın bekası herşeyden üstündür. Bu hususta had ve hudud tanınmaz. Her türlü kanunsuz hareketler, bu gaye uğrunda, kanuna uygun olur. [287]

Benî Mervan Devri

Bundan sonra Mervan ve çocuklarının devri başlar.

İşte bu devirde siyaset, nizam ve kanundan tamamen ay­rıldı. Hatta siyaset, kanunun üzerinde bile hükmünü ic­ra eder hâle geldi. Bundan daha fenası siyasî maksadlar için kanun hükümlerinin feda edilmesi keyfiyeti son de­receyi buldu. Abdülmelik ibn-i Mervân^ padişahlığından Önce Medine’de, Hazreti Saîd ibn-i El-Museyyeb, Urvet ibn-i Zubeyr ve Kubeyza ibn-i Zuveyb gibi ileri gelen fa-kihlerden sayılırdı. Yezîd devrinde Kabe’nin taşa” tutul­masından büyük üzüntü duymuş ve bu hareketin aleyhin­de sözler söylemişti. Fakat güya halife, yani padişah olunca işler değişti. Hazreti Abdullah ibn-i Zubeyr’le mu­harebe etmek üzere Haccac ibn-i Yusuf gibi bir zalim ve şakiyi göndermekten çekinmedi. Bu zâlim adam, tam hac zamanında Mekke’ye vardı. Cahiliyye devrinde kâfir ve müşriklerin bile muharebe etmeyi doğru bulmadıkları bir zamanda Mekke’ye saldırdı. Ebû Kubeys dağına man­cınıklar yerleştirerek şehri ve Haremi Şerifi taga tut­turdu. Hacıların sa’y ve tavaflarını bitirmeleri ve mem­leketlerine dönebilmeleri için Hazreti Abdullah ibn-i Ömer’in sert ve aşırı ısrarı üzerine bir müddet için, bu ameliyeye ara verildi. Fakat o sene hacc niyyetiyle Mek­ke’ye gelmiş olanlar ne Minâ’ya ne de Arafat’a çıkmak imkânını, buldular. Hattâ Haccac’ın ordusnndan korkul­duğu için sa’ay ve tavaflar bile doğru dürüst icra edile­medi. Hacıların şehri terketmeleri üzerine de taş yağmu­ru başlatıldı [288] Fetihten sonra, Abdullah ibn-i Zu­beyr, Abdullah ibn-i Safvan ve Amâret ibn-i Hazm’m ka­faları kesilerek, teşhir edilmek Üzere, cesetleri ortada bı­rakıldı. (Daha evvel bu hususa temas etmiştik).

Abdulmelik ve oğlu Velîd devrinin en büyük belâsı, en kötü musibeti ve en berbat işi şüphesiz Haecâü’m va­liliği idi. Zulmün, zorbalık ve haksızlığın hararetli pazarı bu suretle 20 sene canlılığını muhafaza etti. Evet, bilinen bir hakikattir ki, bir insan ne kadar zâiim olursa olsun, baştan başa şerrin nıücesem heykeli olsa dahi Haccâc ibn-i Yusuf olamaz. Maamafih Haccâc ibn-i Yusuf’un da iyilik tarafları vardır. Kur’an-ı Kerim’e i’rib koydurma­sı onun lıayırlı işlerindendir. Sİnd’i fethederek müslü-manlığın bu memlekete ulaşmasını ve buruda Allah adı­nın çağrılmasını sağlamak da yine onun hasenatına da­hildir. Fakat, dünya kadar iyilik etıni^ olmak bile bir mümini öldürmenin ağır günahını ortadan kaidıranıaü. Nerede kaldı ki Haecac, günah, ve zulümleriyle yirmi ye­ne kadar hükmünü devam ettirmiş bulunmaktadır Müş-hur Kıraat imamı Asım ibn-i Ebî’n-Necûd der ki:

«Allah’ın haram kılmış bulunduğu hususlardan, bu adaımn yapmadığı herhangi bir ^ey ‘kalmamıştır.»

HazreÜ Ömer ibn-i Abdulazi/. buyurur:

«liütiin duaya milletlerinin fesatçıları bir araya ge­lerek lutbîsliklerİnİ birer birer ortay» tlükseler, îlaecac’-daki habaset hepsini bastırır.»»

Haccâc .hakkında Hazreti Abdullah ibn-i Mea’ûcTuu fikri:

«— Münafıkların elebaşısuur.»

Buna mukabil Haccâc:

«— Elime gederse îî*u-i MesMuî’ım kanını dökeceğim» diyor ve ilân ediyordu:

«— tbn-i Me^ûil üslubunda Kur’âıı okuyan veya hu hususta ona uyanların kellesi ııçıırulacakhr. Fakat bu kırattı domuz derisine yazana hil’at vereceğim.» diyordu.

Haccac, bunun gibi, Hazreti Encs ibn-i Mâlik-ve Hazreti Sohl ibn-i Sa’ad Sa’îdî gibi zevat-i kirama küf­retmek ve iftira atmaktan da kendisini menedememişti. Hazret i Abdullah ibn-i Ömer’i öldürmek İçin desiseler hazırln misti. Açıktan açığa:

«— K£or halka “namım hu kapı.sintiün ^ı dersem, halk da,İm emri dinlorn^/: sn Uaı>ıt1an çıkarsa kanlarını ltelâl bitir ve kemlilerim üUUirihM’im.» diyordu.

O devirde hapKodiküklon stnıra muhakememiz öldü­rülen insanların payıaı yü’/.yirmibini geçmişti. Haccâc öl-‘ düğü zaman hnpishanclordo mııhakomcHİz, tîavâsız ve sc-bebsiz yorc 80.000 prn:ıhpız insarı yatmaktaydı. [289]

İşte böyle znlim bir adam için Abdulmelik, vefat et­meden evvel oğluna şu şekilde vasiyette bulunuyordu:

«— Harcan İbn-i Yusuf’la dâima, il^’len. Onu gözet. Saltamı! muz Hiurâe, vasıl asiyle kuvvetlenmiş ti. î)iiş-nuııUarınır/.ı o mnğlub etmiş, aleyhimizde ayaklanan ve isyan edonîeri o ezmiştir.» [290]

Tgtc bu sözler Emevt hükümdarlarının hangi zihni-;,’otte insanlar olduğunu açıkça ortaya koyar. Halk üzerine tesis ettikleri hâkimiyyetin dayandığı noktalar hak­kında vazıh bir fikir verir. Anlagılıyor ki, bu “adamların nazarında ehemmiyetli olan tek §ey iktidar ve hakimiy-yetlerinin devamından başka bir gey değil. Bu neticeyi sağlayıcı mahiyetteki her tedbir ve çâre caiz görülüyor ve kanunsuzluklar mes.ru telakki ediliyordu. Böylece ka­nunun tayin ettiği Ölgüler ve hududlar ağılıyor, sınırlar tecavüze uğruyordu.

Bu zulüm, zorbalık ve tecavüz hadiseleri öyle bir hâl aldı ki, Velid ibn-i Abdulmelik zamanında Bazreti Ömer ibn-i .Abdulaziz dahi infial göstermek mecburiyetinde kaldı:

«— Irak’ta Haçcac, Şam’da Veiîd, Mısır’da Kıırrot ibn-i Şerik, Medine’de Osman ibıw Hayyân ve MekkeMe i I âl i d ibn-i Abdullah el-Kasrî… Ya Kabbî! 15u adamların zulmünden kime iltica edelim? Masum insanlara u/cık rahatlık ihsan çyle!» [291] dedi.

Siyasî zulümlerin yanında dinî meselelerde de halk son derece hatalı bir istikamete sürüklenmişti. Namaz­larda sebebsiz yerde vukubulan gecikmeler, hemen hemen umumileşmişti. [292] Cumalarda ilk hutbe, oturularak veriliyordu. [293] Bayramlarda, alamazdan evvel hutbe okunmasını Mervân icâd etmişti,[294] Bu adeti kendi haneda­nı arasında müstakil bir an’ane haline getirdi. [295]

Hazret-1 Ömer Îbni Abdülazîzin Mübarek Devri

Benî Ümeyye iktidarı tam 92 sene sürdü. Hazreti Ömer ibn-i Abdulaziz’in (R.A.) iki buçuk senelik hilafet devri karanlıkta parlayan bir yıldız gibidir. Onun yaşa- . yış şeklini değiştiren hâdise şudur:

Velid ibn-i Abdulmelik’in emriyle Abdullah ibn-i Zu-beyr’in oğlu Hubeyb’e elli kırbaç vuruldu. Kış mevsimiy­di. Başına soğuk su döküldü. Sonra da Mescid-i Nebevi’-nin kapısında ayakta diktirildi. Nihayet Hubeyb bu ezi­yetlere dayanamadı ve öldü. [296] Bu muamele sarih’bir zulümdü. Bir işkenceydi. Kanuna da şeriata da kat’î su­rette aykırı bir davranıştı. Bu zulümler Ömer ibn-i Ab-dulaziz’in valiliği zamanında cereyan etmişti. Hazreti Ömer-i Sânî, bu hadiseyi haber alır almaz derhal istifa etti. Bu vukuat, onun vicdanında şiddetli şekilde Allah korkusunun doğmasına sebeb oldu. Cereyan eden hare­ketlerden azab duymağa başladı.

Hicretin 99. senesinde, Süleyman ibn-i Abdulmelik’in’ gizli vasiyetine binâen halifelik makamına getirilmek is­tendi, işte o zaman, Hazreti Ömer ibn-i Abdulaziz (R.A,) dünya hayatı muvacehesinde hilafetle saltanat arasında­ki farkı anladı ve bu fikrini herkese söyledi.

Kendisine biyat edilmeden önce verdiği beyanatta aynen şöyle diyordu:

«— Tecrübe ve denem© maksadiyle hilafete getiril­miş bulunmaktayım. Daha evvel böyle bir maltama getîrüeceğiiııden haberini yoktu. İstemediğini hıiUle devlet işleriniz bana. lıavâle edildi, liu hususta fikrime müracaat eden olnıudi. Devlet reisliği vazifesine devanı edebilmem için ya bu ise talib olmalıyım veya bu vazife müslümaiı-laruı müşaveresi neticesinde bana verilmeliydi. I&u se-beble evvelce bana yaptığınız biyattan vazgeçiyorum. Şu antla siz, devlet islerini tedvir etmek üzere, istediğiniz bir zatı serbestle kalite «ilebilir ve bu makamı ona tes-Hnı eıiebüirsj.niz.»

Halk hep bir ağızdan söylediler:

«Kiz, senden başkasını istemeyiz. Senin* devlet ba-şıiüîa bulunulana razıyız.»

O zaman, ancak Hazreti Ömer ibn-i Abdulaziz, (II.-A) hilafeti kabul etti ve:

«— lîu milletin fertleri arasında, Kabbleri, Nebileri ve f{itab3arı mevzuunda, hakikatle, herhangi bir ihtilaf yo Ulur. Görünen ayrılıkların hepsi, belki de, dinar ve dirîıam (para) mevzmuuladır. Allah’a yemin ederini ki, gayri kasimıî usûl iks no kimseye bir kuru.ş veririm, ne ı^’ alının. Kimsenin hakkım da reddetmem. Ey insanlar! /iîluh’a Kâat etlen© uymak şarttır. Aksi takdirde bu îtâat ‘.acib değildir.. Allah’a İtaat etmeyene siz do itâafc etme­yiniz. Kıı vecibeye riâyet ettiğim müddete.o emirlerime uyunuz. Yoksa bana itaat etmeyi». 15u durumda sizin böyle bir mecburiyetiniz kalmaz.» [297] dedi.

Bundan sonra bütün saltanat usullerini bir çırpıda kaldırdı. Dedelerinin ve babasının tutumunu tamamen terketti ve yepyeni bir yaşayış tarzı seçti. Yani Hülefayi Ragidin hayat tarzını… Bundan başka, elinde bulunan ve gayrî meşru usullerle iktisâb edildiklerine inandığı ;bütün mal, mülk ve servetin, hatta karısının mücevher­lerini bile, devlet hazinesine İade etti. Senede 40 bin di­nar gelir getiren emlâk ve arazisinden sadece yıllık iradı 400 dmar olanı kendine alakoydu ve:

«Ancak bu, meşru şekilde elime geçmiş emlâktir» dedi. [298] Böyle yapmakla Allah’la kendi arasındaki he­sabı tasfiye etti. Ümmetin hakkını, sahibi aslîsine tes­lim ettikten sonra derhal:

«Padişah hanedanı ve nmerndan her kinim şikâyeti varsa, istediği gibi dâva edelüör. Malından, mülkimden birşeyler gasbedildiğini ispat edene bunlar iade edilcek-tir.» şeklinde ilânda bulundu.

Bunun üzerine Benî Ümeyye mensupları arasında matem havası esmeye başladı. Ömer ibn-i Abdulaziz’i bu siyasetten vazgeçirmesi için halası Fatma bint-i Mer–van’a gittiler. Tavassutta bulunması hususunda kendisîne yalvardılar. Zira Halife Hazretleri halasmı çok se­ver ve sayardı. Fakat kendisine geldiği zaman ona şöyle •dedi:

«r— Devlet Reisliği koltnğunda oturan bir insan, ya-kmlannın ve akrabalarının halka zulmettiğine sahici olur da bana mâni olmazsa o zaman kûn kime şikâyet edebilir? Naşı!, ölnr â& başkalarının zulmüne engel ola-îbilir?»

Hala şöyle söyledi:

«— Ailene mensub olanlar, bu gibi hareketlerin iyi netice vermeyeceğini ve sana ucuza mal olmayacağım hatırlatmak istiyorlar.»

Hazreti Ömer cevap verdi:

«— Kıyametten başka kimseden korkum yoktur.

Nihayet hala, Hazreti Ömer ibn-i Abdulaziz’i ikna edemeyeceğini anladı ve ailesinin yanına giderek onlara §öyle dedi:

«— Siz bu a tlamdan ne bekliyor ve ne üiıüd ediyor­sunuz? Ömer ibn-i Hattab’ın ailesinden bir kız aldınız. Ne yaparsınız? Annesi tarafına çekmiştir» [299]

Maîûm olduğu üzere, Hazreti Ömer ibn-i Hattâb, (R.A.) Hazreti Ömer ibn-i Abdülâziz’in büyük babası idi.

Hazreti Ömer ibn-i Abdülaziz’deki mesuliyet duygu­sunun genişliğini anlayabilmek için §u hadiseyi hatırlat­mak kâfidir.

Süleyman ibn-i Abdülmelik’in defni esnasında onun çok üzgün olduğunu gördüler. Halk buna hayret etti. Zi­ra beklemediği, ümid etmediği halde bir padişahlığa kon­muştu. Teessürünün sebebini sordular. Dedi ki:

«Şarktan garba kadar yayılmış bulunan Muhammet! ümmetinden bir fert çıkar da hakkım benden İsterse ben­de bunu Ödeyemezsem o zaman hâlim nice olur?» [300]

Karısı anlatmıştır:

— Çok kere Ömer ibn-i Abdulazîz’i, odasında seccadesinin bagmda ağlarken gördüm. Niçin ağladığını sor­duğum zaman şöyle cevap verdi:

«— jien Muhammet! ümmetinin devlet reisiyim. Hu büyült mesuliyeti üzerime aldım. Düşünüyorum:

Onların arasında acı var, parası z-pırtsuz olanı var. Hastası, mazlumu ve yoksulu var. Sehebsiz olarak veya haklı sebeblerle hapishanelerde bulunanları var, zayıfı var, ihtiyarı var. Çoluk çocuk sahibi oltıp da fakr-u za­ruret içinde olanları var. Hülâsa memleketin her tarafın­da binbîr halde olan insanlar var. itiliyorum ki Kabbim, Kıyamet gününde hepsinin hesabını benden soracaktır. Dâvalarına ne şekilde baktığımı nasıl anlatacağım? Haz­ret i Peygamber:

— Ümmetimin işlerini nasıl idare ettin?

diye sorarsa, korkarım ki bu dâva aleyhimde neti çelen e. tşte İm korkunun şiddetinden, ağlamaktayım.» [301]

ZfiHm ve zorba idarecileri, vâlilerli azlederek yerleri­ne iyilerini tayin etti. Bütün gayrî kanunî vergileri sade­ce ortadan kaldırmakla iktifa etmedi, aynı zamanda, Be­nî Ümeyyc devrinde haksız olarak alınmış bulunanların da sahihlerine iadesi hususunda emir verdi. Müslüman olmuş kimselerden cizye alınmamasını kararlaştırdı; Hâ­kim ve valilere şiddetli ve tekrar tekrar emirler vererek hiç bir müslümana veya zimmiye dayak atılamayacağını ve kırhnçlanamayacağim hatırlattı. Bir kimsenin öldü­rülmesi veya ellerinin kesilmesi şeklinde tecziyesi icnh ettiği zaman kendisine sorulmadan ve izni aîmmadân bu cezaların infazına teşebbüs edilmemesini om[302]

Son devirlerinde bir kısım hariciler isyana teşebbüs etmişti. Ömer ibn-i Abdülaziz isyancıların elebaşısına §öyle yazdı:

«— Niçin anarşi çıkarıyorsunuz? Söyliyecek birleyi­niz varsa geliniz karşılıklı konusalını. Doğru olduğu tak­dirde fikrinizi kabul edeceğim. Eğer gerçeği ben. temsil ediyorsam bu hareketinizden vazgeçmeniz icab eder.»

Haricilerin reisi bu teklifi kabul etti, Mubahase için gönderdiği iki adam Halifeye:

«Görüyor ve inanıyoruz ki sizin hareket tarzınız ha-nedanuııziiiklnden tamamen farklıdır. Onların yaptık­larına zulüm ve yolsuzluk nazariyle bakıyorsunuz. Fakat “Zalim ve yolsuz is yapanlar” diye tavsif ettiğiniz salı ıs­lara hangi sebeblerle lanet etmiyorsunuz?»

Hazreti Ömer ibn-İ Abdülaziz:

«Onlara tariz etmek, kınamak için, yaptıklarına “zu­lüm” ve “yolsuzluk” dememiz yetmez mi? Bundan sonra bir de “lanet” etmenin ne mânası vardır? Siz, Firavun’a kaç defa lanet ettiniz?» cevabını verdi.

Hazreti Ömer ibn-i Abdülaziz, bu şekilde, haricîler tarafından ileri sürülen iddiaları birer birer cevaplandır­mak suretiyle bertaraf etti. Nihayet islerinden biri:

«— Adil bir inşa», nasıl olur da, kendisinden sonra, bir zalimin yerine gelmesine tahammül edebilir.» diye sordu. Halife:

«— Hayır, edemez.» cevabım verdi.

Bunun üzerine haricî:

«— O halde niçin, senden sonra, Yezıd ibn-i Abdulmelik’İn halife olmasını kararlattırdin ve buna rıza gös­terdin? Onun adil bir insan olmadığını, hak ölçülerin bağlı Ualamayacağını bilmiyor musun?» diye sordu.

Hazreti Ömer ibn-i Abdülaziz dedi ki:

— Benden evvelki zat (Süleyman ibn-i Abdulınclik), daha önce, Yezid ibn-i Abdulmelik’i yerime geçirmeği ka­rarlaştırmış ve tenden ön«s de bu hususta halktan biat almıştı. Bu durumda ben ne yapabilirim?

Harici:

— Senden evvel bu şekilde hareket eden adamın (ya­ni Yezid ibn-i AbdtılmelHVi senin yerine geçmek üzere ka­rarlaştırmış bulunan Süleyman’ın) haklı ve doğru bir iş yaptığını zannediyor musun? dedi.

Ömer ibn-i Abdnlaziz bu suale cevap vermedi ve mec­listen ayrılırken kendi kendine şöyle söylediği duyuldu:

— Yezid meselesi beni çolc üzüyor. Bu adamların makul sözlerine cevap bulamadım. Allah bu hususta beni affetsin.»

tşte. bu hadise, «Hanedan esasına m üsten ki saltana­tın kaldırılacağı, onun yerine seçimli ve mUçavereli bir hilafet sisteminin yeniden ikame edileceği» şeklinde bir düşünceyi ortaya çıkardı ve Benî Umeyye mensuplarını endişeye düşürdü. Bu sebeble aradan çok geçmeden Ömer ibn-i Abdulaziz zehirlenerek öldürüldü. Daha sonra eski­den olanların hepsi ortaya çıktı ve tekrarlana tekrarla–na devam edip ğitti. [303]

Beni Âbbas Devri

Benî Umeyye devleti, Sind’den İspanya’ya kadar, dünyanın mühim bir bölgesinde ve geniş ülkeler üzerin­de tam bir debdebe ve azametle hükümdarlık ediyordu. Zahirî durumuna bakanlar bu koca devletin bir gün yıkıla-1 »ileceğini akıl ve hayallerinden geçiremezlerdi. Fakat suluna ve kanunsuz muameleler devam edip guldikçe ayaklanmalar da yavaş yavaş hızlanmaya başladı. Artık bu devlete karşı gönüllerde sevgi kalmamıştı. Bu sebcble aradan henüz bir asır bile geçmemişken Abbasîler tara­fından Benî Üıneyye hâkimiyyetine son verildi. Hadisele­re şahid olanlardan hiç kimse böyle bir neticeden üzün­tü bile duymadı. [304]

Abbasîlerin Vaadleri

Yeni hilafet iddiasında bulunanların muvaffak olma­larının sebeblerinden birisi bütün m üalüm anlara, güven içinde, kendi hanedanlarının Riaalet hanedanına meıısub olduğuu hatırlatmaları, «Biz, kitab ve sünneti seniyyeyi nebeviyye ile memleketi idare edeceğiz, icraatımız Al­lah’ın vazettiği hududlar dahilinde oLacaktır» demeleri­dir. Hicretin 132. senesi Rebiulâhir ayında Abdullah Sef-fah, hilafet hususunda halktan biat aldıktan sonra verdi­ği ilk beyanatta Benî Umeyye’nin aşırı hareketlerini ve yaptığı zulümleri sayıp dökmüş ve:

«— Üınid ediyorum kir $u anda iktidara gelmiş bu-hıııau aileden zulüm, zorbahk ve haksız muamele görme­yecek, sizin iyin hayırlı olmayan davranışlarla hurşüuş-mııy ataksın iz.»

Seffah’tan sonra amcası Davûd ibıı-i Ali ayağa kal­karak it im ad. telkin edici bir tonla §Öyle konuşmuştu:

«— İktidarı ele geçirişimizin sebebi para, pul, altın, gümüş gibi maddî değerler değildir. İçlerinde oluklarla su akıtılan saraylar yaptırmak maksadiylc bu işe giril­medik. Ortaya çıkmamızın gerçek sebebi gaspedilen hak­larımızı geri almak, Al-i Ebi Talib’e reva görülen zalima­ne hareketleri ortadan kaldırmak ve Benî Umeyye’nin gayrî kanunî tasarruflarını bertaraf etmektir. Onlar si­zi zelil ve aşağılık bir seviyeye düşürmüştü. Devletinizin hazinesine meşru olmayan usullerle el attılar. Har vurup harman savurdular. Şimdi size, evvelâ. Allah’ı ve Resulü­nü,.sonra da amcası Hazreti Abbas’ı şahid ve kefil ola­rak takdim ediyoruz:

Bundan sonra, bizimle sizin aranızda, Allah’ın Kita­bı ve Resulünün sünnetinde, esasları belirtilmiş olan DEVIvET’in, prensiplerinden başka bir unsura yer veril­meyecektir.»

Fakat Abbasiler, iktidarı ele geçirdikten kısa bir müddet sonra, fiil ve hareketleriyle, yalan söylediklerini ve halkı aldattıklarını ispat ettiler. [305]

Abbasilerin Faaliyeti

Abbasi orduları Benî Umeyye’nin hükümet merkezi Şam’ı fethettikten sonra (50.000) ellibin insan öldürdü. Yetmiş gün müddetle Emevî Camiine at bağlatıldı. Cami ahır haline getirildi. Muvayie’ninki de dahil olmak üze­re, bütün Benî Umeyye mezarları sökülerek ölülerin ke­mikleri meydana çıkarıldı. Hişâm ibn-i Abdulmelik’in henüz çürümemig cesedine kırbaç vuruldu. Mezarlarından çıkarılan cesetler birgün müddetle halka temhir edildik­ten sonra yakıldı, külleri havaya savruldu. Benî Umcy-ye’nin çocukları öldürüldü. Cesetlerinin üstünde sofra ku­rularak yemek yendi. Basra’da öldürülen Benî Urneyyu mensuplarının cesetleri, ayaklarına ip bağlamak suretiy­le sokaklarda süründürüldü, köpeklere parçalattırıldı. Bunlara benzer hareketlerin bir kısmı Mekke ve Medine’­de icra edildi. [306]

Aleyhinde vukubulan isyanı bastırmak , vazifesiyle Saffah, kardeşi Yahya’yı Musul’a gönderdi. Yahya halka şöyle hitabetti:

«— Şehrin büyük camiine sığınanlara anıâu veri­lecektir.»

Bunun üzerine binlerce insan camie doldu, Yahya, kapıların kapatılmasını emretti. ‘Âmân’ verdiği halde camideki halkın hepsini katletti. Rivayete göre (10.000) onbin insan, öldürüldü. Kocaları ve yakınları katledilen kadınların feryatlarını işiten Yayha, kadın ve çocukJar hakkında yeni bir emir verdi: Musul halkı üç gün müd-‘ detle katliamdan geçirildi. Kadın-erkek, yaşlı-genç, bü- ‘ yük-küçük demeden Önlerine gelen insanları öldürdüler. Yahya’nın ordusu dörtbin zenciden tevekkül ediyordu. Onlar da Musul kadınlarının üzerine saldırdılar. Ve ‘zi­na ün bi’1-eebr1 -zorla ırza geçme- piyasası hayli hararet­lendi. Bu arada kadınlardan biri Yahya’nm atının yuları­na sarılarak:

— Siz Benî Hacimdensiniz. Yani Resulullah’ın (S.-A.V.j amcasının oğlusunuz. Zenci askerlerinizin Arap ve müslüınan kadınların ır^ma geçmesi yi.:i hiç utandırmı­yor mu? dedi.

Yahya, kudmm sözünden müteessir oldu. Ordusun­da bulunan zenci askerlerin maaşlarım azalttı ve bir kıs­mını da öldürttü. [307] Saffah, Yezid ibn-i Ömer ibn-i Huboyre’ye kendi eliyle yazılmış bir emaaname vermiş­ti, liuna rağmen verdiği sözü tutmadı ve onu öldür­dü.

Horasan’ın meşhur fıkıh alimi İbrahim ibn-i Mey-mun es-Sâiğ, Abbasüerin «Biz, Kitab,. sünnet vo Allah’ın vazettiği had ve hududlar dahilinde hükümet edeceğiz»

şeklindeki vaadlerine İnanarak kendilerine yardım etmiş ve muvaffak olmaları için çalışmıştı. Abbasî inkılabında Ebu Müslim’in sağ eli, gözü kulağı mesabesindeydi. Fa­kat iş muvaffakiyetle neticelendikten sonra, kitab ve sünnetten bahsetmeğe kalkınca Ebu Müslim onu yakalat­tı ve ölüm cezasiyle tecziye etti.

Mansur zamanında Abbasüerin bir foyası daha mey­dana çıktı. Bunlar, iktidara gelmeden evvel Ali ibn-i Ebi Taliü’e yapılan zulmün intikamını Benî Ümeyye’den ala­caklarını iddia ediyorlardı. Fakat hadiseler, bütün bü­tün bu iddiaların hilafına cereyan ettiğinden Muhammed ibn-i Abdullah Nefa-i Zekiyye ve kardeşi İbrahim, o sıra­da Mansur kendilerini arattığı için kaçıp saklanmışlar­dı. Gizlendikleri yeri ya üöylemek istemedikleri veya lıakikaten bilmediklerinden dolayı da hem aile fertleri, hem de, yakınları ve akrabaları yakalanıp hapsedilmiş, mal ve mülklerine el konulmuştu. Bu kadarını kâfi görmeyen Mansur, hepsinin boynuna ve ayaklarına zincir vurdur­muş, Medine’den Irak’a bu şekilde getirtmişti. Bundan başka hapishanede kendilerine yapılmadık zulüm kalma­mıştı. Meselâ Muhammed ibn-i İbrahim ibn-i El-Hasan’ı canlı canlı bir duvarın içine atıp ördürmüştü. ibrahim ibn-i Abdullah’ın kayınpederini ise evvelâ soydurdu, son­ra da çıplak vücuduna 150 kırbaç vurdurdu. Öldükten sonra kafası kesilerek Horasan şehirlerinde dolaştırıldı. Yanına kattığı birkaç adama «Bu, Muhammed Nefsi Ze-kiyye’nin kafasıdır» diye bağırttı. [308]

Bir müddet sonra hakiki Muhammed Nefsi Zekiyye Medine’de yakalanarak şehid edildi. Kafası kesildi, şehir şehir dolaştırıldı. Cesedi, yanında bulunan yardımcıları ve mahiyetininkilerle birlikte Medine halkına teşhir edil­dikten sonra Sela1 civarındaki bir Yahudi mezarlığına bı­rakıldı. [309]

Bu hadiseler, tâ başlangıçta bile, Benî Abbas iktida­rının da Ben! Umeyye gibi siyaseti «Kanun» dan üstün tuttuğunu, politik gayelerin tahakkuku için Allah tara­fından tayin buyurulan hududlura tecavüz etmekte mah­zur görmediklerini açıkça İzah etmektedir.

Anlaşılıyor ki, Abbasiler tarafından gerçekleştiril­miş bulunan bu inkıîabdan makaad, sadece hükümdar ve padişah hanedanlarının değişmesinden ibaretti. Yeni hanedan mensublarnıdan hiçbiri, Emevî devrinde cereyan eden kötülüklerin ıslahı hususunda herhangi bir teşebbüs­te bulunmadı. Hulefay-i Raşidinden sonra, îsîâmî hükü­met nizamında vuku bulan ve halifeliği padişahçılığa götüren ve değiştiren kötülük ve fenalıkların hepsi Ab­basiler devrinde de aynen devam etti.

Onların saltanat mevzuunda takındıkları tavır, tut­tukları yol Benî Ümeyye’ninkin in ayniydi. Aradaki fark şt/ndan ibaretti:

Benî Ümeyye İstanbul’daki (Kostantiniyye) Rûm Kayserini, Benî Abbas ise İran kısmalarım taklid ediyor­du.

Müşavere nizamı ortadan kalkmıştı. Nasıl bîr gekle girdiğini ise daha evelki bahislerde izah ettik.

Beytülmal meselesine gelince:

Bu hususta Emevilcrin anlayışı ile Abbasilerin tu­tumları arasında fark yoktu. Hazineye gelir temin etmek veya masraf yapmak bahis mevzuu olduğu zaman Abba­siler de kanunları nazari itibara almıyorlardı. Beytülmal onlar için de Padişah hazinesi mesabesinde idi. Hal ‘böy­le olunca, tabiatiylc gelir ve giderin hesabını hiç kimse sokamazdı.

Adliye denen müessese de yine halifenin, saray men-sublannın, emirlerin ve nüfuzlu devlet adamlarının oyun­cağı haline gelmişti. Bu hususta <la Benî Ümeyye ile Ab­basiler arasında fark yoktur. Meselâ Halife Mehdi zama­nında, kendi zabitlerinden birisi ile alelade bir tacir ara­sında ihtilaf vuku buldu. Hemen Halifeden kadıya bîr tavsiye: «Benim zabitim haklı olacaktır

Bu emri dinlemeyen kadı derhal azledildi. [310]

Harun’er-Reşİd’in karısı Zubeyde ile bir şahıs arasın­da çıkan ihtilaf halledilemeyince iş mahkemeye intikal etti. [311]Dâvaya bakan kadı Hafs ibn-i îyas, Zubeyde’nin ta­rafını iltizam etmediği için hâkimlikten azledildi. [312]

Irkçılık Ve Dinsizlik (Zındıklık) Hareketleri

Benî Umeyye devrinde baş. kaldıran ırkçılık ve kav­miyetçilik taassublari Abbasiler zamanında da devam et­ti. Hatta bu gibi cereyanlar daha şiddetlendi, ilk iddiala­rı şuydu:

Hilafet hususunda Abbasî daha üstündür.

hanedanı diğerlerinden

Bir taraftan, saltanatlarını devam ettirmek için aşi­retleri birbirleriyle muharebeye teşvik ettiler, diğer ta­raftan da Araplarla Acemleri karşı karşıya getirerek dö-ğüştürmek suretiyle hasıl olacak vaziyetten istifade et­meğe baktılar ve siyasetlerini bu minval üzere yürüttü­ler.

Abbasî davetinin imamı İbrahim ibn-i Muhammed ibn-i Ali ibn-i Abdullah ibn-i Abbas, Abbasilerin Horasan’daki iğlerini organize eden Ebû Müslim Horasanı.ye gönderdiği mektupta şu tavsiyeler bulunuyordu:

  1. Yemânî ve Mudarî Araplar arasındaki ihtilafı körükle, onları birbirine düşür ve bu durumdan istifade

et.

  1. Boyu bey. karıştan büyük Arapça konuşan çocuk görür de kendilinden şüphelenirsen, mümkünse, onu öl­dürmekte asla tereddüt etme.[313]

İşte bu siyaset neticesinde Benî Umeyye devrindeki Arapçılık (ırkçılık ve kavmiyetçilik) taassubu Abbasi­lerin zamanında Acemcilik şeklinde tecelli etti. Acem kavmiyetçiliği, ötedenberi külün altında kalmış ateş gi­biydi. Benî Abbas bu ateşi körükledi ve alevlendirdi. Ne­ticede de hâdiseler sadece Arab düşmanlığı şeklinde te­celli etmekle kalmadı, iş, islâm düşmanlığına kadar va­ran bir inkişaf gösterdi. Böylece zuhur eden «Zendeka» (Zındıklık-Dinsizlik) hareketleri îslâmın kargısına dikil­mekte gecikmedi.

Acemistan halkı, nescu ve ırk itibariyle diğer kavim­lerden üstün olduklarını iddia eder, eskidenberi bunun­la övünürlerdi. Onlara göre Acemden gayrı milletlerin hepsi hakir ve aşağılık mahlûklardı. Irkî üstünlük ken­dilerine aitti. Bilhassa Arablara hakaret nazariyle bakar­lardı. Zira onlar Arabistan’ın kum çöllerinde oturur, de­vecilikle iştiğâal ederlerdi, işte böyle bir hayat tarzı baş­lı başına bir aşağılık sebebiydi. Evvelce kum çöllerinde oturan ve devecilik yapan böyle bir kavme mağlub olma­larını bu sebeble bir türlü hazmedemiyorlardi. Mağlubiyetin ilk demlerinde üstelik bir nevi zillet -duygusuna ka­pılmışlardı. Fakat tslâmın adalet ve müsavat hususunda­ki mizanlam, sahabi ve tabiînin nasihatleri, ümmetin fa-kih ve âlimlerinin tavsiye ve talimleri, devlet adamları­nın dindarca muameleleri, kısmen de olsa, yaralarını sarmış ve merhem olmuştu. Bunun için Acemler âlemşü­mul îslâm ümmetinin saflarına katılmış, kendilerini onun bir parçası olarak bilmiş, içtimaî hayattaki müsavat tat­bikatına şahid oluncs da zaten müslümanlarla kaynaş­mışlardı. Eğer Abbaüi hükümetleri yukardaki satırlarda tasvir ettiğimiz şekilde sakim bir politika takib etmemiş olsaydı, bu gayrî Arab müslüman. unsur, hiçbir zaman, kendilerini diğer Arab müslüman milletlerden ayırd et­meyecek, her hususta beraber olacaklardı. Fakat ilk ön­ce Benî Umeyye, Arab ve gayrî Arab tefrikini tahrik et­ti. Böylece ırkçılık ve kavmiyetçilik cereyanlarının uyan­masına sebeb oldu (Daha evvel bu hususlardan bahsedil­di). Benî Umeyye devrinde Arap ırkına mensub olanlar üstün görüldü, gayrî Arab unsurlara ise aşağılık nazariy­le bakıldı. Böyle bir siyaset elbette ki mukabil taaaaub-ların uyanmasına vesile olacaktı. Nitekim Acemler, Ab-basilerin hilafet mücadelelerine, bu işi politik maksadla-rma vasıta olarak kullanmak fırsatının birgün kendileri­ne de gelebileceği ümidinde olduklarından, bağlanmış­lardı. Zira şöyle düşünüyorlardı:

«— Bizim kılıcımızla tesis edilecek bir hükümet na­sıl olsa nüfuzumuzun altında bulunacak ve bundun h’.i’m-tifade Arap kavmiyetçiliğine son vereceğiz.»

Böyle de oldu. Tasavvur ettikleri şey kuvveden fiile .’ çıktı. İktidar Abbasilerin eline geçti. Amma Arap kavmi­yetçiliği de bu defa yerini Acem milliyetçiliğine terket-mekte gecikmedi.

El-Câhiz diyor ki:

«— Abbasî Devleti bir “Horasanlılar Hükümeti” aldı ve bu hal I.nylece devam edip gitti.» [314]

Mansur zamanında hilafetin (padişahlığın) belli baş­lı valileri, kumandanların kısmı âzami ve makam sahih­lerinin çoğu hep Acemlerden tâyin edilmiş, Arablarm nüfuz ve üstünlüklerine fiilen son verilmişti.[315]

El-Celıişarî, Tarİhül Vüzera’da:

«— Maıısur devrinin devlet adamlarını inceleyenler, dikkati çekecek şekilde, bunların hemen hemen kahir ek­seriyetinin Acemler den teşekkül ettiğini görebilir.» [316]

Böylece ‘siyasî kudreti ellerine geçiren Acemler ırk­çılık hareketlerine hız verdiler. Amma zahirde ırkçıhk ve kavmiyetçilik şeklinde görünen bu faaliyetlerin arka­sında haddi zatmda dinsizlik ve zındıklık niyyetleri giz­liydi. Nitekim kısa bir müddet sonra Ilhad, Zendeka (zın­dıklık) ve dinsizlik mikropları her tarafı istilâ etti.

Irkçılık hareketlerinin nasıl başladığından bahsetti­ğimiz zaman demiştik ki, iptidada Acemlerin Arablara karşı hiçbir üstünlük iddiaları yoktu. Fakat Abbasî hü­kümetlerini nüfuzu altında bulunduran zümre Arab aleyhtarlığı kisvesine bürününce işler değişti. Bu züm­re Arablar aleyhinde bulunmağa, onları zemmetmeğe ve kötülemeğe başladı. Bu cereyanlar yavaş yavaş dozunu arttırdı. O kadar ki, i§, Kureyş’e dil uzatmağa kadar vardı. Kureyşî ve diğer Arab kabilelerini kötüleyen ki-tablar yazıldı. Bunların mufassal bir listesini îbn-i Ne­dim’in “Fihrist” isimli kitabında görebiliriz.

Mutedil ırkçılar da bunlardan geri kalmıyordu. Şu kadar var ki, bu zümrenin hararetlileri ve aşırıları Arab-ları kötülemek bahanesiyle Islama da hüzün ediyorlardı. Acem vezirler, emirler, kâtibler (secretaries) ve Acem ordu kumandanları ile zabitleri gizliden gizliye, perde arkasından bu faaliyetleri destekliyor, kîtabları yanan­ları himaye ediyor, hatta kendilerine para yardımı bile yapıyorlardı.

El-Câhiz’in yazdığına göre, bu propagandaların ne­ticesinde bir hayli insan -ki kalblerinde Islama karşı ba­zı şüpheler vardı- Acem n .rçılığı haytalığına tutuldu. “Arab dinidir” diye Islâmdan nefret etmeğe başladı­lar. [317]

Halk, Manihailik, Zerdüştlük ve Mazdek mezhepleri­nin akidelerini yeni baştan ihya teşebbüsüne girişti. Irk­çılar, Acem (Eski İran) medeniyetinden, memleket da­hilinde tatbik edilen idarî rejimden ve devlet sistmininin mükemmelliğinden bahsederek bu nizamı övmeye, fazi-etlerini sayıp dökmeye başladı. Şiir ve edebiyat perdesi altında, binbir çeşit fîsk ü fücurun ve ahlâksızlığın ne şekilde icra edileceğinin yolları gösterildi. Yani ahlâksız­lık ve fisk ü fücurun propagandasına girişildi. Diğer ta­raftan din ve dinî inançlarla alay edildi, dinî hayat ve dinî meziyetler maskaralık mevzuu oldu. iş bukadarla kalmadı. Bu sırada edebiyat denilen şeyde «şarap, güzel kız ve güzel oğlan» temaları umumi mevzu hâline gel­mişti. Zülıd ve takva iîe alay ediliyor, zahid ve abidlerle matrak geçiliyordu. Ahiretten bahsedenler, cennet ve cehennemden, hesab ve kitabdan söz edenler istihza ve­silesi addedilmiş, böyleleri alaylara hedef teşkil edecek bir hale getirilmişti. Bu gibi faaliyetlerle meşgul olan “zındıklar, bu defa îslâmın temel prensiblerine de dil uzatmağa başladılar. Yalan hadis uydurma faaliyetleri hayli hararetlendi. îslâm dinini zayıflatmak ve müslü-manliğı bozmak gayesiyle yığınlarla hadis uyduruldu. Nitekim, ibn-i Ebil-Evcâ ismindeki zındık yakalandığı zaman şöyle konuşmuştu:

«— jwn dört bin hadîs uydnrdnm ve bu suretle he­lali haram, haramı (la helâl halo getirmeye çalıştım, ts-lâm ahkamını bozmak ve değiştirmek için bu kadarı kâ­fidir sanınm.» Mansur zamanında KÛfe valisi Muhammed ibr-i Süleyman ibn-i Ali, bu zındık adamı ölümle ceza­landırdı. [318]

Yunus ibn-i Ferveh isminde bir bagka şahıs, İslâm’ı ve Arabları zemmeder ve kötüler mahiyette bir kitab ya­zarak Rfrnı Kayserine (Bizans İmparatoru) göndermiş, dıi hizmetine mukabil İmparatordan nıUkîlfat almış­tı.[319]

El-Câhız, kitabında, bir yığın Acem kâtibden (dev­let memuru) bahseder, bunların hallerini anlatır ve der ki:

«— Bu adamlar, yazı ve esorlermde Allah’ın Kitabi’ndaki tertibe itiraz ediyor ve “Kur’an’da tenakuz var­dır” d i yorlardı. Hadis uyduruyor, “sahili” olaıılnriyle “tnevzn” (uydurma) hadisler arasında şüphe uyandırı­yor, geliş şekillerini bozmak istiyorlardı. Sahabiİerm fa­ziletinden bahsetmekten bilhassa kaçmıyorlardı. Onların güzel vasıflariuı bir türlü ağızlarına alaaıaz olmuşlardı.. Hep kötülük icad ediyoı- ve alaylı konuşuyorlardı. Kadı Sureyh, Hasan Basri ve Şa/bı’nin isnıi geçtiği zaman der­hal itiraz «diyor ve tenkide başlıyorlardı. Anıma, söz Er­dedir Bfcıbikân ve Nuşîrevâiı’dan ilci i maya görsün. Der­hal siyaset ve dirayetlerinden, tedbir ve işgüzarlıkların­dan bahsetmeye ballar ve ve bu bahisleri aiilatirken zevkten iki kat olur, tath ve taze hurma yemiş İn&uıfar gibi ağızlarnun suyu akiverirdi.» [320]

Bu devrin en meşhur Acemlerinin zındık oldukların­dan bahseden Ebul A’lâ El Muarrî §ÖyIe yazar:

«— Meselâ, bu meyanda Da’bîl, İSeşşâr İbu-i lierd, Ebû Nuvas ve Ebu Müslim Horiısunî’yi sayabiliriz. Hepsi de “zındık” tır.» [321]

Bu adanılarıii zındıklıkları sadece itikad ve akidele­rine inhisar etmiyordu. Bu dinsizlik her türlü ahlâkî hu-dudlan aşıyordu. Yani ahlâk diye bir mefhum tanımı­yor, her çegit ahlâksızlığı mubah telakki ediyorlardı.

«— Zındıklık, halkın o zamanki fikrine göre şarap, zina, livata ve rüşvet demekti. Yani bu fiiller dinsizliğin (zındıklık) unsurları ve alâmetleriydi. [322]

Bu fesad hareketi Abbasî hükümdarı Mansur devrinde (H. 136-157 M. 754-775) en yüksek seviyesine ulaş­tı. Neticede müslünıanlar sadece itikad ve ahlâk bakımın­dan bozulmakla kalmadı, fc^ad, aynı zamanda siyasî ve içtimaî tehlikelerin meydana çıkmasına vesile oldu. İs­lâm dünyası bozulmağa başladı. Öyle ki, fesat hareket­leri devletin varlığını sarsacak bir yoğunluk kazandı. îa-lâmî hükümetin ortadan kaldırılması artık bir an mesele-siydi. Mansur’un yerine geçen el-Mehdi çok geçmeden hanedanının tehlikede olduğunu hissetti. Böyle bir siya­setin hükümdar ailesini uçuruma götüreceğini anlamak­ta gecikmedi. Yıkılırın Önüne geçmeğe çahgtı. Bunun için hem kuvvet kullandı, hem de ilmî çalışmaları tegvik etti. Şöhretli âlimleri bir araya getirdi. Kendilerini taltif etti. Mükâfatlar verdi. Böylece dinsizliğin karsısına ilim­le mücehhez bir metodla çıkılmasına gayret sarfetti. Hün adamlarının onlarla ilmi mubahaselere girişmeleri husu­sunda vesileler hazırlattı. Doktrinlerini reddeden kitab-lar yazdırdı. Dinsizliğin (zındıkçılığın) çürük tarafları bu kitablarda birer birer te§hir edildi. Gayrî ilmî iddia­lar alay mevzuu yapıldı. îşte müslüman hal km zihnine yerleştirilmek istenen zmdıkça fikirlerin, az da olsa, bu eserlerle önüne geçildi. [323]

Bundan başka, Mehdi devrinde, zmdıkçılıkla mü­cadele etmek üzere, hükümet teşkilâtında ayrı bir daire ihdas edildi. Bağına da Ömer El-Kelvâzt getirildi. Vazife­si dinsizlik faaliyetlerini ortadan kaldırmak, ühadla mü­cadele etmek, ilmî ve fiilî müeyyidelerle onları sindirmek­ti. [324]

El-Mohdi, zmdıkçılık hareketinin ne gibi tehlikeler doğuracağını, memleket ve devletin temellerini nasıl sar­sacağını idrak ettiği için, oğlu, müstakbel halife El-F”-tli’ye şu tavsiyelerde bulunmuştur:

«— Eğer lıenden sonra iktidara gelirsen Mani moz-hehi saliklerinin ortadan kaldırılması için çalış. Bu fcştfl bir anda olsa gaflet gösterme Zira Mani’ler, evvelâ, hal­kı iyiliğe sevkeder S’ol görünürler. Meselâ; “Fuhuştan kaçının, dünya hayatınızı ibadet ve riyazatla geçirin, ahi-retiniri kazanın” derler. Sonra da kendi fikirlerini yavaş yavaş telkin etmeye başlarlar. Bu defa “et haramdır” derler, “suya dokunmayın, yani taharet yapmayın (gus­letmeyin), hiçbir, hayvanı Öldürmeyin” diye ilave ederler. Bunlar aslında iki ilaha İnanmışlardır. Yeğenlerle evlen­meyi helâl bilir, bevl’dcn gusl’a kadar yıkanmamanın Hi-zumtına kailidirler. Büyüdükleri zaman kendileri gibi da­lalet yolunu tutmaları için çocukları da fikirlerine uy­gun bir şekilde yetiştirirler. [325]

El-Mohdi’nrn. beyanından anlıyoruz ki, Acem milleti zahiren müslüman olmuş, hakikatte ise eski dinlerine ait inanışlarını devam ettirmişlerdir. Müsait fırsat zuhur eder etmez de eski dinlerini ihya etmenin çaresini arıyor­lardı.

El-McBUdî’nin ifadesine göre:[326]

«— Acemler nrnsmda înı fîUîrlfrîn gelişmesi, ftfan-sur devrinde, esUî Pehtevî diHmİpkl kîtahlarm ve farsça eserlerin yeniden tercüme edilip yayılması ilo başladı. Meselâ îbn-i Ebi’1-Avea, îîammad-i Acred, Yahya ibn-i

Zİyad ve Mutiy’ ibn-i îyâs’ın eserleri halkı fikren zehir­lemekteydi. [327]

Ümmetin Reaksiyonu

Bu muhtasar bahisde Raşid Halifeler devrinden sal­tanata (mulukiyetel nasıl geçildiğini, merhale merhale, anlattık, şimdi sıra bu istihalenin ümmet üzerindeki te­siriyle milletin bu değişikliği nasıl karşıladığı hususunun tetkikine gelmiştir. Herhangi bîr şahıs veya aile, gücüne vo bileğinin kuvvetine dayanarak iktidara gelebilir ve milletin kaderine hâkim olabilir. Fakat böyle bir doğigik-liğin getireceği neticeler ve ümmet üzerindeki tesiri aen ba no olur? Şurası muhakkak ki, istihale başladığı zaman, milletin bu hususu düşünmediği veya tesirlerini hesaba katmadığı iddia edilemez. Bu yanlış bir kanaat olur. föl-bettr ki millet, bu hareketin getireceği kötülükleri dü­şünüyordu: Bununla beraber işin bu raddeye varacağını da doğrusu tahffıin ve tasavvur etmiyordu. Hor ne şekil­de oluraa olsun bahis mevzuu istihaleden çok kötü netice­lerin meydana geldiği münakaşa götürmez bir hakikattir.

Bahsi geçen siyasî değişiklik ve tabavvülatın so­nunda îslâmî devlet nizamının tamamiyle ortadan kal­karak yok olacağı, bir daha böyle bir nizamı gerçekleştir­meyi kimsenin aklından geçirmeyeceği şeklindeki bir düğünce de baştan bağa hatalıdır. Bazı kimseler tarihî ha­diseleri gayet sathî bir dikkatle mütalaa eder ve hemen hüküm verirler. Derler ki:

— îslâm ancak otuz sene devam etmiş ve bitmiştir.

Halbuki meselenin aslı ve hakikati tamamiyle başka­dır. Biz, ilerdeki birkaç satırla müslüman milletin karşı­laştığı bu siyasî inkılab ve istihale hareketlerinin içtimaî idrak üzerindeki müsbet tesirlerini izah etmeye çalıştık. Hakikaten bu tesirler sebebiyle içtimaî-anlayış tam mâ-nasiyle değişmiş, daha derin ve daha mükemmel bir îs-lâmî şuur meydana çıkmıştır. Şimdi sıra, teferruatlı bir şekilde, bu hususun izahına gelmiştir. [328]

Önderlik Ve Rehberliğin İkiye Ayrılması

Bundan evvelki bahislerde anlattık, Hulefa-yi Raşi-dinin fazileti, tam mânasiyle ve mükemmel bir şekilde Resulullah’ın (S.A.V.) naibi olmalarından ileri geliyor­du. Bu bakımdan Hülefay-i Raşidin demek, sadece Kra-şid” (doğru yolu tutan) değil, aynı zamanda “mürşid’ (doğru yöîu gösteren) halife demekti. Onların gayes sadece memleket işlerini düzene koymak, hududlan koru mak, askerî meseleleri tanzim etmeli; değildi. Belki ası vazifeleri, gerçek mânasiyle ve bütünüyle, kül halînd Allah’ın dinini yeryüzüne hâkim kılmaktı. Şahsiyetlerin de merkezî liderliği toplamış olmakla- beraber, aynı za manda siyasî rehberlik bakımından da, müslümanlan içtimaî liderliğini temsii ediyorlardı. Bununla berabei akîde, mezheb (meşreb), ahlâk, ruhaniyyet, kanun (şer at), medeniyet, talim Ve terbiye, da’vet (îslâmı yayma ve anlatmak) ve tebliğ gibi bütün içtimaî faaliyetleri imamlığı (rehberliği) da onların uhdelerinde idi. Bu işleri birden ve toplu olarak, aynı zamanda görüyorlardı. îs-lamın her cephesi nasıl tam ve mükemmelse, tslâmdaki rehberlik de bütünüyle tam ve mükemmeldi. Müslüman­lar onlara her bakımdan ve her cephesiyle itimad ediyor, güveniyorlardı, tçtimaî ve siyasî hayatlarını Hülefay-i Raşidin’in rehberliği altında devam ettiriyorlardı. Hilâ­fet yerine padişahçüık gelince bu külli liderliğin vaziyeti de değişti. Müslümanlar, bundan sonra, hayatın bütün safhalarına şamil liderliğin manevî tarafmı bir yana bı­raktılar. Zira müslümanlara göre, artık bu işin din bakı-miridan manevî bir cephesi yoktu. Onlarda böyle bîr ka­naat kalmamıştı. Daha evvel de bildirdiğimiz gibi, padi­şahların hattı hareketleri müalümanlaruı nazarında ah­lâkî bir kıymet belirtmiyordu. Millet, onların, halkı zor­la7 itaate mecbur ettiğini biliyorlardı, tster korkutmak isterse tamahkârlıklarını tahrik etmek suretiyle olsun, on binlerce insanı şahsî menfaatleri uğruna uşak gibi kullandıklarım da, elbette ki, düşünüyorlardı. Buna mu­kabil hükümdarlar da, millet fertlerinin, can ü gönülden, hakiki ve manevî bir sevgiyle kendilerini “imam” (ön­der, rehber) olarak tanımadıklarım da pekâla biliyor­lardı.

îşte bu vaziyetin meydana gelişi müslümanlarm Ön­derliğini böldü, ikiye ayırdı, [329] .

Siyasî Önderlik

önderliğin ikiye ayrıldığından bahsettik. Bunlar^ dan biri siyasî önderlik ki, padişahlar* elinde bulunu yordu. Çünkü kuvvete ihtiyaç gösteriyordu.’Kuvvet ve kudret ise ancak devletin babında bulunan padigahta vardı. Ümmet fertleri, ister istemez, mecburî bir §ekilde ve gönülsüz, olarak bu Önderliği kabul ediyordu. Zira bu, kâfirin önderliği değildi ki, bütün müslümanlar, elbirli­ğiyle otoriteyi ortadan kaldırıcı tedbirlere tevessül et­sinler, ya gaüb gelsinler veya mağlub olup dağılsınlar. Hakikatte iktidarı .e önderliği elinde bulunduranlar müslümandı. Islama ve getirdiği kanunlara inanıyorlardı. Allah’ın kitabını ve Resulünün sünnetini hüccet olarak kabul ediyor, inkâr etmiyorlardı. (Veya inanır gibi görü­nüyorlardı). Padişahlıkları devrinde bütün umumî mua­meleler ve faaliyetler geriata göre cereyan ediyordu. Fa­kat ne var ki, siyasetleri dine tâbi değildi. İşte bu sebeb-le Islâmî hükümet nizamının dışına çıkıyorlardı. Yine bu sebebie ümmetin fertleri onların siyasî Önderliklerini, o da bir dereceye kadar, kabul ediyorlardı. Çünkü bu si­yasî önderlik altında memleketin nizam ve intizamı de­vam ediyor, asayiş, ve emniyet sağlanıyor, hududhır mu­hafaza ediliyor, din düşmanları ile cihâda girigüiyurdu. • Bundan başka gayrî muslini muhârib kâfirlerin İslam memleketlerine saldırmalarına mâni olunuyor, i.siam toprakları üstünde cuma ve cemaat namazları kılmıyor,’ hac merasimleri yerine getirilebiliyor, adliye teşkilâtında. muhakemeler İslâm kanunlarına göre cereyan ediyor ve hükümler ona göre veriliyordu. O hâlde, eğer aahabiler, Tabiîn ve Tebe’i Tabiîn (Sahabileri görenler ve bu gören­leri de görmüş olanlar) bu padişahların önderliklerini ka­bul ederek kendilerine biyatta buhmmuslarsa, bu demek değildir ki, onlara «hak önder» nazariyle bakmış olsun­lar, önderliklerini Hulefa-yi Rasidin’in hilafetleri gibi mütalaa etsinler.. Çünkü Hulefa-yi Raşidin «hülefayi râşi-de ve mürşide» (doğru yolu tutan ve onu gösteren) idiler.

Halbuki bunlara, zamanlarında ümmetin siyasî ön­deri oldukları ve memleket işlerini siyasî bakımdan ted­vir ettikleri için, ancak bu mânada biyat edilmişti, yoksa başka birşey için değil. [330]

Dini Önderlik

Önderliğin ikincisi de Sahabilerin, Tabiînin, Tebe’i Tabiînin, fukaha (fakihler), muhaddisin (hadis ilmi alim­leri) ve sülehâyi ümmetin elinde bulunan dinî önderlik­ti, Ümmet, dinî meselelerde tam manasiyle onlara itimad besliyordu, gönül huzuru ile imamlıklarını (önderlikleri­ni) kabul ediyordu. Bu önderlik muntazam bir şekilde değildi. Herhangi muayyen bir şahsın elinde de bulunmu­yordu. Yani ortada imâm (önder) diye tek ve muayyen bir ferd yoktu. Esasen ümmet içinde bu evsafı haiz bir hayli insan vardı. Bunun için ümmetin, hem ferdleri hem de cemîyyeti irşâd edici, doğru yolu gösterici olarak «ka­bul ettiği» belli başlı bir şahsiyyet de yoktu. Belki yüz­lerce insan vardı. Halkın dinî meselelerini muntazam bir şekilde tertibe koyan, lüzumlu hallerde müracaat edilebi­len, verdiği kararlar bütün ülkede kabili icra olan, her­kes tarafından kabul edilen, muayyen bir meclis de yok­tu. Önderler, münferid, tek tek, ayrı ayrı kimselerdi. Şurada, burada, dağınık hâlde bulunuyorlardı. Birbirle­rinden ayrı çalışıyor, didiniyor, îslâmın hükümlerini tanzim ediyorlardı. Ahlâkî ve dinî meziyyetlerinden baş­ka hiçbir kuvvet ve kudretleri de yoktu. Fakat onların hepsi de aynı çeşmeden su içmiş olduklarından, ayni hi dayet kandilinden nur almış bulunduklarından -Allah’ın Kitabı ve Resulünün sünneti- ve iyi niyyet sahibi olduk­ları içindir ki halk tarafmdan dini önder ve imânı olarak kabul edilmişlerdir. Bu zatlar cüz’i meselelerde muhtelif fikir ve kanaata sahîb olmakla beraber, meselelerin hal­li hususunda aynı yolda yürürlerdi Koca islâm memle­ketinin her kÖ§esine dağılmış, olmalarına, rağmen, bir vücud gibi, tek bir şahıs gibi düşünerek dinî, fikrî vo ah­lâkî önderlik sahasındaki boşluğu şahsiyet!eriyle düldu-ruyorlardı. [331]

İki Önderliğin Birbirleriyle

Münasebetleri

Bu iki önderlik arasında işbirliği pek azdı. Hemen hemen yok gibiydi. Fakat birbirleriyle çatılmaz, zaman zaman da yardımlaşırlardı. Daha ziyade ikinci (dinî) ön­derlik birincisine (si^ ısî) yardım ederdi. Buna mukabil birincisinin ikinciye yardımı pek a adı. Dinî önderlik si­yasî önderliğin muavenetini esas itibariyle kabule hazır değildi. Çünkü siyasî olanı, yaptığı yardıma karşılık, di­nî Önderlikten dâima fedakârlık beklemekteydi. İkincisi ise böyle bir fedakârlığa yanaşmıyordu. Zira dinî Ön­derlerin vicdan ve maneviyatı bu türlü fedakârlığa kat­lanmaya müsaid bulunmuyordu. Bundan başka dinî Ön­derler, siyasî otoriteye yanaştıkları, ona boyun eğdikleri takdirde millet fertlerinin kendilerine olan itimadının sarsılacağını da biliyorİJirdı. Çünkü dinî önderler dev­let mekanizmasında bir vazife kabul ettikleri takdirde. muslüman halk, onlarm hakikî imân sahibi oldukîarmdan şüpheye düşüyordu. Müslümanların nazarında dinî Önderliğin ölçüsü şuydu:

«c— Hükümet ve padişahlardan müstağni bulunmak.»

«— Onlara mukavemet eüııek. Şiddet ve gazabların-du.il kpriaüaiuüli.»

î§te bu ölçüyü muliafaza eden zevat milletçe muhte­rem sayılıyordu. Kendilerine gerçek dinî önder nazariy­le bakılmaktaydı, ölçü bozulunca hürmet de bozuluyor, Önderlik mefhumu ortadan kalkıyordu. Bir dinî önderin .halk indinde makam ve mertebesini yükselten şey, ken­disine müracaatta bulunan, zamanın sultan ve hükümda­rı karsısında, istikamet-i riefisle mukavemet gösterme­siydi. Alelade müslümanUr şöyle dursun, bizzat siyasî Önderler de bu hususu ss-smiş ve anlamışlardı. Artık bili­yorlardı ki, dinin hükümlerini bu müessesenin liderleri­ne kolay kolay değiştirtemiye çeklerdir.

fici liderlik arasındaki bu münasebet böylece devam ediyordu. Birinci hicrî asrm başında her iki önderlik de bir merkezden yürütülmekteydi. Bu asrın yarısından ikinci asrm ortalarına kadar geqen müddet zarfında dinî ve siyasî önderlikler birbirinden ayrılmıştı. [332]

Artık ümmetin âli;;:leri tefsir, hadia, fıkıh ve diğer dinî ilimleri tedvin etmeye, ders ve fetva vermeye bağla­mışlardı. Hükümetten tarnamiyle müstağni gartlar altın­da, otoritenin yardımı olmaksızın, hatta zaman zaman devletten gelen eziyet, haksızlıklar, yersiz müdahele ve baskılara rağmen din deralerİ ve dinî meseleler duvam ettirilmiştir, Müslümanlar, ümmetin salihleri tarafından, zihniyet, ahlâk ve tavrı hareket itibariyle dinin zaruriye-tine uygun bir tarzda yetiştirilmiştir. Siyasî kudretin tesirinden azade bir şekilde gelişme imkânları bulundu, islâm prensiplerini yeryüzüne yayma faaliyetleri bu muhterem zatların himmetiyle daha fazla hızlandı. Hal­kı onlar terbiye etti. Gayretleri neticesinde birçok iıuiuîi rnüslüman oldu. Padişahların vazifesi sadece bazı toprak ve memleketleri fethetmekten ibaretti. Fakat halkın gün­lünü kazan aınıyorl ardı. Padişahlar vasıtasıyla islâm Devletinin nüfuz imhasına giren memleketlerin halkı an­cak dinî önderler ve milletin sâlih evlâtları tarafından gö­nülden fethedilmekteydi. Milyonlarca, on milyoiıku’ca insanın îslâm halkasına dahil olması, padişah ve aiyasî önderlerin değil sülehâyı ümmetin gayreti neticesinde meydana gelmişti. Hattâ diyebiliriz ki, bu netice onlunu mucize ve kerametlerinden sayılmalıdır. [333]

İslâmın Aslı Menşei

Fakat İslâm’ın Özün a ve menşeinde önderlik bu şekilde ikiye ayrılmamıştı. Açıkça bilinen husus sudur ki, bu tefrik, islâm prensiplerine göre doğru ve gerçek bir kıymet belirtmez. Bu sebeble de dinin eaas kaynağına uy­gun değildir. Bununla beraber, siyasî otoriteden ayrılmış bulunan dinî önderler, bu sayede, Islâmî değerleri muha­faza hususunda büyük hizmet görmüşlerdir. Bu hizmet­lerin herbiri, teker teker, paha biçilmez değerdedir. Eğer bugün yeryüzünde ”islâm” medeniyeti varsa, lalânıiyet-ten bahsediliyorsa, müalüman iniliet lalama bağlı kala-bümişse, hiç şüphe etmeyiniz, hep bu hizmetler sayesin­dedir. Şimdi îslâmın gerçek içtimaî aiateminin, .sahih ve doğru usullerle yeryüzünde yeniden hayat bulmayı is­tense Hulefay-i Eaşidin’İn idare tarzına uygun bir dev­let nıeiLaaizuıasım remize etmek şarttır. Eğer bu hal $<:kli ikir.ci yüzyiua yansında siidtemle.^tİrilnıiy olsaydı. Öyle zanı.ediyoruz ki, bugün yeryüzünde küfürden eser Kalmazdı. Dünya sakinleri tam bir rahatlık, aulh ve se­lâmet içinde ömür aüreceklerdi. öyle bir “ISLAM ME­DENİYETİ” kurulacaktı ki, bir daha hiç kimse onu çö­ker bir vaziyette göremeyecekti. [334]

Müslümanlar Arasında

İhtilâflarının Başlangıcı Ve Bunun Sebepleri

Hulefay-i Raşidin’den sonra, hilafet nizamında vu­ku bulan değişikliklerden söz ettik. Bu istihale neticesin­de meydana gelen bazı mühim hadiseler vardır ki, bura–.da onlardan da bahsetmek isteriz.

Hilafet nizamının değişmesinden sonra müslüman-iar arasında bir takım mezhebi ihtilaflar zuhur etti. Ay­nı kaynaktan beslenen ihtilaflar daha sonra birbirleriyle birleşerek bir .araya geldi ve böylece müstakil fırka ve jnezhcplerin teşekkül etmesiyle neticelendi. Bunun se­bebi hilafet nizamı aslî hüviyetini kaybetmiş olmasıdır. Çünkü saltanat (mülûkiyyet) nizamında güvenilir bir idare mevcut değildi ve bu gibi ihtilafların meydana çık-masiyle yayılması hususunda meydan boş kalmıştı. Me­seleleri halletmek suretiyle ayrılıkları ortadan kaldıra? cak selahiyetli bir organın mevcut olmayışı da fırka ve hiziplerin mütemadiyen çoğalmasına vesile oldu.

Şüphe yok ki, bahis mevzuu ihtilaf ve ayrılıklar ilk başta tehlikeli bir durum arzetmiyordu. Ortada görünen şey sadece fikrî bir kargaşalıktan ibaretti. Zaten siyasî memnuniyetsizliklerin hüküm sürdüğü cemiyetlerde her zaman için bu gibi hadiseler vuku bulabilir. Meselâ bun­lardan biri Hazreti Osman (R.A.) devrinde meydana gel­mişti ki, bu karışıklığın arkasında ne bir felsefî mekteb, ne hususî bir firka-ne de has bir mektebin akidesi gizlen­miş bulunuyordu.

Fakat ne zaman böyle bir anarşi anında o mübarek zat şehid edildi. Hazreti Ali’nin hilafeti devrinde karga­şalıkların ardı arkası kesilmedi, hatta daha da genişleye­rek dahilî bir harbin kapıları açıldı. Cemel, Siffiyn muha­rebeleri, hâkem meselesi, arkasından Nehrivan muhare­besi birbirini takib etti. işte o zaman halkın zihnini şöy­le sualler işgal etmeye başladı:

«—Acaba hangi taraf haklı, hangisi haksızdır? Han­gisi batıl yoldadır, haııgisi değil? Batıl üzere bulunanla­rın bu yolu tercih edişlerinin sebebleri nelerdir? Niçin bu gidiş batıldır? Birisi gıkar da, taraflardan birinin hat­tı hareketleri bakımından hak veya. batıl yolda olduğu­nu iddia ederse, bu husustaki delillerini ortaya koyma­lıydı. Bir insan ya bu tarafı, yahut da diğer tarafı ilti­zam edebilirdi. Taraflardan hiçbirine iltifat etmeyip bi­taraf kalmak isteyenler ise, bunu icab ettiren sebebleri yine delilleriyle birlikte göstermek zoru adalardı. Aca~ ba bu deliller ne idi?»

İşte bu ve benzeri suallerin neticesinde çeşitli na­zariyeler ortaya çıktı. Halkın zihni karıştı. Bir müddet sonra da her nazariyenin taraftarları zuhur etmeye baş­ladı. Bunlar gitgide çoğaldı. Vaziyetleri sağlamlaştı. Na­zariyelerine bir kısım dinî akideler de ilâve ettiler. Böy­lece siyasî fırkalar, yavaş yavaş, mezhep partileri hali­ne geldi ve bu hal devam etti, gitti.

îşin başındaki «ölüm Unlun meseleleri», Benî Ümey-ye’den sonra Benî Abbas devrine de intikal etti. Bu şe­kilde zuhur eden ihtilaflar ilk baştaki ««Mde ve fikir ih­tilafları» mahiyetinden uzaklaştı. Gitgide şiddetli bir şekil aîdı ve bir nevi birbirine düşman zümreler meyda­na getirdi.

Böylece müslumanların vahdetini ortadan kaldıran büyük tehlikeler başgösterdi. İhtilaflar, o kadar ilerledi ki, evlere kadar yayıldı, aile fertleri arasında bile tesiri görülmeğe başladı. Her bahiste yeni yeni siyasî, dinî ve. felsefî meseleler ortaya atıldı. Bahisler meseleleri, mese­leler ise fırkaları doğurdu. Hatta büyük fırkaların, ya­nında daha küçükleri de ‘sahneye çıktı. Bu fırkalar ara­sında,” sadece taassubların ortaya çıkması kâfi gelmedi, iş kavgaya, çekişmeye, hattâ muharebeye kadar varan bir hâl arzetti. Irak’ın başşehri Küfe, bu fırkaların en ehemmiyetli en kuvvetli, merkezlerinden biriydi. Çünkü Cemel, Siffiyn ve Nehrivan muharebeleri hep Irak hu­dudu dahilinde vuku bulmuştu. Hazreti Hüseyin’in (R.A.) başına geîen gönüller sızısı, yürekler acısı, hadiseler de Irak topraklarında cereyan etmişti. İşte bu gibi scbebîer-le büyük büyük fırkalar hep Ir.ak’da zuhur ettiler. Yine bu topraklar, Emevilerle Abbasilcrin çatışma sahası ha­lini almıştı. Emevî ve Abbasiler, burada, mücadeleye şid­detle devam ediyorlar, Irak topraklarını çatışma merke­zi olarak kullanıyorlardı.

Tefrika ve ihtilaflar, neticede bir yığın partinin, fır­kanın zuhuruna sebep oldu. Ehemmiyetine binaen bun­lar arasında sadece dört tanesini zikredeceğiz. Diğerleri hep bu dört büyük fırkanın içinde meczolmuşlardır.

2 – Hariciler (Havafic)

3- Murci’e,

4- Mutezile

Biz burada, muhtasaran bu dört fırkadan bahsede­cek ve fikirleri hakkında kısaca malûmat vereceğiz. [335]

1. Şia

Başlangıçta Hazreti Ali’nin (R.A.) tarafını tutan zümreye «Ali §ialan» deniyordu. Bu ıstılah, yavaş ya­vaş, şekil değiştirdi sonradan Onlara sadece «ŞÎA» denmeye bağlandı.

Hazreti Resul-i Ekrem’den Sallallahü aleyhi ve Kel­lemden sonra Hâşîmilere mensub bazı kimseler ve” bir kısım ileri gelen zevat hilafet makamına Hazreti Ali’yi (R-A.) daha münasib görüyorlardı. Hattâ, bir zümre, halifelik hususunda Kazreti Ali’yi (R.A.) diğer sahabilerden, hele Hazreti Osman’dan, (RiA.) daha selahiyetli sayıyor ve onun, diğerlerinden «eıdal» olduğunu iddia ediyorlardı. Başka bir zümre ise Hazreti Resul-i Ekrem’le sallallahü aleyhi ve sellem olan akrabalığını ve yakınlığını nazari itibare alarak, bu sebeple, hilafet makamına Hazreti Ali’nin (R.A.) daha lâyık olduğunu düşünüyorlardı. Fa­kat bu fikirler, Hazreti Osman’ın (R.A.) hilafetinin sonu­na kadar, toplu bir akide ve meslek hâline gelememiş, münferid mahiyette kalmıştı. Bu şekilde düşünenler de zamanın halifelerine muhalefet etmemiş, her üçünün ha­lifeliklerini de kabul edip kendilerine itaate devam etmiş­lerdir.

Bu düğünce, ancak Hazreti Talha ile Hazreti Zube-yir’in giriştiği «Cemel» muharebesi sırasında muntazam bir fırka, programı haline gelmeye başladı, Emir Muavi-ye’-nhı «Sıfl’ıyıı» savaşında genişledi. «Nehrivan» muha­rebesinden sonra ise büsbütün yayılarak müstakil bir fi­kir bütünlüğüne kavuştu. Hazreti Hüseyin’in (R.A.) şe-hadeti hadisesi, bilahere, bu fikirde olan zümreleri bir­birleriyle birleştirdi, hattâ bahis mevzuu temayüller git­tikçe şiddetlenerek nihayet tam mânasiyle muntazam bir fırka (parti) teşekkül etti. Bu gibi sebebler bir tarafa dursun, tesis ettikleri hükümet nizamı ile halka kargı ta­kındıkları tavır ve muameleler de esâs itibariyle müslü-manlarrn Benî Ümyye’den nefret etmelerine sebeb oldu.. Abbasiler devrinde müalümanların siyasî otoriteden mem­nun olmayışı da Hazreti Ali’ye vo Evlâdına karşı muhab­bet şeklinde tecelli etti. Emevî’lerin halka ve bilhassa Ali Evlâdına reva gördükleri zulüm ve haksızlıklar, bir ta­kım tavır ve hareketler ise bu sevgi ve muhabbetin artma­sına sebeb oldu. İşte Şiilik propagandasını ortaya çıka­ran faktör… Ve neticede bu fikre bağlı olanların Küfe’ de tutunmaları ve kuvetlenmeleri…

Şiî’lerin Şiilik’le birlikte gelişen ve yayılan bir takım hususi nazariyeleri mevcuttur ki başlıcaları şunlardır: [336]

1. İmamet.

Şiîler, hilafet yerine «imamet» şeklinde ortaya yeni bir ıstılah attılar.[337] Onlara göre «imamet» müslümanlarııı umumî işlerini tanzim etmek içi-n değildir. Zaten «inuun»ı ümmet intihap edip iş başına getirmez. Bu sebeble ümme­tin seçtiği «İmam», imam olamaz. Belki «İmamet» (îmamhk) dinin, bir nevi temel prensiblerindendir ve Şiîliğin esas erkânından sayılır. Peygamberin başlıca vazifelerinden biri de «İmam»ı tayin etmektir. Bu sebeble onu ümmet seçemez, «trnam» in doğrudan doğruya Pey­gamber tarafından tayin edilmesi zarureti vardır. Bu hu­sus sarih bir hükümdür ve Şiilere göre «nass» dır. [338]

2. «İmanı» İn Masumluğu.

Şiî akidesine göre «İmam» masumdur. Yani o, ma­sum bir kimse olarak tayin edilir. Kendisi büyük ve kü­çük bütün günahlardan pâk ve münezeh bulunmalıdır. İmam hiçbir surette hatâ etmez ve edemez. Her sözü ve yaptığı her hareket haktır, doğrudur Hatalı is yapma­sına asla imkân yoktur. [339]

  1. Hazreti Ali, öyle bir kimsedir ki. Hazreti Resul (S.A.V.), kendisinden sonra imamlığı elinde bulundur-mak üzere onu şahsen intihab etmiştir. Bu iş «Nass» ge­reğince olmuştur. Buna hiçbir şekilde itiraz edilemez.[340]
  2. Nasa gereğince her imâm, kendisinden sonra ge­lecek olan imamı tayin etmelidir.

Bu makam ümmetin kararına bağlı değildir. Müslü­manlar toplanıp imam seçemezler. îmanu, evvela Hazreti Peygamberin bizzat kendisi, sonra da diğer imamlar ta­yin edeler. [341]

  1. Şiilerin bütün fırka ve zümreleri, imamlığın ancak Hazreti Ali evladının hakkı olduğu, başka bir kimsenin imamlık ödemeyeceği, ve imâm olarak tayin edilemiye-ceği hususunda müttefiktirler.[342]

Müttefekun aleyh (ittifaktı) olan bu nazariyeden sonra Şiîler, bizat kendi aralarında muhtelif fikirlere bağlanır ve çeşitli fırkalara bölünürler. Meselâ, mutedil Şiilere göre Hazreti AH «efdal-ı halk» dır. Onunla muhare­be eden, ona karşı düşmanlık güden ve gütmüş olanlar Allah’ın düşmanıdır. Ebediyyen cehennemde kalacak, kı­yamet gününde kâfir ve münafıklarla birlikte hasroluna-eaklardır. Hazreti Ali’den evvel Devlet Reisliği makamın­da bulunan Ebû Bekir, Ömer ve Osman’ın hilafetlerini kabul edenler, onlara inanan ve kendilerinden memnun olduklarını beyan edenler, hilâfetlerini meşru addedip de Hazreti Ali’nin hilâfetini kabul etmeyenler, hep cehen­nemliktir. Fakat Hazreti AH isimlen geçen şahsiyetlerin, önderliğini bizzat kabul ettiği ve kendilerine biatta bu­lunduğu, arkalarında namaz kıldığı için, biz şiiler, sırf Ali’nin bu fiilinden dolayı mezkûr üç halifeye birşey diye­meyiz.

Yine derler ki:

«AH ile Nebî arasında, nübüvvet makamından bastta lıır fark göremeyiz. Diğer bütün hususlarda ikisi (yani Nebî He Ali) de müşterek olup aynı vasıflan taşımakta­dırlar. Fazilet hususunda ikisini müsavi kabul ederiz[343]

«Cüdâlik hiç bulunmaz o! iki nur-i muşa’şadan…»

Ağırı (müteşeddid) Şiilerin fikirleri de şöyledir:

«Hazreti Ali’den önceki halifeler hilafeti zorla aldık­ları için gasibdir. Onları hilafet makamına getirenler, ha­lifeliklerine inananlar, yollarını gayırıuış, azmi:*, zaüın kimselerdir. Zira onlar Nebi’nin vasiyetini iultâr etmiş­ler, böylece imam’i lıakkından uıalırunı bırakmışlardır.»

Bazıları daha aşırı giderek önce üç halifeyi tekfir eder, sonra da onları hâlife seçenleri ve halifeliklerine inananları kâfir sayarlar.[344]

‘Şiilerin en yumuşak zümresi Zeydiyye’dir. Bunlar Zeyd ibni Ali ibni Hüseyin (122 hicrî, 740 miladîde vefat etmiştir.) pe tâbi olanlardır. Hazreti Ali’yi «efdal» kabul ederler. Fakat düşüncelerine göre «cidalin mevcut olma­sına rağmen, efdal olmayanın da imam olması mümkün­dür ve caizdir.» Hazreti Âli’nin imamlığı hakkında Haz­reti Resulü Ekrem’in saÜallahü aleyhi ve sellem sarih bir «beyan’ı ve nass’ı» yokıur. Bu sebeble Zeydîler Hazreti. Ebû Bekir ve Hazreti Ömer’in (R.A.) halifeliklerini ka­bul ederler. Akidelerine nazaran imam, F-atıma evlâdın­dan herhangi bir şahıs olmalıdır. Ancak bu şartı hâiz bir insan, diğer hükümdar ve halifeler karşısında «imam» ol­duğunu iddia edebilir ve imamlık hakkını isteyebilir. [345]

2. Havaric

Havariç (Hariciler) le Şiîler birbirleriyle taban ta­bana zıttır. Bu zümre Sıffiyn muharebesinden sonra meydana çıktı. Yani Hazreti Ali ile Emir Muaviye hâkem usu­lüne karar verdikleri zaman.., O ana kadar bunlar Haa-reti Ali’nin yardımcıları idi. Fakat hâkem tayini hadise­sinde «Allah’ın hükmü ve Allah’ın kararı kargışımla, in­sanların hakemliğini kabul edenler kâfirdir» ııoktaî na­zarını ileri sürerek birdenbire döndüler ve Hazreti Ali’ yo «Sen de kâfir olttuıı» dediler. Bundan sonra Hazreli Ali’nin maiyetinden çekilerek kendi nazariyelerini uzun uzadıya izah ederek yaymağa- başladılar ve bu hususta şiddetli taassub günlerdiler. Hiddet ve şiddet taraftan oldukları için düşüııcülerine- muhalif olanlarla muharebe etmeyi zaruret, .sayarlar! Aaı\ olmayan hükümetin aiey-lıine ayaklanmayı, isyan etmeyi vacib, haua farz telakki öderler. Bu subeble, uzun zaman kan. dökmek ve kargaşa­lık çıkarmak yolunu tuttular. Böylece İslâm âleminin do huzurunu kaçırmış oldular. Havaric gailesi -devam ede geidî. Nihayet Abbasî hilafeti devrinde kuvvetlerini kay­bettiler ve sindirildiler. En kuvvetli bulundukları yer yi­ne Irak toprakları idi.. Yani Basra ile Küfe arasrnda El-Betaih denilen yer… Haricilerin bu mıntıkada büyük ve ehemmiyetli üsleri vardı. Nazariyelerinin, yani inançları­nın hülasası şöyledir:

  1. Hazreti Ebû Bekir ile Hazreti Ömer’i (K.AJ meş­ru halife kabul ederler.

Fakat fikirlerine göre, Hazreti Osman, hilafetinin sonuna doğru adalet ve doğruluktan ayrılmış olduğundan azledilmelidir. Devlet Reisliğinden uzaklaştırılması müm­kün olmadığı takdirde de katledilmclidir. Hazreti Ali’ye gelince:

Allah’tan başkasının hakemliğine razı olduğu için «günah-ı kebair» irtikâb etmiştir. Onun gibi, hakemler, yani Amr ibn-i Âs ile Hazreti Ebu Musa HJş’arî, ,ve bunla­rı hâkem tayin edenler, Hazreti Aü ile Emir Muaviye, bu dört ûısan da günahkârdır. Cemel muharebesine iştirak edenlerin bütünü, Hazreti Ayşe, Hazreti Talha, Hazreti Zubeyr ve maiyetlerinde bulunanlar da büyük günah iş­lemişlerdir. (Kebâ’ir)

2 – Haricilerin düşüncesüıe göre «günah» m ikinci bir mânası «küfür» dür. Büyük günah (günah-ı kcbair) irtîkâb eden, (eğer tövbe ile rüeu etmezse) kâfirdir. JJu sebeple hariciler, yukarıda isimleri sayılım zevatın iic[j-sini alenen tekfir eder, kendilerine lanet ve hatta küfre­derler. Bu kadarla da iktifa etmeyerek bütün müslünıan­ları (kendilerinden olanlar hariç) kâfir sayarlar. Çünkü ; bu müslümanlar, nefislerini günahlardan temizlemedikle­ri gibi yukarda bahsedilen günahkâr sahabiier (ki hari­cilere göre.bu sahabiler kâfirdir) sadece mümin saymak­la kalmaz, aynı zamanda onları önder olarak da kabul ederler. Bundan başka onlardan gelen haberlere itibar edenler, bu rivayetlerden şer’î hükümler çıkaranlar hep­si de kâfirdir, derler.

3 – Hilafet hususundaki görüş ve- fikirleri:

Müslümanlar toplanacak ve serbest bir seçimle Dev­let Reisini intihâb edeceklerdir.

4 – Hariciler, Halife’nin Kureyş/ten olması şartını kabul etmez ve bunun lüzumuna inanmazlar. Düşüncele­rine göre, ister Kurey§î olsun ister olmaam, aâlih bir zat olmak gartiyle, müslümanlar herhangi bir şahsı seçimle halife tayin edebilirler.

5- Doktrinlerine nazaran, adalet ve doğrulukla va­zifesine devam ettiği müdetçe Devlet Rdsi’ne itaat şart-Lıı1. Aksi takdirde bu mecburiyet kalkar, azledilir. Hatta icab ederse kendisine karşı harp açılır veya katledilir. Bu vâcibdir.

6 – Hariciler, İslâm kanunu için, mehaz olarak, yal­nız Kur’an’ı kabul eder, Hadis ve İcmaı ise reddederler. Bu hususta onlarla diğer müslümanlar arasında düşünüş farkı vardır.

Havaric’c mensub büyük bir kütle (ki bu zümreye En-Nccdât denir) şöyle düşünmektedir:.

Daimî bir hükümetin vazife bağında bulunmasına lü­zum yoktur. Zira müslümanîar, zaruret oldukça toplana­rak, hak ve adalet dairesinde hükümet işlerini yürütebi­lir ve meselelerini halledebilirler. Lüzum varsa ve bir ha­life seçilmesi iktiza ediyorsa, yine toplanmak ve müşave­re etmek suretiyle sâlih bir zatın Devlet Reisliğine geti­rilmesi mümkündür ve bunun herhangi bir mahzuru yok­tur.

Haricilerin en büyük zümresi olan «EZARtKA» ya gelince:

Ezarik,a, kendilerinden başka bütün müslümanlan müşrik sayar. Bunlara göre, havaricten olmayan herhan­gi bir ktmsenin ezam ile namaz dahi kılınmaz.

Kestiği hayvanın eti yenmez. Kendileriyle evîenile-mez, nikâh yapılamaz. Bir haricî, havariçten olmayan bir insana vâris olamadığı gibi, haricî olmayan bir kim­se de havariçten birine vâris olamaz. Ezarika, diğer mrüs-lümanlarla cihâd etmeyi farzı ayn addeder. Çocuklarını ve kartlarını öldürmeyi caiz sayarlar. Mallan ve kanları­nı heîâl bildikleri gibi, hatta mallarının zorla alınması­nın da mubah olduğu fikrindedirler. Bundan başka ken­di fırkalarına dahil diğer gurupları da kâfir’likle itham ederler. Ezarika’y3- mensub olduğu hâlde diğer müalLi­manlarla cihadda bulunmayan ve onlarla muhabere etme­yenler de kafirdir. Ezarika, muhaliflerine hiyaneti, on-lara her türlü kötülükte bulunmayı, mal ve mülklerini çalmayı helâl telakki eder. Şiddette o kadar ileri gider­ler ki, bazan, müslüman olmayanlar, müslümanlara na­zaran, kendilerine daha yakın görülür.

Bunların en yumuşak ve mutedil zümresi «Ibaziye» dir. îbaziye, bütün müslümanları «kâfir» telakki eder amma «müşrik» saymaz. Ve yahut «müşrik» olduklarını söylemekten çekinirler. Düşüncelerine göre diğer müslü-manlar «mü’min» değildir. Bununla beraber, kendileri ha­ricinde kalan müslümanlarin şehadetini kabul eder, kız alıp verir ve akrabalık kurarlar. Bu müslümanlarin vata­nı «darulharp» değil «darüttevhid» dir. Fakat hükümet merkezleriyle halifelerinin bulunduğu şehir müstesna… tbaziye, kendilerinden başka müslümanlara gizlice taar­ruzu, mallarım yağma etmeyi, gayri meşru addeder. Fa­kat onlarla açıkça muharebe etmek ve kendilerine muka­belede bulunmak hem caiz, hem de meşrudur. [346]

3. Murci’e

gülerle Haricîlerin birbirine son derece zıd ve çatı­şan nazariyeleri neticesinde yeni bir fırka daha ortaya tiril1.çıkmıştır. Bu fırkaya Murci’e denir. Hazreti Ali’nin (R.A.) yaptığı’muharebelerde bir zümre kendisine taraf­tar, bir zümre de aşırı derecede muhalifdi. Bunlardan başka, ortada bir de tarafsız zümre vardı. Tarafsızlar «fitne» addettikleri dahilî muharebelerden uzak kalmış­lardı. Yahut da bazan bu tarafa yöneliyorlar, bazan da Öteki tarafa… Boyuna dönüyor, acem kılıcı gibi iki taraf­tan da kesiyorlardı. Tarafsız zümre şöyle düşünüyordu:

Müslümanların birbirleriyle muharebe etmeleri son derece büyük bir günahtır. Fakat muhariblere kötü şey­ler söylemeğe razı değildirler. Bundan başka onları tek­fir etmiyor, «kâfir» olduklarını söylemiyorlardı, işi Al­lah’a havale etmişlerdi. Düşüncelerine göre «Hak kimde­dir?», «Batıl yolda olan kimdir?» meselesi ancak âhirette belli olacaktır. Bu sebeble şimdilik bunlarm üzerinde dur­mağa değmezdi. Fakat şiilerle hariciler arasındaki aşırı mücadele ve zıddiyet, nazariyelerine iman ve küfür me­selelerini karıştırmaları, münakaşaların başlamasına ve uzamasına sebeb olmuştur, işte bu bitaraf zümre, birta­kım dinî veya mezhebi inançlar düzenleyerek ortaya at­tılar ki, hülasası şöyledir;

  1. iman denen şey, sadece Allah’a ve Peygamberine imân etmek demektir. Âmel’in, imân hakikatine girmesi, dahil olması zarurî değildir.

Bunun için, bir insan farzları terketse, hatta günahı kebairi irtikâb etse yine imandan çıkmaz. Yani mü’min olarak kalır.

  1. Necat ve felah bulmak sadece imana bağlıdır. Herhangi bir masiyet, iman sahibi bir kimsenin imanına halel getirmez. Bir insan için mağfiretin şartı, sadece şirkten çekinmiş olmak, tevhid akidesine sülük etmiş bulunmakla mümkündür. Tevhid akidesine sâlik ölen herhangi bir insan, mağfireti elde edebilir.

Mürci’u’ye mensub olan bazı kİnuielor bu hulusta o kadar ileri gider ki ^irk olmamak partiyle iicrhuu&t i,n-güuaJuiı, isterse bu en büyüğü olsun, yine de bağıshuuüaic ve mağfiret İhtimali vardır» derler. [347]

Bazıları biraz daha ileri giderek derler ki:

«İnsanın İkalbinde iman olduktan sonra, İslâm nıem-leke tinde bile, fakat kalben değil de lisaiutıı, küfür söz söyleyebilir. Zahiren, kalben değil, putlara İbadet edebi­lir. Hatta yine zahiren olmak partiyi© kalben «teğii, Ya­hudilik yahut da Nasraniliği (liıristiyaniik) tercih ede­bilir. Yeter ki, kalbinde iman bulunsun. Kalbinde kâmil İman bulunan bîr insan, her ne yaparsa yapsın, Allah’ın velisi dahi olabilir.»[348]

işte Murcı’e’nin bu fikir ve düşünceleri -neticesinde-dir ki, fisk u fücur, 2Uİüm ve haksızlık kapıları açılmış, Allah’m mağfireti ümidiyle her çeşit rezaletin yolu hazır­lanmıştır.

Bu şekildeki düşünüş tarzı, dönüp dolanarak, netiee itibariyle gu noktaya kadar gelip dayandı.

Dediler ki:

«—Emrün bü mâruf ve nehyün anü münker kaidesi, silah kullanmayı ve muharebeyi icab ettirmektedir. Bu sebeple fitne’nin menşei olabilir. O halde bu iki prensibin. tatbiki caiz değildir.»

«Hükümetten başka kimselerin yanlış hareketlerini tatlı dille menetmek mümkündür. Fakat hükümet tenkid edilemez. Ona kargı söz söylenemez. Hükümetin zulmün­den ve haksızlıklarındım bahsedilemez.»[349]

AUâmo Ebu Beki- Ceasas, bu durumdan t;ok ağıt” ve atı uir dille şikâyet eder ve:

«Onların bu iikîıieri zalimlerin elinde şer aleti ol­muş, zalim ve zorbahu-a karşı müslünuuilann mukavemeti­nin kırılmasiyle neticelenmiştir» der. [350]

4. Mutezile

Ortalığın karmakarışık olduğu bir zamanda ve keş­mekeş devrinde lalam âleminde yepyeni ve dördüncü bir fikir cereyanı ortaya çıkmıştır ki, İslam tarihinde bu ha­reketin adına «Itizal» —mutezilelik— denmiştir. Bu dör­düncü zümrenin meydana çıkısı, her ne kadar, yukarıda isimleri geçen’diğer üç fikir’cereyanı gibi siyasî sebeble-re iktiran etmezse de, yine zaman ve zemine göre, mute-zileliğin. «politik faktörlerden doğmuş ve ortaya-çıkmış» olduğunu söylemek icab eder. Zira o devirde, İslâm âle­minin her tarafında, bilhassa Irak mıntakasında, siyasî çekişmeler alıp yürümüştü. Bunun neticesinde ortaya’çı­kan, fikirler birbirleriyle mücadele edivui’du. l’tizal mez-heb ve meşrebinin kurucuau Vâsıl ibıı-i Ata (hicrî 80— 131, niiladî 699-748) ve Arnr ibn-i Ubayd (hicrî 145 ve milâdî 7G3 de vefat etmiştir) dır. Bunların mübahese, münazara ve fikir teati merkezleri ilk önce Basra idi.

Mutezilenin siyasî nazariyesini şöyle hülâsa edebili­riz:

  1. Mutezileye göre imama kararlaştırmak (yani hü­kümet kurmak) şer’an farzdır. Fakat bazılarına. göre imama her zaman ihtiyaç yoktur.

«Eğer ümmet kendi işlerinde tam nuuıa&iyie doğru yolu tutarsa imama lüzum kalmaz, bu durumda imam fuzulîdîr.» [351]

  1. Akidelerine göre imam, ümmet fertleri tarafından seçilmelidir. Bunun başka yolu yoktur. [352] Bazı mute-zililer ise:

«îmam, umumî ittifakla seçilmelidir, ekseriyetle de­ğil. Fitne ve ihtilaf zamanlarında ise imam seçilemez.» düşüncesindedir. [353]

Bunlara nazaran, ümmet, salih ve iman sahibi bir kimseyi «imam» olarak seçer. Seçilen zatın şu veya bu soydan olması şartına lüzum yoktur. Kureyşî, yahut gayrî Küreyşi, Arab yahut da Acem (Araptan gayrı) olabilir, bu hususta hiçbir tahdid bulunmamaktadır. [354]

Başka bir mutezile zümresi :

«—• Aral) olmayandan, yani Acem’den, İmam tayin etmek daha iyidir.» fikrini müdafaa eder.

Bir başkası ise biraz daha*îleri giderek:

«— Mevlâ’yı (azadli köle) İmam seçmek daha nıünasi 1×1 ir.» der. Zira böyle olduğu takdirde, Devlet Reisi­nin akraba ve yakınları, taraftarları kemmiyyetçe az ola­cağından haksızlık ve zulüm ihtimali de o nisbette azala­caktır. Bundan başka, doğru yoldan ayrıldığı veya zul­me tevessül ettiği takdirde kendisini tutup atmak, azlet­mek daha kolaydır, [355] Fikirlerine göre, hükümetin sağ­lam ve müstakar olması ancak, zaruret halinde kolayca işten el çektirilebilme imkânlarına bağlı bulunmaktadır.

  1. Mutezilenin düğünce ve âkidesine göre fâcir (gü­nahkâr ve kötü işlerle vakit geçiren) imamın arkasında Cuma namazı ve cemaatle namaz kılmak caiz değildir^[356]. «Emrtin bil maraf ve nehyün ani! münker» temel usullerdendir. Adalet ve doğruluktan ayrılan bir hüküme­tin aleyhinde ayaklanmayı mutezile, vacib, hatta farz te­lakki eder. Ancak bu, imkân ve güvene bağlıdır, inkıla­bın gerçekleşme ihtimali büyük olduğu takdirde isyan farz veya vacib olur. [357] Nitekim bu esasa dayanan mutezile, Emevî halifesi Veîid ibni Yezid (hicrî 125-126, milâdî 743-744) aleyhine vukubulan ayaklanmaya işti­rak etmiş, Yezid ibni Velidi azletmek hususunda da ça­lışmıştır, işte du vaziyet itizal mezhebinin icablarından sayılır. [358]
  2. Havaric ve Murcie gibi, bunların arasında küfr ile iman mücadelesi vardır. Onlara göre, günahkâr müs-lüman ne mümindir ne de kâfir. Belki bu iki halin ara-.smda bir şeydir.[359]

Saydığımız bu akide ve nazariyelerden bayka, mute­zile, sahabiler arasındaki ihtilaflar; ve daha evvel cere­yan eden hilafet meselelerini, hiç çekinmeden, hemence­cik, kendilerince bir hükme bağlarlar. Vasıl ibn-i Atâ’nın kavli gereğince Cemel ve Sıffiyn muharebelerine iştirak eden iki taraftan biri mutlaka «faaık» di. Fakat hangi tarafın «fasık» olduğu hususunda kat’î hüküm verilemez. «Şu zümre fısk irtikâb etmiştir» denemez. Bu görüşe gö­re, her iki tarafın «fasık» olması mümkün olduğundan Vasıl söyle demiştir:

«—Eğer Ali, Tıüha, Zubeyir (K.A.) veyahut da ftlua-. viye, bir sepet sebze için bile şahidük edecek olsalar, bu şehadeti kabul etmeni. Çünkü bunların fasile olmaları

muhtemeldir.»

Amr ibn-i Ubeyd’in kavline göre her iki taraf da fâ-sıktı. [360]

Hazreti Osman dahi mutezilenin ağır tenkidlerinden kurtulamamıştır. Hatta bu mezhebin bazı mensubları işi daha ileri götürerek Hazreti Ömer’e bile dil uzatır. [361]. Bütün bunlar bir t .rafa dursun, fakat mutezile İslâm kanunlarının mehazını teşkil eden hadis ve icma’ı, hemen hemen ortadan kaldırmaya[362] da çalışmıştır. [363]

Umum İslâm Memleketlerinin Ahvali

Birbirleriyle çekiden, didigen ve yekdiğerini tekfir eden, normal Ölçüleri aşan bu muhalif zümrelerin ortaya çıkmalarına, varlıklarım muhafaza etmelerine rağmen, bütün islâm memleketlerinde, müslümanlar, kahir ekse­riyetle Hulefa-yi Kaşİd zamanından beri devam edegel-miş bulunan usullere sadık kalmış, cumhuru âahabilerin, tâbi’î’nin ve ileri gelen zevatın Islâmm başlangıcındaki nazariyelerine uymuş ve bu yolu takib etmiştir. Bugün de, dünyanın muhtelif mmtakalarına dağılmış bulunan müslümanîar arasında, umumî nüfusa nazaran ancak % 8 ile % 10 arasında bir nisbet belirten, bu acaib fikirler­den müteessir olmuş insanlara rastlamak mümkündür. Geride kalanlar, yani % 90 ve daha fazla bir ekseriyet, ‘Cumhur-i Müslimin’ in akidesindedir. Ancak bu ayrılık­ların vuku bulduğu devrenin başlangıcından Hazreti imam Ebu Hanife’nin (R.A.) zamanına kadar, hiç kimse, ihtilaflı meseleler hakkında «cumhur ulema» nm meslek ve megreblerini bir araya getirerek tedvin eylememiş. muntazam ve mudevven bir şekilde ortaya koymamış, izah etmemiştir. Tâ ki, bu hususlar, muntazam bir fikir nizamı halinde teşekkül etmiş oîsun. Yalnız daha önce­leri veya o devire kadar, muhtelif fakihler, müçtehjdlcr ve muhaddisîcr, muhtelif yerlerde, kendi kavil ve fetvala­rını, tavır ve hareketlerini, rivayetleri ortaya döküp bı-rakmışlarsa da, bütün bunlar hep münferit mahiyette kalmıştır. Ancak imam Ebu Hanife’dir ki, bu hususları tedvin ve toplu halde izah etmiştir. [364]

İmam Ebu Hanife’nin Faaliyetleri

Bundan evvelki fasıllarda, saltanat hareketinin h-,^-lamasiyle birlikte, ümmetin önderliğinin ikiye bölündüğü­nü anlatmıştık. Bunlardan biri siyasî önderlikti ki, bura­da işlerin idaresi padişahların, emirlerin ve sultanların elinde bulunuyordu. Diğeri de dinî önderlikti. Selahiyet ve rehberliği de, tabiatile müslümanlarin ileri gelen salih ve âlimleri temsil etmekteydi, önderliğin bu şekilde ikiye taksim edilmesinin sebeb ve neticelerini, bu neticelerden meydana gelen talî derecedeki sonuçları beyan ve izah et­tik. O devirde siyasî önderliğin nasıl bir şekil almış oldu­ğunu da ayrıca açıkladık. Şimdi şurasını izah etmek isti­yoruz:

Acaba müslümanlarin dînî önderliğini ellerinde bu­lunduran zevat nasıl insanlardı ve zamanlarında karşılaş­tıkları dinî meseleleri ne şekilde hallederlerdi?.

Bunun için, biz, burada dinî önderler m ey anında İmam Ebû Hanife’yi (R.A.) örnek şahsiyet olarak ele aldık ve Hazreti Imam’ın hattü hareketini tedkik ede­rek, meseleyi ortaya koymak istedik. .

Bundan sonra da imam Ebû Hanife’nin talebesi tmam Ebu Yusuf’un hareket tarzını tahkik ederek onun da bu yolda nasıl çalıstığmı, ne gibi hususları ortaya koy­duğunu anlatmak istedik. [365]

Ebu Hanîfe’nîn Kısaca Tabıhçe-Î Hayatı

imamın mübarek ismi Numân ibn-i Sabit’dir. Güve­nilir rivayet ve kaynaklara göre, Irak’ın hükümet mer­kezi Kûfe’de, hicrî 80, miladî 699 senesinde dünyaya Çeldi.

O zaman, Abdulmelik ibni Mervân halife; Haccac ibn-i Yusuf da Irak v âl isiydi. Demek ki, Hazreti im anı’m hayatının 52 senesi Benî Umeyye, 18 senesi de Abbasîle-rin hilafeti devrinde geçmiştir. Haccac ibn-i Yusuf öldüğü zaman, îmam henüz 15 yağında bulunuyordu. Hazreti Ömer ibni Abdulaziz’in devrinde gençlik sağındaydı. Ye-zid ibni Mühelle Bin Halid ibn-i Abdullah el-Kasrîy ve Nasr ibni Seyyâr’ın Irak valiliklerini ve onların fırtınalı devirlerini bizzat görmüştür. Irak’ta zulüm ve zorbalıkla hüküm süren son Emevî valisi İbn-i Hübeyre’dir. Daha sonra, imamın gözü önünde Abbasi daveti ortaya çıktı. Bu davetin Merkezî Küfe idi. Bağdad inşa edildikten son­ra, Abbasî hükümeti oraya nakli mekân etti. imam Haz­retleri, Halife El-Mansûr zamanında, (hicrî 150-müadî 767) vefat etti.

imam Ebu Hanife’nin hanedanı, ilk Önceleri, Kabil civarında ikamet ediyordu. Büyük babası, ki bazıları bu zata Zotî, bazıları ise Zûtî demektedir, bir muharebede yakalanarak Kûfe’ye getirümişti. Orada müslüman olmuş ve Beni Teyim’in velâsma (Velâullah. = Patronage = hi­maye) verilmişti. Sonradan alışverişte, ticaretle iştigal etmeye başlayan bu zat, Hazreti Ali ile görüşmüş, hatta aralarında yakınlık meydana gelmişti. Hazreti .Ali’ye ba-zan hediyeler de göndermiştir. [366] Oğlu Sabit ise (imam Ebu Hanifenin babası) Kûfe’de ticaretle uğraşırdı. Bir rivayete göre Hazreti imamın da Küfede bir ekmekçi dükkânı vardı. [367]

imamın, tahsil ve ders hayatına dair kendi anlattık­larına göre, ilk önce Kur’an-i Kerîm, Kıraat, Hadis, Na­hiv, Edebiyat, Şiir, Kelâm ve bunun gibi ilimleri öğren­miştir.

Bunlar, devrin muteber ilimleri idi [368] Daha sonra Kolâm’a merak sarmış, bir müddet bu ilimle meşgul ola­rak yüksek payeye ulaşmış ve mütehassıs olmuştur. Haz­reti îmam, Kelâm’da zamanının sayılı sahsiyetlerindendi.

Talebesi Zufer ibn-i El-Huzeyl’in rivayetine göre, îmam, kendisini şöyle anlatmaktadır:

«— Kelâm ilmine, ille Önceleri, merak sarmıştım. Sonra bu mevzuda o kadar ilerledim ki, halk beni par­makla gösteriyordu.» [369]

Başka bir rivayette iae:

«— Kelâm ilminde maharet kazanmıştım. Bir zurnan böyle geçti. O devirde, daha ziyade Basra, bu ‘ünün mer­kezi vaziye tindeydi. Bu sebeble, a^ağı yukan yirmi deia, Basra’ya gidip geldim. lîl;-kaff defa da, altı ay kadar, bu şehirde ikamet ettim, liut-ada lluvariu’Ie ve bu mezliobiıı muhtelif ziimreleriyJe, bu meyımda İbaziye, Suriyet, İUiij-viye ve diğerleriyle münamarlara giriştim.» [370]

Biz bu rivayetlerden şu neticeyi çıkarmaktayız;

— Hazreti imam, o devirde, felsefe, mantık v^ diğer mezheb ihtilaflarına dair kâfi derecede malûmat elde et­miş bulunuyordu. Yine anlıyoruz ki, O, kanunda mana-. kî istidlal meselesini ve akıl hükmünü de biliyordu. Bu hususlarda yüksek derecelere eritmişti. O sıralarda U:ı-rışık mantıkî meseleleri halledebilecek kudretteydi. LjU-bahsi geçen bu meziyetler, Ebu HanüVnin aldjğı terbiye vt- yetinme tarzının zarurî neticesi olarak oldu edilnıi:,û ki. sonraki çalışmalarından bunun son derece büyük u–sirleri görülmüştür.

Uzun müddet bu meselelerle meşgul olduktan a Hazreti îmam, Kelam îlmi bahislerinden ve bu mevzuda cereyan eden münazaralardan usanır ve kendisini bu defa FÎKII’a, yani islâm Hukuku ve Kamum bahislerine verir. Alâkası daha ziyade Hadis IChli’nin fikir mektebi üzerin­de toplanmıştı. O devirde Eshab-ı Key’in merkezi Irak’tı ve Küfe şehri başta geliyordu. Bu fikir mektebinin baş şahsiyetleri ilk zamanlarda Hazreti Ali (it.A.) ile Haz­reti Abdullah îbn-i Mes’ud’dur. (vefatı hicrî 63, milâdî 6S2). Daha sonra geîen Mesruk (vefatı hicrî 63, milâdî 6*2), Abdullah ibn-i Meaud’un talebesi Şureyh (vefatı hicrî 78, milâdî 792), Alkame (vefatı hicrî 62, milâdî 683j mektebin tanınmış simalanndandır. Bu halkayı ta­kiben ekoî’un liderliği İbrahim NehaTye (vefatı hicrî 95, milâdî 714) geçer ve ondan sonra da Hammad’a ka­dar uzanır. îmam Ebu Hanife Hamm-ad’ın talebesidir ve hocasının vefatı aırasmda henüz 18 yaşında bulunmakta­dır. Fakat O, sadece Hammad’ın ilmiyle iktifa etmemiş, Kûfe’nin diğer üstad ve âlimlerinden de istifade etmiş­tir. Müteaddid hac seyahatlerinde, Hicaz’da, fakihlerin büyükleriyle görülmüş, bilgilerinden faydalanmıştır.

Hicretin 120, senesinde üstadı Hammad vefat etti. tste bu hadiseden sonra, bahsi geçen fikir mektebinin monsubıan Ebu Hanife’yi ittifakla hocasının yerine ge­çirdi.-Otuz sene müddetle Hazrcü îmam bu makamda kaldı ve mektebin üstadlığı vazifesini deruhte etti. Ted­ris ve fetva yolunda çalışarak nihayet bugün Hanefî Mez­hebi dediğimiz Fikir Moklfb-‘nin temellerini kurdu.

Bu otuz senelik devrede, Hazreti İmam, bir rivayete göre altmış, diğer bir rivayete göre ise aeksenüç bin ka­nunî mes’eleyi haletmiştir. Bundan başka bütün bu mese­leleri henüz hayattayken ayrı ayrı tedvin etmiş ve hazır-mıştır. [371] Yine bu müddet içinde yedi sekiz yüz tale­be yetiştirmiştir. îslâm âleminin muhtelif yerlerinden ge­len talebeler ders halkasına hazır bulunurdu. Halkın ken­disine büyük itimadı vardı. Talebeleri meyanmda elli ka­dar zâtı göstermek mümkündür ki, bunların »hepsi de Abbasî devletinin zamanında ileri gelen âlimlerden ve sayılı (kadı) lardan olmuşlardır. Hazreti İmam Ebu Ha-nife’nin mezhebi tslâm dünyasının her tarafına yayılmış­tır. Fetvaları ise îslâm devletleri nezdinde kanım olarak kabul edilmiş ve halen de edilmektedir, İşte Abbasîler, Selçukîler, işte Osmanlı Devleti, Hindistan (Moğol) Hü­kümeti (Baburîler… Çin’den başlayan ve Avrupa Tür-kiyesine kadar devam eden geniş bir saha içinde hep onun mezhebi hâkimdir. Yüz milyonlarca müslüman, kendi di­nî meselelerini Ebu Hanife’nin mezhebine göre halleder ve bu hususta hep ona uyarlar.

îmam Hazretleri geçim hususunda dedesinin ve ba­basının mesleğine sarılmıştı. Kûfe’de «Hazz» (bir nevi ku­maş.) ticareti yapardı. Bu igte de beklenmedik bir başarı kazandı. Hazz imal eden büyükçe bir fabrika kurdu. [372] Ticarî faaliyetleri sadece Kûfe’de hazz alıp satmağa mün­hasır değildi. Bu malı dünyanın uzak yerlerine de şevk­etti.

Halkın kendisine büyük itimadı olduğundan küçücük bir mektupla birlikte milyonlarca lira gönderir ve hazz sipariş ederlerdi. İmam, derhal bu siparişleri hazırlar, sevk ederdi. Bu da bir tarafa kendisinin emanet ve diya­netine tam mânasiyle inanmış bulunan halk, emanetlerini onun yanında toplardı. Bu cümleden olarak, vefatı sıra­sında îmanım nezdindeki sandıktan 50 milyon dirhem kıymetinde emanet mal çıkmıştı. [373]. Malî ve ticarî ig-lcrdeki geniş tecrübesi dolayisüe bu mevzularla ilgili ka­nunları mükemmel şekilde tedvin etmiştir. Zira bilinen hususlardandır ki, ticarî-malî mevzulara ait ” kanunları bu meslekler hakkında malûmatı olmayanlar ve bu gibi işlerden anlamayanlar tedvin edemez. Bu sebeble Hazre-ti imamın ticarî meselelerdeki bilgi ve anlayışı, islâm fıkhının ticaret bahislerinin tedvini hususunda büyük öl­çüde faydalı olmuştur. Bunlardan başka, dünyaya ait işlerde’de, Ebu Hanife, feraset ve meharet sahibiydi. Nite­kim, hicretin 145. senesinde halife El-Mansur, Bağdad’ı yaptırmak istediği zaman, îmam Ebu Hanife’yi Çağır­mış, kurulacak bu yeni şehrin inşaat malzemelerine ait hesapların tutulması işini ona havale etmişti. Ebu Hani­fe dört sene müddetle bu işte çalışmıştır. [374]

Hususî hayatında da gayet mütteki bir zattı. Mal satmak için bir defasında, iş ortağını memleket dışına göndermişti. Ortağın götürdüğü mallardan bazısı kusur­lu idi. îmam Hazretleri ortağına «— Bu malları sattığın zaman kusurunu söyle» diye tenbih etmişti. Fakat ortak, bu husustaki tenbihi unutmuştu. Kusurunu söylemeden malları satmış ve memlekete avdet etmişti.

îmam, durumu Öğrenince malı sataı alan kimseyi aratarak parayı iade etmek istediyse de buna imkân bu­lunamadı. Bunun üzerine bütün malın bedelini sadaka ve­rerek sevabını satın alan zata bağışladı. Malın bedeli 35 bin dirhem tutuyordu.[375]. Tarihçiler Hazreti İmamın buna benzer muhtelif menkıbelerini nakleder. Ezcümle derler ki:

— «Ticarî tecrübesi olmayan insanl&r, I m ki ki değe­rinden daha az bir bedel mukabilinde, mallarını Ebu 3ia-nifeye satmak istedikleri zaman, İmam Hazretleri kendi­lerini ikaz eder, mallarınm gerçek değerini bildirir ve bu­na göre ücretlerini Öderdi. [376] İmamın muasırları, onun muttekiliğini anlata anlata bitiremez ve hayranlıklarından ağızları açık kalır. Meghur Hadîs imamı ibn-i Mübarek (R.A.) göyle diyor:

Abdullah

«— Ben, Ehu Hanife’den daiıa mütteki bir kimse görmedim, Diyebiliriz ki, bütün dünya ve içindekiler bu zatın nazarında değersizdi. Bîr kııru$ kıymet beiirtnıezdi. Kendisine teklif edilen çok büyük makamları kabul et­memiş, hepsinden de yüz çevirmişti.» [377]

Kadı İbn-i Şübrüme der ki:

«— Dünyayı arkaya atmıştı. Ondan kaçardı. Dün-yaperestlîği istemezdi.» [378]

Hasan ibni Zeyyad’ın fikri şudur:

— «Allah’a yemin ederim ki, Ebu Hanife, hiçbir de­virde, hiçbir emîr’in hediyesini kabul etmemiştir. [379]

Halife Harun er-reşid’in Ebu Hanİfc ile ilgili sualine İmam Ebu Yusuf (Hazreti îmam’ın talebesi) ‘un cevabı:

«— Yemin ederim ki, İmam, Allah’ın haram etnü$ olduğu şeylerden son derece çekinirdi. Dünya halkından da çekinir, sükûneti tercih ederdi. Daima fikrî derinlikle­re dalar ve düşünürdü. Kat’iyyen bos söz sarfetmezdi. Kendisine bir mesele sorulunca, varsa fikrini beyan eiitr, yoksa «bilmiyorum» derdi. Siz şu kadarım bilmelisiniz ki, OT hem nefsini, hem de dinini fenalık ve kötülüklerden muhafaza etmek için çalışmış bir zattır. 11; il klan mustağnlydî. Kendi işini kendisi görürdü. Başkaîariyle meşgul değildi. Kimse hakkında fena bir şey söylememiştir.»[380]

îmam Ebû Hanife gayet cömertti. Bilhassa ilim adamlarına ve talcblerine canü gönülden, kendi malını, bol bol harcardı. Ticarî faaliyetler neticesinde elde etmiş olduğu kârdan muayyen bir miktar ayırır ve her sene bu parayı, yardım kabilinden, âlimlere ve talebelere dağıtır­dı. Fakat bu işi yaparken de şöyle derdi:

«— Buyurunuz. Bu hediyeyi zarurî ihtiyaçlarınıza sarf etliniz ve Allah’tan başka hiç kimseye muhtaç olma­yınız. Raima şükrediniz. Alemlerin Rabbı’nuan gayrına minnettar kalmayınız. Bu parayı benim verdiğimi sakm <îiişün meyin iz. Çünkü bu, Allah’ın size takdir edip gön-dermiş olduğu hissedir. Şu kadar var îd, benim elimle size ulaşmaktadır.»[381]

Bir hayli talebesi vardı. Büyük bir kısmının masra­fını üzerine almıştı, imam Ebu Yusuf’un hem gahsî, hem do ev masraflarını cebinden Öderdi. Çünkü Ebu Yusuf zengin değildi. Babası ve annesi fakir insanlardı. Çocuk­larını okutacak kudretleri yoktu, Hatta onu derelerden geri almayı ve para getirecek bir işte çalıştırmayı bile ö üfjimmiişlerdi. [382]

îmam’m şahsiyeti ve haiz olduğu makam o kadnr yüksekti ki, Hulcfa-yi Raşidin’den sonra, ikinci hicrî as­rın.yarısında zuhur etmiş, bulunan bütün meseleleri, he­men hemen, O halletmiştir. [383]

Ebu Banîfe’nin Beyi Ve Düşünceıeri

Bizim burada temas etmek istediğimiz meseleler o cinstendir ki, Hazreti İmam, bu husustaki rey ve düşün­celerini, bizzat kendisi kaleme almış bulunmaktadır. Fa­kat O, kitab te’lîf etmek maksadiyle hareket etmediğin­den, fikirleri ve düşünceleri, talebelerinden bazıları tara­fından tasnif edilerek müdevven bir hâle getirilmiştir. Bu sebeble, Ebû Hanife’nin fikirlerini Öğrenmek için tas­nif ve tedvin edilen bu eserlere müracaat etmek zaruri­dir. Fakat burada mühim bir nokta daha vardır: Şiilerin, Haricilerin, Murci’e ve Mu’tezile’nin ortaya atmış bulun­duğu bazı meseleleri, Hazreti imam, adeti hilafına, biz­zat “kendi eli üe yazmış bulunmaktadır. Bunun sebebi, Ehli Sünnet ve Cemaatın âkide ve düşüncelerini, isim-. leri sayılan fikrî cereyanlar kargısında, açıkça belirtmek ve hakikati ortaya çıkarmak gayesinden ibarettir.

Böyle bir davranış., Ebu Hanife’nin gahsiyyeti hak­kında yapılacak tedkikleri, etüd ve çalışmaları tabiatile, çok kolaylaştırmıştır. İyi bir talih eseridir ki, tahkik et­mek üzere, bizzat imam tarafından kaleme alüımış bu­lunan bu meseleler, bugün bizim elimizdedir.

Geçen fasıllarda beyan ettiğimiz gibi, Hazreti Ali’­nin (R.A.) hilafeti devrinde ve Benî Umeyye saltanatı­nın başlangıcında, müslümanlar arasında, zuhur eden bazı ihtilaflar neticesinde dört büyük fırka meydana’gel­mişti. Bu fırkalar, düşünce ve noktai nazarlarını, sadece kendi görügleri ve. reyleri olarak mutalea edecekleri yer­de, bunları mezhebin ve hatta dinin esasları hâline getir­mişlerdi. Böyle olunca, bahsi geçen hususlar, müslüman

Mevdudî cemiyetlerin içtimaî bünyelerinin teşkilât ve terekkübün-dct îslâmî hükümetin hey’et ve şeklinde, îslâmî kanunla­rın mehazı ve ümmetin içtimaî faîiyetleri üzerinde doğ­rudan doğruya, tesir etmeye başladı. Bunlara mukabil İslâm Camiası ve geniş îslâm ülkelerindeki müslümanla-rm kahir ekseriyetinin meşreb ve düşünceleri belli olmak­la beraber, büyük büyük, nice nice fakihler, zaman za­man, kendi söz ve fiillerini ortaya koymalarına rağmen, îmam Ebû Hanife zamanına kadar, müdevven bir şekil ve vazıh bir tertib, görünürde, yoktu. [384]

Ehl-I Sünnet Akidesinin İzahi)

îmam Ebu Hanife, ilk defa EL-FIKH EL-EKBER’i

vazan [385] ve diğer mezhebî fırkalar karşısında Ehli Sünnet ve Cemaat’nin .akidesini teabit etmiş bulunan zat­tır. Bizim burada bahis mevzuu edeceğimiz meseleler, daha evvel temas etmiş bulunduğumuz gibi, Hulefâ-yi Ra-şfdm ve onların vaziyetleri hakkındadır. ‘

Mezheb fırkaları umumiyetle ‘Bazı Hulefa-yİ Raşi-din’in devlet reisliklerinin meşru olup olmadığı’ hususu üzerinde durur ve onlardan hangisinin ‘daha efdal* oldu­ğunu münakaşa eder. Hattâ bahsi geçen fırkalardan ba­zıları pek ağırı gider, Hulefa-yi Raşidin’den bir kısmı için ‘Müslüman değillerdi’ diyecek kadar ölçüyü kaçırırlar, işte bu. gibi meseleler karşısında, bahis mevzuu olan şey, elbette ki, birkaç tarihî zatın şahsiyetlerinden ibaret de­ğildir. Belki bu münakaşalar yeni yeni meselelerin doğ­masına sebeb olmaktadır. Ezcümle müslümanlarm hali­felerinin ‘îmanı’ olup olmadığı hususu da bu şekilde or~ ‘taya çıkmış olur. Acaba onların Devlet Reislikleri gerçek Islâmî ölçülere uygun muydu? Böyle bir şüphe yeni bir meseleyi ve bununla ilgili bir suali beraber getirmekte­dir. Bu, o zamanki islâm kanununun tedvini ile alâkalı­dır. Yani bir halifenin, herhangi bir mesle hakkında vere­ceği karar ‘Kanun’ olma mahiyetim taşır mı taşımaz mı? Bundan başka hilafetin sıhhat veya ademi sıhhati, bu­na iman edip etmemek ve bu zevatın bazılarını ‘efdal’ ad­detmek gibi birbiri arkasından gelen sayısız sualler, ve meseleler… Öyle ki herbiri, daha sonra müslümanlarm esâsî Islâmî medeniyetleri üzerinde tesir icra etmiştir..

Bunun gibi, Hulefa-yi Reşidin’in vermiş oldukları kararları kabul edip etmemek de yeni yeni meselelerin zuhuruna sebeb olmaktadır.

Birincisi şudur:

Kâinatın Efendisi (sallallahü aleyhi ve sellem) bu zevatı bizzat yetiştirmiş, tâlim ve terbiye etmişlerdir. Kur’ân, Sünneti Seniyye ve gerçek îslâm ahkâmı ancak onlar vasitasiyle gelecek nesillere intikal ettirilecek ve hükümler onlarla bildirileceklerdi.

İkinci mesele ise, sahabilerin umumî vaziyetiyle il­gilidir;

Bu zevat DııriiJ islâm’ın (îslâm Ülkeleri) her ‘tara­fına dağılmışlardı. Müslüman fırkaların bir kısmı, hatta kalabalık sayılacak kadar çok bir miktarı, sahabîîer züm­resine «zâlim, yoldan çıkmış», hattâ «İtafîr» demektedir­ler. Hattâ hattâ, ilk üç halifeyi gayrı megm bir şekilde bunların «îlttidar» a getirdiğini iddia ederler. Bundan başk,a, Hariciler’le Mutezile, sahabilerin kalabalık bir zümresine ‘kâfirlik’ damgası basmakta Tasık* oldukla­rını iddia etmektedirler. Tabiatiyle bu türlü iddia ve is-nadlar, kendi bünyeleri içinde, başka meselelerin ortaya çıkmasına vesile olur. Şöyle ki: Bu iddialar nazari itiba-ro alındığı takdirde, Allah’ın Resuîü’nden bu cemaat va-Kitasiyle bize kadar gelen hükümler, islâm kanununun temelini ve esnsmı teşkil eden hususlar bu durumda kıy­metini kaybetmekte kanunlarla menba ve mehaz olma haysiyyetinden uzaklaşmaktadır.

Üçüncü ve mühim mesele ise, «îmân» in tarifi, mese­lesidir, imân ve küfür arasındaki usûlî farkın belirtilme­si, günah ile tesir ve neticelerinin ortaya konulmasıdır ki, bu bahis, Mutezile ile Bavaric ve Murci’e arasında bir hayli çekişmelere sebeb olmuştur.

Görülüyor ki, ortada sadece dinî mahiyette bir me­sele yoktur. Aynı zamanda ve belki de müslümanlarm içtimaî durumlarını ilgilendiren ve onların içtimaî ha­yatları üzerinde tesir icra eden bir bahisle karşı kargıyayız. Nitekim, bu hususta verilecek karar ve meselenin bağlanacağı netice, müslümanların içtimaî hukukunun, kanunî hak veya haksızlıklarının ölçüsü olabilecek “kadar mühimdir. Aynı zamanda, burada, bir islâmî hükümette günahkâr hâkimlerin durumlarının ne olacağı meselesi de bahis mevzuudur. Zaten bir kısım siyasî faaliyetleriy­le beraber hükümetlerin bir hayli dinî vecibeleri de var­dır ki, bunların, halkın üzerinde herhangi bir tesir icra etmemesi mümkün değildir. Meselâ Cuma ve cemaatın hükümleri, adaletin icrası, muharebe ve cihâd meseleleri, bunların sahih olup olmamaları ve kabul edilip edilme­meleri, yukarıdaki meselelere bağlı olan mevzulardır.

işte bahsettiğimiz bütün bu meseleler hakkında, Ehli Sünnet ve Cemaat’ın indinde muteber olan hususlar, îmam Ebû Hanife tarafından tesbit edilerek kaleme alın­mıştır ki, biz bunları aşağıda sıralayacağız. [386]

Hulefayî Raşidin Hakkında

Kâinatın Efendisinden (sallallahü aleyhi ve sellem) sonra halkın en faziletlisi «Efdai ün-ııâs» Hazreti Ebu Be­kir Sîddık’tır. Sonra Hazreti Ömer (R.A.), sonra Hazreti Osman (R.A.), daha sonra da Hazreti Ali (R.A.) gelir.

Bu zevatın dördü de hakdırlar. Ve hak’-üzere bulu­nuyorlardı. [387]

AKİDEYİ TAHAVÎYYE’de bu hususta geniş, malu­mat vardır.

«— Biz Hazreti Resul Aleyhisselâmdan sonra Haz­reti Ebu Bekiri’n ümmetin en faziletlisi (efdal) olduğuna karar verip, evvela onun hilafetini kabul ettik. Sonra îfazreti Ömer ibn-i Hattab’ın sonra Hazreti Osman ve daha sonra Hazreti Ali ibn-i Ebİ Talib (R.A.) Bu zevatın dördü 3e Hulefa-yi R&şidin vo 4EİMMEYÎ MEHDtYYÎN’ (doğru yolu gösteren imamlar) dırlar. [388]

Bu arada şu hususu belirlemeden geçemeyeceğiz:

imam. Ebu Hanife, şahsen, Hazreti Ali’yi, Hazreti Osman’dan çok sever, Hazreti Osman’a nispetle Hazreti Ali’ye karşı olan muhabbeti daha fazladır. [389]. îmanı. Hazretlerinin şahsî reylerine göre bu iki-zat-i. muhtere­min fazilet bakımından birbirlerine karşı hiçbir üstünlükle­ri yoktur. [390] Ancak devlet/reisinin seçimi sırasında halkın ekseriyeti, Hazreti Osman’ın halife olmasını iste­mişti. Böyle olunca da, bu tercihin bir nev’i (ÎCTÎMAİ AKİDE) olduğuna hükmedilerek, Hazreti Osman devlet reisliğine getirilmişti. Bu şekildeki fazilet de, hilafet ter­tibine göre, vâki bir fazilettir. [391]

Sahabe-İ Kiram Hakkında.

Biz, sababileri ancak iyilikle yâdedebiliriz. Bunun başka bir sekli yoktur. [392] Bu mevzuda AKİDEYl TA-HAVÎYE’nin geniş tafsilatı şöyledir:

«— Biz Allah’ın Kesulü’iıün bütün sahabilerine mu­habbet besleriz. Onlardan herhangi birisine karsı bu sev­ginin ölçüsünü kaçırmayız. Hi£ birisine de uzaklık hissi duymayız. Sahabilere kin besleyenlerlu isimlerini kötü şekilde ağızlarına alanlardan hoşlaımıayiz. Kendileri hak-kmda iyilikten gayri bîr şey do söyleyemeyiz.» [393]

Sahabiler arasında vuku bulan muharebeler mevzu­unda Ebu Hanife, rey beyan etmekten çekinmemiş ise de. Hazreti Ali ile diğer muharib zümreyi (bu savaşlar Cemel ve Sıffiyn muharebeleridir) mukayese ederken, açıkça ve belli bir şekilde Hazreti Ali’ye {R.A.) öbürle­rinden daha fazla hak vermiştir. [394] Fakat buna rağ­men onlara tâ’n etmekten katiyetle kaçınmıştır. [395]

Îmânın Tarifi

«(İmân) m ad; (ikrar vo tasdik) dir.» [396]

Bu meseleyi’ şernederken, Hazreti İmam, ‘El-Vaaiy-ye’ isimli kitabında şöyle yazmaktadır:

«îman, Usanen ikrar ve kalben tasdik etmenin adı­dır.»

Daha sonra, ilâve eder:

«— Ne snde ‘ikrar* imaıı’dır, ne de maiıza kabıd edilmekle iman elde edilmiş olur.»

Devam ederek bu hususu daha geniş bir şekilde açık­lar ve der ki:

«— Ajruel, iman’dan ayrı bir şeydir, iman da âmel­den ayrı…»

İşte bu delil iledir ki, bazan mümin, ameli ile yük­sek bir makam elde eder ki, sadece imanla buraya ula­şılamaz…

Meselâ diyelim ki, fakir bir müslüman İçin zekât vermek farz değildir. Fakat, elbette ki bu .fakir müslü­man imanla da mükellef d»-fildir», mânasına gelmez. [397] Bu ifadesiyle îmam, Havaric’in şu akidesini reddet­mektedir. Onlar diyorlardı ki:

«— Âmel, iman’ın hakikatine dahildir ve bunun içiu dn kimalı, imau’ın yokluğu mânasına gelmektedir.» [398]

Günahla Küfrün Farkı

Biz, herhangi bir müslünıana, günahı dolayısiyle, isterse bu günah en büyük günah olsun, bu fiilin günah. olduğuna o müslüman kaail olduğu müddetçe, . (kâttı*) diyemeyiz. Biz bu müslümani (iman) darı uzak goruıuo ” yiz ve (iman) dairesi*: Jen atamayız. Günahkâr bir mua-lüman (mümin) olabilir; fakat (faaık) bir (mümin) olur, kâfir olmaz.

Bbû Hanife, (el-Vasİyye) de bu mevzuu şu şeidldü beyan etmiştir:

«— Üınnıeti Muhamınetiiye’nin (S.A.V.) efradının hepsi de muinindir, Itâfir değillerdir.»

Akideyi Tahaviye’de bu hususun izahı şöyledir: «— İkrar etmekle imân elde edilir vo elde edilen geyi inkâr etmedikçe, hiçbir kul, iman’dan çıkını;? olmaz.» [399]

Bu akideler ve tevlit ettikleri içtimaî neticeler (So,-cial Consequences) üzerinde dikkatle durduğumuz za­man görürüz ki:

Bir zamanlar, Havaric’le îmanı Ebu Hanife arasın­da cereyan eden mubaheseler aynen bugün de vâki ol-maktadn1.

Kalabalık bir Harici güruhu JEbû Hanifeye gelerek camiin kapısında, iki cenaze olduğunu haber vermişlerdi. Bunlardan biri alkolikti, içe içe ölmüştü. Diğeri ise bir ka­dındı. Zina neticesinde hâmile kalmjş ve utancından inti­har etmişti. Ebu Hanife ile Hariciler arasında geçen mu­havere şöyledir:

Ebu Hanife:

— Bu iki ölü hangi ümmetten idiler? Acaba Yahudi

Hariciler:

— Hayır.

—- Hıristiyan iniydiler? ‘

— Hayır.

— Mucusî olmasınlar?

— Hayır.

— Peki, bu insanlar hayattayken hangi millete men­suplardı ?

— Vaktiyle îslâm olduklarına dair gehadet getirmiş­lerdi. Millet kelimesi bu mânaya geliyorsa, böyle.

— islâm yolunda şehadet getirmiş olmak (imnn) için kâfidir. Bu, iman’ın ister üçte biri, ister dörtte biri, is­terse beşte biri olsun, netice değişmez.

— (îman) m üçte biri, dörtte veya beşte biri olur mu?.

— Siz şehadet getirmenin bir kıymet, bir değer ol­duğuna inanıyor musunuz inanmıyor musunuz? Size gö­re, şehadetm (iman) da bir yeri var mıdır yok mudur? (İman) dan (şehadet) e bir hisse veriyor musunuz, ver­miyor musunuz?

— îman bir bütündür, hissen olamaz.

— Demek ki siz, bu insanlara mümin diyorsunuz ve şehadeti iman kabul ediyorsunuz.. Bir de kalkmış, bunu bana soruyorsunuz?

O zaman Hariciler: ,

— Biz size, bunların cennetlik veya cehennemlik olup olmadıklarını sormaya geldik, mümin veya müslüman mı olduklarını değil…

Bunun üzerine Hazreti îmam:

— Şimdi anlaşıldı. Bana öyle bir mesele sordunuz ki, Allanın Peygamberi Hazx*eti ibrahim (A.S.) çok gü­nahkâr, hatta günahkârların günahkârları hakkında şöyle demişti:

«— Ya Râb! Bana uymuş olanlar bendendir. Uyma­yanlara gelince, sen gafur-ur-rahimsin» (ibrahim, âyet:

Bir başka Resul, Hazreti Isa (A.S.) da, daha da bü­yük günahkâr ve günahkârlar şahı hakkında:

«— Sen bunlara azab edersen de seuüı kullarındırlar, afv edersen de yine kullarladırlar. Sen kudret salübi ve bilgi sahibisin. (Maide: lift).

Ve yine Allah’ın üçüncü bir peygamberi, Hazreti Nuh (S.A.) da şöyle demişti.

— «Bu gibilerden hesap sornuık Kabbİiııiu i$i olduğu­nu keşke siz anlayabilmeydiniz. Bana gelince: Ben mümin­leri yanımdan uzaklaştıracak değilim.» (Şuara, âyet: 113—1U).

Hariciler bu cevabı alınca hatalarını anladılar, mah­cup oldular, [400] hatalarını itiraf eylediler. [401]

Günahkâr Mümin Kulların İşlerinin Sonu

guyııe yok ki, biz ‘günah, mümine zarar vermez* ve­ya ‘mümin hiçbir zaman cehenneme gitmez* demek iste­miyoruz. Bizim asıl üzerinde durduğumuz, ve anlatmak istediğimiz husus şudur ki, mümin (ebedî olarak) cehen­nemde kalmaz. Fasık müminler için de durum böyledir. Nihayet bunlar cezalarını çektikten sonra affedilir ve cehennemden kurtulurlar. [402]

Mürcie gibi, «yaptığımız iyilikler mutlaka kabul edi­lecek, kötülüklerimiz ise behemehal affedilecektir» de de­mek istemiyoruz. [403]

Akideyi Tahaviye’de bu hususun izahı şöyledir:

— Biz, ehli kıble mensubl arından bir kimseye nu (cennetliktir) ne de (cehennemliktir) diyemeyiz. Yine bunun gibi, onların hiçbirisi hakmda, kendilerinden ame­lî olarak ve fiilî şekilde muayen bir söz duymadıkça ve görmedikçe ne (kâfirlik) lerine, (mügriklik) lerine, ne de (münafık) hklarma hükmedemeyiz. Ancak bunları ken­di niyetleriyle haşhaşa bırakır, işlerini Cenab-ı Hakk’a havale ederiz. [404]

Bu akidelerin neticeleri:

işte bu şekilde, îmam Hazretleri, Şiîler, Hariciler, Mutezile ve Murci’e’nin akidelerine nazaran, mutevazin, münasib, mutedil ve mantıkî bir akîde ortaya -koymuş­tur.

Bu akîde, müslüman içtimaî teşkilatını, bozulmak­tan, parçalanıp dağılmaktan, yeni yeni fırkalara bölün­mekten, karşılıklı nefret hisleri duymaktan, düşmanlık­tan ve birbirleriyle çatışmaktan kurtarmıştır. Yine bu sayede islâm camiası, ahlâkî bozukluğa düğmekten ve lâkaydîlikten mâsun kalmıştır. Cesaretle günah fiilleri­ne teşebbüs etmenin, aslında yanlış bir istikamet tuttu­rup da (doğru yol budur) demenin önüne bu akîde ile geçilmiştir. Karışıklık ve fitne devrinde Ebu’Hanife’nin böylece tanzim ve tertiplediği Ehli Sünnet itikadı üzeri­ne, zamanın vaziyetini de nazari itibare almak suretiyle, derinlemesine düşünür, dikkatle durursak göreceğiz ki, bu yol, bu hattü hareket, hem o devirde, hem de bugün için, en büyük, en güzel ve en münasib hareket tarzını ifade etmektedir. Bu tedkik aynı zamanda ümmeti par­çalanmak ve dağılmaktan korumak İçin Imam’ın ne bü­yük bir gayretle çalıştığını ve nasıl muvaffak olduğunu da meydana çıkarır.

Bu akidelerin mânası ştı&ür:”

îslâmî camianın teşekkül etmeye başladığı devrin başında, Ümmet, tam ve kâmil bir şekilde itimad ediyor­du ki, Resul-i Ekrem Aleyhisselâm müslümanlara her ne şekilde her ne öğretmiş oldu ise kabul edilecek. Halk, ya ittifakla veya ekseriyetle, bu düşünceye, bağlı idi. Bir­birleri arkasından halifelik makamına getirilmiş bulunan aslıâbı güzin zamanında da halkın düşüncesi yine böy­leydi. Şeriate bütünüyle inanıyorlardı. Zira bu ilim, Haz-reti Resul’den (S.A.V.) itibaren bahsi geçen Halifeler vasıtasiyle sonraki nesillere intikal ede geliyordu. Her ne

kadar bu akîde, îmanı Ebu Hanife tarafından ilk defa ortaya konmuş akîdeler değil ise de yine O, bu akideleri şahsen ortaya koymamış ise de, tanzim etmiş, sıralamış ve müdevven bir şekle.sokmuş olmakla, büyük hizmet etmiştir. Ebu Hanife, bunlara kendiüğinden birşey ilave etmemiştir. Bunlar, müslümanların kahir ekseriyetinin akideleridir ki, imamın müdevver bir hale getirmesi ile dağınık fırka ve zümreler karşısında umum müslümanla­ra ait mümtaz vasıfların meydana çıkmasına vesile ol­muştur. [405]

Îslâmî Kanunun Tedvînî

Bundan başka, İmam Ebu Hanife’nin en büyük ese­ri, İslâm Kanununu tedvin etmiş olmasıdır ki, bu çalışma Hazreti İmam’a İslâm tarihinde en büyük payenin veril­mesine sebeb olmuştur. Hulefa-İ Raşidin devrinden son-, ra, Şûra sistemi terkedüeli beri, hasü olan bu boşluğu, Ebu Hanife, kendi gülleri ve çiçekleriyle süslemiş, ese­riyle doldurmuştur. Yani İslâm kanunlarını tedvin et-‘ mig ve îslâmî nizamda müdevven bir kanun ortaya çıkar­mıştır. Biz, geçen fasıllarda bunun tesir ve neticelerin­den, bahsetmiştik, yine orada hatırlatmıştık ki, bu hâl bir asır kadar devam etmiş ve bahis mevzuu boşluğun (ka­nunların tedvini) mevcudiyetini aklı bağında ve düşüne­bilen herkes anlamıştı. Diğer taraftan islâm toprakları, Sind nehri yatağından İspanya’nın ortalarına kadar ge­nişlemiş bulunuyordu. Bu topraklar üzerinde yirmiden fasla mile t (Nation) yaşamaktaydı. Küçük olanlar hariç. 3u milletlerden herbirinin ayrı ayrı medeniyetleri, ayrı ayrı adetleri, birbirlerinden farklı usulleri vardı, Herbi-rinin kendine mahsus un’anesi mevcuttu. Bu büyük mem­leket çeşitli meselelerle karşılaşmaktaydı. Vergi mesele­si, ticaret ve ziraat meseleleri, sanat ve meslek, aile iş­leri, evlenmeler ve aile kurma, hükümet ve idare mese­leleri, askerî işler ve askerî inzibat meseleleri, kanunu tatbik etmekle alakalı hususlar ve bunun gibi hergün binlerce meselelerle karşılaşılıyordu. Haricî meseleler de bir hayli çoğalmıştı. Memleketin sınırları genişledikçe komşu milletlerin aayısı da artmıştı. Koca xoca devlet­lerle kargı karşıya gelinmişti. Bu devletlerle olan müna­sebetleri tanzim ve idâme ettirmek icabediyordu. Bu ara­da harp ve sulh, .siyasî münasebetler, sefir ve elçilerin teatisi, ticaret işleri, deniz ve yolculuk meseleleri, güm­rük ve dışardan gelecek malların kontrolü gibi binlerce mesele ortada duruyordu. Müslümanlar kendilerine has öteki milletlerden tamamen farklı bir hayat nazariyesi bir kanun esas ve usulü kabul ettikleri îçhı bahsettiğimiz türlü türlü, çeşit çeşit meseleleri de halletmek mecburi­yetinde olup, bu işleri tanzim ve tedvin etmeleri icabedi­yordu.

Hülasa, bir tarafta memleket dahilinde tslâma kar­şı hareketler vardı, diğer taraftan da saltanat devri baş­lamış bulunduğundan, İslâmî usullerle, muntazam bir şe­kilde kanunları tanzim etmek imkânı kalmamıştı.

Bundan başka, müslumanların itimadını kazanmış fakih ve âlimler, bir araya gelip, müminlerin karşıluytık-ları veya karşılaşacakan, hatta vukuu muhtemel bulu­nan meseleleri kendi ıralarında münakaşa ve müzakere etmeleri, bunları İslâm kanunlarına ve İtilâmı usûlü gciro hal ve tedvin eylemeleri de mümkün değildi. Dahası var; bahsi geçen selahiyetli gahsiyyetlerin bu meseleleri muntazam ve mazbut bir şekilde yazmaları, müdevven bir hale getirmeleri, zamanın hükümeti tarafından bu ka­nunların mahkemelerde, devlet dairelerinde, askerî ve mülkî mevzularda muteber -addedilmesi, bütün memle­kette tok bir kanunun hükümferma olması ve • böylece yazılı hükümlerin icrası, halkın da’işlerini bu kanunlara göre tanzim etmesi imkânsızdı.

işte bu boşluğu ve eksikliği yukarıda da söylediği­miz gibi, bizat halifeler, hâkimler (hükümdarlar), Kadı ]ar (hâkimler) ve yargıçlar ve idarî işleri tedvir edenle­rin hepsi hissediyordu. Nitekim, bahsi geçen şahsiyetler, hergün, bu kabilden bir yığın münferid vakalarla karşı-Iaşmaktalardı. Fakat, o devirdeki hâkimlerin, müftüle­rin, kadıların veya idarecilerin hiçbiri, tek başına, bu vak’aların hepsini veya bir kısmın1 haletmeye muktedir değildi. Böyle bir imkânları da yoktu. Gerçi bunlar ara­sında bazı meseleleri halledebilecek kimseler mevcuttu, fakat karşılaşılan vakalar o kadar çoktu ki, onların ya­pabilecekleri yapamayacaklarının yanında hiç mesabesin-deydi.

Esasen işm, bir başka zor tarafı daha vardı :

Eğer hükümet böyle bir idara kurmağa teşebbüs et­seydi, yani âlimleri, fakihleri ve iîhn sahiblerini bir ara­ya toplayıp da onlara: «Oturunuz, karşılaşılan .ve karşıla­nılacak olan meseleleri tanzim \n tedvin ediniz» deseydi, yine mesele halledilmiş olmazdı. Zira halk, o devirde, hü­kümet hizmetine intisab etmiş bulunan âlimlere itimad etmediğinden, bu gibi kimselerin verecekleri kararlan da muteber addedilmiyeceklerdi. Tabi-atİyle bu gibi çalışma-lârm neticesinde verilen hükümler umum müslümanlar tarafından (usul) olarak kabul edilemezdi. Esasen hiikümetin direktifine göre çalışacak (âlim) leri bulmak, bulduktan sonra da kendilerini ikna ederek böyle bir va­zifeye getirmek de kolay bir iş değildi.

îbn ül-Mukaffa, (Kisalet es-Sahabe) isimli eserinde, yukarıda bahsi geçen boşluğun doldurulmak hususunda Halife Mansura şöyle bir tavsiyede bulunur: ilim erba­bından bir encümen teşkil etmesini, memleketin her ta­rafından getirilecek âlimleri bu encümende toplamasını, karşılaşılacak her meselede bu zevatın nazariye ve fikir­lerine başvurulması bu suretle meselelere kafi bir çözüm şekli verilmesini, nihayet halîfe, herhangi bir meseleyi ne şekilde hallederse, bu şeklin umumî kaide ve kanun hali­ne getirilmesini ileri sürer.

Mansur, şahsen, bu mevzuu düşünemeyecek kadar câhil değildi. Ancak kolay olmadığından bu işi yapamı­yordu. Bununla beraber, Mansur, ne şahsı, ne de vaziye­ti itibariyle, Hazreti iCbu. Bekir ve Hazreti Ömer (R.A.) değildi ki, O’nun meseleleri halledîş tarzı millet (ümmet) çe (usul) diye kabul edilsin.

Mansur’un böyle bir şeyi yapabileceğini farzetsek bile, acaba bu iş milet tarafından benimsenir miydi? Üs­telik Mansur, hayatı boyunca, müslümanlardan böyle bir hareket de beklememekteydi. O, İslâm ülkelerinin her­hangi bir yerinden, bir gün, bir müaîümanın çıkabilece­ğini, bir meselede kendisi tarafından verilecek kararı (kanun) olarak kabul edebileceğini esasen hiçbir zaman düşünmemişti. Mansur şurasını de pekâlâ biliyordu ki, böyle birşey yaptığı takdirde, verdiği karar belki bir (ka­mın) olurdu. Fakat bu, alelade (lâdinî — secular) bir ka­nun vasfından ileri geçemezdi. Hiçbir zaman «îslâmî ve dinî kıymeti de haiz bir kanun» olamazdı.

Bu vaziyeti göz Önünde tutan Ebu Hanife, tamamen ayrı ve bambaşka bir yol takib etti. O, hükümetten müs­tağni ve devlet iktidarı ile alâkası olmryan, tam mânasiy-le kendine has, devlet teşkilatı dışında, bir «kanun tedvin etme meclisi» (Private legislature) tesis etti. Böyle bir sistemi, ancak, fikir bakımından çok yüksek bir şahsiy-yet düşünebilirdi. Bundan başka, bu cesametteki bir igi böyle bir mevzuda lüzumlu kabiliyet ve bilgiye sahib bir zat yapabilirdi. Aynı zamanda ahlâk, itibar ve haysiyyet bakımından müslümanlann kendisine güvenmesi ve iti-mad etmesi de şarttı, işte ancak böyle bir teşkilat kurul­duğu takdirde, artık bu müessese tarafından tedvin edi-îecek kanunlar, siyasî iktidarın nüfuzu dışında ve idarî iktidarın teyid ve yardımına (Political Sançtion) lüzum kalmadan, kendi kendine yürür ve halk tarafından da müdevven kanun olarak kabul edilir, benimsenirdi.

Ancak bu şekilde tedvin edilecek kanunlar, kanun olmak itibariyle iyilik, doğruluk, zarurî ihtiyaçlara cevap vermek gibi vasıflan haiz olabilirdi. Bundan başka kânu­nu tedvin eden kimsenin şahsî durumu, ahlâkî imanı, halkın itimadını kazanmış obuası gibi noktalar göz önün­de tutulursa meydana getirilen eserin, kendiliğinden ina­nılır güvenli bir kanun olarak halk tarafından kabul edil­mesi mümkün olurdu.

îmanı Ebu Hanife (R.A.) Hazretleri gaibden haber veren bir kâhin değildi. Çalışmalarının neticesinde, ille de şöyle olacak, böyle olacak, dememişti. Bunu zaman gösterecekti. Hiç şüphesiz, imam, uzağı gören, düşünen, bilgi ve dirayet sahibi bir şahsiyet olarak müslümanlann nelere ihtiyacı olduğunu gayet iyi anlamıştı. Bunları maiyetindekiler© öğretmiş ve anlatmıştı. Cemiyetteki hastalığın ne olduğunu ve nasıl bir ilaca muhtaç bulunduğunu da biliyordu. İşte bunu ortaya çıkarmak için ça­lışıyordu. Nitekim, böyle uzak görüşlü olması dolayiaiy-le, Hazreti îmam, mevcut boşluğu gayet güzel hissetti ve çok geçmeden de boşluğu eseriyle doldurdu.

Yukarıda, imam Hazretlerinin, kanunları tedvin et­mek istediği zaman, gayrî resmî bir meclis kurmug oldu­ğundan bahsettik. Şimdi bu meclisin kimlerden teşekkül etmiş bulunduğunu da izah edelim:

Bu meclisin üyeleri îmam’ın talebeleri idi. Senelerce maiyetinde bulunmuş., ondan feyz almışlardı. İmamın ka­nun mektebinde ders görmüg, kendisine binlerce mesele sormuglardı. Bu talebeler sordukları meselelerin cevap­larını öğrenmia, tahkik ederek incelemişlerdi. Ebu Hani-fe Hazretlerinin yanında, talebelerinin, her biri, bu huaua-ta teker teker imam olmuş kimselerdi. Bu talebeler, her hususta, zamanlarının üstadı, işlerinin erbabı, kendi sa­halarında devrin seçkin sahsiyyetleriydi. Mezkûr üstad-lar, Kur’an, Hadis ve Fıkhı ilimlerle birlikte bunlar için zaruri olan yardımcı ilimleri de, lügat, nahiv, edebiyat, tarih ve siyer bahislerinde de kâmil bilgi sahibiydiler. Ba­zıları muhtelif ilim dallarında ihtisas kazanmıştı. Ezcüm­le, bu talebelerden bir kısmı (kıyas) da üstaddı. Bazıla­rı hadis ye sahabi fetvalarında tam ve geniş malûmat sahibiydi. Diğer bir kısmı ise, halifelerin ve geçmişteki (kadı) larm reylerini iyi biliyordu. Bazısı nahivde veya bagka bir ilim dalında şahsiyyet sahibiydi. Bir münase­betle Hazreti İmam tarafından verilen §u beyanattan ta­lebelerinin İlim derecelerini kolaylıkla anlayabiliriz:

«— I5u o t uza! ti zattan yirmisekizi (kadı) olmaya lâyıktır. AHısı (fetva) verecek kudrettedir. İkisi ise, İmiz oldukları ilmî üsüııKik itibariyle, İlerde, müftî yahut da (hadi) olarak vazife görebilecek şekilde yetişebilir*

lcr.» [406]

işte Hazreti îmam’ın kendi ağzından çıkan sözler… Bu beyanat, Ebu Hanife’nin yaşadığı devre ait vakaları kaydeden muteber tarihçiler tarafından nakledilmiştir. Yine muteber tarihçilerden El-Muvaffak ibn-i Ahmed el-Mekkî (vefatı 568 H, 1172 M) söyle yazar:

«—îmam Ebu Hanife, kendi ekolunu (fıkıh ve ka­nun tedvin işini) onlarla (talebe vo salririeriyle) İstişare ötmek suretiyle tanzim etmişti. O, kudretinin son haddine kadar din yolanda çalıştı.»

Allah, Resulü ve FJıl-i îman için» son derece hnlns-l niyyet ve samimiyetle bol bol mesâi harcamıştır. Saf ve samîmi niyyetinin delillerinden biri güdur:

Talebelerini bir taraf a birakn) da bu İşi tek başına yapmağa kalkışmadı. Her hususta onlara danıştı ve fi­kirlerini aldı. Talebeleri, meselelerin muhtelif pephelerîni tmam’m önüne serdiler, O d*a, bu fikirleri nazarı itibara aldı, üzerinde düşündü vo hep birlikte onları hallettiler.

Bazı meseleler üzerinde ayiar’ca durdukları olurdu. Nihayet bir karara vardıkları zaman Kadı !Ebu Yusuf bu­nu (KütüM Usûl) o kaydederdi[407]

îbn-i Bezzaz el-Kerderî (Fetavayi Bezzaziye sahibi, vefatı 827 hicri, 1423 milâdi) nin yazdığına göre:

Ebu Hanife’nin talebeleri, her mesele üzerinde, hu­zur ve bilgi ile bahse girişirdi. Meselenin her noktası İn­celenirdi. Kendi aralarında muhasebe ederlerdi. HerbSrl fikir ve nazariyesini anlatırdı. Mubaheseniu devamı müd-detince, Hazreti İmam, susar, birjey söylemez;, sadece dinlerdi. Neticede ise bahis mevzuu mesele hakkında ken­di fikrini beyan ederdi. O zaman bütün meclis tainamile sükût eder, kimseden ses çıkmazdı. Sanki mecliste kim­se yokmuş. [408]

Abdullah îbn-i Mübarek de şöyle yazar:

«Bir ara> meclisin birinde, bîr mesele üzerinde üc. £ün arka arkaya bahse girişildi. Ancak üçüncü günün akşa­mı, ezan vakti, Allahü Ekber sesi işitilince mesele ne­ticelendi.» [409]

Imara’m gakirdlerinden birinin, Ebu Abdullah’ın, be­yanından anlaşıldığına göre, mecliste, Ebu Hanife kendi reyini bildirince, bu rey okunur ve herkese duyurulurdu. Nitekim Abdullah’ın sözleri şöyledir:

«— Ben, tmanı’Ui sözlerini (Akvahnı) okur, dinletir­dim. Ebu Yusuf (meclisin zabıt katibliğine benzer bir ma­kamda bulunuyordu) da hem îmanı’ın, hem de diğerlerinin kavillerini kaydederdi. Zabıtnameler yeniden okunduğu zaman, biz, ötekileri bir tarafa bırakarak sadece İmanr’m kavlini okurduk. Bir defasında, unuttuğumuzdan dolayı, diğerlerini de beraber okuduk. O zaman Ebu Ilanît’e sor­du:

Bu kimin kavlidir?. [410]

Bu sözlerle birlikte el-Mekkî’nin yazısını da göz önü­ne alırsak o zaman anlaşılmış olur ki, bahsi geçen mecliste bahis mevzuu edilmiş bulunan meseleler ve sorulan sualler, Hazreti imam Ebu Hanife henüz hayattayken, mun­tazam ve muretteb bir şekilde herkesin kavli ayrı ayrı ola­rak tedvin edilmiştir.

«— Ebu Hanife, Şeriat ilimlerini muntazam bir şekil­de tedvin etmiş bulunan ilk zattır. Ondan evvel bu isi kim­se yapmamıştır… Ebu Hanife kendi kitablarını muhtelif baluslere ayırmış bâb bâb, fasıl fasıl, her mevzuu ayn ay­rı yer vermiş mudevven ve muntazam bir şekilde tedvin ey lemistir.» [411]

Daha evvel de bahsettiğimiz gibi, bu mecliste seksen-üç bin (83.000) kanunî mesele bahis mevzuu edilmiş müza­kereleri yapılarak halka veya hükümete sunulmuştur. Bel­ki, burada müzakere ediıen meselelerin bazıları ihtimali meselelerdi. Fakat vukuu muhtemel hususlar da düşünül­müş ve bunlar da müzakere mevzulanna dahil edilmişler­dir. Bunun sebebi, ilerde böyle bir mesele ile karşılaşıldığı takdirde, ne şekilde bir hal yoluna müracaat edilebileceğini göstermekti. Bu meseleler, hemen hemen, kanunun bü­tün mevzularını ihtiva etmektedir. Ezcümle milletlerarası kanun (Beynel-akvamî) [412] (ki bu kanuna ıstılah olarak «Es-Siyer» denmektedir-, anayasa, mülkî ve as­kerî kanunlar, gahidlik kanunu, adliye kanunları ve muha­keme usulleri zikredilebilir. Bundan başka ve hülasa ola­rak hayatın her bahsine ait ayrı ayrı kanunlar, meselâ ev­lenme, boşanma, veraset, ahvali şahsiye, ibadet ahkâmı ve bunlar gibi hususlar hakkında ayrı ayrı kitablarda İmam, bunların fihristlerini toplamış, meseleleri bir araya getire­rek cevaplandırmış, tmam Ebu Yusuf ile İmam Muhammed ibn-i Ha.?an eş-Şeybanî de kitabları tertibe koymuşlardır.

Muntazam bir şekilde tertîb ve tedvin edilmiş kanu­nun (Çodificatioıı) neticesi şu olmuştur ki, tek başına ça­lışan müctehidlerin, müftilerin ve kadınların yaptığı işler artık itibarını kaybetmiştir. Kur’an, Hadis, daha evvel or­taya konmuş bulunan hükümler, fetva ve kararlar ve buna benzer hususlar üzerinde incelenerek Ebu Hanife (R.A.) gibi bir zatm başkanlık ettiği ilmî bir meclis teşekkül et­miş, bu meclis, meseleleri gözönüne alıp, şeriat ahkâ­mını ayıklamış ve hazırlanmış bir halde müslümanların önüne koymuştur. Sonra, böyle şer’i bir usûl ile geniş öl­çüde ihticâc ve ictihadlar yapılmış, hayatın her sahasına ait meseleler, ilerde karşılaşılması mutasavver olanlar da dahil, mükemmel bir şekilde tertibli bir kanun mecmuası haline getirilmiştir. Böylece münferid kimselerin sonradan tedvin etmek isteyecekleri münferid hükümlere de lüzum kalmamıştır. Bunun içindir ki, mezkûr kanun böyle müdev-ven bir şekilde halkın, hâkimlerin ve kadı’ların önüne se­rilince onu memnuniyetle karşıladılar, kanun olarak kabul ettiler ve bîlmecburiye, meselelerini bu mecmuaya göre

tertiblediler. Zira uzun zamandanberi böyle bir kanun mec­muasına ihtiyaç olduğu hususunda herkes hemfikirdi. Ni­tekim, o devrin rueşhur fakihlerinden Yahya ibn-i Âdem (vefatı 203 hicri, 818 miladi) şöyle der:

«— Ebu lİauii’eniii kavilleri, diğer fakİhlerüı piyasa­sını hararetdeu düşürdü. Zira onun ilini, her tarafı kuşat­mıştı, llalii’ütür, imamlar ve hakimler dahi, keadi işlerinde ve kur>jılıttıkları meselelerde Ebu llauife’nûı kavline gö­re karar veriyorlardı.» [413]

Halife Me ıuuiL {198-<ai) hicri, 813-833 miladı) zama­nına kadar vaziyet, git gide öyle bir şekil aldı ki, bir ara, Hanefî fıkhına muhalif bir fakılı (fıkıh âlimi), Me’munun ‘ “büyük veziri (Sadrazamı) Fazli ibni Sehl’e:

«İm:un İÜbu Havıüe fıkhının menedilmesi hakkında hü­küm verilmesi» ni tavsiye ederken, dirayetli ve bilgili bir zat olan Veziri azanı «ISu İşi konuşmak için âlimleri topla­mak icab eder» demiştir. Hakikaten de ilim adamlarını topladı, bu meseleyi müzakere ettirdi, fikirlerini aldı. Ulema ittifakla dediler ki:

«Böyle bir ferman verilse bile tatbik edilmez. Onu kim­se dinlemez. Saua bu hususta tavsiyede bulunun kimse ya delidir, yahut da iılunak?»

Vezir dedi:

«— Ben, bu hususta tavsiyelerde bulunan zatın fik­rine igtirak edemiyorum. Hatta bu işe Hatife <le razı de­ğildir.[414]

Şimdi düşünelim; Bu iş, tarih boyunca ilk defa vuku bulan, gayet mühim bir hadisedir. Hükümetle alâkası bu­lunmayan, münferid ve alelade bir zat, hususî bir meclis kuruyor, kanunları tetkik ederek muntazam bir gekle ko­yuyor, böylece bir kanun mecmuası meydana getiriyor. Öyle ki, bu mecmua sadece kendisi ve maiyyeti için değil­dir. Asırlarca memleketlerin, devletlerin, millet ve hükü­metlerin de kanunu oluyor. Bunun yanıbaşında işin ehem­miyetli bir neticesi de şudur ki, Ebu Hanife, müslüman mütefekkirlere ne gekilde kanun tedvin edilebileceğini ve bunun usûlünü de Öğretmiş, bulunmaktadır. Böylece O, Is-lâmî kanunların, tedvini hususunda yani bir usûl ve kaide getirmiştir.

Sonradan yetişen birkaç büyük fakıh, yeni fıkhî ni­zamlar tesis etmeye ve kendi içtihadlarını nefyetmeye çalış­mışlardır. Fakat bunların hepsinin de ilk örnekleri yine büyük İmanı’m çalışma tarzından başka birşey değildi. [415]

Hilafet Ve Hilafete Ait Meselelerde İmam Ebu Hanife’nin (K.A.) Meşreb Ve Nazariyeleri

Siyaset, yani memleket idaresi hakkında, îmam Ebu Hanife, gayet geniş ölçüde ve her tarafa şamil olmak üzere, rey ve düşüncelerini ortaya koymuştur. Bu düşünce ve nazariyeler, hemen hemen, hükümetin, kurulan ve kuru­lacak olan devlet nizamının bütün cephelerini ihtiva et­mektedir. Hazreti îmam’ın nazariyeleri, diğer imamların bu mevzu ile ilgili fikirlerinden, bazı esaslı kaidelerde ayrılmaktadır. Şimdi biz, burada, bu bahsin bir dalını ele

alacak, Imam’ın bu husustaki düşünceleri üzerinde dura­cağız. [416]

1. Hakimîyyet Meselesi

Hükümet hususunda, şekli ne olursa olsun, hangi nizam ile idare edilirse edilsin, ortaya çıkacak ilk sual şudur:

— Acaba hakimiyyet, yani nıemleklerin idaresi ki­min elindedir?

Bu mevzuda îmaıa Hazretlerinin düşüncesi şo’yledir.

Hakimiyyet hususunda Ebu Hanife’nin düşüncesi İs­lâm nizamının temel prensiblerindendir. Yani (liâkim-i Aslî) ve (Hâkim-i A’lâ), Allah’tır. Asıl itaat edilmesi icab eden varlık da yine O’dur. Resule ise Allah’ın mümessüi, O’nun elçisi sıfatiyle itaat edilir. Peygamber vasıtasiyle gönderilmiş bulunan Allah’ın dini’nin üstünlüğü ise kesin­dir. Allanın dini karşısında insanlara düşen gey boyun eğ­mektir. Bundan başka bir yol tutmak, başka bir dine, ni­zama itaat etmek doğru değildir.

imam Hazretleri esas İtibariyle bir kanun adamı ol­duğundan, bu mevzuda (siyaset ilmi) yerine (kanun) li­sana ve ıstılahları) kullanmayı tercih etmiştir. Der ki:

«— Herhangi bir hükmü Allah’ın Kitabı’ndan çıkar­dığım zaman onu buraya kaydettim. Orada bulamadıkları­mı Resulüllahın (sünnet) inden, (akval ve ef al) inden el­de etmeye çalıştım. Sünnet hususunda rivayet -lerin (müvassak) ve (güvenilir) şahsiyyetler tarafından, muayyen şekilde Peygamber’e ulacın 1.3 bulunmasına da dikkat et­tim. Sonra, herhangi bir mevzuda Allanın. Kitabı ye Re-sulullahin aü’nnetİndc bir hüküm, bir hali tarzı bulamadı­ğım zaman (Eshab-ı Resul) ün kavillerine (yani sahabile-rin icmama) uyarak neticeye ulaşmağa çalıştım. Rcsuiulla-hın sahabileri nezdinde ihtilafh olan lıükümlurde (sahabile-rin ihtilaflı şekilde karara bağlamış oldukları meselelerde) ise muvafık bulduğum sahabinin kavlini örnek aldım, uy­gun görmediğimi bıraktım. Fakat sahabi kavillerinin dı­şına çıkmadığım gibi başkalarının sözlerine de itibar et­medim… Başkaları ve içtihad iddiasında bulunan diğer ze­vat, bu hususta, istedikleri gibi (içtihad) edebilirler. On­ların da içtihada hakları vardır, benim de. Ben kendi içti­hadıma göre işlerime devam ettim.»[417]

Ibn-i Hâzm’ın dediğine göre:

«-^ Ebu Haıüfe’nîu maiyetinde çalışanların hepsi şu hususta müttefiktir:

Hazreti İmam, meseleleri tanzim, ederken, herhangi bir hususta zayii bir hadîsle karşılaştığı zaman, IıauJsi daima mukaddem sayar ve hiçbir surette (kıyas) 1 (ha­dis) e tercih etmezdi. Hadisi bırakıp, galisi içtihad yolu­na da gitmezdi.» [418]

Bu izahattan sarahaten anlaşılıyor ki, Ebu Hanİfe, Kur’an ve Sünneti nihaî sened (Final Authority) kabul etmiştir, imamın âkidesine göre kanunî hakimiyyet (Legal Sovcreignty) Alemlerin Rabbinin ve O’nun mümes­sili ve ahkâmını beyan edici vasfiyle de Revülünündür. Hazreti imam, kanun yajjmak hususunda, kıyas ve rey’in (şahsî ihticâc) muayyen ve mahdud bir sahaya inhisar ettiğini söylüyordu. Bu, Allah’ın ve Resulünün herhangi bir şekilde bir hükmünün bulunmadığı sahadır. Resulün sahabilerinin münferid kavillerini de diğerlerinin söz ve hükümlerine tercih ediyordu. Bunun sebebi hususunda da derdi ki:

— «Olabilir İti, bir sahabi, bu hususta, Allah’ın Re­sul ün’den (S.A.V.) birsûy görmüştür veya Öğrenmiştir ile böyle karar vermiştir.-»

Bunun için imam’m nazarında sahabinin sözü me­hazlardan sayılmıştır. Hazreti imam bu noktaya bilhas­sa ehemmiyet vermiştir.

Sahabiler arasında ihtilaflı bulunan hükümlerde, yi­ne onlardan birinin, tabiatiyle en muteber sayılanının hükmünü almış ve o hususta kendiliğinden herhangi bir hüküm vermemiştir. Böyle yapması, bilmeyerek sünnet yolundan ayrı bir istikamet tutmak ihtimalini bertaraf etmek içindir.

Elbette ki, kıyas ile de hükümler vermiştir. Fakat bu usul ile karara bağladığı hususlar o türlü meselelerdir ki, ne sünnette ve ne de sahabilerin kavlinde haklarında sarili bir hüküm yoktur. Şurasını da açıklayalım ki, Ebu Hanifeyi, henüz hayatta bulunduğu devirde bile «kıyas iizre hüküm vermek» ie itham etmişlerdir. Hatta (kıyas)ı (nass) a tercih ettiği ileri sürülerek • kendisine taarruz edilmiştir. Fakat Hazreti imam bu gibi ithamları redde-rek şöyle der:

«— KİZİ «kıyası nassa- tercih etmek» le İtlıam edenlere, Alah’a yemin ederek derim ki, yalan söylüyor ve if­tira ediyorsunuz. Sarih ve doğru nass olduktan sonra esasen kıyasa lüzum yoktur.» [419]

Halife Mansur kendisine §öyle yazdı:

«— Duydum, ki, (kıyas) ı (hadîs) ten mukaddem tutuyorsun.»

imamın cevabı ;

«— Ey Müminlerin Kmîri! Size intikal ettirilen me­sele gerçek değildir. [420]Ben, evvela Allah’ın Kitabım nazarı itibara alırın?,, ona göre âmel ederim. Sonra Ilazreti Ke-sûi’ün (S.A.V.) sünnetine bakarun. Daim sonra sahabi-Jerin verdiği karar ve hükümleri gözönüne getiririm. Siı-habilerin hükümleri arasmda ihtilaf bulunduğu takdirde elbette ki, ancak o zaman kıyas yolunu tercih ede­rim.» [421]

Sahih Usûlü Akdinin Usûlü

Ebu Hanife’nin hilafet meselesindeki reyi şöyledir: Evvela zor kuvvetiyle iktidarı ele geçirmek, sonra da tazyikle biyat alarak elde edilmiş bulunan hilafet, ger­çek hilafet usullerine aykırıdır. Hilafetin meşru metodu şöyledir:

Ehl-i Rey (ileri gelen düşünce sahibi makulata bağlı kimseler) toplanır, müşavere eder, halkın da fikri alın­dıktan sonra, istişare yoluyla bir halife tayin edilir.

imam, bu hususu öyle bir zamanda beyan buyurmuş­tur ki, bu gibi sözleri söyliyenlerin kelleleri derhal gövde­lerinden ayrılıyordu. El-Mansur’un hâcibi (saray nazın-mabeyinci başı) Rabî’ ibn-i Yunus’un beyanına göre, Halife Mansur bir ara İmam Malik, îbn-i Ebi Zi’b ve İmam Ebu Hanifeyi çağırıp kendilerine aordü:

«— Allah’ın, ümmeti içinden, bana bahşetmiş olduğu şu hükümdarlık (hükümet) hakkında ne dersiniz?. Bu hususta sizin fikriniz nedir?»

İmam Mâlik :

«— işin ehli olmasaydın Allah bu hükümeti sana vermezdi» dedi:

İbn-i Ei Zi’b de şöyle dedi:

«— Dünya hükümdarlığı (hükümet) Allaha aittir, istediğine verir, bahşeder. Fakat ahiret padişahlığı böy­le değildir. Allah, onu isteyene, arzu edene verir. Cenab-i Hâk, âhiret padişahlığını istemek hususunda tevfik ver­diği kimselere bunu bağışlar. Temenni ederim ki, Allah’ın tevfiki seninle birlik olsun ve sen de inşaallah O’na itaat edersin. Aksi takdirde bu tevfik senden uzaklaşır. Haki­kat şudur ki, hilâfet, ehli takvanın içtimai ile vuku bu­lur. Bir kimse kalkıp da hilafeti eline geçirirse burada takva ehli diye birşey yoktur. Hem kendisi hem de yar­dımcıları Allah’ın tevfiki yolundan ayrılmış, Hak yolu­nun dışına çıkmış olurlar. Şimdi siz, iyilik istiyorsanız, temiz işlerle Allah’a yaklaşın, o zaman her şeyi elde eder­siniz. Aksi takdirde ne istersen yapabilirsin.»

îmam Ebu Hanife bu sahneyi şöyle tasvir eder:

«— Ebu Zi’b bu sözleri söylediği zaman, ben ve İmam Malik, nerede İse elbiselerimizin yakalarını ısıracaktık. Çünkü Halifenin adamları her an gelebilir ve Ebi Zi’b’İu kafasını ucurabUirdi. Bu suretle, onun kanı, üzerimize sıçramış olurdu.»

Mansur, Hazreti Imam’a dönerek:

«— Sen ne dersin?» diye sordu.

imanı Ebu Hanife de şöyle cevap verdi:

«— Zât-ı Hilafetpenalıileri, bu iğin, din nektai naza­rından mahiyetini doğrudan doğruya aramak külfetine katlanmayı bîr tarafa bıraksınlar da, kendi kalulerinden gelen sese kulak versinler. O zaman anlayacaklardır İti, bizi buraya Allah rızası İçin toplamamalardır. Belki bu toplantıdan maksad, bizi korkutmak suretiyle arzuları­na göre hareket etmemizi sağlamaktır. İstersiniz kî, söz ve nasihatlerimizle halka tesir edelim, öyle ki, bu tesir şahsî gayelerinize, hizmet etsin. Tabiatiyle sizin, ne şe­kilde halife olduğunuz malûmdur. Siz halifelik İsme fet­va ehliyetine sahib iki kişinin bile icmâ’i olmadan başla­mış bulunuyorsunuz. Halbuki hilafet, müslümaııların ic-mâ’ı ile vücut bulur. Ebu Bekir’in halifeliğine bakabilir­siniz. Halife seçilmeden altı ay kadar evvel, Yemen hal­kı henüz biyatta bulunmadığı için, Ebu Bekir, bu husus­ta karar vermek İstememişti.»

Bu sözlerden sonra her üç imam da ayağa kalktı.

Mansur mutemed adam: Rabiy’i üq kese para ile imamların arkasından gönderdi ve ona su şekilde tali­mat verdi:

«__15u parayı götür ve kentlilerine ver. Eğer İmam

Mâlik parayı alırsa, birşey söylemez, verirsin. Fakat tbn-i Ebi Zi’b ve îmam Ebıı Hanife bu parayı kabul eder­lerse, hiç düşünmeden her ikisinin de kellelerini keser getirirsin.»

Rabiy paraları getirdi. îmam Malik parayı kabul et­ti. Fakat tbni Ebi Zi’b bu teklife karşı gu şekilde muka­belede bulundu:

«__Bana göre bu para bizzat Mansur’a büe helâl

değildir. O hâlde, nasıl olur öa onu alabilir ve kendime helâl sayabilirim?»

imam Ebu Hanife ise:

«— Kafamı kessen, yine de bu paraya el süremem.» dedi.[422]

Rebi’ saraya döndü, durumu Mansur’a bildirdi. Man-surun sözü:

«— Onların her ikisi de bu istiğnaları sayesinde kel­lelerini kurtardı.» [423]

Hilâfet İçin Şart Olan Ehliyet

îmam Ebu Hânife’nin devrine gelinceye kadar, hilafet hususunda gerekli olan ehliyet şartlan bu kadar va­zıh ve mufassal bir şekilde beyan edilmemişti. Nitekim, daha sonra gelen muahkkikler, meselâ Maverdî, İbn-i Haldun vesaire gibi şahsiyyetler, bu şartları eserlerinde ele alarak bahis mevzuu etmişler ve açıklamalarda bu­lunmuşlardır. Hazreti İmam’a gelinceye kadar, hiçkimse-nin bu hususlara temas etmediği malûmdur. Meselâ hi­lafete ehliyetin şartlan olarak şunlar zikredilmiştir: Bu zatın müslüman olması, erkek ve hür olması, ilim sahibi olması, hasselerinin yerinde bulunması (duyu kuvvetleri, göz, kulak vesaire,), vucüd azalarının yerli yerinde ve .sağlam -olmasıgibi…

Burada iki esaslı husus daha vardır ki, bilhassa üzer­lerinde durulması ve bu mevzularda daha geniş izahat verilmesi icab eder.

Birinci husus:

Zâlim ve fâsık bir kimse halife olabilir mi?

İkincisi:

Hilafet hakkı Kuteyşî’lere mahsus mudur değil mi­dir? [424]

Fasık Vb Zalimlerin İmameti (Devlet Reisliği)

Hazreti îmam’m birinci mevzua ait fikrini (rey’ini), ancak iki cepheli ve daha etraflı bir şekilde tahkik ettik­ten sonra anlamak mümkündür. Efau Hanife, bu mesele ile ilgili fikir ve düşüncelerini beyan ederek ortaya koydukları sırada, İslâm dünyasının her tarafında, bil­hassa Irak’da, birbirlerine zıt ve yekdiğeriyle çekişmekte’ olan iki fikir cereyanı mevcuttu:

Birinci gurupdakiler gayet sert ve kuvvetli ifadeler­le, fâsık ve zâlim bir kimsenin halife olamayacağını ileri sürüyor, böyle bir inaan halife seçildiği takdirde müslü-manlann içtimaî hayatmın baştanbaşa fesada uğrayacağını ifade ediyordu.

ikinci fikrin mensublan ise; ister zâlim, ister fâsık olsun, iktidarı eline geçiren ve memleket idaresine hâkim olan kimsenin, bu makama geçtikten ve hükümet sulta­sını eline aldıktan sonra, hilafet ve imameti sahih ve doğiudur, diyorlardı.

îşte Büyük îmam, bu iki düşünce tarzı arasında mü-tevazin bir Mçüncü yolu siatemleştirmişlerdir ki, burada onu tafsilatiyle anlatmaya çalışacağız.

«El Fikh ül-Ekber» da Hazreti İmam söyle der:

«îster iyi, isterse kötü olsun, mümin bir insanın ar­kasında namaz kilımibilir.» [425]

îşte bu husus meselenin sadece bir cephesini teşkil eder. İkinci cepheye gelince:

Ebu Hanife’nin indinde, hilafet makamını ihraz ede­cek bir kimsenin âdil olması şarttır. Zâlim ve fâsık bir şahmın halifeliği caiz olmadığı gibi Kadı’hğı ve müftî’liği-ne cevaz verilmez.

Eğer böyle bir kimse hilafet makamını zorla İşgal etmiş olsa, bu durumda onun hilafet ve imameti caiz olmadığı gibi halkm kendisine itaat etmesi de, zaruri de-ğlidir. Hatta burada başka bir mesele daha vardır:

Zalim ve fasık bir şahıs, fiilî olarak iktidarı eline geçirse ve hükümet otoritesine sahib olsa, böyle bir kim­senin idaresi altında bulunan müslümanlar, bilumum iç­timaî faaliyetlerini, gerçekten şeriatm (kanun) göster­diği hududlara uygun olarak tanzim ve tertib edebilirler mi edemezler mi? Bu vasıflara sahib bir idarecinin tayin ettiği kadı veya hâkimlerin vereceği karar ve hükümler meşru olur mu olmaz mı? Diyelim ki, hükümetin başın­da bulunan şahıs matluba muvafık değildir amma tayin ettiği hâkim ve kadı’lar temiz ve adil insanlardır. Böyle bir vaziyet kargısında müslümanlarm durumu ne olacak­tır?

Bütün bu meselelerin cevabını, Hanefi Mezhebinin şöhretli imamlarından Ebu Bekir el-Cessâs’m (Ahkâm ül-Kur’an) isimli eserinden öğrenebiliriz, imam, bahsi ge­çen kitabında, tam bir sarahatle bu hususlara temas ede­rek şöyle demektedir:

«— Buna binaen, herhangi zâlim bir kimsenin, nebî yahut nebinin halifesi veya müslümanlarm içtimaî faali­yetlerinin tedvircisi, ezcümle kadı, müftü ve bunun gibi memuriyetlerde bulunması caiz olmaz. Ve yine, müslü-manlarm, dinî hususlarda onun hükmünü kabul etmek mecburiyetinde kalacakları bir makamda da, böyle bir şahıs bulunamaz. Müftülük gibi, şohidiik ve benzeri nıe« muriyetler gibi makamlarda da. Bundan başka o, Allah Resulünün hadislerinin n akilcisi de olamaz.»

«Lâ yeualû ahdîye z-zâümüı» [426]

— Benim al idim zalimlere ulaşmaz.— mealü.deKİ ayet-î kerîme vazıh bir şekilde, bu hususa delalet etmektedir. I>inî muamelelerde halka imam olacak ve imamlık makamını İlıraz edecek sahsiyyet, mutlaka âdil ve salih bir zat olmalıdır…»

«Yukarıda zikredilen ayet-i kerîmeye göre sabit olu­yor ki fâsık bir şahsın önderliği (imamlığı) batıldır. Böy­le bir insan halife olamaz. Hatta bu gibiler, zor kuvve­tiyle bu makamları iî?gal etmiş olsalar l>ile, i’asikUkları yüzünden halkın kendilerine tebaiyet etmesi lâzım gel­mez. Kâinatın efendisi (S.A.V.) bu mesele halikında söy­le buyurmuştur: [427]

Halika Mâsiyyet Olacak Şeylerde Mahlûka İtaat Yoktuk»

Biraz evvel zikredilen âyet-i kerîm’e, aynı zamanda, hususlara da tlelület etmektedir:

— Herhangi l’âöik bir kimse, hâkimlik (Kadı’lık) ve buna benzer vıızifeîurdü bulımumaz. Böyle bir makama KeuüİliğLiHÎen girmiş oisıı veya kendisi gibi bir lûsık ta- hâkim (kadı) tayin edilse vereceği hükümler vo bu hükümler» müslümaularm itaat etmesi icab

Hundan başka böyks bîr insanm: muteber değildir.

— Hazret i Peygamberden (sallallahü aleyhi ve sel-lem) rivayet edeceği hadisler U-ılml edilmez.

—Vereceği fetvalar mu.^oer olunmaz ve bııular hiçbir suretle muteber sayılmaz.» [428]

Ebu Bekir El-Cessas, sözlerine devamla, sarahatle ifade eder ki, bu fikirler Ebu Hanife Hazretlerinin rey’i-dir. Daha sonra bu meseleler hakkında tafsilat verir ve der ki:

«— Ebu Hanife isin; ZALİM VEYA FÂS1KIN İMAMLIĞINI KABUL ETMİŞTİK diyenler ne büyük haksızlıkta bulunuyor ve İmam Ebu Hanifeye no kadar zulmetmiş oluyorlar.»

El-Cessâs yine devam eder:

«— Bazı kimseler zanneder kî bir iâsığın imamlığı ve halife seçilmesi, Ebu Hanife’ye göre caizdir… Eğer bu fikirler kasdi mahsusla ve yalan yere uydurulmamigsa büyük bir yanlış anlayıştan nes’et etmektedir. Bu yanlış anlayışın sebebi, belki de, Hazreti İmam’ın §u sözleridir:

«— Eğer 1 laldın (kadı) bizzat âdil bir zatsa, onu bu makama zalim ve f&sık bir devlet reisi getirmiş olsa bile, neticeye bağladığı meseleler, verdiği hüküm ve kararlar caizdir. Hatta böyle fasile bîr imamla (namaz imamı) kı­lman namaz da sahilidir.»

Fakat hemen söyleyelim ki, bu fikirler sadece Ebu Hanife’ye mahsus değildi. Hazreti îmam’ın devrinde, söz­leri ve kavilleri meşhur, fikirleri sened olarak kabul edi­len o zamanki Irak âlimlerinin çoğu da ayni şeyleri söy­lemişlerdi. Bundan başka, bahis mevzuu sözlerden, Ebu Haııife’nin, fâsık b.r kimsenin imamlığını (Halifeliğini, Devlet Reisliğini) caiz gördüğü seklinde herhangi bir hüküm, esasen, istidlal edilemez. [429]

imam Zehbî, El-Muvaffak ve el-Mekkî müştereken İmam Ebu Hanife’nin şu kavlini nakleder:

«— Feyy’i (umumun malı olan devlet hazinesini) gay­rî me^ru şekilde sarleden, yahut zulümle hükmeden vo haksızlık yohmu tutan kimsenin imamlığı batıldır ve ve­receği hükümler caiz değildir.» [430]

Bu beyanat dikkatle tetkik edilir ve üzerinde düşü­nülürse gayet açık şekilde anlaşılmış olur ki, İmam Ebû Hanife (R.A.J, Ilavaric ve Mutezile’nİn hilafına, bîlhak (hak ile —Dejure) ile bilfiil (fiîli olarak —DcfactoJ ‘in arasını ayırmıştır. Bu iki mezhebe göre, eğer imam, âdil ve salih, imâm-ün bilhak (hak İle devlet reisliği makamı­na gelen) değilse, müslumanların içtimaî hayatı atalete düşer, batıl ve işlemez bir mahiyet iktisab eder.

Ne hac yapılabilir, ne cuma, ne de cemaat namazı kılınır.. Ne adalet tesis olunabilir, no de .mü silim anların herhangi dinî, siyasî ve içtimaî faaliyetleri meşru ölçü­ler içinde cereyan edebilir İjte ,\- Hanife (R.A.) bu hatalı görüşü tashih etmiştir. Ona göre hak İmam (imam-ün bi’l-hak) mevcut olmasa dahi, bilfiil mevcut imamın riyasetinde müslümanlar içtimaî faaliyetlerine devam im­kânına maliktirler. Devlet Reisinin bu makama geçiş sek­li ister meşru olsun, ister olmasın…

Mutezile ve Havaric’in aşırı uçlarına mukabil, bu iki mezheb müntesibleri arasında diğer bir zümre daha var­dı ki, bazı Ehli Sünnet âlimleri onların yolunu tutmayı tercih etmişlerdir. Fakat Ebu Hanife’nin yukarda bahs­ettiğimiz içtihadı, müslümanları bu gibi çıkmaz yollara sapmaktan kurtarmış,, bahis mevzuu cemaatler arasın­da da bir nevi irtibat sağlamıştır. O, fiilî olarak imameti elinde bulunduran kimselerle, haklı olanak bu vazifeyi deruhte etmesi icab eden şahsiyetler arasındaki farkı apa­çık bir şekilde ortaya koymuş, fâsik bir insanın bilfiil (Defacto) elinde bulundurduğu imametin Ölçülerini tâ­yin edip belirtmiş, bu gibi gahıslarm haklı (îmanı) değil, fakat fiiiî (imam) olduklarına işaret buyarmuştur. Bu .inanışın neticesinde müslümanlar, zâlim, cebbar ve zorba hükümdarların kazmamda sükût ile vakit geçirmiş otu­rup beklemiş, böyle hükümdarların ortadan kaldırılması için artık uğraşmamıştır. Bununla beraber Ebu Hanife, bu gibi kimselere ait imamlıkların esastan batıl olduğu­nu ortaya koymayı da ihmal etmemiştir. [431]

Halife’nın Kureyş’ten Olması

İkinci mesele hakkında Ebu Hanife’nin rey’i sudur: «— Halife Kureyj’den olmalıdır.» [432]

Bu hüküm sadece Ebu Hanife’ye mahsus bir düğün­ce değildir. Belki bütün Ehli Sünnet ileri gelenlerinin it­tifakla birleştikleri rey budur. [433] Fakat hemen ilâve edelim ki, bu fikir ve rey, Islâmî hüafetin, Şeriat gere­ğince, yalnız has bir kabilenin kanunî hakkı olduğu mânasına gelmez. Bu düşüncenin gerçek sebebi, o devre ait şartlardır. Zira bütün müslümanlan bir araya getirebil­mek için halifenin Kureyş’ten olması fikri, bu hususta tek çare olarak düşünülmekleydi. Nitekim, bahis mevzuu meseleyi tam bir açıklıkla izah eden îbn-i Haldun’a göre, o devirdeki islâm Devletinin asıl müdafi ve koruyucuları Araplardı. Bu bakımdan kendi aralarında birlik içinde bulunmaları icab ediyordu. Arapların o zamanki düşünce­lerine göre imamlık Kureyg’in elinde olduğu takdirde bir­liği temin etmek çok kolaydı. Yani hilafet Kureyş’in elin­de bulunursa Araplar arasında ihtilaf olmazdı. Nitekim bu makama başka milletlere mensub bir zat getirilmekle “bahis mevzuu ayrılıkların zuhuruna yol açılmış olması daima mümkündü. İşte ihtUafları ortadan kaldırmak ve vukuu muhtemel tefrikaların önüne geçmek maksadıyla hilafet mevzuunda yukarıda bahsedilen şekilde düşünül­müştür. [434] Hazreti Peygamberin (S.A.V.) bu mesele ile alâkalı bir hadisi de şöyledir:

«— İmam Kurcy^’tcn olsun» [435]

Bununla beraber, hilafet makamının Kureyşî olma­yan bir kimseye tevdi edilmesi hadisesi, şer’an caiz ol­mayan işlerden sayılmaydı, o takdirde neden Hazreti Ömer (R.A.), vefatından biraz önce şöyle konuşmuştu:

«Eğer hayatta olsaydı, herhalde Huzeyfe’nîn azâdlı kölesi Sâlim’in, yerime geçmesini tavsiye ederdim.» [436]

Esasen Allah’ın Resulü (S.A.V.) «Halife Kureyş’ten

olsun» derken şu noktayı, elbette ki, ihmal buyurmamı^-lardı:

Hilafet hususunda, Kureyş’liler için de bazı şart ve vasıflar aranacaktır. [437]

Buradan söyle bir netice çıkmaktadır:

Kureyş’in sahib olması icab eden bu gart ve vasıflar ortadan kalkınca, hilafetin, Kureyş’ten olmayan bir kim­senin elinde bulunması imkânı daima mevcut demektir. İşte bu noktada, İmam Ebu Hanife ile diğer Ehli Sünnet âlimleri arasında ayrılık vardır. Hatta yalnız onlarla de­ğil, bu fark, Mu’tezile ve Havaric için de mevzuu bahis­tir. Zira bunlar, Devlet Reisinin Kureyş/den olması key­fiyetini mutlak surette caiz görürler. Düşüncelerine göre, asıl cumhuriyet esaslarını muhafaza etmektir. Bu arada millet fertleri arasında ihtilaf olmuş olmamış, mühim de­ğildir. Hatta daha ileri gider, Kureyş’den olmayanların hilafetini Kureyş’den olana tercih ederler. Fakat Ehl-i Sünnet ve Cemaat âlimleri, cumhuriyet esaslarının ko­runması gartiyle birlikte, aynı zamanda, tefrika çıkma­masını ve birliğin bozulmamasını da nazarı itibara al­mışlardır. [438]

4. Beytülmal

Büyük imam, devrinin halifelerine en fazla itiraz et­tiği noktalardan biri de millet hazinesine haksız yere müda­hale etmeleri ve onu istedikleri gibi sarfetmeleri, bundan başka halifelerin halkın mal ve mülküne kanunsuz şekil­ci?) de el uzatmaları keyfiyetidir. Ebu Hanife’nin düşünce­sine göre hükümde zor kullanmak, haksızlık etmek ve beytülmalda gulûl (gayrî meşru sarf) gibi fiiller Dev­let Reisliğini, kanun karşısında hükümsüz kılar.

Nitekim, biz bu hususu, Ez-Zehebî’ye dayanarak yu­karda beyan ettik. Büyük İmam, aynı zamanda, haricî memleketlerden, yabancı hükümdarlardan veya fertler tarafından gönderilmiş bulunan hediyeleri ve buna ben­zer eşyaları, halife namma gönderilmiş olsa bile, Devlet Reisinin benimsemesini, bunları şahsî mülkiyetine geçir­mesini gayri caiz sayar. Zira Ebu Hanife’nin akidesine göre, bu gibi şeyler, her nekadar halifenin ismine gönde­rilmiş ise de onun şahsına ait değildir. Bunlar, umumiyet­le temsil etmekte olduğu müslümanların «halifesi namı­na» hediye edilmiş olduklarından, bu sebeble halifenin şahsına değil, umum müslümanların beytülmalına dahil edilmelidir. Ne doğrudan doğruya halifenin ve ne de ha­nedan mensublarından herhangi bir kimsenin bu gibi kıy­metler Üzerinde bir gîinâ hakları yoktur. Böyle bir zat, müslümanların halifesi olmasaydı ve bu makamda bulun-masaydı elbeteki milletlerarası âlemde bunun gibi bir ehemmiyete haiz olmayacaktı. Ve üstelik böyle bir insanı bu dünyada hiç kimse tammıyacakti. Bu sebebîe de ken­disine şahsen hediye göndermeyecekti. Yani Devlet Rei­si İslâm Ülkelerini temsil ettiği için hediye .almaktadır, öyleyse bu hediyeler temsil olunan milletin malıdır [439]. Büyük İmam, Halifenin, millet hazinesinden yaptığı yer­siz, kanunsuz ve keyfî masraflara, yine beytülmaldan verdiği hediyelere de itiraz etmektedir. Devlet Reisinin millet hazinesinden istifade etmek suretiyle hediye vere­meyeceğini, vermek icabettiği takdirde ancak şahsî rvetini kullanabileceğin \ ileri sürmektedir. Bu sebeble Ebu Hanife, halifelerden hediye almamış, böyle hareket et­mek suretiyle de bahşiş, kabul etmemenin lüzumunu or­taya koymak istemiştir.

Imam’la Mansûr arasında cereyan eden sert müna­kaşadan sonra, halife kendisine hediye gönderdi, fakat Ebu Hanife bunu kabul etmedi. O zaman Mansur sordu:

«— Hediyemi niçin kabul etmedin?»

Ebu Hanife’nin cevabı:

«— Eğer bu hediyeyi şahsî malınızdan vermiş ol­saydınız, biz onu mutlaka kabul ederdik. Fakat öyle de­ğil. Siz bana müslümanların hazinesinden almak suretiy­le hediye gönderdiniz. Böyle bîr bahşişi kabul etmek bi­zim hakkımız değildir. Çünkü ben burada memleketi mü­dafaa eden bir asker değilim İti, buna mukabil millet ha­zinesinden bir hisse almaya hak kazanmış olayım. Böyle bir askerin veya müdafiin çocuğu da değilim ki, bu yün­den beytiilmalden hisseme bir pay düşsün. Fakir bir .İn­san olmadığım için hazinenin fakirlere ayrılmış bulunan tahsisatından da istifade edemem. İşte hediyenizi bu se-beblerle alamazdım, yine bunun için almadım.»[440]

Bilahere Mansur, kendisine kadı’hk teklifinde bu­lundu, Ebu Hanife kabul etmedi. Bunun üzerine Mansur Büyük Imam’a 30 kırbaç vurdurdu. Ceza tatbik edildiği zaman bütün vücudundan kanlar fışkırdı. Bu manzara karşısında Halife’nin amcası Abdussamed ibn-i Alî, Man-sur’u ayıpladı ve:

«— Sen ne yaptığını biliyor musun? Böyle hareket etmekle aleyhine yüzbin kılıç hazırlamış oldun. Zira bu zat Irak’ın hatta yalnız Irak’ın değil, belki bütün Şark dünyasının fakihidir,. dedi.»

Mansur pişman oldu. Büyük tmam’dan özür diledi Her kırbaç için bin hesabiyle kendisüıe 30 bin1 dirhem para gönderdi. Fakat imam, bu paraları almayı yine red­detti. Ve Mana ur “a §u haberi gönderdi:

«— Bunları ahıuz ve hayır işlerine sarfediniz. »

Bu sözden humen sonra da şu cümleyi ilave etti:

rfMausuır’tıit nezdinde helâl para var mıdır ki, hay­rata. j»urfediisin?» [441]

Mansur bu gibi vesilelerle Büyük Imam’a hergün biraz daha fazla eziyet ediyordu. Nihayet ölüm zamanı geldi ve İmam vasiyyetini bildirdi:

«— Beni, Bağdad şelırini genişletmek için Mansur tarafından halkın elinden zorla alınmış bulunan bir yere defnetmeyiniz.»

Mansur, Imam’ın vasiyyetini duyunca küplere bindi:

— Hayattayken Ebu llaikife’den çekmediğimiz kal­madı. Öldükten sonra «îa mı yakamızı bırakmayacak? Ondan nasıl kurtulacağı £V» dedi. [442]

5. Adliyenin Hükümet Baskısından Azade Olması

İmam Hazretlerinin adliye hakkındaki görüsü şöy­ledir:

Adlî teşkilât ve hâkimler yalnız hükümet baskısın­dan uzak bulunmakla kalmayacak, kadıların o kadar büyük kudretleri olacaktır ki, hatta bir kimse Devlet Reisinin şahsı aleyhine dâva açmış °lsa bile, hâkim Dev­let Reisini derhal mahkemeye getirebilecektir. Yine bu hâkimlerin, Devlet ReL i tarafından halkın malına el uza­tılmasının da önüne geçebilecek kudrette olmaları lâzım­dır. Nitekim, Büyük İmara, Ömrünün sonuna doğru, hü­kümetin artık kendisini sağ bırakmayacağına kanaat getirdikten sonra, şakirdlerini toplayarak gayet ehem­miyetli ve büyük bîr takrir vermiştir. Bu meyanda o ka­dar mühim noktalar üzerinde durmuştur ki, bunlar he­men hemen esas kaidelerden sayılmıştır, imam buyurdu:

«— Eğer halifelerden biri, insan haklarım İİıüü eder mahiyette bir sut; işlerse, her ne olursa olsu», en büyük kadıya'(Kaziülkuzat) dahi şikâyet edilirse, o da halife aleyhine hüküm icra eder.» [443]

Benî İ)meyye ve Benî Abbas devirlerinde devlet me­muriyeti tekliflerini kabul etmemesi, hele bilhassa kadı­lık işini üzerine almaktan imtina etmesi, yukarda bahs­ettiğimiz gibi, bu meslek hakkındaki düşüncelerinden ile­ri gelmiştir. Ebu Hanife, halîfenin, kadı vasıtasiyle arzu­larını tahakkuk ettirmeye kalkması ihtimalini hesapla­dığı kadar, belki bundan daha çok, zulme alet olmaktan korkuyordu. Çünkü herhangi bir hususta, isterse bu ya­nılmak suretiyle olsun, bir hâkim karar verirken zulme alet olabilirdi. Yani tesir altında kalmak veya herhangi bir sebeble hata etmek ihtimali daima mevcuttur. Bütün bunlar bir tarafa dursun, fakat saray mensubu nüfuzlu ir icra etmeleri de mümkün-

kimselerin hâkim üzerine dü.

İlk defa Benî Ümeyya devrinin Irak valisi Yezid ibni Ömer ibn-i Hübeyre, Büyük İmam’ı kadılık makamını ka­bul etmesi iğin zorladı. Hicretin 130. senesiydi. Irak’ta Emevî saltanatı aleyhinde ayaklanmalar bas. göstermiş ti. Zaten Emevî saltanatı da bu tarihten sonra iki yene geç­meden yıkıldı. îbn-i Hübeyre, saltanatın sarsıntıda olduğu devirde, şöhretli fakihlerden .istifade etmeyi düşünmüş, ve bu zevat vasıtasiyle de halkın üzerinde Emevî nüfuzunu kuvvetlendirmek ve sağlamak istemişti. Nitekim, bu hen­gâmede îbn-i Ebi Leylâ, Davud ibni Ebi’1-Hind, lbn-i Şübrüme ve. diğerlerini çağırarak büyük makamlar tek­lif edip, hatta bazılarına kabul de ettirmişti.

Bu meyanda İmam Ebu Hanifeyi de çağırdı ve müh­rünü İmam’ın önüne koyarak:

«— Üzerine mührünüzü basmadıkça hiçbir hüküm infaz edilmeyecek ve müsaadeniz olmadan devlet hazîne­sinden bir kuruş bile çekilemeyecektir» dedi.

Ebu Hanife bu mesuliyetin altına girmeyi kabul et­medi. Bunun üzerine vali Hazretİ İmam’ı hapsettirdi, hat­ta kırbaçlattı. Diğer fakihler Büyük İmam’a göyle dedi­ler:

«—• Kendine acı. Verilen vazifeleri biz, istemeyerek ve mecburiyet tahtında kabul ettik. Sen. de böyle yap.»

İmam bu teklife §u şekilde mukabelede bulundu;

«— Eğer vâii benden vasıt camünin kapısında» gi­ren insanları saymak g’.bi Dasit bir is istemiş olsa bile yi­ne kabul etmeyeceğim. Nerede kaldı İd, herhangi bir insanın katline dair verilen hükmün altına mührümü bas­mam mümkün olsun. Allah’a yemin ederim ki, böyle bir mesuliyeti kabul etmeyeceğim.»

Bu sırada îbn-i Hübeyre îmam’m huzuruna geıaı, bir hayli tevazu gösterdi, her türlü hizmete hazır oldu­ğunu bildirdi. Fakat buna rağmen imam, tekliflerin hiç­birini kabul etmedi ve îbni Hubeyre’yi kızdırdı. Daha sonra îmarn-ı A’zam’ı Küfe kadısı tayin etmek isteyen va­li, bu makamın da reddedildiğini görünce çok kızdı ve îmamı kamçılattı. Bunun üzerine imam Ebu Hanife söz­lerini yeminle teyid etti.

«— Bû dünyada kırbaç yemek, benim İ£m Öteki dünyada ceza görmekten daha ehvendir. Vali İsterse beni öldürebilir, fakat Allah’a yemin ederim İd, teklif ettiği vazifeleri asla kabul etmeyeceğim.»

Nihayet vali, Hazreti Imam’a, yirmi yahut başka bir rivayete göre 30 kırbaç vurdurdu. Bazı rivayetlerde on veya onbir gün müddetle, hergün on kırbaç vurulmak suretiyle zulmüne devam etti. Buna rağmen Ebu Hanife, teklifleri yine reddediyordu. Nihayet diğer ulema valiye haber göndererek:

«— Bu zat tatbik edilen eziyete dayanamayacak ve ölecektir» dediler.

Bu teklife karşı îbni Hubeyre:

«— Onu ikna edecek bîr kimse yok mu? Hiç olmaz­sa benden muayyen bir mühlet istesin ve bu müddet zar­fında ikna edici bir çâre dükünsün?» diye bildirdi.

Îbni Hubeyre’nin bu sözleri Ebu Hanife’ye ulaşınca valiye göyle haber gönderdi:

«__Bıı meseleyi, bir de dostlarımla görüşmek üzere, beni serbest bırakıma.»

Îbni Hubeyre Imam’ı serbest bıraktı. O da, Küfe’ den ayrılarak Mekke’ye gitti. Fakat bu esnada Benî Ümeyye saltanatı yıkılmış bulunduğundan îbni Hubey­re’nin ceberut! nizâmı kendiliğinden sona ermiş ol­du. [444]

Bundan sonra başlayan Abbasî devrinde, Mansur. Hazreti îmam’a «kadı» lık teklifinde bulundu. Nitekim, bu meseleden yukarıda bahsettik. Muhammed Nefs-i Zekiyye ve kardeşi ibrahim, Mansur’un aleyhinde isyan ettiği zaman, Imam-ı A’zâm kendilerine alenen yardım etmişti. Ebû Hanife’nin bu tutumu,1 o zamandan beri, Mansur’un kalbinde ukde olmuştu, Ez-Zehebî’nin yazdı­ğına göre, Mansur, Imam’in aleyhinde ateş püskürmek-teydi. [445] Fakat onun gibi nüfuzlu bir gahsiyyeti ezmek kolay değildi. Esasen Hazreti Hüseyin’in katli hadisesi­nin Emevilere neye malolduğu, bütün müslümanları na­sıl kendilerine düşman ettiği de bilinen gerçeklerdendi. Bundan başka, iktidarı nasıl ve neyin sayesinde ellerine geçirdiklerini de Abbasiler, gayet iyi biliyorlardı. Bu se-beblo Mansur, Imam’ı dövdürmek yerine, onu, altının cazibesiyle bağlamak, altınlara boğmak suretiyle İstediği fikirleri kendisine kabul ettirmeyi tercih etmekteydi;

Bu ga-yeyİ tahakkuk ettirmek için de tmam’ın önü-citi yağh lokmalar sürmeye kalktı. Müteaddid defalar ken­diline yüksek kadılık makamını tevcih eyledi. Hatta bu­tun Abbasî devletinin BAŞKADISI (Kadıülkuzat) olmasını arzu ediyordu. Fakat İmam bu makamı kabul etmek istemiyor ve (ha bugün, i.a yarın) diyerek zaman kazan­maya bakıyordu. [446]. Nihayet Mansur, teklifinin kabu­lü hususunda ağırı derecede giddet götermeğe baglayın-ca İmam Ebu Hanife, bu defa açıkça reddedip bu teklifi kabul edemeyeceğini bildirdi. Bu vesile ile halifeye:

«— Ben, bu işi yapacak kudrette değilim. Zira bu vazifeyi başaracak şahsın hem size, hem şehzadelere, hem de emirlere vo ordu kumandanlarına sözünü dinletip kanunları tatbik edecek imkânlara sahib olması lazımdır. Bu da benim elimden gelmez. Beni ne zaman çağırırsa­nız gelirim, istediğiniz zaman da geri gönderebilirsiniz. Ben ancak bu kadar mı bilirini» demiştir. [447]

Bir aralık bu husustaki münakaşalar çok şiddetli bir safhaya girdi. O zaman İmam, Halifeyi hitaben:

«— Allah’a yemin ederim ki, bu isi kendi arzumla kabul etmiş olsam bile, yine de size istediğiniz gibi yara-namayacağun. Nerede kaldı ki zorla, istemjye istemiye teklifinize muvafakat edeyim. Herhangi bir hususta ve­receğim karar sizin arzularınızın hilafına olabilir. O za­man bana kızarsınız. Kızmca da beni Fırat nehrinde boğ­durmak istersiniz. Boğulurum, fakat kararımı yine de­ğiştirmem. Bundan başka, sarayınıza mensub bir yığın insan vardır, öyle bir kimsenin kadı olmasını isterler ki, bu kimse onların keyiflerine göre hareket etsin. Halbuki ben bunu yapamam. Onun icia dü bu vazifeyi kabul ede­mem» buyurmuştur. [448]

Mansur, İnıam’a aoz geçirmenin mümkün olmadığını anlayınca, bu defa açıktan açığa Imam’dan intikam al­mağa kalktı. Yukarda bahsettiğimiz gibi, İmam’ı kırbaç­lattı, hapsettirdi. înıam-ı A’zam’a hapishanede o .kadar esiyyet ettüer ki, tahammül edemedi, başka bir yerde göz hapsine alındı, bu sıkıntılı hayat orada da devam et­ti. Bir rivayete göre İmam bu eziyyetlere dayanamadı ve eceli ile vefat etti. [449]Diğer bir haberde ise hapishanede kendisine zehir verildi ve İmam’ın hayat sahifesİ böylece kapandı. [450]

6. Fikir Be Yanı Hürrîyeti

Ebu Hanifeye göre, Islâmî yaşamanın ve müslüman devletin en mühim meselelerinden biri, adlî istiklâl ise diğeri de fikir ve söz hürriyetidir. Nitekim hem Kur’ân, hem de Hadislerde «emrün bi’1-marûf ve ııelıyün a’nil-münker» hükmü sarahatle beyan buyuru İm ustur. Hükü­metin olduğu kadar fertlerin.de muhtelif cepheleri olabi­lir, hoşa gitmeyen tarafları ‘bulunabilir, insanlar hükü­mete muhalefet edebilir, fitne ‘e fesat aşılamak imkânı­na sahib olabilir. Hattâ ahlâk, din ve insaniyyet aleyhine bazı fikirler serdedebüir. Fakat bütün bu kötülükler «ola­bilir» diye, sadece ihtimalleri göz Önünde tutarak ve bu «olabilir» lere dayanarak iyilikleri menetmek kanuna uymaz. Ancak iyilikleri bildirmek ve fenalıklardan menet­mek suretiyle fikir beyanı sahilidir ve Islâmî ^ir ıstılah olarak yukardaki hüküm herşeye gâmildir. Bu husus, la-lâb nöktai nazarından sadece halkın hakkı değil, aynı Zamanda vazifesi boynuna borçtur da… tmanı-ı- A’zam bunun ehemmiyetini hissederek, düşünerek bu vecibe (farz) üzerinde durmuştur. Nitekim, o devirde mevcut bulunan siyasî nizam bu hakkı müslümanl ardan selbetmis> ti. Böyle olunca bu hükmün vucubu ve :6ırziyyeti husu­sunda halk tereddüde düşmüştü. Zaten bir taraftan Mur-ci’e fırkası kendi akidelerinin propagandasını yapıyor, diğer taraftan da Haşviyye, «emrün bi’1-nıarûf ve nehyiin an’il-mimker» in hükümet karşısında fitne olduğunu ka­bul ediyordu, üçüncü bir husus da Benî Ümeyye ve Be-nî Abbas hükümetlerinin nıiislümanlann ruhunu tazyik al­tında tutmakta olmalarıdır. Çünkü cmîr’ler ve devlet mensubları tarafından yapılagelmekte olan fenalık, zu­lüm, fısk ü fücur ve sair kötülüklerin görülmemesi, bu gibi hareketlere kargı ses çıkarılmaması; için halk tazyik ediliyordu.

Bunun içindir ki îmam-i A’zam hem söz ve hem de amelen, fikir hürriyetinin ruhunu canlandırdı. Bu mese­lenin had ve hududlarını tayin edip vazıh bîr şekilde or­taya çıkardı. El-Cessâs’ın beyanına göre, İbrahim Es-Sâ’iğ (Horasan’ın şöhretli fakîhltriuden) in bir suali üze­rine İmam Ebu Hanife «emi ün bi’1-nıarûf ve nehyün un’ il-müııkcr» in farz olduğunu ileri sürdü. Mesned olarak da Akrcmo’nm Hazreti İbn-i Abbas’dan olan rivayetini gösterdi. Mezkûr rivayette Resûlüllah (Sallallahü aleyhi ve sellem) söyle buyurmuşlardır:

«— Şehidlerİn en faziletlilerinden birisi Hamza ibn-i Abdul-Muttalİb*dir. Diğeri İse, zalim imam (Devlet Reisi) ‘uı karşısına dikilerek hak sözler söyleyen ve onu kötülüklerden meueden ve bu zâlim hükümdarın kaba-hatlarını yüzüne vuran kimsedir,»

Imami A’zam’ro, beyanı İbrahim.in üzerine öyle bir tesir etti ki, Horasan’a; döndükten sonra, Abbasî salta-natınm banisi Ebû Muslin» Horasanî’nin–{Vefatı hicri 136, miladi 754.) haksızlık ve zulmüne, zorbalıklarına ve kan dökmelerine kargı geldi, ona mâni olmağa çalıştı. İş o raddeye vardı ki, nihayet, Ebu Müslim «fakıyhı» kat­lettirdi. [451]

Muhammed Nefs-i Zekiyye’nin kardeşi İbrahim İbn-i Abdullah’ın ayaklanması ve Mansur’a kargı harekete geçmesi üzerine (hicri 145, miladı 763), tmam Ebu Ha­nife açıktan açığa İbrahim’i himaye ediyor ve hareketi­ni Övüyordu. Halbuki o sırada Mansûr Küfe’de bulunu­yordu, ibrahim’in ordusu da Basra istikametinden bu şehre doğru ilerlemekteydi. Mansur’un emri üzerine Kû-fe’de örfî idare ilan edilmiş ve şehirde sokağa çıkma ya­sağı konmuştu. İmam’m meşhur şakirdi 2ufer ibn-ül-Hu-:;,eyl’in rivayetine göre, bu nazik devirde Ebu Hanife açık-:an açığa ve var kuvvetiyle fikirlerinin neşrine devam et­mekleydi, îş o raddeye vardı ki, nihayet bir aralık söyle söyledi:

«— Boyunlarımıza ip takılsa yine de sözünden dö­nenlerden değiliz.». [452]

Hicretin 138 ve miladın 765. senesinde Musul halkı isyan etmişti. İlk ayaklanmayı bastırdıktan sonra Man-sur, bu işe bir daha tegebbüs edeceklerin şehirlerinin tamamen dağıtılacağım, halkın, kan ve mallarının helâl sa­yılacağını ilân etti. Buna rağmen Musul halkı bir daha ayaklandı. Bu defa Mansur, şöhretli fakihleri toplayarak, verdiği söz gereğince, isyan eden Musul halkının mal ve canlarının helâl olup olmayacağına dair kendilerinden fetva istedi. O meyanda İmam Ebu Hanife de bu toplan­tıya çağrılmış bulunuyordu. Fakat diğer fakihler Man-surun sözlerini tasvib eder mahiyette beyanda bulunup: «Onları atfederseniz elbette daha iyi olura tarzında, konuluyorlardı. «Olur ki» «Tövbe etler, pişman olurlar. Halife onları bağıtlarsa kendisine kargı minnettar kalır­lar. Zaten sizin şan ve şevketinizin büyüklüğü onların af­fedilmesini iktiza ettirir. Cezalandırmaya gelince, bu da halifenin bileceği iştir.»

Şeklinde fikir beyan ediyor, sözler sarf ediyorlardı. Imam-i A’zam’a gelince; O, müzakerelerin devamı müu-detinee sadece dinlemekle iktifa etinig, birşey söyleme­miş, ti. Bir ara Mansur kendisine döndü ve:

«— Ya Şeyh! (îm;.m Hazretleri) Zaü faziletleri bu işe ne buyururlar?» diye sordu.

Hazreti imam:

«— Siz (Halife), Musul halkının kendilerine bile he­lâl olmayan bir hususta (kanları), onlarla sözîes.nn$ ve şart koşmuşsunuz. Halbuki böyle bir şey üzerine şart koymak için Şeriate göre hakkınız yoktur. Farzedelim İd, herhangi bir kadın, kendi kendisini herhangi bir erkeğe nikahlamış olsun.

Şimdi, adamın rızası olmaksızın bahis mevzuu nikâh caiz midir? Ve bu kadın kendisine helâl olur nlu? Bunun gibi, meselâ herhangi bir insan, birisine:

«Gel beni ufuiir» dese- ve diğeri de onu katletse, acaba bu helâl ve caiz olur mu?

Mansur cevap verdi:

<•.— Oımaz»

Bunun, üzerine İmam;

«— O halde sen de Musul halkını bırak, kendilerine bîr^ey yapmağa kalkma. /İra insanların kanını dökmek sana helâl olmaz.» dedi.

Mansur bu cevaba çok içerledi. Fakat biryey diyeme­di ve meclisi terkederek çıkıp gitti. Bilahare Ebu Hanife* yi yanma çağırdı ve:

«— Sözlerin gibi, verdiğin fetva da uoğrudur, Fakat rica ederim, böyle bir huKnıü sakın neşretme. Aksi tak­dirde isyancılar cesaretlenir v« daha ileri giderler.» de­di. [453]

İşte bit nevi likir beyanı hürriyeti adlî merciler kar­şısı, ula da kuUamlınaluİii1. Adalet mekanizmasında gürü-U’iı vey.j. i.iliiuii.hıiii tatbiki ebnaymda müşahede; edilen ln-rhangi bir hatalı harekelin mutlaka söylenmesini vo ilgili makamlara, bilıln-ilnıesini, Jmam-i A’zam açıkça beyan buyurmuştur. Ona göre, adlî müesseselere göste­rilecek hürmet ve itibar, tatbikattaki yanlışlıkları ve ha­talı hareketleri tasvib etmek ve bunlar hakkında (evet, doğrudur) demekle olmaz. Nitekim, Hazret-i İmanı, ada­let sisteminde müşahade ettiği bir hata sebebiyle uzun müddet fetva vermemiştir.[454]

Fikir hürriyeti bahsinde o kadar ileri gidiyordu ki, me§ru bir devlet reisinin başında bulunduğu adil bir’hü­kümete kargı, alelade bir vatandasın tenkid hakkını te­reddütsüz kabul etmekteydi. Hatta i§in güzel tarafı, böy­le bir insanın devlet reisine küfretmesini veya (seni öl­düreceğim) demesini, silahlı ayaklanmaya teşebbüs et­medikçe ve re’sen harekete geçmedikçe cezayi mucib fiil­lerden saymıyor vo hapsedümelerine cevaz vermiyordu.

Büyük imam, bu husustaki hükmünü Hazreti Ali’ nin (R.A.) hilafeti devrinde Kûfe’de cereyan eden bir hadiseden çıkarmaktadır. Vak’a şudur:

Kûfe’de bulunduğu sırada beş kişi yakalanır JSmîr’ül-Müminin Hazreti Ali’nin huzuruna getirilir. Suçları, zama­nın Devlet Reisi olan Hazreti Ali’ye, Küfe sargısında ale­nen küfretmektir. Hattâ içlerinden birisinin «gidi]) Ali’yi öldüreceğim» dediği iddia edilmekteydi, Hazreti Ali (R.A.) buyurdu:

«— Böyle söylediği için bu adamı öldüreyim mi?»

Etrafta bulunanlar:

«Bunlar size küfretmigtir»

deyince Hazreti Ali (R.A.):

«— İsterseniz siz de onlara küfrediniz»

şeklinde mukabeUde bulunmuştur.

Hazreti Ali, hükümetine muhalif olanlara karşı bu şekilde muamele etmişti. Imanı-i A’zam Ebû Hanİfe ^de O’nun «Havaric hakkındaki tarzı lıareketiiü» örnek al­mış ve bahis mevzuu meseleye dair fikrini yukarda zikr­edilen fetvasiyle beyan buyurmuştur. Hazreti Ali (R.A.) Havaric mevzuunda şöyle buyurmuştur:

«— Silaha sarılıp da, alenen ayaklanmadıkça ve mu­halefete geçmedikçe sizin camie gelmenize mâni olama­yız ve fethedilen topraklar üzerindeki halikınızdan sizi mahrum bırakamayız.» [455]

7. Zalim Hükümete Karşı Ayaklanma Meselesi

O devrin mühim meselelerinden birisi de şu idi:

Eğer miislumanların imamı (Devlet Reisi), ister İşin başlangıcında isterse sonradan bozulmak suretiyle ol­sun, (zalim) ve (fasik) sa aleyhinde ayaklanmak lüzum­lu mudur değil midir?

Ehli Sünnet, bu meselenin aslında ihtilafa düşmüş­tür.

Ehli Hadis’in büyük bir kısmı «îîöyle bir Devlet Rei­sinin zulmünden sadece lisaneıı şikâyet edilebilir, karşı­sında îıak söz söylenebilir, isyan etmek doğru değildir»

inancındadır. Hatta isterse haksız yere kan döksün, hal­kın hak ve hukukuna el uzatsın, isterse dinin yasak et­tiği şeyleri alenen icra etsin, onlara göre, yine de ayak­lanma caiz olmaz. [456] Fakat Ebu Hanifcnin akidesine nazaran: «Zâlim ve fâsığın esasen imamlığı (Devlet Re­isliği) hatıldır.» Bu sobcble kendisi aleyhine isyan etmek lüzumludur. Fakat burada isyanın muvaffak olmasını iyice hesaplamak şartı vardır. Yani zâlim ve fasık olanı bertaraf edip onun yerine salih ve âdîl bir imam getirme­nin mümkün olacağı zamanı iyice tesbit ettikten sonra, ancak, ayaklanman. Yoksa zarurî hesaplar yapılmadan ayaklanmak suretiyle bir yığın kuvveti heba etmenin mânası yoktur. Ebu Bekir Cessâs, bu hususun izahı zım­nında Hazreti imamın akidesini de beyan etmektedir:

«— Zâlimlerin ve zâlim İmamların (JUderleriıı, Halî­felerin Devlet Reislerinin) zulmüne karsı harekete geç­mek ve kendileriyle mücadele etmek hususunda Ebu Ha-nife’nin düşüncesi şöyledir: Bunun için Evzaî’nîn dediği gibi, biz Ebu Hanife’nin her sözünü: kabul ederiz ama iş kılıca gelince., (yani zalimlerin aleyhine ayaklanmak me­selesine) kabul edemeyiz.» Ebu Hanife buyurur:

«— Emr’ün bi’1-maruf ve nehyün an’i-münker, ilk­önce lisanen farzdır. Fakat kötülükler terkedilip de doğ­ru yola gelinmedikçe o zaman kdıea sarılmak icab eder ve bu hareket farz olur.» [457]

Ebu Bekir Cessas, başka bir yerde, Abdullah ibni Mübarek’e istinaden büyük İmam’ın bir beyanını nakl­eder.

Bu mesele, Abbasîlerin iktidara geldikleri devrin ba­şında ve Ebu Müslim Horasanî’nin zulüm ve haksızlıkla­rının ayyuka çıktığı zamanda vuku bulmuştur. Yukarda da biraz bahsedildiği gibi, Horasan âlimlerinden İbrahim es-Sa’iğ ismindeki zat, İmam Ebû Ilanifenin huzuruna gelip ve «Emr’ün bi’1-marûf ve nelıy’üıı an’il-münker» hakkında sual sorar. O da cevap verir. Hazreti İmam, bu konuşmanın mevzuun:’, daha sonra bizzat Abdullah ibn-i Mübarek’e -göyle anlatmıştır.

«— Aramızda şu hususta mutabakata vardık: «Emrün bil maruf ve nehyün anü münker, farzdır. O zainaıı İbrahim, bunları birer birer dialedi ve sonra elüıî kaldır­dı. Yani, ben bi’yat ederek kendisine uyayım. Böyle yap­tığını görünce gözlerim karardı.»

İbni Mübarek diyor ki, sordum:

«— Nasd ve niçin?

İmam buyurdu:

«— o beiü Allah yolunda hâk olan bir iş için davet ediyordu. Ben ise kabul etmedim. Nihayet kendisine- de-diin ki: Bir kimse tek başına, böyle bir mesele İçin ayak­lanır ve mücadeleye atılırsa, öldürülür ve lıiclûr foide el­de etmeden yok olup gider. Fakat böyle bir zatın, sâiih insanlardan yardımcıları olursa, hareketi iyi lıazırlayubi-lirlerse, başarılı ve dinî emirlere tam nıâiıasiyle uyan bir kimseyi imanı olarak başa geçirirlerse (ki bu zat Allah’ın dini yolunda çalınmak için güvenilir bir şahsiyyet olma­lıdır) işte o zam ün isyan hususunda hiçbir mâni oyktur. Sonra İbrahim yine yanıma geldi. Bu 15 için kendisine yardım etmemi ve bu yotân harekete geçebilecek bir ada-1111 tavsiyede- bulunman? isledi. Kendisine dedim İd,

— Bu, tek başına bir insanın yapacağı İşlerden de­ğildir. Peygamberler btle kendilerine melekûtî vahy gel­meyince ortaya çıkmamışlardır. Biz, gerçi bu i§m [458] farz okluğunu söyledik amma bu diğer umumî farzlar gibi bir farz değildir. Bu öyle bir iğdir İd, insan tek basma teşeb­büs ettiği takdirde hayatiyle oynar. Hatta, korkarım ki, hazırlıksız bir.teşkilat sebebiyle Idtâle yardım etmiş ve bu bakımdan da günaha girmiş, bulunsun. Üstelik, tek başına isyana teşebbüs edenler bertaraf edilince, bu işi başaracak kabiliyette olanların da gözleri korkar, izzet-i nefisleri ve cesaretleri kırılır. Dâva zarar görür.» [459]

Ayaklanma Bahsinde Imam’ın Tutumu

İmanı-i A’zam’m bu husustaki düğün çelerinin mahiye­tini «nazarî şekilde» izah ettik. Fakat fiilî ayaklanma hu­susunda nasıl bir fikre sahib olduğundan bahsetmedik. Bilindiği gibi, Hazreti Imam’ın devrinde birkaç isyan ha­disesi vâki olmuştu. Acaba O, bu ayaklanmalarda nasıl hareket etmiş? isyan hareketlerine kargı tavn ne olmuş? Fiilî ayaklanma hadiselerinde tutumu nedir? [460]

Zeyd Îbnî Alî’nin İsyanı

İlk vak’a Zeyd ibnİ Ali hadisesidir.- Şiilerin Zeydiye fırkası bu hareketi kendilerine maleder. Zeyd, Hazreti Hüseyin’in torunu ve imam Muhammed Bakır’in karde­şidir. Zamanının değerli fakıhlerinden, sayılı âlimlerden, aynı zamanda fazıl, salih ve mütteki bir zattı. Bizzat Ebu Hanife onun ilm ü fazlından istifade etmiştir.

Hicretin 120. senesinde (miladi 738) Hişam ibn-i Abdül-Melik, Hâlid ibni Abdullah el-Kasrî’yi Irak vâliliğinden azlederek hakkında tahkikat açtırmıştı. Bu vesile ile bazı şahidler temin olunmuş ve bunlar vasıtasiyle de meselenin araştırılmasına başlanmıştı. . Şahidlerden biri sıfatiyle Hazreti Zeyd’i Medine’den Kûfe’ye davet edip getirmişlerdi, işte bu hadise, aradan uzun zaman geç­tikten sonra, Hazreti Ali ailesine mensub muhterem bir zatın, ilk defa Kûfe’ye gelmesi hadisesiydi. Küfe şehri o zaman Hazret-i Ali’nin (R.A.) Şiîlerinin (taraftarlarının) kalesi mahiyetinde idi.

Bu sebeble Hazreti Zeyd’in şehre gelişi münasebetiy­le bir Alevî hareketi meydana çıktı ve bir yığın halk bu harekete iştirak etti. Bu şekilde, senelerden beri, Benî Umeyye’nin zulmünden bıkmış, usanmış ve canına tâk demiş bulunan Irak halkı da onlara katılarak kendilerine müzaheret gösterdiler. Böylece Zeyd’in etrafına toplan­dılar. Halk. Alevî hanedanına mensub (Hazreti Ali aile­sinden) böyle salih, âlim ve fakın bir şahsiyyetin mevcu­diyetini ve o mıntıkaya gelmesini ganimet bildi, işte bu zümre, Hazreti Zeyd’i ikna ederek Kûfe’de yüzbin kişinin kendisine yardım etmeğe hazır olduğunu, on beş bin ki­şinin de derhal biat edeceğini, hatta bunların isimlerinin muntazam bir şekilde defterlere kaydedilmiş bulunduğu­nu bildirdiler. O sırada esasen gizliden gizliye ayaklan­ma hazırlıkları başlamış bulunuyordu, isyan hazırlıkları bu defa Emevî valisinin kulağına ulaştırıldı. Böylece hic­retin 120. senesi Safer ayında (miladi 740) daha hazır­lıklar tamamlanmadan bu isyan, vaktinden evvel başladı. Fakat tam muharebenin başlayacağı sırada Kûfe’Ii şiîler Hazreti Zeyd’i bırakıp kaçtılar. Onun yanında sadece 218 kişi kaldı. Muharebede Hazret-i Zeyd’e bir ok isabet et­ti ve aldığı yaranın tesiriyle vefat eyledi. [461]

Ebû Hanife, bu ayaklanmada tam mânasiyle Zeyd’in tarafını tutuyordu. Hatta ona paraca da yardım etti. Halkın müzaheretini kazanmak için kendilerine tavsiye­lerde bulundu. [462] İmam Ebu Hanife, Zeyd’in isyanını Hazreti Resulü Ekrem’in (S.A.V.) Bedir Gazasından ev­velki hazırlığına benzetmekteydi. Buna göre İmam şöyle düşünüyordu:

«— Bedir Gazasında Hazreti Peygamberin (S, A.V.) nasıl hak Peygamber olduğu şüphe götürmez bir bedahetle anlaşılmışsa tıpkı bunun gibi, Zeyd ibni Ali’ nin hak yolunda ayaklanması da kat’iyetle doğruydu. Fakat Zeyd, bir adamını göndererek «sen do gel, bize yardım et» teklifinde bulununca Imam-i A’zam, Zeyd’in adamına şöyle dedi:

«— Halkın Zeyd ile samlım olarak çalınacağımı, ken­disini bırakıp gitmeyeceğine kafi kanaat getirirsem ve bu iste ciddi okluklarına inanırsam, elbette ki, Zeyd’i hi­maye etmek ve oua yardımcı olmak için teşebbüse geçer­dim. Hak lıııam’ı işbasına getirmek için çalışırdım. Fakat sizin yanınızda bulunan bu adamlara güvenim yoktur. Korkanın ki, bu güruh, Seyyidinâ Hazreti Ilüseyn’e yap­tıklarının aynısını Hazret-İ Zeyd’ü de reva görsünler. Fakat buna rağmen, Zeyd’e malî bakımdan her türlü yardnnı yapacağım.» [463]

Kendisinden sonra gelen âlimler İmam Ebû Hanifc’nin mezkûr ayaklanma üe ilgili fikirlerini beyan ettikten sonra, onun Kûfe’deki Ali Şiîlerinin hâl ve vaziyetlerini, haleti ruhiyelerini, tavr ü hareketlerini çok iyi bildiğini söyler­ler. İmam-i A’zam’m yukarıda naklettiğimiz, Zeyd’in adamına hitaben serdettiği fikirler, bahsi geçen âlimlerin bu kanaatlerine tamamiyle uygundur. Bu güruhun Hazreti AH (R.A.) devrinde neler yaptıkları tarihen sabit, hepsi de gözümüzün önündedir. Biraz evvel- izah – edilen isyan hadisesinde, Hazreti tbn-i Abbas’m torunu Davud ibni Ali,” Kûfe’lilerin nasıl bir karakter taşıdıklarını, vefasız­lık ve dönekliklerini sarahaten Zeyd’e anlatmış, bu. ayak­lanmaya mâni olmak istemiş ve onu ikaz etmişti. İmâm Ebu Hanife pekâla biliyordu ki, bu hareket sadece Kûfc’-<Je vukubulacaktır. Bütün Emevî ülkelerinin hadiseden haberleri yoktu ve olmayacaktı. Başka bir memlekette böyle bir iş için teşebbüse geçilmemiş bulunduğundan herhangi bir yerden yardım geİmesi ihtimali de mevcut değildir. Esasen isyan hareketi, Kûfe’nin içinde, o da ya­rım yamalak bir şekilde, üstelik altı ay gibi kısa bir za­manda hazırlanmıştır.[464]

Bunları gözönünde bulunduran îmam Ebu Hanife. kuvveden fiile çıkacağı zaman, bu hareketin bir netice vermeyeceğini anlamıştı. Bundan başka İmam, bahsi ge­çen devirde henüz o kadar büyük nüfuz sahibi değildi. Henüz herkese sözünü dinletebilecek bir duruma gelme­mişti. Ayaklanmaya iştirak etmiş olsaydı bile bu hareket ancak münferid bir vak’a olarak kalır, neticeye tesir et­mezdi. İşte İmam böyle düşünüyordu.

Hicretin 120. senesinde Irak*taki Ehlür-re’y mekte­binin başında meşhur Hammâd vardı. O devirde, Ebû Ha­nife, sadece bu mektebin talebesi olmaktan başka bir hü­viyet taşımıyordu. Zeyd’in ayaklanması sırasında, Ebu Hanife’nin mezkûr mektebin üstad’ı olmasından bu yana ancak birkaç ay geçmişti. En fazla birbuçuk sene… Daha

o devirde İmam-i A’z^m, (Şarkın Fakıhı) unvanına hib de değildi. Bu sebeble halka söz geçirebileceği güp-heliydi. [465]

Nefs-I Zekiyye’nin Ayaklanma Hadisesi

İkinci ayaklanma hareketi Muhammed ibn-i Abdul­lah (Muhammed Nefs-i Zekiyye) ve kardeşi İbrahim ibn-i Abdullah’ın isyanıdır. Bu iki zat Hazreü Hasan’ın evlâ­dı idiler. Bahis mevzuu hadise hicretin 145. (Milâdî 762-763) senesinde vuku buldu. Bu devirde İmam Ebu Hani-fe’nin, nüfuz ve kudreti kemâlini bulmuştu.

İki kardeşin ayaklanma hareketi Benî Ümeyye za­manından itibaren gizliden gizliye başlamış bulunuyor ve hazırlıklar ötedenberi devam ediyordu. Hattâ bir ara, bizzat Mansûr, Emevî hükümeti aleyhine harekete geç­mek istediği zaman Nefs-i Zekiyye’ye bi’at bile etmiş­ti. [466] Abbasî saltanatı kurulduktan sonra da, Nefs-i Zekiyye taraftarları bu işten vazgeçmediler. El altından teşebbüslerine devam ediyorlardı. Gizlice kendilerine ta­raftar topluyor, Horasan, El-Cezire, Rey, Taberistan, Ye­men ve Şimalî Afrika’ya propagandacılar (dâî) göndere­rek fikirlerini yayıyorlardı. Nefs-i Zekiyye, karargâhını Hicaz’da kurmuştu. Kardeşi İbrahim ise Irak’ta, Basra’­yı merkea ittihaz etmişti. İbn-i Kesirdin dediğine göre, Kûfe’de yüz binden fazla, kılıç tutan el, kendisini lümaye etmeye hazırdı. [467] Halife Mansur, Ncfs-i Zckiyye1-nin faaliyetini daha Önce biliyordu. Nefs-i Zekiyye V2 adamlarından korkuyordu. Zira onların davet ve hare­ketleri Abbasî’lerinkiyle birlikte, bagbaşa yürüyordu. Bu davetin neticesinde Abbnsî devleti kurulmuştu. Fakat diğer tarafın hareket ve teşkilâtı küçümsenecek kadar az değildi. Bu aebeble Abbasîler, saltanatlarını tesis et­tirdikten sonra Nefs-i Zekiyye tarafından yürütülen ha­reketi boğmağa ve yoketmeğe çalıştılar. Yavaş yavaş zor kullanmağa vo ağırlıklarını hissettirmeğe başladı­lar.

Hicretin 145. senesinde Muhammed Nefs-i Zekiyye, Medine’de bilfiil ayaklandı. Bu hareket Mansur’u büyük bir telaşa düşürdü. Zira o sırada Bağdad’ı inşa ettiriyor ve orada bulunuyordu. Şehri bırakarak derhal Kûfe’yo geldi. Pek âlâ biliyordu ki, Nefs-i Zekiyye’nin harekHi muvaffak olursa, kendi saltanatının sonu demekti. Man­sur bu işe çok sinirlenmişti, hazan şöyle söylüyordu:

«— Allah’a yemin ederim ki, ne yapacağımı tam ma-nasiylo şaşırdım.» Zira şehirlerin arka arkaya düştüğü haberleri geliyordu. Ezcümle; Basra, Fars, Ehvâz, Vâsıt ve Medayin, yer yer ve birbiri arkasından işgal edilmişti. isyanın memleketin her cihetine yayılmış olması ihti­malinden korkuluyordu. İki ay müddetle Mansur, bir ke­re giydiği elbiseyi bir daha çıkaramadı, yatağa ya­tamadı. Gecenin ilerlemiş saatlerine kadar şurada bura­da dolaşıyor veya seccadesinin üstünde vakit geçiriyor­du. [468] Üstelik Kûfe’den kaçmak için de gerekli hazırlıkları ikmâl etmişti. Kaçarken bineceği hızlı atlar eğerli bekliyorlardı. Bilhassa gerekli şekilde karşılanamadığı ve önüne geçilemediği takdirde bu hareketin az zaman­da Abbasî saltanatının sonu olacağını hesaplıyordu. [469]

Bu ayaklanma’hareketine .karşı îmanı Ebu Hanife’-nin tutumu evvelkine nazaran tamamen başkaydı. Yuka­rıda anlattığımız gibi, Mansur Kûfc’de bulunduğu zaman boyunca, şehirde sokağa çıkma yasağı konmuş ve örfî İdare ilân edilmişti. îmam-i A’zam o zaman, şevk ü zevk­le bu hareketi destekliyor ve taraftarlık ediyordu. Niha­yet” iş Öyle bir raddeye geldi ki, imam’ın talebeleri tehli­keye maruz kaldı, hepsinin birden yakalanıp götürülme­leri ihtimali belirdi. Zira onları, İbrahim’e yardım husu­sunda halkı tahrik ve kendisine biat edilmesi için tavsiye­lerde bulunmakla itham ediyorlardı. [470] Hattâ İmam’ın talebelerinin «ibrahim ile birlikte ayaklanmaya iştirak edenler için 50 veya 70 nafile hacc sevabı vardır» dedik­leri rivayet edilmekteydi. [471] Daha da ileri gidiliyor, talebelerin Ebu Ishak el-Fezâri’ye «— İbrahim’e yardım etmekte olan kardeşinin bu hareketine mukabil elde et­tiği sevab, senin kâfirlerle girilmiş bulunduğun cihad-dan daha efdaldir.» dedikleri söyleniyordu. [472] İmam’ın bu sözleri ve talebelerine bu yolda Öğüt vermesi gibi ha­berler herbiri o devrin göhretli fakih ve âlimlerinden olan Ebu Bekr el-Cess.’..?, El-Muvaffak, el-Mekkî ve İbn-i Bezzaz el-Kerderî — Fatavî’yi Be&zaziye sahibi — nin eserlerinde kayıtlı bulunmaktadır. Bu gibi sözlerden, îmam-i A’zam’a göre, müslüman camiasının iç nizamını bozulup harap olmaktan kurtarmanın,, dışârdaki kâfirler­le muharebe etmekten daha mukaddem ve daha evlâ ol­duğunu anlamak mümkündür. Şöyle*bir gaye için çalışa­nın elde edeceği sevap, cihad mükâfatından daha faala-dır.

Bu hengâmede, Hazreti İmam’ın en büyük ve en ehemmiyetli, aynı zamanda da en tehlikeli hizmeti, Man-, sur’un çok itimad ettiği, en fazla güvendiği ve ordusunun .bas. kumandanı olan Hasan ibn-i Kahtuba’yi Muhammed Nefsi Zekiyye ve kardeş.! ibrahim’in aleyhine muharebe etmekten meneylemeaidir. Bu kumandanın babası Kah-tuba, o adamdı ki, Ebü Müslim’in siyaset ve tedbiri onun kılıcı ile birleşerek Abbasî devletinin, temellerini hazırla–mıgtı. Kahtuba vefat ettikten. sonra oğlu1 Hasan, bubaa’ı-nm yerine, bu makama getirildi ve kendisine baskuman^, danlık rütbesi verildi. Mansur, kumandanlar ‘ arasından en fazla ona itimad etmekteydi. Fakat Hasan, Kûfe’ye geldikten sonra, İmam Ebü Hanife’nih müridi olmuştu. İradesinde de samimî ve sadıktı. Hattâ bir gün îmam’a söyle dedi: . .

«— Ben bugüne değin şu kadar günah işledim. (Ya­ni Mansur’a hizmet etmekle ve kendi elimle onun zulüm ve haksızlıklarına alet olmakla). Sen bunları biliyorsun. Şimdi söyle bana, ne yapayım k» bunlardan kurtulayım ve affedileyim.»

İmam buyurdu:

«— İşlediğin şu kadar günahtan hakikaten nadim

-olduğunu Hak teala bilirse, bunları yaptığın İçin şimdi

hakikaten pişmanlık duyuyorsan ve bir daha böyle fiilIeri işlememeğe ve Herde herhangi bir müslünıantn kanı­na girmemeğe azmetmiş bulunuyorsan ve hattâ^ana bir insanı haksız olarak Öldürmeği emrettikleri zaman,* bnu katletmektense kendi ölümüne razıysan ve geçmişte yap­tıklarım bir daha yapmamaya ve bunları tekrarlamama­ya Allah ile kendi aranda ahdediyorsan, o takdirde tövbe etmen yeter.»

Hasan, îmam’ın bu sözlerini dinledikten sonra huzu­runda tövbe etti ve bir daha, böyle hareketlerde bulun­mayacağına ahdetti. Aradan zaman geçti, Nefs-i Zekiyye ve İbrahim’in ayaklanma hadisesi vuku buldu, Mansur bu zevatı yatıştırmağa Hasan’ı memur etti. Hasan, Îmam-İ A’zam’ın huzuruna gelerek meseleyi arzetti. İmam buyurdu:

«— tşte şimdi tövbende samimi olu» olmadığının im­tihan zamanı gelmiş bulunmaktadır. Ahdettiğin şeyin üzerinde sabit isen tövben de yerinde duruyor demektir. Yoksa daha önce yaptıklarında, —ki “Allah bunları si­lip ortadan kaldırmıştır— yeniden meydana çıkar, son­ra sen ne yaparsan onun da cezasını bulursun.»

Hasan bu sefer yeniden tövbesini Imam’ın huzurun­da tekrarladı. Ve İmam’a:

«— Beni öldürseler ,de muharebeye iştirak etmeye­ceğim.» dedi.

1 Nitekim daha sonra Maıısur’un yanma geldi ve ale­nen muharebeye gidemiyeceğini beyan etti ve;

«— Ey Emirülnıüminin! Bu hususta henî mazur gö­rün ve muharebeye göndermeyin. Bugüne kadar size ita­atsizlik etmedim ve emirlerinizi harfiyyen yerme getir­dim, şu kadar hizmette bulundum. Eğer bu yaptıkların?

İÇ»1 ibadet sayilıyorsa bana kâfidir, eğer bunlar yetse, o takdirde bundan böyle artık daha fazla gü­nah işlemek istemiyorum.» dedi.

Mansur bu sözlere çok kızdı ve derhal Hasan’ın ya­kalanıp hapsedilmesini emretti. Bu arada Hasan’ın kar­deşi Kamid meydana çıkarak şöyle dedi:

«— Hasan, sene başındanberi tuhaf tuhaf hareket­ler yapmaktadır. Anlaşılan kafasından zorn vardır ve belki de beyin rahatsızlığına uğramıştır. Siz onu bırakı­nız, bu vazifeyi ben göreceğim.»