KÂMÛSU’L-MUHÎT TERCÜMESİ TAKIM 6 CİLT
  • Kitap başlığı:
 Kamusul Muhit Tercumesi Takim 6 Cilt Pdf Indirin
  • Yazar:
Asım Efendi
  • Kitap Sayısı
6084
  • Dil:
Türkçe
  • Görünümleri:
  • PDF Doğrudan  
İndirme için tıklayın
  • Satın al  
Kağıt Kapak için

Kâmûsu’l-muhît tercümesi takım 6 cilt

KÂMÛSU’L-MUHÎT TERCÜMESİ TAKIM 6 CİLT

Kamüsün Giriş

Osmanlı sahasında kaleme alınmış bir yığın irili ufaklı Arapça-Türkçe lügatlar arasında Âsım’dan önce kaleme alınan ve itibar gören merkezî lügatların tamamı 16.yy’a aittir: Kestelî’nin Mirkâtü’l-Lüga’sı, Vankulu’nun lügatı ve Karahisarî’nin Ahteri-i Kebîr’i.

Sıhâh ve Kâmûsu’l-Muhît’ten derlenerek teşkil edilmiş olan Abdullah Kestelî’nin (ö. 1541) 1530’dan önce yazdığı Mirkâtü’l-Lüga’sı ilk ciddi çalışma olarak değer taşırsa da tesir dairesi hep mahdut kalmış, dönemine ait diğer iki esaslı lügat onun temin edeceği şöhreti gölgelemiştir.

Matbaa sonrası neşri de gerçekleşmeyen bu eser, lügat literatürümüzün ikbal görmemiş talihsiz metinleri arasında yer alır.

 Muslihüddin Mustafa Karahisarî’nin (ö. 1561) 1545’te ikmal ettiği Ahteri-i Kebîr kaynak olarak daha çok Cevherî’nin (ö. 1003) Sıhâh’ından, Mutarrizî’nin (ö. 1213) Mugrib’inden, İbn Fâris’in (ö. 1004) Mücmel’inden ve birkaç lügatten daha istifadeyle vücuda getirilmiş, alfabetik düzende tertip edilmiş ve madde başları kısa açıklamalardan oluşan ilk esaslı sözlüktür.

Diğeri yine 16. yy’da bu defa Vankulu Mehmed Efendi’nin (ö. 1592) Cevherî’ye ait Sıhâh’ın tercümesi- dir. Müteferrika Matbaası’nın da ilk neşri olan bu eser, Osmanlı sahasında ilmiyenin alakasını daima çekmiş, Arapça’ya duyulan ihtiyacı karşılamakta Âsım’ın çalışmasına kadar mevcut lügatların en kâmili kabul edilmiştir.

Umumî hatlarıyla talimî mahiyette 19.yy’a kadar yazılmış manzum mensur Arapça-Türkçe lügatler mecmuu içinde başta kaydettiğimiz kıymeti haiz birkaç lügat, 19.yy’ın ilk çeyreğinde Âsım’ın Kâmûsu’l-Muhît tercümesi karşısında geri plana çekilir.

 Arapça’ya dair müşküllerin halle- dilmesinde, Osmanlı Türkçesi’ne ait metinlerin doğru anlaşılmasında ana müracaat metni olarak görülen bu şaheser, bir taraftan Arapça dil ve kültür servetini, bir taraftan da Türkçe’nin zengin söz varlığını tespit etmiş olmak cihetiyle bugün de ehemmiyetinden hiçbir şey kaybetmedi.

Osmanlı’da uzun süre Vankulu’nun tercümesi münasebetiyle daha çok Cevherî’nin Sıhâh’ını referans alan ilmiyenin Fîrûzâbâdî’nin Kâmûsu’l- Muhît’ine dönmesi bu son lügatın ancak çok güçlü bir kalemin tercüme ve tetkikinden ve kelime serveti cihetinden selefini aşmasıyla mümkün olabilirdi.

1791-1797 yılları arasında çalışarak Muhammed Hüseyin b. Halef et- Tebrîzî’nin Burhân-ı Kâtı’ adlı Farsça sözlüğünün tercümesini III. Selim’e sunarak lügat sahasında ilmî kudretini ispat eden Âsım,

bu çalışmasının sarayca ve ilmiyece takdir edilip kısa sürede neşriyle umumun istifadesine sunulması ve bunun getirdiği teşvikle ve Osmanlı sahası Arapça-Türkçe lügatlerin önüne geçecek birikim ve titizlikle Kâmûsu’l-Muhît tercümesine mübaderet etti.

Âsım’ın tercümesine esas olan Kâmûsu’l-Muhît telif edildiği 1410’dan beri Arap lügatçılığında “ümmehât” tabir edilen ana klasik referans kaynak- ları arasında en güzide birkaç sözlükten biridir.

Fîrûzâbâdî’nin Cevherî’nin Sıhâh’ına yirmi bin madde ilâvesiyle onu altmış bine çıkarması, iki bin kadar Arapça eseri bu lügat için süzmesi, Ubâb ve Muhkem gibi muhkem kaynakları bu esere derc etmesi, açık karşılık ve tariflerle malzemesini işle- mesi gibi bir yığın meziyet, bu esere atfedilen takdiri haklı çıkarır.

Bu kıymetin neticesi olarak eser etrafında şerhler, tekmileler ile lehinde ve aley- hinde tenkitlerden müteşekkil zengin bir literatür vücuda getirilmiş, lügatın Zebîdî’nin (ö. 1790) bugün kırk ciltte neşri yapılmış olan Tâcü’l-Arûs adlı şerhiyle kelime serveti ve içeriği daha da zenginleştirilmiştir.

Tercüme üç ana merkezde gelişir: müellif (Fîrûzâbâdî), şarih (Zebîdî) ve mütercim (Âsım).

Eser bu cihetten karşılaştırıldığında Âsım’ın Kâmûsu’l- Muhît’e yalnız mütercim sıfatıyla yaklaşmadığını, onu şerh eden Zebîdî’yi kaynakları arasına katarak âdeta müstakil bir şarih niteliğiyle metni işle- diğini ileri sürmek yanlış olmaz. Bilhassa Tâcü’l-Arûs şerhi, daha kadim bir kaynak olan İbn Manzûr’un (ö. 1311) Lisânu’l-Arab’ı, Zemahşerî’nin (ö. 1143) Esâsu’l-Belâga, Fâ’ik ve Mukaddimetü’l-Edeb’i, İbn Esîr’in (ö. 1210) Nihâye’si, Kâmûsu’l-Muhît’in kaynaklarından Sâgânî’nin (1252) Ubâb’ı ve İbn Sîde’nin (ö. 1066) Muhkem’i, Suyûtî’nin (ö. 1505) Muzhir’i, Kâmûsu’l-Muhît sahibinin Basâ’ir’i, Harîrî’nin (ö. 1122) Durre’si, Molla Câmî’nin (ö. 1492) Kâfiye’si onun sık sık kullandığı belli başlı referans- larıdır. Ayet ve hadislere dair notlamalarında Beyzâvî (ö. 1286), Râzî (ö. 1210) ve Zemahşerî’nin tefsirleri, Râgıb’ın Müfredât’ı, Meydânî’nin (ö. 1124) Emsâl’i ve daha bir yığın eser onun tercümesinde atıf yaptığı metin- lerdir. Bu tercüme ve şerh boyunca diğer birçok ilim şubesine ait ana me- tinlerden devşirilen malzeme, Âsım’ın bir mütercimlik sıfatının ötesinde isbât-ı vücûd ettiğini gösterir.

Şüphesiz onun şarihliği bilhassa Türkçe cihetindedir.

Standart Türkçe’nin karşılıklar için kifayetsiz kaldığı yerde Türkçenin bütün imkânlarını yoklayan Âsım’ın dilin hemen bütün katmanlarına uzanacak tecessüsü ve lügati bir ansiklopedi seviyesine çıkaracak olan malumatı şa- şırtıcıdır.

Taşra Türkîsî, Türkî-i kadîm, avâmm-ı Türkî, Anadolu’da, bizim diyârlarda, ıstılâhımızda gibi ifadeler dili her seviyeden gördüğüne ve gös- terdiğine işaret eder. En doğru karşılığı vermek için kılı kırk yaran

Âsım hayranlık uyandıran anlam inceliklerini bütün Kâmûs boyunca tespit için yerleşikler, göçer Türkmenler, İstanbul zarifleri, ıstılâh-ı ¡avâm, ıstılâh-ı

¡urefâ, ıstılâh-ı etıbbâ, ıstılâh-ı ¡urefâ, ıstılâh-ı ¡arûziyyîn, ıstılâh-ı nuhât gibi kayıtlarla hemen her sınıfın kavramlarını, argo ve galatlarını sıralar. Zaman zaman kullandığı Mehmed Esad Efendi’nin (ö. 1753) Lehcetü’l- Lügât’ı ve daha çok tenkit ederek başvurduğu Vankulu lügatı dışında Türk- çe malzemeyi temin edeceği Türkçe yazılı metinlerden mahrum olan Âsım, esas itibarıyla şahsî derlemeleriyle lügatçılığını ortaya koyar.

O, Türkçe’de Kaşgârlı Mahmud’dan sonra doğrudan insandan malzeme devşiren ikinci kalemdir. Bütün bunları yaparken Arapça kavramlara Türkçe kavramlarla karşılık bulma çabası onda esastır.

Köprülü’nün “Arap ve Fars filolojilerine vukuf bakımından bütün Os- manlı edebiyatında Âsım eşiz bir lügatçidir” şeklindeki mütalaasını haklı çıkaran Âsım’ın iki büyük lügatinden ikincisi olan Kâmûsu’l-Muhît tercümesine başlamasını temin eden amiller Âsım’ca ilahî mahiyettedir. II.

Mahmud’un müsaadesiyle çoktan beri arzuladığı hac için geldiği Mekke’de eşi benzeri görülmemiş, faydası daim ve âlem var oldukça isminin bekasını sağlayacak bir eser vücuda getirmek için yaptığı niyaza manevî bir ilhamın cevap olarak gönlüne “Kâmûs-ı-Muhît tercümesi” düşer.

Medine’ye dön- düğünde bu hususu bazı dostların tavsiyesiyle istihare eder ve istiharesi de içine düşen sânihayı tekit eder.

İstanbul’a gelince yaşadığı bu ruhanî tec- rübeyi aktardığı “ba¡zı e¡izze-i zevi’l-ihtirâm”ın teşviki ile de 1220 yılının ramazanı başında (13 Ekim 1805) başladığı tercümeyi bir kısmı vakanüvis- liğine tekabül eden devrede 1225 Zilkadesinin 14. gecesi (11 Kasım 1810) tamamlayarak el-Okyânûsu’l-Basît fî Tercemeti’l-Kâmûsi’l- Muhît adıyla tamamlar.

Kâmûs tercümesi başında tercüme sebebini bu şekilde kaydetmesine karşın Fuat Köprülü’nün ileri sürdüğü “Medine’de eski hocası Necib Efendi ile görüşerek onun teşviki ile Fîrûzâbâdî’nin Kâmûs’unu tercümeye ni- yet etti” hükmü hemen bütün Âsım biyografilerinde tekrar edilir.

Bu yargı Mehmed Cemâleddin Efendi’nin (ö. 1845) Ayine-i Zürâfâ’daki ihtiyatlı ifadesinden kaynaklanır:

“Merhûm-ı mumâileyh, on yedi (1802) târîhinde zâ’ir-i beyt-i şerîf ol- dukta o vakt Medîne-i münevvere’de mücâvir müşârünileyh Hâce Necîb Efendi Kâmûs Tercümesi’ne merhûmu tergîb buyurmuş olduğunu dîbâce-i tercümede ba’zı rumûzât ile ifhâm ve bu cihetle hâce-i müşârünileyhin kerâmâtını i’lâm kılmıştır”

el-Okyânûsu’l-Basît’in varlık sahasına çıkışı henüz tercüme tamam- lanmadan meydana getirdiği müspet akislerle alakayı üzerine celp eder.

Âsım’ın vekayinamesinde yer alan bir anekdot bu hususu ortaya koyar:

1807’de İran’a Osmanlı tarafından sefaretle giden Seyyid Refî’ Efendi (ö. 1809) vazifesini ikmal ettikten sonra İran Şahı Feth Alî’nin elçisi Hoy Müftüsü Ak İbrahim Efendi ile beraber İstanbul’a döner. Sepetçiler’de ken- disine tahsis edilen konağa yerleşen elçi, sarayca gayet izzetle karşılanır.

Esasen Kafkasya’nın güneyine, Azerbaycan’a kadar inen Ruslara mağlup İran, Fransa ve Osmanlı arasında Ruslara karşı bir üçlü ittifak için başla- yan siyasî teşebbüslerin bir neticesi olarak İstanbul’da iki ay kadar bulunan Ak İbrahim, Âsım’ın ifadesiyle “fî-zâtihi fühûl-i ulemâdan olup ve o zümreye gayr-ı müfârik mesâbesinde olan iddi™â-yı nefsânî ve hod-pesendî vü enânî sıfatına gurûr-ı Acemâne dahi munzam” biridir.

Yol arkadaşı Refî’ Efendi’ye Osmanlı sahasında ilim adamı olmadığı yolunda edepsizce iddialarda bulunması, bu tür ithamlarla meclislerde ileri geri konuşması İstanbul’da huzursuzluk vücuda getirir; şeyhülislâma ilmiyeden ileri gelenlerle görüşüp tanışmak arzusunu ifade etmesine karşın da kimse bu ken- dini beğenmiş elçiyle mülakat cesaretini gösteremez.

Hatta İran asıllı Ali Bahar Efendi de şeyhülislâmın bu teklifini bir bahaneyle savuşturur. Ak İbrahim, İstanbul ulemasını ezmek için maiyetinde bir şair ve müneccim de bulundurur.

Kendisine bir vesileyle Kamus’u tercüme etmekte olan Burhân-ı Kâtı’ mütercimi Âsım’dan bahsedilince, “Kâmûs’un tercüme kabûl etmeyece- ğini, husûsan tercüme değil, bir mâddesini kemâ-yenbagî istihrâc eden ulemânın el-hâletü hâzihi Rûm’da sâlis-i ankâ vü kîmiyâ” olduğunu söylemesi Âsım’a aktarılarak bu elçinin haddinin bildirilmesi bilhassa Refî’ Efendi tarafından istenir.

Şeyhülislâmlıktan gelen istekle de artık Âsım Efendi zarurî olarak yanına o sırada yarısına kadar tercüme etmiş olduğu Kâmûs’tan otuz cüz kadar alarak Refî’ Efendi ile beraber elçiyi ziyarete gider:

Kâmûs tercümesi münâsebetiyle feth-i bâb-ı kelâm eylemekle hemân der-begal olan eczâ-yı mashûbeyi arz ve münâveleye ibtidâr eyledikte sohbetten inzivâ birle sahîfe-be-sahîfe nükte-endâz-ı dikkat ü im™ân ve üç sâ™at mikdârı mütâla™asına bâsıra-güzâr-ı itkân birle matrah-ı enzâr olan niçe düşvâr eczâ-yı merkûmede münderic ve iştikâl eylediği niçe şübühât u ebhâs birle o kerârîste mündemic olup tevfîk-i

Bârî ve teshîl-i Kirdgârî ile bi-hamdillâhi ta™âlâ vech-i lâyıkı üzere şerh ü tercüme olunmuş olmakla mütâla™asından istîfâ-yı hazz-ı vâfî eyledikten sonra hall ü keşf ü beyânı hasbe’z-zâhir bîrûn-ı uhde-i imkân mesâbesinde olan mahal-i mezkûrun bu resme inkişâfından aceb-künân ve âferîn-gûyân-ı dehân-ı teslîmi bâz” eder.

Âsım’ın muvaffakiyetini alenen itiraf eden Ak İbrahim’den sonra yanın- daki şair ve müneccimle akşama kadar süren muhavere Refî’ Efendi’yi se- vinçten mest eder.

Cemiyeti müteakip defalarca Âsım’ın elini öper ve bu ne- tice İstanbul’da ilim meclislerine nakledilir. Ak İbrahim’in şeyhülislâmdan Kâmûs basılır basılmaz bir nüshasının kendisine irsali ricası bir mecliste Âsım’a aktarılmış, ancak bütün bu yüz aklığı şeyhülislâmlıktan Âsım’a bir inayet olarak dönmemiştir. (Âsım, Tarih, II, 125-128)

Âsım’ın tercüme ve şerh faaliyetini beş yıl kadar bir zaman devresine sığdırdığını biliyoruz.Mecmûa-i Edebiyye’de çıkan isimsiz bir yazıda yer alan Âsım’ın Kâmûs’u nasıl hazırladığına dair notu nakledenlerin hafızala- rının sıhhatine büsbütün itimat etmeyerek nakledelim:

“Zamanımızdaki kühen-sâlânın vuku bulan rivayetlerine naza- ran allâme-i müşârünileyh Üsküdar’da Nuhkuyusu civarında bulunan saâdethâne-i fâzılânesinden çıkar ve koltuğunda Kâmûs’un bir parçası, belinde diviti olduğu hâlde o civardaki kahvehanelerden birinin önüne oturur, yirmi yerinden iplikle bağlanmış olan küçücük kalemini çıkarıp bir taraftan oraya toplanmış olan mahalle ahalisiyle musahabet, diğer cihetten Kâmûs’u önündeki iskemlenin üzerine vaz’ ederek şerh ve tercümeye bezl-i himmet edermiş.” (Mecmûa-i Edebiyye, c. 1, nr. 5, 29 R 1318, s. 35-37 )

Âsım, Kâmûsu’l-Muhît’in 450 yıldır tercümesine girişilmediğini kay- deder.

 Kestelî bu eserden istifade etmişti. Merkezzade Ahmed Efendi’nin (ö. 1556?) 1543’te tamamladığı el-Bâbûs’un omurgası Kâmûsu’l-Muhît ol- makla birlikte tercümesinde Cevherî’nin Sıhâh’ından ve Ezherî’nin (ö. 980) Tehzîbü’l-Lüga’sından da yararlanmıştır.

Koca Mustafa Paşa Asitanesi şeyhinin satır altı tekniğiyle şekillendirdiği ve kelime kadrosu, lügat tanzi- mi ve işleyiş bakımından Kâmûsu’l-Muhît’ten ayrılan Bâbûs’undan ardından,

bu defa Âsım’dan daha sonra Lügat-ı Kâmûs adıyla meydana getirdiği sözlükle Kâmûsu’l-Muhît’e dönen Vakanüvis Ahmed Lutfi Efendi’nin (ö. 1907) çalışması da zikredilmelidir.

İlk cildi 1865 ve ikinci cildi 1869’da neşredilen bu son çalışma alfabetik düzende Kâmûsu’l-Muhît’ten yapılmış bir derlemedir.

Âsım’ın nüshası Sultan I. Abdülhamid’in (ö. 1789) İstanbul Bahçekapı’da kendi yaptırdığı külliye içinde yer alan Hamidiye Kütüphanesi’ne intikal et- tirilerek umumun istifadesi temin edilir.

1377 (I. cilt), 1378 (II. cilt) ve 1379 (III. cilt) numaralarıyla kütüphane kaydı yapılan nüshanın II. Mahmud’un mührünü taşıyan zahriyesinde bu husus açıkça belirtilir:

Kamusul Muhit Tercumesi Takim 6 Cilt Pdf Indirin” kitap hakkında daha fazla bilgi edinmek için Ücretsiz pdf olarak almak için aşağıdaki indirme düğmesini tıklayın

Bozuk bağlantıyı bildirin
Siteyi Yardim Et


for websites